Konusunu Oylayın.: Cennetin ahmakla dolu oluşu, vehmin nur boyutunda kalkmadığının delilidir" bu ne demek?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Cennetin ahmakla dolu oluşu, vehmin nur boyutunda kalkmadığının delilidir" bu ne demek?
  1. 05.Aralık.2011, 19:08
    1
    konya442
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 28.Ekim.2010
    Üye No: 80028
    Mesaj Sayısı: 646
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0

    Cennetin ahmakla dolu oluşu, vehmin nur boyutunda kalkmadığının delilidir" bu ne demek?






    Cennetin ahmakla dolu oluşu, vehmin nur boyutunda kalkmadığının delilidir" bu ne demek? Mumsema EsSelamu Aleykum

    Cennetin ahmakla dolu oluşu, vehmin nur boyutunda kalkmadığının delilidir."

    aciklarmisiniz


  2. 05.Aralık.2011, 20:34
    2
    semihozdurak
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 15.Aralık.2010
    Üye No: 81634
    Mesaj Sayısı: 141
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0
    Yaş: 30
    Bulunduğu yer: Bursa

    Cevap: Cennetin ahmakla dolu oluşu, vehmin nur boyutunda kalkmadığının delilidir" bu ne demek?




    Vehim:

    Kuruntu demektir. Çoğulu evhamdır.

    Aşağıda ulaştığım bilgileri sizinle paylaşıyorum umarım işinize yarar.

    Mevlânâ’nın Vehim Anlayışı
    Hz. Mevlânâ Mesnevî’sinde vehmin sâlik (yâni “Hakk yolunun yolcusu”) için pek büyük bir engel olduğunu beyân etmektedir (V/2649)1. Bu gerçekten de öylesine büyük bir engeldir ki Hz. İbrâhim gibi bir peygamber bile vehme kapılınca, gözlerini ve sağduyusunu bağlayan vehim ve hayâl âlemi ona müşâhede ettiği yıldız için “İşte bu benim Rabb’imdir” dedirtmiş (V/2650); gördüğü rüyânın sahih rüyâ olduğu vehmiyle de, bu rüyânın te’vîle ihtiyâcı olduğunu idrâk bile etmeden, oğlunu kurban etmeğe kalkışmıştır ( Saffât/100-107)2.

