Konusunu Oylayın.: Küfre düşme ihtimali üzerine iman tazelemek" ve "imanın varlığından şüphe etmek" arasındaki fark nedir?

5 üzerinden 4.11 | Toplam : 9 kişi
Küfre düşme ihtimali üzerine iman tazelemek" ve "imanın varlığından şüphe etmek" arasındaki fark nedir?
  1. 07.Ocak.2012, 13:26
    1
    qnqster
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 30.Aralık.2011
    Üye No: 92997
    Mesaj Sayısı: 48
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1
    Yaş: 24
    Bulunduğu yer: izmir

    Küfre düşme ihtimali üzerine iman tazelemek" ve "imanın varlığından şüphe etmek" arasındaki fark nedir?






    Küfre düşme ihtimali üzerine iman tazelemek" ve "imanın varlığından şüphe etmek" arasındaki fark nedir? Mumsema oncelikle konuyu acan arkdaş ben değilim ama arkdaşın yazdıkları benim söyleyip acıklayamadıklarımla aynı bendede aynı konu var islami bilgisi olan brisi yardımı olabilir mi tşkürler


    Ben din kitaplarında okuduğuma göre, bir insan bir söz ile küfre girebilir ve kafir olabilir. Ve bu nedenle hemen imanını tazelemesi gerekir.
    Küfre düşme ihtimali üzerine iman tazelemek ev imanın varlığından şüphe etmek - ve bu konuda vesveselerim
    Hatta bir insan farkına bile varmadan küfre düşürücü bir söz söylemiş olabilir ve bu nedenle bir günde aklına gelince arada bir imanını tazelemesi gerekir.

    Bir Hadis-i Şerif meali de şöyledir: (Öyle bir zaman gelir ki, kişinin imanı gider de haberi olmaz. Halbuki ondan, gömleğin çıktığı gibi, iman çıkmış olur.) [Deylemi]

    Bir de okuduklarıma göre doğru bir imana sahip olmak için "imanım var mı yok mu" diye düşünmemeli, şüphe etmemeli, "kesinlikle imanım var" demelidir yazıyor. Yani "İmanım var mı yok mu" diye şüphe eden kimsenin de imanı gidiyor.

    Fakat ben tam olarak anlamıyorum, hem "küfre sebeb olan bir iş yapmışsam" diye iman tazelemek gerektiği bildiriliyor, hem de hiç bir zaman imanının varlığından şüphe etmemek gerektiği bildirliyor.

    Zaten "küfre sebeb olan bir iş yapmışsam" diye iman tazelemek, bazen imanın varlığından şüphe edip "şu an imanım gitmiş olabilir ve Kelime-i Şehadet getirerek tekrar imana geleyim" diye iman tazelemek ile aynı değil mi?

    Bir de imanının varlığından şüphe etmeyen bir kimse, neden "küfre sebeb olan bir iş yapmış olabilirim" diye imanını tazeliyor? O kişi zaten imanının varlığından emin değil mi?

    Bana işte böyle vesveseler geliyor.
    Bana hemen hemen her an her saniye "olur ya küfre düşürücü bi iş yapmışsam" diye veya "ya şu yaptığım iş küfür ise? Ya şu söylediğim söz küfür ise?" gibi düşünceler geliyor ve ben de Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Şehadet getiriyorum (imanımı tazeliyorum).

    Fakat tam Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Şehadet getirirken bu kez de "sen imanın yok mu da Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Şehadet getiriyorsun? İmanın varsa getirme, çünkü zaten imanın var. Getirdiğinde göre demek ki sen imanının varlığından emin değilsin, yani şüphe içindesin, imanının varlığından şüphe eden de kafir olduğuna göre sen de bir kafirsin" diye düşünceler geliyor. Bu düşünceler beni korkutuyor ve tekrar Kelime-i Tevhid ve Şehadet getiriyorum.

    Böylece bu vesveselerden dolayı, bir kere Kelime-i Tevhid veya Şehadet getirdim mi tekrar tekrar tekrar tekrar getirmeye başlıyorum (yani takılıyorum, başlacağım bir işe zor başlıyorum).

    Hatta bazen bu vesveseler gelir de gene takılırım diye Kelime-i Tevhid ve Şehadet getirmeye korkar bile oluyorum.

    Bilenlere 2 sorum olacak:
    "Küfre düşme ihtimali üzerine iman tazelemek" ev "imanın varlığından şüphe etmek" arasındaki fark nedir?

    Bu vesveseli hallerden nasıl kurtulabilirim?


    Bana yardımcı olursanız çok sevinirim, sağolun


  2. 07.Ocak.2012, 13:26
    1
    Üye



    oncelikle konuyu acan arkdaş ben değilim ama arkdaşın yazdıkları benim söyleyip acıklayamadıklarımla aynı bendede aynı konu var islami bilgisi olan brisi yardımı olabilir mi tşkürler


    Ben din kitaplarında okuduğuma göre, bir insan bir söz ile küfre girebilir ve kafir olabilir. Ve bu nedenle hemen imanını tazelemesi gerekir.
    Küfre düşme ihtimali üzerine iman tazelemek ev imanın varlığından şüphe etmek - ve bu konuda vesveselerim
    Hatta bir insan farkına bile varmadan küfre düşürücü bir söz söylemiş olabilir ve bu nedenle bir günde aklına gelince arada bir imanını tazelemesi gerekir.

    Bir Hadis-i Şerif meali de şöyledir: (Öyle bir zaman gelir ki, kişinin imanı gider de haberi olmaz. Halbuki ondan, gömleğin çıktığı gibi, iman çıkmış olur.) [Deylemi]

    Bir de okuduklarıma göre doğru bir imana sahip olmak için "imanım var mı yok mu" diye düşünmemeli, şüphe etmemeli, "kesinlikle imanım var" demelidir yazıyor. Yani "İmanım var mı yok mu" diye şüphe eden kimsenin de imanı gidiyor.

    Fakat ben tam olarak anlamıyorum, hem "küfre sebeb olan bir iş yapmışsam" diye iman tazelemek gerektiği bildiriliyor, hem de hiç bir zaman imanının varlığından şüphe etmemek gerektiği bildirliyor.

    Zaten "küfre sebeb olan bir iş yapmışsam" diye iman tazelemek, bazen imanın varlığından şüphe edip "şu an imanım gitmiş olabilir ve Kelime-i Şehadet getirerek tekrar imana geleyim" diye iman tazelemek ile aynı değil mi?

    Bir de imanının varlığından şüphe etmeyen bir kimse, neden "küfre sebeb olan bir iş yapmış olabilirim" diye imanını tazeliyor? O kişi zaten imanının varlığından emin değil mi?

    Bana işte böyle vesveseler geliyor.
    Bana hemen hemen her an her saniye "olur ya küfre düşürücü bi iş yapmışsam" diye veya "ya şu yaptığım iş küfür ise? Ya şu söylediğim söz küfür ise?" gibi düşünceler geliyor ve ben de Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Şehadet getiriyorum (imanımı tazeliyorum).

    Fakat tam Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Şehadet getirirken bu kez de "sen imanın yok mu da Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Şehadet getiriyorsun? İmanın varsa getirme, çünkü zaten imanın var. Getirdiğinde göre demek ki sen imanının varlığından emin değilsin, yani şüphe içindesin, imanının varlığından şüphe eden de kafir olduğuna göre sen de bir kafirsin" diye düşünceler geliyor. Bu düşünceler beni korkutuyor ve tekrar Kelime-i Tevhid ve Şehadet getiriyorum.

    Böylece bu vesveselerden dolayı, bir kere Kelime-i Tevhid veya Şehadet getirdim mi tekrar tekrar tekrar tekrar getirmeye başlıyorum (yani takılıyorum, başlacağım bir işe zor başlıyorum).

    Hatta bazen bu vesveseler gelir de gene takılırım diye Kelime-i Tevhid ve Şehadet getirmeye korkar bile oluyorum.

    Bilenlere 2 sorum olacak:
    "Küfre düşme ihtimali üzerine iman tazelemek" ev "imanın varlığından şüphe etmek" arasındaki fark nedir?

    Bu vesveseli hallerden nasıl kurtulabilirim?


    Bana yardımcı olursanız çok sevinirim, sağolun


    Benzer Konular

    - Yatsı namazının ilk sünnetinde, ka'de-i uladan ayağa kalkınca "Sübhaneke", "Euzü"

    - Küfre düşme ihtimali üzerine iman tazelemek ve imanın varlığından şüphe etmek

    - Kur'an'da bahsi geçen "şüphe" ve "mutmain olamama" aynı şey midir? Değilse arala

    - Namazda tekbir getirirken "Allah" lafzındaki "A" harfini ve Ekber kelimesindeki

    - Hucurat suresi 14. ayet:Bedevîler "İnandık" dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama "

  3. 24.Ocak.2012, 12:47
    2
    Fetva Meclisi
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 6
    Mesaj Sayısı: 9,482
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 102

    Cevap: Küfre düşme ihtimali üzerine iman tazelemek" ve "imanın varlığından şüphe etmek" arasındaki fark nedir?




    Alıntı
    Böylece bu vesveselerden dolayı, bir kere Kelime-i Tevhid veya Şehadet getirdim mi tekrar tekrar tekrar tekrar getirmeye başlıyorum (yani takılıyorum, başlacağım bir işe zor başlıyorum).

    Hatta bazen bu vesveseler gelir de gene takılırım diye Kelime-i Tevhid ve Şehadet getirmeye korkar bile oluyorum.

    Bilenlere 2 sorum olacak:
    "Küfre düşme ihtimali üzerine iman tazelemek" ev "imanın varlığından şüphe etmek" arasındaki fark nedir?

    Bu vesveseli hallerden nasıl kurtulabilirim?

    Bana yardımcı olursanız çok sevinirim, sağolun

    İnsan bilmediğinden sorumlu değildir. Şeytanın size bu konuda vesvese vererek hak dinden uzaklaştırmasına izin vermeyin. Durumunuz vesveseden ibarettir. Şeytan sizi hak dinden uzaklaştırmak için bu şekilde vesvese verir.
    İçinizdeki şüpheler sizi dinden çıkarmaz. Bunlar şeytanın sözleridir sizin sözleriniz değildir. Bu sebeple bu konuda aklınıza gelen sözlere ehemmiyet vermeyiniz. Ehemmiyet vermezseniz çabuk kaybolurlar.

    Vesvese bir şeytan işidir, şeytandan kaynaklanan bir musibettir. Şeytanın kalbi kurcalaması, karıştırmasıdır. Şeytanın tek hedefi kalbdir. Tek emeli, kalbi bozmak, onu işe yaramaz hale getirmektir.

    Neden kalb şeytanın hedef tahtasıdır? Cevabı Kur'ân'-dan alalım:

    "Bilin ki, Allah kişinin kalbine ondan daha yakındır."(1) "Kim Allah'a iman ederse, Allah onun kalbine hidayet verir."(2)

    "Kalbler ancak Allah'ın zikriyle huzura kavuşur."(3) "İmanlarına iman katmak için mü'minlerin kalblerine sükûnet ve emniyet veren Odur."(4)

    "Allah size imanı sevdirdi, onu kalblerinize benimsetti."(5) "Mü'minler o kimselerdir ki, Allah'ın adı anıldığı zaman kalbleri titrer."(6)

    Kalb hakkında yüzlerce âyetten sadece mealini verdiğimiz bu birkaç âyette kalbin şu özelliklerini öğreniyoruz:

    1. Allah kalbe yakındır.
    2. Allah kalbe hidayet verir.
    3. Kalb Allah'ın zikriyle huzura kavuşur.
    4. Allah kalbe sükûnet ve emniyet verir.
    5. Allah imanı kalblere benimsetir.

    Evet, kalb imanın merkezi, zikrin merkezi, hidayetin merkezi, sükûn ve huzurun merkezi ve bütün duygularımızın merkezidir. Şeytan ise mü'mindeki bütün bu güzelliklerin düşmanıdır. Mü'mini bunlardan mahrum kılmak için elinden gelen düzenbazlıkları, hileleri ve oyunları yapar. Bunun için bütün mesele kalbi şeytanın hilelerinden uzak tutmaktır. Yoksa kalb bir kere bozuldu mu, bütün beden ve duygular bozulur. Hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, "Dikkat ediniz!
    Bedende bir et parçası vardır; o düzeldiğinde bütün beden düzelir, o bozulduğunda da bütün beden bozulur."

    Vesvese ilk defa şüphe şeklinde gelir. Şeytan önce şüpheyi kalbe atar. Ancak kalb hemen tepki gösterir, savunmaya geçer. Fakat savunmayı bırakır, kabul ederse, şeytan birinci atışta hedefe isabet ettirmiş demektir. Fakat kalb kabul etmezse, orada bir iz bırakır, sonunda bir pus, bir leke oluşturur. Bir süre sonra hayal aynasına bazı pis düşünceler yansır, edebe aykırı bazı çirkin görüntüler oluşur. Zaten bu görüntü ve leke kalbin hırçınlaşıp feryat etmesine, sıkılıp daralmasına kâfi gelmiştir. Sonunda "Eyvah!" diyerek ilk hastalık mikrobunu kapmış olur ve ümitsizliğe düşüverir.
    Vesvese mikrobunu kapan insan, kalbinin Rabbine karşı edepsizlikte bulunduğunu sanır, telaşa kapılır, titrer ve birdenbire heyecan dalgası bedeninin her yanım sarar. Bütün duygular yaralanmıştır, kalb penceresi puslanmış görüntüler netliğini kaybetmiştir. İnsan bu halden kurtulmak için çırpınıp durur. Ancak kalbinin gerçek sesine, yani kalbe gelen melek ilhamına kulak vermediğinden bir an için kendini boşlukta hisseder ve neticede huzurdan kaçar, gaflete dalar.
    Evet, artık iyice mikrop kalbi sarmıştır. Bu anda insan bîçaredir, çaresizdir. Kurtuluş yollarını, tedavi çarelerini arar. Bu yaranın merhemi ve ilacı nedir?

    Vesvesenin tedavi yolu:

    Birinci tedavi: Bu durumda en önemli mesele, heyecana yenilip telâşa kapılmamaktır. Böyle bir vesveseye kapılan insan telaşa düşmemeli, endişe etmemelidir. Telâş ve endişeye sebep olan şeyin gerçekte var olması gerekir. Oysa kalbe ve hatıra gelenler, birer hayal ürününden başka I birşey değildir. Hayalden geçen çirkin şeylerin bir değeri, bir önemi yoktur. Üstelik insana bir zarar da vermez.

    Bunun için insanın küfre iten şeyleri hayal etmesi onu küfre götürmediği gibi, edebe aykırı birşeyi düşünmesi de E edepsizlik olmaz. Çünkü bir şeyin hayalden geçirilmesi bir l karar ve hüküm sayılmaz. Bundan dolayı insanı bağlamaz, iyiliğinin veya kötülüğünün delili sayılmaz, hakkında bir sonuca götürmez. Oysa edepsizlik, kötü söz ve çirkin bir kelimenin ifadesi bir hükümdür. Küfrü ve çirkin sözü hayalinden geçiren insan bunu söylemiş değildir ki mes'ul durumda kalsın.

