Konusunu Oylayın.: Rukye yapmayan yaptırmayan dağlama yaptırmayan ve uğrusuzluk inancı taşımayan kimseler cennete ebedi gireceklerdir .Bu rivaayeti açıklarmısnız?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Rukye yapmayan yaptırmayan dağlama yaptırmayan ve uğrusuzluk inancı taşımayan kimseler cennete ebedi gireceklerdir .Bu rivaayeti açıklarmısnız?
  1. 15.Nisan.2012, 11:12
    1
    burcealtug
    Kıdemli Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 25.Şubat.2012
    Üye No: 94504
    Mesaj Sayısı: 980
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: ALLAHÜTELANIN ARŞININ ALTINDA HERHANGİBİR YER

    Rukye yapmayan yaptırmayan dağlama yaptırmayan ve uğrusuzluk inancı taşımayan kimseler cennete ebedi gireceklerdir .Bu rivaayeti açıklarmısnız?






    Rukye yapmayan yaptırmayan dağlama yaptırmayan ve uğrusuzluk inancı taşımayan kimseler cennete ebedi gireceklerdir .Bu rivaayeti açıklarmısnız? Mumsema Okuduğum kitapta heapsız sorgu sualsiz cennet girecekleri yazmakta. Ne denli doğrdur?

    Kitap adı geçmiş ve gelecek günahların bağışlanmasına vesile olan salih ameller yazar adı dr seyyid hüseyin el-affani karınca yayınları


  2. 15.Nisan.2012, 11:12
    1
    Kıdemli Üye



    Okuduğum kitapta heapsız sorgu sualsiz cennet girecekleri yazmakta. Ne denli doğrdur?

    Kitap adı geçmiş ve gelecek günahların bağışlanmasına vesile olan salih ameller yazar adı dr seyyid hüseyin el-affani karınca yayınları


    Benzer Konular

    - Rukye nedir,kaç çeşit rukye vardır hangisi caizdir?

    - “Yedi tavafı peş peşe yapan cennete girer” inancı doğru mudur?

    - Muminun suresi 11. ayet: (Evet) Firdevs'e vâris olan bu kimseler, orada ebedî kalıcıdırlar.

  3. 15.Nisan.2012, 11:30
    2
    ghuraba
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 14.Nisan.2012
    Üye No: 95660
    Mesaj Sayısı: 43
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1
    Yaş: 22

    Cevap: rukye yapmayan yaptırmayan dağlama yaptırmayan ve uğrusuzluk inancı taşımayan kimseler cennete ebedi gireceklerdir .Bu rivaayeti açıklarmısnız?




    İmam Muslim, İmran ibn Husayn(r.a.)’den Peygamber(s.a.v.)’in şöyle dediğini rivayet etti: Ümmetimden yetmiş bin kişi hesapsız olarak cennete girecektir. Onlar kimlerdir? diye sordular. O(s.a.v.) dedi ki: Onlar rukye(dua veya söz ile tedavi), tatayur ve iktiva (kendini dağlama) yapmayan ve Rablerine tevekkül eden kimselerdir.İmam Buhari, İbn Abbas(r.a.)’in şöyle dediğini rivayet etti: Zenci bir kadın Allah Rasulü(s.a.v.)’e geldi ve şöyle dedi: Ben saralıyım (sara hastasıyım) ve kriz geçirdiğimde, üzerim (elbisem) açılıyor. Benim için Allah’tan şifa iste. O(s.a.v.) dedi ki: Eğer (bu hastalığın için) sabredersen, cennete gidersin ama eğer istersen senin için Allah’tan şifa isteyebilirim. O Sabredeceğim. dedi. Sonra(kriz geçirdiğimde) üzerim açılıyor. Allah’a dua et de elbisem açılmasın. (Bunun üzerine) O(s.a.v.) de onun için Allah’a dua etti.İlk hadiste, Allah Rasulü(s.a.v.), cennete hesapsız girecek olan yetmiş bin kişininistirka veya iktiva yapmayan yani tedavi araştırmayan kimseler olduğunu ve onların Rablerine tevekkül eden ve tamamen O’na bağlı olan kimseler olduğunu söylemektedir. İstirka ve İktiva, iki tür tedavi şeklidir. Peygamber(s.a.v.) istirka ile tedaviyi önermiş ve Cibril(a.s.), O’na(s.a.v.) istirka (kan aldırma) yapmıştır.O(s.a.v.) şöyle de dedi: Şifa üç şeydedir; bal şerbeti, kan aldırma ve ateşle dağlama. Ancak ümmetimi dağlamaktan men ediyorum.


  4. 15.Nisan.2012, 11:30
    2
    ghuraba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye



    İmam Muslim, İmran ibn Husayn(r.a.)’den Peygamber(s.a.v.)’in şöyle dediğini rivayet etti: Ümmetimden yetmiş bin kişi hesapsız olarak cennete girecektir. Onlar kimlerdir? diye sordular. O(s.a.v.) dedi ki: Onlar rukye(dua veya söz ile tedavi), tatayur ve iktiva (kendini dağlama) yapmayan ve Rablerine tevekkül eden kimselerdir.İmam Buhari, İbn Abbas(r.a.)’in şöyle dediğini rivayet etti: Zenci bir kadın Allah Rasulü(s.a.v.)’e geldi ve şöyle dedi: Ben saralıyım (sara hastasıyım) ve kriz geçirdiğimde, üzerim (elbisem) açılıyor. Benim için Allah’tan şifa iste. O(s.a.v.) dedi ki: Eğer (bu hastalığın için) sabredersen, cennete gidersin ama eğer istersen senin için Allah’tan şifa isteyebilirim. O Sabredeceğim. dedi. Sonra(kriz geçirdiğimde) üzerim açılıyor. Allah’a dua et de elbisem açılmasın. (Bunun üzerine) O(s.a.v.) de onun için Allah’a dua etti.İlk hadiste, Allah Rasulü(s.a.v.), cennete hesapsız girecek olan yetmiş bin kişininistirka veya iktiva yapmayan yani tedavi araştırmayan kimseler olduğunu ve onların Rablerine tevekkül eden ve tamamen O’na bağlı olan kimseler olduğunu söylemektedir. İstirka ve İktiva, iki tür tedavi şeklidir. Peygamber(s.a.v.) istirka ile tedaviyi önermiş ve Cibril(a.s.), O’na(s.a.v.) istirka (kan aldırma) yapmıştır.O(s.a.v.) şöyle de dedi: Şifa üç şeydedir; bal şerbeti, kan aldırma ve ateşle dağlama. Ancak ümmetimi dağlamaktan men ediyorum.


  5. 15.Nisan.2012, 11:30
    3
    ghuraba
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 14.Nisan.2012
    Üye No: 95660
    Mesaj Sayısı: 43
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1
    Yaş: 22

    Cevap: rukye yapmayan yaptırmayan dağlama yaptırmayan ve uğrusuzluk inancı taşımayan kimseler cennete ebedi gireceklerdir .Bu rivaayeti açıklarmısnız?