    Tepesinde vehim gibi bir zebellânın nöbet tuttuğu akl-ı cüz’î ise ancak mezara kadar olan şeyleri görür (IV/3311). Vehim zâten akl-ı cüz’înin âfeti olduğu içindir ki (III/1558) dağ gibi muhkem akıllar bile vehmin ve hayâlin denizlerinde iz bırakmadan kaybolur gider (V/2654). Akl-ı cüz’îye esir olan, sonunda usanırsa, bunun ne gibi bir ayak bağı olduğunu bâzen idrâk edebilir de gururundan dolayı Hakk erlerinden yüz çevirip nasıl bir vehim ve hayâl denizinde çırpınıp durmuş olduğunu anlayabilir (IV/3353-3356). Hz. Mûsâ ile cidalleşecek kadar akıllı ve filozof (V/2660) olan Firavun dahi halkın kendisini “Sen İlâhsın, Pâdişâhsın!” diye ululayıp secde etmesinden ötürü vehim marazına kapılmış (III/1556), tanrılık dâvâsında azmanlaşıp ejderhâ kesilmiş, doymak nedir bilmez bir Rubûbiyyet şehvetiyle mâlûl olmuş değil miydi? (III/1557). Bu ne büyük bir ibrettir!
    Şehvet aklın zıddıdır; şehvetin menşei de akıl değil vehimdir. Şehveti dokuyan akla akıl denmez. O, akıl görünümü altında kendini izhâr eden, fakat aslında akıl altınının kalpı olan vehimdir. Vehim hep akılla savaşır durur; ona benzer ama o değildir! Vehmin akla nisbeti, baştanbaşa vehimle mülevves olan Firavun’un ahvâlinin hakikî akla (Akl-ı Meâd’a) sâhip olan Mûsâ’nın ahvâline olan nisbeti gibidir. Vehim, âlemleri yakıp yıkan Firavun’a, akıl ise canlara cilâ çeken Mûsâ’ya aittir (IV/2301 ve sonrası).
    Vehmin gözü perdelidir; hakîkatı göremez (IV/3278). Ayrıca, zâhirde, vehmi akıldan tefrik etmek de çoğu kere mümkün olmaz. Bunun için her ikisini de şaşmayan-şaşırtmayan bir mehenk taşına vurmak gerekir ki vehmin ne kadar kalp olduğu kabak gibi ortaya çıksın. Bu işteki mehenk taşı ise Kur’ân’dır ve peygamberin sünnetidir, vesselâm! (IV/2304)
    Vehimle akıllı adam bile delirir gider (III/1530). Yüzbinlerce taklîd ve istidlâl ehlini pek küçük bir vehim dahi hemen şüpheye düşürür; çünkü bunların taklîdleri de, delille bir hükme varmaları da ve hattâ bütün kolları kanatları da zan ile kāimdir (I/2125-2126). Zan ise insanı kıyâsa zorlar. İblîs’in ayağının kayması da kendisinin Hz. Âdem’den üstün olduğunu vehmetmesinden ve bunu bir kıyâsla dile getirmesinden ötürü değil midir? (A’raf/12)
    Bulutlu bir günde ya da karanlık bir gecede Kıble’yi tesbit etmek gâyesiyle yapılan kıyâs isâbetli olur da gökte Güneş varken ya da Kâbe karşıda duruyorken insanı vehme yöneltecek kıyâsla işimiz ne? Kıyâsın hakîkatın anahtarı olduğu vehmine kapılıp da koskoca Kâbe hiç görmezlikden gelinir, ondan yüz çevrilir mi? (I/3404-3406). Kaşının üzerinden sarkmış bir kılı gördüğünde temyîz edemeyip de vehmine mağlûb olan ve bunu Ramazan hilâlini gördüm diye Hz. Ömer’e müjdelemeğe kalkışmış olanın durumu da ne kadar ibret vericidir! (II/113-119). Ya bir de, kurtardığı ayının kendisine hep idrâkli bir dost olarak kalacağını vehmeden, ama uyurken yüzüne konan sineği kovmak için ayının sineği taşla öldürmeğe kalkmasıyla yüzü de parçalanıp ölen ahmak adamın hâlini düşünün! (II/1932, 1970-1971, 2124-2129).
    Putların anası, kendisi de bir put olan nefistir. Çünkü (herhangi bir) put bir yılandır, ama nefis putu bir ejderhâdır (I-772). Vehim ise aslında nefis, akl-ı cüz’î ve hayal ile birlikte sanki bir ayran gibi uyum içindedir. Rûh ise bu ayranın içinde gizli olan yağdır (IV/3029).
    Vehmin Eserlerine
    Örnekler
