Konusunu Oylayın.: Zahid el Kevseri kimdir?

5 üzerinden 4.00 | Toplam : 3 kişi
Zahid el Kevseri kimdir?
  1. 19.Kasım.2011, 21:15
    1
    Biskivi
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Şubat.2007
    Üye No: 45
    Mesaj Sayısı: 35
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 2
    Yaş: 32

    Zahid el Kevseri kimdir?

  2. 19.Kasım.2011, 21:23
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Zahid el Kevseri kimdir?




    Zahid el Kevseri ve Makalat adlı eseri hakkında bilgi verir misiniz? Bu alim ehli sünnet alimlerinden midir?


    - Zahid el-Kevserî, ehl-i sünnet alimlerinden olup çok değerli bir bilgindir Özellikle İmam Azam'a karşı duyduğu hayranlıkla bilinmektedir

    - Ehl-i sünnet alimleri, Şeyhu’l-İslam Muhammed zahid el-Kevseri’yi büyük saygı ve sevgiyle anarlar Makalat’ın mukaddimesinde Muhammed Ebu Zehra “Onun yeri doldurulamaz” bir alim olarak vasıflandırmıştır İbn Teymiye’nin bazı düşüncelerine karşı çıktığı için, bir kısım Vahhabi alimleri tarafından -insafsızca- topa tutulmuştur

    - Makalat adlı eseri, Mısır’da değişik dergilerde yazdığı -Tefsir, Kur’an ilimleri, Akaid, Hadis, Fıkıh, Fıkıh usulü, Siyaset, tarih, Islah/tecdid gibi- değişik konuların işlendiği makalelerinin bir araya getirilmesiyle oluşan bir derlemedir

    Hayatı ve eserleleri hakkında kısa bilgi:

    Muhammed Zahid Kevseri son dönem Osmanlı alimlerindendir Kafkasya’dan göç edip Düzce’ye yerleşen bir aileye mensupturMedrese eğitimini tamamladıktan sonra muhtelif medreselerde müderrislik yapmış ve Şeyhülislamın ders vekilliğine kadar yükselmiştirZamanının büyük bir bölümünü ilme adamış, çok sayıda talebe yetiştirdiği gibi bir çok eser de kaleme almıştır Dinde reform adı altında yapılan saldırılara karşı makale yazmak suretiyle cevap vermeye çalışmıştır Bediüzzaman’ın, eserlerinin korunması ve Arapça’ya tercüme edilmeleri hususunda vekalet verdiği kişiler arasında ismi zikredilmiştir

    Muhammed Zahid, 1879 yılında Düzce’nin Hacı Hasan Efendi (Çalıcuma) köyünde doğdu Köy, adını alim bir zat olan ve Kafkasya’dan göç edip buraya yerleşen babası Hüseyin Efendiden aldı Hüseyin Efendi buraya göç edip medrese açtı ve talebe yetiştirmeye başladı Yöre halkı tarafından da ilim ve şahsiyetine hürmeten köylerine adı verildi ve bundan sonra köy bu isimle anılmaya başlandı

    Muhammed Zahid ilk eğitimine Düzce’de başladı İlk derslerini babasından aldı Düzce’de bulunan iptidaiye ve rüşdiye mekteplerinde okudu Mehmed Nazım Efendiden tarih, coğrafya ve matematik derslerini aldı Buradaki eğitimini tamamladıktan sonra İstanbul’a gitti Fatih Camii Medresesine giderek burada eğitime başladı Eğinli İbrahim Hakkı Efendinin derslerini takip ederek medrese eğitimini sürdürdü Bunun dışında Alasonyalı Ali Zeynelabidin Efendiden ders aldı Ders aldığı hocalarından biri de Kastamonulu Şeyh Hüseyin Efendidir

    Medrese eğitimini tamamlayan Muhammed Zahid Efendi, 1907 yılından itibaren Fatih Camiinde müderrislik yapmaya başladı Bu görevini Birinci Dünya Savaşının başlamasına kadar sürdürdü Medreselerde eğitim verirken belagat, mantık ve aruz derslerini okuttu Bu sıralarda Kastamonu’da yeni bir medrese açıldı Yeni medreseyi faaliyete geçirme görevi kendisine tevdi edildi Bu yeni görevi için Kastamonu’ya giderek çalışmaya başladı Üç yıl kadar hizmet gördükten sonra tekrar İstanbul’a geri döndü

    Muhammed Zahid Efendi İstanbul’a geldikten sonra yeni görevlerde bulundu İlk önce Darüşşafaka’da müderrislik yaptı Kısa bir süre sonra alanında uzman yetiştiren Medresetü’l-Mütehassisin’de müderrislik yapmaya devam etti Bu görevlerinin dışında Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendinin ders vekilliğinde de bulundu Bayezid Medresesinde Şeyhülislamlar tarafından ders verilirdi Şeyhülislamların ders vekilleri ise yüksek dereceli müderrisler arasından seçilir ve vekaleten ders okuturlardı Bu aynı zamanda bir unvan ve memuriyete de tekabül etmekte olup, Osmanlının son zamanlarına kadar devam etti Ayrıca Meşihat Müsteşarlığı görevinde de bulundu

    Muhammed Zahid Efendi, 1922 yılında İstanbul’dan ayrılarak Mısır’a göçtü Önce Kahire’ye yerleştiyse de kısa bir zaman sonra Şam’a gitti Bir süre Şam’da kaldıktan tekrar Kahire’ye döndü Bu ikinci gelişten sonra ailesini de yanına alarak Kahire’ye yerleşti Burada da talebe yetiştirmeye ve ilim irfanla uğraşmaya devam ederek Mısır’ın önemli alimleri arasında yer aldı

    Muhammed Zahid Efendi, zamanının önemli bir kısmını ilme hasretti Başta hadis, fıkıh, tefsir olmak üzere muhtelif ilimlerle uğraşarak değerli hizmetlerde bulundu Çok sayıda talebe yetiştirdiği gibi bir çok eser de yazdı Türkiye’de bulunduğu süre zarfında, talebe yetiştirmeye daha fazla zaman ayırdığından, Mısır’a oranla burada çok daha fazla talebe yetiştirdi Mısır’da bulunduğu zamanlarda ise önceliği ilmi araştırma ve eser yazmaya verdi Dolayısıyla daha az talebe yetiştirmiş oldu

    Mısır kütüphanelerinde Türkçe olarak yazılmış eserler üzerinde inceleme ve araştırmalarda bulunan Muhammed Zahid Efendi, bir çok vesikayı gün ışığına çıkararak istifadeye sundu Özellikle dinde reform iddiasıyla ortaya çıkan ve İslamî değerlere saldıran kişilerle ilmi mücadelede bulundu Bunların iddialarını makale ve eserleriyle çürütmeye çalıştı Söz konusu kişiler onun bulunduğu ortamlarda konuşamaz duruma geldiler Ömrünü ilme adayan Osmanlının son dönem önemli alimleri arasında yer alan, çok sayıda talebe yetiştirip eser yazan Muhammed Zahid Efendi, 11 Ağustos 1951 tarihinde Kahire’de vefat etti Naşı İmam-ı Şafii hazretlerinin kabrinin yanına defnedildi Mezar taşına kendisi için yazdığı şu şiiri hak edildi

    Ey kabrimin başında durup ibretle bakan adam / Dünkü ziyaretçi bugün buraya defn olunmuştur

    Bediüzzaman, Mısır’da bulunan zamanın önemli alimleri ile haberleşmelerinde Risale-i Nur’a sahip çıkılmasını, kendi bedeline eserlerinin hamiliğini yapmalarını isim belirterek istemiştir Mısır’ın önemli alimleri arasında saydığı ve aralarında Mehmed Zahid Kevseri’nin de bulunduğu; eski şeyhülislam Mustafa Sabri ve Camiü’l-Ezher’in büyük müderrisi dediği Ali Rıza Efendi’den “Nur mecmualarına benim bedelime sahip ve hâmi ve vâris olsunlar ve Arabçaya tercümeye (etsinler)…” (Emirdağ Lahikası, 1997, s 302) talebinde bulunmuştur Bediüzzaman Hazretleri bu talebini, Ali Rıza tarafından yanına gönderilen hususi adamına iletti Camiü’l-Ezher’e hediye olarak eserlerini gönderirken, bunların basım ve tercümeleri için de bir mektup yazdı Yazdığı mektubunu söz konusu şahıs aracılığıyla gönderdi

    Eserleri

    Muhammed Zahid Kevserî, yukarıda belirtildiği gibi çok sayıda makale ve eser yazdı El-Esma ve’s-Sıfat ile Makalatü’l-Kevserî adlı eserleri meşhur olanlarıdır Tasavvuf ve tasavvuf büyükleri hakkında kaleme aldığı eseri Irgamü’l-Merid adını taşımaktadır Muhtelif konularla ilgili olarak yazdığı makaleleri Makalat adlı eserinde toplanmıştır İmamı Rabbani hakkında yazdığı Türkçe eseri Er-Ravdun Nazirü’l-Verdî fî Tercemetü’l- İmamü’r-Rabbani es-Sirhendî’dir Bunların dışında; Esseyfü’s-Sakil, El-İşfâk ala Ahkamü’t-Talak ile Farsça yazılmış bulunan Nazm-ı Avamili’l-İ’rab adlı eserleri de vardır
    arşivden...



  3. 19.Kasım.2011, 21:23
    2
    Silent and lonely rains



    Zahid el Kevseri ve Makalat adlı eseri hakkında bilgi verir misiniz? Bu alim ehli sünnet alimlerinden midir?


