Konusunu Oylayın.: Çok küfür edenlere ne olacak?

5 üzerinden 3.71 | Toplam : 7 kişi
Çok küfür edenlere ne olacak?
  1. 19.Aralık.2011, 17:07
    1
    hakan aydın
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 05.Aralık.2011
    Üye No: 92309
    Mesaj Sayısı: 124
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 2
    Bulunduğu yer: trakya

    Çok küfür edenlere ne olacak?






    Çok küfür edenlere ne olacak? Mumsema selamın aleyküm müslüman kardeslerim bn trakyalıyım ve trakyalılar çok küfürcü bilionuzdur bn istemsesemde küfür ağzımdan gidio ve içki sorunumuzda var köy olarak çok içio bizimkiler varsa bunlarla ilgili hadis ayet neyse söleyebilirmsiniz

    ---------------------

    yokmu yardım eden


  2. 19.Aralık.2011, 17:07
    1
    Devamlı Üye



    selamın aleyküm müslüman kardeslerim bn trakyalıyım ve trakyalılar çok küfürcü bilionuzdur bn istemsesemde küfür ağzımdan gidio ve içki sorunumuzda var köy olarak çok içio bizimkiler varsa bunlarla ilgili hadis ayet neyse söleyebilirmsiniz

    ---------------------

    yokmu yardım eden


    Benzer Konular

    - Küfür edenlere nasıl karşılık vermeliyim

    - Küfür olan bir sözü, kalben onaylamak/mantıklı görmek küfür müdür?

    - Mustafa Hocamızdan Giybet Dedikodu edenlere iftira edenlere Tokat gibi cevap

    - Küfür ve şirkin küçüğü büyüğü olur mu? Büyük küfür, şirk veya inkardır; küçük küfür ise günahlardır

    - Halifelik kaç yıl olacak bundan sonra ne olacak? hadislerle açıklaması

  3. 19.Aralık.2011, 17:49
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: çok küfür edenlere ne olacak?




    “Özür dilemek zorunda kalacağın bir sözü söyleme!” (İbn Mâce, Zühd, 15)

    Konuyla ilgili hadis şöyledir:

    Ümmü Habibe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "İnsanoğlunun her sözü aleyhinedir; ancak iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak yahut Al-lah Tealâ'yı zikretmek müstesnadır." [Tirmizî, Zühd 63, (2414).]

    Aliyyu'l-Kâri der ki: "Hadisin açık manası, istisna edilen; iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak yahut Al-lah Tealâ'yı zikretmek dışında bütün konuşmaların kişinin aleyhinde olduğunu, başka bir konuşma tarzının olmadığını gösteriyor. Ancak, gibi hadisleri aşırılığa ve istikametli olmayan konuşmadan sakındırmak anlamında yorumlamak gerekir. Şurası muhakkak ki, mübah söz, ahirette ona bir fayda sağlayacak değildir.

    Konuyla ilgili ayetler ve hadisler dikkate alındığında bu hadisin anlamı şöyle olur:

    "Ademoğlunun, hadiste geçenler ve benzerleri dışında kalan her sözü, onun için bir üzüntü ve pişmanlıktır. Onda menfaatine bir yön yoktur. Bu konuda gelen diğer birçok hadis de bunu kuvvetlendirir. Bu hadisin şu ayetten alınmış olması muhtemeldir:

    "İnsanların birbirleri arasında gizlice konuşmalarının çoğunda hayır yoktur. Ancak sadaka vermeyi, bir iyilik yapmayı veya insanların arasını düzeltmeyi teşvik eden kimselerin bu maksatla yaptıkları gizli konuşmalar bundan müstesnadır. Kim bunu Allah rızası için yaparsa, elbette biz ona pek büyük bir mükâfaat vereceğiz." (Nisa, 4/114).

    Şu halde gerek ayetlerde ve gerek hadislerde gelen hayra, yardımlaşmaya, dostluğa vb. yönelik konuşma çeşitleri dışındaki konuşmalar kişinin lehine değildir. Hadiste sadece üç tane istisnanın belirtilmesi, hem o üç kısma giren konuşmaların önemini gösterir, hem de bunlar dışında kalan mübah konuşmalarda son derece dikkatli olmaya uyarı demektir. Alimler, mübah yani dinen sakıncası olmayan konuşmaların aleyhte olmayacak sınırda kalsa bile ahirette faydasının olmayacağına dikkat çekerler. Normal bir sohbet mübahtır, ama gıybete, dedikoduya, malayaniye bulaşma tehlikesi her an mevcuttur. Bütün mübahlar böyledir. Dolayısıyla, Aleyhissalâtu vesselâm, Allah'ın rızasına, ahiret ekimine âzamî ölçüde uygun bir hayat tarzının yollarını gösterirken, konuşma adabında da, mü'minleri son derece dikkatli olmaya çağıran bir ifade kullanmıştır. (bk. Canan İbrahim, Kütüb-ü Sitte, 16781-2)

    Konuşma Adabı

    Düşünmek ve konuşmak, insanı diğer canlılardan ayıran en mühim vasıftır. Aralarındaki alâka sebebiyle konuşma, sahibinin aklî seviyesini ve fikir yapısını gösteren pürüzsüz bir ayna gibidir. Dolayısıyla insanı insan yapan dilidir. İslâm, mü’minlerin söz disiplinine sahip olmalarını istemiş ve bu sahada pek çok esaslar koymuştur.

    Bir mü’min de her şeyden önce besmele çekerek ve Allah’a hamdederek konuşmaya başlamalıdır. Böyle başlanmayan her mühim iş bereketsizdir. (Ebû Dâvûd, Edeb 18; İbn Mâce, Nikâh 19) Allah’ı zikretmeksizin çok konuşmak da kalbi katılaştırır. Katı kalpli olanlar ise Allah’tan en uzak kimseler. (Tirmizî, Zühd 62)

    Konuşmak, insanlar arasındaki iletişimi, muhabbeti ve anlaşıp kaynaşmayı sağlayan büyük bir ilâhî lütuftur. Yani insanlar duygu ve düşüncelerini, arzu ve taleplerini çoğu kez konuşarak ifâde ederler. Bir kimsenin kullandığı dil ve üslûb, onu hayatta başarılı kılabildiği gibi hüsrâna da uğratabilir. Hatta kişinin dilini muhafaza etmesi, cenneti elde etme vesileleri arasında zikredilmiştir. Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) buyuruyor ki:

    “Kim bana iki çenesi arasındaki (dili) ile iffet ve nâmusunu koruma sözü verirse, ben de ona cennet sözü veririm.” (Buhârî, Rikâk, 23)

    Bir başka hadis-i şerîf'te “En faziletli kimdir?” sorusuna Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem:

    “Dilinden ve elinden Müslümanların emniyette olduğu kimsedir.”

    mukâbelesinde bulunmuştur. (Buhârî, İmân, 4-5)

    Fahr-i Kâinât Efendimiz (asm) konuşma âdâbıyla alâkalı bir kısım kâideler koymuştur ki bunları şöyle sıralayabiliriz:

    1. Açık ve anlaşılır bir şekilde muhâtabın seviyesine göre konuşulmalı, gerektiğinde önemli görülen ifâdeler tekrar edilmelidir. Nitekim ashâbın, fasih ve beliğ bir üslûp ile konuşan Peygamber Efendimiz (asm) hakkındaki şu tespitleri oldukça önemlidir:

    “Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in konuşması her dinleyenin rahatlıkla anlayabileceği şekilde açıktı.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 18)

    “Konuştuğu zaman onun kelimelerini saymak isteyen sayabilirdi.” (Buhârî, Menâkıb, 23)

    “İyice anlaşılmasını istediği kelime ve cümleleri, üç kere tekrar ederdi.” (Tirmizî, Menâkıb, 9)

    Sözün, muhâtap tarafından iyice anlaşılabilmesi için bazen tekrar edilmesi gerekebilir. Bu sebeple Kur'ân-ı Kerîm'de câlib-i dikkat vâkıâlar önemine binâen bir kaç kez tekrarlanmıştır. Meselâ şeytanın emr-i ilâhîye isyân edip secde etmemesi yedi yerde, Musâ (as)'a îmân eden sihirbazların durumu ise dört yerde tekrarlanmıştır.

    Fahr-i Kâinât Efendimiz (asm), namaz kıldırırken dikkat çekici âyetleri bazen iki, bazen üç defâ tekrarlardı. Sahâbeye nasihat ve îkazda bulunurken, bir kısım ifâdeleri tekrarladığı olurdu. Allâh dostlarının sohbetlerinde de bu şekilde tekrarlara çokça rastlamak mümkündür. Ancak bunun telkin maksatlı olması, sıkıcı olmaması ve cemaatin seviyesine münâsip olması gerekir.

    Sözü anlayacak kimsenin bulunmadığı meclislerde konuşmak da nefesleri isrâf etmek mânâsına gelir. Zîrâ Meşhûrî'nin dediği gibi; “Âkilân tâ söz mahallin bulmadıkça söylemez!”

    2. Bilgiçlik taslama ve kendini başkalarına üstün gösterme niyetiyle yapmacık konuşmalarda bulunmak veya insanların anlayamadıkları kelimelerle onlara hitap etmek şiddetle yasaklanmıştır. Sevgili Peygamberimiz:

    “Şüphesiz ki Allâh Teâlâ, sığırın otu yerken ağzında evirip çevirdiği gibi, sözü ağzında evirip çevirerek lügat paralayan kimselere buğz eder.” buyurmuştur. ( Ebû Dâvûd, Edeb, 94)

    Vazifesi hakkı ve hakîkati beyan olan Resülullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-, konuşmalarında hiçbir zaman san'at kaygısı taşımamıştır. Sevgili Peygamberimiz (asm), tertemiz duygular içinde, şefkat ve merhamet hisleriyle dolu olarak ve ruhûnun en tabiî ifâdeleriyle konuşmuştur. Böylece onun mübarek sözleri apayrı bir güzellikte ve şânına yakışır bir hüsn-ü edeb üzere olmuştur.

    3. Bağırıp çağırmak sûretiyle yüksek sesle konuşulmamalıdır. Kişinin karşısında sağır varmışçasına bağırarak ya da kavga ediyormuş gibi öfkeli bir ses tonuyla konuşması, doğru değildir. Kibar ve nazik bir üslûbun benimsenmesi, her zaman için en isâbetli yoldur. Kur'an-ı Kerim'in beyânıyla Lokman -aleyhisselâm- oğluna söz konusu metodu şöyle tavsiye etmektedir.

    “ (Yavrum!) Yürüyüşünde tabiî ol ve sesini alçalt. Unutma ki seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.” (Lokman, 31/19)

    Bir başka âyette de:

    “Kullarıma söyle, en güzel sözü söylesinler! ” (İsrâ, 17/53)

    buyurmaktadır. Hatta Allâh Teâlâ, Hz. Musâ ile kardeşi Hârûn'u, Fıravun'a gönderirken onu yumuşak bir sözle uyarmalarını istemiş (Tâhâ 20/43-44), muhâtab kafir de olsa âdâb gereği güzel bir üslûbun kullanılmasını emretmiştir. Bir hadis-i şerifte de, söylenecek güzel bir sözle bile cehennem azabından kurtulunabileceği ifâde edilir:

    “Yarım hurma vermek sûretiyle de olsa cehennemden korunun. Bunu da bulamayan (hiç olmazsa) güzel bir sözle cehennemden korunsun! ” (Müslim, Zekât, 68)

    4. İki kişinin, yanlarında bulunan üçüncü kişiyi dışlayarak aralarında fısıldaşmaları yasaklanmıştır. Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) böyle bir tavrın, yalnız kalan kimsenin üzülmesine sebep olabileceğini belirtmektedir. (Buhârî, İsti'zân, 47) Olgun bir Müslüman ise mü'min kardeşini üzecek ve kalbini incitecek davranışlarda bulunmak istemez.