    Pekiyi ama bunca muhkem akıllıyı, filozofu, hakîmi ve hattâ peygamberleri bile sihrinin hükmü altında tutmuş olan vehim nedir? Menşei nerededir? Vehmin beşer üzerindeki hükümranlığı nasıl ve ne zaman son bulur? Vehimsiz beşerin evsâfı nelerdir?
    Vehim (ya da yeni deyimiyle kuruntu), en basit târifiyle, var olmayanı varmış gibi tahayyül etme melekesidir. Bu meleke beşerin bir inancı ya da kendi hayâlinde kurduğu bir fikri, gerçeğe uyup uymadığına aldırış etmeksizin, ısrarla savunması marazına kolaylıkla dönüşebilme potansiyeline de sâhiptir.
    Hz. Mevlânâ, bir hikâyesinde, talebelerin hocalarının vehmini tahrik ederek kendisini hasta olduğuna nasıl inandırmış olduklarını tasvir etmekte, hocanın da bir kere hasta olduğuna inandıktan sonra hasta olmadığını söyleyen karısından dahi nasıl nefret ettiğini anlatmaktadır (III/1523 ve sonrası).
    İşte gene bu sebeptendir ki Hz. İbrâhim bile, Rubûbiyyet sâhibi olmayan yıldızı Rabb’ı olarak vehmedebilmiştir. Kezâ rüyâsında, yâni Misâl Âlemi’nde, gördüğü olayların zahirî realitesinin Şehâdet Âlemi’nde de, istisnâsız, benzer realiteye tekābül ettiği kuruntusuyla oğlunu Rabb’ine kurban etmeğe de kalkışmıştır; hâlbuki, aslında, böyle bir istisnâsız tekābüliyet yoktur. Bunun için de rüyânın isâbetle tâbir edilmesi gerekirdi. İşte meleğin ona kurban etmek üzere bir koç getirmesi bu rüyânın zahirî tâbiridir.
    Aynı şekilde Firavun da kendisinde Ulûhiyyet bulunduğunu tevehhüm etmiştir. Hz. Osman’dan önceki vahiy kâtibinin vahyin ışığı kalbine vurduğunda gönlüne doğanları Hz. Peygamber’den önce okuması ve, sonunda: “Bana da vahiy geliyor” diye azarak dinden dönmesi de böyle bir vehmin eseri değil midir? (I/3227 den sonrası).
    Hz. Osman’ın kātillerini cezâlandırmak ve müslümanları içinde bulundukları fitneden kurtarmak için3 kendisinde sorumluluk ve yetki vehmeden, ve bu vehmi dolayısıyla daha da çok nifaka ve, halîfe makāmında oturan Hz. Ali’ye karşı bizzât riyâset ettiği savaşta, müslümanların kırılmasına sebep olan Hz. Âişe’nin durumu vehmin ne denli trajik boyutlara erişebileceğine ışık tutmuyor mu? Aynı durum, çıkacak nifakları hiç kaale almadan, 1) Kur’ân’ın apaçık “Emir sâhibine itaat ediniz!” (Nisâ/59) emrine ve 2) “İşte Allāh’ın îman eden ve iyi işler yapan kullarına müjdelediği nimet budur. De ki: Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret beklemiyorum” (Şûrâ/23) âyetinin medlûlüne rağmen, Hz. Peygamber’in amcaoğlu ve dâmâdı ve de seçilmiş halîfe olan Hz. Ali’ye bîat etmeyip de baş kaldırma hakkı olduğunu iktidar şehveti sâikiyle vehmeden Muâviye için de cârîdir.
    Vehmin Menşei
    Âriflere göre vehim: nefsin beşeri hakîkata erişmekden alıkoyan bir oyunu, bir hiylesidir. Buna göre vehmin menşei doğrudan doğruya beşerin nefsidir. Nefsin ise: 1) Nefs-i Emmâre (kötülüğü emreden nefis), 2) Nefs-i Levvâme (kendini kınayan nefis), 3) Nefs-i Mülhime (kendisine ilhâm vâki olan nefis), 4) Nefs-i Mutmainne (itminâna kavuşmuş nefis), 5) Nefs-i Râdıyye (Allāh’dan râzî olan nefis), 6) Nefs-i Mardıyye (Allāh’ın kendisinden râzî olduğu nefis, 7) Nefs-i Kâmile ya da Sâfiyye (kâmil ya da pâk nefis) denilen mertebeleri, vecheleri ya da boyutları vardır. Vehmin bu mertebelerin her birinde o mertebeye mahsus nice hiyleleri bulunmaktadır. Nefsin bu yedi mertebesine Etvâr-ı Seb’a ya da Nefsin Yedi Tavrı denilmektedir.