    - Zahid el-Kevserî, ehl-i sünnet alimlerinden olup çok değerli bir bilgindir Özellikle İmam Azam'a karşı duyduğu hayranlıkla bilinmektedir

    - Ehl-i sünnet alimleri, Şeyhu’l-İslam Muhammed zahid el-Kevseri’yi büyük saygı ve sevgiyle anarlar Makalat’ın mukaddimesinde Muhammed Ebu Zehra “Onun yeri doldurulamaz” bir alim olarak vasıflandırmıştır İbn Teymiye’nin bazı düşüncelerine karşı çıktığı için, bir kısım Vahhabi alimleri tarafından -insafsızca- topa tutulmuştur

    - Makalat adlı eseri, Mısır’da değişik dergilerde yazdığı -Tefsir, Kur’an ilimleri, Akaid, Hadis, Fıkıh, Fıkıh usulü, Siyaset, tarih, Islah/tecdid gibi- değişik konuların işlendiği makalelerinin bir araya getirilmesiyle oluşan bir derlemedir

    Hayatı ve eserleleri hakkında kısa bilgi:

    Muhammed Zahid Kevseri son dönem Osmanlı alimlerindendir Kafkasya’dan göç edip Düzce’ye yerleşen bir aileye mensupturMedrese eğitimini tamamladıktan sonra muhtelif medreselerde müderrislik yapmış ve Şeyhülislamın ders vekilliğine kadar yükselmiştirZamanının büyük bir bölümünü ilme adamış, çok sayıda talebe yetiştirdiği gibi bir çok eser de kaleme almıştır Dinde reform adı altında yapılan saldırılara karşı makale yazmak suretiyle cevap vermeye çalışmıştır Bediüzzaman’ın, eserlerinin korunması ve Arapça’ya tercüme edilmeleri hususunda vekalet verdiği kişiler arasında ismi zikredilmiştir

    Muhammed Zahid, 1879 yılında Düzce’nin Hacı Hasan Efendi (Çalıcuma) köyünde doğdu Köy, adını alim bir zat olan ve Kafkasya’dan göç edip buraya yerleşen babası Hüseyin Efendiden aldı Hüseyin Efendi buraya göç edip medrese açtı ve talebe yetiştirmeye başladı Yöre halkı tarafından da ilim ve şahsiyetine hürmeten köylerine adı verildi ve bundan sonra köy bu isimle anılmaya başlandı

    Muhammed Zahid ilk eğitimine Düzce’de başladı İlk derslerini babasından aldı Düzce’de bulunan iptidaiye ve rüşdiye mekteplerinde okudu Mehmed Nazım Efendiden tarih, coğrafya ve matematik derslerini aldı Buradaki eğitimini tamamladıktan sonra İstanbul’a gitti Fatih Camii Medresesine giderek burada eğitime başladı Eğinli İbrahim Hakkı Efendinin derslerini takip ederek medrese eğitimini sürdürdü Bunun dışında Alasonyalı Ali Zeynelabidin Efendiden ders aldı Ders aldığı hocalarından biri de Kastamonulu Şeyh Hüseyin Efendidir

    Medrese eğitimini tamamlayan Muhammed Zahid Efendi, 1907 yılından itibaren Fatih Camiinde müderrislik yapmaya başladı Bu görevini Birinci Dünya Savaşının başlamasına kadar sürdürdü Medreselerde eğitim verirken belagat, mantık ve aruz derslerini okuttu Bu sıralarda Kastamonu’da yeni bir medrese açıldı Yeni medreseyi faaliyete geçirme görevi kendisine tevdi edildi Bu yeni görevi için Kastamonu’ya giderek çalışmaya başladı Üç yıl kadar hizmet gördükten sonra tekrar İstanbul’a geri döndü

    Muhammed Zahid Efendi İstanbul’a geldikten sonra yeni görevlerde bulundu İlk önce Darüşşafaka’da müderrislik yaptı Kısa bir süre sonra alanında uzman yetiştiren Medresetü’l-Mütehassisin’de müderrislik yapmaya devam etti Bu görevlerinin dışında Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendinin ders vekilliğinde de bulundu Bayezid Medresesinde Şeyhülislamlar tarafından ders verilirdi Şeyhülislamların ders vekilleri ise yüksek dereceli müderrisler arasından seçilir ve vekaleten ders okuturlardı Bu aynı zamanda bir unvan ve memuriyete de tekabül etmekte olup, Osmanlının son zamanlarına kadar devam etti Ayrıca Meşihat Müsteşarlığı görevinde de bulundu

    Muhammed Zahid Efendi, 1922 yılında İstanbul’dan ayrılarak Mısır’a göçtü Önce Kahire’ye yerleştiyse de kısa bir zaman sonra Şam’a gitti Bir süre Şam’da kaldıktan tekrar Kahire’ye döndü Bu ikinci gelişten sonra ailesini de yanına alarak Kahire’ye yerleşti Burada da talebe yetiştirmeye ve ilim irfanla uğraşmaya devam ederek Mısır’ın önemli alimleri arasında yer aldı

    Muhammed Zahid Efendi, zamanının önemli bir kısmını ilme hasretti Başta hadis, fıkıh, tefsir olmak üzere muhtelif ilimlerle uğraşarak değerli hizmetlerde bulundu Çok sayıda talebe yetiştirdiği gibi bir çok eser de yazdı Türkiye’de bulunduğu süre zarfında, talebe yetiştirmeye daha fazla zaman ayırdığından, Mısır’a oranla burada çok daha fazla talebe yetiştirdi Mısır’da bulunduğu zamanlarda ise önceliği ilmi araştırma ve eser yazmaya verdi Dolayısıyla daha az talebe yetiştirmiş oldu

    Mısır kütüphanelerinde Türkçe olarak yazılmış eserler üzerinde inceleme ve araştırmalarda bulunan Muhammed Zahid Efendi, bir çok vesikayı gün ışığına çıkararak istifadeye sundu Özellikle dinde reform iddiasıyla ortaya çıkan ve İslamî değerlere saldıran kişilerle ilmi mücadelede bulundu Bunların iddialarını makale ve eserleriyle çürütmeye çalıştı Söz konusu kişiler onun bulunduğu ortamlarda konuşamaz duruma geldiler Ömrünü ilme adayan Osmanlının son dönem önemli alimleri arasında yer alan, çok sayıda talebe yetiştirip eser yazan Muhammed Zahid Efendi, 11 Ağustos 1951 tarihinde Kahire’de vefat etti Naşı İmam-ı Şafii hazretlerinin kabrinin yanına defnedildi Mezar taşına kendisi için yazdığı şu şiiri hak edildi

    Ey kabrimin başında durup ibretle bakan adam / Dünkü ziyaretçi bugün buraya defn olunmuştur

    Bediüzzaman, Mısır’da bulunan zamanın önemli alimleri ile haberleşmelerinde Risale-i Nur’a sahip çıkılmasını, kendi bedeline eserlerinin hamiliğini yapmalarını isim belirterek istemiştir Mısır’ın önemli alimleri arasında saydığı ve aralarında Mehmed Zahid Kevseri’nin de bulunduğu; eski şeyhülislam Mustafa Sabri ve Camiü’l-Ezher’in büyük müderrisi dediği Ali Rıza Efendi’den “Nur mecmualarına benim bedelime sahip ve hâmi ve vâris olsunlar ve Arabçaya tercümeye (etsinler)…” (Emirdağ Lahikası, 1997, s 302) talebinde bulunmuştur Bediüzzaman Hazretleri bu talebini, Ali Rıza tarafından yanına gönderilen hususi adamına iletti Camiü’l-Ezher’e hediye olarak eserlerini gönderirken, bunların basım ve tercümeleri için de bir mektup yazdı Yazdığı mektubunu söz konusu şahıs aracılığıyla gönderdi

    Eserleri

    Muhammed Zahid Kevserî, yukarıda belirtildiği gibi çok sayıda makale ve eser yazdı El-Esma ve’s-Sıfat ile Makalatü’l-Kevserî adlı eserleri meşhur olanlarıdır Tasavvuf ve tasavvuf büyükleri hakkında kaleme aldığı eseri Irgamü’l-Merid adını taşımaktadır Muhtelif konularla ilgili olarak yazdığı makaleleri Makalat adlı eserinde toplanmıştır İmamı Rabbani hakkında yazdığı Türkçe eseri Er-Ravdun Nazirü’l-Verdî fî Tercemetü’l- İmamü’r-Rabbani es-Sirhendî’dir Bunların dışında; Esseyfü’s-Sakil, El-İşfâk ala Ahkamü’t-Talak ile Farsça yazılmış bulunan Nazm-ı Avamili’l-İ’rab adlı eserleri de vardır
    arşivden...



  4. 01.Nisan.2012, 14:41
    3
    ferdi
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 12.Şubat.2008
    Üye No: 9583
    Mesaj Sayısı: 6
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1
    Yaş: 36

    Cevap: Zahid el Kevseri kimdir?

    Sakın mubalağa olarak algılamayın Raviyetü'Asr Kevseri Son Yüzyılda islam Aleminin başına gelen en güzel olaydır.Vehhabileri ve bir takım modernistleri hicerti rabbani ile gittiği mısırda adeta İslam alemine verecekleri zararı büyük oranda püskürtmüştür..


