Konusunu Oylayın.: Küll ile külli ve cüz ile cüzi kelimelerinin aralarındaki anlam ilişkisi nedir? “Külliyyün zü cüziyyat” ve “küllün zü ec

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Küll ile külli ve cüz ile cüzi kelimelerinin aralarındaki anlam ilişkisi nedir? “Külliyyün zü cüziyyat” ve “küllün zü ec
  1. 19.Kasım.2011, 21:38
    1
    Biskivi
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Şubat.2007
    Üye No: 45
    Mesaj Sayısı: 35
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 2
    Yaş: 32

    Küll ile külli ve cüz ile cüzi kelimelerinin aralarındaki anlam ilişkisi nedir? “Külliyyün zü cüziyyat” ve “küllün zü ec






    Küll ile külli ve cüz ile cüzi kelimelerinin aralarındaki anlam ilişkisi nedir? “Külliyyün zü cüziyyat” ve “küllün zü ec Mumsema Küll ile külli ve cüz ile cüzi kelimelerinin aralarındaki anlam ilişkisi nedir? “Külliyyün zü cüziyyat” ve “küllün zü eczain” ne demektir?


  2. 19.Kasım.2011, 21:42
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Küll ile külli ve cüz ile cüzi kelimelerinin aralarındaki anlam ilişkisi nedir? “Külliyyün zü cüziyyat” ve “küllü




    Kısa bir açıklamadan sonra, konuyu anlamaya yardımcı olacak bazı bilgiler vereceğiz:

    Küll, parçaları olan bir bütündür. Mesela her insan bir küldür, çünkü, göz, kulak, el ayak gibi parçaları vardır.

    Cüz ise, dışarıda bağımsız varlığı düşünülemeyen paçalardır. Örneğin; insanın gözü, kulağı, eli, ayağı birer cüzdür, çünkü dışarıda bunları ayrı bir varlık şeklinde bulmak mümkün değildir.

    Küllî, dışarıda bağımsız olarak varlığını sürdüren parçaları olan bir bütündür. Mesela; İnsan kavramı bir küllîdir. Çünkü, bu kavramın dışarıda “Ahmed, Mehmed, Hasan, Hüseyin” gibi bağımsız varlığı bulunan parçaları vardır.

    Cüzî ise, küllî’nin dışarıdaki bağımsız varlığı olan parçalardır. Mesela, Ahmed, Mehmed gibi şahıslar birer cüzîdir, çünkü bir küllî olan insan kavramının dışarıda varlığı olan parçalarıdır.

    "Külliyyün zü cüziyyat", “cüzîlere/dışarıda bağımsız varlığı bulunana parçalara sahip olan küllî" manasına gelir.

    “Küllün zü eczain" ifadesi ise, “eczalara/cüzlere/dışarıda bağımsız varlığı olmayan parçalara sahip olan küll” manasına gelir.

    Cüz, “kısım, parça”, küll ise, “tüm, bütün” demektir. İnsan bedeni bir küll, bir bütündür. Her bir organ ise o bedenin bir cüzü, bir parçası. Arz küresinin tümünü bir küll olarak değerlendirdiğimizde, dağlar, ovalar, denizler o küllün cüzleri olurlar. Güneş sistemimiz bir küll, her bir gezegen ise o küll’den bir cüzdür. Ve nihayet, insan-ı ekber denilen kâinat da bir küll; onu teşkil eden her sistem, her yıldız, her gezegen, her atom, her molekül o büyük insanın organları, hücreleri gibi.

    Nur Külliyatı'nda, “Bir küll ne şeye muhtaçsa cüzü de o şeye muhtaçtır” buyrulur. Bir elin vazife görmesi için bütün bir bedenin ahenk içinde çalışması gerekiyor. Bedenin çalışması da kâinattaki bütün sistemlerin nizamına bağlı. Demek ki, bir parmak neye muhtaçsa bütün bir beden de o şeye muhtaç. Ve kâinatta kim tasarruf ediyorsa, parmağımızın hareketini yaratan da ancak O.

    Ağacın tümü için olduğu gibi, bir tek yaprak için de baharın gelmesi, dünyanın dönmesi, yağmurun yağması, güneşin doğması gerek. Bütün bir âlemin mâliki kim ise, ağacın da, yaprağın da sahibi O. Yoksa, yaprağı ağaç yapıyor değil.