    Hesapsız ve Azapsız Cennete Girecek 70 Bin Kişiden Olmanın Bir Yolu: Tevekkül
    Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayet olunan hadiste Rasulullah şöyle buyuruyor:
    ‘‘Cennete girecek bir kısım insanlar vardır ki, onların kalpleri kuş kalbi gibi (rakîk ve güven içinde)dir.'' ( Müslim, Ahmed İbni Hanbel)

    İnsanoğlu şüphesiz Cennette girmeyi arzu eder. Kâfire Cennetteki mükâfatlardan söz edilse, o dahi orda yaşamayı ister. Ama Cennete girmenin yolu istemekten değil Rahmanı razı etmekten geçer. O'nu razı etmenin yolu da, indirdiği Şeriat'ı tanımak, benimseyerek hakkıyla yaşamakla gerçekleşir. Her şeye kadir olan Allah Subhanehu ve Teala'nın bütün insanlara göndermiş olduğu bu Şeriat, ideoloji Rasûlullah Sallahu Aleyhi ve Sellem zamanında Sahabelerin zihinlerinde çok netti.

    Ne acıdır ki, bugünün Müslümanları o günün Sahabeleri gibi İslam'ı tanımamaktadır. Özelliklede İslam'ın en çok önem verdiği akidevi meseleler zihinlerinde karmakarışık durumdadır. Örneğin; rızk, ecel, korku ve tevekkül gibi iman edilmesi farz olan meseleleri tam olarak kavrayamadılar. "Rızk Allah'tandır" dediler ama çalışmadan rızk gelmez dediler. "Ecel Allah'tandır" dediler ama insan ölümünün sebebini ecelin dışında olan vakalarda aradılar. "Yalnızca Allah'a güvenilir" dediler ama Allah'tan başka her şeye güvenilir oldular. Müslümanlarda net olmayan konular maalesef örnek vermekle bitmez. Rabbimizin bizlere emrettiği ideolojiyi hakkıyla yaşamak için bu ve bunlar gibi bütün akidevi konuların zihinlerimizde net olması esasidir. Burada ele alacağımız mesele Müslümanlardan tam olarak 70 bin kişinin hesapsız ve azapsız Cennete girmesine vesile olacak tevekkül konusudur. O halde tevekkülün tarifine bakmak gerekir.

    Tevekkülün lügat manası; vekil kılma, işini başkasına havale etmek.

    Şeri manası ise; sadece Allah Subhanehu ve Teala'ya yönelmek, sığınmak, yapılabilecek işlerde yalnızca O'nun yardım edeceğini bilmek, başka yardımcı, güç tanımamak ve Allah'a dayanmak, sadece O'na güvenmek.

    Rabbimiz sadece Kendisine güvenmemizi ve yalnızca O'na dayanmamızı emretmekle birlikte mütevekkil olanları sevdiğini haber vermiştir:

    "Bir de, daima diri olup, hiçbir zaman ölmeyen Allah'a tevekkül et." (Furkan 58)

    "Kim Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter." (Talak 31)

    "Müminler, ancak o kimselerdir ki Allah anılınca kalpleri ürperir, onlara Allah'ın ayetleri okunduğunda o ayetler onların imanlarını artırır ve Rablerine tevekkül ederler." (Enfal 2)

    Bunlara benzer bir çok ayeti kerimede yalnızca Allah Subhanehu ve Teala'ya tevekkül edilmesinin farz olduğu vurgulanmaktadır.

    Ahmed ve Tirmizi'nin rivayet ettikleri bir hadis ise şöyledir:

    "Siz hakkıyla Allah'a tevekkül etmiş olsaydınız, aç olarak yuvasından çıkan, tok olarak yuvalarına dönen kuşları rızıklandırğı gibi sizi de Allah rızıklandırır."

    Buhari'nin İbni Abbas'tan naklettiği bir hadiste tevekkül edenlerin hesapsız Cennette gireceğinin müjdesi verilmektedir:

    ‘‘Ümmetimden yetmiş bin kişi, hesapsız olarak cennete girecektir. Bunlar, okuyarak ve üfleyerek tedavi olmayan, fala bakmayan, ümitsizliğe kapılmayan, tedavi için dağlanmayan ve ancak Rablerine tevekkül edenlerdir.''

    İbn-u Abbas (r.a.)'dan rivayet edilen hadiste Rasulullah Sallah'u aleyhi ve Sellem'in yetmiş bin kişinin hesapsız ve azapsız olarak Cennet'te gireceklerine dair şöyle buyurdu:

    ‘‘Onlar; efsun yapmayanlar, efsun yaptırmayanlar, kuşlara uğursuzluk atfetmeyenler ve her şeyde ancak Rablerine dayananlardır.''

    Yine Abdullah İbni Abbas (r.a.) rivayet ettiği hadiste Rasulullah şöyle buyurmaktadır:

    ‘‘(Geçmiş) Ümmetler bana gösterildi. Peygamber gördüm, yanında üç-beş kişilik bir grup vardı. Peygamber gördüm, yanında bir iki kişi bulunuyordu. Ve Peygamber gördüm, yanında kimsecikler yoktu. Bu arada önüme bir kalabalık çıktı. Kendi Ümmetim sandım. Bana ‘Bunlar Mûsa'nın Ümmetidir, sen ufka bak!' dediler. Baktım; (çok) büyük bir karaltı. ‘İşte bunlar senin ümmetindir. İçlerinden hesapsız-azapsız Cennete girecek yetmiş bin kişi vardır' dediler.''

    İbni Abbas diyor ki; "Söz buraya gelince Rasûlullah kalkıp evine gitti. Oradaki sahabeler bu hesapsız-azapsız Cennete girecek yetmiş bin kişinin kimler olabileceği hakkında konuşmaya başladılar. Kimileri; "Bunlar Peygamberin sohbetinde bulunanlar olmalıdır.' derken kimileri; "Bunlar İslâm geldikten sonra doğup, şirki tanımamış olanlardır.' dediler. Daha başka birçok görüş ileri sürenler oldu. Onlar bu meseleyi tartışırken Rasûlullah çıkageldi.

    ‘‘Ne hakkında konuşuyorsunuz?'' diye sordu.

    ‘Hesapsız-azapsız Cennete gireceklerin kim olduğu hakkında konuşuyoruz' dediler. Bunun üzerine Rasûlullah;

    ‘‘Onlar büyü yapmayan, yaptırmayan, uğursuzluğa inanmayan ve Rablerine güvenenlerdir.'' buyurdu. Ukkâşe İbni Mihsan yerinden fırladı ve;
    ‘Beni de onlardan kılması için Allah'a dua et Ya Rasûlullah!' dedi. Rasûlullah;
    ‘‘Sen onlardansın'' buyurdu.(Buhâri, Tıb 1, Rikak 50, Libâs 18; Müslim, İmân 374. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 16)

    Tevekkül, karar kılınmış olan bir işe başlarken, yardımın yalnızca Allah'u Teala'dan gelebileceğine iman edip, O'na güvenip dayanılmasıdır. Şu ayette olduğu gibi;

    "Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever. " (Al-i İmran 159 )

    Allah'a güvenmek, sebeplere sarılmayacak anlamına gelmez. Bilakis insan sebeplere sarılır, istediği şeyi elde etmek veya hedefine ulaşmak için çalışır, mücadele eder ama bunun yanı sıra istediğinin olması veya işlerinin yolunda gitmesine ancak Rabb'isinin takdiriyle /dileğiyle olacağına iman eder ve ancak O Subhanehu ve Teala'nın yardımıyla işlerinin düzeleceğini, sıkıntılarının giderileceğini de bilir ve buna tereddütsüz iman eder. Zira Allah'a tevekkül etmeyen kimse günahkâr olur. Allah'a tevekkülü inkar eden kimse ise kâfir olur. Çünkü Allah'a tevekkül, sübutu ve delaleti katî olan delillerle sabittir.