  5. 01.Nisan.2012, 14:41
    3
    ferdi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Sakın mubalağa olarak algılamayın Raviyetü'Asr Kevseri Son Yüzyılda islam Aleminin başına gelen en güzel olaydır.Vehhabileri ve bir takım modernistleri hicerti rabbani ile gittiği mısırda adeta İslam alemine verecekleri zararı büyük oranda püskürtmüştür..


  6. 01.Nisan.2012, 14:45
    4
    morueqq
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 01.Nisan.2012
    Üye No: 95375
    Mesaj Sayısı: 159
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0
    Yaş: 52

    Cevap: Zahid el Kevseri kimdir?

    Mehmed Zahid el Kevseri Kimdir ?

    Halidî Silsilesi’nden gelen bir diğer müceddit ise asrımızın alimi olarak bilinen/ kabul edilen Düzceli Zâhidü’l Kevserî'dir.

    Muhammed Zahid, 1879 yılında Düzce’nin Hacı Hasan Efendi (Çalıcuma) köyünde doğdu. Köy, adını alim bir zat olan ve Kafkasya’dan göç edip buraya yerleşen babası Hüseyin Efendiden aldı. Hüseyin Efendi buraya göç edip medrese açtı ve talebe yetiştirmeye başladı. Yöre halkı tarafından da ilim ve şahsiyetine hürmeten köylerine adı verildi ve bundan sonra köy bu isimle anılmaya başlandı.

    Muhammed Zahid ilk eğitimine Düzce’de başladı. İlk derslerini babasından aldı. Düzce’de bulunan iptidaiye ve rüşdiye mekteplerinde okudu. Mehmed Nazım Efendiden tarih, coğrafya ve matematik derslerini aldı. Buradaki eğitimini tamamladıktan sonra İstanbul’a gitti. Fatih Camii Medresesine giderek burada eğitime başladı. Eğinli İbrahim Hakkı Efendinin derslerini takip ederek medrese eğitimini sürdürdü. Bunun dışında Alasonyalı Ali Zeynelabidin Efendiden ders aldı. Ders aldığı hocalarından biri de Kastamonulu Şeyh Hüseyin Efendidir.

    Medrese eğitimini tamamlayan Muhammed Zahid Efendi, 1907 yılından itibaren Fatih Camiinde müderrislik yapmaya başladı. Bu görevini Birinci Dünya Savaşının başlamasına kadar sürdürdü. Medreselerde eğitim verirken belagat, mantık ve aruz derslerini okuttu. Bu sıralarda Kastamonu’da yeni bir medrese açıldı. Yeni medreseyi faaliyete geçirme görevi kendisine tevdi edildi. Bu yeni görevi için Kastamonu’ya giderek çalışmaya başladı. Üç yıl kadar hizmet gördükten sonra tekrar İstanbul’a geri döndü.

    Muhammed Zahid Efendi İstanbul’a geldikten sonra yeni görevlerde bulundu. İlk önce Darüşşafaka’da müderrislik yaptı. Kısa bir süre sonra alanında uzman yetiştiren Medresetü’l-Mütehassisin’de müderrislik yapmaya devam etti. Bu görevlerinin dışında Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendinin ders vekilliğinde de bulundu. Bayezid Medresesinde Şeyhülislamlar tarafından ders verilirdi. Şeyhülislamların ders vekilleri ise yüksek dereceli müderrisler arasından seçilir ve vekaleten ders okuturlardı. Bu aynı zamanda bir unvan ve memuriyete de tekabül etmekte olup, Osmanlının son zamanlarına kadar devam etti. Ayrıca Meşihat Müsteşarlığı görevinde de bulundu.

    Muhammed Zahid Efendi, 1922 yılında İstanbul’dan ayrılarak Mısır’a göçtü. Önce Kahire’ye yerleştiyse de kısa bir zaman sonra Şam’a gitti. Bir süre Şam’da kaldıktan tekrar Kahire’ye döndü. Bu ikinci gelişten sonra ailesini de yanına alarak Kahire’ye yerleşti. Burada da talebe yetiştirmeye ve ilim irfanla uğraşmaya devam ederek Mısır’ın önemli alimleri arasında yer aldı.

    Muhammed Zahid Efendi, zamanının önemli bir kısmını ilme hasretti. Başta hadis, fıkıh, tefsir olmak üzere muhtelif ilimlerle uğraşarak değerli hizmetlerde bulundu. Çok sayıda talebe yetiştirdiği gibi bir çok eser de yazdı. Türkiye’de bulunduğu süre zarfında, talebe yetiştirmeye daha fazla zaman ayırdığından, Mısır’a oranla burada çok daha fazla talebe yetiştirdi. Mısır’da bulunduğu zamanlarda ise önceliği ilmi araştırma ve eser yazmaya verdi. Dolayısıyla daha az talebe yetiştirmiş oldu.

    Mısır kütüphanelerinde Türkçe olarak yazılmış eserler üzerinde inceleme ve araştırmalarda bulunan Muhammed Zahid Efendi, bir çok vesikayı gün ışığına çıkararak istifadeye sundu. Özellikle dinde reform iddiasıyla ortaya çıkan ve İslamî değerlere saldıran kişilerle ilmi mücadelede bulundu. Bunların iddialarını makale ve eserleriyle çürütmeye çalıştı. Söz konusu kişiler onun bulunduğu ortamlarda konuşamaz duruma geldiler. Ömrünü ilme adayan Osmanlının son dönem önemli alimleri arasında yer alan, çok sayıda talebe yetiştirip eser yazan Muhammed Zahid Efendi, 11 Ağustos 1951 tarihinde Kahire’de vefat etti. Naşı İmam-ı Şafii hazretlerinin kabrinin yanına defnedildi. Mezar taşına kendisi için yazdığı şu şiiri hak edildi.



    Eğitimi ve Nakşî bağlantısı

    İtikatta Maturidî, fıkıhta Hanefî mezhebine bağlıdır...

    Düzceli Zâhid Efendi , Nakşî silsilesine bağlayan en önemli amil, babası Hacı Hasan Efendidir. Hacı Hasan Efendi; İstanbul’daki Gümüşhanevî Tekkesi’nin banisi ve ilk şeyhi Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî'nin halifesidir. Zâhid Efendinin Arapçasının bu kadar kuvvetli olmasının sebeplerinden birisi de babasının gayretidir.

    Bediüzzaman’ın, eserlerinin korunması ve Arapça’ya tercüme edilmeleri hususunda vekalet verdiği kişiler arasında ismi zikredilmiştir.

    Bediüzzaman, Mısır’da bulunan zamanın önemli alimleri ile haberleşmelerinde Risale-i Nur’a sahip çıkılmasını, kendi bedeline eserlerinin hamiliğini yapmalarını isim belirterek istemiştir. Mısır’ın önemli alimleri arasında saydığı ve aralarında Mehmed Zahid Kevseri’nin de bulunduğu; eski şeyhülislamMustafa Sabri ve Camiü’l-Ezher’in büyük müderrisi dediği Ali Rıza Efendi’den “Nur mecmualarına benim bedelime sahip ve hâmi ve vâris olsunlar ve Arabçaya tercümeye (etsinler)…” (Emirdağ Lahikası, 1997, s. 302) talebinde bulunmuştur. Bediüzzaman Hazretleri bu talebini, Ali Rıza tarafından yanına gönderilen hususi adamına iletti. Camiü’l-Ezher’e hediye olarak eserlerini gönderirken, bunların basım ve tercümeleri için de bir mektup yazdı. Yazdığı mektubunu söz konusu şahıs aracılığıyla gönderdi.


    Zâhid Efendi; İmam-ı Rabbani'nin yolundan giden bir allâme olarak, itikadın korunması üzerinde durmuştur.

    Zâhid Efendi Hazretlerini Nakşî Silsilesine bağlayan ikinci halka ise kendi mürşidi Kastamonulu Hasan Hilmi Efendidir.(1)

    Zâhid Efendinin Nakşibendî olduğunu, talebesi Medine-i Münevvere’de mukim Üstad Muhammed Avvâme de tasdik etmektedir.(2)


    Tasavvuf ile alakası sadece intisap ile sınırlı kalmamış ve tasavvufa dair hususi ve müstesna eserler de vermiştir. Bunlar arasında Üstad’ın daha İstanbul’dayken kaleme aldığı “el-Cevâbu’l-Vefî fi’r-Redd ‘ale’l-Vâ‘izi’l-Ofî” isimli küçük ama muhteva itibariyle hacimli eseridir. Reddiye tarzında kaleme alınan ve yirmidört saatlik zaman zarfında telif edilen bu risale; tasavvuf karşıtlığı ile bilinen Oflu bir vaizi susturmaya yetmiştir.(3)

    Evliyalara (Şeyhlere) Tevessülün caiz olduğuna dair yazmış olduğu “İrğâmu’l-Merîd” isimli eseri de tasavvuf alanında büyük bir boşluğu doldurmaktadır.

    Zâhid Efendi merhumun tasavvuf ile alakası sadece bu kadar ile sınırlı değildir. Üstad’ın dini ilimler tahsil ettiği ve etkilenip kendisine model aldığı hocası Alasonyalı Ali Zeynelâbidîn Hocaefendi de Gümüşhanevî Tekkesi’ne mensuptur. Hocaefendi İstanbul’dayken, Mevlevî Şeyhi Muhammed Es’ad Dede ve Şâzelî şeyhi Ahmed b. Mustafa el-Ömerî el-Halebî ile de iletişim de olmuş, bu zevat-ı âliyeden feyz almıştır.(4)


    Yetiştirdiği Kişiler

    Zâhidü’l Kevserî Hazretleri’nin rahle-i tedrisinden; Abdulfettah Ebu Gudde, Muhammed Avvâme, Ahmet Hayri, Emin Saraç, Ali Ulvi Kurucu, Ali Yakup Cenkçiler gibi mümtaz şahsiyetler yetişmiştir.