    Cüzî ve küllî kelimelerine gelince, sözlük manalarıyla, küllî, ‘bütüne ait, külle mensup’; cüzî ise ‘parçaya ait, parçaya mensup’ demek oluyor. Istılahta ise durum oldukça farklıdır.

    Seyyid Şerif Cürcânî’nin Tarifat adlı eserinde, “küllî”, ‘tasavvuru ortaklık vukuunu men etmeyen şey’, “cüzî” ise ‘tasavvuru ortaklık vukuunu men eden şey’ olarak tarif edilmiş ve küllî için “insan”, cüzî için ise “Zeyd” misâl verilmiştir.

    Zeyd ismi ülkemizde kullanılmadığı için onun yerine Hasan diyerek bu tarifleri şöyle açıklayabiliriz:

    İnsan denildiği zaman bütün bir insanlık âlemi hatıra gelir. Bu topluluktan birisine insan denilmesi diğerine de denilmesine mâni değil. Yani bu küllî mânâ, ortaklığı men etmez. Ama cüzî, ortaklığı men eder; ismi Hasan olan birisine Osman diyemezsiniz. Hasan da Osman da ortaklığı kabul etmeyen müstakil isimlerdir.

    Şu cümle dikkatle incelendiğinde küllînin ıstılah mânâsı çok daha iyi anlaşılıyor:

    “Şu kâinatta, şu görünen tasarrufat ve ef’âl ile hükmeden Sâni’-i Kadîr’in kudretine nisbeten, en büyük küll en küçük cüz’ kadar kolay gelir. Efratça kesretli bir küllînin icadı, bir tek cüz’înin icadı kadar sühuletlidir. Ve en âdi bir cüz’îde, en yüksek bir kıymet-i san’at gösterilebilir.” (Sözler)

    En büyük küll olarak bütün bir kâinatı, en küçük cüz olarak ise bir atomu alabiliriz. İkisinin yaratılışı arasında İlâhî kudret için bir kolaylık, yahut zorluk söz konusu değil.

    “Efratça kesretli bir küllî,” ifadesi üzerinde önemle durmak gerekiyor. Demek ki, küllînin fertleri var. Küllün ise fertleri değil parçaları, kısımları vardır.

    İnsan dediğimiz zaman bütün insanları içine alan küllî bir mânâ hatıra gelir. Her bir insan bu küllînin bir ferdidir. Bu ifadeye göre bütün insanların yaratılmasıyla bir insanın yaratılması arasında fark olmadığı anlaşılır. Nitekim Kur’an şöyle der:

    “Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz, tek bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir.” (Lokman Suresi, 31/2)

    Aynı mânâyı diğer küllî ve cüzîlere de tatbik edebiliriz. Bütün çiçeklerle bir çiçeğin, bütün yıldızlarla bir yıldızın, bütün atomlarla bir atomun yaratılışı arasında fark yok.

    Küllî, bir cins, bir topluluk, bir şahs-ı manevî; cüzî ise o küllînin bir ferdidir. Küllî ile cüzî aynı isimle anılırlar, ama küll ile cüze aynı isim verilmez. İnsan küllî bir mânâ, bir tek insana da insan diyoruz. Ama tek bir insanı bir küll olarak düşündüğümüzde onun, meselâ, koluna insan diyemiyoruz; bir ağacın yaprağına yahut dalına ağaç diyemediğimiz gibi.

    Bir küllün parçaları yahut küllînin fertleri ayrı İlâhlara isnat edilemez. Parçayı kim yaratmışsa bütünü de o yaratmıştır; fert kimin mahlûku ise nevi de onun mahlûkudur.

    Nur Külliyatı'nın bazı cümlelerinde küllî ile küllün, yahut cüzî ile cüz’ün birlikte kullanıldığını görürüz. İlk bakışta aralarında bir fark yok gibi gelir. Ama kanaatimizce bunları tariflerine uygun olarak değerlendirdiğimizde bazı farkların mevcut olduğu anlaşılır.