    5. Bir mecliste herhangi bir konu görüşülüyor ise veya cevaplandırılmak üzere bir soru sorulmuşsa, ilk söz hakkı meclisin büyüğüne aittir. Bununla birlikte diğer kişiler de yeri geldiğinde edebe uygun bir şekilde fikirlerini beyân edebilirler. Nitekim bir hâdiseyi anlatmak için, yaşça en küçük olan Abdurrahman bin Sehl ilk önce söze başlayınca, Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-; “Sözü büyüklerine bırak, sözü büyüklerine bırak!” buyurmuş, bunun üzerine olayı büyükler anlatmıştır. (Buhârî, Cizye, 12)

    Abdullah bin Ömer şöyle anlatır: “Birgün Allâh Resûlü ashâbına:

    « Bana mü'mine benzeyen bir ağacı söyleyin!» buyurdu. Oradakiler çölde bulunan ağaçları tek tek saymaya başladılar. Gönlüme onun hurma ağacı olduğu düştü ve hemen söylemek istedim. Ancak orada benden büyük insanlar bulunduğundan konuşmaktan çekindim. Onlar cevâbı bilemeyip sükût ettiklerinde, Efendimiz onun hurma ağacı olduğunu söyledi.” (Müslim, Münâfikîn, 64)

    6. Az ve öz konuşmalı, lüzumsuz tafsilattan kaçınmalıdır. Diğer bir ifadeyle çok konuşmamayı, yerinde ve ölçülü konuşmayı âdet edinmek gerekir. Allâh Teâlâ mü'minlerin mümtaz hasletlerini sayarken:

    “O kimseler ki boş söz ve işlerden yüz çevirirler.” (Mü'minûn, 23/3)

    buyurmakta, lüzumsuz sözlerle meşgul olmayı fâsıklık ve dalâlet olarak nitelendirmektedir. (Lokmân, 31/6)

    Peygamberimiz (asm) ise bu konuya şu hadisleriyle dikkat çekmektedir:

    “Allâh'ı zikretmeksizin çok konuşmayın! Allâh'ın zikri dışında çok söz söylemek kalbi katılaştırır. Katı kalpli olanların ise Allâh'tan en uzak kimseler olduğunda şüphe yoktur.” (Tirmizî, Zühd, 62)

    “Kendisini (doğrudan) ilgilendirmeyen şeyi terk etmesi, kişinin iyi Müslüman oluşundandır.” (Tirmizî, Zühd, 11)

    Taşlıcalı Yahyâ, çok konuşanların çok hata yapacağını ifâde ile şöyle der:

    "Ehl-i dillerde bu mesel anılur; / Kim ki çok söyler ise çok yanılur."

    7. Maddî veya manevî hiçbir faydası olmayan, bilâkis zararı bulunan konuşmalardan şiddetle kaçınılmalıdır. Zîra:

    “İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında onu gözetleyen, yazmaya hazır bir melek bulunmasın.” (Kaf, 50/18)

    âyet-i kerîmesi, insanın kendisine bahşedilen hayatın kelime kelime hesabını vereceğine dikkat çekmektedir. Nebî -sallallâhu aleyhi ve sellem- de şöyle buyurmuştur:

    “Allâh'a ve âhiret gününe inanan, ya hayır söylesin ya da sussun! ” (Buhârî, Edeb, 31, 85)

    8. Kişinin helâl mi haram mı, güzel mi çirkin mi, hayır mı şer mi henüz tam olarak kestiremediği bir sözü söylemesi de konuşma âdâbına aykırıdır. Hadis-i şerifte:

    “Kul, iyice düşünüp taşınmadan bir söz söyleyiverir de bu yüzden cehennemin doğu ile batı arasından daha uzak bir yerine düşer gider.” buyrulmaktadır. (Buhârî, Rikâk, 23)

    Nitekim atalarımız da, “Bin düşün bir söyle” ve benzeri güzel sözleri söylerken bu hadislerden ilham almışlardır.

    9. İkili ilişkilerde insanı müşkil duruma sokacak anlamsız sözlerden kaçınmak, dostlukların devamı açısından fevkalâde ehemmiyeti hâizdir. Fahr-i Kâinât Efendimiz (asm):

    “Ö zür dilemek zorunda kalacağın bir sözü söyleme!” buyurmuştur. (İbn-i Mâce, Zühd, 15)

    10. Mü'min her hâlükârda doğruyu konuşmalı, yalan söz ve yalan haberden şiddetle sakınmalıdır. Allâh Resûlü (asm) şöyle buyurmuştur:

    “İnsan sabahlayınca, bütün âzâları dile mürâcaat eder ve (âdeta ona) şöyle derler; «Bizim haklarımızı korumakta Allâh'tan kork! Biz ancak senin söyleyeceklerinle ceza görürüz. Biz, sana bağlıyız. Eğer sen doğru olursan biz de doğru oluruz. Eğer sen eğrilir, yoldan çıkarsan biz de sana uyar, senin gibi oluruz.» ” (Tirmizî, Zühd, 61)

    Kur'an-ı Kerîm ise aynı çerçevede bizlere şu uyarıda bulunmaktadır:

    “ Ey îmân edenler! Allâh'tan korkun ve doğru söz söyleyin ki Allâh amellerinizi salih hâle getirsin ve günahlarınızı bağışlasın. ” (Ahzâb, 33/70-71)

    11. Gelecekle ilgili konuşurken “inşaallâh” demek, konuşma ile alâkalı bir diğer edeb kâidesidir. Kulun cüz'î irâdesi herhangi bir şeyin olması için kâfi bir sebep değildir. Önemli olan Allâh'ın dilemesidir. Zîra istikbale ait bir şey dilerken “inşâallâh” demek, Allâh'ın irâdesinin farkında olmak ve onun irâdesinin üstünde bir irâde tanımamak demektir. Nitekim bir âyet-i kerîmede;

    “« İnşaallâh» ifâdesini kullanmadıkça hiçbir şey için, «Bunu yarın yapacağım» deme! ” (Kehf 18/23-24)

    buyrulmaktadır. Bir hadis-i şerifte ise Süleyman -aleyhisselâm-'ın istikbâle mâtuf bir işinde, inşâallâh demediği için dileğinin gerçekleşmediği haber verilmektedir. (Buhârî, Eymân, 3)

    Kulağın Adabı

    Allah Teâlâ insana iki kulak bir ağız vermiştir. İnsan iyi bir dinleyici olmalı ki güzel konuşabilsin. Kulak, hayırları dinleyip öğrenmek, Allah ve Rasûlü’nün, anne-babanın ve hocanın emirlerini dinleyip itaat etmek için lütfedilmiştir. Allah’ın âyetleri de işiten ve dinleyen kimseler içindir. Yalan sözü, dedikoduyu, gıybeti, insanı günaha götüren konuşmaları, başkalarının gizliliklerini dinlemesi onun aleyhinedir. Müstehcen şeyleri dinlemesi ise kulak zinasıdır. (Buhârî, İsti’zân 12, Kader 9; Müslim, Kader 20-21) Çünkü çirkin sözler insan üzerinde fenâ tesirler bırakır, aklını fikrini bozar.

    Her şeyi dinlemek, her işittiğini söylemek çoğu zaman insanı hataya sürükler. Nebî (s.a.v):

    “Her duyduğunu nakletmesi kişiye yalan olarak yeter.” buyurur. (Müslim, Mukaddime 5)

    Güzel ses ve sadâlar kulağa hoş gelir, lâkin düşkün olunduğunda vakti heder eder.

    İnsan, kulağının şükrü olarak bol bol Kur’an-ı Kerim ve nasihat dinlemelidir. Kur’an okunduğunu işittiğinde hemen susup can kulağıyla dinlemeli ki rahmete erebilsin.

    Duymadığı hâlde duyduk diyenler gibi olmamalı, boş söz duyunca hemen yüz çevirmelidir.

    Allah Teâlâ cümlemizi, sözü dinleyip en güzeline tabi olan hâlis kullarından eylesin! Amin!
    Sorularla İslamiyet



  4. 19.Aralık.2011, 17:49
    2
    Silent and lonely rains



    “Özür dilemek zorunda kalacağın bir sözü söyleme!” (İbn Mâce, Zühd, 15)

    Konuyla ilgili hadis şöyledir:

    Ümmü Habibe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "İnsanoğlunun her sözü aleyhinedir; ancak iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak yahut Al-lah Tealâ'yı zikretmek müstesnadır." [Tirmizî, Zühd 63, (2414).]

    Aliyyu'l-Kâri der ki: "Hadisin açık manası, istisna edilen; iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak yahut Al-lah Tealâ'yı zikretmek dışında bütün konuşmaların kişinin aleyhinde olduğunu, başka bir konuşma tarzının olmadığını gösteriyor. Ancak, gibi hadisleri aşırılığa ve istikametli olmayan konuşmadan sakındırmak anlamında yorumlamak gerekir. Şurası muhakkak ki, mübah söz, ahirette ona bir fayda sağlayacak değildir.

    Konuyla ilgili ayetler ve hadisler dikkate alındığında bu hadisin anlamı şöyle olur:

    "Ademoğlunun, hadiste geçenler ve benzerleri dışında kalan her sözü, onun için bir üzüntü ve pişmanlıktır. Onda menfaatine bir yön yoktur. Bu konuda gelen diğer birçok hadis de bunu kuvvetlendirir. Bu hadisin şu ayetten alınmış olması muhtemeldir:

    "İnsanların birbirleri arasında gizlice konuşmalarının çoğunda hayır yoktur. Ancak sadaka vermeyi, bir iyilik yapmayı veya insanların arasını düzeltmeyi teşvik eden kimselerin bu maksatla yaptıkları gizli konuşmalar bundan müstesnadır. Kim bunu Allah rızası için yaparsa, elbette biz ona pek büyük bir mükâfaat vereceğiz." (Nisa, 4/114).

    Şu halde gerek ayetlerde ve gerek hadislerde gelen hayra, yardımlaşmaya, dostluğa vb. yönelik konuşma çeşitleri dışındaki konuşmalar kişinin lehine değildir. Hadiste sadece üç tane istisnanın belirtilmesi, hem o üç kısma giren konuşmaların önemini gösterir, hem de bunlar dışında kalan mübah konuşmalarda son derece dikkatli olmaya uyarı demektir. Alimler, mübah yani dinen sakıncası olmayan konuşmaların aleyhte olmayacak sınırda kalsa bile ahirette faydasının olmayacağına dikkat çekerler. Normal bir sohbet mübahtır, ama gıybete, dedikoduya, malayaniye bulaşma tehlikesi her an mevcuttur. Bütün mübahlar böyledir. Dolayısıyla, Aleyhissalâtu vesselâm, Allah'ın rızasına, ahiret ekimine âzamî ölçüde uygun bir hayat tarzının yollarını gösterirken, konuşma adabında da, mü'minleri son derece dikkatli olmaya çağıran bir ifade kullanmıştır. (bk. Canan İbrahim, Kütüb-ü Sitte, 16781-2)

    Konuşma Adabı

    Düşünmek ve konuşmak, insanı diğer canlılardan ayıran en mühim vasıftır. Aralarındaki alâka sebebiyle konuşma, sahibinin aklî seviyesini ve fikir yapısını gösteren pürüzsüz bir ayna gibidir. Dolayısıyla insanı insan yapan dilidir. İslâm, mü’minlerin söz disiplinine sahip olmalarını istemiş ve bu sahada pek çok esaslar koymuştur.