    Eleştirilme sebebi

    Mesela, “Yeni Selefiyeci” denilen ekol, El-Kevseri'nin TASAVVUF EHLİ oluşundan da yola çıkarak onu eleştirmişlerdir. El-Kevseri'de bu tepkisellik ve Tasavvufu Savunma Ürünü olarak....Vahhabiliği reddeden “Es-Seyfu’s-Sakîl” eseri, onların en önemli tenkit sebebi olsa gerektir.

    Hâlbuki âlimlerin en önemli vazifelerinden ve mesuliyetlerinden biri, kendi dönemlerinde gördükleri yanlış itikat ve uygulamaları tashih etmek, düzeltmek, doğruları izah etmek olmalıydı...El-Kevseri ise Tasavvufda ki ''Tevessül'' anlayışı ve Evliya Lakaplı Filozofları Geleneksel Dinanlayışınında etkisi ile Savunmaya gitmiştir...

    Eserleri

    Zâhid Efendinin başeseri sayılan; “Te’nîbu’l-Hatîb” ve “Nuketu’t-Târîfe” isimli eserleri, İmam-ı Azam Hazretlerine asırlar boyu bir takım zümrelerce yöneltilen eleştirileri keskin bir kılıç gibi susturmuştur.

    “Tecsim/ teşbih” akidesi ve selefiler başta olmak üzere, İbn-i Teymiyye ve İbn-i Kayyım’a reddiye olarak devasa eserler vermiştir.


    “Mecelletü’l İslâm” gibi dini ve ilmi dergilerde çıkan makalelerinden 106 tanesi, Ahmed Hayri adlı bir Mısır’lı yazar tarafından derlenerek ölümünden bir yıl sonra Kahire’de “Mâkalâtu’l-Kevserî” (Kevseri’nin Makaleleri) adıyla yayınlanmış ciddi bir başvuru kaynağıdır.(6)


    İmamı Rabbani hakkında yazdığı Türkçe eseri, “er-Ravdun Nazirü’l-Verdî fî Tercemetü’l- İmamü’r-Rabbani es-Sirhendî’dir.

    En-Nazmu'1-atîd, İrgamü'l-merid ve ed-Düreru'n-Nadîd: Bu eserlerin üçü de Düzceli M.Zâhid el-Kevserî'ye âiddir. İlki kendisinin de bağlı bulunduğu Hâlidiyye kolunun Gümüşhâneli dergâhı silsilesinin manzum bir listesidir. İkincisi bu manzumenin şerhi niteliğinde olup silsilede

    geçen şahıslan anlatmaktadır. Eser, istanbul'da basılmıştır (1328). ed-Dürerü'n-Nadid ise müellifin İrgâmu'l-merîd'e yaptığı ihtisardır, o da matbûdur, (Kahire 1396/1976). İrgâmu'l-merîd, Altın Silsile adıyla türkçeye terceme ve neşredilmiştir.

    A. Mısır'a hicretinden önceki eserleri

    1.el-Medhalu'l-Amm li Ulûmi'l-Kur'ân (Yazma halindeki iki ciltlik bu eser
    maalesef kaybolmuştur.)
    2.İrğâmu'l-Merîd (Tevessül hakkındaki bu eser matbu olup. Altun Silsile adıyla
    dilimize de çevrilmiştir.)
    1.Is'âdu'r-Râkî ale'l-Merâkî (et-Tehtâvî'nin Merâkı'l-Felâh'mâaki hadislerin
    tahrici hakkındadır; basılmamıştır.)
    2.İbdâu Vucûhi't-Te'addî fî Kâmil-/i İbn Adî (İbn Adi}7'in. zayıf raviler
    hakkındaki el-Kâmil isimli eserinin tenkididir; basılmamıştır.)
    3.Nakdu Kitabi'd-Dıı'afâ li'l-Ukaylî (el-Ukaylî'nin, zayıf raviler hakkındaki ed-
    Duâfâ isimli eserinin tenkididir, basılmamıştır.)
    5.et-Ta'akubu'l-Hasîs limâ Yenfîhi İbn Teymiyye mine'l-Hadîs (İbn
    Teymiyye'nin, sahih olmadığını söylediği bazı hadislerle ilgili görüşlerinin tenkidi
    hakkındadır; basılmamıştır.)
    6.er-Ravdu'n-Nâdır (İmam-ı Rabbânî'nin biyografisi hakkındadır,
    basılmamıştır.)

    Mısır'a hicretinden sonra kaleme aldığı eserler
    4.Refu'r-Reybe an Tahabbutâti İbn Kuieybe (İbn Kuteybe'nin bazı görüşlerinin
    tenkidini muhtevidir, basılmamıştır.)
    5.el-İşfâk alâ Ahkâmi't-Talâk (Asrımızın büyük hadisçisi Ahmed Muhammed
    Şâkir'in talak konusundaki bir fetvasına reddiyedir, matbudur.)
    3.Te'nîbıı'l-Hatîb (el-Hatîbu'1-Bağdâdî'nin Târîhu BağdâMa. İmam Ebû
    Hanîfe'nin biyografisinde zikrettiği, İmam'ı karalamaya yönelik çirkin ve yakışıksız
    şe)'lerin tenkidini muhtevidir. Sened tenkidi ve ravi bilgisi konusundaki derin
    vukufiyetini ortaya koyan en önemli eserlerindendir. Bu esere yapılan bir eleştiriye de
    et-Terhîb biNakdi't-Te'nîb adlı eseriyle cevap vermiştir. Her iki eseri de matbudur.
    4.Nazratun Âhıra (Hz. İsa (a.s)'m göğe kaldırıldığını ve kıyamete yakın
    yeryüzüne ineceğini ortaya koyan bu eser de basılmıştır.)
    5.en-Nüketu't-Tarîfe (İbn Ebî Şeybe'nin, el-Musannef isimli eserinde İmam Ebû
    Hanîfe'nin hadislere muhalefet ettiğini söylediği 125 meselenin cevabını muhtevidir,
    mat budur.)
    6.el-îstibsâr (Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'nin kader hakkındaki
    görüşlerinin tenkidini muhtevidir, matbudur.)
    7.Hanefi mezhebi imamlarından İmam Ebû Yusuf, Muhammed b. el-Hasan,
    Hasan b. Ziyad, Muhammed b. Şucâ', Züfer b. Hüzeyl ve et-Tahâvî'nin biyografileri
    (Hepsi matbudur.)
    8.İhkâku'l-Hakk (İmâmu'l-Haremeyn el-Cüveynî'nin bazı görüşlerine
    reddiyedir, matbudur.)
    9.et-Tahrîru'l-Vecîz (icazetnamesidir, matbudur.)
    Bir kısmını saydığımız bu telif eserleri yanında, çeşitli ilmî dergilere yazdığı makaleler de Makâlâtu'l-Kevserî adıyla basılmıştır.40 Ayrıca bir kısım eserlere yazdığı mukaddime ve ta'likler (notlar, açıklayıcı bilgiler) de mevcuttur. Büyük ilmî kıymeti haiz olan mukaddimeleri, Mukaddimâtu'l-İmam el-Kevserî adıyla basılmıştır. Bunlarla birlikte üzerine talik yazdığı eserlerin sayısı 60 civarındadır. Burada fazla yer tutacağı için bunları tek tek zikretmeye gerek görmedik
    .



    Kaynaklar:

    1-Kevseri Sempozyumu 2007, Ramazan Muslu.
    2- İnkişaf Dergisi, s.9, Muhammed Avvame ile Söyleşi.
    3-İnkişaf sayı
    4, Emin Saraç Hocamız ile Söyleşi
    5- Sefer Ersin Berzeg; Kafkas Diasporasında Edebiyatçılar ve Yazarlar Sözlüğü, Samsun,1995
    6- Mustafa Sabri Efendi; Mevkiful Akl, c. 3



  7. 01.Nisan.2012, 14:45
    4
    morueqq - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    Mehmed Zahid el Kevseri Kimdir ?

    Halidî Silsilesi’nden gelen bir diğer müceddit ise asrımızın alimi olarak bilinen/ kabul edilen Düzceli Zâhidü’l Kevserî'dir.

    Muhammed Zahid, 1879 yılında Düzce’nin Hacı Hasan Efendi (Çalıcuma) köyünde doğdu. Köy, adını alim bir zat olan ve Kafkasya’dan göç edip buraya yerleşen babası Hüseyin Efendiden aldı. Hüseyin Efendi buraya göç edip medrese açtı ve talebe yetiştirmeye başladı. Yöre halkı tarafından da ilim ve şahsiyetine hürmeten köylerine adı verildi ve bundan sonra köy bu isimle anılmaya başlandı.

    Muhammed Zahid ilk eğitimine Düzce’de başladı. İlk derslerini babasından aldı. Düzce’de bulunan iptidaiye ve rüşdiye mekteplerinde okudu. Mehmed Nazım Efendiden tarih, coğrafya ve matematik derslerini aldı. Buradaki eğitimini tamamladıktan sonra İstanbul’a gitti. Fatih Camii Medresesine giderek burada eğitime başladı. Eğinli İbrahim Hakkı Efendinin derslerini takip ederek medrese eğitimini sürdürdü. Bunun dışında Alasonyalı Ali Zeynelabidin Efendiden ders aldı. Ders aldığı hocalarından biri de Kastamonulu Şeyh Hüseyin Efendidir.