    "Eğer Allah size yardım ederse, size galip gelen olmaz. Eğer sizden yardımını keserse ondan başka kim size yardım edebilir. Müminler Allah'a tevekkül etsinler." (Ali İmran 160)

    "De ki, Allah'ın bizim için yazdığından başkası isabet etmez. O, bizim Mevla'mızdır. Mü'minler ancak Allah'a tevekkül etsinler." (Tevbe 51)

    "De ki, Allah bana kafidir. Tevekkül edenler, ancak O'na tevekkül ederler." (Zümer 38)

    "Ancak Mü'minler şunlardır ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. Onlara, Allah'ın ayetleri okunduğu zaman imanları artar (ziyadeleşir) ve onlar, ancak Rablerine tevekkül ederler." (Enfal 2)

    "Ölmeyen ve her zaman diri olan Allah'a tevekkül et ve O'nu hamd ile tesbih et." (Furkan 58)

    Sebeplere sarıldıktan sonra neticeyi sebeplerden değil, sebepleri yaratandan beklemek farzdır. Eğer kişi bilinçli olarak neticeyi sebeplere dayandırırsa veya neticeyi sebeplerden beklerse küfre girer. Örneğin; kişi hastalandığında hastalığın kendisinden uzaklaşması için doktora gider, ilaç alır. Ama bunu yaparken kendisini iyileştirecek olanın doktoru veya ilaçlar olduğuna değil, ancak Allahu Teala olduğuna iman eder. Çünkü hastalığı verende giderende Rabbimizdir.

    ‘‘Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah kendisine dayanıp güvenenleri sever.'' (Ali İmran 159) âyet-i kerimesi, tevekkül ile beraber azmederek çalışmak gerektiğini gösterir.


    Tevekkül, sebeplere sarılmaktan farklı olduğu gibi birbirinden farklı meselelerdir. Zira önderimiz Rasûlullah hem sebeplere sarılıyordu hem de Allah'u Teala'ya tevekkül ediyordu. Sahabesine de, gerek bir âyet ile gerekse bir hadis ile böyle yapmalarını emrediyordu. Yine Rasûlullah, gücü yettiğince kuvvet hazırlıyordu. İslâm devletini kurmadan önce ve devleti kurduktan sonra yaptığı birçok işler bu konuya örnek teşkil etmektedir.

    Örneğin; Mekke'de Ashabına Habeşistan'a hicret izni vermesi, amcası Ebu Tâlib'in himayesini kabul etmeden önce boykot dönemi boyunca Şi'b'de ikâmet etmesi, Hicret gecesi Ali'ye kendi yatağında uyuma emrini vermesi, mağarada üç gece yatması gibi.

    Tevekkül denince ilk akla gelen ‘Deveyi bağla ve Allah'a tevekkül et' hadisi olmuştur. Bu hadisi Müslümanların zihinlerindeki tevekkül kavramını sağlamlaştırmak için değil de aksine zayıflatmak için kullanmışlardır. Nitekim istedikleri hedefe de varılmışlardır. Öyle ki Müslümanlarda ‘biz işimizi yapalım, yapacağımız bir şey kalmazsa işimizi Allah'a bırakalım' der oldular. Buda Müslümanların tevekkül hakkında doğan sebeplere sarılma ile tevekkül konusunu birbirine karıştırmalarına yol açmış oldu. Nitekim yukarda da dediğimiz gibi, tevekkül etmek ile sebeplere sarılmak meselesi iki ayrı meselelerdir. Hadisin içeriği şöyledir: Bir adam Rasul (sav)'e gelir, devesini başıboş olarak salmak ister ve; "Ben devemi salacağım ve Allah'a tevekkül edeceğim" der. Rasûl (sav) bunun üzerine; "Onu bağla ve tevekkül et" diye buyurur. Burada Rasûlullah o bedeviye tevekkülün sebep ve bu sebebe götüren vesileleri terk etmek anlamına gelmediğini bildirmek için bu hadisi söylemiştir.

    İnsan hayatta kalabilmek için çalışır ve kendisini olabilecek her türlü tehlikelerden korur. Hastalandığı zaman doktora gider, ilaç kullanır. Yani ecel nede olsa Allah'tan deyip hızlı gelen bir arabanın önünden geçmez veya rızk Allah'tan deyip çalışmadan evinde oturmaz. Bizi koruyan, kollayan Allah'tır deyip adeta rüzgârda sallanan bir yaprak gibi kendisini salıvermez. Aksine ecelin, rızkın, hastalığın, yardımın vs. bunların Allah Subhanehu ve Teala'dan olduğuna iman eder ama aynı zamanda sebeplere de sarılır. Neticesi ne olursa olsun tek güvencesi Rabbisi olur. Sonuç itibarıyla netice iyide olabilir kötüde olabilir. Bu gaybî bir mesele olduğu için bunu biz değil, şüphesiz sadece Rabbimiz bilir.

    ‘‘..Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.'' (Bakar 216)

    Sahabelerin zihinlerinde bütün İslâmî kavramlar net olduğu gibi bu meselede çok netti. Onların tek güvencesi ve dayanağı Allah Subhanehu ve Teala'ydı. Sahabe, Rasûl ve Nebilerin Allah'a olan güvenlerinden ötürüde her zaman galip gelmişlerdi. O kadar işkence ve zorluğa rağmen Rabb'lerine dayanmışlardı. Bununla ilgili birçok örnek vermek mümkündür. Bunlardan bir kaçını ele alacak olursak;
    Abdullah İbni Abbas (r.a) şöyle dedi:

    ‘‘Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.'' Sözünü, ateşe atıldığında İbrahim aleyhissalâm söylemiştir. Rasûlullah'ta bu sözü ‘‘Müşrikler size karşı toplandılar, başınızın çaresine bakınız!'' Dediklerinde söylemiştir. Nitekim bu haber Müslümanların imanını arttırmıştı ve onlar hep birlikte ‘‘Allah bize yeter, O ne güzel vekildir'' demişlerdi.

    Buhârî'nin Abdullah İbni Abbas (r.a.) dan naklettiği başka bir rivayette Abdullah şöyle dedi:

    ‘Ateşe atıldığı zaman İbrahim Aleyhisselâm'ın son sözü: ‘‘Hasbünallahu ve ni'mel vekîl'' (Allah bana yeter, O ne güzel vekildir.) demek olmuştur.' (Buhârî, Tefsîrû sûre (3), 13)

    Câbir İbni Abdullah (r.a.)'dan rivayet edildiğe göre o, Nebi Sallalahu aleyhi ve sellem ile birlikte Necid taraflarında bir gazvede bulunmuştu. Dönüşte Rasûlullah ile birlikteydi. Öğle vakti ağaçlık, çalılık bir vadiye geldiklerinde Rasûlullah orada mola vermiş, Mücahitler ağaçlar altında gölgelenmek üzere çevreye dağılmışlardı. Rasûlullah ise, semure denilen sık yapraklı bir ağaç altında istirahata çekilmiş kılıcını da ağaca asmıştı. Birazcık (uyku) kestirmiştik ki, Rasûlullah'ın bizi çağırdığını işittik ve hemen yanına koştuk. Bir de baktık, Rasûlullah'ın yanında müşriklerden bir bedevi vardı, Rasûlullah şöyle buyurdu:




  6. 15.Nisan.2012, 11:30
    3
    ghuraba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Hesapsız ve Azapsız Cennete Girecek 70 Bin Kişiden Olmanın Bir Yolu: Tevekkül
    Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayet olunan hadiste Rasulullah şöyle buyuruyor:
    ‘‘Cennete girecek bir kısım insanlar vardır ki, onların kalpleri kuş kalbi gibi (rakîk ve güven içinde)dir.'' ( Müslim, Ahmed İbni Hanbel)

    İnsanoğlu şüphesiz Cennette girmeyi arzu eder. Kâfire Cennetteki mükâfatlardan söz edilse, o dahi orda yaşamayı ister. Ama Cennete girmenin yolu istemekten değil Rahmanı razı etmekten geçer. O'nu razı etmenin yolu da, indirdiği Şeriat'ı tanımak, benimseyerek hakkıyla yaşamakla gerçekleşir. Her şeye kadir olan Allah Subhanehu ve Teala'nın bütün insanlara göndermiş olduğu bu Şeriat, ideoloji Rasûlullah Sallahu Aleyhi ve Sellem zamanında Sahabelerin zihinlerinde çok netti.