    Bir mü’min de her şeyden önce besmele çekerek ve Allah’a hamdederek konuşmaya başlamalıdır. Böyle başlanmayan her mühim iş bereketsizdir. (Ebû Dâvûd, Edeb 18; İbn Mâce, Nikâh 19) Allah’ı zikretmeksizin çok konuşmak da kalbi katılaştırır. Katı kalpli olanlar ise Allah’tan en uzak kimseler. (Tirmizî, Zühd 62)

    Konuşmak, insanlar arasındaki iletişimi, muhabbeti ve anlaşıp kaynaşmayı sağlayan büyük bir ilâhî lütuftur. Yani insanlar duygu ve düşüncelerini, arzu ve taleplerini çoğu kez konuşarak ifâde ederler. Bir kimsenin kullandığı dil ve üslûb, onu hayatta başarılı kılabildiği gibi hüsrâna da uğratabilir. Hatta kişinin dilini muhafaza etmesi, cenneti elde etme vesileleri arasında zikredilmiştir. Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) buyuruyor ki:

    “Kim bana iki çenesi arasındaki (dili) ile iffet ve nâmusunu koruma sözü verirse, ben de ona cennet sözü veririm.” (Buhârî, Rikâk, 23)

    Bir başka hadis-i şerîf'te “En faziletli kimdir?” sorusuna Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem:

    “Dilinden ve elinden Müslümanların emniyette olduğu kimsedir.”

    mukâbelesinde bulunmuştur. (Buhârî, İmân, 4-5)

    Fahr-i Kâinât Efendimiz (asm) konuşma âdâbıyla alâkalı bir kısım kâideler koymuştur ki bunları şöyle sıralayabiliriz:

    1. Açık ve anlaşılır bir şekilde muhâtabın seviyesine göre konuşulmalı, gerektiğinde önemli görülen ifâdeler tekrar edilmelidir. Nitekim ashâbın, fasih ve beliğ bir üslûp ile konuşan Peygamber Efendimiz (asm) hakkındaki şu tespitleri oldukça önemlidir:

    “Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in konuşması her dinleyenin rahatlıkla anlayabileceği şekilde açıktı.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 18)

    “Konuştuğu zaman onun kelimelerini saymak isteyen sayabilirdi.” (Buhârî, Menâkıb, 23)

    “İyice anlaşılmasını istediği kelime ve cümleleri, üç kere tekrar ederdi.” (Tirmizî, Menâkıb, 9)

    Sözün, muhâtap tarafından iyice anlaşılabilmesi için bazen tekrar edilmesi gerekebilir. Bu sebeple Kur'ân-ı Kerîm'de câlib-i dikkat vâkıâlar önemine binâen bir kaç kez tekrarlanmıştır. Meselâ şeytanın emr-i ilâhîye isyân edip secde etmemesi yedi yerde, Musâ (as)'a îmân eden sihirbazların durumu ise dört yerde tekrarlanmıştır.

    Fahr-i Kâinât Efendimiz (asm), namaz kıldırırken dikkat çekici âyetleri bazen iki, bazen üç defâ tekrarlardı. Sahâbeye nasihat ve îkazda bulunurken, bir kısım ifâdeleri tekrarladığı olurdu. Allâh dostlarının sohbetlerinde de bu şekilde tekrarlara çokça rastlamak mümkündür. Ancak bunun telkin maksatlı olması, sıkıcı olmaması ve cemaatin seviyesine münâsip olması gerekir.

    Sözü anlayacak kimsenin bulunmadığı meclislerde konuşmak da nefesleri isrâf etmek mânâsına gelir. Zîrâ Meşhûrî'nin dediği gibi; “Âkilân tâ söz mahallin bulmadıkça söylemez!”

    2. Bilgiçlik taslama ve kendini başkalarına üstün gösterme niyetiyle yapmacık konuşmalarda bulunmak veya insanların anlayamadıkları kelimelerle onlara hitap etmek şiddetle yasaklanmıştır. Sevgili Peygamberimiz:

    “Şüphesiz ki Allâh Teâlâ, sığırın otu yerken ağzında evirip çevirdiği gibi, sözü ağzında evirip çevirerek lügat paralayan kimselere buğz eder.” buyurmuştur. ( Ebû Dâvûd, Edeb, 94)

    Vazifesi hakkı ve hakîkati beyan olan Resülullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-, konuşmalarında hiçbir zaman san'at kaygısı taşımamıştır. Sevgili Peygamberimiz (asm), tertemiz duygular içinde, şefkat ve merhamet hisleriyle dolu olarak ve ruhûnun en tabiî ifâdeleriyle konuşmuştur. Böylece onun mübarek sözleri apayrı bir güzellikte ve şânına yakışır bir hüsn-ü edeb üzere olmuştur.

    3. Bağırıp çağırmak sûretiyle yüksek sesle konuşulmamalıdır. Kişinin karşısında sağır varmışçasına bağırarak ya da kavga ediyormuş gibi öfkeli bir ses tonuyla konuşması, doğru değildir. Kibar ve nazik bir üslûbun benimsenmesi, her zaman için en isâbetli yoldur. Kur'an-ı Kerim'in beyânıyla Lokman -aleyhisselâm- oğluna söz konusu metodu şöyle tavsiye etmektedir.

    “ (Yavrum!) Yürüyüşünde tabiî ol ve sesini alçalt. Unutma ki seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.” (Lokman, 31/19)

    Bir başka âyette de:

    “Kullarıma söyle, en güzel sözü söylesinler! ” (İsrâ, 17/53)

    buyurmaktadır. Hatta Allâh Teâlâ, Hz. Musâ ile kardeşi Hârûn'u, Fıravun'a gönderirken onu yumuşak bir sözle uyarmalarını istemiş (Tâhâ 20/43-44), muhâtab kafir de olsa âdâb gereği güzel bir üslûbun kullanılmasını emretmiştir. Bir hadis-i şerifte de, söylenecek güzel bir sözle bile cehennem azabından kurtulunabileceği ifâde edilir:

    “Yarım hurma vermek sûretiyle de olsa cehennemden korunun. Bunu da bulamayan (hiç olmazsa) güzel bir sözle cehennemden korunsun! ” (Müslim, Zekât, 68)

    4. İki kişinin, yanlarında bulunan üçüncü kişiyi dışlayarak aralarında fısıldaşmaları yasaklanmıştır. Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) böyle bir tavrın, yalnız kalan kimsenin üzülmesine sebep olabileceğini belirtmektedir. (Buhârî, İsti'zân, 47) Olgun bir Müslüman ise mü'min kardeşini üzecek ve kalbini incitecek davranışlarda bulunmak istemez.

    5. Bir mecliste herhangi bir konu görüşülüyor ise veya cevaplandırılmak üzere bir soru sorulmuşsa, ilk söz hakkı meclisin büyüğüne aittir. Bununla birlikte diğer kişiler de yeri geldiğinde edebe uygun bir şekilde fikirlerini beyân edebilirler. Nitekim bir hâdiseyi anlatmak için, yaşça en küçük olan Abdurrahman bin Sehl ilk önce söze başlayınca, Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-; “Sözü büyüklerine bırak, sözü büyüklerine bırak!” buyurmuş, bunun üzerine olayı büyükler anlatmıştır. (Buhârî, Cizye, 12)

    Abdullah bin Ömer şöyle anlatır: “Birgün Allâh Resûlü ashâbına:

    « Bana mü'mine benzeyen bir ağacı söyleyin!» buyurdu. Oradakiler çölde bulunan ağaçları tek tek saymaya başladılar. Gönlüme onun hurma ağacı olduğu düştü ve hemen söylemek istedim. Ancak orada benden büyük insanlar bulunduğundan konuşmaktan çekindim. Onlar cevâbı bilemeyip sükût ettiklerinde, Efendimiz onun hurma ağacı olduğunu söyledi.” (Müslim, Münâfikîn, 64)

    6. Az ve öz konuşmalı, lüzumsuz tafsilattan kaçınmalıdır. Diğer bir ifadeyle çok konuşmamayı, yerinde ve ölçülü konuşmayı âdet edinmek gerekir. Allâh Teâlâ mü'minlerin mümtaz hasletlerini sayarken:

    “O kimseler ki boş söz ve işlerden yüz çevirirler.” (Mü'minûn, 23/3)

    buyurmakta, lüzumsuz sözlerle meşgul olmayı fâsıklık ve dalâlet olarak nitelendirmektedir. (Lokmân, 31/6)

    Peygamberimiz (asm) ise bu konuya şu hadisleriyle dikkat çekmektedir:

    “Allâh'ı zikretmeksizin çok konuşmayın! Allâh'ın zikri dışında çok söz söylemek kalbi katılaştırır. Katı kalpli olanların ise Allâh'tan en uzak kimseler olduğunda şüphe yoktur.” (Tirmizî, Zühd, 62)

    “Kendisini (doğrudan) ilgilendirmeyen şeyi terk etmesi, kişinin iyi Müslüman oluşundandır.” (Tirmizî, Zühd, 11)

    Taşlıcalı Yahyâ, çok konuşanların çok hata yapacağını ifâde ile şöyle der:

    "Ehl-i dillerde bu mesel anılur; / Kim ki çok söyler ise çok yanılur."

    7. Maddî veya manevî hiçbir faydası olmayan, bilâkis zararı bulunan konuşmalardan şiddetle kaçınılmalıdır. Zîra:

    “İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında onu gözetleyen, yazmaya hazır bir melek bulunmasın.” (Kaf, 50/18)

    âyet-i kerîmesi, insanın kendisine bahşedilen hayatın kelime kelime hesabını vereceğine dikkat çekmektedir. Nebî -sallallâhu aleyhi ve sellem- de şöyle buyurmuştur:

    “Allâh'a ve âhiret gününe inanan, ya hayır söylesin ya da sussun! ” (Buhârî, Edeb, 31, 85)

    8. Kişinin helâl mi haram mı, güzel mi çirkin mi, hayır mı şer mi henüz tam olarak kestiremediği bir sözü söylemesi de konuşma âdâbına aykırıdır. Hadis-i şerifte:

    “Kul, iyice düşünüp taşınmadan bir söz söyleyiverir de bu yüzden cehennemin doğu ile batı arasından daha uzak bir yerine düşer gider.” buyrulmaktadır. (Buhârî, Rikâk, 23)

    Nitekim atalarımız da, “Bin düşün bir söyle” ve benzeri güzel sözleri söylerken bu hadislerden ilham almışlardır.

    9. İkili ilişkilerde insanı müşkil duruma sokacak anlamsız sözlerden kaçınmak, dostlukların devamı açısından fevkalâde ehemmiyeti hâizdir. Fahr-i Kâinât Efendimiz (asm):

    “Ö zür dilemek zorunda kalacağın bir sözü söyleme!” buyurmuştur. (İbn-i Mâce, Zühd, 15)

    10. Mü'min her hâlükârda doğruyu konuşmalı, yalan söz ve yalan haberden şiddetle sakınmalıdır. Allâh Resûlü (asm) şöyle buyurmuştur:

    “İnsan sabahlayınca, bütün âzâları dile mürâcaat eder ve (âdeta ona) şöyle derler; «Bizim haklarımızı korumakta Allâh'tan kork! Biz ancak senin söyleyeceklerinle ceza görürüz. Biz, sana bağlıyız. Eğer sen doğru olursan biz de doğru oluruz. Eğer sen eğrilir, yoldan çıkarsan biz de sana uyar, senin gibi oluruz.» ” (Tirmizî, Zühd, 61)

    Kur'an-ı Kerîm ise aynı çerçevede bizlere şu uyarıda bulunmaktadır:

    “ Ey îmân edenler! Allâh'tan korkun ve doğru söz söyleyin ki Allâh amellerinizi salih hâle getirsin ve günahlarınızı bağışlasın. ” (Ahzâb, 33/70-71)

    11. Gelecekle ilgili konuşurken “inşaallâh” demek, konuşma ile alâkalı bir diğer edeb kâidesidir. Kulun cüz'î irâdesi herhangi bir şeyin olması için kâfi bir sebep değildir. Önemli olan Allâh'ın dilemesidir. Zîra istikbale ait bir şey dilerken “inşâallâh” demek, Allâh'ın irâdesinin farkında olmak ve onun irâdesinin üstünde bir irâde tanımamak demektir. Nitekim bir âyet-i kerîmede;

    “« İnşaallâh» ifâdesini kullanmadıkça hiçbir şey için, «Bunu yarın yapacağım» deme! ” (Kehf 18/23-24)

    buyrulmaktadır. Bir hadis-i şerifte ise Süleyman -aleyhisselâm-'ın istikbâle mâtuf bir işinde, inşâallâh demediği için dileğinin gerçekleşmediği haber verilmektedir. (Buhârî, Eymân, 3)

    Kulağın Adabı

    Allah Teâlâ insana iki kulak bir ağız vermiştir. İnsan iyi bir dinleyici olmalı ki güzel konuşabilsin. Kulak, hayırları dinleyip öğrenmek, Allah ve Rasûlü’nün, anne-babanın ve hocanın emirlerini dinleyip itaat etmek için lütfedilmiştir. Allah’ın âyetleri de işiten ve dinleyen kimseler içindir. Yalan sözü, dedikoduyu, gıybeti, insanı günaha götüren konuşmaları, başkalarının gizliliklerini dinlemesi onun aleyhinedir. Müstehcen şeyleri dinlemesi ise kulak zinasıdır. (Buhârî, İsti’zân 12, Kader 9; Müslim, Kader 20-21) Çünkü çirkin sözler insan üzerinde fenâ tesirler bırakır, aklını fikrini bozar.

