Konusunu Oylayın.: Allah hiç bir şeye muhtaç degildir ama mahlukatı neden yarattı ki acaba anlıyamıyorum ?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Allah hiç bir şeye muhtaç degildir ama mahlukatı neden yarattı ki acaba anlıyamıyorum ?
  1. 06.Mart.2012, 15:16
    13
    Kapsül2
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Mart.2012
    Üye No: 94706
    Mesaj Sayısı: 33
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0
    Yaş: 28

    Cevap: Allah hiç bir şeye muhtaç degildir ama mahlukatı neden yarattı ki acaba anlıyamıyorum ?

    reklam


    Cevap: Allah hiç bir şeye muhtaç degildir ama mahlukatı neden yarattı ki acaba anlıyamıyorum ? isimli yazı www.Mumsema.comCevap: Allah hiç bir şeye muhtaç degildir ama mahlukatı neden yarattı ki acaba anlıyamıyorum ?
    Allah hiçbi şeye muhtaç değildir insanları ve cinleri ancak ona kulluk etsinler diye yaratmıştır.Allah bize değil biz Allaha muhtaçız unutulmasın!


  2. 06.Mart.2012, 15:16
    13
    Kapsül2 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    reklam


    Allah hiçbi şeye muhtaç değildir insanları ve cinleri ancak ona kulluk etsinler diye yaratmıştır.Allah bize değil biz Allaha muhtaçız unutulmasın!


  3. 06.Mart.2012, 20:55
    14
    @mir
    âb ü kil

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 12.Ağustos.2009
    Üye No: 49589
    Mesaj Sayısı: 3,358
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 36
    Yaş: 43
    Bulunduğu yer: Dârü'l-İmtihân

    Cevap: Allah hiç bir şeye muhtaç degildir ama mahlukatı neden yarattı ki acaba anlıyamıyorum ?

    reklam


    Alıntı
    Ama illâ hadis kaynaklarından delil isteniyorsa onu bulmak zordur. ...Ben de bu sözün hadis olup olmadığı hakkında araştırma yaptım fakat hadis olduğuna dair bir delil yada senedini bulamadım.
    Ercan kardeşim ben zaten senin gibi ehli insaf olanlara demiyorum
    senedi bile olmayan bir sözü "manen/keşfen sahih" diye diretenlere
    ve onların bu sözlerine itibar edenlere kızıyorum

    hadis alimleri boşuna mı aylarca deve sırtında yol tepip
    sened ve ravi araştırması yaptılar?
    her gece rüyalarında Resulullah'a sorsalardı "bu hadis sahih mi?" diye

    hem
    bu hadisin sahih olduğunu iddia edersek
    ibni Abbas'ın tefsiri güç kazanır
    bu takdirde Zariyat Suresindeki ilgili ayetin manası
    insanların ve cinnlerin görevi Allah'ın varlığını bilmektir olur
    bu takdirde de tüm müşrikler görevlerini yerine getirmiş kabul edilmeli ve cennete alınmalıdır
    zira hepsi Allah'ın varlığını kabul ediyorlardı
    Allahu Alem


    hzyusufsa Nickli Üyeden Alıntı
    ama neden Allah kendine mahlukat yaratmış ki cenneti yaratmış orda yaşatmış kendine günahkar oldu diye sen ve nesin geçici bir hayat yaşamak için dünyaya inin demiş Allah hiç kimseye hiç bir şeye muhtaç degil ki zaten neden mahlukat yaratıp kendine imanlı kul ediyor acaba yapma sebebini anlamıyorum ? Zaten her yer ve her şey onun ve ona ait
    Aşağıdakiler benim aklımın ürünüdür
    yanlış olma ihtimali yüksektir

    Allah Subhan'dır.
    Yani tüm güzellikleri kendinde toplamış tüm eksikliklerden de uzak olandır.
    sevmek ve sevilmek güzeldir
    dolayısı ile Allah sevmeli ve sevilmelidir
    bu da ancak Allah'tan başka akıl sahibi canlıların da olması ile mümkündür
    Allah da bu yüzden akıl sahibi canlıları yaratmış olabilir

    Allahu Alem


  4. 06.Mart.2012, 20:55
    14
    âb ü kil
    reklam


    Alıntı
    Ama illâ hadis kaynaklarından delil isteniyorsa onu bulmak zordur. ...Ben de bu sözün hadis olup olmadığı hakkında araştırma yaptım fakat hadis olduğuna dair bir delil yada senedini bulamadım.
    Ercan kardeşim ben zaten senin gibi ehli insaf olanlara demiyorum
    senedi bile olmayan bir sözü "manen/keşfen sahih" diye diretenlere
    ve onların bu sözlerine itibar edenlere kızıyorum

    hadis alimleri boşuna mı aylarca deve sırtında yol tepip
    sened ve ravi araştırması yaptılar?
    her gece rüyalarında Resulullah'a sorsalardı "bu hadis sahih mi?" diye

    hem
    bu hadisin sahih olduğunu iddia edersek
    ibni Abbas'ın tefsiri güç kazanır
    bu takdirde Zariyat Suresindeki ilgili ayetin manası
    insanların ve cinnlerin görevi Allah'ın varlığını bilmektir olur
    bu takdirde de tüm müşrikler görevlerini yerine getirmiş kabul edilmeli ve cennete alınmalıdır
    zira hepsi Allah'ın varlığını kabul ediyorlardı
    Allahu Alem


    hzyusufsa Nickli Üyeden Alıntı
    ama neden Allah kendine mahlukat yaratmış ki cenneti yaratmış orda yaşatmış kendine günahkar oldu diye sen ve nesin geçici bir hayat yaşamak için dünyaya inin demiş Allah hiç kimseye hiç bir şeye muhtaç degil ki zaten neden mahlukat yaratıp kendine imanlı kul ediyor acaba yapma sebebini anlamıyorum ? Zaten her yer ve her şey onun ve ona ait
    Aşağıdakiler benim aklımın ürünüdür
    yanlış olma ihtimali yüksektir

    Allah Subhan'dır.
    Yani tüm güzellikleri kendinde toplamış tüm eksikliklerden de uzak olandır.
    sevmek ve sevilmek güzeldir
    dolayısı ile Allah sevmeli ve sevilmelidir
    bu da ancak Allah'tan başka akıl sahibi canlıların da olması ile mümkündür
    Allah da bu yüzden akıl sahibi canlıları yaratmış olabilir

    Allahu Alem


  5. 06.Mart.2012, 21:04
    15
    Kapsül2
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Mart.2012
    Üye No: 94706
    Mesaj Sayısı: 33
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0
    Yaş: 28

    Cevap: Allah hiç bir şeye muhtaç degildir ama mahlukatı neden yarattı ki acaba anlıyamıyorum ?

    hani dediniz ya Allah mucizelerini güzelliklerini herkese göstermek istemiştir diye kime göstericek ki Allahtan başka kim varki bence bu yorum saçma


  6. 06.Mart.2012, 21:04
    15
    Kapsül2 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    hani dediniz ya Allah mucizelerini güzelliklerini herkese göstermek istemiştir diye kime göstericek ki Allahtan başka kim varki bence bu yorum saçma


  7. 07.Mart.2012, 00:35
    16
    kibrit
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Ocak.2012
    Üye No: 93862
    Mesaj Sayısı: 516
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 6

    Cevap: Allah hiç bir şeye muhtaç degildir ama mahlukatı neden yarattı ki acaba anlıyamıyorum ?

    Alıntı
    Allah Subhan'dır.
    Yani tüm güzellikleri kendinde toplamış tüm eksikliklerden de uzak olandır.
    sevmek ve sevilmek güzeldir
    dolayısı ile Allah sevmeli ve sevilmelidir
    bu da ancak Allah'tan başka akıl sahibi canlıların da olması ile mümkündür
    Allah da bu yüzden akıl sahibi canlıları yaratmış olabilir

    Yani diyorsun ki; Allah gizli bir güzellik idi ve başkalarının bu güzelliği bilmesini ve takdir edip, hayran kalmalarını murad etti.


  8. 07.Mart.2012, 00:35
    16
    Devamlı Üye
    Alıntı
    Allah Subhan'dır.
    Yani tüm güzellikleri kendinde toplamış tüm eksikliklerden de uzak olandır.
    sevmek ve sevilmek güzeldir
    dolayısı ile Allah sevmeli ve sevilmelidir
    bu da ancak Allah'tan başka akıl sahibi canlıların da olması ile mümkündür
    Allah da bu yüzden akıl sahibi canlıları yaratmış olabilir

    Yani diyorsun ki; Allah gizli bir güzellik idi ve başkalarının bu güzelliği bilmesini ve takdir edip, hayran kalmalarını murad etti.