    Ne acıdır ki, bugünün Müslümanları o günün Sahabeleri gibi İslam'ı tanımamaktadır. Özelliklede İslam'ın en çok önem verdiği akidevi meseleler zihinlerinde karmakarışık durumdadır. Örneğin; rızk, ecel, korku ve tevekkül gibi iman edilmesi farz olan meseleleri tam olarak kavrayamadılar. "Rızk Allah'tandır" dediler ama çalışmadan rızk gelmez dediler. "Ecel Allah'tandır" dediler ama insan ölümünün sebebini ecelin dışında olan vakalarda aradılar. "Yalnızca Allah'a güvenilir" dediler ama Allah'tan başka her şeye güvenilir oldular. Müslümanlarda net olmayan konular maalesef örnek vermekle bitmez. Rabbimizin bizlere emrettiği ideolojiyi hakkıyla yaşamak için bu ve bunlar gibi bütün akidevi konuların zihinlerimizde net olması esasidir. Burada ele alacağımız mesele Müslümanlardan tam olarak 70 bin kişinin hesapsız ve azapsız Cennete girmesine vesile olacak tevekkül konusudur. O halde tevekkülün tarifine bakmak gerekir.

    Tevekkülün lügat manası; vekil kılma, işini başkasına havale etmek.

    Şeri manası ise; sadece Allah Subhanehu ve Teala'ya yönelmek, sığınmak, yapılabilecek işlerde yalnızca O'nun yardım edeceğini bilmek, başka yardımcı, güç tanımamak ve Allah'a dayanmak, sadece O'na güvenmek.

    Rabbimiz sadece Kendisine güvenmemizi ve yalnızca O'na dayanmamızı emretmekle birlikte mütevekkil olanları sevdiğini haber vermiştir:

    "Bir de, daima diri olup, hiçbir zaman ölmeyen Allah'a tevekkül et." (Furkan 58)

    "Kim Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter." (Talak 31)

    "Müminler, ancak o kimselerdir ki Allah anılınca kalpleri ürperir, onlara Allah'ın ayetleri okunduğunda o ayetler onların imanlarını artırır ve Rablerine tevekkül ederler." (Enfal 2)

    Bunlara benzer bir çok ayeti kerimede yalnızca Allah Subhanehu ve Teala'ya tevekkül edilmesinin farz olduğu vurgulanmaktadır.

    Ahmed ve Tirmizi'nin rivayet ettikleri bir hadis ise şöyledir:

    "Siz hakkıyla Allah'a tevekkül etmiş olsaydınız, aç olarak yuvasından çıkan, tok olarak yuvalarına dönen kuşları rızıklandırğı gibi sizi de Allah rızıklandırır."

    Buhari'nin İbni Abbas'tan naklettiği bir hadiste tevekkül edenlerin hesapsız Cennette gireceğinin müjdesi verilmektedir:

    ‘‘Ümmetimden yetmiş bin kişi, hesapsız olarak cennete girecektir. Bunlar, okuyarak ve üfleyerek tedavi olmayan, fala bakmayan, ümitsizliğe kapılmayan, tedavi için dağlanmayan ve ancak Rablerine tevekkül edenlerdir.''

    İbn-u Abbas (r.a.)'dan rivayet edilen hadiste Rasulullah Sallah'u aleyhi ve Sellem'in yetmiş bin kişinin hesapsız ve azapsız olarak Cennet'te gireceklerine dair şöyle buyurdu:

    ‘‘Onlar; efsun yapmayanlar, efsun yaptırmayanlar, kuşlara uğursuzluk atfetmeyenler ve her şeyde ancak Rablerine dayananlardır.''

    Yine Abdullah İbni Abbas (r.a.) rivayet ettiği hadiste Rasulullah şöyle buyurmaktadır:

    ‘‘(Geçmiş) Ümmetler bana gösterildi. Peygamber gördüm, yanında üç-beş kişilik bir grup vardı. Peygamber gördüm, yanında bir iki kişi bulunuyordu. Ve Peygamber gördüm, yanında kimsecikler yoktu. Bu arada önüme bir kalabalık çıktı. Kendi Ümmetim sandım. Bana ‘Bunlar Mûsa'nın Ümmetidir, sen ufka bak!' dediler. Baktım; (çok) büyük bir karaltı. ‘İşte bunlar senin ümmetindir. İçlerinden hesapsız-azapsız Cennete girecek yetmiş bin kişi vardır' dediler.''

    İbni Abbas diyor ki; "Söz buraya gelince Rasûlullah kalkıp evine gitti. Oradaki sahabeler bu hesapsız-azapsız Cennete girecek yetmiş bin kişinin kimler olabileceği hakkında konuşmaya başladılar. Kimileri; "Bunlar Peygamberin sohbetinde bulunanlar olmalıdır.' derken kimileri; "Bunlar İslâm geldikten sonra doğup, şirki tanımamış olanlardır.' dediler. Daha başka birçok görüş ileri sürenler oldu. Onlar bu meseleyi tartışırken Rasûlullah çıkageldi.

    ‘‘Ne hakkında konuşuyorsunuz?'' diye sordu.

    ‘Hesapsız-azapsız Cennete gireceklerin kim olduğu hakkında konuşuyoruz' dediler. Bunun üzerine Rasûlullah;

    ‘‘Onlar büyü yapmayan, yaptırmayan, uğursuzluğa inanmayan ve Rablerine güvenenlerdir.'' buyurdu. Ukkâşe İbni Mihsan yerinden fırladı ve;
    ‘Beni de onlardan kılması için Allah'a dua et Ya Rasûlullah!' dedi. Rasûlullah;
    ‘‘Sen onlardansın'' buyurdu.(Buhâri, Tıb 1, Rikak 50, Libâs 18; Müslim, İmân 374. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 16)

    Tevekkül, karar kılınmış olan bir işe başlarken, yardımın yalnızca Allah'u Teala'dan gelebileceğine iman edip, O'na güvenip dayanılmasıdır. Şu ayette olduğu gibi;

    "Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever. " (Al-i İmran 159 )

    Allah'a güvenmek, sebeplere sarılmayacak anlamına gelmez. Bilakis insan sebeplere sarılır, istediği şeyi elde etmek veya hedefine ulaşmak için çalışır, mücadele eder ama bunun yanı sıra istediğinin olması veya işlerinin yolunda gitmesine ancak Rabb'isinin takdiriyle /dileğiyle olacağına iman eder ve ancak O Subhanehu ve Teala'nın yardımıyla işlerinin düzeleceğini, sıkıntılarının giderileceğini de bilir ve buna tereddütsüz iman eder. Zira Allah'a tevekkül etmeyen kimse günahkâr olur. Allah'a tevekkülü inkar eden kimse ise kâfir olur. Çünkü Allah'a tevekkül, sübutu ve delaleti katî olan delillerle sabittir.