    Her şeyi dinlemek, her işittiğini söylemek çoğu zaman insanı hataya sürükler. Nebî (s.a.v):

    “Her duyduğunu nakletmesi kişiye yalan olarak yeter.” buyurur. (Müslim, Mukaddime 5)

    Güzel ses ve sadâlar kulağa hoş gelir, lâkin düşkün olunduğunda vakti heder eder.

    İnsan, kulağının şükrü olarak bol bol Kur’an-ı Kerim ve nasihat dinlemelidir. Kur’an okunduğunu işittiğinde hemen susup can kulağıyla dinlemeli ki rahmete erebilsin.

    Duymadığı hâlde duyduk diyenler gibi olmamalı, boş söz duyunca hemen yüz çevirmelidir.

    Allah Teâlâ cümlemizi, sözü dinleyip en güzeline tabi olan hâlis kullarından eylesin! Amin!
    Sorularla İslamiyet



  5. 19.Aralık.2011, 17:58
    3
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: çok küfür edenlere ne olacak?


    (Ey iman edenler, içki, kumar, putlar, fal okları şeytanın necis işleridir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz Şeytan, içki ve kumar ile aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister Artık hepiniz vazgeçin!) [Maide 90,91]

    “Şeytan, içkide ve kumarda aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allah'ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık siz hepiniz vazgeçtiniz değil mi?” (Maide, 5/91)

    Bu son ayet ile alkollü içkiler kesin olarak haram edilmiştir. Sahabelerden Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: Biz içki alemindeydik. Ben dağıtıyordum. Bir adam geldi “İçki haram edildi.” dedi. Arkadaşlar derhal “Şu içki kaplarını dök, temizle.” emrini verdiler. O haberden sonra kimse ağzına içki almadı.

    Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
    (İçkinin haram olduğuna dair kesin hüküm indi) [Müslim]

    (İhtimar [alkol teşekkül] etmiş her içki haramdır) [Ebu Davud]

    (Çoğu sarhoş eden içkinin, azını da içmek haramdır) [Nesai]

    (İçkide ilaç özelliği yoktur Hastalık yapar) [Müslim]

    (İçki, bütün kötülüklerin başıdır) [Taberani]

    (İçki kötülük doğurur) [Beyheki, Ruzeyn]

    (İçki her kötülüğün anahtarıdır) [İbni Mace]

    (Allah’a ve ahirete inanan içki içmesin, içki içilen sofraya da oturmasın!) [Taberani]

    (İçkiden sakının! Ağaç dal budak saldığı gibi, içki de, kötülük saçar) [İbni Mace]

    (İçki, günahların en büyüğüdür, her kötülüğün ve her günahın anasıdır) [Taberani]

    (İçki içenin haya perdesi yırtılır, şeytan ona yoldaş olur, her kötülüğe sevk eder ve her iyilikten alıkoyar) [Taberani]

    (Alkoliğin, kabrinden kalkarken, iki gözü arasında, "Bu Allah’ın rahmetinden mahrumdur" yazısı görülür) [Deylemi]

    (Rahmet melekleri, sarhoştan uzak durur) [Bezzar]

    (İçki içenin, kıyamette yüzü kara, dili sarkıktır, pis kokusundan herkes kaçar) [Zevacir]

    (Bir zaman gelir ki, içkinin adı değiştirilip helal sayılır) [İ Ahmed]

    (İçki, zinadan kötüdür) [RNasıhin]

    (Allahü teâlâ, içki içene, içirene, alıp satana, yapana, saklayana, taşıyana, kendisine götürülene ve parasını yiyene lanet etti) [İbni Mace]

    (Emanete hıyanet edilir, zekat ceza gibi istenmeyerek verilir, aşağı kimseler, başa geçer, zalimlere şerrinden korkulduğu için iyilik edilir, içkiler içilir, çalgılar çalınır ve sonra gelenler [türediler] öncekileri kötülerse, çeşitli felaketlere maruz kalırlar) [Tirmizi]

    (Bir kral, bir adamı tutup “içki, katillik, zina ve domuz eti yemekten birini seç, yoksa seni öldüreceğim” der Adam içkiyi seçer Onu içince hepsini de yapar) [Taberani, Hakim]

    (Kötülüklerin hepsi kilitli bir yerdedir Bu yerin anahtarı içkidir İçki içen, o kapıyı açıp içine düşer) [Abdürrezzak]

    (Bütün kötülükler bir yere toplanmıştır Bu yerin kilidi zina, anahtarı içkidir Bütün iyilikler de bir yerde toplanmıştır Bu yerin kilidi namaz, anahtarı abdesttir) [İslam Ahlakı]

    (Eski zamanlarda bir abid, insanlardan ayrı bir yerde ibadet ederken, bunu gören bir kadın, ona gönlünü kaptırır, hizmetçisini gönderir Hizmetçi, abide gelip; bir şahitlik için sizi çağırıyorlar der Abid de gider Birkaç kapı geçerek güzel kadının yanına varır Kadın, “Ya bu çocuğu öldür, ya benimle zina et veya şu şaraptan iç Birini yapmazsan bütün gücümle bağırır, seni rezil ederim” der Abid, bunlardan birini yapmak zorunda kalınca, şaraba razı olur Şarabı içince sarhoş olur, daha sonra kadınla zina eder, çocuğu da öldürür Vallahi iman ile şarap bir arada olamaz Biri diğerini uzaklaştırır) [İbni Hibban]

    (Cenab-ı Hak, zurna, gırnata, ud, def gibi bütün çalgı aletlerini, cahiliyet döneminde tapınılan putları kaldırmamı emredip, kendisinden korkup da içkiyi bırakan mümine Cennet nimetlerini ihsan edeceğini de bildirdi) [İ Ahmed]

    (Şaraba değişik isimler konup içilir, çalgı ve şarkıcı kadınlar çoğalırsa Allahü teâlâ onları yere geçirir) [İbni Mace, İbni Hibban]

    (Çalgılar çoğalır ve içkiler içilirse, yere batmak, başka kılığa çevrilmek gibi belalar gelir) [Tirmizi]

    (İçki içilir, kötü kadınlar çoğalırsa, erkek erkekle, kadın kadınla yetindiği zaman, çeşitli belalar gelir) [Beyheki]

    (Şarap içenin namazı kırk gün kabul olmaz) [Tirmizi, Hakim, Nesai]
    (Namazı kabul olmaz) demek, namazı boşa gider demek değildir Namaz borcundan kurtulur, namaz kılmakla kavuşacağı büyük sevaptan mahrum kalır demektir Namaz kılanın, günahları bırakması kolaylaşır İçki içen de namaza devam etmelidir

    (Kişi, mümin olduğu halde zina ve hırsızlık edemez, içki içemez Bunları yapan İslam halkasını boynundan çıkarmış olurTevbe ederse, Allahü teâlâ tevbesini kabul eder) [Nesai]

    (Zina eden ve şarap içenin imanı, gömleğin sırttan çıktığı gibi çıkar) [Hakim]

    (İçki ile iman, bir arada bulunmaz, biri, diğerini uzaklaştırır) [Beyheki]

    (İçki içenin kalbinden iman nuru çıkar) [Taberani]

    (Alkolik olan Cennete giremez) [Hakim]

    Her içki içene kâfir denmez Çünkü Ehl-i sünnet itikadında büyük günah işleyene kâfir denmez [Vehhabiler, büyük günah işleyene, mesela içki içene, namaz kılmayana, açık gezene kâfir derler Vehhabiliğin bu yüzden de İslamiyet’le yani ehl-i sünnetle, alakası yoktur] İslam âlimleri, (Cennete giremez) hadis-i şerifini, (Günahının cezasını çekmeden Cennete giremez) şeklinde açıklamışlardır

    Hep büyük günah işleyen, namaz kılamaz, haramlara önem veremez, Allah korusun imanını kaybedebilir Bunun için içki içenin ve diğer büyük günahları işleyenin bir gün iman nuru sönebilir Atalarımız, (Su testisi su yolunda kırılır) demişlerdir Her su testisi, su yolunda kırılmadığı gibi, her içki içen de imansız ölür denemez Fakat devamlı işlenen günahlar, insanı küfre sürükler İçki içenler, namaza önem verip kılmaya devam ederse, içkiyi bırakmaları kolay olur Kur’an-ı kerimde mealen, (Namaz, her kötülükten alıkoyar) buyuruluyor(Ankebut 45)




  6. 19.Aralık.2011, 17:58
    3
    Silent and lonely rains

    (Ey iman edenler, içki, kumar, putlar, fal okları şeytanın necis işleridir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz Şeytan, içki ve kumar ile aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister Artık hepiniz vazgeçin!) [Maide 90,91]

    “Şeytan, içkide ve kumarda aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allah'ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık siz hepiniz vazgeçtiniz değil mi?” (Maide, 5/91)

    Bu son ayet ile alkollü içkiler kesin olarak haram edilmiştir. Sahabelerden Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: Biz içki alemindeydik. Ben dağıtıyordum. Bir adam geldi “İçki haram edildi.” dedi. Arkadaşlar derhal “Şu içki kaplarını dök, temizle.” emrini verdiler. O haberden sonra kimse ağzına içki almadı.

    Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
    (İçkinin haram olduğuna dair kesin hüküm indi) [Müslim]

    (İhtimar [alkol teşekkül] etmiş her içki haramdır) [Ebu Davud]

    (Çoğu sarhoş eden içkinin, azını da içmek haramdır) [Nesai]

    (İçkide ilaç özelliği yoktur Hastalık yapar) [Müslim]

    (İçki, bütün kötülüklerin başıdır) [Taberani]

    (İçki kötülük doğurur) [Beyheki, Ruzeyn]

    (İçki her kötülüğün anahtarıdır) [İbni Mace]

    (Allah’a ve ahirete inanan içki içmesin, içki içilen sofraya da oturmasın!) [Taberani]

    (İçkiden sakının! Ağaç dal budak saldığı gibi, içki de, kötülük saçar) [İbni Mace]

    (İçki, günahların en büyüğüdür, her kötülüğün ve her günahın anasıdır) [Taberani]

    (İçki içenin haya perdesi yırtılır, şeytan ona yoldaş olur, her kötülüğe sevk eder ve her iyilikten alıkoyar) [Taberani]

    (Alkoliğin, kabrinden kalkarken, iki gözü arasında, "Bu Allah’ın rahmetinden mahrumdur" yazısı görülür) [Deylemi]

    (Rahmet melekleri, sarhoştan uzak durur) [Bezzar]

    (İçki içenin, kıyamette yüzü kara, dili sarkıktır, pis kokusundan herkes kaçar) [Zevacir]

    (Bir zaman gelir ki, içkinin adı değiştirilip helal sayılır) [İ Ahmed]

    (İçki, zinadan kötüdür) [RNasıhin]

    (Allahü teâlâ, içki içene, içirene, alıp satana, yapana, saklayana, taşıyana, kendisine götürülene ve parasını yiyene lanet etti) [İbni Mace]

    (Emanete hıyanet edilir, zekat ceza gibi istenmeyerek verilir, aşağı kimseler, başa geçer, zalimlere şerrinden korkulduğu için iyilik edilir, içkiler içilir, çalgılar çalınır ve sonra gelenler [türediler] öncekileri kötülerse, çeşitli felaketlere maruz kalırlar) [Tirmizi]

    (Bir kral, bir adamı tutup “içki, katillik, zina ve domuz eti yemekten birini seç, yoksa seni öldüreceğim” der Adam içkiyi seçer Onu içince hepsini de yapar) [Taberani, Hakim]

    (Kötülüklerin hepsi kilitli bir yerdedir Bu yerin anahtarı içkidir İçki içen, o kapıyı açıp içine düşer) [Abdürrezzak]

    (Bütün kötülükler bir yere toplanmıştır Bu yerin kilidi zina, anahtarı içkidir Bütün iyilikler de bir yerde toplanmıştır Bu yerin kilidi namaz, anahtarı abdesttir) [İslam Ahlakı]