  9. 07.Mart.2012, 00:41
    17
    Kapsül2
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Mart.2012
    Üye No: 94706
    Mesaj Sayısı: 33
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0
    Yaş: 28

    Cevap: Allah hiç bir şeye muhtaç degildir ama mahlukatı neden yarattı ki acaba anlıyamıyorum ?

    evet kibrit aynen onu söylüyo


  10. 07.Mart.2012, 00:41
    17
    Kapsül2 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    evet kibrit aynen onu söylüyo


  11. 07.Mart.2012, 00:49
    18
    ebuturab
    Site Doktoru

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 03.Mart.2007
    Üye No: 74
    Mesaj Sayısı: 1,714
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 20
    Bulunduğu yer: vuslat-ı nur

    Cevap: Allah hiç bir şeye muhtaç degildir ama mahlukatı neden yarattı ki acaba anlıyamıyorum ?

    Alıntı
    Allah hiç bir şeye muhtaç degildir ama mahlukatı neden yarattı ki acaba anlıyamıyorum

    Allah'ı bilmek ve gerçeği bulmak maksadiyle, samimî düşünülse, bu alemleri yaratan Zatın mahlûkatına hiçbir cihetle muhtaç olmadığı kolayca anlaşılır. Böyle asılsız ve vehmî sorular, Allah’ı, Kur'ân-ı Kerîm'in tarif ettiği gibi bilememekten, sathî bakmaktan ve yanlış bir kıyas ile O Vâcibü'l-Vücûd'un zâtını ve sıfatlarını, mahlûkatınki ile karıştırmaktan kaynaklanmaktadır. Biz bu soruya önce bir misâlin ışığında kısaca cevap verecek, daha sonra açıklamaya geçeceğiz.

    Güneşin aynalarda tecellisinde, onları ışıklandırmasında, ışığıyla onları feyizlendirmesinde, ne zâtı için, ne de sıfatları hükmündeki ısısı, ışığı, renkleri için bir ihtiyaç düşünülemez. Yani, güneş aynalarda tecelli etse de, etmese de kemâli, güzelliği zâtında ne ise odur. Âynalar olmasa onun kemâlinde bir noksanlık olmayacağı, gibi, âynaların olması da, onun cemâl ve kemâlini artırmaz.

    Güneşin ısı ve ışığını tecelli ettirmesindeki bütün fayda ve menfaat ancak aynalara aittir. Onlar karanlıktan kurtulup, nura kavuşmakta güneşe muhtaçtırlar. Yoksa güneş için onların karanlıkta kalmalarıyla, aydınlanmaları arasında bir fark yoktur. Yani, onların karanlıkta kalması, güneşin kemâli için bir noksanlık olmadığı gibi, aydınlanmaları da onun kemâline bir fazlalık getirmez.

    Aynalar akıl ve şuur sahibi olsalar, onlar güneşi tanımakla, sevmekle ve onu sena etmekle güneşin kemâline ne katabilirler; onun hangi ihtiyacını görebilirler? Yahut güneşe isyan ile onun şânına ne noksanlık getirebilirler. Meselâ, güneşin bitkilere ve hayvanlara ışık vermesinde kendisinin ne menfaati olabilir? Vermemesinde onun için ne noksanlık düşünülebilir? Elbette zarar da, menfaat de onlara aittir.

    Ganiyy-i Mutlak olan Cenâb-ı Hakk'ın da bu kâinatı ve içindeki varlıkları yaratması, hâşâ, ihtiyacından değildir. Bunları yaratmakla O'nun zât ve sıfatlarının kemâlinde bir fazlalaşma olduğu düşünülemez; yaratmasaydı da sonsuz kemâlinde hiçbir noksanlık olmazdı. Evet, mahlûkatın yaratılması ile ortaya çıkan bütün kemâller, cemâller, fayda ve güzellikler o mahluklara aittir. Meselâ, hadsiz yıldızlarla yaldızlanmış şu gök kubbenin üzerimize çatılmasında ve yeryüzünün rengârenk çiçeklerle bezetilip ayağımızın altına serilmesindeki bütün faydalar bizlere aittir.

    Hak Teâlâ, ne mevcudatın yokluktan varlığa çıkmalarına, ne meleklerin medh ü senasına, ne de insanların ibâdet ve itaatlerine muhtaç değildir. Bunlar olsun veya olmasın. O, zâtında hamd ü senaya lâyık, eşi, misâli, dengi olmayan bir Mâbud-u Mutlak'tır.

    Şimdi cevabımızın tafsilâtına geçelim:
    Hemen ifade edelim ki, sorunun başında Cenâb-ı Hakk'm hiçbir şeye muhtaç olmadığı kabul edilirken, daha sonra "O halde kâinatı niçin yarattı?" denilmekle Allah’a bir ihtiyaç izafe edilmektedir. Bu sebeple biz önce Cenâb-ı Hakk'ın hiçbir şeye muhtaç olmayıp, herşeyden müstağni olduğunu izah edecek, daha sonra bu kâinatın yaratılış hikmetleri üzerinde kısaca duracağız.
    Allah, hem zâtı, hem de sıfatları ile herşeyden müstağnidir; hiçbir şeye muhtaç değildir. Mahlûkatı yaratmasıyla O'nun azamet ve kibriyâsında bir fazlalık olmamıştır; yaratmasaydı da izzet ve kemâlinde hiçbir noksanlık olmazdı.

    "Şüphesiz ki Allah âlemlerden müstağnidir." (Âl-i İmrân: 97) ayetinin bildirdiği gibi, Cenâb-ı Hak âlemlerin hiçbir şeyine muhtaç değildir. Zâtındaki sonsuz kemâlinin, izzet ve azametinin daha üstünde bir derece, bir mertebe yoktur ki âlemleri yaratmakla -hâşâ- kemâlini artırarak o dereceye varmış olsun.

    Ezelde mutlak varlık da mutlak kemâl de O'na mahsustur. Madem ezelde O'nun kemâli sonsuzdur, ebedde de sonsuz olacaktır. Ezelî ve mutlak kemâlin ne noksanlaşması, ne de artış göstermesi düşünülemez. Cenab-ı Hakk’ın, Kendi yarattığı ve yaratacağı mahlûklarından kemâl alması ve onlara muhtaç olması elbette muhaldir; mevcudatı yaratmaktan da, yaratmamaktan da müstağnidir. Yaratılan her mevcud kemâlini O'ndan almaktadır. Mahlûkatın kemâli O'nun zâtının kemâline nisbeten zayıf bir gölgedir.

    Bediüzzaman Hazretleri'nin buyurduğu gibi, "Sâni'-i Zülcelâl ve Fâtır-ı Zülcemâl ve Hâlik-ı Zülkemâl'in bütün kemâlâtı hakikiyedir, zâtiyedir. Gayr ve masiva O'na tesir etmez. Yalnız mezahir olabilirler."

    Evet, bütün âlemler O'nun icadıyla var olduğu gibi, bütün ihtiyaçlarını da O'nun tükenmez hazinelerinden tedarik etmektedirler ve bütün kemâlâtlarını O'nun mukaddes ve ezelî kemâlinden almaktadırlar.

    Bu soruyu soranlar şu hakikatten de gafildirler:
    "Allahü Teâlâ'nın kudsî mâhiyeti, mümkinatın mahiyeti cinsinden değildir."
    Cenâb-ı Hakk'ın varlığı vâcibdir ve zatîdir, yokluğu muhaldir. Mahlûkatın vücudu ise mümkindir, olup olmaması olasılık dahilindedir; O’nun icadiyle yokluktan kurtulup varlık âlemine kavuşmuşlardır. Öyle ise, tam istiğna, ancak Allah'a mahsustur, ihtiyaç ise mahlûkların tarafındadır.

    Bu hakikat Risâle-i Nur'da beliğ ve veciz bir üslûb ile beyan edilmiştir.
    "...O'nun vücudu; zatîdir, ezelîdir, ebedîdir, ademi mümtenidir, zevali muhaldir ve tabakat-ı vücudun en rasihi, en esaslısı, en kuvvetlisi, en mükemmelidir. Sair tabakat-ı vücud, O'nun vücuduna nisbeten gayet zaif bir gölge hükmündedir. Ve o derece Vücûd-u Vâcib, rasih ve hakikatli ve Vücud-u Mümkinat o derece hafif ve zaiftir ki, Muhyiddin-i Arabî gibi çok ehl-i tahkik sair tabakat-ı vücudu, evham ve hayal derecesine indirmişler; "lâ mevcûde illâ hu" demişler. Yâni: Vücûd-u Vacibe nisbeten başka şeylere vücud denmemeli; onlar vücud unvanına lâyık değillerdir diye hükmetmiştir."