    İkinci tedavi: Kalbe gelen çirkin sözler, edebe aykırı haller kalbten gelmiyor, bunun için kalbe ait değildir. Çünkü bu sözlerden kalb rahatsızdır; sıkılıyor, daralıyor. Kalbin bir ürünü olmadığı için bir kuruntu ve evhamdan başka bir şey değildir. Kalbten kaynaklanmadığına göre, şeytandan kaynaklanıyor, belki kalbe yakın olan şeytanın lemmesinden geliyor.

    Lümme-i şeytaniye hadiste şöyle ifade edilmektedir:

    Hadisi Abdullah bin Mes'ud rivayet etmektedir. Resul-i Ekrem (a.s.m.) şöyle buyurmuşlardır:
    "Âdemoğlunda bir şeytanın lemmesi vardır, bir de meleğin lemmesi vardır. Şeytanın lemmesi, şerre (küfür, günah ve zulme) teşvik etmek ve hakkı yalanlamaktır; meleğin lemmesi ise iyiliği ilham etmek ve hakkı tasdik etmektir. Bunu her kim vicdanında hissederse Allah'tan olduğunu bilsin ve Allah'a hamdetsin. Öbürünü hisseden de şeytandan Allah'a sığınsın. Daha sonra Resulullah (a.s.m.) şu âyeti (meali) okudu: 'Şeytan sizi fakir düşmekle korkutur da, cimriliğe ve kötülüğe teşvik eder. Allah ise Kendi hazinesinden size mağfiret ve bolluk vaad ediyor..."(7)

    Hadis-i şerifte geçen lemme, hadis âlimleri tarafından "şeytanın inmesi, yakınlığı, dokunması ve vesvesesi" olarak açıklanırken, meleğin lemmesi de "ilham" olarak izah edilmektedir.
    Lemme, şeytan ve meleğin kalbteki üssü, merkezi, karargâhı ve santralıdır. Bunlar birbirlerine çok yakındır. Şeytan kendi karargâhından kalbe devamlı vesvese okları fırlatarak insanı küfre, isyana ve günaha çağırır, hakkı ve hakikati reddetmeye yöneltir; melek de şeytanın lemmesini bertaraf etmek için karşı atağa geçer, ilham vererek, onu hayra, güzelliklere, sevaba ve hakka çağırır.
    İşte insanın kalbine gelen, hayal aynasına yansıyan bu çirkin sözler, şeytanın santralından gelmektedir.

    Aynı kalbde şeytanın santralı ile meleğin santralının birbirine yakın olması, aynanın parlak yüzü ile mat yüzünün birarada bulunmasına benzer. Bir başka ifadeyle bir kütüphanede iyi kitapla kötü kitabın yanyana durması gibidir.

    Bunun için melek ilhamı ile şeytan vesveseninin birbirine yakın olması insana bir zarar vermez.
    Nasıl olursa, insan vesveseden zarar görür?

    İnsan vesvesenin zarar vereceği vehmine kapılır, zarar verdiğini düşünürse zarar görür. Böylece kalbini sıkıntıya sokmuş, ıztıraba sürüklemiştir. Çünkü hayali hakikat sanmıştır. Bir şeytan işi olan vesveseyi kendi kalbine mal etmiştir. Şeytanın vesvesesini kalbinden gelen bir söz gibi kabullenmiştir. Yani vesvesenin zarar verdiği kanaatine varmış, zarar görmüştür. Tehlikeli sanmış, tehlikeye düşmüştür. Zaten şeytan da böyle bir şeyi istemektedir ve şeytanın dediği olmuştur.
    Bundan kurtulmak için ne yapmalı? Hadiste de bildirildiği gibi, hemen şeytanın şerrinden Allah'a sığınmalıdır.Vesvese bir şeytan işidir, şeytandan kaynaklanan bir musibettir. Şeytanın kalbi kurcalaması, karıştırmasıdır. Şeytanın tek hedefi kalbdir. Tek emeli, kalbi bozmak, onu işe yaramaz hale getirmektir.

    Neden kalb şeytanın hedef tahtasıdır? Cevabı Kur'ân'-dan alalım:

    "Bilin ki, Allah kişinin kalbine ondan daha yakındır."(1) "Kim Allah'a iman ederse, Allah onun kalbine hidayet verir."(2)

    "Kalbler ancak Allah'ın zikriyle huzura kavuşur."(3) "İmanlarına iman katmak için mü'minlerin kalblerine sükûnet ve emniyet veren Odur."(4)

    "Allah size imanı sevdirdi, onu kalblerinize benimsetti."(5) "Mü'minler o kimselerdir ki, Allah'ın adı anıldığı zaman kalbleri titrer."(6)

    Kalb hakkında yüzlerce âyetten sadece mealini verdiğimiz bu birkaç âyette kalbin şu özelliklerini öğreniyoruz:

    1. Allah kalbe yakındır.
    2. Allah kalbe hidayet verir.
    3. Kalb Allah'ın zikriyle huzura kavuşur.
    4. Allah kalbe sükûnet ve emniyet verir.
    5. Allah imanı kalblere benimsetir.

    Evet, kalb imanın merkezi, zikrin merkezi, hidayetin merkezi, sükûn ve huzurun merkezi ve bütün duygularımızın merkezidir. Şeytan ise mü'mindeki bütün bu güzelliklerin düşmanıdır. Mü'mini bunlardan mahrum kılmak için elinden gelen düzenbazlıkları, hileleri ve oyunları yapar. Bunun için bütün mesele kalbi şeytanın hilelerinden uzak tutmaktır. Yoksa kalb bir kere bozuldu mu, bütün beden ve duygular bozulur. Hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, "Dikkat ediniz!
    Bedende bir et parçası vardır; o düzeldiğinde bütün beden düzelir, o bozulduğunda da bütün beden bozulur."

    Vesvese ilk defa şüphe şeklinde gelir. Şeytan önce şüpheyi kalbe atar. Ancak kalb hemen tepki gösterir, savunmaya geçer. Fakat savunmayı bırakır, kabul ederse, şeytan birinci atışta hedefe isabet ettirmiş demektir. Fakat kalb kabul etmezse, orada bir iz bırakır, sonunda bir pus, bir leke oluşturur. Bir süre sonra hayal aynasına bazı pis düşünceler yansır, edebe aykırı bazı çirkin görüntüler oluşur. Zaten bu görüntü ve leke kalbin hırçınlaşıp feryat etmesine, sıkılıp daralmasına kâfi gelmiştir. Sonunda "Eyvah!" diyerek ilk hastalık mikrobunu kapmış olur ve ümitsizliğe düşüverir.
    Vesvese mikrobunu kapan insan, kalbinin Rabbine karşı edepsizlikte bulunduğunu sanır, telaşa kapılır, titrer ve birdenbire heyecan dalgası bedeninin her yanım sarar. Bütün duygular yaralanmıştır, kalb penceresi puslanmış görüntüler netliğini kaybetmiştir. İnsan bu halden kurtulmak için çırpınıp durur. Ancak kalbinin gerçek sesine, yani kalbe gelen melek ilhamına kulak vermediğinden bir an için kendini boşlukta hisseder ve neticede huzurdan kaçar, gaflete dalar.
    Evet, artık iyice mikrop kalbi sarmıştır. Bu anda insan bîçaredir, çaresizdir. Kurtuluş yollarını, tedavi çarelerini arar. Bu yaranın merhemi ve ilacı nedir?

    Ve tedavi yolu:

    Birinci tedavi: Bu durumda en önemli mesele, heyecana yenilip telâşa kapılmamaktır. Böyle bir vesveseye kapılan insan telaşa düşmemeli, endişe etmemelidir. Telâş ve endişeye sebep olan şeyin gerçekte var olması gerekir. Oysa kalbe ve hatıra gelenler, birer hayal ürününden başka I birşey değildir. Hayalden geçen çirkin şeylerin bir değeri, bir önemi yoktur. Üstelik insana bir zarar da vermez.

    Bunun için insanın küfre iten şeyleri hayal etmesi onu küfre götürmediği gibi, edebe aykırı birşeyi düşünmesi de E edepsizlik olmaz. Çünkü bir şeyin hayalden geçirilmesi bir l karar ve hüküm sayılmaz. Bundan dolayı insanı bağlamaz, iyiliğinin veya kötülüğünün delili sayılmaz, hakkında bir sonuca götürmez. Oysa edepsizlik, kötü söz ve çirkin bir kelimenin ifadesi bir hükümdür. Küfrü ve çirkin sözü hayalinden geçiren insan bunu söylemiş değildir ki mes'ul durumda kalsın.

    İkinci tedavi: Kalbe gelen çirkin sözler, edebe aykırı haller kalbten gelmiyor, bunun için kalbe ait değildir. Çünkü bu sözlerden kalb rahatsızdır; sıkılıyor, daralıyor. Kalbin bir ürünü olmadığı için bir kuruntu ve evhamdan başka bir şey değildir. Kalbten kaynaklanmadığına göre, şeytandan kaynaklanıyor, belki kalbe yakın olan şeytanın lemmesinden geliyor.

    Lümme-i şeytaniye hadiste şöyle ifade edilmektedir:

    Hadisi Abdullah bin Mes'ud rivayet etmektedir. Resul-i Ekrem (a.s.m.) şöyle buyurmuşlardır:
    "Âdemoğlunda bir şeytanın lemmesi vardır, bir de meleğin lemmesi vardır. Şeytanın lemmesi, şerre (küfür, günah ve zulme) teşvik etmek ve hakkı yalanlamaktır; meleğin lemmesi ise iyiliği ilham etmek ve hakkı tasdik etmektir. Bunu her kim vicdanında hissederse Allah'tan olduğunu bilsin ve Allah'a hamdetsin. Öbürünü hisseden de şeytandan Allah'a sığınsın. Daha sonra Resulullah (a.s.m.) şu âyeti (meali) okudu: 'Şeytan sizi fakir düşmekle korkutur da, cimriliğe ve kötülüğe teşvik eder. Allah ise Kendi hazinesinden size mağfiret ve bolluk vaad ediyor..."(7)

    Hadis-i şerifte geçen lemme, hadis âlimleri tarafından "şeytanın inmesi, yakınlığı, dokunması ve vesvesesi" olarak açıklanırken, meleğin lemmesi de "ilham" olarak izah edilmektedir.
    Lemme, şeytan ve meleğin kalbteki üssü, merkezi, karargâhı ve santralıdır. Bunlar birbirlerine çok yakındır. Şeytan kendi karargâhından kalbe devamlı vesvese okları fırlatarak insanı küfre, isyana ve günaha çağırır, hakkı ve hakikati reddetmeye yöneltir; melek de şeytanın lemmesini bertaraf etmek için karşı atağa geçer, ilham vererek, onu hayra, güzelliklere, sevaba ve hakka çağırır.
    İşte insanın kalbine gelen, hayal aynasına yansıyan bu çirkin sözler, şeytanın santralından gelmektedir.

    Aynı kalbde şeytanın santralı ile meleğin santralının birbirine yakın olması, aynanın parlak yüzü ile mat yüzünün birarada bulunmasına benzer. Bir başka ifadeyle bir kütüphanede iyi kitapla kötü kitabın yanyana durması gibidir.

    Bunun için melek ilhamı ile şeytan vesveseninin birbirine yakın olması insana bir zarar vermez.
    Nasıl olursa, insan vesveseden zarar görür?

    İnsan vesvesenin zarar vereceği vehmine kapılır, zarar verdiğini düşünürse zarar görür. Böylece kalbini sıkıntıya sokmuş, ıztıraba sürüklemiştir. Çünkü hayali hakikat sanmıştır. Bir şeytan işi olan vesveseyi kendi kalbine mal etmiştir. Şeytanın vesvesesini kalbinden gelen bir söz gibi kabullenmiştir. Yani vesvesenin zarar verdiği kanaatine varmış, zarar görmüştür. Tehlikeli sanmış, tehlikeye düşmüştür. Zaten şeytan da böyle bir şeyi istemektedir ve şeytanın dediği olmuştur.
    Bundan kurtulmak için ne yapmalı? Hadiste de bildirildiği gibi, hemen şeytanın şerrinden Allah'a sığınmalıdır. Aşağıdaki linki tıklayın..


    Tıkla.>>>>http://www.mumsema.com/iman-ve-onemi/10003-imani-koruma-yollari.html


  4. 24.Ocak.2012, 12:47
    2
    Moderatör



    Alıntı
    Böylece bu vesveselerden dolayı, bir kere Kelime-i Tevhid veya Şehadet getirdim mi tekrar tekrar tekrar tekrar getirmeye başlıyorum (yani takılıyorum, başlacağım bir işe zor başlıyorum).

    Hatta bazen bu vesveseler gelir de gene takılırım diye Kelime-i Tevhid ve Şehadet getirmeye korkar bile oluyorum.

    Bilenlere 2 sorum olacak:
    "Küfre düşme ihtimali üzerine iman tazelemek" ev "imanın varlığından şüphe etmek" arasındaki fark nedir?

    Bu vesveseli hallerden nasıl kurtulabilirim?

    Bana yardımcı olursanız çok sevinirim, sağolun

    İnsan bilmediğinden sorumlu değildir. Şeytanın size bu konuda vesvese vererek hak dinden uzaklaştırmasına izin vermeyin. Durumunuz vesveseden ibarettir. Şeytan sizi hak dinden uzaklaştırmak için bu şekilde vesvese verir.
    İçinizdeki şüpheler sizi dinden çıkarmaz. Bunlar şeytanın sözleridir sizin sözleriniz değildir. Bu sebeple bu konuda aklınıza gelen sözlere ehemmiyet vermeyiniz. Ehemmiyet vermezseniz çabuk kaybolurlar.

    Vesvese bir şeytan işidir, şeytandan kaynaklanan bir musibettir. Şeytanın kalbi kurcalaması, karıştırmasıdır. Şeytanın tek hedefi kalbdir. Tek emeli, kalbi bozmak, onu işe yaramaz hale getirmektir.

    Neden kalb şeytanın hedef tahtasıdır? Cevabı Kur'ân'-dan alalım:

    "Bilin ki, Allah kişinin kalbine ondan daha yakındır."(1) "Kim Allah'a iman ederse, Allah onun kalbine hidayet verir."(2)

    "Kalbler ancak Allah'ın zikriyle huzura kavuşur."(3) "İmanlarına iman katmak için mü'minlerin kalblerine sükûnet ve emniyet veren Odur."(4)

    "Allah size imanı sevdirdi, onu kalblerinize benimsetti."(5) "Mü'minler o kimselerdir ki, Allah'ın adı anıldığı zaman kalbleri titrer."(6)

    Kalb hakkında yüzlerce âyetten sadece mealini verdiğimiz bu birkaç âyette kalbin şu özelliklerini öğreniyoruz:

    1. Allah kalbe yakındır.
    2. Allah kalbe hidayet verir.
    3. Kalb Allah'ın zikriyle huzura kavuşur.
    4. Allah kalbe sükûnet ve emniyet verir.
    5. Allah imanı kalblere benimsetir.