    "Eğer Allah size yardım ederse, size galip gelen olmaz. Eğer sizden yardımını keserse ondan başka kim size yardım edebilir. Müminler Allah'a tevekkül etsinler." (Ali İmran 160)

    "De ki, Allah'ın bizim için yazdığından başkası isabet etmez. O, bizim Mevla'mızdır. Mü'minler ancak Allah'a tevekkül etsinler." (Tevbe 51)

    "De ki, Allah bana kafidir. Tevekkül edenler, ancak O'na tevekkül ederler." (Zümer 38)

    "Ancak Mü'minler şunlardır ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. Onlara, Allah'ın ayetleri okunduğu zaman imanları artar (ziyadeleşir) ve onlar, ancak Rablerine tevekkül ederler." (Enfal 2)

    "Ölmeyen ve her zaman diri olan Allah'a tevekkül et ve O'nu hamd ile tesbih et." (Furkan 58)

    Sebeplere sarıldıktan sonra neticeyi sebeplerden değil, sebepleri yaratandan beklemek farzdır. Eğer kişi bilinçli olarak neticeyi sebeplere dayandırırsa veya neticeyi sebeplerden beklerse küfre girer. Örneğin; kişi hastalandığında hastalığın kendisinden uzaklaşması için doktora gider, ilaç alır. Ama bunu yaparken kendisini iyileştirecek olanın doktoru veya ilaçlar olduğuna değil, ancak Allahu Teala olduğuna iman eder. Çünkü hastalığı verende giderende Rabbimizdir.

    ‘‘Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah kendisine dayanıp güvenenleri sever.'' (Ali İmran 159) âyet-i kerimesi, tevekkül ile beraber azmederek çalışmak gerektiğini gösterir.


    Tevekkül, sebeplere sarılmaktan farklı olduğu gibi birbirinden farklı meselelerdir. Zira önderimiz Rasûlullah hem sebeplere sarılıyordu hem de Allah'u Teala'ya tevekkül ediyordu. Sahabesine de, gerek bir âyet ile gerekse bir hadis ile böyle yapmalarını emrediyordu. Yine Rasûlullah, gücü yettiğince kuvvet hazırlıyordu. İslâm devletini kurmadan önce ve devleti kurduktan sonra yaptığı birçok işler bu konuya örnek teşkil etmektedir.

    Örneğin; Mekke'de Ashabına Habeşistan'a hicret izni vermesi, amcası Ebu Tâlib'in himayesini kabul etmeden önce boykot dönemi boyunca Şi'b'de ikâmet etmesi, Hicret gecesi Ali'ye kendi yatağında uyuma emrini vermesi, mağarada üç gece yatması gibi.

    Tevekkül denince ilk akla gelen ‘Deveyi bağla ve Allah'a tevekkül et' hadisi olmuştur. Bu hadisi Müslümanların zihinlerindeki tevekkül kavramını sağlamlaştırmak için değil de aksine zayıflatmak için kullanmışlardır. Nitekim istedikleri hedefe de varılmışlardır. Öyle ki Müslümanlarda ‘biz işimizi yapalım, yapacağımız bir şey kalmazsa işimizi Allah'a bırakalım' der oldular. Buda Müslümanların tevekkül hakkında doğan sebeplere sarılma ile tevekkül konusunu birbirine karıştırmalarına yol açmış oldu. Nitekim yukarda da dediğimiz gibi, tevekkül etmek ile sebeplere sarılmak meselesi iki ayrı meselelerdir. Hadisin içeriği şöyledir: Bir adam Rasul (sav)'e gelir, devesini başıboş olarak salmak ister ve; "Ben devemi salacağım ve Allah'a tevekkül edeceğim" der. Rasûl (sav) bunun üzerine; "Onu bağla ve tevekkül et" diye buyurur. Burada Rasûlullah o bedeviye tevekkülün sebep ve bu sebebe götüren vesileleri terk etmek anlamına gelmediğini bildirmek için bu hadisi söylemiştir.

    İnsan hayatta kalabilmek için çalışır ve kendisini olabilecek her türlü tehlikelerden korur. Hastalandığı zaman doktora gider, ilaç kullanır. Yani ecel nede olsa Allah'tan deyip hızlı gelen bir arabanın önünden geçmez veya rızk Allah'tan deyip çalışmadan evinde oturmaz. Bizi koruyan, kollayan Allah'tır deyip adeta rüzgârda sallanan bir yaprak gibi kendisini salıvermez. Aksine ecelin, rızkın, hastalığın, yardımın vs. bunların Allah Subhanehu ve Teala'dan olduğuna iman eder ama aynı zamanda sebeplere de sarılır. Neticesi ne olursa olsun tek güvencesi Rabbisi olur. Sonuç itibarıyla netice iyide olabilir kötüde olabilir. Bu gaybî bir mesele olduğu için bunu biz değil, şüphesiz sadece Rabbimiz bilir.

    ‘‘..Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.'' (Bakar 216)

    Sahabelerin zihinlerinde bütün İslâmî kavramlar net olduğu gibi bu meselede çok netti. Onların tek güvencesi ve dayanağı Allah Subhanehu ve Teala'ydı. Sahabe, Rasûl ve Nebilerin Allah'a olan güvenlerinden ötürüde her zaman galip gelmişlerdi. O kadar işkence ve zorluğa rağmen Rabb'lerine dayanmışlardı. Bununla ilgili birçok örnek vermek mümkündür. Bunlardan bir kaçını ele alacak olursak;
    Abdullah İbni Abbas (r.a) şöyle dedi:

    ‘‘Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.'' Sözünü, ateşe atıldığında İbrahim aleyhissalâm söylemiştir. Rasûlullah'ta bu sözü ‘‘Müşrikler size karşı toplandılar, başınızın çaresine bakınız!'' Dediklerinde söylemiştir. Nitekim bu haber Müslümanların imanını arttırmıştı ve onlar hep birlikte ‘‘Allah bize yeter, O ne güzel vekildir'' demişlerdi.

    Buhârî'nin Abdullah İbni Abbas (r.a.) dan naklettiği başka bir rivayette Abdullah şöyle dedi:

    ‘Ateşe atıldığı zaman İbrahim Aleyhisselâm'ın son sözü: ‘‘Hasbünallahu ve ni'mel vekîl'' (Allah bana yeter, O ne güzel vekildir.) demek olmuştur.' (Buhârî, Tefsîrû sûre (3), 13)

    Câbir İbni Abdullah (r.a.)'dan rivayet edildiğe göre o, Nebi Sallalahu aleyhi ve sellem ile birlikte Necid taraflarında bir gazvede bulunmuştu. Dönüşte Rasûlullah ile birlikteydi. Öğle vakti ağaçlık, çalılık bir vadiye geldiklerinde Rasûlullah orada mola vermiş, Mücahitler ağaçlar altında gölgelenmek üzere çevreye dağılmışlardı. Rasûlullah ise, semure denilen sık yapraklı bir ağaç altında istirahata çekilmiş kılıcını da ağaca asmıştı. Birazcık (uyku) kestirmiştik ki, Rasûlullah'ın bizi çağırdığını işittik ve hemen yanına koştuk. Bir de baktık, Rasûlullah'ın yanında müşriklerden bir bedevi vardı, Rasûlullah şöyle buyurdu:




  7. 15.Nisan.2012, 11:31
    4
    ghuraba
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 14.Nisan.2012
    Üye No: 95660
    Mesaj Sayısı: 43
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1
    Yaş: 22

    Cevap: rukye yapmayan yaptırmayan dağlama yaptırmayan ve uğrusuzluk inancı taşımayan kimseler cennete ebedi gireceklerdir .Bu rivaayeti açıklarmısnız?