    Allah’ın zâtı gibi, sıfatları da herşeyden müstağnidir ve her türlü ihtiyaçtan münezzehtir. Zira O’nun bütün sıfatları zatîdir, sonsuz kemâldedir, mutlaktır. Mahlûkatı yaratmakla bu sıfatlarının kemâlinde bir artma düşünülemeyeceği gibi, yaratmamakla da bir noksanlık tevehhüm edilemez.
    Allahü Teâlâ'nın sıfatlarından biri hayattır. O Zât-ı Akdes'in kudsî hayatı daimîdir, ezelî ve ebedîdir. Ezelde hayatı ne ise, şimdi de, ebedde de odur. Bütün hayat tabakaları O'nun kudsî hayatının cilvesi ile ortaya çıkar. Elbette o Hayy-ı Kayyûmun kendi yarattığı ve bütün ihtiyaçlarını gördüğü, kemâle erdirdiği hayat sahiplerine muhtaç olması hiçbir cihetle düşünülemez.
    Allah’ın diğer sıfatı da ilimdir. O Alîm-i Külli Şey'in ilmi sonsuzdur, mutlaktır. Kâinatı yaratmakla olgunlaşmış değildir. O Hâkim-i Zülcelâl'in ilmi ezelde ne ise ebedde de odur. Bu âlemdeki bütün plân ve programlar, hikmet ve faydalar, hayır ve bereketler hep o ezelî ilmin tecellileridir. O ezelî ilmin, bu tezahürlere muhtaç olması elbette düşünülemez.

    Cenâb-ı Allah'ın sıfatlarından biri de Kudrettir. O Kadir-i Külli Şey'in kudreti sonsuz kemâldedir. Her şey varlığında, devam ve bekasında o ezelî kudrete muhtaçtır. Mahlûkatın yaratılması veya yaratılmaması, O'nun mutlak kudretinde hiçbir değişiklik meydana getirmez. Yaratılan bütün varlıklar, O'nun kudretine mahkûm ve muhtaç, O ise her şeye hâkim ve her şeye kadirdir.
    İrâde, Sem’, Basar gibi diğer sıfatlar da bunlara kıyas edilebilir ve Cenâb-ı Hakk'ın sıfatları itibariyle de her türlü ihtiyaçtan münezzeh olduğu açıkça anlaşılır.

    Bu noktaya kadarki açıklamalarımızda her şeyin Cenâb-ı Hakk'a muhtaç olduğunu ve O’nun hiçbir şeye muhtaç olmadığını bir derece açıkladık.
    Şimdi de "O halde bu kâinatı niçin yarattı?" sorusuna cevap verelim:
    Kâinatın yaratılışındaki hikmetler, esrarlar sonsuzdur. Öncelikle şunu belirtelim ki:
    Cenâb-ı Hak herşeyden müstağnidir; kâinatın varlığı ile yokluğu o’nun için eşittir, müsavidir. Lâkin mahlûkat için, adem ile vücud yani yoklukta kalmakla var olmak bir değildir. Yâni mümkinatın varlık âlemine çıkması, yoklukta kalmalarından kendileri için sonsuz derecede daha hayırlıdır. Zira yokluk sırf şerdir; varlık ise sırf hayırdır, şereftir, kemâldir. O halde mahlûkatın yaratılmasındaki bütün hayırlar, faydalar, menfaatler onlara aittir. Allahü Teâlâ mahlûkata bakan bu maslahat ve faydalar için onları yoklukta bırakmamış, lütuf ve keremi ile varlık sahasına çıkarmıştır. Yani, onlar için şer olan yokluğu değil, hayır olan vücudu, varlığı irâde etmiştir.

    Kâinatın yaratılış hikmetlerine gelince, bunlar iki cihette düşünülür:
    Birincisi; Cenâb-ı Hakk'a, ikincisi ise hayat sahiplerine, özellikle şuur ve akıl sahiplerine bakar.

    Birinci Hikmet:
    Bu kâinatın yaratılmasındaki en önemli hikmet, Allahü Teâlâ'nın kendi manevî cemâl ve kemâlini, yâni kudretinin harikalarını, zenginliğinin genişliğini, ihsanının meyvelerini, şefkat ve merhametinin tecellilerini kainattaki varlık âynalarında bizzat görmek istemesidir.

    Evet... "Nihayet kemâlde bir Cemâl ve nihayet cemâlde bir Kemâl, elbette kendini görmek ve göstermek, teşhir etmek istemesi en esaslı bir kaidedir." hakikatince Cenab-ı Hak sonsuz cemâl ve kemâlini mevcudat âynalarında bizzat seyretmek, sonsuz sıfatlarını ve Esmâ-i Hüsnâ'sını tecelli ettirmek istemiş ve bu âlemi yaratmayı irâde etmiştir.

    Cenâb-ı Hakk'ın sıfatları tecelli etsin veya etmesin, nihayet kemâldedirler. Ancak Esmâ-i Hüsnâ'sının kemâli mevcudatın yaratılması ile kendini gösterir.
    Evet, madem Cenâb-ı Hak sonsuz bir kudret sahibidir, bu kudret-i Ezeliyesi tezahür için böyle muhteşem, muazzam bir alem ister. Hem madem O Zât-ı Zülcelâl'in sonsuz ilmi vardır. Bu ilim, her harfinde, satırında, sayfasında binler hikmet ve maslahatlar bulunan bu kâinat kitabının telifini iktiza eder. Bütün İlâhî sıfatlar bu kâinatın yaratılmasını gerektirdiği gibi, bütün esmâ-i Hüsnâ da ayrı ayrı güzellikte, değişik mahiyette, farklı suretlerdeki şu mevcudatın yaratılmasını iktiza ederler. Meselâ, Hâlık ismi mahlûkatın yaratılmasını, Muhyi ismi canlıların icadını, Rezzâk ismi rızık vermeyi, Kerîm ismi, ikramı, Lâtif ismi lütuf etmeyi isterler.

    Cenâb-ı Hak, sonsuz kemâldeki Zâtını, kudsî sıfatlarını ve Esmâ-i Hüsnâsını sevdiği gibi, o esmanın tezahürünü de yani varlıklar üzerinde tecelli etmesini de sever. Bu ise kâinatın yaratılmasını gerektirir. Cenâb-ı Hakk'ın kendi zât sıfat ve esmasını sevmesi hak olduğu gibi, o esmânm tezahürünü istemesi de haktır. Elbette kâinatı yaratmakla lûtfunu, keremini, ihsanını, ikramını onda göstermesi, kainatı yaratmamasından daha güzeldir. Meselâ, bir padişahın hazinelerinde bulunan çeşit çeşit cevherleri, türlü türlü nimetleri emri altındaki halkına ihsan etmesi, onları hazinesinde saklamasından daha hayırlıdır. Keza, bir âlimin ilim ve maharetinden başkalarını faydalandırması, hiçbir eser yazmamasından daha hayırlıdır. Aynen öyle de, Allahü Azîmüşşan'ın sonsuz hazinelerini ilim dâiresinden kudret dâiresine çıkarması, mahlûkatına ikram ve ihsanda bulunması, böylece cemâl ve kemâlini seyr ve temaşa ettirmesi, mahlûkatını yoklukta bırakmasından elbette daha hayırlıdır.
    İşte, Allahü Teâlâ Hazretleri bu kâinat sarayını ve onda misafir olan insan nev'ini ve bu nev'in en mükemmel fertleri olan evliya ve enbiyâyı, bilhassa risalet görevini en mükemmel surette yerine getiren Resûl-i Ekrem (asm.) Efendimizi bu hikmetlere binâen halketmiştir.

    Bu hakikati Üstad Bediüzzaman Hazretleri şöyle beyan buyurmaktadır:
    "İşte Cenâb-ı Hakk'ın bütün kemâlâtı ve Esmâ-i Hüsnâ'sının bütün meratipleri ve bütün faziletleri, hakiki kemâlât olduklarından bizzat sevilir. "Mahbubetün lizatiha"dırlar. Mahbub-u Bilhak ve Habib-i Hakikî olan sıfat ve esmasının güzelliklerini kendine lâyık bir tarzda sever, muhabbet eder. Hem o kemâlâtın mazharları, âyineleri olan san'atını ve masnuatını ve mahlûkatının mehasinini sever, muhabbet eder. Enbiyâsını ve evliyasını, hususan Seyyid-ül Mürselîn ve Sultan-ül Evliya olan Habib-i Ekrem'ini sever. Yâni, kendi cemâlini sevmesiyle, o cemâlin âyinesi olan Habibini sever. Ve kendi esmasını sevmesiyle, o esmasının mazhar-ı camii ve zîşuuru olan o Habibini ve ihvanını sever. Ve san'atınıı sevmesiyle, o san'atın dellâl ve teşhircisi olan O Habibini ve emsalini sever. Ve masnuatını sevmesiyle, o masnuatına karşı: "Maşâallah, Bârekallah, ne kadar güzel yapılmışlar" diyen ve takdir eden ve istihsan eden O Habibini ve O'nun arkasında olanları sever. Ve mahlûkatının mehasinini sevmesiyle, o mehasin-i ahlâkın umumunu cami olan O Habib-i Ekrem'ini ve O'nun etba ve ihvanını sever, muhabbet eder."
    Şurası unutulmamalıdır ki, Cenâb-ı Hakk'ın muhabbeti, memnuniyeti, şefkati, O'nun mukaddes zâtına ve ulûhiyyetinin şânına lâyıktır, mahlûkatın muhabbetine, sevgi ve şefkatine benzemekten münezzehtir.