    Evet, kalb imanın merkezi, zikrin merkezi, hidayetin merkezi, sükûn ve huzurun merkezi ve bütün duygularımızın merkezidir. Şeytan ise mü'mindeki bütün bu güzelliklerin düşmanıdır. Mü'mini bunlardan mahrum kılmak için elinden gelen düzenbazlıkları, hileleri ve oyunları yapar. Bunun için bütün mesele kalbi şeytanın hilelerinden uzak tutmaktır. Yoksa kalb bir kere bozuldu mu, bütün beden ve duygular bozulur. Hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, "Dikkat ediniz!
    Bedende bir et parçası vardır; o düzeldiğinde bütün beden düzelir, o bozulduğunda da bütün beden bozulur."

    Vesvese ilk defa şüphe şeklinde gelir. Şeytan önce şüpheyi kalbe atar. Ancak kalb hemen tepki gösterir, savunmaya geçer. Fakat savunmayı bırakır, kabul ederse, şeytan birinci atışta hedefe isabet ettirmiş demektir. Fakat kalb kabul etmezse, orada bir iz bırakır, sonunda bir pus, bir leke oluşturur. Bir süre sonra hayal aynasına bazı pis düşünceler yansır, edebe aykırı bazı çirkin görüntüler oluşur. Zaten bu görüntü ve leke kalbin hırçınlaşıp feryat etmesine, sıkılıp daralmasına kâfi gelmiştir. Sonunda "Eyvah!" diyerek ilk hastalık mikrobunu kapmış olur ve ümitsizliğe düşüverir.
    Vesvese mikrobunu kapan insan, kalbinin Rabbine karşı edepsizlikte bulunduğunu sanır, telaşa kapılır, titrer ve birdenbire heyecan dalgası bedeninin her yanım sarar. Bütün duygular yaralanmıştır, kalb penceresi puslanmış görüntüler netliğini kaybetmiştir. İnsan bu halden kurtulmak için çırpınıp durur. Ancak kalbinin gerçek sesine, yani kalbe gelen melek ilhamına kulak vermediğinden bir an için kendini boşlukta hisseder ve neticede huzurdan kaçar, gaflete dalar.
    Evet, artık iyice mikrop kalbi sarmıştır. Bu anda insan bîçaredir, çaresizdir. Kurtuluş yollarını, tedavi çarelerini arar. Bu yaranın merhemi ve ilacı nedir?

    Vesvesenin tedavi yolu:

    Birinci tedavi: Bu durumda en önemli mesele, heyecana yenilip telâşa kapılmamaktır. Böyle bir vesveseye kapılan insan telaşa düşmemeli, endişe etmemelidir. Telâş ve endişeye sebep olan şeyin gerçekte var olması gerekir. Oysa kalbe ve hatıra gelenler, birer hayal ürününden başka I birşey değildir. Hayalden geçen çirkin şeylerin bir değeri, bir önemi yoktur. Üstelik insana bir zarar da vermez.

    Bunun için insanın küfre iten şeyleri hayal etmesi onu küfre götürmediği gibi, edebe aykırı birşeyi düşünmesi de E edepsizlik olmaz. Çünkü bir şeyin hayalden geçirilmesi bir l karar ve hüküm sayılmaz. Bundan dolayı insanı bağlamaz, iyiliğinin veya kötülüğünün delili sayılmaz, hakkında bir sonuca götürmez. Oysa edepsizlik, kötü söz ve çirkin bir kelimenin ifadesi bir hükümdür. Küfrü ve çirkin sözü hayalinden geçiren insan bunu söylemiş değildir ki mes'ul durumda kalsın.

    İkinci tedavi: Kalbe gelen çirkin sözler, edebe aykırı haller kalbten gelmiyor, bunun için kalbe ait değildir. Çünkü bu sözlerden kalb rahatsızdır; sıkılıyor, daralıyor. Kalbin bir ürünü olmadığı için bir kuruntu ve evhamdan başka bir şey değildir. Kalbten kaynaklanmadığına göre, şeytandan kaynaklanıyor, belki kalbe yakın olan şeytanın lemmesinden geliyor.

    Lümme-i şeytaniye hadiste şöyle ifade edilmektedir:

    Hadisi Abdullah bin Mes'ud rivayet etmektedir. Resul-i Ekrem (a.s.m.) şöyle buyurmuşlardır:
    "Âdemoğlunda bir şeytanın lemmesi vardır, bir de meleğin lemmesi vardır. Şeytanın lemmesi, şerre (küfür, günah ve zulme) teşvik etmek ve hakkı yalanlamaktır; meleğin lemmesi ise iyiliği ilham etmek ve hakkı tasdik etmektir. Bunu her kim vicdanında hissederse Allah'tan olduğunu bilsin ve Allah'a hamdetsin. Öbürünü hisseden de şeytandan Allah'a sığınsın. Daha sonra Resulullah (a.s.m.) şu âyeti (meali) okudu: 'Şeytan sizi fakir düşmekle korkutur da, cimriliğe ve kötülüğe teşvik eder. Allah ise Kendi hazinesinden size mağfiret ve bolluk vaad ediyor..."(7)

    Hadis-i şerifte geçen lemme, hadis âlimleri tarafından "şeytanın inmesi, yakınlığı, dokunması ve vesvesesi" olarak açıklanırken, meleğin lemmesi de "ilham" olarak izah edilmektedir.
    Lemme, şeytan ve meleğin kalbteki üssü, merkezi, karargâhı ve santralıdır. Bunlar birbirlerine çok yakındır. Şeytan kendi karargâhından kalbe devamlı vesvese okları fırlatarak insanı küfre, isyana ve günaha çağırır, hakkı ve hakikati reddetmeye yöneltir; melek de şeytanın lemmesini bertaraf etmek için karşı atağa geçer, ilham vererek, onu hayra, güzelliklere, sevaba ve hakka çağırır.
    İşte insanın kalbine gelen, hayal aynasına yansıyan bu çirkin sözler, şeytanın santralından gelmektedir.

    Aynı kalbde şeytanın santralı ile meleğin santralının birbirine yakın olması, aynanın parlak yüzü ile mat yüzünün birarada bulunmasına benzer. Bir başka ifadeyle bir kütüphanede iyi kitapla kötü kitabın yanyana durması gibidir.

    Bunun için melek ilhamı ile şeytan vesveseninin birbirine yakın olması insana bir zarar vermez.
    Nasıl olursa, insan vesveseden zarar görür?

    İnsan vesvesenin zarar vereceği vehmine kapılır, zarar verdiğini düşünürse zarar görür. Böylece kalbini sıkıntıya sokmuş, ıztıraba sürüklemiştir. Çünkü hayali hakikat sanmıştır. Bir şeytan işi olan vesveseyi kendi kalbine mal etmiştir. Şeytanın vesvesesini kalbinden gelen bir söz gibi kabullenmiştir. Yani vesvesenin zarar verdiği kanaatine varmış, zarar görmüştür. Tehlikeli sanmış, tehlikeye düşmüştür. Zaten şeytan da böyle bir şeyi istemektedir ve şeytanın dediği olmuştur.
    Bundan kurtulmak için ne yapmalı? Hadiste de bildirildiği gibi, hemen şeytanın şerrinden Allah'a sığınmalıdır.Vesvese bir şeytan işidir, şeytandan kaynaklanan bir musibettir. Şeytanın kalbi kurcalaması, karıştırmasıdır. Şeytanın tek hedefi kalbdir. Tek emeli, kalbi bozmak, onu işe yaramaz hale getirmektir.

    Neden kalb şeytanın hedef tahtasıdır? Cevabı Kur'ân'-dan alalım:

    "Bilin ki, Allah kişinin kalbine ondan daha yakındır."(1) "Kim Allah'a iman ederse, Allah onun kalbine hidayet verir."(2)

    "Kalbler ancak Allah'ın zikriyle huzura kavuşur."(3) "İmanlarına iman katmak için mü'minlerin kalblerine sükûnet ve emniyet veren Odur."(4)

    "Allah size imanı sevdirdi, onu kalblerinize benimsetti."(5) "Mü'minler o kimselerdir ki, Allah'ın adı anıldığı zaman kalbleri titrer."(6)

    Kalb hakkında yüzlerce âyetten sadece mealini verdiğimiz bu birkaç âyette kalbin şu özelliklerini öğreniyoruz:

    1. Allah kalbe yakındır.
    2. Allah kalbe hidayet verir.
    3. Kalb Allah'ın zikriyle huzura kavuşur.
    4. Allah kalbe sükûnet ve emniyet verir.
    5. Allah imanı kalblere benimsetir.

    Evet, kalb imanın merkezi, zikrin merkezi, hidayetin merkezi, sükûn ve huzurun merkezi ve bütün duygularımızın merkezidir. Şeytan ise mü'mindeki bütün bu güzelliklerin düşmanıdır. Mü'mini bunlardan mahrum kılmak için elinden gelen düzenbazlıkları, hileleri ve oyunları yapar. Bunun için bütün mesele kalbi şeytanın hilelerinden uzak tutmaktır. Yoksa kalb bir kere bozuldu mu, bütün beden ve duygular bozulur. Hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, "Dikkat ediniz!
    Bedende bir et parçası vardır; o düzeldiğinde bütün beden düzelir, o bozulduğunda da bütün beden bozulur."

    Vesvese ilk defa şüphe şeklinde gelir. Şeytan önce şüpheyi kalbe atar. Ancak kalb hemen tepki gösterir, savunmaya geçer. Fakat savunmayı bırakır, kabul ederse, şeytan birinci atışta hedefe isabet ettirmiş demektir. Fakat kalb kabul etmezse, orada bir iz bırakır, sonunda bir pus, bir leke oluşturur. Bir süre sonra hayal aynasına bazı pis düşünceler yansır, edebe aykırı bazı çirkin görüntüler oluşur. Zaten bu görüntü ve leke kalbin hırçınlaşıp feryat etmesine, sıkılıp daralmasına kâfi gelmiştir. Sonunda "Eyvah!" diyerek ilk hastalık mikrobunu kapmış olur ve ümitsizliğe düşüverir.
    Vesvese mikrobunu kapan insan, kalbinin Rabbine karşı edepsizlikte bulunduğunu sanır, telaşa kapılır, titrer ve birdenbire heyecan dalgası bedeninin her yanım sarar. Bütün duygular yaralanmıştır, kalb penceresi puslanmış görüntüler netliğini kaybetmiştir. İnsan bu halden kurtulmak için çırpınıp durur. Ancak kalbinin gerçek sesine, yani kalbe gelen melek ilhamına kulak vermediğinden bir an için kendini boşlukta hisseder ve neticede huzurdan kaçar, gaflete dalar.
    Evet, artık iyice mikrop kalbi sarmıştır. Bu anda insan bîçaredir, çaresizdir. Kurtuluş yollarını, tedavi çarelerini arar. Bu yaranın merhemi ve ilacı nedir?

    Ve tedavi yolu:

    Birinci tedavi: Bu durumda en önemli mesele, heyecana yenilip telâşa kapılmamaktır. Böyle bir vesveseye kapılan insan telaşa düşmemeli, endişe etmemelidir. Telâş ve endişeye sebep olan şeyin gerçekte var olması gerekir. Oysa kalbe ve hatıra gelenler, birer hayal ürününden başka I birşey değildir. Hayalden geçen çirkin şeylerin bir değeri, bir önemi yoktur. Üstelik insana bir zarar da vermez.

    Bunun için insanın küfre iten şeyleri hayal etmesi onu küfre götürmediği gibi, edebe aykırı birşeyi düşünmesi de E edepsizlik olmaz. Çünkü bir şeyin hayalden geçirilmesi bir l karar ve hüküm sayılmaz. Bundan dolayı insanı bağlamaz, iyiliğinin veya kötülüğünün delili sayılmaz, hakkında bir sonuca götürmez. Oysa edepsizlik, kötü söz ve çirkin bir kelimenin ifadesi bir hükümdür. Küfrü ve çirkin sözü hayalinden geçiren insan bunu söylemiş değildir ki mes'ul durumda kalsın.

    İkinci tedavi: Kalbe gelen çirkin sözler, edebe aykırı haller kalbten gelmiyor, bunun için kalbe ait değildir. Çünkü bu sözlerden kalb rahatsızdır; sıkılıyor, daralıyor. Kalbin bir ürünü olmadığı için bir kuruntu ve evhamdan başka bir şey değildir. Kalbten kaynaklanmadığına göre, şeytandan kaynaklanıyor, belki kalbe yakın olan şeytanın lemmesinden geliyor.

    Lümme-i şeytaniye hadiste şöyle ifade edilmektedir:

    Hadisi Abdullah bin Mes'ud rivayet etmektedir. Resul-i Ekrem (a.s.m.) şöyle buyurmuşlardır:
    "Âdemoğlunda bir şeytanın lemmesi vardır, bir de meleğin lemmesi vardır. Şeytanın lemmesi, şerre (küfür, günah ve zulme) teşvik etmek ve hakkı yalanlamaktır; meleğin lemmesi ise iyiliği ilham etmek ve hakkı tasdik etmektir. Bunu her kim vicdanında hissederse Allah'tan olduğunu bilsin ve Allah'a hamdetsin. Öbürünü hisseden de şeytandan Allah'a sığınsın. Daha sonra Resulullah (a.s.m.) şu âyeti (meali) okudu: 'Şeytan sizi fakir düşmekle korkutur da, cimriliğe ve kötülüğe teşvik eder. Allah ise Kendi hazinesinden size mağfiret ve bolluk vaad ediyor..."(7)

    Hadis-i şerifte geçen lemme, hadis âlimleri tarafından "şeytanın inmesi, yakınlığı, dokunması ve vesvesesi" olarak açıklanırken, meleğin lemmesi de "ilham" olarak izah edilmektedir.
    Lemme, şeytan ve meleğin kalbteki üssü, merkezi, karargâhı ve santralıdır. Bunlar birbirlerine çok yakındır. Şeytan kendi karargâhından kalbe devamlı vesvese okları fırlatarak insanı küfre, isyana ve günaha çağırır, hakkı ve hakikati reddetmeye yöneltir; melek de şeytanın lemmesini bertaraf etmek için karşı atağa geçer, ilham vererek, onu hayra, güzelliklere, sevaba ve hakka çağırır.
    İşte insanın kalbine gelen, hayal aynasına yansıyan bu çirkin sözler, şeytanın santralından gelmektedir.