    Nefs-i Emmâre mertebesinde zuhur eden vehim dışadönüktür; daha çok, başkaları hakkında “kötü zan” olarak ortaya çıkar. Nefs-i Levvâme mertebesinde zuhur eden vehim ise içe dönüktür; daha çok beşerin kendinde mevcûd olmayan hasletleri ya da kusurları vehmetmesiyle ortaya çıkar. Mesnevî’deki hikâyelerin çoğu, vehmin sırf bu iki nefis mertebesindeki mârifetlerini çarpıcı bir biçimde dile getiren irşâd edici misallerdir.
    Kur’ân’da ise beşerin vehimden sakınması gerektiği:
    *
    “Hakkında bir bilgin bulunmayan şeyin peşine düşme! Muhakkak ki kulak da, göz de, gönül de, hepsi de bundan sorumlu olacaktır” (İsrâ/36).
    âyetiyle beyân ve emr edilmektedir. Bununla ilgili olarak Kur’ân, müminleri:
    * “… Bu sizin gönüllerinize güzel göründü de kötü zanda bulundunuz ve helâk olmayı hak etmiş bir topluluk oldunuz” (Fetih/12),
    * “Ey îmân edenler! Zannın bir çoğundan sakının. Muhakkak ki zannın bir çoğu günahtır. Biribirinizi ne tecessüs edin ve ne de çekiştirin” (Hucurât/12),
    * “… Gerçekten de zan hak(ka, hakîkata uygun olanlar)dan hiçbir şeyin yerini tutmaz!…” (Yûnus/36, Necm/28)
    diye uyarmaktadır. Bununla beraber, İslâm Âlemi’nde bu uyarılara karşı maalesef çok gevşek davranılmış olduğundan Kur’ân ve Sünnet’e uymayan pekçok gerçek dışı şey ya bid’at-i seyyie, ya bâtıl îtikad ya da hurâfe olarak dinî muâmelâtı istilâ etmiş bulunmaktadır. Kur’ân’a ve Sünnet’e dayanmadan pekçok mesele hakkında, sanki Hz. Peygamber’in kendisi imiş gibi ve hattâ Allāh adına fetvâ veren hamervahlara rastlamak da maalesef artık nâdirattan değildir.
    Yazılı ve görüntülü basının hükümrân olduğu bugünkü Dünyâ’mızda ise halkın vehmini kamçılayarak onun sağlıklı düşünce sâhibi olmasını engelleyen, belirli kimselere ve kurumlara karşı kötü zanda bulunmasını temin eden, gerçeklere erişmesine engel olan bir “Vehim Üretim Sanâyii” ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu sanâyi: 1) patronları, 2) geniş para kaynakları, 3) hükûmetler ve bürokrasi içindeki gizli ortakları, 3) Dünyâ’yı saran iletişim şebekeleri, 4) plânlamacıları, 5) kütleleri istedikleri yönde manipüle eden sosyal mühendisleri, uzmanları ve stratejistleri, 6) uygulayıcıları, temsilcileri, 7) ajanları ve 8) tetikçileri ile halkta kollektif paranoya ihdâs etmeğe yönelik bir mel’anet aracıdır.
    Mü’minlerin cehâlet, mel’anet ve vehme karşı açacakları cihâdda güvenle sığınacakları dayanaklar, her zaman olduğu gibi, Kur’ân ve Sünnet’tir. Nitekim Kur’ân’da: Allāh’dan çekinen mü’minlerin (iyiyi kötüden, hayrı şerden, temizi murdardan, helâli haramdan, sevâbı günahdan, doğruyu sapıklıkdan, İslâm’ı şirkden, ilmi vehimden ve gerçeği de bâtıldan ayırma gücü demek olan) Furkān ile donatılacağı müjdelenmiştir (Enfâl/29). Kezâ Allāh en güzel olanı tasdik edenlere güç yolu kolaylaştıracağını da vaad etmektedir (Leyl/5-7). Bu hususta ümitsizliğe kapılmamak gerekir; çünkü Allāh gerçeği kendi sözleriyle, ve mücrimlere rağmen, te’yid eder (Yûnus/82): ve bâtıl da zâten eninde sonunda yok olmağa mahkûmdur (İsrâ/80, Enbiyâ/18). Mü’min gerçeğin daima Rabb’dan olduğunu bilir ve bu hususta aslā şüpheye düşmez, gerçekten de yüzünü aslā çevirmez (Bakara/147, Âl-i İmrân/60); çünkü gerçeğin dışında yalnızca dalâlet vardır (Yûnus/32). Ve zâten: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Muhakkak ki bunları ancak ûlü-l elbâb (yâni akıllarını dirâyetle ve isâbetle kullanabilenler) hakkıyla düşünür” (Zümer/9). İlimde rüsuh sâhibi olanların mükâfatlarını ise Allāh verir (Nisâ/162).