    (Eski zamanlarda bir abid, insanlardan ayrı bir yerde ibadet ederken, bunu gören bir kadın, ona gönlünü kaptırır, hizmetçisini gönderir Hizmetçi, abide gelip; bir şahitlik için sizi çağırıyorlar der Abid de gider Birkaç kapı geçerek güzel kadının yanına varır Kadın, “Ya bu çocuğu öldür, ya benimle zina et veya şu şaraptan iç Birini yapmazsan bütün gücümle bağırır, seni rezil ederim” der Abid, bunlardan birini yapmak zorunda kalınca, şaraba razı olur Şarabı içince sarhoş olur, daha sonra kadınla zina eder, çocuğu da öldürür Vallahi iman ile şarap bir arada olamaz Biri diğerini uzaklaştırır) [İbni Hibban]

    (Cenab-ı Hak, zurna, gırnata, ud, def gibi bütün çalgı aletlerini, cahiliyet döneminde tapınılan putları kaldırmamı emredip, kendisinden korkup da içkiyi bırakan mümine Cennet nimetlerini ihsan edeceğini de bildirdi) [İ Ahmed]

    (Şaraba değişik isimler konup içilir, çalgı ve şarkıcı kadınlar çoğalırsa Allahü teâlâ onları yere geçirir) [İbni Mace, İbni Hibban]

    (Çalgılar çoğalır ve içkiler içilirse, yere batmak, başka kılığa çevrilmek gibi belalar gelir) [Tirmizi]

    (İçki içilir, kötü kadınlar çoğalırsa, erkek erkekle, kadın kadınla yetindiği zaman, çeşitli belalar gelir) [Beyheki]

    (Şarap içenin namazı kırk gün kabul olmaz) [Tirmizi, Hakim, Nesai]
    (Namazı kabul olmaz) demek, namazı boşa gider demek değildir Namaz borcundan kurtulur, namaz kılmakla kavuşacağı büyük sevaptan mahrum kalır demektir Namaz kılanın, günahları bırakması kolaylaşır İçki içen de namaza devam etmelidir

    (Kişi, mümin olduğu halde zina ve hırsızlık edemez, içki içemez Bunları yapan İslam halkasını boynundan çıkarmış olurTevbe ederse, Allahü teâlâ tevbesini kabul eder) [Nesai]

    (Zina eden ve şarap içenin imanı, gömleğin sırttan çıktığı gibi çıkar) [Hakim]

    (İçki ile iman, bir arada bulunmaz, biri, diğerini uzaklaştırır) [Beyheki]

    (İçki içenin kalbinden iman nuru çıkar) [Taberani]

    (Alkolik olan Cennete giremez) [Hakim]

    Her içki içene kâfir denmez Çünkü Ehl-i sünnet itikadında büyük günah işleyene kâfir denmez [Vehhabiler, büyük günah işleyene, mesela içki içene, namaz kılmayana, açık gezene kâfir derler Vehhabiliğin bu yüzden de İslamiyet’le yani ehl-i sünnetle, alakası yoktur] İslam âlimleri, (Cennete giremez) hadis-i şerifini, (Günahının cezasını çekmeden Cennete giremez) şeklinde açıklamışlardır

    Hep büyük günah işleyen, namaz kılamaz, haramlara önem veremez, Allah korusun imanını kaybedebilir Bunun için içki içenin ve diğer büyük günahları işleyenin bir gün iman nuru sönebilir Atalarımız, (Su testisi su yolunda kırılır) demişlerdir Her su testisi, su yolunda kırılmadığı gibi, her içki içen de imansız ölür denemez Fakat devamlı işlenen günahlar, insanı küfre sürükler İçki içenler, namaza önem verip kılmaya devam ederse, içkiyi bırakmaları kolay olur Kur’an-ı kerimde mealen, (Namaz, her kötülükten alıkoyar) buyuruluyor(Ankebut 45)




  7. 19.Aralık.2011, 18:04
    4
    hakan aydın
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 05.Aralık.2011
    Üye No: 92309
    Mesaj Sayısı: 124
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 2
    Bulunduğu yer: trakya

    Cevap: çok küfür edenlere ne olacak?

    kardesim allah senden razı olsun yukarda bir cümle var kim iffetini namusunu korumaya söz verir bnde ona cennet sözü veririm iffet namus biraz detaylı anlatırmısın


  8. 19.Aralık.2011, 18:04
    4
    Devamlı Üye
    kardesim allah senden razı olsun yukarda bir cümle var kim iffetini namusunu korumaya söz verir bnde ona cennet sözü veririm iffet namus biraz detaylı anlatırmısın


  9. 19.Aralık.2011, 18:15
    5
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: çok küfür edenlere ne olacak?

    amin ecmain,konu hakkındaki eklenen yazıyı
    okuyabilirsin kardeşim
    umarım yardımcı olur
    Hayırlarla kal..



    ----------------------



    Prof. Dr. Hayati Hökelekli

    Bu yazı 1433 kez okundu.

    Sesli Dinle


    Namus; iffet, vefa ve sadakatten hâsıl olan öyle mübarek bir hamurdur ki, harç olarak kullanıldığı binanın sarsılıp yıkılması hiç görülmemiş veya çok ender vâki olmuştur.

    "Namus"a, sözlüklerde "bir sırrı saklamak, birine bir şey fısıldamak" (İbn-i Manzur,VI.,241) "gizli ve örtülü söz eylemek"; "avcının pusuya yatıp saklanması, avcı tuzağı"; "işini letâfet ve incelikle yapan mâhir kimse" (Asım Efendi, II.,1036); "herhangi bir şeyin bozulması, kokması, yağlanması" (İbn-i Manzur, VI., 243; İbn-i Fâris, V., 480-481) gibi mânâlar verilmiştir. Namusun bu koruma ve saklama anlamına uygun olarak, yatanların görülmemesi için yatağın etrafına çekilen perdeye veya zararlı haşarattan korunmak için kullanılan cibinliğe "namusiye" denilmiştir. (Pakalın, II. 653)

    Namus, evrensel ahlâka uygun lekesiz ve şerefli bir hayat yaşamaya, insanlık haysiyetini zedeleyecek her türlü davranıştan uzak durmaya yönelten ahlâkî ilkeler bütünü olarak tanımlanabilir.

    Namus son dönem ahlâk kitaplarında daha çok ırz, edep, iffet, ar, hayâ, şeref, onur doğruluk, dürüstlük gibi erdemlerin bütününü içine alan bir ahlâk terimi olarak kullanılmaktadır. Şehvet gücünün itidal ölçüleri içerisinde tutulması demek olan ve genel mânâda "kötülük ve çirkinliklerden kaçınma ve kendini koruma" anlamına gelen iffet ve "insanî şeref ve saygınlığın korunması" demek olan ırz kavramları ile çok yakın ilişkilidir; çoğu zaman bunlardan biri diğerinin yerine kullanılmakla birlikte, namus kavramının anlam sahasının bunların hepsinden daha geniş olduğu söylenebilir.

    Genel olarak namus, insanın mânevî ve ahlâkî kişiliğini ayakta tutan ve sıkı sıkıya korunması, saklanması gereken temel bir değer kabul edilir. İnsanın mânevî şahsiyeti ve onu koruyan namus ilkesi insanın en değerli ve kutsal varlığıdır; onun sözlü ya da fiilî her türlü saldırıdan korunması ahlâkî bir görev kabul edilir. İslâm ahlâk anlayışı insanın mânevî hayatını maddî hayatından daha saygın ve kutsal kabul eder. İffet ve namus gibi mânevî değerler; açlık, susuzluk, cinsellik gibi fizyolojik ihtiyaç ve isteklerden daha önemlidir. Bu düşünce, büyük ölçüde fizyolojik istek ve tutkuları düzeyinde yaşayan ortalama insanlar için geçerli olmayabilir. Ancak salim fıtratı bozulmamış her insan, mânevî değerlerine maddî ihtiyaçlarından daha çok değer verir. Bu yüzden namus ve şerefini korumak için seve seve canını fedâ etmekten çekinmez. (Carullah, s.38; Akseki s.237; Fromm,1980, s.94)

    İnsanlar arası ilişkilerin ve görevlerin yerine getirilmesinde ve medenî bir hayatın yaşanmasında namus duygu ve anlayışının çok önemli bir yeri vardır. İnsanda namusun varlığı; kişinin dine, edep ve ahlâka aykırı işlerden kaçınması, kötü ve yanlış işler karşısında her zaman iyi ve doğru olanı tercih etmesi ile anlaşılır. Bilgi ve anlayış seviyesinin yükselmesine paralel olarak kişilerde namusa uygun yaşama ve davranma eğilimlerinin de arttığı ve mükemmelleştiği bilinen bir gerçektir. Fakat namus insan fıtratında tabiî bir duygu ve eğilim olduğu için, ilkel denen topluluklarda, medenî imkânlardan uzakta yaşayan çöl ve kırsal kesimlerin insanlarında da sağlam bir namus anlayışına rastlanmaktadır. Ne tür bir toplumda yaşanırsa yaşansın, bütün insanların huzur ve mutluluğu, namus kurallarına göre yaşamanın en büyük erdem kabul edildiği ve bunun için herkesin gayret gösterdiği bir ortamı gerekli kılmaktadır. Günümüzde yapılan çalışmalar, namus kavramının neredeyse mutlak olarak evlilik dışı cinsel ilişkiden korunmuşluk anlamında kullanıldığını ortaya koymaktadır. Bunun yanında namusun cinsel ahlâk kurallarına “itaat” olarak anlaşıldığı da bir gerçektir. (Bora-Üstün; İstanbul 2005, s.67)

    “Namus” kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de geçmemektedir; fakat bu kelimenin ihtiva ettiği ve zamanla yerleşik bir hâl alan anlamların önemli bir kısmını çağrışım yaptıran birçok kelime ve ifade yer almaktadır. Özellikle kadın-erkek ilişkileri bağlamında; sağlam ve sağlıklı bir aile yapısının korunması için gerekli olan cinsel ahlâk ilkelerine tam olarak uyulmasını, kişinin şeref, onur ve saygınlığına gölge düşürecek tutum ve davranışlardan uzak durulmasını emir ve tavsiye eden âyetlerin tefsir ve meallerinde, namus kelimesine sıkça rastlanmaktadır. Nisâ(4) 24. ve Mâide(5) 5. âyette geçen “muhsanât” kavramı, genellikle iffetli ve namuslu kadın olarak anlaşılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm iffet ve namusu bütün ahlâkî iyiliklerin esası sayar. Onları korumayı, hayâ ve haysiyetli olmanın bir gereği kabul eder. Evliliğin sağlıklı ve geçerli temellerini, erkek ve kadının namuslu, iffetli, zina yapmamış ve gizli dostlar edinmemiş olması ilkesine dayandırır. (Maide 5/5; Nur 24/33) Cinsler arasında bir ayrım söz konusu olmaksızın “ırz ve namusu koruma” inanmış erkek ve kadınların ortak özelliği olarak zikredilir. (Nur 24/6,7,15; Ahzab 33/35; Meâric 70/29-31)

    Hazreti Peygamber’den (sallallahü aleyhi ve sellem) nakledilen birkaç hadîste namus kelimesinin farklı bir anlamda kullanıldığı görülmektedir. İlk vahyin tesiriyle bir sarsıntı geçiren Allah Resulü’nün sevgili zevcesi Hz. Hatice Vâlidemiz durumu amcası Varaka b. Nevfel’e anlatınca, o: “Eğer bana anlattığın doğru ise, Musa’ya gelen “namus-i ekber” ona da gelmiştir.” der. (Buhari, Bed’ül-vahy 3; Enbiyâ 2. Müslim, İman 252. Müsned I, 312; VI, 223). Burada yer aldığı şekliyle kelimenin Arapça “nems” kökünden geldiği ve “nâmûs-i ekber”in de “sır ortağı, gizli bilgiye sahip olan” anlamında Cebrail olduğu kabul edilmiştir.

    Bunun yanında Hz. Peygamber’in hadîsle-rin-de namuslu kadınlara (=muhsanât) iftira atmak (=kazif) yedi helâk edici günahtan birisi sayılmıştır.(Buhari, Vesayâ 23; Tıb. 38; Hudûd 44. Müslim, İman 145) Namus anlamında “ırz” kavramına hadîslerde daha çok rastlanmaktadır. “Canlarınız, mallarınız ve namusunuz (=ağraz) saygı değer ve dokunulmazdır.” mealindeki bir hadîs hemen bütün hadîs kitaplarında yer almaktadır. (Buhari, İlim 9,37; Hac 132, Tevhid 24. Müslim, Hac 147; Kasame 29, 30..)