    Aynı kalbde şeytanın santralı ile meleğin santralının birbirine yakın olması, aynanın parlak yüzü ile mat yüzünün birarada bulunmasına benzer. Bir başka ifadeyle bir kütüphanede iyi kitapla kötü kitabın yanyana durması gibidir.

    Bunun için melek ilhamı ile şeytan vesveseninin birbirine yakın olması insana bir zarar vermez.
    Nasıl olursa, insan vesveseden zarar görür?

    İnsan vesvesenin zarar vereceği vehmine kapılır, zarar verdiğini düşünürse zarar görür. Böylece kalbini sıkıntıya sokmuş, ıztıraba sürüklemiştir. Çünkü hayali hakikat sanmıştır. Bir şeytan işi olan vesveseyi kendi kalbine mal etmiştir. Şeytanın vesvesesini kalbinden gelen bir söz gibi kabullenmiştir. Yani vesvesenin zarar verdiği kanaatine varmış, zarar görmüştür. Tehlikeli sanmış, tehlikeye düşmüştür. Zaten şeytan da böyle bir şeyi istemektedir ve şeytanın dediği olmuştur.
    Bundan kurtulmak için ne yapmalı? Hadiste de bildirildiği gibi, hemen şeytanın şerrinden Allah'a sığınmalıdır. Aşağıdaki linki tıklayın..


    Tıkla.>>>>http://www.mumsema.com/iman-ve-onemi/10003-imani-koruma-yollari.html


  5. 26.Ocak.2012, 03:53
    3
    metro44
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 16.Ekim.2011
    Üye No: 91004
    Mesaj Sayısı: 78
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1
    Yaş: 23

    Cevap: Küfre düşme ihtimali üzerine iman tazelemek" ve "imanın varlığından şüphe etmek" arasındaki fark nedir?

    İman nasıl tazelenir ki?


  6. 26.Ocak.2012, 03:53
    3
    metro44 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    İman nasıl tazelenir ki?


  7. 26.Ocak.2012, 10:35
    4
    Fetva Meclisi
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 6
    Mesaj Sayısı: 9,482
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 102

    Cevap: Küfre düşme ihtimali üzerine iman tazelemek" ve "imanın varlığından şüphe etmek" arasındaki fark nedir?

    Alıntı
    İman nasıl tazelenir ki?
    Allah’a Şirksiz İman

    İmanımız ne durumda acaba? İmanımız Allah’ın razı olduğu bir iman mı? Sakın imanlarımıza şirk bulaştırmış olmayalım? Şirki ne kadar tanıyoruz? Yoksa şirk/müşrik denilince cahiliye Arap toplumuyla birlikte tarihte kalan müşrikler mi aklımıza geliyor sadece?

    İman etmek kadar imanımızı korumak da önemlidir. Çünkü ebedi hayatımızı ilgilendiren bir konudur iman. İman edip imanını koruyamayıp şirk bulaştıranlar ve bu şekilde ölenler için af imkânı olmayacağını Rabbimiz bize bildiriyor:

    إِنَّ اللّهَ لاَ يَغْفِرُ أَن يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَن يَشَاء وَمَن يُشْرِكْ بِاللّهِ فَقَدِ افْتَرَى إِثْمًا عَظِيمًا {النساء/48}

    “Allah, kendisine ortak koşulmasını -zamanında tövbe edilmediği takdirde- asla bağışlamaz. Bir kimse Allah’a inansa bile, O’ndan başka ilâhlara tapınarak yahut ilâhî hükümleri reddedip arzu ve heveslerini ilahlaştırarak Allah’a ortak koşar ve tövbe etmeden ölürse, Allah onu asla affetmeyecektir. Bundan daha hafifgünahları ise, dilediği kimseler için bağışlayabilir.

    Fakat müşriklerin bağışlanması, asla söz konusu olamaz. Çünkü Allah’a ortak koşanlar, O’na iftira ederek korkunç bir günah işlemişlerdir!” (Nisa, 4/48,116)Şirk affedilmeyen en büyük günahtır. O zaman şirki çok iyi tanımamız gerekiyor. İyi tanıyacağız ki uzak durabilelim şirkten.
    Şu ayet üzerinde iyi düşünmemiz gerekiyor:

    وَمَا يُؤْمِنُ أَكْثَرُهُمْ بِاللّهِ إِلاَّ وَهُم مُّشْرِكُونَ {يوسف/106}

    “Onların çoğu şirk koşmadan Allah'a iman etmezler.”(Yusuf, 12/106) İnsanların çoğunun şirk koşmadan iman etmeyeceğiniz bildiriyor Rabbimiz. Dikkatinizi çekerim insanların çoğundan bahsediliyor ayette. Bu ne demektir? Demek ki insanlar şirk koşmaya meyilli olacaklardır. Ve insanların çoğu imanlarına şirk bulaştıracaklardır. Bunun için Rabbimiz bizleri uyarıyor. Siz onlar gibi şirke bulaşmayın. Dikkat edin diye bizi uyarıyor. Bu ayet, Hz. Peygamber Efendimizin zamanındaki insanlar için geçerli olduğu gibi, her çağdaki insanlar içinde geçerlidir. Hatta kıyamete kadar gelecek olan bütün insanlar için de geçerlidir.

    “Denebilir ki inanç tarihinde dikkati çeken, inkâr değil şirktir. İnsanlar, dün de bugün de, büyük bir çoğunlukla (bir yoruma göre ittifakla) tanrının mevcudiyetinde yanılmamış, fakat Allah’ın birliğinde ve onun kemal sıfatları konusunda doğru çizgiden ayrılmışlardır. Dün daha çok bilgisizlikten, bugün ise iradesizlikten…” 2

    Allah’a iman etmek sadece O’nun var olduğuna inanmak demek değildir. Çünkü Hz. Muhammed (sav)’in Tevhide çağırdığı arap toplumu da Allah’ın varlığını biliyorlardı. Bu duruma birçok ayette dikkat çekilmiştir:

    قُلْ مَن يَرْزُقُكُم مِّنَ السَّمَاء وَالأَرْضِ أَمَّن يَمْلِكُ السَّمْعَ والأَبْصَارَ وَمَن يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيَّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَن يُدَبِّرُ الأَمْرَ فَسَيَقُولُونَ اللّهُ فَقُلْ أَفَلاَ تَتَّقُونَ {يونس/31}

    Onlara de ki; “Gökten ve yerden size rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere işlerini görme yeteneğini kim verdi? Ölüden diriyi ve diriden ölüyü çıkaran kimdir? Evrenin işlerini kim çekip çeviriyor? Sana, Allah diyeceklerdir.Öyleyse, hâlâsakınmayacak mısınız?” (Yunus, 10/31)

    Acaba onların Allah’a olan bu imanları, kendilerini müşrik olmaktan niye kurtaramamıştı? Çünkü onlar, yerleri ve gökleri yaratanın Allah olduğunu bildikleri halde, bazı varlıkları ve kimseleri kutsallaştırarak onları Allah’a eş ve ortak koşmuş oluyorlardı. Güya Allah’a şefaatçi olacaklarına inandıkları bazı putlara ve nesnelere tapıyorlar ve Allah’ın emirlerini ve yasaklarını olduğu gibi kabul edip tatbik edecekleri yerde, onları kendi istedikleri şekilde değiştiren bazı ileri gelenlerinin bu yaptıklarını kabul edip onlara mutlak itaat ve mutlak kulluk ediyorlardı. Allah’a gösterecekleri hürmet ve ta’zimi onlara gösteriyorlardı. Kutsallık atfettikleri birtakım putlardan fayda ve zarar gelebileceğine inanıyorlardı. Onların Allah’a nasıl ortak koştukları şu ayette açıklanmıştır:

    “Ey Müslüman! Onlara de ki: “Allah’tan başka itaate çağırdığınız, dua edip yalvardığınız/ibadet ettiğinizve böylece Allah’a ortak koştuğunuz putlarınızı ve putlaştırdığınız liderlerinizi, sahte ilâhlarınızı bir düşünsenize: Gösterin bana, yeryüzünde ne yaratmış bunlar! Yâhut onların, göklerin yaratılıp yönetilmesinde bir ortaklıkları mı var?”

    Bakın, zâlimler, nasıl da göz göre göre hakîkatten yüz çeviriyorlar! Yoksa Biz onlara bu iddialarını destekleyici bir Kitap gönderdik de, onda buldukları birdelile mi dayanıyorlar? Hayır; aslındaşirk koşanzâlimler, birbirlerini boş vaadlerle aldatmaktan başka bir şey yapmıyorlar!” (Fatır, 35/40) İşte bu sebeple, islam gelince, onlardan sadece Allah’ın varlığını kabul etmelerini değil, zaten bildikleri ve inandıkları bu Yüce Yaratıcıdan başka hiçbir ilah edinmemelerini, yalnız O’na itaat, ta’zim ve kulluk ederek her türlü şirkten temizlenip bundan titizlikle sakınmalarını istemiştir. 3

    Günümüz insanları bu tehlikeden habersiz. Şirki yeteri kadar tanımıyor. Tanımadığı için kalplerinde imanla birlikte şirk barındırabiliyorlar. Üstelik bu durumdanhaberleri bile yok. İman eden her Mü’min, şirke düşme tehlikesi ile karşı karşıya olduğunun bilincinde olmalıdır.

    Şirk insanı küfre götüren öyle büyük bir günahtır ki yapılan tüm sâlih amelleri de boşa çıkarır. Allah Teâlâ, şirk koştuğumuz takdirde amellerimizin boşa çıkacağını şu ayetinde bildiriyor:

    وَلَقَدْ أُوحِيَ إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ لَئِنْ أَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ {الزمر/65}

    “Oysa ey insanoğlu, sana ve senden öncekilere kutsal kitaplarda bildirilmiştir ki; eğer Allah’a ortak koşacak olursan, örneğin, O’nun varlığına inanmakla birlikte, O’ndan başka varlıkların hüküm ve otoritesine boyun eğersen yahut dünyevî menfaatleri, uyulması gereken en üstün değer ölçüsü haline getirirsen, bütün yaptığın iyilikler boşa gidecek ve dünyada da, ahirette de kesinlikle hüsrana uğrayanlardan olacaksın!” 4(Zümer, 39/65) Amellerinin boşa gitmesini kim ister?

    Ayrıca şirk koşan insana, cennetin haram kılındığı veyerinin cehennem olduğu şu ayette bildirilmiştir:

    إِنَّهُ مَن يُشْرِكْ بِاللّهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّهُ عَلَيهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوَاهُ النَّارُ وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ أَنصَارٍ {المائدة/72}…

    “…Kim Allah’a şirk koşarsa, Allah ona cenneti haram kılar; onun yeri cehennem olur. Ve böylelerinin varış yeri cehennem olacaktır.Böylece zalimler kendilerine bir yardımcı bulamayacaklardır.” (Maide, 5/72)

    O halde şirk nedir?

    Şirk: Allah’a eş ve ortak koşmak demektir. Allah’a zatında, sıfatlarında ve fiillerinde ortak ve denk tanımaktır. Tevhidin zıddıdır. Allah’a ait bir özelliği, sıfatı, fiili başka varlıklara da vermektir.Allah’ın birliğine, tasarruf ve kudretine ortak tanımaktır.Kısacası şirk, Allah’ın ilahlık, Rablık vasıflarını, Allah’tan başkalarına da vermektir. Allah ile birlikte başka varlığa kulluk/ibadet etmektir.

    “Allah’tan başkasına ibadet; insan, cin, melek, şeytan, atalar, liderler, hükümdarlar, bilginler, veliler, salih kişiler gibi canlı ve cansız varlıkları ilah ve rab kabul etmek, onlara Allah’a isyan konusunda itaat etmek, boyun eğmek, dua edip yalvarmak, kurban kesmek, kulluk etmek, secde etmek, eğilip saygı göstermek, Allah yerine mâbud edinilen kimselerin emir ve yasaklarına, helal ve haramlarına, prensip ve sistemlerine uymak anlamlarına gelir.” 5

    Şirki daha iyi anlamak için bazı örneklerle açıklayalım:

    1. İnsanın kendi istek, arzu ve hevesini ilah edinmesiyle gerçekleşen şirk:

    أَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ {الفرقان/43}

    “Arzu ve tutkularını kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü? Zevklerini, çıkarlarını, ihtirâslarını hayatın biricik ölçüsü hâline getirerek bunları kendisine tanrı edinen kimsenin ne kadar zavallı, ne kadar aşağılık hale geldiğini görüyorsun, değil mi?”6 (Furkan, 25/43)

    “Demek ki insan, sadece kendisini yaratan Yüce Allah’ın emirleri ve istekleri doğrultusunda hareket etmesi gerekirken, O’nun buyruklarını beğenmeyip, kendi istek ve arzularını yerine getirir ve onlara boyun eğerse, Allah’tan başka bir tanrıya boyun eğmiş ve dolayısıyla kendi kendisini tanrılaştırarak ameli bir şirkin içine düşmüş olmaktadır.

    Eğer bu kimse Allah’ın emirlerini inkâr etmeden sırf kendi istek ve arzularına kapılarak bu duruma düşmüşse, büyük bir günah işlemiş olmakla birlikte imanını kaybetmemekte; fakat bir de, kendi şahsi istek arzu ve görüşünü, Allah’ın o konudaki emrinden daha iyi, daha doğru ve uygun bulursa, Allah’ın varlığını kabul etse bile itikadi bir şirkin içine düşerek imanını da yitirmiş olmaktadır.” 7 Bugün Allah’ın diğer emir ve yasaklarında olduğu gibi, içki yasağını beğenmeyenler, faiz yasağını kabullenemeyenler, günümüzde de bu tür yasaklar olur mu diyenler, aslında kendi heva, arzu ve isteklerini ilahlaştıranlardan başkası değildir.

    2. Allah’ın hükümlerini, helal haram sınırlarını değiştirenlere mutlak itaat ederek onları Rab edinmek şeklinde gerçekleşen şirk:

    اتَّخَذُواْ أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ {التوبة/31}

    “Yahudiler, aşırı bir saygıyla bağlanıp yücelttikleri din adamları olan hahamlarını ve Hıristiyanlar, aynı şekilde kendi rahiplerini, verdikleri her hükmü -Allah’ın kitabına uyup uymadığını araştırmadan- doğru kabul ederek, onları Allah’tan ayrı birer Rab konumuna getirdiler…” (Tövbe, 9/31)

    “Acaba onlar, hahamlarını ve papazlarını nasıl rab edinmişlerdi? Allah’ı unutup din adamlarını Rabları mı bilmişler, karşılarına geçip onlara secde edip tapmışlar mıydı? Hayır bunlardan hiç birisini yapmamışlardı.

    Nitekim, bu ayet nazil olunca, önce Hristiyan iken sonra Müslüman olan Adiy b. Hatem: “Ya Rasülallah, biz din büyüklerimize karşı ibadet etmezdik” demiş; Hz. Peygamber de ona:” Onlar Allah helal kıldığı bir şeyi haram kılarlar, sizde onu haram tanımaz mıydınız? Allah’ın haram kıldığına da helal derler, siz de helal saymaz mıydınız?” diye sormuş, o da “evet” deyince Hz. Peygamber: “ İşte onları Rab edinmek bu demektir.”