  3. 05.Aralık.2011, 20:34
    2
    semihozdurak - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli



    Vehim:

    Kuruntu demektir. Çoğulu evhamdır.

    Aşağıda ulaştığım bilgileri sizinle paylaşıyorum umarım işinize yarar.

    Mevlânâ’nın Vehim Anlayışı
    Hz. Mevlânâ Mesnevî’sinde vehmin sâlik (yâni “Hakk yolunun yolcusu”) için pek büyük bir engel olduğunu beyân etmektedir (V/2649)1. Bu gerçekten de öylesine büyük bir engeldir ki Hz. İbrâhim gibi bir peygamber bile vehme kapılınca, gözlerini ve sağduyusunu bağlayan vehim ve hayâl âlemi ona müşâhede ettiği yıldız için “İşte bu benim Rabb’imdir” dedirtmiş (V/2650); gördüğü rüyânın sahih rüyâ olduğu vehmiyle de, bu rüyânın te’vîle ihtiyâcı olduğunu idrâk bile etmeden, oğlunu kurban etmeğe kalkışmıştır ( Saffât/100-107)2.

    Tepesinde vehim gibi bir zebellânın nöbet tuttuğu akl-ı cüz’î ise ancak mezara kadar olan şeyleri görür (IV/3311). Vehim zâten akl-ı cüz’înin âfeti olduğu içindir ki (III/1558) dağ gibi muhkem akıllar bile vehmin ve hayâlin denizlerinde iz bırakmadan kaybolur gider (V/2654). Akl-ı cüz’îye esir olan, sonunda usanırsa, bunun ne gibi bir ayak bağı olduğunu bâzen idrâk edebilir de gururundan dolayı Hakk erlerinden yüz çevirip nasıl bir vehim ve hayâl denizinde çırpınıp durmuş olduğunu anlayabilir (IV/3353-3356). Hz. Mûsâ ile cidalleşecek kadar akıllı ve filozof (V/2660) olan Firavun dahi halkın kendisini “Sen İlâhsın, Pâdişâhsın!” diye ululayıp secde etmesinden ötürü vehim marazına kapılmış (III/1556), tanrılık dâvâsında azmanlaşıp ejderhâ kesilmiş, doymak nedir bilmez bir Rubûbiyyet şehvetiyle mâlûl olmuş değil miydi? (III/1557). Bu ne büyük bir ibrettir!
    Şehvet aklın zıddıdır; şehvetin menşei de akıl değil vehimdir. Şehveti dokuyan akla akıl denmez. O, akıl görünümü altında kendini izhâr eden, fakat aslında akıl altınının kalpı olan vehimdir. Vehim hep akılla savaşır durur; ona benzer ama o değildir! Vehmin akla nisbeti, baştanbaşa vehimle mülevves olan Firavun’un ahvâlinin hakikî akla (Akl-ı Meâd’a) sâhip olan Mûsâ’nın ahvâline olan nisbeti gibidir. Vehim, âlemleri yakıp yıkan Firavun’a, akıl ise canlara cilâ çeken Mûsâ’ya aittir (IV/2301 ve sonrası).
    Vehmin gözü perdelidir; hakîkatı göremez (IV/3278). Ayrıca, zâhirde, vehmi akıldan tefrik etmek de çoğu kere mümkün olmaz. Bunun için her ikisini de şaşmayan-şaşırtmayan bir mehenk taşına vurmak gerekir ki vehmin ne kadar kalp olduğu kabak gibi ortaya çıksın. Bu işteki mehenk taşı ise Kur’ân’dır ve peygamberin sünnetidir, vesselâm! (IV/2304)