    Cinsel iffet ve ahlâkın korunması şeklindeki bu daha özel anlamında namus, İslâm öncesi Arap toplumunda da önemli bir ahlâkî değer kabul edilirdi. Cahiliye şairlerinden Antere: “Komşu hanımla karşılaştığım zaman, evine girip kayboluncaya kadar gözlerimi yere indiririm.” demiştir. (Ikdu’l- Ferîd, V.132) Cahiliye Arap’ı namusuna düşkündür; denebilir ki, mabudu kadar namusu da mukaddes idi. Kadınların taktıkları çeşitli örtüler vardı ve bunlar “avret perdesi” olarak değil, şeref, şiar olarak kullanılıyordu. Kabilelerin kuvveti, erkeklerin gayreti ve kadınların edebiyle namuslarını koruyan kabilelerde yüz perdesi bulunmazdı. (Carullah, s.35) Bunun yanında o dönemde özellikle himâyesiz kadınların ırz ve namusları ciddi bir tehdit altında idi. Zina ve fuhuş temâyülü yaygındı. Buna karşılık, ahlâk dışı âdet ve telâkkileri meşrulaştırmak için sözde birtakım nikâh usulleri geliştirilmişti. Öte yandan sürüp giden kabile savaşları da aile namusu için ciddi bir tehlikeydi. Çünkü Cahiliye Arap’ında kadın, savaş sonunda herhangi bir mal gibi, kendisinden çeşitli şekillerde yararlanılan bir ganimet durumundaydı. Bu durum karşısında kız çocuklarının ileride fahişeliğe zorlanabileceğinden endişelenen ve namusuna düşkün olan müşrik Arap, yeni bir kızının dünyaya gelişini utanç verici bir durum telâkki eder, onu ileride fahişe olmaktan kurtarmanın yolunu toprağa gömerek öldürmekte bulurdu. Bu cinayetin işlenmesinde geçim kaygısının da etkisinin olduğu (En’âm 6/151; İsrâ 17/31) bir gerçektir. Fakat her ne kadar sözkonusu endişe erkek çocuklar için de geçerli idiyse de, içtimâî değer olarak “güç”e inanan bir toplumda, ailenin ve kabilenin delikanlılarının -yani savaşçı kişilerin- çokluğu, onlar için hem hak hem de hayat güvencesi ve başkalarına üstünlük vesilesi idi. İslâm’ın zina ve fuhşu yasaklayıcı ve buna götürücü cinsler arasında ölçüsüz, kontrolsüz ve kışkırtıcı (Nur 24/ 30-31; Ahzâb 30/32,33,35; Meâric 70/29-31) davranışlardan sakındırıcı hükümleri yanında, meşru ve İlâhî kanuna uygun evlenmeleri teşvik etmesi (Nur 24/32; Nisa 4/23-25), bütün Müslümanları kardeş ilân ederek (Hucurât 49/10), her birinin malının, kanının ve namusunun kutsal ve dokunulmaz (Buhâri, Hacc 132) kabul edilmesi, toplumda namusun korunması için çok önemli bir zemin oluşturmuştur. Kadının değer ve statüsünün yükseltilmesi, namuslu yaşamasına gölge düşürecek söz ve fiillerin yasaklanması (Nur 24/4-6) haklarının güvence altına alınarak, sevgi ve şefkat âbidesi (Nisa 4/24-25) görülmesi ve anne olarak da saygıya değer (İsra 17/23-25) bir konuma yükseltilmesi köklü bir değişim olmuştur.

    “Namus”un bunun dışında en çok kullanılan mânâsı; ‘ilâhî kanun’, şeriat ve ahlâk kurallarıdır. Bu anlamda namus, Peygamberlere vahy vasıtasıyla gelen ve onlar tarafından insanlara haber verilen İlâhî kanun ve kurallar bütünüdür. Peygamberlere “namus esaslarını ortaya koyanlar” mânâsında “vâzî’el-nevâmis” denilmiştir. Kalkaşandî, dinî ilimler (ulûm el- şeriyye) arasında ilk ilim olarak, Peygamberlikle ilgili namuslar ilmini (ilmu’l-nevâmis el-müteallâk bi’l-nübüvvet) sayar (Subh el-a’şâ I. 470). Ebu Hayyan et-Tevhidî, Mükâsebat’ının dördüncüsünü, “İlâhî namus”a (el-namusu’l-ilâhî) hasretmiştir. Vahy meleği Cebrâil’e namus veya namus-u ekber denilmiştir ki, hadîslerde daha çok bu anlamda geçmektedir.

    Ahlâk felsefesi ile ilgili bazı kitaplarda namus kavramı antik Yunan’da kullanılan ve “ilâhî kanun” veya “vahyedilmiş kitaplar” mânâsına gelen “nomos” ile bağlantılı olarak ele alınmıştır. İbn Miskeveyh’e göre namus Yunancada “siyaset” ve “tedbir” anlamlarına gelmektedir. İçtimaî münasebetlerde adalet ve eşitliğin, toplumsal düzen ve dengenin sağlanmasında temel kaynak namustur (kanun;ilâhi kurallar;şeriat). Ona göre Aristo en büyük namusun Allah’tan geldiğini söylemektedir. Temel vasıtalar ise, Aristo’nun “sessiz adalet” saydığı para ve “konuşan adalet” saydığı hâkimdir. Paranın bu özelliği, ticaret ve hizmet gibi hakka konu olan faaliyetlerde adalet ve eşitliği sağlama fonksiyonundan ileri gelmektedir. Ancak taraflar arasındaki sürtüşmenin önlenmesinde paranın etkili olmadığı durumlarda denge ve düzenin, adaletli bir ilişkinin gerçekleştirilebilmesi için “akıllı insan”ın yani hâkimin müdahalesine ihtiyaç vardır. En büyük kanun (en-namusu’l-ekber) ve bütün kanunların öncüsü (kudvetü’n-namus) ise Allah’ın kanunu yani şeriattır. Önem bakımından onu hâkim ve para takip eder. İbn Miskeveyh’e göre şeriat iyi olanı buyurmaktadır; çünkü o azîz ve celîl olan Allah katındandır. (Tehzîbu’l-Ahlâk, s.110-111)

    İbn Miskeveyh’in, Yunan ahlâkı bağlamında yer verdiği fakat aynı zamanda İslâmî anlayışı da vurguladığı namus kavramıyla ilgili bu açıklamalar daha sonraki ahlâkçılar tarafından da tekrar edilmiştir. Nâsır el-Tûsî eserinin iktisat ile ilgili bölümünde, parayı sadece en küçük namus olarak zikretmektedir. (Ahlâk-ı Nâsırî, II,2.) Kınalızâde ise Yunan düşünce geleneğinden gelen bu görüşleri aynen benimsemekte ve tekrarlamaktadır. Ona göre halk arasında adaletin sağlanabilmesi için üç şeye ihtiyaç vardır: Bunlar Namus-ı Rabbânî, Hâkim-i İnsânî ve Dinar-ı Mizânîdir. Bunlara Yunanlı filozofların “siyaset” mânâsına gelen “namus” adını verdiklerini belirtir. (Ahlâk-ı Alâî, Bulak 1833. I, 77-78)

    Namus konusunda detaylı ve değişik açıklamaların yer aldığı İhvân-ı Safâ Risalelerinde, insan ahlâkını yücelten ve toplum düzenini sağlayan düzenleyici bir ilkedir ki, bu da İlâhî kanun ya da dinden başka bir şey değildir. İhvan düşüncesine göre şeriat, âlemin düzenini koruyan namustur (kanun). (Resâil.IV,s.34) İhvâna göre, namusun emrettiği, teşvik ettiği ve övdüğü şeyler iyi, yasakladığı ve sakındırdığı şeyler de kötüdür. Namus, farklı cemaat, grup hattâ fertlere uygun olarak farklılık arz eder ve her toplumun içinden çıkan “hakîm” kişilerce, o toplumun yararına uygun olarak ortaya konulur. Namus ehli olanlar, bütün insanlığın öğretmeni, eğitimcisi ve hocası durumundaki kimselerdir. İmanın temeli ve en sağlam rükünleri, taat türünden emrettikleri ve kötülük türünden sakındırdıkları konularda ilâhî namus sahiplerine tâbi olmaktır. Kısacası iman, namus sahiplerini dinlemek ve onlara itaat etmektir. Bu, beşerî davranışların en üstünü, insânî eylemlerin en lezzetlisi ve akıllı insanların kendisine yöneldiği meleklerin sahip oldukları en yüce mertebe olup, bu da ilâhî namuslar (kurallar) tarafından ortaya konulmuştur. Namus hükümlerini uygulamaya talip olan herkesin nihâi gayesi hakikate, hayır bir işin ve sevabın mükâfatına ulaşmak, asılsız ve uydurma olandan uzaklaşmaktır. İlâhî namus sahiplerinin emir ve yasaklarına uymayanların ilâhî namustan nasipleri olmayacaktır.

    İhvan-ı Safâ düşüncesine göre, insan nefsi potansiyel olarak bir melektir; eğer Peygamberlerin ve İlâhî namus sahiplerinin yolundan giderse bilfiil de melek olması mümkündür. (Resâil, IV., s.122) Doğuştan olan bu yeteneğin geliştirilmesi ve açığa çıkarılması sonucunda insan erdemli bir hayat yaşayabilir. Bu açıdan İhvan-ı Safâ insanın ahlâkî fazilet ve çirkinliklerine temel teşkil eden nefsin beş gelişim basamağından ve türünden söz etmiştir. En üst basamakta yer alan namusî-melekî nefs, insanın maddî dünyayı aşarak Allah’a yaklaşmasına, O’ndan feyz almasına ve kendi cinsinden olan diğer varlıklar için bir feyz ve cömertlik kaynağı olmasına imkân verir. (Resâil, I, 313-315) İnsan ruhunda namusî gücün tam olarak hazır olması da ancak kırk yaşından sonraki bir durumdur. (Resail, IV, 174)

    Sonuç
    Ahlâkî bir kavram ve insanî bir değer olarak namus, dilimizde daha çok aile şerefi ve saygınlığı çerçevesinde kullanılmaktadır. Buna göre, aile mahremiyeti ve değerlerini koruma, saygı gösterme; evlilik dışı cinsî münasebetlerden uzak durma, ahlâkî dürüstlük ve ilkelilik gibi mânâlar ihtiva etmektedir. Temel İslâmî kaynaklarda ve İslâm ahlâkını konu edinen eserlerde bu anlamda iffet, ırz, edeb, hayâ gibi kavramlarla yakın ilişkisi olduğu görülmektedir.

    Geniş anlamıyla namus, korunması ve uyulması gerekli bütün ahlâkî kural ve değerlere uymadaki dürüstlük, şerefli ve lekesiz bir hayat yaşama yönündeki mânevî güç ve değerdir. İnsan ahlâkî ve medenî olgunluğu ancak namuslu bir hayat yaşayarak elde edebilir. Namus düşüncesi tarihin her döneminde ve bütün insan toplumlarında önemini ve etkisini korumuştur. Hangi tür davranışların namuslu yaşamaya imkân vereceğini gerçek mânâda öğreten ise dindir. Her ne kadar toplumların, insan gruplarının gelenekleri çerçevesinde şekillenmiş belli bir namus anlayışı varsa da, İlâhî rehberlik ve örneklik olmadan bu anlayışın tek başına kişilerin ve toplumun ahlâkî ve medenî olgunlaşmasına pek fazla katkısı olamayacağını belirtmek gerekir.