    İkinci Hikmet:
    Kâinatın yaratılmasındaki hikmetlerin ikinci ciheti hayat sahiplerine, bilhassa akıl ve şuur sahiplerine bakar. Bu da iki noktada incelenebilir:

    Birinci nokta; "Mahlûkatı halkettim ki onlar benden fayda görsünler, ben onlardan değil." hadîs-i kudsîsinin beyanı ile canlıların Cenâb-ı Hakk'ın inayet ve ikramına, lütuf ve keremine mazhar olmalarıdır. Bütün hayat sahiplerine bir kemâl, bir lezzet, bir feyz ihsan etmiş, onları hayatlarının devamı ve bu alemden faydalanmaları için çeşitli cihazatlar ile donatmışır. Onlara farklı ihtiyaçlar, arzu ve iştihalar vermiştir. Bunların tatmini için de zemin yüzünü çeşitli nimetlerle dolu bir sofra haline getirmiştir. Bu sofralardaki nimetlerle hem onlara lezzet vermiş, hem de devam ve bekalarını temin etmiştir. Bilhassa insan nev'ini akıl, hayal, hafıza gibi kıymetli âletlerle donatmış, bütün nimetlerini ona teveccüh ettirmiştir.

    Allahü Azîmüşşân'ın yoktan yarattığı şu mahlûkatına muhtaç olması düşünülemez. Düşünülürse şu sorulara cevap verilmesi gerekir: Cenâb-ı Hak, mahlûkatın hangi kazancına, çalışmasına, fikrine muhtaçtır? Yâni, şu canlı varlıklar O Ganiyy-i Mutlak'ın hangi işini görmektedirler. Cenâb-ı Hak onların yemesine mi muhtaçtır, içmesine mi? Doğmasına mı muhtaçtır, ölmesine mi? Balıklar yüzmeleriyle, kuşlar uçmalarıyla, hayvanlar büyüyüp çoğalmalarıyla, insanlar ilmi keşifleri ve ilerlemeleri ile şu kâinatın hangi noksanını tamamlamakta, Cenab-ı Hakk’ın -hâşâ- hangi ihtiyacını görmektedirler? Halbuki bütün hayat sahipleri O'nun mülkünde yaşamakta, O'nun lûtfuna her an mazhar olmaktadırlar.
    Bu âlemin yaratılışının hayat ve şuur sahiplerine bakan ikinci ciheti ise,
    "Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zariyât: 56) ayetinin ders verdiği gibi, “şuur sahiplerinin Allah’ı bilmeleri, tanımaları ve O'na ibadet etmeleridir”.

    İnsanlar o Mabud-u Bilhakk'ı tesbih, tekbir, hamd ve şükür ile ubudiyet vazifelerini ifa edip, O'na yakınlık kazanır, ebedî saadete mazhar olurlar. Bu hakikati Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifade etmektedir:
    "Kat'iyyen bil ki: Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi 'İman-ı Billâh'tır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı Billah içindeki 'Marifetullah'tır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki 'muhabbetullah'tır. Ve ruh-u beşer için en halis sürür ve kalb-i insan için en safi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyye'dir. Evet, bütün hakiki saadet ve halis sürür ve şirin nimet ve safi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahdadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenâb-ı Hakk'ı tanıyan ve seven nihayetsiz saadete, nimete, envara, esrara; ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır."

    Bu ifadelerden de açıkça görüldüğü gibi hakiki saadet ve sürura ancak marifetullah ve muhabbetullah ile erişilir. Bunlarla Allah’a manen yakınlık peyda edilir. Bundan hâsıl olan şeref, saadet, kemâlât, menfaat ancak kullara aittir. Allahü Azîmüşşan'ın kullarının tesbihine, ta'zimine, ibadet ve itaatına muhtaç olmadığı açıktır.

    Bütün varlıklar O'na ibadet etseler O'nun kemâli zerre kadar artmayacağı gibi, O'na isyan etseler O'nun izzet ve kemâlini zerre kadar noksanlık gelmez.

    Bu konuyu büyük tefsir alimi Elmalılı Hamdi Yazır'ın bir tefekkür ve ibret levhası olan aşağıdaki ifadeleri ile tamamlayalım:

    "...Bilfarz O'nun kürre-i kamerinde insanlar olmadığı gibi, arzında da olmayabilir, bundan dolayı bâ-rigâh-ı azametinden ne eksilir?..
    Güneşinden ziya ve hararet fışkırıyor, kamerinden mehtaplar aksettiriyor, hâk-i tireden mehlikalar yaratıyor, nesiminden sinelerinize inşirah veren nefesler dökülüyor, milyonlarca senelik mesafedeki yıldızlardan, şu çıktığınız ve nihayet gömüleceğiniz topraklara nurlar yağdırıyor, zerratında nice nice ihtizazlarla tesirler uyandırıyor, dağların başında bitirdiği nebatattan rızıklar izhar eyliyor; sinenizde kimyahaneler, dimağınızda hikmethaneler açıyor, damarlarınızda nehirler akıtıyor, sinirlerinizde akıllarınızı şaşırtan nice yol şebekeleri dokuyor, adalelerinizde sermayeler gizliyor, daha ve daha birçok harikalarla vücudunuzu teçhiz ediyor, hey'et-i mecmuasını bir âheng-i vahdetle muntazam bir makine halinde tesis eyliyor ve kuvve-i muharrikesini içinize yerleştiriyor, iktizâ eden plânlarını ruh ve şuurunuza resmediyor, zihin denilen bir hazine, akıl namında bir miyar, fikir dedikleri bir âlet, irâde dediğimiz bir miftah da bahşeyliyor ve her birini yerli yerinde, gaye-i hilkatlarına göre istimal edebilmenizi teshil için size birtakım tatlı, acı ihtarlar, işaretler, meyiller, şehvetler de veriyor, daha büyük bir inayet-i rahmet olmak üzere sadık ve masduk emin rehberlerle açıktan talimat da gönderiyor, nihayet makineyi işletip, tecrübelerini size gösterip, hikmet-i hilkata göre kullanmak ve istifadeler etmek için yed-i emanetinize teslim ediyor.

    Allah, bütün bunları yapıyorsa, size ve sizin iradenize, muavenetinize ihtiyacından değil, size mahlûkatı içinde bir mevki-i mümtaz, bir salâhiyet-i mahsusa vererek bekam etmek için yapıyor...

    Siz doğmadan evvelki, doğduğunuz zamanki edvar ve etvar-ı vücudiyetinizi hiç düşünüyor musunuz? Üzerinde yatıp kalktığınız, yiyip içtiğiniz, gezip dolaştığınız, gülüp oynadığınız, dertlerinize deva, korkularınıza melce, sıcaktan soğuktan, açlıktan susuzluktan, vuhûş ve haşeratın hücum ve tasallutundan kendinizi koruyacak vesaiti bulduğunuzda şu kürre-i arz yapılırken, taşları toprakları hilkat fırınlarının ateşlerinde pişirilirken, suyu, havası henüz kimyahane-i kudrette inbiklerden çekilirken siz nerede idiniz, ne içinde idiniz, hiç tasavvur ediyor musunuz?”
    daim dua




  12. 07.Mart.2012, 00:49
    18
    Site Doktoru
    Alıntı
    Allah hiç bir şeye muhtaç degildir ama mahlukatı neden yarattı ki acaba anlıyamıyorum

    Allah'ı bilmek ve gerçeği bulmak maksadiyle, samimî düşünülse, bu alemleri yaratan Zatın mahlûkatına hiçbir cihetle muhtaç olmadığı kolayca anlaşılır. Böyle asılsız ve vehmî sorular, Allah’ı, Kur'ân-ı Kerîm'in tarif ettiği gibi bilememekten, sathî bakmaktan ve yanlış bir kıyas ile O Vâcibü'l-Vücûd'un zâtını ve sıfatlarını, mahlûkatınki ile karıştırmaktan kaynaklanmaktadır. Biz bu soruya önce bir misâlin ışığında kısaca cevap verecek, daha sonra açıklamaya geçeceğiz.