    Medrese eğitimini tamamlayan Muhammed Zahid Efendi, 1907 yılından itibaren Fatih Camiinde müderrislik yapmaya başladı. Bu görevini Birinci Dünya Savaşının başlamasına kadar sürdürdü. Medreselerde eğitim verirken belagat, mantık ve aruz derslerini okuttu. Bu sıralarda Kastamonu’da yeni bir medrese açıldı. Yeni medreseyi faaliyete geçirme görevi kendisine tevdi edildi. Bu yeni görevi için Kastamonu’ya giderek çalışmaya başladı. Üç yıl kadar hizmet gördükten sonra tekrar İstanbul’a geri döndü.

    Muhammed Zahid Efendi İstanbul’a geldikten sonra yeni görevlerde bulundu. İlk önce Darüşşafaka’da müderrislik yaptı. Kısa bir süre sonra alanında uzman yetiştiren Medresetü’l-Mütehassisin’de müderrislik yapmaya devam etti. Bu görevlerinin dışında Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendinin ders vekilliğinde de bulundu. Bayezid Medresesinde Şeyhülislamlar tarafından ders verilirdi. Şeyhülislamların ders vekilleri ise yüksek dereceli müderrisler arasından seçilir ve vekaleten ders okuturlardı. Bu aynı zamanda bir unvan ve memuriyete de tekabül etmekte olup, Osmanlının son zamanlarına kadar devam etti. Ayrıca Meşihat Müsteşarlığı görevinde de bulundu.

    Muhammed Zahid Efendi, 1922 yılında İstanbul’dan ayrılarak Mısır’a göçtü. Önce Kahire’ye yerleştiyse de kısa bir zaman sonra Şam’a gitti. Bir süre Şam’da kaldıktan tekrar Kahire’ye döndü. Bu ikinci gelişten sonra ailesini de yanına alarak Kahire’ye yerleşti. Burada da talebe yetiştirmeye ve ilim irfanla uğraşmaya devam ederek Mısır’ın önemli alimleri arasında yer aldı.

    Muhammed Zahid Efendi, zamanının önemli bir kısmını ilme hasretti. Başta hadis, fıkıh, tefsir olmak üzere muhtelif ilimlerle uğraşarak değerli hizmetlerde bulundu. Çok sayıda talebe yetiştirdiği gibi bir çok eser de yazdı. Türkiye’de bulunduğu süre zarfında, talebe yetiştirmeye daha fazla zaman ayırdığından, Mısır’a oranla burada çok daha fazla talebe yetiştirdi. Mısır’da bulunduğu zamanlarda ise önceliği ilmi araştırma ve eser yazmaya verdi. Dolayısıyla daha az talebe yetiştirmiş oldu.

    Mısır kütüphanelerinde Türkçe olarak yazılmış eserler üzerinde inceleme ve araştırmalarda bulunan Muhammed Zahid Efendi, bir çok vesikayı gün ışığına çıkararak istifadeye sundu. Özellikle dinde reform iddiasıyla ortaya çıkan ve İslamî değerlere saldıran kişilerle ilmi mücadelede bulundu. Bunların iddialarını makale ve eserleriyle çürütmeye çalıştı. Söz konusu kişiler onun bulunduğu ortamlarda konuşamaz duruma geldiler. Ömrünü ilme adayan Osmanlının son dönem önemli alimleri arasında yer alan, çok sayıda talebe yetiştirip eser yazan Muhammed Zahid Efendi, 11 Ağustos 1951 tarihinde Kahire’de vefat etti. Naşı İmam-ı Şafii hazretlerinin kabrinin yanına defnedildi. Mezar taşına kendisi için yazdığı şu şiiri hak edildi.



    Eğitimi ve Nakşî bağlantısı

    İtikatta Maturidî, fıkıhta Hanefî mezhebine bağlıdır...

    Düzceli Zâhid Efendi , Nakşî silsilesine bağlayan en önemli amil, babası Hacı Hasan Efendidir. Hacı Hasan Efendi; İstanbul’daki Gümüşhanevî Tekkesi’nin banisi ve ilk şeyhi Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî'nin halifesidir. Zâhid Efendinin Arapçasının bu kadar kuvvetli olmasının sebeplerinden birisi de babasının gayretidir.

    Bediüzzaman’ın, eserlerinin korunması ve Arapça’ya tercüme edilmeleri hususunda vekalet verdiği kişiler arasında ismi zikredilmiştir.

    Bediüzzaman, Mısır’da bulunan zamanın önemli alimleri ile haberleşmelerinde Risale-i Nur’a sahip çıkılmasını, kendi bedeline eserlerinin hamiliğini yapmalarını isim belirterek istemiştir. Mısır’ın önemli alimleri arasında saydığı ve aralarında Mehmed Zahid Kevseri’nin de bulunduğu; eski şeyhülislamMustafa Sabri ve Camiü’l-Ezher’in büyük müderrisi dediği Ali Rıza Efendi’den “Nur mecmualarına benim bedelime sahip ve hâmi ve vâris olsunlar ve Arabçaya tercümeye (etsinler)…” (Emirdağ Lahikası, 1997, s. 302) talebinde bulunmuştur. Bediüzzaman Hazretleri bu talebini, Ali Rıza tarafından yanına gönderilen hususi adamına iletti. Camiü’l-Ezher’e hediye olarak eserlerini gönderirken, bunların basım ve tercümeleri için de bir mektup yazdı. Yazdığı mektubunu söz konusu şahıs aracılığıyla gönderdi.


    Zâhid Efendi; İmam-ı Rabbani'nin yolundan giden bir allâme olarak, itikadın korunması üzerinde durmuştur.

    Zâhid Efendi Hazretlerini Nakşî Silsilesine bağlayan ikinci halka ise kendi mürşidi Kastamonulu Hasan Hilmi Efendidir.(1)

    Zâhid Efendinin Nakşibendî olduğunu, talebesi Medine-i Münevvere’de mukim Üstad Muhammed Avvâme de tasdik etmektedir.(2)


    Tasavvuf ile alakası sadece intisap ile sınırlı kalmamış ve tasavvufa dair hususi ve müstesna eserler de vermiştir. Bunlar arasında Üstad’ın daha İstanbul’dayken kaleme aldığı “el-Cevâbu’l-Vefî fi’r-Redd ‘ale’l-Vâ‘izi’l-Ofî” isimli küçük ama muhteva itibariyle hacimli eseridir. Reddiye tarzında kaleme alınan ve yirmidört saatlik zaman zarfında telif edilen bu risale; tasavvuf karşıtlığı ile bilinen Oflu bir vaizi susturmaya yetmiştir.(3)

    Evliyalara (Şeyhlere) Tevessülün caiz olduğuna dair yazmış olduğu “İrğâmu’l-Merîd” isimli eseri de tasavvuf alanında büyük bir boşluğu doldurmaktadır.

    Zâhid Efendi merhumun tasavvuf ile alakası sadece bu kadar ile sınırlı değildir. Üstad’ın dini ilimler tahsil ettiği ve etkilenip kendisine model aldığı hocası Alasonyalı Ali Zeynelâbidîn Hocaefendi de Gümüşhanevî Tekkesi’ne mensuptur. Hocaefendi İstanbul’dayken, Mevlevî Şeyhi Muhammed Es’ad Dede ve Şâzelî şeyhi Ahmed b. Mustafa el-Ömerî el-Halebî ile de iletişim de olmuş, bu zevat-ı âliyeden feyz almıştır.(4)


    Yetiştirdiği Kişiler

    Zâhidü’l Kevserî Hazretleri’nin rahle-i tedrisinden; Abdulfettah Ebu Gudde, Muhammed Avvâme, Ahmet Hayri, Emin Saraç, Ali Ulvi Kurucu, Ali Yakup Cenkçiler gibi mümtaz şahsiyetler yetişmiştir.


    Eleştirilme sebebi

    Mesela, “Yeni Selefiyeci” denilen ekol, El-Kevseri'nin TASAVVUF EHLİ oluşundan da yola çıkarak onu eleştirmişlerdir. El-Kevseri'de bu tepkisellik ve Tasavvufu Savunma Ürünü olarak....Vahhabiliği reddeden “Es-Seyfu’s-Sakîl” eseri, onların en önemli tenkit sebebi olsa gerektir.

    Hâlbuki âlimlerin en önemli vazifelerinden ve mesuliyetlerinden biri, kendi dönemlerinde gördükleri yanlış itikat ve uygulamaları tashih etmek, düzeltmek, doğruları izah etmek olmalıydı...El-Kevseri ise Tasavvufda ki ''Tevessül'' anlayışı ve Evliya Lakaplı Filozofları Geleneksel Dinanlayışınında etkisi ile Savunmaya gitmiştir...

    Eserleri

    Zâhid Efendinin başeseri sayılan; “Te’nîbu’l-Hatîb” ve “Nuketu’t-Târîfe” isimli eserleri, İmam-ı Azam Hazretlerine asırlar boyu bir takım zümrelerce yöneltilen eleştirileri keskin bir kılıç gibi susturmuştur.

    “Tecsim/ teşbih” akidesi ve selefiler başta olmak üzere, İbn-i Teymiyye ve İbn-i Kayyım’a reddiye olarak devasa eserler vermiştir.