    Uludağ Üniv. İlâhiyat Fak. Öğretim Üyesi


    Kaynaklar
    :
    Ahmet Rifat, Tasvir-i Ahlâk, İstanbul 1309.
    Asım Efendi, Kâmus Tercemesi, İstanbul 1305, c.II.
    Akseki A.Hamdi, Ahlâk Dersleri, 2. bas. Üçdal Neşriyat, İstanbul 1968.
    Aydın, Fuat “ Nâmûs/Nomos Cebrâil mi Tevrat mı?: “Bed’ü’l-vahy” hadisindeki Nâmûs kavramı üzerine”, Dîvân İlmî Araştırmalar,sy.15(2003/2), s. 53-85, İstanbul
    Bilmen, Ö.Nasuhi, Dinî ve Felsefî Ahlâk Lügatçesi, İstanbul 1967.
    Bora, Aksu- Üstün, İlknur; Sıcak Aile Ortamı, Demokratikleşme Sürecinde Kadın ve Erkekler, Tesev Yayınları, İstanbul 2005.
    Carullah, Musa, Hatun (Yay.haz.M.Görmez), Kitâbiyat, Ankara 1999
    Çağrıcı, Mustafa Ana Hatlarıyla İslâm Ahlâkı, 4. Bas., Ensar Yay., İstanbul 2006; a.mlf.İslâm Düşüncesinde Ahlâk, İstanbul 1989.
    İbn Fâris, Mu’cemu mekâyisi’llüğa, Beyrut ts., c.V.
    İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, Beyrut 1410/1990,c.VI.
    İbn Miskeveyh, Tehzîbü’l- Ahlâk, Kahire 1322; Beyrut 1398.
    İbn-i Abdi Rabbih, el-Ikdü’l-Ferîd,Kahire 7.cz,M.Lücentü’t-t’elif, Kahire 1956, c.V.
    Kalkaşandî, Subh el-a’şâ, Kahire 1913, c.I
    Kınalızâde Ali, Ahlâk-ı Alâî, Bulak 1833
    Meydan Larousse, c.XVI,s.8529.
    Motzki, Harald, Encyclopedia of the Qur’an, Leiden 2003, c.III.
    Pakalın M.Zeki, Osmanlı Tarih Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, c.II, İstanbul 1971..
    Plessner, M., “Namus”, MEB.İ.A, c.IX,s.74-75; a.mlf, E.I, 2. bas.,Brill, Leiden 1993.
    Resâîlü İhvân-ı Safâ, c. I,II,III,IV. Darü’s_sâdır, Beyrut 1957.
    Turgut, Ali, Kur’ân-ı Kerim’e Göre Ahlâk Esasları, İstanbul 1980.
    el-Tûsî, N. Ahlâk-ı Nâsırî, Tebriz 1320, c.II.



  10. 19.Aralık.2011, 18:15
    5
    Silent and lonely rains
    amin ecmain,konu hakkındaki eklenen yazıyı
    okuyabilirsin kardeşim
    umarım yardımcı olur
    Hayırlarla kal..



    ----------------------



    Prof. Dr. Hayati Hökelekli

    Bu yazı 1433 kez okundu.

    Sesli Dinle


    Namus; iffet, vefa ve sadakatten hâsıl olan öyle mübarek bir hamurdur ki, harç olarak kullanıldığı binanın sarsılıp yıkılması hiç görülmemiş veya çok ender vâki olmuştur.

    "Namus"a, sözlüklerde "bir sırrı saklamak, birine bir şey fısıldamak" (İbn-i Manzur,VI.,241) "gizli ve örtülü söz eylemek"; "avcının pusuya yatıp saklanması, avcı tuzağı"; "işini letâfet ve incelikle yapan mâhir kimse" (Asım Efendi, II.,1036); "herhangi bir şeyin bozulması, kokması, yağlanması" (İbn-i Manzur, VI., 243; İbn-i Fâris, V., 480-481) gibi mânâlar verilmiştir. Namusun bu koruma ve saklama anlamına uygun olarak, yatanların görülmemesi için yatağın etrafına çekilen perdeye veya zararlı haşarattan korunmak için kullanılan cibinliğe "namusiye" denilmiştir. (Pakalın, II. 653)

    Namus, evrensel ahlâka uygun lekesiz ve şerefli bir hayat yaşamaya, insanlık haysiyetini zedeleyecek her türlü davranıştan uzak durmaya yönelten ahlâkî ilkeler bütünü olarak tanımlanabilir.

    Namus son dönem ahlâk kitaplarında daha çok ırz, edep, iffet, ar, hayâ, şeref, onur doğruluk, dürüstlük gibi erdemlerin bütününü içine alan bir ahlâk terimi olarak kullanılmaktadır. Şehvet gücünün itidal ölçüleri içerisinde tutulması demek olan ve genel mânâda "kötülük ve çirkinliklerden kaçınma ve kendini koruma" anlamına gelen iffet ve "insanî şeref ve saygınlığın korunması" demek olan ırz kavramları ile çok yakın ilişkilidir; çoğu zaman bunlardan biri diğerinin yerine kullanılmakla birlikte, namus kavramının anlam sahasının bunların hepsinden daha geniş olduğu söylenebilir.

    Genel olarak namus, insanın mânevî ve ahlâkî kişiliğini ayakta tutan ve sıkı sıkıya korunması, saklanması gereken temel bir değer kabul edilir. İnsanın mânevî şahsiyeti ve onu koruyan namus ilkesi insanın en değerli ve kutsal varlığıdır; onun sözlü ya da fiilî her türlü saldırıdan korunması ahlâkî bir görev kabul edilir. İslâm ahlâk anlayışı insanın mânevî hayatını maddî hayatından daha saygın ve kutsal kabul eder. İffet ve namus gibi mânevî değerler; açlık, susuzluk, cinsellik gibi fizyolojik ihtiyaç ve isteklerden daha önemlidir. Bu düşünce, büyük ölçüde fizyolojik istek ve tutkuları düzeyinde yaşayan ortalama insanlar için geçerli olmayabilir. Ancak salim fıtratı bozulmamış her insan, mânevî değerlerine maddî ihtiyaçlarından daha çok değer verir. Bu yüzden namus ve şerefini korumak için seve seve canını fedâ etmekten çekinmez. (Carullah, s.38; Akseki s.237; Fromm,1980, s.94)

    İnsanlar arası ilişkilerin ve görevlerin yerine getirilmesinde ve medenî bir hayatın yaşanmasında namus duygu ve anlayışının çok önemli bir yeri vardır. İnsanda namusun varlığı; kişinin dine, edep ve ahlâka aykırı işlerden kaçınması, kötü ve yanlış işler karşısında her zaman iyi ve doğru olanı tercih etmesi ile anlaşılır. Bilgi ve anlayış seviyesinin yükselmesine paralel olarak kişilerde namusa uygun yaşama ve davranma eğilimlerinin de arttığı ve mükemmelleştiği bilinen bir gerçektir. Fakat namus insan fıtratında tabiî bir duygu ve eğilim olduğu için, ilkel denen topluluklarda, medenî imkânlardan uzakta yaşayan çöl ve kırsal kesimlerin insanlarında da sağlam bir namus anlayışına rastlanmaktadır. Ne tür bir toplumda yaşanırsa yaşansın, bütün insanların huzur ve mutluluğu, namus kurallarına göre yaşamanın en büyük erdem kabul edildiği ve bunun için herkesin gayret gösterdiği bir ortamı gerekli kılmaktadır. Günümüzde yapılan çalışmalar, namus kavramının neredeyse mutlak olarak evlilik dışı cinsel ilişkiden korunmuşluk anlamında kullanıldığını ortaya koymaktadır. Bunun yanında namusun cinsel ahlâk kurallarına “itaat” olarak anlaşıldığı da bir gerçektir. (Bora-Üstün; İstanbul 2005, s.67)

    “Namus” kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de geçmemektedir; fakat bu kelimenin ihtiva ettiği ve zamanla yerleşik bir hâl alan anlamların önemli bir kısmını çağrışım yaptıran birçok kelime ve ifade yer almaktadır. Özellikle kadın-erkek ilişkileri bağlamında; sağlam ve sağlıklı bir aile yapısının korunması için gerekli olan cinsel ahlâk ilkelerine tam olarak uyulmasını, kişinin şeref, onur ve saygınlığına gölge düşürecek tutum ve davranışlardan uzak durulmasını emir ve tavsiye eden âyetlerin tefsir ve meallerinde, namus kelimesine sıkça rastlanmaktadır. Nisâ(4) 24. ve Mâide(5) 5. âyette geçen “muhsanât” kavramı, genellikle iffetli ve namuslu kadın olarak anlaşılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm iffet ve namusu bütün ahlâkî iyiliklerin esası sayar. Onları korumayı, hayâ ve haysiyetli olmanın bir gereği kabul eder. Evliliğin sağlıklı ve geçerli temellerini, erkek ve kadının namuslu, iffetli, zina yapmamış ve gizli dostlar edinmemiş olması ilkesine dayandırır. (Maide 5/5; Nur 24/33) Cinsler arasında bir ayrım söz konusu olmaksızın “ırz ve namusu koruma” inanmış erkek ve kadınların ortak özelliği olarak zikredilir. (Nur 24/6,7,15; Ahzab 33/35; Meâric 70/29-31)

    Hazreti Peygamber’den (sallallahü aleyhi ve sellem) nakledilen birkaç hadîste namus kelimesinin farklı bir anlamda kullanıldığı görülmektedir. İlk vahyin tesiriyle bir sarsıntı geçiren Allah Resulü’nün sevgili zevcesi Hz. Hatice Vâlidemiz durumu amcası Varaka b. Nevfel’e anlatınca, o: “Eğer bana anlattığın doğru ise, Musa’ya gelen “namus-i ekber” ona da gelmiştir.” der. (Buhari, Bed’ül-vahy 3; Enbiyâ 2. Müslim, İman 252. Müsned I, 312; VI, 223). Burada yer aldığı şekliyle kelimenin Arapça “nems” kökünden geldiği ve “nâmûs-i ekber”in de “sır ortağı, gizli bilgiye sahip olan” anlamında Cebrail olduğu kabul edilmiştir.

    Bunun yanında Hz. Peygamber’in hadîsle-rin-de namuslu kadınlara (=muhsanât) iftira atmak (=kazif) yedi helâk edici günahtan birisi sayılmıştır.(Buhari, Vesayâ 23; Tıb. 38; Hudûd 44. Müslim, İman 145) Namus anlamında “ırz” kavramına hadîslerde daha çok rastlanmaktadır. “Canlarınız, mallarınız ve namusunuz (=ağraz) saygı değer ve dokunulmazdır.” mealindeki bir hadîs hemen bütün hadîs kitaplarında yer almaktadır. (Buhari, İlim 9,37; Hac 132, Tevhid 24. Müslim, Hac 147; Kasame 29, 30..)

    Cinsel iffet ve ahlâkın korunması şeklindeki bu daha özel anlamında namus, İslâm öncesi Arap toplumunda da önemli bir ahlâkî değer kabul edilirdi. Cahiliye şairlerinden Antere: “Komşu hanımla karşılaştığım zaman, evine girip kayboluncaya kadar gözlerimi yere indiririm.” demiştir. (Ikdu’l- Ferîd, V.132) Cahiliye Arap’ı namusuna düşkündür; denebilir ki, mabudu kadar namusu da mukaddes idi. Kadınların taktıkları çeşitli örtüler vardı ve bunlar “avret perdesi” olarak değil, şeref, şiar olarak kullanılıyordu. Kabilelerin kuvveti, erkeklerin gayreti ve kadınların edebiyle namuslarını koruyan kabilelerde yüz perdesi bulunmazdı. (Carullah, s.35) Bunun yanında o dönemde özellikle himâyesiz kadınların ırz ve namusları ciddi bir tehdit altında idi. Zina ve fuhuş temâyülü yaygındı. Buna karşılık, ahlâk dışı âdet ve telâkkileri meşrulaştırmak için sözde birtakım nikâh usulleri geliştirilmişti. Öte yandan sürüp giden kabile savaşları da aile namusu için ciddi bir tehlikeydi. Çünkü Cahiliye Arap’ında kadın, savaş sonunda herhangi bir mal gibi, kendisinden çeşitli şekillerde yararlanılan bir ganimet durumundaydı. Bu durum karşısında kız çocuklarının ileride fahişeliğe zorlanabileceğinden endişelenen ve namusuna düşkün olan müşrik Arap, yeni bir kızının dünyaya gelişini utanç verici bir durum telâkki eder, onu ileride fahişe olmaktan kurtarmanın yolunu toprağa gömerek öldürmekte bulurdu. Bu cinayetin işlenmesinde geçim kaygısının da etkisinin olduğu (En’âm 6/151; İsrâ 17/31) bir gerçektir. Fakat her ne kadar sözkonusu endişe erkek çocuklar için de geçerli idiyse de, içtimâî değer olarak “güç”e inanan bir toplumda, ailenin ve kabilenin delikanlılarının -yani savaşçı kişilerin- çokluğu, onlar için hem hak hem de hayat güvencesi ve başkalarına üstünlük vesilesi idi. İslâm’ın zina ve fuhşu yasaklayıcı ve buna götürücü cinsler arasında ölçüsüz, kontrolsüz ve kışkırtıcı (Nur 24/ 30-31; Ahzâb 30/32,33,35; Meâric 70/29-31) davranışlardan sakındırıcı hükümleri yanında, meşru ve İlâhî kanuna uygun evlenmeleri teşvik etmesi (Nur 24/32; Nisa 4/23-25), bütün Müslümanları kardeş ilân ederek (Hucurât 49/10), her birinin malının, kanının ve namusunun kutsal ve dokunulmaz (Buhâri, Hacc 132) kabul edilmesi, toplumda namusun korunması için çok önemli bir zemin oluşturmuştur. Kadının değer ve statüsünün yükseltilmesi, namuslu yaşamasına gölge düşürecek söz ve fiillerin yasaklanması (Nur 24/4-6) haklarının güvence altına alınarak, sevgi ve şefkat âbidesi (Nisa 4/24-25) görülmesi ve anne olarak da saygıya değer (İsra 17/23-25) bir konuma yükseltilmesi köklü bir değişim olmuştur.