    Bir misâl:

    “Evet ey insan! Sen, nebatî cismaniyetin cihetiyle ve hayvanî nefsin itibarîyle; sağir bir cüz, hakir bir cüz’î, fakir bir mahlûk, zaîf bir hayvansın ki; bütün dehşetli mevcudat-ı seyyalenin dalgaları içinde çalkanıp gidiyorsun." (Sözler)

    Bu cümlede insan için hem cüz, hem cüz’î denildiğini görüyoruz. “Sağir bir cüz” ifadesinde, bütün kâinat bir tek varlık olarak düşünülüyor ve insan bedeni bu âlemden bir cüz oluyor. “Hakir bir cüz’î” ifadesinde ise, bütün insanlar yahut bütün canlılar âlemi (küllî) içinde insan küçük bir fert (cüz’î) olarak kalıyor.
    S.İslamiyet



  3. 19.Kasım.2011, 21:42
    2
    Silent and lonely rains



    Kısa bir açıklamadan sonra, konuyu anlamaya yardımcı olacak bazı bilgiler vereceğiz:

    Küll, parçaları olan bir bütündür. Mesela her insan bir küldür, çünkü, göz, kulak, el ayak gibi parçaları vardır.

    Cüz ise, dışarıda bağımsız varlığı düşünülemeyen paçalardır. Örneğin; insanın gözü, kulağı, eli, ayağı birer cüzdür, çünkü dışarıda bunları ayrı bir varlık şeklinde bulmak mümkün değildir.

    Küllî, dışarıda bağımsız olarak varlığını sürdüren parçaları olan bir bütündür. Mesela; İnsan kavramı bir küllîdir. Çünkü, bu kavramın dışarıda “Ahmed, Mehmed, Hasan, Hüseyin” gibi bağımsız varlığı bulunan parçaları vardır.

    Cüzî ise, küllî’nin dışarıdaki bağımsız varlığı olan parçalardır. Mesela, Ahmed, Mehmed gibi şahıslar birer cüzîdir, çünkü bir küllî olan insan kavramının dışarıda varlığı olan parçalarıdır.

    "Külliyyün zü cüziyyat", “cüzîlere/dışarıda bağımsız varlığı bulunana parçalara sahip olan küllî" manasına gelir.

    “Küllün zü eczain" ifadesi ise, “eczalara/cüzlere/dışarıda bağımsız varlığı olmayan parçalara sahip olan küll” manasına gelir.

    Cüz, “kısım, parça”, küll ise, “tüm, bütün” demektir. İnsan bedeni bir küll, bir bütündür. Her bir organ ise o bedenin bir cüzü, bir parçası. Arz küresinin tümünü bir küll olarak değerlendirdiğimizde, dağlar, ovalar, denizler o küllün cüzleri olurlar. Güneş sistemimiz bir küll, her bir gezegen ise o küll’den bir cüzdür. Ve nihayet, insan-ı ekber denilen kâinat da bir küll; onu teşkil eden her sistem, her yıldız, her gezegen, her atom, her molekül o büyük insanın organları, hücreleri gibi.

    Nur Külliyatı'nda, “Bir küll ne şeye muhtaçsa cüzü de o şeye muhtaçtır” buyrulur. Bir elin vazife görmesi için bütün bir bedenin ahenk içinde çalışması gerekiyor. Bedenin çalışması da kâinattaki bütün sistemlerin nizamına bağlı. Demek ki, bir parmak neye muhtaçsa bütün bir beden de o şeye muhtaç. Ve kâinatta kim tasarruf ediyorsa, parmağımızın hareketini yaratan da ancak O.

    Ağacın tümü için olduğu gibi, bir tek yaprak için de baharın gelmesi, dünyanın dönmesi, yağmurun yağması, güneşin doğması gerek. Bütün bir âlemin mâliki kim ise, ağacın da, yaprağın da sahibi O. Yoksa, yaprağı ağaç yapıyor değil.

    Cüzî ve küllî kelimelerine gelince, sözlük manalarıyla, küllî, ‘bütüne ait, külle mensup’; cüzî ise ‘parçaya ait, parçaya mensup’ demek oluyor. Istılahta ise durum oldukça farklıdır.

    Seyyid Şerif Cürcânî’nin Tarifat adlı eserinde, “küllî”, ‘tasavvuru ortaklık vukuunu men etmeyen şey’, “cüzî” ise ‘tasavvuru ortaklık vukuunu men eden şey’ olarak tarif edilmiş ve küllî için “insan”, cüzî için ise “Zeyd” misâl verilmiştir.