    ‘‘Ben uyurken bir bedevi kılıcımı almış, uyandığımda kılıç kınından sıyrılmış vaziyette bunun elinde.'' Bana: ‘Seni benim elimden kim koruyup kurtaracak?' dedi. Ben de üç defa ‘‘Allah'' cevabını verdim.'' (Buhârî, Cihâd 84, 85, Meğâzî 31, 32; Müslim, Fezâil 13, 14, Müsâfirîn 311)

    Buhârî'deki bir başka rivayette Câbir (r.a.) şöyle demiştir.
    (Müşrik kılıcı aldıktan sonra) ‘benden korkmuyor musun?' diye seslendi.

    Rasûlullah; ‘‘Hayır'' cevabını verdi. Adam; ‘Peki seni benim elimden kim kurtarır?' dedi. Nebi sallahu aleyhi ve sellem ‘‘Allah'' cevabını verdi. Bunun üzerine adamın elinden kılıç düştü. Rasûlullah kılıcı aldı ve: ‘‘Peki şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?''buyurdu. Adam: ‘İyi bir cezalandırıcı ol' deyince Rasûlullah:‘‘Allah'tan başka ilâh olmadığını ve benim Allah'ın elçisi olduğumu kabul ve itiraf eder misin?'' dedi. Adam: ‘Hayır, kabul etmem. Ancak seninle çarpışmamaya, seninle savaşacak herhangi bir topluluk içinde bulunmamaya söz veririm.' dedi. Bunun üzerine Rasûlullah adamı serbest bıraktı. Adam da arkadaşlarının yanına döndü ve onlara; ‘En hayırlı kişinin yanından geliyorum' dedi.

    İşte sahabelerde tevekkül anlayışı böyleydi. Onlar yendiklerinde de yenildiklerinde de daima Allahu Teala'ya güveniyorlardı. Allah'a olan bu güvenle ayakta durmuş ve hiç bir zaman ümitsizliğe kapılmamışlardı. Yaptıkları işin sonucu ne olursa olsun onlar şu ayeti kendilerine düstur edinmişlerdi:

    ‘‘...Deki, Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.'' (Ali İmran 173)

    En umutsuz ve zor anlarda bile Allah'a olan güvenini kaybetmemek, tereddütsüz imandan kaynaklanan tevekkülün acık manasıdır. Şu günümüze baktığımızda Müslümanlardaki tevekkül anlayışı içler acısıdır. En zor ve sıkıntılı anlarında Rahman'a güvenmeleri gerektiği yerde başka mercilere güvenilir olmuşlardır. Bu tür davranış ya da düşünce bozukluğu toplum içerisinde yer edinmiş sistemin ve eğitimin ürünüdür. İnsan, toplum içinde hayatını devam ettirebilmesi için bir takım nizam, kanun ve kurallara uyması gerekir ki işte toplumsal kirlilik veya toplumsal kalkınma bu noktadan başlamaktadır.

    Toplum içerisindeki fertlerin düşük fikre sahip olması onları güdülen insanlar konumuna getirdiklerinden dolayı yaşadıkları toplum için çöküntü kaçınılmaz olmaktadır.

    Tevekkül meselesini bilmemek bir anlamda yaratanını tanımamak anlamına gelir. Eğer kişi iman noktasında aklını metoduna göre çalıştırmış olsaydı yani Allah'ın varlığını ve ondan sonrada Allahtan gelen tüm emirlere uyulması gerektiğini bilmiş olsaydı tevekkül konusunda zerre sapma olmayacak, sahte güçlere, makam ve şöhrete değer vermeyecekti. Küfür karşısında erimek ancak zayıfların halidir. Konunun başında da örneğini verdiğimiz gibi yalnızca Allah'a güvenmek gücü onda bilmek, insanı küfrün karşısında neye mal olursa olsun devleştirirdi. Pısırıklılık, korkaklık ya da acziyet Allah'ı yeterince tanımamanın ürünüdür. İbn-i mesudu kafir kralın karşısında devleştiren onun sahip olduğu iman ve Allah'a olan teslimiyeti ve tevekkülü idi.

    Bir kere şunu çok iyi idrak etmeliyiz ki tevekkül; İslam'dan zerre miktarı da olsa taviz vermemeyi, kâfir karşısında boyun eğmemeyi, davada geri durmamayı, yapılması gereken işleri çeşitli mazeretlerle ihmal etmemeyi zorunlu kılar. Davayı taşımada zaferin ancak Allah'ın yardımı ile gerçekleşeceğine kesin bir şekilde kanaat getirmek ve ihlasla amel etmek gerekir.

    Bundan dolayı İslam davası yolunda bizi engelleyebilecek hiç bir güç ve kuvvet yoktur. Rabbim dilemediği sürece hiç bir kötülük ve musibet bize isabet etmeyecektir. Bizi davamızdan alıkoyan mal mülk sevdiğimiz dünyalıkları da eğer Rabbim elimizden kaybolmasını dilemişse hiç bir şekilde onu elimizde tutmaya gücümüzün ya da hiçbir gücün yetmeyeceğini de bilmemiz gerekir.

    Şimdi bu dünyaya geliş gayesini tefekkür edelim. Ardından da yapmamız gereken ne ise yapalım. Gerekenlerin ne olduğunu da Rasûl Efendimiz bizlere göstermiştir. Yüce Rabbimiz:

    "Resul size neyi getirdiyse onu alın ve sizi neden nehyettiyse onu da bırakın." (haşr 7) buyurmaktadır. Yani, ayetin manası; "Resûl'un getirdiği bütün farzlarla amel etmeniz size farz olduğu gibi, haram olarak size hangi şeyleri yasakladıysa onlardan kaçınmanız da size farz olur." demektir. Bu emre kulak vermemiz bizim hem bu dünyada hem de ahirette ki kurtuluşumuz olur inşa'Allah.

    "Ey Rabbimiz; bizi, hidayetine erdikten sonra kalplerimizi eğriltme. Katından bize rahmet lütfet. Şüphesiz en çok lütfeden Sensin. Ey Rabbimiz; muhakkak ki geleceğinden şüphe olmayan bir günde insanları toplayacak Sensin. Şüphesiz ki Allah vaadinden dönmez." (Ali İmran; 8-9)

    Rabbim bizleri Cennete girecek 70 bin kişiden eylesin İnşa'Allah'u Rahman..
    -Amin-



  8. 15.Nisan.2012, 11:31
    4
    ghuraba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    ‘‘Ben uyurken bir bedevi kılıcımı almış, uyandığımda kılıç kınından sıyrılmış vaziyette bunun elinde.'' Bana: ‘Seni benim elimden kim koruyup kurtaracak?' dedi. Ben de üç defa ‘‘Allah'' cevabını verdim.'' (Buhârî, Cihâd 84, 85, Meğâzî 31, 32; Müslim, Fezâil 13, 14, Müsâfirîn 311)

    Buhârî'deki bir başka rivayette Câbir (r.a.) şöyle demiştir.
    (Müşrik kılıcı aldıktan sonra) ‘benden korkmuyor musun?' diye seslendi.