    Vehimle akıllı adam bile delirir gider (III/1530). Yüzbinlerce taklîd ve istidlâl ehlini pek küçük bir vehim dahi hemen şüpheye düşürür; çünkü bunların taklîdleri de, delille bir hükme varmaları da ve hattâ bütün kolları kanatları da zan ile kāimdir (I/2125-2126). Zan ise insanı kıyâsa zorlar. İblîs’in ayağının kayması da kendisinin Hz. Âdem’den üstün olduğunu vehmetmesinden ve bunu bir kıyâsla dile getirmesinden ötürü değil midir? (A’raf/12)
    Bulutlu bir günde ya da karanlık bir gecede Kıble’yi tesbit etmek gâyesiyle yapılan kıyâs isâbetli olur da gökte Güneş varken ya da Kâbe karşıda duruyorken insanı vehme yöneltecek kıyâsla işimiz ne? Kıyâsın hakîkatın anahtarı olduğu vehmine kapılıp da koskoca Kâbe hiç görmezlikden gelinir, ondan yüz çevrilir mi? (I/3404-3406). Kaşının üzerinden sarkmış bir kılı gördüğünde temyîz edemeyip de vehmine mağlûb olan ve bunu Ramazan hilâlini gördüm diye Hz. Ömer’e müjdelemeğe kalkışmış olanın durumu da ne kadar ibret vericidir! (II/113-119). Ya bir de, kurtardığı ayının kendisine hep idrâkli bir dost olarak kalacağını vehmeden, ama uyurken yüzüne konan sineği kovmak için ayının sineği taşla öldürmeğe kalkmasıyla yüzü de parçalanıp ölen ahmak adamın hâlini düşünün! (II/1932, 1970-1971, 2124-2129).
    Putların anası, kendisi de bir put olan nefistir. Çünkü (herhangi bir) put bir yılandır, ama nefis putu bir ejderhâdır (I-772). Vehim ise aslında nefis, akl-ı cüz’î ve hayal ile birlikte sanki bir ayran gibi uyum içindedir. Rûh ise bu ayranın içinde gizli olan yağdır (IV/3029).
    Vehmin Eserlerine
    Örnekler
    Pekiyi ama bunca muhkem akıllıyı, filozofu, hakîmi ve hattâ peygamberleri bile sihrinin hükmü altında tutmuş olan vehim nedir? Menşei nerededir? Vehmin beşer üzerindeki hükümranlığı nasıl ve ne zaman son bulur? Vehimsiz beşerin evsâfı nelerdir?
    Vehim (ya da yeni deyimiyle kuruntu), en basit târifiyle, var olmayanı varmış gibi tahayyül etme melekesidir. Bu meleke beşerin bir inancı ya da kendi hayâlinde kurduğu bir fikri, gerçeğe uyup uymadığına aldırış etmeksizin, ısrarla savunması marazına kolaylıkla dönüşebilme potansiyeline de sâhiptir.
    Hz. Mevlânâ, bir hikâyesinde, talebelerin hocalarının vehmini tahrik ederek kendisini hasta olduğuna nasıl inandırmış olduklarını tasvir etmekte, hocanın da bir kere hasta olduğuna inandıktan sonra hasta olmadığını söyleyen karısından dahi nasıl nefret ettiğini anlatmaktadır (III/1523 ve sonrası).
    İşte gene bu sebeptendir ki Hz. İbrâhim bile, Rubûbiyyet sâhibi olmayan yıldızı Rabb’ı olarak vehmedebilmiştir. Kezâ rüyâsında, yâni Misâl Âlemi’nde, gördüğü olayların zahirî realitesinin Şehâdet Âlemi’nde de, istisnâsız, benzer realiteye tekābül ettiği kuruntusuyla oğlunu Rabb’ine kurban etmeğe de kalkışmıştır; hâlbuki, aslında, böyle bir istisnâsız tekābüliyet yoktur. Bunun için de rüyânın isâbetle tâbir edilmesi gerekirdi. İşte meleğin ona kurban etmek üzere bir koç getirmesi bu rüyânın zahirî tâbiridir.