    Güneşin aynalarda tecellisinde, onları ışıklandırmasında, ışığıyla onları feyizlendirmesinde, ne zâtı için, ne de sıfatları hükmündeki ısısı, ışığı, renkleri için bir ihtiyaç düşünülemez. Yani, güneş aynalarda tecelli etse de, etmese de kemâli, güzelliği zâtında ne ise odur. Âynalar olmasa onun kemâlinde bir noksanlık olmayacağı, gibi, âynaların olması da, onun cemâl ve kemâlini artırmaz.

    Güneşin ısı ve ışığını tecelli ettirmesindeki bütün fayda ve menfaat ancak aynalara aittir. Onlar karanlıktan kurtulup, nura kavuşmakta güneşe muhtaçtırlar. Yoksa güneş için onların karanlıkta kalmalarıyla, aydınlanmaları arasında bir fark yoktur. Yani, onların karanlıkta kalması, güneşin kemâli için bir noksanlık olmadığı gibi, aydınlanmaları da onun kemâline bir fazlalık getirmez.

    Aynalar akıl ve şuur sahibi olsalar, onlar güneşi tanımakla, sevmekle ve onu sena etmekle güneşin kemâline ne katabilirler; onun hangi ihtiyacını görebilirler? Yahut güneşe isyan ile onun şânına ne noksanlık getirebilirler. Meselâ, güneşin bitkilere ve hayvanlara ışık vermesinde kendisinin ne menfaati olabilir? Vermemesinde onun için ne noksanlık düşünülebilir? Elbette zarar da, menfaat de onlara aittir.

    Ganiyy-i Mutlak olan Cenâb-ı Hakk'ın da bu kâinatı ve içindeki varlıkları yaratması, hâşâ, ihtiyacından değildir. Bunları yaratmakla O'nun zât ve sıfatlarının kemâlinde bir fazlalaşma olduğu düşünülemez; yaratmasaydı da sonsuz kemâlinde hiçbir noksanlık olmazdı. Evet, mahlûkatın yaratılması ile ortaya çıkan bütün kemâller, cemâller, fayda ve güzellikler o mahluklara aittir. Meselâ, hadsiz yıldızlarla yaldızlanmış şu gök kubbenin üzerimize çatılmasında ve yeryüzünün rengârenk çiçeklerle bezetilip ayağımızın altına serilmesindeki bütün faydalar bizlere aittir.

    Hak Teâlâ, ne mevcudatın yokluktan varlığa çıkmalarına, ne meleklerin medh ü senasına, ne de insanların ibâdet ve itaatlerine muhtaç değildir. Bunlar olsun veya olmasın. O, zâtında hamd ü senaya lâyık, eşi, misâli, dengi olmayan bir Mâbud-u Mutlak'tır.

    Şimdi cevabımızın tafsilâtına geçelim:
    Hemen ifade edelim ki, sorunun başında Cenâb-ı Hakk'm hiçbir şeye muhtaç olmadığı kabul edilirken, daha sonra "O halde kâinatı niçin yarattı?" denilmekle Allah’a bir ihtiyaç izafe edilmektedir. Bu sebeple biz önce Cenâb-ı Hakk'ın hiçbir şeye muhtaç olmayıp, herşeyden müstağni olduğunu izah edecek, daha sonra bu kâinatın yaratılış hikmetleri üzerinde kısaca duracağız.
    Allah, hem zâtı, hem de sıfatları ile herşeyden müstağnidir; hiçbir şeye muhtaç değildir. Mahlûkatı yaratmasıyla O'nun azamet ve kibriyâsında bir fazlalık olmamıştır; yaratmasaydı da izzet ve kemâlinde hiçbir noksanlık olmazdı.

    "Şüphesiz ki Allah âlemlerden müstağnidir." (Âl-i İmrân: 97) ayetinin bildirdiği gibi, Cenâb-ı Hak âlemlerin hiçbir şeyine muhtaç değildir. Zâtındaki sonsuz kemâlinin, izzet ve azametinin daha üstünde bir derece, bir mertebe yoktur ki âlemleri yaratmakla -hâşâ- kemâlini artırarak o dereceye varmış olsun.

    Ezelde mutlak varlık da mutlak kemâl de O'na mahsustur. Madem ezelde O'nun kemâli sonsuzdur, ebedde de sonsuz olacaktır. Ezelî ve mutlak kemâlin ne noksanlaşması, ne de artış göstermesi düşünülemez. Cenab-ı Hakk’ın, Kendi yarattığı ve yaratacağı mahlûklarından kemâl alması ve onlara muhtaç olması elbette muhaldir; mevcudatı yaratmaktan da, yaratmamaktan da müstağnidir. Yaratılan her mevcud kemâlini O'ndan almaktadır. Mahlûkatın kemâli O'nun zâtının kemâline nisbeten zayıf bir gölgedir.

    Bediüzzaman Hazretleri'nin buyurduğu gibi, "Sâni'-i Zülcelâl ve Fâtır-ı Zülcemâl ve Hâlik-ı Zülkemâl'in bütün kemâlâtı hakikiyedir, zâtiyedir. Gayr ve masiva O'na tesir etmez. Yalnız mezahir olabilirler."

    Evet, bütün âlemler O'nun icadıyla var olduğu gibi, bütün ihtiyaçlarını da O'nun tükenmez hazinelerinden tedarik etmektedirler ve bütün kemâlâtlarını O'nun mukaddes ve ezelî kemâlinden almaktadırlar.

    Bu soruyu soranlar şu hakikatten de gafildirler:
    "Allahü Teâlâ'nın kudsî mâhiyeti, mümkinatın mahiyeti cinsinden değildir."
    Cenâb-ı Hakk'ın varlığı vâcibdir ve zatîdir, yokluğu muhaldir. Mahlûkatın vücudu ise mümkindir, olup olmaması olasılık dahilindedir; O’nun icadiyle yokluktan kurtulup varlık âlemine kavuşmuşlardır. Öyle ise, tam istiğna, ancak Allah'a mahsustur, ihtiyaç ise mahlûkların tarafındadır.

    Bu hakikat Risâle-i Nur'da beliğ ve veciz bir üslûb ile beyan edilmiştir.
    "...O'nun vücudu; zatîdir, ezelîdir, ebedîdir, ademi mümtenidir, zevali muhaldir ve tabakat-ı vücudun en rasihi, en esaslısı, en kuvvetlisi, en mükemmelidir. Sair tabakat-ı vücud, O'nun vücuduna nisbeten gayet zaif bir gölge hükmündedir. Ve o derece Vücûd-u Vâcib, rasih ve hakikatli ve Vücud-u Mümkinat o derece hafif ve zaiftir ki, Muhyiddin-i Arabî gibi çok ehl-i tahkik sair tabakat-ı vücudu, evham ve hayal derecesine indirmişler; "lâ mevcûde illâ hu" demişler. Yâni: Vücûd-u Vacibe nisbeten başka şeylere vücud denmemeli; onlar vücud unvanına lâyık değillerdir diye hükmetmiştir."

    Allah’ın zâtı gibi, sıfatları da herşeyden müstağnidir ve her türlü ihtiyaçtan münezzehtir. Zira O’nun bütün sıfatları zatîdir, sonsuz kemâldedir, mutlaktır. Mahlûkatı yaratmakla bu sıfatlarının kemâlinde bir artma düşünülemeyeceği gibi, yaratmamakla da bir noksanlık tevehhüm edilemez.
    Allahü Teâlâ'nın sıfatlarından biri hayattır. O Zât-ı Akdes'in kudsî hayatı daimîdir, ezelî ve ebedîdir. Ezelde hayatı ne ise, şimdi de, ebedde de odur. Bütün hayat tabakaları O'nun kudsî hayatının cilvesi ile ortaya çıkar. Elbette o Hayy-ı Kayyûmun kendi yarattığı ve bütün ihtiyaçlarını gördüğü, kemâle erdirdiği hayat sahiplerine muhtaç olması hiçbir cihetle düşünülemez.
    Allah’ın diğer sıfatı da ilimdir. O Alîm-i Külli Şey'in ilmi sonsuzdur, mutlaktır. Kâinatı yaratmakla olgunlaşmış değildir. O Hâkim-i Zülcelâl'in ilmi ezelde ne ise ebedde de odur. Bu âlemdeki bütün plân ve programlar, hikmet ve faydalar, hayır ve bereketler hep o ezelî ilmin tecellileridir. O ezelî ilmin, bu tezahürlere muhtaç olması elbette düşünülemez.