    Rasûlullah; ‘‘Hayır'' cevabını verdi. Adam; ‘Peki seni benim elimden kim kurtarır?' dedi. Nebi sallahu aleyhi ve sellem ‘‘Allah'' cevabını verdi. Bunun üzerine adamın elinden kılıç düştü. Rasûlullah kılıcı aldı ve: ‘‘Peki şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?''buyurdu. Adam: ‘İyi bir cezalandırıcı ol' deyince Rasûlullah:‘‘Allah'tan başka ilâh olmadığını ve benim Allah'ın elçisi olduğumu kabul ve itiraf eder misin?'' dedi. Adam: ‘Hayır, kabul etmem. Ancak seninle çarpışmamaya, seninle savaşacak herhangi bir topluluk içinde bulunmamaya söz veririm.' dedi. Bunun üzerine Rasûlullah adamı serbest bıraktı. Adam da arkadaşlarının yanına döndü ve onlara; ‘En hayırlı kişinin yanından geliyorum' dedi.

    İşte sahabelerde tevekkül anlayışı böyleydi. Onlar yendiklerinde de yenildiklerinde de daima Allahu Teala'ya güveniyorlardı. Allah'a olan bu güvenle ayakta durmuş ve hiç bir zaman ümitsizliğe kapılmamışlardı. Yaptıkları işin sonucu ne olursa olsun onlar şu ayeti kendilerine düstur edinmişlerdi:

    ‘‘...Deki, Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.'' (Ali İmran 173)

    En umutsuz ve zor anlarda bile Allah'a olan güvenini kaybetmemek, tereddütsüz imandan kaynaklanan tevekkülün acık manasıdır. Şu günümüze baktığımızda Müslümanlardaki tevekkül anlayışı içler acısıdır. En zor ve sıkıntılı anlarında Rahman'a güvenmeleri gerektiği yerde başka mercilere güvenilir olmuşlardır. Bu tür davranış ya da düşünce bozukluğu toplum içerisinde yer edinmiş sistemin ve eğitimin ürünüdür. İnsan, toplum içinde hayatını devam ettirebilmesi için bir takım nizam, kanun ve kurallara uyması gerekir ki işte toplumsal kirlilik veya toplumsal kalkınma bu noktadan başlamaktadır.

    Toplum içerisindeki fertlerin düşük fikre sahip olması onları güdülen insanlar konumuna getirdiklerinden dolayı yaşadıkları toplum için çöküntü kaçınılmaz olmaktadır.

    Tevekkül meselesini bilmemek bir anlamda yaratanını tanımamak anlamına gelir. Eğer kişi iman noktasında aklını metoduna göre çalıştırmış olsaydı yani Allah'ın varlığını ve ondan sonrada Allahtan gelen tüm emirlere uyulması gerektiğini bilmiş olsaydı tevekkül konusunda zerre sapma olmayacak, sahte güçlere, makam ve şöhrete değer vermeyecekti. Küfür karşısında erimek ancak zayıfların halidir. Konunun başında da örneğini verdiğimiz gibi yalnızca Allah'a güvenmek gücü onda bilmek, insanı küfrün karşısında neye mal olursa olsun devleştirirdi. Pısırıklılık, korkaklık ya da acziyet Allah'ı yeterince tanımamanın ürünüdür. İbn-i mesudu kafir kralın karşısında devleştiren onun sahip olduğu iman ve Allah'a olan teslimiyeti ve tevekkülü idi.

    Bir kere şunu çok iyi idrak etmeliyiz ki tevekkül; İslam'dan zerre miktarı da olsa taviz vermemeyi, kâfir karşısında boyun eğmemeyi, davada geri durmamayı, yapılması gereken işleri çeşitli mazeretlerle ihmal etmemeyi zorunlu kılar. Davayı taşımada zaferin ancak Allah'ın yardımı ile gerçekleşeceğine kesin bir şekilde kanaat getirmek ve ihlasla amel etmek gerekir.

    Bundan dolayı İslam davası yolunda bizi engelleyebilecek hiç bir güç ve kuvvet yoktur. Rabbim dilemediği sürece hiç bir kötülük ve musibet bize isabet etmeyecektir. Bizi davamızdan alıkoyan mal mülk sevdiğimiz dünyalıkları da eğer Rabbim elimizden kaybolmasını dilemişse hiç bir şekilde onu elimizde tutmaya gücümüzün ya da hiçbir gücün yetmeyeceğini de bilmemiz gerekir.

    Şimdi bu dünyaya geliş gayesini tefekkür edelim. Ardından da yapmamız gereken ne ise yapalım. Gerekenlerin ne olduğunu da Rasûl Efendimiz bizlere göstermiştir. Yüce Rabbimiz:

    "Resul size neyi getirdiyse onu alın ve sizi neden nehyettiyse onu da bırakın." (haşr 7) buyurmaktadır. Yani, ayetin manası; "Resûl'un getirdiği bütün farzlarla amel etmeniz size farz olduğu gibi, haram olarak size hangi şeyleri yasakladıysa onlardan kaçınmanız da size farz olur." demektir. Bu emre kulak vermemiz bizim hem bu dünyada hem de ahirette ki kurtuluşumuz olur inşa'Allah.

    "Ey Rabbimiz; bizi, hidayetine erdikten sonra kalplerimizi eğriltme. Katından bize rahmet lütfet. Şüphesiz en çok lütfeden Sensin. Ey Rabbimiz; muhakkak ki geleceğinden şüphe olmayan bir günde insanları toplayacak Sensin. Şüphesiz ki Allah vaadinden dönmez." (Ali İmran; 8-9)

    Rabbim bizleri Cennete girecek 70 bin kişiden eylesin İnşa'Allah'u Rahman..
    -Amin-



  9. 15.Nisan.2012, 11:50
    5
    burcealtug
    Kıdemli Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 25.Şubat.2012
    Üye No: 94504
    Mesaj Sayısı: 980
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: ALLAHÜTELANIN ARŞININ ALTINDA HERHANGİBİR YER

    Cevap: rukye yapmayan yaptırmayan dağlama yaptırmayan ve uğrusuzluk inancı taşımayan kimseler cennete ebedi gireceklerdir .Bu rivaayeti açıklarmısnız?

    ALLAH RAZI OLSUN. o ZAMAN ŞU SORUYU DA SORAYIM.
    Sabah namazını kaçırmamya karar verdim. Hemde çok şükür başladım başlayalı ALLAHIN izni ile 3 kez kaçırdım çok üzgünüm kaçtığı zamanlarda.Şimdi ben sabah namazını çok sevdiğim için sevabınıda bildiğim için karar verdiğime göre namazı kaçırmamam konusunda ALLAHA sığınmakla tevekkül etmiş oluyormuyum?