    “Namus”un bunun dışında en çok kullanılan mânâsı; ‘ilâhî kanun’, şeriat ve ahlâk kurallarıdır. Bu anlamda namus, Peygamberlere vahy vasıtasıyla gelen ve onlar tarafından insanlara haber verilen İlâhî kanun ve kurallar bütünüdür. Peygamberlere “namus esaslarını ortaya koyanlar” mânâsında “vâzî’el-nevâmis” denilmiştir. Kalkaşandî, dinî ilimler (ulûm el- şeriyye) arasında ilk ilim olarak, Peygamberlikle ilgili namuslar ilmini (ilmu’l-nevâmis el-müteallâk bi’l-nübüvvet) sayar (Subh el-a’şâ I. 470). Ebu Hayyan et-Tevhidî, Mükâsebat’ının dördüncüsünü, “İlâhî namus”a (el-namusu’l-ilâhî) hasretmiştir. Vahy meleği Cebrâil’e namus veya namus-u ekber denilmiştir ki, hadîslerde daha çok bu anlamda geçmektedir.

    Ahlâk felsefesi ile ilgili bazı kitaplarda namus kavramı antik Yunan’da kullanılan ve “ilâhî kanun” veya “vahyedilmiş kitaplar” mânâsına gelen “nomos” ile bağlantılı olarak ele alınmıştır. İbn Miskeveyh’e göre namus Yunancada “siyaset” ve “tedbir” anlamlarına gelmektedir. İçtimaî münasebetlerde adalet ve eşitliğin, toplumsal düzen ve dengenin sağlanmasında temel kaynak namustur (kanun;ilâhi kurallar;şeriat). Ona göre Aristo en büyük namusun Allah’tan geldiğini söylemektedir. Temel vasıtalar ise, Aristo’nun “sessiz adalet” saydığı para ve “konuşan adalet” saydığı hâkimdir. Paranın bu özelliği, ticaret ve hizmet gibi hakka konu olan faaliyetlerde adalet ve eşitliği sağlama fonksiyonundan ileri gelmektedir. Ancak taraflar arasındaki sürtüşmenin önlenmesinde paranın etkili olmadığı durumlarda denge ve düzenin, adaletli bir ilişkinin gerçekleştirilebilmesi için “akıllı insan”ın yani hâkimin müdahalesine ihtiyaç vardır. En büyük kanun (en-namusu’l-ekber) ve bütün kanunların öncüsü (kudvetü’n-namus) ise Allah’ın kanunu yani şeriattır. Önem bakımından onu hâkim ve para takip eder. İbn Miskeveyh’e göre şeriat iyi olanı buyurmaktadır; çünkü o azîz ve celîl olan Allah katındandır. (Tehzîbu’l-Ahlâk, s.110-111)

    İbn Miskeveyh’in, Yunan ahlâkı bağlamında yer verdiği fakat aynı zamanda İslâmî anlayışı da vurguladığı namus kavramıyla ilgili bu açıklamalar daha sonraki ahlâkçılar tarafından da tekrar edilmiştir. Nâsır el-Tûsî eserinin iktisat ile ilgili bölümünde, parayı sadece en küçük namus olarak zikretmektedir. (Ahlâk-ı Nâsırî, II,2.) Kınalızâde ise Yunan düşünce geleneğinden gelen bu görüşleri aynen benimsemekte ve tekrarlamaktadır. Ona göre halk arasında adaletin sağlanabilmesi için üç şeye ihtiyaç vardır: Bunlar Namus-ı Rabbânî, Hâkim-i İnsânî ve Dinar-ı Mizânîdir. Bunlara Yunanlı filozofların “siyaset” mânâsına gelen “namus” adını verdiklerini belirtir. (Ahlâk-ı Alâî, Bulak 1833. I, 77-78)

    Namus konusunda detaylı ve değişik açıklamaların yer aldığı İhvân-ı Safâ Risalelerinde, insan ahlâkını yücelten ve toplum düzenini sağlayan düzenleyici bir ilkedir ki, bu da İlâhî kanun ya da dinden başka bir şey değildir. İhvan düşüncesine göre şeriat, âlemin düzenini koruyan namustur (kanun). (Resâil.IV,s.34) İhvâna göre, namusun emrettiği, teşvik ettiği ve övdüğü şeyler iyi, yasakladığı ve sakındırdığı şeyler de kötüdür. Namus, farklı cemaat, grup hattâ fertlere uygun olarak farklılık arz eder ve her toplumun içinden çıkan “hakîm” kişilerce, o toplumun yararına uygun olarak ortaya konulur. Namus ehli olanlar, bütün insanlığın öğretmeni, eğitimcisi ve hocası durumundaki kimselerdir. İmanın temeli ve en sağlam rükünleri, taat türünden emrettikleri ve kötülük türünden sakındırdıkları konularda ilâhî namus sahiplerine tâbi olmaktır. Kısacası iman, namus sahiplerini dinlemek ve onlara itaat etmektir. Bu, beşerî davranışların en üstünü, insânî eylemlerin en lezzetlisi ve akıllı insanların kendisine yöneldiği meleklerin sahip oldukları en yüce mertebe olup, bu da ilâhî namuslar (kurallar) tarafından ortaya konulmuştur. Namus hükümlerini uygulamaya talip olan herkesin nihâi gayesi hakikate, hayır bir işin ve sevabın mükâfatına ulaşmak, asılsız ve uydurma olandan uzaklaşmaktır. İlâhî namus sahiplerinin emir ve yasaklarına uymayanların ilâhî namustan nasipleri olmayacaktır.

    İhvan-ı Safâ düşüncesine göre, insan nefsi potansiyel olarak bir melektir; eğer Peygamberlerin ve İlâhî namus sahiplerinin yolundan giderse bilfiil de melek olması mümkündür. (Resâil, IV., s.122) Doğuştan olan bu yeteneğin geliştirilmesi ve açığa çıkarılması sonucunda insan erdemli bir hayat yaşayabilir. Bu açıdan İhvan-ı Safâ insanın ahlâkî fazilet ve çirkinliklerine temel teşkil eden nefsin beş gelişim basamağından ve türünden söz etmiştir. En üst basamakta yer alan namusî-melekî nefs, insanın maddî dünyayı aşarak Allah’a yaklaşmasına, O’ndan feyz almasına ve kendi cinsinden olan diğer varlıklar için bir feyz ve cömertlik kaynağı olmasına imkân verir. (Resâil, I, 313-315) İnsan ruhunda namusî gücün tam olarak hazır olması da ancak kırk yaşından sonraki bir durumdur. (Resail, IV, 174)

    Sonuç
    Ahlâkî bir kavram ve insanî bir değer olarak namus, dilimizde daha çok aile şerefi ve saygınlığı çerçevesinde kullanılmaktadır. Buna göre, aile mahremiyeti ve değerlerini koruma, saygı gösterme; evlilik dışı cinsî münasebetlerden uzak durma, ahlâkî dürüstlük ve ilkelilik gibi mânâlar ihtiva etmektedir. Temel İslâmî kaynaklarda ve İslâm ahlâkını konu edinen eserlerde bu anlamda iffet, ırz, edeb, hayâ gibi kavramlarla yakın ilişkisi olduğu görülmektedir.

    Geniş anlamıyla namus, korunması ve uyulması gerekli bütün ahlâkî kural ve değerlere uymadaki dürüstlük, şerefli ve lekesiz bir hayat yaşama yönündeki mânevî güç ve değerdir. İnsan ahlâkî ve medenî olgunluğu ancak namuslu bir hayat yaşayarak elde edebilir. Namus düşüncesi tarihin her döneminde ve bütün insan toplumlarında önemini ve etkisini korumuştur. Hangi tür davranışların namuslu yaşamaya imkân vereceğini gerçek mânâda öğreten ise dindir. Her ne kadar toplumların, insan gruplarının gelenekleri çerçevesinde şekillenmiş belli bir namus anlayışı varsa da, İlâhî rehberlik ve örneklik olmadan bu anlayışın tek başına kişilerin ve toplumun ahlâkî ve medenî olgunlaşmasına pek fazla katkısı olamayacağını belirtmek gerekir.

    Uludağ Üniv. İlâhiyat Fak. Öğretim Üyesi


    Kaynaklar
    :
    Ahmet Rifat, Tasvir-i Ahlâk, İstanbul 1309.
    Asım Efendi, Kâmus Tercemesi, İstanbul 1305, c.II.
    Akseki A.Hamdi, Ahlâk Dersleri, 2. bas. Üçdal Neşriyat, İstanbul 1968.
    Aydın, Fuat “ Nâmûs/Nomos Cebrâil mi Tevrat mı?: “Bed’ü’l-vahy” hadisindeki Nâmûs kavramı üzerine”, Dîvân İlmî Araştırmalar,sy.15(2003/2), s. 53-85, İstanbul
    Bilmen, Ö.Nasuhi, Dinî ve Felsefî Ahlâk Lügatçesi, İstanbul 1967.
    Bora, Aksu- Üstün, İlknur; Sıcak Aile Ortamı, Demokratikleşme Sürecinde Kadın ve Erkekler, Tesev Yayınları, İstanbul 2005.
    Carullah, Musa, Hatun (Yay.haz.M.Görmez), Kitâbiyat, Ankara 1999
    Çağrıcı, Mustafa Ana Hatlarıyla İslâm Ahlâkı, 4. Bas., Ensar Yay., İstanbul 2006; a.mlf.İslâm Düşüncesinde Ahlâk, İstanbul 1989.
    İbn Fâris, Mu’cemu mekâyisi’llüğa, Beyrut ts., c.V.
    İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, Beyrut 1410/1990,c.VI.
    İbn Miskeveyh, Tehzîbü’l- Ahlâk, Kahire 1322; Beyrut 1398.
    İbn-i Abdi Rabbih, el-Ikdü’l-Ferîd,Kahire 7.cz,M.Lücentü’t-t’elif, Kahire 1956, c.V.
    Kalkaşandî, Subh el-a’şâ, Kahire 1913, c.I
    Kınalızâde Ali, Ahlâk-ı Alâî, Bulak 1833
    Meydan Larousse, c.XVI,s.8529.
    Motzki, Harald, Encyclopedia of the Qur’an, Leiden 2003, c.III.
    Pakalın M.Zeki, Osmanlı Tarih Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, c.II, İstanbul 1971..
    Plessner, M., “Namus”, MEB.İ.A, c.IX,s.74-75; a.mlf, E.I, 2. bas.,Brill, Leiden 1993.
    Resâîlü İhvân-ı Safâ, c. I,II,III,IV. Darü’s_sâdır, Beyrut 1957.
    Turgut, Ali, Kur’ân-ı Kerim’e Göre Ahlâk Esasları, İstanbul 1980.
    el-Tûsî, N. Ahlâk-ı Nâsırî, Tebriz 1320, c.II.



  11. 12.Aralık.2015, 17:56
    6
    Misafir

    Cevap: Çok küfür edenlere ne olacak?

    Kufur etmek oldurur


  12. 12.Aralık.2015, 17:56
    6
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    Kufur etmek oldurur





+ Yorum Gönder