    Buyurmuştur.”9 Görülüyor ki, herhangi bir kimseyi Rab edinmiş olmak için ille de Allah’ı inkâr ederek o kimseye Rab ismini vermiş olmak şart değildir. Allah’ın emirlerine ters düştüğünü bildiği halde, o kimsenin dediğini kabul edip ona itaat etmek, o kimseyi Allah’tan başka Rab edinmek ve ona kulluk etmek demektir.” 10

    Biz kimi Rab ediniyoruz? Acaba bizim için de kendi din büyüklerimizi veya din adına ahkâm kesenleri Rab edinme tehlikesi geçerli değil mi?Bize söylenenleri Kur’an ve sünnet süzgecinden geçirmemiz gerekmiyor mu?

    Mutlaka dini bilgilerimizi temel kaynağından öğrenmemiz, kontrol etmemiz gerekiyor. Özellikle Kur’an ve sünnet zemininden bizi uzaklaştırmaya çalışanlara dikkat etmeliyiz. Çünkü Kur’an’ı okursak anlarsak, Hz. Peygamberin o konudaki söz ve davranışlarını öğrenirsek yanlışını göreceğiz, Ona itaat etmeyeceğiz bunu bildiği için zemini değiştiriyor. İslam’ın haram ve helal çizgisini değiştirmeye çalışanlar aslında rablık taslayanlardır. Bunlara mutlak itaat edenler de onların sahte rablığını onaylamış oluyorlar.

    Vahyin onaylamadığı her türlü düşünce, inanç, emir ve yasaklara karşı uyanık olalım.


  8. 26.Ocak.2012, 10:35
    4
    Moderatör
    Alıntı
    İman nasıl tazelenir ki?
    Allah’a Şirksiz İman

    İmanımız ne durumda acaba? İmanımız Allah’ın razı olduğu bir iman mı? Sakın imanlarımıza şirk bulaştırmış olmayalım? Şirki ne kadar tanıyoruz? Yoksa şirk/müşrik denilince cahiliye Arap toplumuyla birlikte tarihte kalan müşrikler mi aklımıza geliyor sadece?

    İman etmek kadar imanımızı korumak da önemlidir. Çünkü ebedi hayatımızı ilgilendiren bir konudur iman. İman edip imanını koruyamayıp şirk bulaştıranlar ve bu şekilde ölenler için af imkânı olmayacağını Rabbimiz bize bildiriyor:

    إِنَّ اللّهَ لاَ يَغْفِرُ أَن يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَن يَشَاء وَمَن يُشْرِكْ بِاللّهِ فَقَدِ افْتَرَى إِثْمًا عَظِيمًا {النساء/48}

    “Allah, kendisine ortak koşulmasını -zamanında tövbe edilmediği takdirde- asla bağışlamaz. Bir kimse Allah’a inansa bile, O’ndan başka ilâhlara tapınarak yahut ilâhî hükümleri reddedip arzu ve heveslerini ilahlaştırarak Allah’a ortak koşar ve tövbe etmeden ölürse, Allah onu asla affetmeyecektir. Bundan daha hafifgünahları ise, dilediği kimseler için bağışlayabilir.

    Fakat müşriklerin bağışlanması, asla söz konusu olamaz. Çünkü Allah’a ortak koşanlar, O’na iftira ederek korkunç bir günah işlemişlerdir!” (Nisa, 4/48,116)Şirk affedilmeyen en büyük günahtır. O zaman şirki çok iyi tanımamız gerekiyor. İyi tanıyacağız ki uzak durabilelim şirkten.
    Şu ayet üzerinde iyi düşünmemiz gerekiyor:

    وَمَا يُؤْمِنُ أَكْثَرُهُمْ بِاللّهِ إِلاَّ وَهُم مُّشْرِكُونَ {يوسف/106}

    “Onların çoğu şirk koşmadan Allah'a iman etmezler.”(Yusuf, 12/106) İnsanların çoğunun şirk koşmadan iman etmeyeceğiniz bildiriyor Rabbimiz. Dikkatinizi çekerim insanların çoğundan bahsediliyor ayette. Bu ne demektir? Demek ki insanlar şirk koşmaya meyilli olacaklardır. Ve insanların çoğu imanlarına şirk bulaştıracaklardır. Bunun için Rabbimiz bizleri uyarıyor. Siz onlar gibi şirke bulaşmayın. Dikkat edin diye bizi uyarıyor. Bu ayet, Hz. Peygamber Efendimizin zamanındaki insanlar için geçerli olduğu gibi, her çağdaki insanlar içinde geçerlidir. Hatta kıyamete kadar gelecek olan bütün insanlar için de geçerlidir.

    “Denebilir ki inanç tarihinde dikkati çeken, inkâr değil şirktir. İnsanlar, dün de bugün de, büyük bir çoğunlukla (bir yoruma göre ittifakla) tanrının mevcudiyetinde yanılmamış, fakat Allah’ın birliğinde ve onun kemal sıfatları konusunda doğru çizgiden ayrılmışlardır. Dün daha çok bilgisizlikten, bugün ise iradesizlikten…” 2

    Allah’a iman etmek sadece O’nun var olduğuna inanmak demek değildir. Çünkü Hz. Muhammed (sav)’in Tevhide çağırdığı arap toplumu da Allah’ın varlığını biliyorlardı. Bu duruma birçok ayette dikkat çekilmiştir:

    قُلْ مَن يَرْزُقُكُم مِّنَ السَّمَاء وَالأَرْضِ أَمَّن يَمْلِكُ السَّمْعَ والأَبْصَارَ وَمَن يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيَّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَن يُدَبِّرُ الأَمْرَ فَسَيَقُولُونَ اللّهُ فَقُلْ أَفَلاَ تَتَّقُونَ {يونس/31}

    Onlara de ki; “Gökten ve yerden size rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere işlerini görme yeteneğini kim verdi? Ölüden diriyi ve diriden ölüyü çıkaran kimdir? Evrenin işlerini kim çekip çeviriyor? Sana, Allah diyeceklerdir.Öyleyse, hâlâsakınmayacak mısınız?” (Yunus, 10/31)

    Acaba onların Allah’a olan bu imanları, kendilerini müşrik olmaktan niye kurtaramamıştı? Çünkü onlar, yerleri ve gökleri yaratanın Allah olduğunu bildikleri halde, bazı varlıkları ve kimseleri kutsallaştırarak onları Allah’a eş ve ortak koşmuş oluyorlardı. Güya Allah’a şefaatçi olacaklarına inandıkları bazı putlara ve nesnelere tapıyorlar ve Allah’ın emirlerini ve yasaklarını olduğu gibi kabul edip tatbik edecekleri yerde, onları kendi istedikleri şekilde değiştiren bazı ileri gelenlerinin bu yaptıklarını kabul edip onlara mutlak itaat ve mutlak kulluk ediyorlardı. Allah’a gösterecekleri hürmet ve ta’zimi onlara gösteriyorlardı. Kutsallık atfettikleri birtakım putlardan fayda ve zarar gelebileceğine inanıyorlardı. Onların Allah’a nasıl ortak koştukları şu ayette açıklanmıştır:

    “Ey Müslüman! Onlara de ki: “Allah’tan başka itaate çağırdığınız, dua edip yalvardığınız/ibadet ettiğinizve böylece Allah’a ortak koştuğunuz putlarınızı ve putlaştırdığınız liderlerinizi, sahte ilâhlarınızı bir düşünsenize: Gösterin bana, yeryüzünde ne yaratmış bunlar! Yâhut onların, göklerin yaratılıp yönetilmesinde bir ortaklıkları mı var?”

    Bakın, zâlimler, nasıl da göz göre göre hakîkatten yüz çeviriyorlar! Yoksa Biz onlara bu iddialarını destekleyici bir Kitap gönderdik de, onda buldukları birdelile mi dayanıyorlar? Hayır; aslındaşirk koşanzâlimler, birbirlerini boş vaadlerle aldatmaktan başka bir şey yapmıyorlar!” (Fatır, 35/40) İşte bu sebeple, islam gelince, onlardan sadece Allah’ın varlığını kabul etmelerini değil, zaten bildikleri ve inandıkları bu Yüce Yaratıcıdan başka hiçbir ilah edinmemelerini, yalnız O’na itaat, ta’zim ve kulluk ederek her türlü şirkten temizlenip bundan titizlikle sakınmalarını istemiştir. 3

    Günümüz insanları bu tehlikeden habersiz. Şirki yeteri kadar tanımıyor. Tanımadığı için kalplerinde imanla birlikte şirk barındırabiliyorlar. Üstelik bu durumdanhaberleri bile yok. İman eden her Mü’min, şirke düşme tehlikesi ile karşı karşıya olduğunun bilincinde olmalıdır.

    Şirk insanı küfre götüren öyle büyük bir günahtır ki yapılan tüm sâlih amelleri de boşa çıkarır. Allah Teâlâ, şirk koştuğumuz takdirde amellerimizin boşa çıkacağını şu ayetinde bildiriyor:

    وَلَقَدْ أُوحِيَ إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ لَئِنْ أَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ {الزمر/65}

    “Oysa ey insanoğlu, sana ve senden öncekilere kutsal kitaplarda bildirilmiştir ki; eğer Allah’a ortak koşacak olursan, örneğin, O’nun varlığına inanmakla birlikte, O’ndan başka varlıkların hüküm ve otoritesine boyun eğersen yahut dünyevî menfaatleri, uyulması gereken en üstün değer ölçüsü haline getirirsen, bütün yaptığın iyilikler boşa gidecek ve dünyada da, ahirette de kesinlikle hüsrana uğrayanlardan olacaksın!” 4(Zümer, 39/65) Amellerinin boşa gitmesini kim ister?

    Ayrıca şirk koşan insana, cennetin haram kılındığı veyerinin cehennem olduğu şu ayette bildirilmiştir:

    إِنَّهُ مَن يُشْرِكْ بِاللّهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّهُ عَلَيهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوَاهُ النَّارُ وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ أَنصَارٍ {المائدة/72}…

    “…Kim Allah’a şirk koşarsa, Allah ona cenneti haram kılar; onun yeri cehennem olur. Ve böylelerinin varış yeri cehennem olacaktır.Böylece zalimler kendilerine bir yardımcı bulamayacaklardır.” (Maide, 5/72)

    O halde şirk nedir?

    Şirk: Allah’a eş ve ortak koşmak demektir. Allah’a zatında, sıfatlarında ve fiillerinde ortak ve denk tanımaktır. Tevhidin zıddıdır. Allah’a ait bir özelliği, sıfatı, fiili başka varlıklara da vermektir.Allah’ın birliğine, tasarruf ve kudretine ortak tanımaktır.Kısacası şirk, Allah’ın ilahlık, Rablık vasıflarını, Allah’tan başkalarına da vermektir. Allah ile birlikte başka varlığa kulluk/ibadet etmektir.

    “Allah’tan başkasına ibadet; insan, cin, melek, şeytan, atalar, liderler, hükümdarlar, bilginler, veliler, salih kişiler gibi canlı ve cansız varlıkları ilah ve rab kabul etmek, onlara Allah’a isyan konusunda itaat etmek, boyun eğmek, dua edip yalvarmak, kurban kesmek, kulluk etmek, secde etmek, eğilip saygı göstermek, Allah yerine mâbud edinilen kimselerin emir ve yasaklarına, helal ve haramlarına, prensip ve sistemlerine uymak anlamlarına gelir.” 5

    Şirki daha iyi anlamak için bazı örneklerle açıklayalım:

    1. İnsanın kendi istek, arzu ve hevesini ilah edinmesiyle gerçekleşen şirk:

    أَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ {الفرقان/43}

    “Arzu ve tutkularını kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü? Zevklerini, çıkarlarını, ihtirâslarını hayatın biricik ölçüsü hâline getirerek bunları kendisine tanrı edinen kimsenin ne kadar zavallı, ne kadar aşağılık hale geldiğini görüyorsun, değil mi?”6 (Furkan, 25/43)

    “Demek ki insan, sadece kendisini yaratan Yüce Allah’ın emirleri ve istekleri doğrultusunda hareket etmesi gerekirken, O’nun buyruklarını beğenmeyip, kendi istek ve arzularını yerine getirir ve onlara boyun eğerse, Allah’tan başka bir tanrıya boyun eğmiş ve dolayısıyla kendi kendisini tanrılaştırarak ameli bir şirkin içine düşmüş olmaktadır.

    Eğer bu kimse Allah’ın emirlerini inkâr etmeden sırf kendi istek ve arzularına kapılarak bu duruma düşmüşse, büyük bir günah işlemiş olmakla birlikte imanını kaybetmemekte; fakat bir de, kendi şahsi istek arzu ve görüşünü, Allah’ın o konudaki emrinden daha iyi, daha doğru ve uygun bulursa, Allah’ın varlığını kabul etse bile itikadi bir şirkin içine düşerek imanını da yitirmiş olmaktadır.” 7 Bugün Allah’ın diğer emir ve yasaklarında olduğu gibi, içki yasağını beğenmeyenler, faiz yasağını kabullenemeyenler, günümüzde de bu tür yasaklar olur mu diyenler, aslında kendi heva, arzu ve isteklerini ilahlaştıranlardan başkası değildir.

    2. Allah’ın hükümlerini, helal haram sınırlarını değiştirenlere mutlak itaat ederek onları Rab edinmek şeklinde gerçekleşen şirk:

    اتَّخَذُواْ أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ {التوبة/31}

    “Yahudiler, aşırı bir saygıyla bağlanıp yücelttikleri din adamları olan hahamlarını ve Hıristiyanlar, aynı şekilde kendi rahiplerini, verdikleri her hükmü -Allah’ın kitabına uyup uymadığını araştırmadan- doğru kabul ederek, onları Allah’tan ayrı birer Rab konumuna getirdiler…” (Tövbe, 9/31)

    “Acaba onlar, hahamlarını ve papazlarını nasıl rab edinmişlerdi? Allah’ı unutup din adamlarını Rabları mı bilmişler, karşılarına geçip onlara secde edip tapmışlar mıydı? Hayır bunlardan hiç birisini yapmamışlardı.

    Nitekim, bu ayet nazil olunca, önce Hristiyan iken sonra Müslüman olan Adiy b. Hatem: “Ya Rasülallah, biz din büyüklerimize karşı ibadet etmezdik” demiş; Hz. Peygamber de ona:” Onlar Allah helal kıldığı bir şeyi haram kılarlar, sizde onu haram tanımaz mıydınız? Allah’ın haram kıldığına da helal derler, siz de helal saymaz mıydınız?” diye sormuş, o da “evet” deyince Hz. Peygamber: “ İşte onları Rab edinmek bu demektir.”