    Cenâb-ı Allah'ın sıfatlarından biri de Kudrettir. O Kadir-i Külli Şey'in kudreti sonsuz kemâldedir. Her şey varlığında, devam ve bekasında o ezelî kudrete muhtaçtır. Mahlûkatın yaratılması veya yaratılmaması, O'nun mutlak kudretinde hiçbir değişiklik meydana getirmez. Yaratılan bütün varlıklar, O'nun kudretine mahkûm ve muhtaç, O ise her şeye hâkim ve her şeye kadirdir.
    İrâde, Sem’, Basar gibi diğer sıfatlar da bunlara kıyas edilebilir ve Cenâb-ı Hakk'ın sıfatları itibariyle de her türlü ihtiyaçtan münezzeh olduğu açıkça anlaşılır.

    Bu noktaya kadarki açıklamalarımızda her şeyin Cenâb-ı Hakk'a muhtaç olduğunu ve O’nun hiçbir şeye muhtaç olmadığını bir derece açıkladık.
    Şimdi de "O halde bu kâinatı niçin yarattı?" sorusuna cevap verelim:
    Kâinatın yaratılışındaki hikmetler, esrarlar sonsuzdur. Öncelikle şunu belirtelim ki:
    Cenâb-ı Hak herşeyden müstağnidir; kâinatın varlığı ile yokluğu o’nun için eşittir, müsavidir. Lâkin mahlûkat için, adem ile vücud yani yoklukta kalmakla var olmak bir değildir. Yâni mümkinatın varlık âlemine çıkması, yoklukta kalmalarından kendileri için sonsuz derecede daha hayırlıdır. Zira yokluk sırf şerdir; varlık ise sırf hayırdır, şereftir, kemâldir. O halde mahlûkatın yaratılmasındaki bütün hayırlar, faydalar, menfaatler onlara aittir. Allahü Teâlâ mahlûkata bakan bu maslahat ve faydalar için onları yoklukta bırakmamış, lütuf ve keremi ile varlık sahasına çıkarmıştır. Yani, onlar için şer olan yokluğu değil, hayır olan vücudu, varlığı irâde etmiştir.

    Kâinatın yaratılış hikmetlerine gelince, bunlar iki cihette düşünülür:
    Birincisi; Cenâb-ı Hakk'a, ikincisi ise hayat sahiplerine, özellikle şuur ve akıl sahiplerine bakar.

    Birinci Hikmet:
    Bu kâinatın yaratılmasındaki en önemli hikmet, Allahü Teâlâ'nın kendi manevî cemâl ve kemâlini, yâni kudretinin harikalarını, zenginliğinin genişliğini, ihsanının meyvelerini, şefkat ve merhametinin tecellilerini kainattaki varlık âynalarında bizzat görmek istemesidir.

    Evet... "Nihayet kemâlde bir Cemâl ve nihayet cemâlde bir Kemâl, elbette kendini görmek ve göstermek, teşhir etmek istemesi en esaslı bir kaidedir." hakikatince Cenab-ı Hak sonsuz cemâl ve kemâlini mevcudat âynalarında bizzat seyretmek, sonsuz sıfatlarını ve Esmâ-i Hüsnâ'sını tecelli ettirmek istemiş ve bu âlemi yaratmayı irâde etmiştir.

    Cenâb-ı Hakk'ın sıfatları tecelli etsin veya etmesin, nihayet kemâldedirler. Ancak Esmâ-i Hüsnâ'sının kemâli mevcudatın yaratılması ile kendini gösterir.
    Evet, madem Cenâb-ı Hak sonsuz bir kudret sahibidir, bu kudret-i Ezeliyesi tezahür için böyle muhteşem, muazzam bir alem ister. Hem madem O Zât-ı Zülcelâl'in sonsuz ilmi vardır. Bu ilim, her harfinde, satırında, sayfasında binler hikmet ve maslahatlar bulunan bu kâinat kitabının telifini iktiza eder. Bütün İlâhî sıfatlar bu kâinatın yaratılmasını gerektirdiği gibi, bütün esmâ-i Hüsnâ da ayrı ayrı güzellikte, değişik mahiyette, farklı suretlerdeki şu mevcudatın yaratılmasını iktiza ederler. Meselâ, Hâlık ismi mahlûkatın yaratılmasını, Muhyi ismi canlıların icadını, Rezzâk ismi rızık vermeyi, Kerîm ismi, ikramı, Lâtif ismi lütuf etmeyi isterler.

    Cenâb-ı Hak, sonsuz kemâldeki Zâtını, kudsî sıfatlarını ve Esmâ-i Hüsnâsını sevdiği gibi, o esmanın tezahürünü de yani varlıklar üzerinde tecelli etmesini de sever. Bu ise kâinatın yaratılmasını gerektirir. Cenâb-ı Hakk'ın kendi zât sıfat ve esmasını sevmesi hak olduğu gibi, o esmânm tezahürünü istemesi de haktır. Elbette kâinatı yaratmakla lûtfunu, keremini, ihsanını, ikramını onda göstermesi, kainatı yaratmamasından daha güzeldir. Meselâ, bir padişahın hazinelerinde bulunan çeşit çeşit cevherleri, türlü türlü nimetleri emri altındaki halkına ihsan etmesi, onları hazinesinde saklamasından daha hayırlıdır. Keza, bir âlimin ilim ve maharetinden başkalarını faydalandırması, hiçbir eser yazmamasından daha hayırlıdır. Aynen öyle de, Allahü Azîmüşşan'ın sonsuz hazinelerini ilim dâiresinden kudret dâiresine çıkarması, mahlûkatına ikram ve ihsanda bulunması, böylece cemâl ve kemâlini seyr ve temaşa ettirmesi, mahlûkatını yoklukta bırakmasından elbette daha hayırlıdır.
    İşte, Allahü Teâlâ Hazretleri bu kâinat sarayını ve onda misafir olan insan nev'ini ve bu nev'in en mükemmel fertleri olan evliya ve enbiyâyı, bilhassa risalet görevini en mükemmel surette yerine getiren Resûl-i Ekrem (asm.) Efendimizi bu hikmetlere binâen halketmiştir.

    Bu hakikati Üstad Bediüzzaman Hazretleri şöyle beyan buyurmaktadır:
    "İşte Cenâb-ı Hakk'ın bütün kemâlâtı ve Esmâ-i Hüsnâ'sının bütün meratipleri ve bütün faziletleri, hakiki kemâlât olduklarından bizzat sevilir. "Mahbubetün lizatiha"dırlar. Mahbub-u Bilhak ve Habib-i Hakikî olan sıfat ve esmasının güzelliklerini kendine lâyık bir tarzda sever, muhabbet eder. Hem o kemâlâtın mazharları, âyineleri olan san'atını ve masnuatını ve mahlûkatının mehasinini sever, muhabbet eder. Enbiyâsını ve evliyasını, hususan Seyyid-ül Mürselîn ve Sultan-ül Evliya olan Habib-i Ekrem'ini sever. Yâni, kendi cemâlini sevmesiyle, o cemâlin âyinesi olan Habibini sever. Ve kendi esmasını sevmesiyle, o esmasının mazhar-ı camii ve zîşuuru olan o Habibini ve ihvanını sever. Ve san'atınıı sevmesiyle, o san'atın dellâl ve teşhircisi olan O Habibini ve emsalini sever. Ve masnuatını sevmesiyle, o masnuatına karşı: "Maşâallah, Bârekallah, ne kadar güzel yapılmışlar" diyen ve takdir eden ve istihsan eden O Habibini ve O'nun arkasında olanları sever. Ve mahlûkatının mehasinini sevmesiyle, o mehasin-i ahlâkın umumunu cami olan O Habib-i Ekrem'ini ve O'nun etba ve ihvanını sever, muhabbet eder."
    Şurası unutulmamalıdır ki, Cenâb-ı Hakk'ın muhabbeti, memnuniyeti, şefkati, O'nun mukaddes zâtına ve ulûhiyyetinin şânına lâyıktır, mahlûkatın muhabbetine, sevgi ve şefkatine benzemekten münezzehtir.