    “Mecelletü’l İslâm” gibi dini ve ilmi dergilerde çıkan makalelerinden 106 tanesi, Ahmed Hayri adlı bir Mısır’lı yazar tarafından derlenerek ölümünden bir yıl sonra Kahire’de “Mâkalâtu’l-Kevserî” (Kevseri’nin Makaleleri) adıyla yayınlanmış ciddi bir başvuru kaynağıdır.(6)


    İmamı Rabbani hakkında yazdığı Türkçe eseri, “er-Ravdun Nazirü’l-Verdî fî Tercemetü’l- İmamü’r-Rabbani es-Sirhendî’dir.

    En-Nazmu'1-atîd, İrgamü'l-merid ve ed-Düreru'n-Nadîd: Bu eserlerin üçü de Düzceli M.Zâhid el-Kevserî'ye âiddir. İlki kendisinin de bağlı bulunduğu Hâlidiyye kolunun Gümüşhâneli dergâhı silsilesinin manzum bir listesidir. İkincisi bu manzumenin şerhi niteliğinde olup silsilede

    geçen şahıslan anlatmaktadır. Eser, istanbul'da basılmıştır (1328). ed-Dürerü'n-Nadid ise müellifin İrgâmu'l-merîd'e yaptığı ihtisardır, o da matbûdur, (Kahire 1396/1976). İrgâmu'l-merîd, Altın Silsile adıyla türkçeye terceme ve neşredilmiştir.

    A. Mısır'a hicretinden önceki eserleri

    1.el-Medhalu'l-Amm li Ulûmi'l-Kur'ân (Yazma halindeki iki ciltlik bu eser
    maalesef kaybolmuştur.)
    2.İrğâmu'l-Merîd (Tevessül hakkındaki bu eser matbu olup. Altun Silsile adıyla
    dilimize de çevrilmiştir.)
    1.Is'âdu'r-Râkî ale'l-Merâkî (et-Tehtâvî'nin Merâkı'l-Felâh'mâaki hadislerin
    tahrici hakkındadır; basılmamıştır.)
    2.İbdâu Vucûhi't-Te'addî fî Kâmil-/i İbn Adî (İbn Adi}7'in. zayıf raviler
    hakkındaki el-Kâmil isimli eserinin tenkididir; basılmamıştır.)
    3.Nakdu Kitabi'd-Dıı'afâ li'l-Ukaylî (el-Ukaylî'nin, zayıf raviler hakkındaki ed-
    Duâfâ isimli eserinin tenkididir, basılmamıştır.)
    5.et-Ta'akubu'l-Hasîs limâ Yenfîhi İbn Teymiyye mine'l-Hadîs (İbn
    Teymiyye'nin, sahih olmadığını söylediği bazı hadislerle ilgili görüşlerinin tenkidi
    hakkındadır; basılmamıştır.)
    6.er-Ravdu'n-Nâdır (İmam-ı Rabbânî'nin biyografisi hakkındadır,
    basılmamıştır.)

    Mısır'a hicretinden sonra kaleme aldığı eserler
    4.Refu'r-Reybe an Tahabbutâti İbn Kuieybe (İbn Kuteybe'nin bazı görüşlerinin
    tenkidini muhtevidir, basılmamıştır.)
    5.el-İşfâk alâ Ahkâmi't-Talâk (Asrımızın büyük hadisçisi Ahmed Muhammed
    Şâkir'in talak konusundaki bir fetvasına reddiyedir, matbudur.)
    3.Te'nîbıı'l-Hatîb (el-Hatîbu'1-Bağdâdî'nin Târîhu BağdâMa. İmam Ebû
    Hanîfe'nin biyografisinde zikrettiği, İmam'ı karalamaya yönelik çirkin ve yakışıksız
    şe)'lerin tenkidini muhtevidir. Sened tenkidi ve ravi bilgisi konusundaki derin
    vukufiyetini ortaya koyan en önemli eserlerindendir. Bu esere yapılan bir eleştiriye de
    et-Terhîb biNakdi't-Te'nîb adlı eseriyle cevap vermiştir. Her iki eseri de matbudur.
    4.Nazratun Âhıra (Hz. İsa (a.s)'m göğe kaldırıldığını ve kıyamete yakın
    yeryüzüne ineceğini ortaya koyan bu eser de basılmıştır.)
    5.en-Nüketu't-Tarîfe (İbn Ebî Şeybe'nin, el-Musannef isimli eserinde İmam Ebû
    Hanîfe'nin hadislere muhalefet ettiğini söylediği 125 meselenin cevabını muhtevidir,
    mat budur.)
    6.el-îstibsâr (Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'nin kader hakkındaki
    görüşlerinin tenkidini muhtevidir, matbudur.)
    7.Hanefi mezhebi imamlarından İmam Ebû Yusuf, Muhammed b. el-Hasan,
    Hasan b. Ziyad, Muhammed b. Şucâ', Züfer b. Hüzeyl ve et-Tahâvî'nin biyografileri
    (Hepsi matbudur.)
    8.İhkâku'l-Hakk (İmâmu'l-Haremeyn el-Cüveynî'nin bazı görüşlerine
    reddiyedir, matbudur.)
    9.et-Tahrîru'l-Vecîz (icazetnamesidir, matbudur.)
    Bir kısmını saydığımız bu telif eserleri yanında, çeşitli ilmî dergilere yazdığı makaleler de Makâlâtu'l-Kevserî adıyla basılmıştır.40 Ayrıca bir kısım eserlere yazdığı mukaddime ve ta'likler (notlar, açıklayıcı bilgiler) de mevcuttur. Büyük ilmî kıymeti haiz olan mukaddimeleri, Mukaddimâtu'l-İmam el-Kevserî adıyla basılmıştır. Bunlarla birlikte üzerine talik yazdığı eserlerin sayısı 60 civarındadır. Burada fazla yer tutacağı için bunları tek tek zikretmeye gerek görmedik
    .



    Kaynaklar:

    1-Kevseri Sempozyumu 2007, Ramazan Muslu.
    2- İnkişaf Dergisi, s.9, Muhammed Avvame ile Söyleşi.
    3-İnkişaf sayı
    4, Emin Saraç Hocamız ile Söyleşi
    5- Sefer Ersin Berzeg; Kafkas Diasporasında Edebiyatçılar ve Yazarlar Sözlüğü, Samsun,1995
    6- Mustafa Sabri Efendi; Mevkiful Akl, c. 3



  8. 01.Nisan.2012, 14:46
    5
    morueqq
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 01.Nisan.2012
    Üye No: 95375
    Mesaj Sayısı: 159
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0
    Yaş: 52

    Cevap: Zahid el Kevseri kimdir?

    Muhammed Zahid el Kevseri derki:

    “Sadıklarla berber olunuz” ayeti, rabıtaya delalet etmektedir. Asrımızda bazıları rabıta konusunda konuşmayı müşkil görüyorlar. Ben ise böyle görmüyorum. Çünkü selef ve halef ulemasından rabıtayı inkar eden kimseye rastlanmaz. Aksine İmam Razi ve Taftazani gibi alimler, ölüme karşı teveccühü istifaze isteyenler için gerekli bir iş olarak görürler. Bu işe, ancak hayal hazinesini tasavvur ederek teveccüh etmekle olur. Bunada tasavvuf ilminde “rabıta” denir. Usul ve füruda mükteda bih bir imam olan Vadiu’ş-Şeria müellifi, rabıtanın salik için luzumlu olduğunu sarih olarak ifade etmiştir.
    KAYNAK:Muhammed Zahid El Kevseri - Seha Neşriyat s.139

    Üstad Mevdudi ise RABITA Hakkında:

    Şeyh olgusuna ilişkin görüşlerimi kısaca şu şekilde ifade edebilirim: Bu konuya iki türlü yaklaşımda bulunulabilir.

    Birincisi: Bir insanı şeyh kabul etmeyi ve onunla rabıta yapmayı bir insanı dost edinmek ve onu hayalinde canlandırmak gibi herhangi bir fiil olarak görebiliriz.

    İkincisi: Şeyhi ve onunla rabıta yapmayı Allah'a yaklaşma aracı olarak görebiliriz.

    Birinci yaklaşım, şeyh ve rabıta olguları ve sadece bu fiillerin caiz olup olmadıkları açısından sorgulanabilir. Bir insanı şeyh edinmek ve onunla rabıta yapmak herhangi bir fiil olarak niyete göre caiz de olabilir. Caiz olmayabilir de.

    Caiz kılan veya kılmayan niyetler üzerinde İslâm alimleri durmuşlardır. Niyetin bir türünü hakim Abdurraşid Mahmud bir yazısında açıklamıştır. Bu niyeti göz önüne alırsak, şeyh veya rabıta olgularına haram demekten başka bir çaremiz yoktur. İkinci tür niyeti ise alim Zafer Ahmed açıklamıştır. Bu niyeti göz önünde bulundurursak da bunlara kolay kolay caiz değildir diyemeyiz.

    Bu durum tıpkı şu olaya benzemektedir: Bir kişiyi yabancı bir kadına bakarken gördüğümde, ona nedenini sorsam, o da bana nefsine uyarak duygularım tatmin etmek için baktığını söylese, ben de zorunlu olarak yaptığı işin caiz olmadığını söylerim. Aynı durumdaki bir başka kişi, bakış nedeni olarak bu yabancı kadınla nikahlanmak istediğini belirtirse, ben de yine mecburen caiz olan bir iş yaptığını söylerim. Çünkü; öne sürdüğü neden İslâm hukuku açısından geçerlidir;yanlıştır denemez.