    Buyurmuştur.”9 Görülüyor ki, herhangi bir kimseyi Rab edinmiş olmak için ille de Allah’ı inkâr ederek o kimseye Rab ismini vermiş olmak şart değildir. Allah’ın emirlerine ters düştüğünü bildiği halde, o kimsenin dediğini kabul edip ona itaat etmek, o kimseyi Allah’tan başka Rab edinmek ve ona kulluk etmek demektir.” 10

    Biz kimi Rab ediniyoruz? Acaba bizim için de kendi din büyüklerimizi veya din adına ahkâm kesenleri Rab edinme tehlikesi geçerli değil mi?Bize söylenenleri Kur’an ve sünnet süzgecinden geçirmemiz gerekmiyor mu?

    Mutlaka dini bilgilerimizi temel kaynağından öğrenmemiz, kontrol etmemiz gerekiyor. Özellikle Kur’an ve sünnet zemininden bizi uzaklaştırmaya çalışanlara dikkat etmeliyiz. Çünkü Kur’an’ı okursak anlarsak, Hz. Peygamberin o konudaki söz ve davranışlarını öğrenirsek yanlışını göreceğiz, Ona itaat etmeyeceğiz bunu bildiği için zemini değiştiriyor. İslam’ın haram ve helal çizgisini değiştirmeye çalışanlar aslında rablık taslayanlardır. Bunlara mutlak itaat edenler de onların sahte rablığını onaylamış oluyorlar.

    Vahyin onaylamadığı her türlü düşünce, inanç, emir ve yasaklara karşı uyanık olalım.


  9. 26.Ocak.2012, 10:35
    5
    Fetva Meclisi
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 6
    Mesaj Sayısı: 9,482
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 102

    Cevap: Küfre düşme ihtimali üzerine iman tazelemek" ve "imanın varlığından şüphe etmek" arasındaki fark nedir?

    . Allah’a gösterilecek sevgiyi, tazim ve hürmeti başka varlıklara da göstermek şeklinde gerçekleşen şirk:

    وَمِنَ النَّاسِ مَن يَتَّخِذُ مِن دُونِ اللّهِ أَندَاداً يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّهِ وَالَّذِينَ آمَنُواْ أَشَدُّ حُبًّا لِّلّهِ وَلَوْ يَرَى الَّذِينَ ظَلَمُواْ إِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَ أَنَّ الْقُوَّةَ لِلّهِ جَمِيعاً وَأَنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعَذَابِ {البقرة/165}

    “İnsanlardan öyleleri vardır ki, en büyük tanrı kabul ettikleri Allah’la birlikte, O’nun katında sözünün geçtiğine inandıkları,her emrine kayıtsız şartsız boyun eğdikleri ve tıpkı Allah’ı sever gibi sevdikleribir takım tanrılar edinirler.İnananların Allah sevgisi ise, bütün sevgilerin üzerindedir.

    O zâlimler, cehennemde kendilerini bekleyenazâbı gördükleri zaman, onlara geçici olarak verilmiş olan servet ve saltanatın ellerinden alınarak bütün güç ve kudretin yalnızca Allah’a ait olduğunu ve o gün Allah’ın azâbının çok çetin olduğunu bir bilselerdi!” 11(Bakara, 2/165)

    Bir Müslüman herhangi bir şeyi ne olursa olsun Allah’ı sever gibi veya Allah’tan daha çok sevemez. Çağımızda bazı şeyleri, Allah’ı sever gibi hatta O’ndan daha çok sevenler yok mu? Kadını, parayı, malı, mülkü, makamı, mevkii, şarkıcıyı, artisti, futbolu/futbolcuyu v.s. Allah’tan daha çok seven insanlar az mı sizce? Neyi daha çok seviyoruz? Allah’ı mı yoksa başka şeyleri mi? Kalbimize soralım birde, neyin etrafında dönüyoruz? Hayatımız boyunca peşinde koşturduğumuz şey ne?

    وَإِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَحْدَهُ اشْمَأَزَّتْ قُلُوبُ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ وَإِذَا ذُكِرَ الَّذِينَ مِن دُونِهِ إِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ {الزمر/45}

    “Ne zaman Allah, eşi ortağı olmayan bir tek ilâh olarak anılsa, âhirete inanmayanların yürekleri nefretle kabarır; fakat Allah’tan başka kulluk ettikleri ve yardımına sığındıkları putları veya putlaştırılmış efendileri, önderleri ve diğer sözde ilâhları anıldığı zaman, hemen yüzleri güler, neşelenirler.” (Zümer, 39/45)Allah adı anılınca kılı kıpırdamayan, oralı bile olmayan, önemsemeyen ama Allah’tan daha çok sevdiği anılınca dikkat kesilenlerimiz, heyecanlananlarımız yok mu?

    Aynı şekilde Allah’a sunacakları tazim, saygı ve hürmeti canlı veya cansız başka varlıklara da sunanlar, onların önünde taparcasına saygıyla eğilenler de şirke bulaşmış olmuyorlar mı?

    4. Allah ile birlikte başka varlıklara ibadet etmek, kulluk yapmak yoluyla gerçekleşen şirk:

    فَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّبِينَ {الشعراء/213}

    “Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarıp-yakarma, sonra azaba uğratılanlardan olursun.”(Şuara, 26/213)

    Günde en az beş defa kıldığımız namazlarımızda ve her rekâtında okuduğumuz Fatiha suresinde şöyle diyoruz:

    إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ {الفاتحة/5

    “Sadece Sana kulluk ederiz; yalnızca Sana ibâdet eder, bütün emirlerine kayıtsız şartsız itaat ederiz. İyiyi-kötüyü, güzeli-çirkini, doğruyu-eğriyi belirlemede, kendimize yalnızca ilâhî ölçüleri rehber ediniriz. Senden başka hayatımıza yön verecek, kurallar koyacak otorite kabul etmeyiz. Senin buyruklarına aykırı hükümler veren hiçbir güce -kim olursa olsun- asla boyun eğmeyiz ve ancak Senden yardım dileriz. Her türlü iyiliğin, güzelliğin Senin elinde olduğunu bilir, Senin iznin ve onayın olmadıkça hiçbir dileğin gerçekleşmeyeceğine yürekten inanırız. Dertlerimize devâyı, hastalığımıza şifâyı, sıkıntılarımıza çareyi ancak Sende arar; gerekli tedbirleri almakla birlikte, Senden başka hiç kimseden, hiçbir varlıktan medet ummayız. Sâdece Sana yalvarır, yalnızca Senin kudret ve merhametine sığınırız.” 13(Fatiha, 1/5)

    وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّن يَدْعُو مِن دُونِ اللَّهِ مَن لَّا يَسْتَجِيبُ لَهُ إِلَى يَومِ الْقِيَامَةِ وَهُمْ عَن دُعَائِهِمْ غَافِلُونَ {الأحقاف/5}

    “Öyleyse, Allah’ın yanı sıra, kıyâmete kadar duâlarına karşılık veremeyecek olan putlara ve benzeri yaratılmış kimselere yalvarıp yakaranlardan dahaşaşkın, daha sapık kim olabilir? Oysa o yalvardıklarıvarlıklar, onların yakarışlarından habersizdirler.” 14 (Ahkaf, 46/5)

    Kur’an’da ibadet olarak belirtilen; Allah’ın razı olduğu ve yapılmasını istediği söz ve davranışların hepsi yalnızca Allah’a yapılmalıdır. Mesela Dua ibadettir. Ve “duanın kıblesini Allah’tan başkasına çevirmek, ona kulluk etmek demektir.”15 Aynı şekilde Kurban kesmek te ibadettir. Ve ibadetler yalnızca Allah’a yapılır. Başka varlıklara da yapılırsa şirk olur. Günümüzde türbelere giderek, oradaki yatan zatlara yalvaranlar, onlardan medet umanlar, Allah’a yapacağı duayı onlara yapanlar apaçık şirk işliyorlar. Bazen onlara kurban bile kesiyorlar. Kur’an’da ibadet olarak zikredilen hangi ibadet olursa olsun hepsi yalnızca Allah’a yapılmalıdır.

    5.Allah’a ait olangaybı bilme gibi sıfat ve özellikleri başka varlıklara vermek şeklinde gerçekleşen şirk:

    قُل لَّا يَعْلَمُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ الْغَيْبَ إِلَّا اللَّهُ وَمَا يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ {النمل/65}

    “Ey Müslüman! Onlara de ki: “Göklerde ve yerde olan hiçbir varlık, yaratılmışların algı ve tecrübe sınırlarının ötesinde bir âlem olangaybı bilemez; bütün bunları bilen, ancak ve ancak Allah’tır.” 16(Neml, 27/65)

    Gaybı ancak Allah bildiği halde, “ ‘Filan zat gaybı bilir, filan mürşid insanların iç yüzüne vakıftır, şeyh müritlerinin bütün hareket ve davranışlarından haberdar olup onları manevi kontrol altında tutar’ gibi söz ve kanaatler İslam akaidine, Kur’an ve Sünnet’in tespit ettiği tevhid inancına uymaz.” 17

    5. Kendilerini, Allah’a yaklaştıracakları sandıkları bazı varlıklara kutsiyet atfetmek ve onları kutsallaştırmak yoluyla gerçekleşen şirk:

    أَلَا لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ أَوْلِيَاء مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فِي مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ {الزمر/3}

    “Şunu iyi bil ki, gönülden ve kayıtsız şartsız bir itaate lâyık olan, yalnızca Allah’tır! Fakat kendilerine O’nun yanı sıra boyun eğmeye lâyık birtakım dostlar edinen müşrikler, bu çirkin davranışlarını güya mazur göstermek için, “Biz bu putlara, doğaüstü güçlere, tanrısal nitelikler yakıştırdığımız dînî ve siyâsî önderlere ve büyük insanlara, sâdece bizi Allah’a yakınlaştırsınlar diye tapıyoruz! Biz âciz kullar doğrudan Allah’a yalvarmak yerine, O’na bizden daha yakın olanlar aracılığıyla O’na kulluk ediyoruz!” derler. Oysa Allah, sırf etrafındaki yakın “dostlarını” memnun etmek için ve onların aracılığıyla ihsanlarda bulunan, aksi takdirde kimseye bir şey vermeyen cimri bir ilâh olmadığı gibi, yönetimi altındaki insanların kalbinden geçenleri bilmeyen, bu yüzden de aracılara muhtaç olanlar gibi âciz de değildir. Hiç kuşkusuz Allah, bu inkârcıların anlaşmazlığa düştükleri bütün tartışmalı konularda, Hesap Günü aralarında hükmünü verecektir!”18 (Zümer, 39/3)

    Kıyamet gününde Allah’a rağmen kendilerini kurtaracak aracılar/şefaatçiler edinmek, Allah’ın adaleti gereği cehenneme yolladığı bir kimseyi, Allah’tan daha çok merhametli gördükleri aracıların/şefaatçilerin çıkaracağına inanmak şirk değil de nedir? Acaba “biz onlara, ancak bizi Allah'a daha çok yaklaştırmaları için ibadet ediyoruz" diyenler geçmişte mi kaldı?

    Kıyamet günün maliki, hâkimi, otoritesi sadece Allah’tır. Bunu bize apaçık bir şekilde şu ayetinde bildirmiştir:

    مَلِكِ يَوْمِ الدِّينِ {الفاتحة/4

    “Din(hesap) gününün sahibidir.” (Fatiha, 1/4) Allah Teâlâ’ya otoritesinde başka ortaklar tanımak ve onları kutsallaştırmak, aracılar kılmak, onlara bel bağlamak insanı şirke götürür.

    Kurtuluşa erebilmemizin en temel şartı; imanımızı her türlü şirkten arındırmaktır. İman olduğu sürece şirkin de var olacağını bilmeli; imanımızı sürekli vahiy ile kuvvetlendirmeli ve korumalıyız.


    1- Mahmut Kısa, Kısa Açıklamalı Meal, Armağan Kitaplar, Konya; 3. Baskı, 2009 (Koyu kısımlar meal, koyu olmayan ara cümleler açıklamadır.)
    2- Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, Prof. Dr. Y. Şevki Yavuz, Doç. Dr. İlyas Çelebi, İslam’da İnanç Esasları, İstanbul: 3. Baskı, Çamlıca Yayınları, 2002, s. 80
    3-Mevlüt Güngör, Kur’an Penceresinden Bakış, Kur’an Kitaplığı, s. 26
    4-Kısa,a.g.e. Ayrıca şu ayetlere de bakılabilir: Enam, 6/88; Tövbe, 9/17,
    5-Dr. İsmail Karagöz, Kur’an’da İbadet Kavramı, İstanbul, Şule Yayınları, s. 57
    6-Kısa, a.g.e.
    7-Güngör, a.g.e. s. 28
    8-Kısa, a.g.e.
    9-Tirmizi, Tefsir, 9
    10- Mevlüt Güngör, Kur’an Penceresinden Bakış, Kur’an Kitaplığı, s. 29
    11-Kısa, a.g.e.
    12- Kısa, a.g.e.
    13-Kısa, a.g.e.
    14- Kısa, a.g.e.
    15-Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, İstanbul: 2. Baskı, Düşün Yayınları, 2008, s. 3
    16-Kısa, a.g.e. Ayrıca bakınız: Fatır, 35/38; Cin, 72/26-27
    17-Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, Prof. Dr. Y. Şevki Yavuz, Doç. Dr. İlyas Çelebi, İslam’da İnanç Esasları, İstanbul: 3. Baskı, Çamlıca Yayınları, 2002, s. 104
    18-Kısa, a.g.e.

    Aksaray İl Vaizi Sayın Mehmet ESER hocamızın hazırlamış olduğu "Allah’a Şirksiz İman" konulu vaaz


  10. 26.Ocak.2012, 10:35
    5
    Moderatör
    . Allah’a gösterilecek sevgiyi, tazim ve hürmeti başka varlıklara da göstermek şeklinde gerçekleşen şirk:

    وَمِنَ النَّاسِ مَن يَتَّخِذُ مِن دُونِ اللّهِ أَندَاداً يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّهِ وَالَّذِينَ آمَنُواْ أَشَدُّ حُبًّا لِّلّهِ وَلَوْ يَرَى الَّذِينَ ظَلَمُواْ إِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَ أَنَّ الْقُوَّةَ لِلّهِ جَمِيعاً وَأَنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعَذَابِ {البقرة/165}

    “İnsanlardan öyleleri vardır ki, en büyük tanrı kabul ettikleri Allah’la birlikte, O’nun katında sözünün geçtiğine inandıkları,her emrine kayıtsız şartsız boyun eğdikleri ve tıpkı Allah’ı sever gibi sevdikleribir takım tanrılar edinirler.İnananların Allah sevgisi ise, bütün sevgilerin üzerindedir.