    İkinci Hikmet:
    Kâinatın yaratılmasındaki hikmetlerin ikinci ciheti hayat sahiplerine, bilhassa akıl ve şuur sahiplerine bakar. Bu da iki noktada incelenebilir:

    Birinci nokta; "Mahlûkatı halkettim ki onlar benden fayda görsünler, ben onlardan değil." hadîs-i kudsîsinin beyanı ile canlıların Cenâb-ı Hakk'ın inayet ve ikramına, lütuf ve keremine mazhar olmalarıdır. Bütün hayat sahiplerine bir kemâl, bir lezzet, bir feyz ihsan etmiş, onları hayatlarının devamı ve bu alemden faydalanmaları için çeşitli cihazatlar ile donatmışır. Onlara farklı ihtiyaçlar, arzu ve iştihalar vermiştir. Bunların tatmini için de zemin yüzünü çeşitli nimetlerle dolu bir sofra haline getirmiştir. Bu sofralardaki nimetlerle hem onlara lezzet vermiş, hem de devam ve bekalarını temin etmiştir. Bilhassa insan nev'ini akıl, hayal, hafıza gibi kıymetli âletlerle donatmış, bütün nimetlerini ona teveccüh ettirmiştir.

    Allahü Azîmüşşân'ın yoktan yarattığı şu mahlûkatına muhtaç olması düşünülemez. Düşünülürse şu sorulara cevap verilmesi gerekir: Cenâb-ı Hak, mahlûkatın hangi kazancına, çalışmasına, fikrine muhtaçtır? Yâni, şu canlı varlıklar O Ganiyy-i Mutlak'ın hangi işini görmektedirler. Cenâb-ı Hak onların yemesine mi muhtaçtır, içmesine mi? Doğmasına mı muhtaçtır, ölmesine mi? Balıklar yüzmeleriyle, kuşlar uçmalarıyla, hayvanlar büyüyüp çoğalmalarıyla, insanlar ilmi keşifleri ve ilerlemeleri ile şu kâinatın hangi noksanını tamamlamakta, Cenab-ı Hakk’ın -hâşâ- hangi ihtiyacını görmektedirler? Halbuki bütün hayat sahipleri O'nun mülkünde yaşamakta, O'nun lûtfuna her an mazhar olmaktadırlar.
    Bu âlemin yaratılışının hayat ve şuur sahiplerine bakan ikinci ciheti ise,
    "Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zariyât: 56) ayetinin ders verdiği gibi, “şuur sahiplerinin Allah’ı bilmeleri, tanımaları ve O'na ibadet etmeleridir”.

    İnsanlar o Mabud-u Bilhakk'ı tesbih, tekbir, hamd ve şükür ile ubudiyet vazifelerini ifa edip, O'na yakınlık kazanır, ebedî saadete mazhar olurlar. Bu hakikati Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifade etmektedir:
    "Kat'iyyen bil ki: Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi 'İman-ı Billâh'tır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı Billah içindeki 'Marifetullah'tır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki 'muhabbetullah'tır. Ve ruh-u beşer için en halis sürür ve kalb-i insan için en safi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyye'dir. Evet, bütün hakiki saadet ve halis sürür ve şirin nimet ve safi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahdadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenâb-ı Hakk'ı tanıyan ve seven nihayetsiz saadete, nimete, envara, esrara; ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır."

    Bu ifadelerden de açıkça görüldüğü gibi hakiki saadet ve sürura ancak marifetullah ve muhabbetullah ile erişilir. Bunlarla Allah’a manen yakınlık peyda edilir. Bundan hâsıl olan şeref, saadet, kemâlât, menfaat ancak kullara aittir. Allahü Azîmüşşan'ın kullarının tesbihine, ta'zimine, ibadet ve itaatına muhtaç olmadığı açıktır.

    Bütün varlıklar O'na ibadet etseler O'nun kemâli zerre kadar artmayacağı gibi, O'na isyan etseler O'nun izzet ve kemâlini zerre kadar noksanlık gelmez.

    Bu konuyu büyük tefsir alimi Elmalılı Hamdi Yazır'ın bir tefekkür ve ibret levhası olan aşağıdaki ifadeleri ile tamamlayalım:

    "...Bilfarz O'nun kürre-i kamerinde insanlar olmadığı gibi, arzında da olmayabilir, bundan dolayı bâ-rigâh-ı azametinden ne eksilir?..
    Güneşinden ziya ve hararet fışkırıyor, kamerinden mehtaplar aksettiriyor, hâk-i tireden mehlikalar yaratıyor, nesiminden sinelerinize inşirah veren nefesler dökülüyor, milyonlarca senelik mesafedeki yıldızlardan, şu çıktığınız ve nihayet gömüleceğiniz topraklara nurlar yağdırıyor, zerratında nice nice ihtizazlarla tesirler uyandırıyor, dağların başında bitirdiği nebatattan rızıklar izhar eyliyor; sinenizde kimyahaneler, dimağınızda hikmethaneler açıyor, damarlarınızda nehirler akıtıyor, sinirlerinizde akıllarınızı şaşırtan nice yol şebekeleri dokuyor, adalelerinizde sermayeler gizliyor, daha ve daha birçok harikalarla vücudunuzu teçhiz ediyor, hey'et-i mecmuasını bir âheng-i vahdetle muntazam bir makine halinde tesis eyliyor ve kuvve-i muharrikesini içinize yerleştiriyor, iktizâ eden plânlarını ruh ve şuurunuza resmediyor, zihin denilen bir hazine, akıl namında bir miyar, fikir dedikleri bir âlet, irâde dediğimiz bir miftah da bahşeyliyor ve her birini yerli yerinde, gaye-i hilkatlarına göre istimal edebilmenizi teshil için size birtakım tatlı, acı ihtarlar, işaretler, meyiller, şehvetler de veriyor, daha büyük bir inayet-i rahmet olmak üzere sadık ve masduk emin rehberlerle açıktan talimat da gönderiyor, nihayet makineyi işletip, tecrübelerini size gösterip, hikmet-i hilkata göre kullanmak ve istifadeler etmek için yed-i emanetinize teslim ediyor.

    Allah, bütün bunları yapıyorsa, size ve sizin iradenize, muavenetinize ihtiyacından değil, size mahlûkatı içinde bir mevki-i mümtaz, bir salâhiyet-i mahsusa vererek bekam etmek için yapıyor...

    Siz doğmadan evvelki, doğduğunuz zamanki edvar ve etvar-ı vücudiyetinizi hiç düşünüyor musunuz? Üzerinde yatıp kalktığınız, yiyip içtiğiniz, gezip dolaştığınız, gülüp oynadığınız, dertlerinize deva, korkularınıza melce, sıcaktan soğuktan, açlıktan susuzluktan, vuhûş ve haşeratın hücum ve tasallutundan kendinizi koruyacak vesaiti bulduğunuzda şu kürre-i arz yapılırken, taşları toprakları hilkat fırınlarının ateşlerinde pişirilirken, suyu, havası henüz kimyahane-i kudrette inbiklerden çekilirken siz nerede idiniz, ne içinde idiniz, hiç tasavvur ediyor musunuz?”
    daim dua




  13. 07.Mart.2012, 01:29
    19
    @mir
    âb ü kil

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 12.Ağustos.2009
    Üye No: 49589
    Mesaj Sayısı: 3,358
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 36
    Yaş: 43
    Bulunduğu yer: Dârü'l-İmtihân

    Cevap: Allah hiç bir şeye muhtaç degildir ama mahlukatı neden yarattı ki acaba anlıyamıyorum ?

    Alıntı
    Yani diyorsun ki; Allah gizli bir güzellik idi ve başkalarının bu güzelliği bilmesini ve takdir edip, hayran kalmalarını murad etti.
    sözlerimi çarpıtırsan bu anlama çekebilirsin
    hatta ben direkt bu sözü söylemiş de olabilirim

    ama benim ya da bir başkasının sözünü
    o sözün Resulullah'a ulaşan hiçbir senedinin olmadığını bile bile
    "hadis" diye lanse edersen
    "kim benim adıma yalan uydurursa..." tehdidi ile muhatab olursun
    ve benim o uydurma hadisle aynı anlama çekilebilecek bir laf etmiş olmam da
    seni asla kurtarmaz


  14. 07.Mart.2012, 01:29
    19
    âb ü kil
    Alıntı
    Yani diyorsun ki; Allah gizli bir güzellik idi ve başkalarının bu güzelliği bilmesini ve takdir edip, hayran kalmalarını murad etti.
    sözlerimi çarpıtırsan bu anlama çekebilirsin
    hatta ben direkt bu sözü söylemiş de olabilirim

    ama benim ya da bir başkasının sözünü
    o sözün Resulullah'a ulaşan hiçbir senedinin olmadığını bile bile
    "hadis" diye lanse edersen
    "kim benim adıma yalan uydurursa..." tehdidi ile muhatab olursun
    ve benim o uydurma hadisle aynı anlama çekilebilecek bir laf etmiş olmam da
    seni asla kurtarmaz


  15. 07.Mart.2012, 01:46
    20
    kibrit
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Ocak.2012
    Üye No: 93862
    Mesaj Sayısı: 516
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 6

    Cevap: Allah hiç bir şeye muhtaç degildir ama mahlukatı neden yarattı ki acaba anlıyamıyorum ?