    Zeyd ismi ülkemizde kullanılmadığı için onun yerine Hasan diyerek bu tarifleri şöyle açıklayabiliriz:

    İnsan denildiği zaman bütün bir insanlık âlemi hatıra gelir. Bu topluluktan birisine insan denilmesi diğerine de denilmesine mâni değil. Yani bu küllî mânâ, ortaklığı men etmez. Ama cüzî, ortaklığı men eder; ismi Hasan olan birisine Osman diyemezsiniz. Hasan da Osman da ortaklığı kabul etmeyen müstakil isimlerdir.

    Şu cümle dikkatle incelendiğinde küllînin ıstılah mânâsı çok daha iyi anlaşılıyor:

    “Şu kâinatta, şu görünen tasarrufat ve ef’âl ile hükmeden Sâni’-i Kadîr’in kudretine nisbeten, en büyük küll en küçük cüz’ kadar kolay gelir. Efratça kesretli bir küllînin icadı, bir tek cüz’înin icadı kadar sühuletlidir. Ve en âdi bir cüz’îde, en yüksek bir kıymet-i san’at gösterilebilir.” (Sözler)

    En büyük küll olarak bütün bir kâinatı, en küçük cüz olarak ise bir atomu alabiliriz. İkisinin yaratılışı arasında İlâhî kudret için bir kolaylık, yahut zorluk söz konusu değil.

    “Efratça kesretli bir küllî,” ifadesi üzerinde önemle durmak gerekiyor. Demek ki, küllînin fertleri var. Küllün ise fertleri değil parçaları, kısımları vardır.

    İnsan dediğimiz zaman bütün insanları içine alan küllî bir mânâ hatıra gelir. Her bir insan bu küllînin bir ferdidir. Bu ifadeye göre bütün insanların yaratılmasıyla bir insanın yaratılması arasında fark olmadığı anlaşılır. Nitekim Kur’an şöyle der:

    “Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz, tek bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir.” (Lokman Suresi, 31/2)

    Aynı mânâyı diğer küllî ve cüzîlere de tatbik edebiliriz. Bütün çiçeklerle bir çiçeğin, bütün yıldızlarla bir yıldızın, bütün atomlarla bir atomun yaratılışı arasında fark yok.

    Küllî, bir cins, bir topluluk, bir şahs-ı manevî; cüzî ise o küllînin bir ferdidir. Küllî ile cüzî aynı isimle anılırlar, ama küll ile cüze aynı isim verilmez. İnsan küllî bir mânâ, bir tek insana da insan diyoruz. Ama tek bir insanı bir küll olarak düşündüğümüzde onun, meselâ, koluna insan diyemiyoruz; bir ağacın yaprağına yahut dalına ağaç diyemediğimiz gibi.

    Bir küllün parçaları yahut küllînin fertleri ayrı İlâhlara isnat edilemez. Parçayı kim yaratmışsa bütünü de o yaratmıştır; fert kimin mahlûku ise nevi de onun mahlûkudur.

    Nur Külliyatı'nın bazı cümlelerinde küllî ile küllün, yahut cüzî ile cüz’ün birlikte kullanıldığını görürüz. İlk bakışta aralarında bir fark yok gibi gelir. Ama kanaatimizce bunları tariflerine uygun olarak değerlendirdiğimizde bazı farkların mevcut olduğu anlaşılır.

    Bir misâl:

    “Evet ey insan! Sen, nebatî cismaniyetin cihetiyle ve hayvanî nefsin itibarîyle; sağir bir cüz, hakir bir cüz’î, fakir bir mahlûk, zaîf bir hayvansın ki; bütün dehşetli mevcudat-ı seyyalenin dalgaları içinde çalkanıp gidiyorsun." (Sözler)

    Bu cümlede insan için hem cüz, hem cüz’î denildiğini görüyoruz. “Sağir bir cüz” ifadesinde, bütün kâinat bir tek varlık olarak düşünülüyor ve insan bedeni bu âlemden bir cüz oluyor. “Hakir bir cüz’î” ifadesinde ise, bütün insanlar yahut bütün canlılar âlemi (küllî) içinde insan küçük bir fert (cüz’î) olarak kalıyor.
    S.İslamiyet






+ Yorum Gönder