  10. 15.Nisan.2012, 11:50
    5
    Kıdemli Üye
    ALLAH RAZI OLSUN. o ZAMAN ŞU SORUYU DA SORAYIM.
    Sabah namazını kaçırmamya karar verdim. Hemde çok şükür başladım başlayalı ALLAHIN izni ile 3 kez kaçırdım çok üzgünüm kaçtığı zamanlarda.Şimdi ben sabah namazını çok sevdiğim için sevabınıda bildiğim için karar verdiğime göre namazı kaçırmamam konusunda ALLAHA sığınmakla tevekkül etmiş oluyormuyum?


  11. 15.Nisan.2012, 12:00
    6
    ghuraba
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 14.Nisan.2012
    Üye No: 95660
    Mesaj Sayısı: 43
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1
    Yaş: 22

    Cevap: rukye yapmayan yaptırmayan dağlama yaptırmayan ve uğrusuzluk inancı taşımayan kimseler cennete ebedi gireceklerdir .Bu rivaayeti açıklarmısnız?

    siz gerekli önlemleri alırsınız (alarm,birinin sizi uyandırması gibi) yani gerekli tüm önlemleri aldıktan sonra Allah'a dua edip yatarsınız ve tevekkül etmiş olursunuz. şunu da belirteyim sabah güneş doğduysa ve öğle vakti henüz girmemişse şu hadise göre amel edip kaza yerine normal bir şekilde kılabilirsiniz.

    Sabah namazının (ilk) kaza vakti hakkında alimler iki görüş halindedir.
    Birinci görüşteki alimler; güneş doğduktan yaklaşık 30-45 dakika sonra ile öğle namazı vakti arasıdır.
    İkinci görüşteki alimler; sabah namazının kaza vakti öğle namazından sonradır. Güneş doğduktan sonra da sabah namazı vaktinde kılınabilir fakat güneş doğmadan önce kılmanın sevabı daha çoktur. Güneş doğmuş olsa da, sabah namazı kaza olmadan kılınır demelerinin delili; 'Bir sonraki vaktin(girmemiş) ezanının okunmamış olmasıdır' demişlerdir.

    İmrân b. Husayn (Radıyaiiahü anh) anlattı:[13]
    Resulullah’la (Saiiaiiaha aleyhi ve sellem) beraber yolculuktaydık ve gece sonunda (bir yerde) konakladık. (Ancak) uykudan uyanamadık, tâ ki bizi güneşin ısısı uyandırdı. Bizden (her) biri şaşkın bir hâlde suyuna doğru koştu, Rasûlullah onlara sakin olmalarını söyledi. Sonra oradan ayrıldık ve yürümeye devam ettik. Güneş (biraz) yükselince Rasûlullah abdest aldı ve Bilâl'e emretti, o da ezan okudu. Sonra Rasûlullah sabah namazından önce iki rekat kıldı ve kamet etti, (sabah) namazını kıldık. Oradakiler:
    'Ey Allah'ın Rasûlü! Ertesi günü bu namazı kendi vaktinde (yeniden) iade edelim mi?' deyince şöyle buyurdu :
    "Yüce Rabbiniz size faizi (karşılıksız fazlalığı) yasaklar da sizin (böyle yapmanızı) kabul eder mi?[14]"
    § Başka tarikle İmrân b. Husayn'dan (Radıyaitahu anh) gelen diğer rivayet: Hz Peygamber (Saiiaiiaha aleyhi ve sellem) ile birlikte gece yolculuğu yap-tık... (hadisin kalanını zikretti.)[15]

    [14] Yani kazasını kıldığınız namazı tekrar ertesi günü kendi vaktinde iade etmeyeceksiniz. Faizi size yasaklayan Allah kaza namazından sonra ikinci/karşılıksız bir namazla sizi sorumlu tutmaz. Bk. Bennâ, age., II/303.
    [15] İmam Ahmed b. Hanbel, El-Müsned, el-Fethu’r-Rabbani Tertibi, Ensar Yayıncılık: 4/127-128.


  12. 15.Nisan.2012, 12:00
    6
    ghuraba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    siz gerekli önlemleri alırsınız (alarm,birinin sizi uyandırması gibi) yani gerekli tüm önlemleri aldıktan sonra Allah'a dua edip yatarsınız ve tevekkül etmiş olursunuz. şunu da belirteyim sabah güneş doğduysa ve öğle vakti henüz girmemişse şu hadise göre amel edip kaza yerine normal bir şekilde kılabilirsiniz.

    Sabah namazının (ilk) kaza vakti hakkında alimler iki görüş halindedir.
    Birinci görüşteki alimler; güneş doğduktan yaklaşık 30-45 dakika sonra ile öğle namazı vakti arasıdır.
    İkinci görüşteki alimler; sabah namazının kaza vakti öğle namazından sonradır. Güneş doğduktan sonra da sabah namazı vaktinde kılınabilir fakat güneş doğmadan önce kılmanın sevabı daha çoktur. Güneş doğmuş olsa da, sabah namazı kaza olmadan kılınır demelerinin delili; 'Bir sonraki vaktin(girmemiş) ezanının okunmamış olmasıdır' demişlerdir.

    İmrân b. Husayn (Radıyaiiahü anh) anlattı:[13]
    Resulullah’la (Saiiaiiaha aleyhi ve sellem) beraber yolculuktaydık ve gece sonunda (bir yerde) konakladık. (Ancak) uykudan uyanamadık, tâ ki bizi güneşin ısısı uyandırdı. Bizden (her) biri şaşkın bir hâlde suyuna doğru koştu, Rasûlullah onlara sakin olmalarını söyledi. Sonra oradan ayrıldık ve yürümeye devam ettik. Güneş (biraz) yükselince Rasûlullah abdest aldı ve Bilâl'e emretti, o da ezan okudu. Sonra Rasûlullah sabah namazından önce iki rekat kıldı ve kamet etti, (sabah) namazını kıldık. Oradakiler:
    'Ey Allah'ın Rasûlü! Ertesi günü bu namazı kendi vaktinde (yeniden) iade edelim mi?' deyince şöyle buyurdu :
    "Yüce Rabbiniz size faizi (karşılıksız fazlalığı) yasaklar da sizin (böyle yapmanızı) kabul eder mi?[14]"
    § Başka tarikle İmrân b. Husayn'dan (Radıyaitahu anh) gelen diğer rivayet: Hz Peygamber (Saiiaiiaha aleyhi ve sellem) ile birlikte gece yolculuğu yap-tık... (hadisin kalanını zikretti.)[15]

    [14] Yani kazasını kıldığınız namazı tekrar ertesi günü kendi vaktinde iade etmeyeceksiniz. Faizi size yasaklayan Allah kaza namazından sonra ikinci/karşılıksız bir namazla sizi sorumlu tutmaz. Bk. Bennâ, age., II/303.
    [15] İmam Ahmed b. Hanbel, El-Müsned, el-Fethu’r-Rabbani Tertibi, Ensar Yayıncılık: 4/127-128.


  13. 15.Nisan.2012, 12:14
    7
    burcealtug
    Kıdemli Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 25.Şubat.2012
    Üye No: 94504
    Mesaj Sayısı: 980
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: ALLAHÜTELANIN ARŞININ ALTINDA HERHANGİBİR YER

    Cevap: rukye yapmayan yaptırmayan dağlama yaptırmayan ve uğrusuzluk inancı taşımayan kimseler cennete ebedi gireceklerdir .Bu rivaayeti açıklarmısnız?

    İNŞALLAH.....AMİN.


  14. 15.Nisan.2012, 12:14
    7
    Kıdemli Üye
    İNŞALLAH.....AMİN.





+ Yorum Gönder