    Öyle ise Beni imamı rabbani hz.leri ile aynı anda sorgulasınlar! Öyle değilse İmamı rabbani ve benim yanıma seni getirsinler.... "İyi bilin ki; Allah dostlarına korku yoktur!"


  16. 07.Mart.2012, 01:46
    20
    Devamlı Üye
    Öyle ise Beni imamı rabbani hz.leri ile aynı anda sorgulasınlar! Öyle değilse İmamı rabbani ve benim yanıma seni getirsinler.... "İyi bilin ki; Allah dostlarına korku yoktur!"


  17. 07.Mart.2012, 02:19
    21
    @mir
    âb ü kil

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 12.Ağustos.2009
    Üye No: 49589
    Mesaj Sayısı: 3,358
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 36
    Yaş: 43
    Bulunduğu yer: Dârü'l-İmtihân

    Cevap: Allah hiç bir şeye muhtaç degildir ama mahlukatı neden yarattı ki acaba anlıyamıyorum ?

    Allah cümlemizi Resulü ve onun yolunu takib edenlerle birlikte haşreylesin
    Amin


  18. 07.Mart.2012, 02:19
    21
    âb ü kil
    Allah cümlemizi Resulü ve onun yolunu takib edenlerle birlikte haşreylesin
    Amin


  19. 07.Mart.2012, 03:31
    22
    taat
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 24.Eylül.2011
    Üye No: 90544
    Mesaj Sayısı: 161
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 2
    Yaş: 40

    Cevap: Allah hiç bir şeye muhtaç degildir ama mahlukatı neden yarattı ki acaba anlıyamıyorum ?

    SİZİN BU SORULARINIZDAN BENİM KAFAMDA ŞU AKLIMA GELDİ BİR ANNE DÜŞÜNÜN İÇİNDE BİR YAVRU OLUŞMA İSTEĞİ VARDIR BİR ÇOCUK DÜNYAYA GETİRME DÜRTÜSÜ VARDIR KARŞILIKSIZ BİR YAVRUNUN ONA ANNE DEMESİNİ ONU NE KADAR MUTLU EDER TARİFSİZ BU DUYGUYU TATMAK İSTER NE OLURSA OLSUN HER ŞEYİ GÖZE ALIR
    YAVRUSU ONA TÜRLÜ ZAHMETLER VERİR AMA O SABREDER
    NİTEKİM BİR SAVAŞTA PEYGAMBERİMİZ BİR KADIN GÖZÜNE İLİŞİR ŞİDDETLE YAVRUSUNU ARIYODUR VE HER ÇOCUĞU KUCAKLIYODUR SONRA SAHABEYE DÖNÜP DERKİ ŞU KADINI GÖRÜYORMUSUNUZ İŞTE Allahın cc size olan merhameti bu kadının kinden az deyildir
    yine hz mevlananın bir sözü vardı

    ''Kadın, Hak nurudur, sevgili değil... Sanki yaratıcıdır, yaratılmış değil!''
    bilmiyorum ne kadar doğru bir örnek oldu ama benim aklıma bu örnekler geldi. onun için bizim onu bir türlü anlıyamıyoruz ama onun sevgisi bizi dünyaya getirtti diye düşünüyorum onun için hedef gerçek aşk ve sevgidir. o gizli sevgili hasretini çektiğimiz bu sevgi bağıyla bulunmayı keşfedilmeyi bekliyen kullarını bekleyen gerçek dost. HASRET



  20. 07.Mart.2012, 03:31
    22
    taat - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Devamlı Üye
    SİZİN BU SORULARINIZDAN BENİM KAFAMDA ŞU AKLIMA GELDİ BİR ANNE DÜŞÜNÜN İÇİNDE BİR YAVRU OLUŞMA İSTEĞİ VARDIR BİR ÇOCUK DÜNYAYA GETİRME DÜRTÜSÜ VARDIR KARŞILIKSIZ BİR YAVRUNUN ONA ANNE DEMESİNİ ONU NE KADAR MUTLU EDER TARİFSİZ BU DUYGUYU TATMAK İSTER NE OLURSA OLSUN HER ŞEYİ GÖZE ALIR
    YAVRUSU ONA TÜRLÜ ZAHMETLER VERİR AMA O SABREDER
    NİTEKİM BİR SAVAŞTA PEYGAMBERİMİZ BİR KADIN GÖZÜNE İLİŞİR ŞİDDETLE YAVRUSUNU ARIYODUR VE HER ÇOCUĞU KUCAKLIYODUR SONRA SAHABEYE DÖNÜP DERKİ ŞU KADINI GÖRÜYORMUSUNUZ İŞTE Allahın cc size olan merhameti bu kadının kinden az deyildir
    yine hz mevlananın bir sözü vardı

    ''Kadın, Hak nurudur, sevgili değil... Sanki yaratıcıdır, yaratılmış değil!''
    bilmiyorum ne kadar doğru bir örnek oldu ama benim aklıma bu örnekler geldi. onun için bizim onu bir türlü anlıyamıyoruz ama onun sevgisi bizi dünyaya getirtti diye düşünüyorum onun için hedef gerçek aşk ve sevgidir. o gizli sevgili hasretini çektiğimiz bu sevgi bağıyla bulunmayı keşfedilmeyi bekliyen kullarını bekleyen gerçek dost. HASRET



  21. 07.Mart.2012, 03:38
    23
    taat
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 24.Eylül.2011
    Üye No: 90544
    Mesaj Sayısı: 161
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 2
    Yaş: 40

    Cevap: Allah hiç bir şeye muhtaç degildir ama mahlukatı neden yarattı ki acaba anlıyamıyorum ?

    Birde aklınıza şu gelebilir gerçekten anne gibiyse kullarını neden cehenneme atacak onuda şöyle düşünün bir anne çocuğunun yanmasını istemez ama çocuğu okadar yaramazdırki bir türlü annesini dinlemiyodur annesi ateşe gitmesin diye onu azarlar olmaz onu uyarır olmaz olmadı yavrusunu korumak için onu döver ama bunlar onun merhametinden kaynaklanır ama çocuk annesini saymaz ve dinlemez ise ateşe gidebilir


  22. 07.Mart.2012, 03:38
    23
    taat - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Devamlı Üye
    Birde aklınıza şu gelebilir gerçekten anne gibiyse kullarını neden cehenneme atacak onuda şöyle düşünün bir anne çocuğunun yanmasını istemez ama çocuğu okadar yaramazdırki bir türlü annesini dinlemiyodur annesi ateşe gitmesin diye onu azarlar olmaz onu uyarır olmaz olmadı yavrusunu korumak için onu döver ama bunlar onun merhametinden kaynaklanır ama çocuk annesini saymaz ve dinlemez ise ateşe gidebilir


  23. 08.Mart.2012, 12:48
    24
    hzyusufsa
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Aralık.2011
    Üye No: 92786
    Mesaj Sayısı: 50
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0
    Yaş: 32

    Cevap: Allah hiç bir şeye muhtaç degildir ama mahlukatı neden yarattı ki acaba anlıyamıyorum ?

    Çok anlaşılmaz bir durum Allah mahlukanın hiç bir şeyine muhtaç olmadıgı hande neden yarattı iman verdi cennet verdi kovulduk affetti tekrar cennet verdi dünyada az bir geçinme ve sonra çok büyük çogunluguna cennet verdi hatta Peygamber efendimiz Muhammed Mustafa şefaat ettigi zaman Allahın affı o derece fazla olucakmış ki bi an şeytan bile ümide kapılıcakmış durumdan dolayı hadiste geçiyor bizi neden yarattı acaba hiç bir muhtaciyeti olmadıgı halde anlıyamıyorum


  24. 08.Mart.2012, 12:48
    24
    hzyusufsa - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    Çok anlaşılmaz bir durum Allah mahlukanın hiç bir şeyine muhtaç olmadıgı hande neden yarattı iman verdi cennet verdi kovulduk affetti tekrar cennet verdi dünyada az bir geçinme ve sonra çok büyük çogunluguna cennet verdi hatta Peygamber efendimiz Muhammed Mustafa şefaat ettigi zaman Allahın affı o derece fazla olucakmış ki bi an şeytan bile ümide kapılıcakmış durumdan dolayı hadiste geçiyor bizi neden yarattı acaba hiç bir muhtaciyeti olmadıgı halde anlıyamıyorum





+ Yorum Gönder
Git İlk 123 Son