    Aynı şekilde Firavun da kendisinde Ulûhiyyet bulunduğunu tevehhüm etmiştir. Hz. Osman’dan önceki vahiy kâtibinin vahyin ışığı kalbine vurduğunda gönlüne doğanları Hz. Peygamber’den önce okuması ve, sonunda: “Bana da vahiy geliyor” diye azarak dinden dönmesi de böyle bir vehmin eseri değil midir? (I/3227 den sonrası).
    Hz. Osman’ın kātillerini cezâlandırmak ve müslümanları içinde bulundukları fitneden kurtarmak için3 kendisinde sorumluluk ve yetki vehmeden, ve bu vehmi dolayısıyla daha da çok nifaka ve, halîfe makāmında oturan Hz. Ali’ye karşı bizzât riyâset ettiği savaşta, müslümanların kırılmasına sebep olan Hz. Âişe’nin durumu vehmin ne denli trajik boyutlara erişebileceğine ışık tutmuyor mu? Aynı durum, çıkacak nifakları hiç kaale almadan, 1) Kur’ân’ın apaçık “Emir sâhibine itaat ediniz!” (Nisâ/59) emrine ve 2) “İşte Allāh’ın îman eden ve iyi işler yapan kullarına müjdelediği nimet budur. De ki: Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret beklemiyorum” (Şûrâ/23) âyetinin medlûlüne rağmen, Hz. Peygamber’in amcaoğlu ve dâmâdı ve de seçilmiş halîfe olan Hz. Ali’ye bîat etmeyip de baş kaldırma hakkı olduğunu iktidar şehveti sâikiyle vehmeden Muâviye için de cârîdir.
    Vehmin Menşei
    Âriflere göre vehim: nefsin beşeri hakîkata erişmekden alıkoyan bir oyunu, bir hiylesidir. Buna göre vehmin menşei doğrudan doğruya beşerin nefsidir. Nefsin ise: 1) Nefs-i Emmâre (kötülüğü emreden nefis), 2) Nefs-i Levvâme (kendini kınayan nefis), 3) Nefs-i Mülhime (kendisine ilhâm vâki olan nefis), 4) Nefs-i Mutmainne (itminâna kavuşmuş nefis), 5) Nefs-i Râdıyye (Allāh’dan râzî olan nefis), 6) Nefs-i Mardıyye (Allāh’ın kendisinden râzî olduğu nefis, 7) Nefs-i Kâmile ya da Sâfiyye (kâmil ya da pâk nefis) denilen mertebeleri, vecheleri ya da boyutları vardır. Vehmin bu mertebelerin her birinde o mertebeye mahsus nice hiyleleri bulunmaktadır. Nefsin bu yedi mertebesine Etvâr-ı Seb’a ya da Nefsin Yedi Tavrı denilmektedir.
    Nefs-i Emmâre mertebesinde zuhur eden vehim dışadönüktür; daha çok, başkaları hakkında “kötü zan” olarak ortaya çıkar. Nefs-i Levvâme mertebesinde zuhur eden vehim ise içe dönüktür; daha çok beşerin kendinde mevcûd olmayan hasletleri ya da kusurları vehmetmesiyle ortaya çıkar. Mesnevî’deki hikâyelerin çoğu, vehmin sırf bu iki nefis mertebesindeki mârifetlerini çarpıcı bir biçimde dile getiren irşâd edici misallerdir.
    Kur’ân’da ise beşerin vehimden sakınması gerektiği:
    *
    “Hakkında bir bilgin bulunmayan şeyin peşine düşme! Muhakkak ki kulak da, göz de, gönül de, hepsi de bundan sorumlu olacaktır” (İsrâ/36).
    âyetiyle beyân ve emr edilmektedir. Bununla ilgili olarak Kur’ân, müminleri:
    * “… Bu sizin gönüllerinize güzel göründü de kötü zanda bulundunuz ve helâk olmayı hak etmiş bir topluluk oldunuz” (Fetih/12),
    * “Ey îmân edenler! Zannın bir çoğundan sakının. Muhakkak ki zannın bir çoğu günahtır. Biribirinizi ne tecessüs edin ve ne de çekiştirin” (Hucurât/12),
    * “… Gerçekten de zan hak(ka, hakîkata uygun olanlar)dan hiçbir şeyin yerini tutmaz!…” (Yûnus/36, Necm/28)
    diye uyarmaktadır. Bununla beraber, İslâm Âlemi’nde bu uyarılara karşı maalesef çok gevşek davranılmış olduğundan Kur’ân ve Sünnet’e uymayan pekçok gerçek dışı şey ya bid’at-i seyyie, ya bâtıl îtikad ya da hurâfe olarak dinî muâmelâtı istilâ etmiş bulunmaktadır. Kur’ân’a ve Sünnet’e dayanmadan pekçok mesele hakkında, sanki Hz. Peygamber’in kendisi imiş gibi ve hattâ Allāh adına fetvâ veren hamervahlara rastlamak da maalesef artık nâdirattan değildir.
    Yazılı ve görüntülü basının hükümrân olduğu bugünkü Dünyâ’mızda ise halkın vehmini kamçılayarak onun sağlıklı düşünce sâhibi olmasını engelleyen, belirli kimselere ve kurumlara karşı kötü zanda bulunmasını temin eden, gerçeklere erişmesine engel olan bir “Vehim Üretim Sanâyii” ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu sanâyi: 1) patronları, 2) geniş para kaynakları, 3) hükûmetler ve bürokrasi içindeki gizli ortakları, 3) Dünyâ’yı saran iletişim şebekeleri, 4) plânlamacıları, 5) kütleleri istedikleri yönde manipüle eden sosyal mühendisleri, uzmanları ve stratejistleri, 6) uygulayıcıları, temsilcileri, 7) ajanları ve 8) tetikçileri ile halkta kollektif paranoya ihdâs etmeğe yönelik bir mel’anet aracıdır.
    Mü’minlerin cehâlet, mel’anet ve vehme karşı açacakları cihâdda güvenle sığınacakları dayanaklar, her zaman olduğu gibi, Kur’ân ve Sünnet’tir. Nitekim Kur’ân’da: Allāh’dan çekinen mü’minlerin (iyiyi kötüden, hayrı şerden, temizi murdardan, helâli haramdan, sevâbı günahdan, doğruyu sapıklıkdan, İslâm’ı şirkden, ilmi vehimden ve gerçeği de bâtıldan ayırma gücü demek olan) Furkān ile donatılacağı müjdelenmiştir (Enfâl/29). Kezâ Allāh en güzel olanı tasdik edenlere güç yolu kolaylaştıracağını da vaad etmektedir (Leyl/5-7). Bu hususta ümitsizliğe kapılmamak gerekir; çünkü Allāh gerçeği kendi sözleriyle, ve mücrimlere rağmen, te’yid eder (Yûnus/82): ve bâtıl da zâten eninde sonunda yok olmağa mahkûmdur (İsrâ/80, Enbiyâ/18). Mü’min gerçeğin daima Rabb’dan olduğunu bilir ve bu hususta aslā şüpheye düşmez, gerçekten de yüzünü aslā çevirmez (Bakara/147, Âl-i İmrân/60); çünkü gerçeğin dışında yalnızca dalâlet vardır (Yûnus/32). Ve zâten: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Muhakkak ki bunları ancak ûlü-l elbâb (yâni akıllarını dirâyetle ve isâbetle kullanabilenler) hakkıyla düşünür” (Zümer/9). İlimde rüsuh sâhibi olanların mükâfatlarını ise Allāh verir (Nisâ/162).





+ Yorum Gönder