    O zâlimler, cehennemde kendilerini bekleyenazâbı gördükleri zaman, onlara geçici olarak verilmiş olan servet ve saltanatın ellerinden alınarak bütün güç ve kudretin yalnızca Allah’a ait olduğunu ve o gün Allah’ın azâbının çok çetin olduğunu bir bilselerdi!” 11(Bakara, 2/165)

    Bir Müslüman herhangi bir şeyi ne olursa olsun Allah’ı sever gibi veya Allah’tan daha çok sevemez. Çağımızda bazı şeyleri, Allah’ı sever gibi hatta O’ndan daha çok sevenler yok mu? Kadını, parayı, malı, mülkü, makamı, mevkii, şarkıcıyı, artisti, futbolu/futbolcuyu v.s. Allah’tan daha çok seven insanlar az mı sizce? Neyi daha çok seviyoruz? Allah’ı mı yoksa başka şeyleri mi? Kalbimize soralım birde, neyin etrafında dönüyoruz? Hayatımız boyunca peşinde koşturduğumuz şey ne?

    وَإِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَحْدَهُ اشْمَأَزَّتْ قُلُوبُ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ وَإِذَا ذُكِرَ الَّذِينَ مِن دُونِهِ إِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ {الزمر/45}

    “Ne zaman Allah, eşi ortağı olmayan bir tek ilâh olarak anılsa, âhirete inanmayanların yürekleri nefretle kabarır; fakat Allah’tan başka kulluk ettikleri ve yardımına sığındıkları putları veya putlaştırılmış efendileri, önderleri ve diğer sözde ilâhları anıldığı zaman, hemen yüzleri güler, neşelenirler.” (Zümer, 39/45)Allah adı anılınca kılı kıpırdamayan, oralı bile olmayan, önemsemeyen ama Allah’tan daha çok sevdiği anılınca dikkat kesilenlerimiz, heyecanlananlarımız yok mu?

    Aynı şekilde Allah’a sunacakları tazim, saygı ve hürmeti canlı veya cansız başka varlıklara da sunanlar, onların önünde taparcasına saygıyla eğilenler de şirke bulaşmış olmuyorlar mı?

    4. Allah ile birlikte başka varlıklara ibadet etmek, kulluk yapmak yoluyla gerçekleşen şirk:

    فَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّبِينَ {الشعراء/213}

    “Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarıp-yakarma, sonra azaba uğratılanlardan olursun.”(Şuara, 26/213)

    Günde en az beş defa kıldığımız namazlarımızda ve her rekâtında okuduğumuz Fatiha suresinde şöyle diyoruz:

    إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ {الفاتحة/5

    “Sadece Sana kulluk ederiz; yalnızca Sana ibâdet eder, bütün emirlerine kayıtsız şartsız itaat ederiz. İyiyi-kötüyü, güzeli-çirkini, doğruyu-eğriyi belirlemede, kendimize yalnızca ilâhî ölçüleri rehber ediniriz. Senden başka hayatımıza yön verecek, kurallar koyacak otorite kabul etmeyiz. Senin buyruklarına aykırı hükümler veren hiçbir güce -kim olursa olsun- asla boyun eğmeyiz ve ancak Senden yardım dileriz. Her türlü iyiliğin, güzelliğin Senin elinde olduğunu bilir, Senin iznin ve onayın olmadıkça hiçbir dileğin gerçekleşmeyeceğine yürekten inanırız. Dertlerimize devâyı, hastalığımıza şifâyı, sıkıntılarımıza çareyi ancak Sende arar; gerekli tedbirleri almakla birlikte, Senden başka hiç kimseden, hiçbir varlıktan medet ummayız. Sâdece Sana yalvarır, yalnızca Senin kudret ve merhametine sığınırız.” 13(Fatiha, 1/5)

    وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّن يَدْعُو مِن دُونِ اللَّهِ مَن لَّا يَسْتَجِيبُ لَهُ إِلَى يَومِ الْقِيَامَةِ وَهُمْ عَن دُعَائِهِمْ غَافِلُونَ {الأحقاف/5}

    “Öyleyse, Allah’ın yanı sıra, kıyâmete kadar duâlarına karşılık veremeyecek olan putlara ve benzeri yaratılmış kimselere yalvarıp yakaranlardan dahaşaşkın, daha sapık kim olabilir? Oysa o yalvardıklarıvarlıklar, onların yakarışlarından habersizdirler.” 14 (Ahkaf, 46/5)

    Kur’an’da ibadet olarak belirtilen; Allah’ın razı olduğu ve yapılmasını istediği söz ve davranışların hepsi yalnızca Allah’a yapılmalıdır. Mesela Dua ibadettir. Ve “duanın kıblesini Allah’tan başkasına çevirmek, ona kulluk etmek demektir.”15 Aynı şekilde Kurban kesmek te ibadettir. Ve ibadetler yalnızca Allah’a yapılır. Başka varlıklara da yapılırsa şirk olur. Günümüzde türbelere giderek, oradaki yatan zatlara yalvaranlar, onlardan medet umanlar, Allah’a yapacağı duayı onlara yapanlar apaçık şirk işliyorlar. Bazen onlara kurban bile kesiyorlar. Kur’an’da ibadet olarak zikredilen hangi ibadet olursa olsun hepsi yalnızca Allah’a yapılmalıdır.

    5.Allah’a ait olangaybı bilme gibi sıfat ve özellikleri başka varlıklara vermek şeklinde gerçekleşen şirk:

    قُل لَّا يَعْلَمُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ الْغَيْبَ إِلَّا اللَّهُ وَمَا يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ {النمل/65}

    “Ey Müslüman! Onlara de ki: “Göklerde ve yerde olan hiçbir varlık, yaratılmışların algı ve tecrübe sınırlarının ötesinde bir âlem olangaybı bilemez; bütün bunları bilen, ancak ve ancak Allah’tır.” 16(Neml, 27/65)

    Gaybı ancak Allah bildiği halde, “ ‘Filan zat gaybı bilir, filan mürşid insanların iç yüzüne vakıftır, şeyh müritlerinin bütün hareket ve davranışlarından haberdar olup onları manevi kontrol altında tutar’ gibi söz ve kanaatler İslam akaidine, Kur’an ve Sünnet’in tespit ettiği tevhid inancına uymaz.” 17

    5. Kendilerini, Allah’a yaklaştıracakları sandıkları bazı varlıklara kutsiyet atfetmek ve onları kutsallaştırmak yoluyla gerçekleşen şirk:

    أَلَا لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ أَوْلِيَاء مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فِي مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ {الزمر/3}

    “Şunu iyi bil ki, gönülden ve kayıtsız şartsız bir itaate lâyık olan, yalnızca Allah’tır! Fakat kendilerine O’nun yanı sıra boyun eğmeye lâyık birtakım dostlar edinen müşrikler, bu çirkin davranışlarını güya mazur göstermek için, “Biz bu putlara, doğaüstü güçlere, tanrısal nitelikler yakıştırdığımız dînî ve siyâsî önderlere ve büyük insanlara, sâdece bizi Allah’a yakınlaştırsınlar diye tapıyoruz! Biz âciz kullar doğrudan Allah’a yalvarmak yerine, O’na bizden daha yakın olanlar aracılığıyla O’na kulluk ediyoruz!” derler. Oysa Allah, sırf etrafındaki yakın “dostlarını” memnun etmek için ve onların aracılığıyla ihsanlarda bulunan, aksi takdirde kimseye bir şey vermeyen cimri bir ilâh olmadığı gibi, yönetimi altındaki insanların kalbinden geçenleri bilmeyen, bu yüzden de aracılara muhtaç olanlar gibi âciz de değildir. Hiç kuşkusuz Allah, bu inkârcıların anlaşmazlığa düştükleri bütün tartışmalı konularda, Hesap Günü aralarında hükmünü verecektir!”18 (Zümer, 39/3)

    Kıyamet gününde Allah’a rağmen kendilerini kurtaracak aracılar/şefaatçiler edinmek, Allah’ın adaleti gereği cehenneme yolladığı bir kimseyi, Allah’tan daha çok merhametli gördükleri aracıların/şefaatçilerin çıkaracağına inanmak şirk değil de nedir? Acaba “biz onlara, ancak bizi Allah'a daha çok yaklaştırmaları için ibadet ediyoruz" diyenler geçmişte mi kaldı?

    Kıyamet günün maliki, hâkimi, otoritesi sadece Allah’tır. Bunu bize apaçık bir şekilde şu ayetinde bildirmiştir:

    مَلِكِ يَوْمِ الدِّينِ {الفاتحة/4

    “Din(hesap) gününün sahibidir.” (Fatiha, 1/4) Allah Teâlâ’ya otoritesinde başka ortaklar tanımak ve onları kutsallaştırmak, aracılar kılmak, onlara bel bağlamak insanı şirke götürür.

    Kurtuluşa erebilmemizin en temel şartı; imanımızı her türlü şirkten arındırmaktır. İman olduğu sürece şirkin de var olacağını bilmeli; imanımızı sürekli vahiy ile kuvvetlendirmeli ve korumalıyız.


    1- Mahmut Kısa, Kısa Açıklamalı Meal, Armağan Kitaplar, Konya; 3. Baskı, 2009 (Koyu kısımlar meal, koyu olmayan ara cümleler açıklamadır.)
    2- Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, Prof. Dr. Y. Şevki Yavuz, Doç. Dr. İlyas Çelebi, İslam’da İnanç Esasları, İstanbul: 3. Baskı, Çamlıca Yayınları, 2002, s. 80
    3-Mevlüt Güngör, Kur’an Penceresinden Bakış, Kur’an Kitaplığı, s. 26
    4-Kısa,a.g.e. Ayrıca şu ayetlere de bakılabilir: Enam, 6/88; Tövbe, 9/17,
    5-Dr. İsmail Karagöz, Kur’an’da İbadet Kavramı, İstanbul, Şule Yayınları, s. 57
    6-Kısa, a.g.e.
    7-Güngör, a.g.e. s. 28
    8-Kısa, a.g.e.
    9-Tirmizi, Tefsir, 9
    10- Mevlüt Güngör, Kur’an Penceresinden Bakış, Kur’an Kitaplığı, s. 29
    11-Kısa, a.g.e.
    12- Kısa, a.g.e.
    13-Kısa, a.g.e.
    14- Kısa, a.g.e.
    15-Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, İstanbul: 2. Baskı, Düşün Yayınları, 2008, s. 3
    16-Kısa, a.g.e. Ayrıca bakınız: Fatır, 35/38; Cin, 72/26-27
    17-Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, Prof. Dr. Y. Şevki Yavuz, Doç. Dr. İlyas Çelebi, İslam’da İnanç Esasları, İstanbul: 3. Baskı, Çamlıca Yayınları, 2002, s. 104
    18-Kısa, a.g.e.

    Aksaray İl Vaizi Sayın Mehmet ESER hocamızın hazırlamış olduğu "Allah’a Şirksiz İman" konulu vaaz


  11. 26.Ocak.2012, 19:27
    6
    bir-insan
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Ocak.2012
    Üye No: 93140
    Mesaj Sayısı: 7
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1

    Cevap: Küfre düşme ihtimali üzerine iman tazelemek" ve "imanın varlığından şüphe etmek" arasındaki fark nedir?

    Ben bir sitede hocaya bu meseleyi sordum,

    bana siteden bazı yazılar gönderdi, ve şu duayı okumamı tavsiye etti:

    (Yâ Allah-ür-rakîb-ül-hafîz-ür-rahîm Yâ Allah-ül-hayy-ül-halîm-ül’azîm-ür-raûf-ül-kerîm Yâ Allah-ül-hayy-ül-kayyüm-ül-kâimü alâ külli nefsin bimâ kesebet, hul beynî ve beyne adüvvî!)

    (Duanın Arapça metni için link)

    Bu duanın manası nedir?

    Konuya matematiksel YAKLAŞMAMAYA çalışıyorum Bir insanın evet hiçbirşeye 100 % garantisi yoktur

    İmansız gitmek (mazallah) en büyük felakettir Müslümanın imansız gitmekten korkması gerekir, ve dua etmesi gerekir "Allah'ım hepimizin imanla yaşayıp imanla ölmemizi nasip eyle" diye

    Fakat benim anlamadığım mesele şu:

    "Küfre düşme ihtimali üzerine iman tazelemek" ile "imanın varlığından şüphe etmek" arasındaki fark nedir?

    Yukarıda da ifade etmeye çalıştığım gibi, hem küfre düşme ihtimali üzerine iman tazelemek gerektiği bildiriliyor, hem de imanın varlığından şüphe etmemek gerektiği bildiriliyor

    Fakat cahil olduğum için bana burada biraz çelişki var gibi geliyor çünkü bana şöyle vesveseler geliyor: "zaten "küfre düşme ihtimali üzreine iman tazelemek" demek "imanın varlığından şüphe edip tekrar Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Şehadet getirmek" demektir" gibi Ve bu da bu konuda vesveseler etmeme sebep oluyor

    Vesveseden kurtulmanın yollarından biri de, vesvese edilen konuyu iyi bilmek olduğu bildiriliyor Bunu ben az çok tecrübe de ettim

    Bu nedenle de öğrenip anlamak istiyorum:

    "Küfre düşme ihtimali üzerine iman tazelemek" ile "imanın varlığından şüphe etmek" arasındaki fark nedir? (ilk iletiye bakın)


  12. 26.Ocak.2012, 19:27
    6
    bir-insan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Ben bir sitede hocaya bu meseleyi sordum,

    bana siteden bazı yazılar gönderdi, ve şu duayı okumamı tavsiye etti:

    (Yâ Allah-ür-rakîb-ül-hafîz-ür-rahîm Yâ Allah-ül-hayy-ül-halîm-ül’azîm-ür-raûf-ül-kerîm Yâ Allah-ül-hayy-ül-kayyüm-ül-kâimü alâ külli nefsin bimâ kesebet, hul beynî ve beyne adüvvî!)

    (Duanın Arapça metni için link)

    Bu duanın manası nedir?

    Konuya matematiksel YAKLAŞMAMAYA çalışıyorum Bir insanın evet hiçbirşeye 100 % garantisi yoktur

    İmansız gitmek (mazallah) en büyük felakettir Müslümanın imansız gitmekten korkması gerekir, ve dua etmesi gerekir "Allah'ım hepimizin imanla yaşayıp imanla ölmemizi nasip eyle" diye

    Fakat benim anlamadığım mesele şu:

    "Küfre düşme ihtimali üzerine iman tazelemek" ile "imanın varlığından şüphe etmek" arasındaki fark nedir?