    Şeyh ve rabıta olayının ikinci türüne gelince: bunların kesinlikle caiz olmadığı ve yanlış oldukları konusunda hiç bir zaman şüphem olmamıştır. Ne kadar büyük bir şahsiyeti şeyh edinirse edinsin ve ne kadar büyük bir şahsiyeti rabıta yaparsa yapsın, o kişi yanlış ve caiz olmayan bir iş yapmış olur.


    KAYNAK: (Fetvalar Mevdudi Cilt 4 Bölüm 2)




  9. 01.Nisan.2012, 14:46
    5
    morueqq - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    Muhammed Zahid el Kevseri derki:

    “Sadıklarla berber olunuz” ayeti, rabıtaya delalet etmektedir. Asrımızda bazıları rabıta konusunda konuşmayı müşkil görüyorlar. Ben ise böyle görmüyorum. Çünkü selef ve halef ulemasından rabıtayı inkar eden kimseye rastlanmaz. Aksine İmam Razi ve Taftazani gibi alimler, ölüme karşı teveccühü istifaze isteyenler için gerekli bir iş olarak görürler. Bu işe, ancak hayal hazinesini tasavvur ederek teveccüh etmekle olur. Bunada tasavvuf ilminde “rabıta” denir. Usul ve füruda mükteda bih bir imam olan Vadiu’ş-Şeria müellifi, rabıtanın salik için luzumlu olduğunu sarih olarak ifade etmiştir.
    KAYNAK:Muhammed Zahid El Kevseri - Seha Neşriyat s.139

    Üstad Mevdudi ise RABITA Hakkında:

    Şeyh olgusuna ilişkin görüşlerimi kısaca şu şekilde ifade edebilirim: Bu konuya iki türlü yaklaşımda bulunulabilir.

    Birincisi: Bir insanı şeyh kabul etmeyi ve onunla rabıta yapmayı bir insanı dost edinmek ve onu hayalinde canlandırmak gibi herhangi bir fiil olarak görebiliriz.

    İkincisi: Şeyhi ve onunla rabıta yapmayı Allah'a yaklaşma aracı olarak görebiliriz.

    Birinci yaklaşım, şeyh ve rabıta olguları ve sadece bu fiillerin caiz olup olmadıkları açısından sorgulanabilir. Bir insanı şeyh edinmek ve onunla rabıta yapmak herhangi bir fiil olarak niyete göre caiz de olabilir. Caiz olmayabilir de.

    Caiz kılan veya kılmayan niyetler üzerinde İslâm alimleri durmuşlardır. Niyetin bir türünü hakim Abdurraşid Mahmud bir yazısında açıklamıştır. Bu niyeti göz önüne alırsak, şeyh veya rabıta olgularına haram demekten başka bir çaremiz yoktur. İkinci tür niyeti ise alim Zafer Ahmed açıklamıştır. Bu niyeti göz önünde bulundurursak da bunlara kolay kolay caiz değildir diyemeyiz.

    Bu durum tıpkı şu olaya benzemektedir: Bir kişiyi yabancı bir kadına bakarken gördüğümde, ona nedenini sorsam, o da bana nefsine uyarak duygularım tatmin etmek için baktığını söylese, ben de zorunlu olarak yaptığı işin caiz olmadığını söylerim. Aynı durumdaki bir başka kişi, bakış nedeni olarak bu yabancı kadınla nikahlanmak istediğini belirtirse, ben de yine mecburen caiz olan bir iş yaptığını söylerim. Çünkü; öne sürdüğü neden İslâm hukuku açısından geçerlidir;yanlıştır denemez.

    Şeyh ve rabıta olayının ikinci türüne gelince: bunların kesinlikle caiz olmadığı ve yanlış oldukları konusunda hiç bir zaman şüphem olmamıştır. Ne kadar büyük bir şahsiyeti şeyh edinirse edinsin ve ne kadar büyük bir şahsiyeti rabıta yaparsa yapsın, o kişi yanlış ve caiz olmayan bir iş yapmış olur.


    KAYNAK: (Fetvalar Mevdudi Cilt 4 Bölüm 2)




  10. 01.Nisan.2012, 14:50
    6
    morueqq
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 01.Nisan.2012
    Üye No: 95375
    Mesaj Sayısı: 159
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0
    Yaş: 52

    Cevap: Zahid el Kevseri kimdir?

    Alıntı
    Sakın mubalağa olarak algılamayın Raviyetü'Asr Kevseri Son Yüzyılda islam Aleminin başına gelen en güzel olaydır.Vehhabileri ve bir takım modernistleri hicerti rabbani ile gittiği mısırda adeta İslam alemine verecekleri zararı büyük oranda püskürtmüştür..
    Vehhabiler kimdir, bunlar hakkında söylenenler doğru mudur ?


    Hamd Allah’a mahsustur. O’na hamd eder.O’ndan yardım ister, O’nun günahlarımızı bağışlamasını dileriz. Nefislerimizin şerrinden amellerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınırız. Allah’ın hidayet verdiğini hiç kimse saptıramaz. Onun saptırdığını da kimse hidayete erdiremez. Şehadet ederim ki Allah’tan başka hiçbir İlah yoktur. O bir ve tektir, ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın kulu ve Resulüdür.Şüphesiz en doğru söz Allah’ın kitabı, en hayırlı yol Muhammed’in (s.a.v.) yoludur. En kötü işler bidat olarak ortaya çıkartılanlardır. Sonradan çıkartılan her bir husus da bidattir. Her bidat bir sapıklık ve her sapıklık cehennem ateşindedir.

    VAHHABİLİK HAREKETİNİ, Muhammed bin Abdulvahhab bin Süleyman bin Ali et-Tememi en-Necdi adında akide, sünnet, fıkıh, hadis, davet, cihad alanında mümtaz bir şahsiyetin kurduğunu iddea etmektedir.

    Şeyh Muhammed Bin Abdulvahhab, alim, muttaki, davetçi, mucahid kimliğiyle tanınan bir onurlu alimdir,

    Şeyh Muhammed bin Abdulvahhab, şirk, küfür ve bidatler hicaz ve islam topraklarını sarınca ümmeti kuran ve sünnet ekseninde yeniden ilk asr-ı saadet toplumuna çağırmak için davete geçmiş, davetini ilmi ve şerî delillerle ortaya koymuş, sevenleri ve taraftarları zamanlada arttmış ve kitleleri kuşatmıştır. Bunun üzerine, islam düşmanları bu şerefli müslümana şimdi olduğu gibi engel olmak, davetini susturmak, selefin çizgisini unutturmak, şirk hayatı hakim kılmak, ümmeti sömürmek, müslüman topraklarını batılılara peşkeş çekmek amacıyla oyunlar ve tuzaklar kurdular ve ona karşı planlar oluşturdular.

    Şeyh Muhammed bin Abdulavahhab, tertemiz akide ve sahih sünnetle, 4 müçtehid imamın gittiği akide ve amel yolunda giderek büyüyünce, dönemin ingiliz siyaseti hemen çamur atma, lakaplandırma ve gözden düşürme oyunuyla ona isimler taktı ve bu güzel müslümanlara isim bulundu ve onlara böylece VAHHABİLER denildi. Müslümanlar kendilerine bu ismi almadılar. Onlara bu isim verildi.

    derler ki,

    Vahhabiler ashabı sevmezler, mezhebsizlerdir, hadisleri inkar ederler, sünnet kılmazlar, mezarlık düşmanlarıdır, tüm bu söylenenler büyük bir yalandır veislam düşmanlarının sözleridir.

    Şeyh Muhammed Bin Abdulvahhab'ı okumayan, tanımayan, ona düşmanlık eden çoktur, lütfen bir okuyun kitaplarını, inceleyin, eğer bu alimin bir eseri islama muhalif ise delille, ilmi kaynakla, risalelerle, tezlerle, ispat edin. Ona iftira atmakla onu suçlamakla ne kazanılır ?

    Bu yüzden bu alimi sevmek imanımızın gereğidir, sevmemekte şeytanca düşünmenin gereğidir. Bu alimin islam ümmetine, ehl-i sünnet akidesine, tevhid ve sünnet yoluna, davet ve ahlak menhecine yaptığı katkı inkar edilemez. Onun şanlı hareketi bir tecdid hareketidir.

    O şeyhulislam müceddid Muhammed bin Abdulvahhab'dır. Biz onu sevmekten, tanımaktan, tanıtmaktan dolayı şeref duymaktadır.

    işte bu alimin adını kullanarak tevhid, sünnet, ahlak, davet, cihad yolunda giden müslümanlara vahhabiler diyerek onları gözden düşürmeye çalışmaktadırlar. Müslümanların bu oyuna gelmemeleri lazımdır, islam düşmanlarının sinsi oyunlarını boşa çıkarmalıdırlar.

    müslümanları ikiye bölmeye ve böylecede güçlerini zayıflatmaya gitmişlerdir. Müslümanların yeniden selefin tertemiz yoluna dönüşünü engellemek isteyenler bu tuzakları bilinçli ekmektedirler. Lütfen bu tartışmalara girerek zaman öldürmeyin,. İslam ümmeti yeniden nasslarla şerefli hayata dönüş hareketinin öncüsü olan alimi sevmelidir, zira ahiret herşeyi inceden ayrıntıya ortaya koyacaktır.

    Türkiyede yalan haber verenler, asılsız iftiaralar atarak karalayan medyalar, ve asılsız kitaplar basılarak sürekli vahhabiler şöyle böyle diyerek ümmeti kamplara bölmektedirler.