    Yukarıda da ifade etmeye çalıştığım gibi, hem küfre düşme ihtimali üzerine iman tazelemek gerektiği bildiriliyor, hem de imanın varlığından şüphe etmemek gerektiği bildiriliyor

    Fakat cahil olduğum için bana burada biraz çelişki var gibi geliyor çünkü bana şöyle vesveseler geliyor: "zaten "küfre düşme ihtimali üzreine iman tazelemek" demek "imanın varlığından şüphe edip tekrar Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Şehadet getirmek" demektir" gibi Ve bu da bu konuda vesveseler etmeme sebep oluyor

    Vesveseden kurtulmanın yollarından biri de, vesvese edilen konuyu iyi bilmek olduğu bildiriliyor Bunu ben az çok tecrübe de ettim

    Bu nedenle de öğrenip anlamak istiyorum:

    "Küfre düşme ihtimali üzerine iman tazelemek" ile "imanın varlığından şüphe etmek" arasındaki fark nedir? (ilk iletiye bakın)


  13. 26.Ocak.2012, 23:12
    7
    HAMMADUN
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 03.Aralık.2010
    Üye No: 81065
    Mesaj Sayısı: 1,021
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0

    Cevap: Küfre düşme ihtimali üzerine iman tazelemek" ve "imanın varlığından şüphe etmek" arasındaki fark nedir?

    Şu üç esas bir araya gelmedikçe asla küfre girmezsiniz. Giremezsiniz.

    Bilerek, isteyerek ve kasten.

    Bir şeyi inkar ediyorsunuz ve bir arkadaşınız size o inkar ettiğiniz şeyin Ayet-i Kerime olduğunu söylüyor.

    Ayet-i Kerime olduğunu duydunuz..... Artık biliyorsunuz ki; O inkar ettiğiniz şey Ayet-i Kerime....

    Önünüzde iki yol var.

    Bir, Tövbe etmek ve imanı tazelemek.

    İki, biliyorum ama bu bana uymuyor dediniz..... Akli deliller aramaya kalktınız, onada ulaşamadınız ve sonunda mademki ayettir, Rab'bimin vardır bu hususda bir hikmeti. Biz hikmetine vakıf değiliz Rab'bim emretmişse, el hak doğrudur..... dediniz ve yine paçayı yırttınız.

    Birde bunun üçüncü safhası varki.... Allah Muhafaza....

    Ne ayetiymiş o öyle, böyle ayetmi olur..... Dediniz ve bunu KASTEN İNKAR ettiniz..... İşte o an küfre girdiniz....

    Geri dönüşü yokmu bu halin..... Rab'binizin katında ne kadar değerli olduğunuzu ve tüm semavatın, dahi arşın sahibinin tek muhatabı olduğunuzu bildiğinizde.....

    Rab'binize ben hata ettim, hatadan ari bir yaratılmışlıkla da yaratılmadım. Muhakkakki Rab'bim seni tüm eksik sıfatlardan, kemal bulmamış sıfatlardan tenzih ederim. Ancak biz eksik sıfatlar ve hatalarla teçhiz olan kulun olarak, hikmetini bilmediğimiz ve belkide hiç bilemeyeceğimiz bir husus hakkında senin sözün ve vadin üzerinde haddimizi aştık. Sen bize Rab'leriyle birlikte girilecek olan makamlardan, Rıza'na talip olup, Senin Rızan için çalışan kullarından olmak adına, senin sözünün hak olduğuna, bizim için senden başka ilah olmadığına, Peygamber efendimizin(S.A.V.)' senin kulun ve resulün olduğuna iman ederim.

    Hepsi bu....

    İmanım kabul oldumu, olmadımı.....???? Şüphe edeyimmi, etmeyeyimmi....????

    Siz eğer bu iki soruyu kendinize yöneltirseniz, imanınızdan değil, Rab'binizden şüpheye düşersiniz ki; Allah muhafaza..... Zira, O çokça bağışlayan, Rahman ve Rahiym olandır.

    Rab'bim Cümlemizden Razı Olsun. Amin.


  14. 26.Ocak.2012, 23:12
    7
    HAMMADUN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    Şu üç esas bir araya gelmedikçe asla küfre girmezsiniz. Giremezsiniz.

    Bilerek, isteyerek ve kasten.

    Bir şeyi inkar ediyorsunuz ve bir arkadaşınız size o inkar ettiğiniz şeyin Ayet-i Kerime olduğunu söylüyor.

    Ayet-i Kerime olduğunu duydunuz..... Artık biliyorsunuz ki; O inkar ettiğiniz şey Ayet-i Kerime....

    Önünüzde iki yol var.

    Bir, Tövbe etmek ve imanı tazelemek.

    İki, biliyorum ama bu bana uymuyor dediniz..... Akli deliller aramaya kalktınız, onada ulaşamadınız ve sonunda mademki ayettir, Rab'bimin vardır bu hususda bir hikmeti. Biz hikmetine vakıf değiliz Rab'bim emretmişse, el hak doğrudur..... dediniz ve yine paçayı yırttınız.

    Birde bunun üçüncü safhası varki.... Allah Muhafaza....

    Ne ayetiymiş o öyle, böyle ayetmi olur..... Dediniz ve bunu KASTEN İNKAR ettiniz..... İşte o an küfre girdiniz....

    Geri dönüşü yokmu bu halin..... Rab'binizin katında ne kadar değerli olduğunuzu ve tüm semavatın, dahi arşın sahibinin tek muhatabı olduğunuzu bildiğinizde.....

    Rab'binize ben hata ettim, hatadan ari bir yaratılmışlıkla da yaratılmadım. Muhakkakki Rab'bim seni tüm eksik sıfatlardan, kemal bulmamış sıfatlardan tenzih ederim. Ancak biz eksik sıfatlar ve hatalarla teçhiz olan kulun olarak, hikmetini bilmediğimiz ve belkide hiç bilemeyeceğimiz bir husus hakkında senin sözün ve vadin üzerinde haddimizi aştık. Sen bize Rab'leriyle birlikte girilecek olan makamlardan, Rıza'na talip olup, Senin Rızan için çalışan kullarından olmak adına, senin sözünün hak olduğuna, bizim için senden başka ilah olmadığına, Peygamber efendimizin(S.A.V.)' senin kulun ve resulün olduğuna iman ederim.

    Hepsi bu....

    İmanım kabul oldumu, olmadımı.....???? Şüphe edeyimmi, etmeyeyimmi....????

    Siz eğer bu iki soruyu kendinize yöneltirseniz, imanınızdan değil, Rab'binizden şüpheye düşersiniz ki; Allah muhafaza..... Zira, O çokça bağışlayan, Rahman ve Rahiym olandır.

    Rab'bim Cümlemizden Razı Olsun. Amin.


  15. 27.Ocak.2012, 11:48
    8
    Tugceozdemir
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 24.Ocak.2012
    Üye No: 93715
    Mesaj Sayısı: 3
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1
    Yaş: 22

    Cevap: Küfre düşme ihtimali üzerine iman tazelemek" ve "imanın varlığından şüphe etmek" arasındaki fark nedir?

    İster istemez şirke girdiysek tevbe etsek allah kabul eder mi affının olmadığı tek günah olduğu söyleniyor ya şirke girip tövbe etmeyenler icin mi gecerli ?


  16. 27.Ocak.2012, 11:48
    8
    İster istemez şirke girdiysek tevbe etsek allah kabul eder mi affının olmadığı tek günah olduğu söyleniyor ya şirke girip tövbe etmeyenler icin mi gecerli ?


  17. 27.Ocak.2012, 12:20
    9
    Fetva Meclisi
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 6
    Mesaj Sayısı: 9,482
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 102

    Cevap: Küfre düşme ihtimali üzerine iman tazelemek" ve "imanın varlığından şüphe etmek" arasındaki fark nedir?

    Alıntı
    İster istemez şirke girdiysek tevbe etsek allah kabul eder mi affının olmadığı tek günah olduğu söyleniyor ya şirke girip tövbe etmeyenler icin mi gecerli ?

    Değerli kardeşimiz. Yüce Allah (cc) insanı sevap ve günah işleyebilecek bir özellikte yaratmıştır. Yapılan kötülüklerden, işlenen günah ve kabahatten kurtulma, manevi kirlerden arınma yolu tövbedir. Tövbe ile insan, yapmış olduğu günah ve kusurlardan kurtulur ve o günahı hiç işlememiş gibi tertemiz olur. Her insanın tövbeye ihtiyacı olduğu tartışılmaz bir gerçektir.

    Tövbe, günahın hemen peşinden olabileceği gibi, ölüm döşeğine düşüp, ölüm emarelerinin belirmesi öncesine kadar devam eden bir zaman içinde yapılabilir. İnsanın eceli belli olmadığı için, bir an önce tövbe etmelidir.

    Tövbe etmek için, insanın bir aracıya ihtiyacı olmadığı gibi, belirli zaman ve mekânda tövbe eylemini gerçekleştirmek gibi, bir zorunluluk da yoktur.

    Gerçek tövbe için; kişi geçmişe pişmanlık duymalı, gelecekte aynı hatayı işlememe kararı ile birlikte, yaşadığı ortamda günahı terk etmelidir. Kul haklarının sahibine iade edilmesi tövbenin en önemli rüknüdür.

    Yapılan tövbe sonucu, günahlardan temizlenip temizlenilmediği kuşkusu yersiz olup, Allah her türlü günah işleyeni temizlemek için tövbe kapısını açık bulundurmaktadır. İnsanların dikkatli olması gereken husus; tövbenin sahih olarak ortaya konulup konulmadığıdır.


    Alıntı
    affının olmadığı tek günah olduğu söyleniyor ya şirke girip tövbe etmeyenler icin mi gecerli ?
    Bu konuda Kur’anı Kerim de, “Allah, kendisine şirk koşulmasının dışındaki istediği kimselerin bütün günahlarını bağışlar.(Nisa, 116)” buyurarak hangi günah olursa olsun affedebileceğini bildirmektedir. Şirk bataklığına düşüpte tövbe etmeyenlerin vay haline


  18. 27.Ocak.2012, 12:20
    9
    Moderatör
    Alıntı
    İster istemez şirke girdiysek tevbe etsek allah kabul eder mi affının olmadığı tek günah olduğu söyleniyor ya şirke girip tövbe etmeyenler icin mi gecerli ?

    Değerli kardeşimiz. Yüce Allah (cc) insanı sevap ve günah işleyebilecek bir özellikte yaratmıştır. Yapılan kötülüklerden, işlenen günah ve kabahatten kurtulma, manevi kirlerden arınma yolu tövbedir. Tövbe ile insan, yapmış olduğu günah ve kusurlardan kurtulur ve o günahı hiç işlememiş gibi tertemiz olur. Her insanın tövbeye ihtiyacı olduğu tartışılmaz bir gerçektir.

    Tövbe, günahın hemen peşinden olabileceği gibi, ölüm döşeğine düşüp, ölüm emarelerinin belirmesi öncesine kadar devam eden bir zaman içinde yapılabilir. İnsanın eceli belli olmadığı için, bir an önce tövbe etmelidir.

    Tövbe etmek için, insanın bir aracıya ihtiyacı olmadığı gibi, belirli zaman ve mekânda tövbe eylemini gerçekleştirmek gibi, bir zorunluluk da yoktur.

    Gerçek tövbe için; kişi geçmişe pişmanlık duymalı, gelecekte aynı hatayı işlememe kararı ile birlikte, yaşadığı ortamda günahı terk etmelidir. Kul haklarının sahibine iade edilmesi tövbenin en önemli rüknüdür.

    Yapılan tövbe sonucu, günahlardan temizlenip temizlenilmediği kuşkusu yersiz olup, Allah her türlü günah işleyeni temizlemek için tövbe kapısını açık bulundurmaktadır. İnsanların dikkatli olması gereken husus; tövbenin sahih olarak ortaya konulup konulmadığıdır.


    Alıntı
    affının olmadığı tek günah olduğu söyleniyor ya şirke girip tövbe etmeyenler icin mi gecerli ?
    Bu konuda Kur’anı Kerim de, “Allah, kendisine şirk koşulmasının dışındaki istediği kimselerin bütün günahlarını bağışlar.(Nisa, 116)” buyurarak hangi günah olursa olsun affedebileceğini bildirmektedir. Şirk bataklığına düşüpte tövbe etmeyenlerin vay haline


  19. 27.Ocak.2012, 17:02
    10
    HAMMADUN
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 03.Aralık.2010
    Üye No: 81065
    Mesaj Sayısı: 1,021
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0

    Cevap: Küfre düşme ihtimali üzerine iman tazelemek" ve "imanın varlığından şüphe etmek" arasındaki fark nedir?

    Alıntı
    Şirk bataklığına düşüpte tövbe etmeyenlerin vay haline
    İman nurunu, şirk karanlığında boğanların vay haline.

    Elhamdulillah, çok güzel bağlamışsınız Yaralı Melle kardeşim. Rab'bim Sizden Razı Olsun.

    Rab'bim Cümlemizden Razı Olsun. Amin.


  20. 27.Ocak.2012, 17:02
    10
    HAMMADUN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    Alıntı
    Şirk bataklığına düşüpte tövbe etmeyenlerin vay haline
    İman nurunu, şirk karanlığında boğanların vay haline.

    Elhamdulillah, çok güzel bağlamışsınız Yaralı Melle kardeşim. Rab'bim Sizden Razı Olsun.

    Rab'bim Cümlemizden Razı Olsun. Amin.


  21. 21.Aralık.2015, 18:05
    11
    Misafir

    Cevap: Küfre düşme ihtimali üzerine iman tazelemek" ve "imanın varlığından şüphe etmek" arasındaki fark nedir?

    Bana da ayni sey oluyor gibi Allah'a inanmadigimi dusunuyorum sonra oyle olmaz sen muslumansin diyorum bi inandigimi dusunuyorum bir inanmadigimi dusunuyorum aklina boyle seyler geliyorsa kuran meali okumani tavsiye ederim


  22. 21.Aralık.2015, 18:05
    11
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    Bana da ayni sey oluyor gibi Allah'a inanmadigimi dusunuyorum sonra oyle olmaz sen muslumansin diyorum bi inandigimi dusunuyorum bir inanmadigimi dusunuyorum aklina boyle seyler geliyorsa kuran meali okumani tavsiye ederim


  23. 31.Ekim.2017, 17:15
    12
    Misafir

    Yorum: Küfre düşme ihtimali üzerine iman tazelemek" ve "imanın varlığından şüphe etmek" arasındaki fark nedir?

    Insan istemeden kasitsiz bilmeden kufre girebilir fakat tekfiri irtidad edermi ayri mesele cunku cehalet tevil ikrah gibi mazaretler olabikir kufurun ne kufru oldugu ve mazaret oluo olmayacagida ayri mevzudur ALLAHin ayetin uygun bulmayip begenmeyip delil arastiran kafir olur


  24. 31.Ekim.2017, 17:15
    12
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    Insan istemeden kasitsiz bilmeden kufre girebilir fakat tekfiri irtidad edermi ayri mesele cunku cehalet tevil ikrah gibi mazaretler olabikir kufurun ne kufru oldugu ve mazaret oluo olmayacagida ayri mevzudur ALLAHin ayetin uygun bulmayip begenmeyip delil arastiran kafir olur





+ Yorum Gönder