    Kimi insanlar, mezheblerinin kendilerine kazandırdığı taassupla, kimi insanlarda hiziplerinin kör ettiği gözlerle, kimi insanlarda islam düşmanlarının ektiği tohumlarla düşmanlık ederek sorun oluşturmaktadırlar.

    Allah, iyileri kirlilerden ayıracaktır, tevhid yolunda gidenlerin yüzünü güldürecektir, sabırlı olun, şüphesiz ki iki güzel şeyle şerefleneceğiz, ya cennet, ya zafer.



  11. 01.Nisan.2012, 14:50
    6
    morueqq - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    Alıntı
    Sakın mubalağa olarak algılamayın Raviyetü'Asr Kevseri Son Yüzyılda islam Aleminin başına gelen en güzel olaydır.Vehhabileri ve bir takım modernistleri hicerti rabbani ile gittiği mısırda adeta İslam alemine verecekleri zararı büyük oranda püskürtmüştür..
    Vehhabiler kimdir, bunlar hakkında söylenenler doğru mudur ?


    Hamd Allah’a mahsustur. O’na hamd eder.O’ndan yardım ister, O’nun günahlarımızı bağışlamasını dileriz. Nefislerimizin şerrinden amellerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınırız. Allah’ın hidayet verdiğini hiç kimse saptıramaz. Onun saptırdığını da kimse hidayete erdiremez. Şehadet ederim ki Allah’tan başka hiçbir İlah yoktur. O bir ve tektir, ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın kulu ve Resulüdür.Şüphesiz en doğru söz Allah’ın kitabı, en hayırlı yol Muhammed’in (s.a.v.) yoludur. En kötü işler bidat olarak ortaya çıkartılanlardır. Sonradan çıkartılan her bir husus da bidattir. Her bidat bir sapıklık ve her sapıklık cehennem ateşindedir.

    VAHHABİLİK HAREKETİNİ, Muhammed bin Abdulvahhab bin Süleyman bin Ali et-Tememi en-Necdi adında akide, sünnet, fıkıh, hadis, davet, cihad alanında mümtaz bir şahsiyetin kurduğunu iddea etmektedir.

    Şeyh Muhammed Bin Abdulvahhab, alim, muttaki, davetçi, mucahid kimliğiyle tanınan bir onurlu alimdir,

    Şeyh Muhammed bin Abdulvahhab, şirk, küfür ve bidatler hicaz ve islam topraklarını sarınca ümmeti kuran ve sünnet ekseninde yeniden ilk asr-ı saadet toplumuna çağırmak için davete geçmiş, davetini ilmi ve şerî delillerle ortaya koymuş, sevenleri ve taraftarları zamanlada arttmış ve kitleleri kuşatmıştır. Bunun üzerine, islam düşmanları bu şerefli müslümana şimdi olduğu gibi engel olmak, davetini susturmak, selefin çizgisini unutturmak, şirk hayatı hakim kılmak, ümmeti sömürmek, müslüman topraklarını batılılara peşkeş çekmek amacıyla oyunlar ve tuzaklar kurdular ve ona karşı planlar oluşturdular.

    Şeyh Muhammed bin Abdulavahhab, tertemiz akide ve sahih sünnetle, 4 müçtehid imamın gittiği akide ve amel yolunda giderek büyüyünce, dönemin ingiliz siyaseti hemen çamur atma, lakaplandırma ve gözden düşürme oyunuyla ona isimler taktı ve bu güzel müslümanlara isim bulundu ve onlara böylece VAHHABİLER denildi. Müslümanlar kendilerine bu ismi almadılar. Onlara bu isim verildi.

    derler ki,

    Vahhabiler ashabı sevmezler, mezhebsizlerdir, hadisleri inkar ederler, sünnet kılmazlar, mezarlık düşmanlarıdır, tüm bu söylenenler büyük bir yalandır veislam düşmanlarının sözleridir.

    Şeyh Muhammed Bin Abdulvahhab'ı okumayan, tanımayan, ona düşmanlık eden çoktur, lütfen bir okuyun kitaplarını, inceleyin, eğer bu alimin bir eseri islama muhalif ise delille, ilmi kaynakla, risalelerle, tezlerle, ispat edin. Ona iftira atmakla onu suçlamakla ne kazanılır ?

    Bu yüzden bu alimi sevmek imanımızın gereğidir, sevmemekte şeytanca düşünmenin gereğidir. Bu alimin islam ümmetine, ehl-i sünnet akidesine, tevhid ve sünnet yoluna, davet ve ahlak menhecine yaptığı katkı inkar edilemez. Onun şanlı hareketi bir tecdid hareketidir.

    O şeyhulislam müceddid Muhammed bin Abdulvahhab'dır. Biz onu sevmekten, tanımaktan, tanıtmaktan dolayı şeref duymaktadır.

    işte bu alimin adını kullanarak tevhid, sünnet, ahlak, davet, cihad yolunda giden müslümanlara vahhabiler diyerek onları gözden düşürmeye çalışmaktadırlar. Müslümanların bu oyuna gelmemeleri lazımdır, islam düşmanlarının sinsi oyunlarını boşa çıkarmalıdırlar.

    müslümanları ikiye bölmeye ve böylecede güçlerini zayıflatmaya gitmişlerdir. Müslümanların yeniden selefin tertemiz yoluna dönüşünü engellemek isteyenler bu tuzakları bilinçli ekmektedirler. Lütfen bu tartışmalara girerek zaman öldürmeyin,. İslam ümmeti yeniden nasslarla şerefli hayata dönüş hareketinin öncüsü olan alimi sevmelidir, zira ahiret herşeyi inceden ayrıntıya ortaya koyacaktır.

    Türkiyede yalan haber verenler, asılsız iftiaralar atarak karalayan medyalar, ve asılsız kitaplar basılarak sürekli vahhabiler şöyle böyle diyerek ümmeti kamplara bölmektedirler.

    Kimi insanlar, mezheblerinin kendilerine kazandırdığı taassupla, kimi insanlarda hiziplerinin kör ettiği gözlerle, kimi insanlarda islam düşmanlarının ektiği tohumlarla düşmanlık ederek sorun oluşturmaktadırlar.

    Allah, iyileri kirlilerden ayıracaktır, tevhid yolunda gidenlerin yüzünü güldürecektir, sabırlı olun, şüphesiz ki iki güzel şeyle şerefleneceğiz, ya cennet, ya zafer.



  12. 01.Nisan.2012, 14:51
    7
    morueqq
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 01.Nisan.2012
    Üye No: 95375
    Mesaj Sayısı: 159
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0
    Yaş: 52

    Cevap: Zahid el Kevseri kimdir?

    MUHAMMED B. ABDULVEHHAB


    Muhammed b. Abdulvehhab b. Süleyman b. Ali b. Muhammed b. Raşit Temimi, 1703'te Riyad'ın kuzeyinde bulunan Uyeyne'de dünyaya geldi. Hanbeli mezhebindendir.

    Henüz on yaşına basmadan Kur'an ve Kur'an ilimlerini, tefsir ve hadis ilimlerini, ayrıca babasından da Hanbeli fıkhını öğrenmiş, bu arada daha çok Şeyhul İslam Ahmed b. Teymiyye ile İbn Kayyım'ın kitaplarını okuyup incelemiştir.

    Medine'ye giderek, burada Şeyh Abdullah b. İbrahim'den ilim öğrenmiş, Muhaddis Şeyh Muhammed Hayat Sündi ile tanışmıştır.

    Bu arada Basra, Tebriz ve Şam gibi yerleri ziyaret ederek, buraların önde gelen ilim adamlarından ilim öğrenmiştir. Ancak geçim sıkıntısı nedeniyle, "Ahsa" denilen yere tekrar dönüp, Şeyh Abdullah b. Abdullatif'in yanında kalmıştır. Bu zat Şafii mezhebinden bir alimdi. Daha sonra da, Necid köylerinden Hureymila'ya giderek burada bulunan babası Şeyh Abdulvehhab'a katılmış, ilminin artmasına vesile olan babasına yardımcı olarak burada kalmıştır.

    Muhammed b. Abdulvehhab gittiği yerlerdeki insanların, dinin asıl prensiplerine dönmeleri için uğraştı, bid'atlerle hiç durmaksızın mücadele etti. Velilerin takdis edilmesini, onların Allah ile kul arasında vasıtalar tayin edilmesini tenkid etti. Bu arada, türbelerin, mukaddes tanınan mezarların yıkılmasını, bunlara meydan verilmemesini, istedi. Bu uğurda bir çok sıkıntılara maruz kaldı. Fakat sonunda yüce Allah dalalet ehline karşı onu üstün çıkardı, başarıya ulaştırdı. Böylece ıslah ve yenileme hareketini yayarak gerçek anlamda ıslahatçı ve müceddit sıfatını almaya hak kazandı.

    Muhammed b. Abdulvehhab, M. 1791 yılı zilkade ayında Rabbine kavuştu.

    Muhammed Bin Abdulvehhab ve Hareketi

    Maccini; büyük inkılaplar daima büyük dini hareketlerin bir neticesi olmuştur diyor.

    18. yüzyılın sonları ile 19. yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu'nun merkezi sisteminde görülen donukluk ve yozlaşma uzak eyaletlerde de varlığını hissettirmiş ve bu dönemdeki ahlaki gevşeklik ve yozlaşma karşısında yeniden İslam'ın ilk günlerindeki saflığına dönmeyi amaç edinen fikri hareket Arabistan'da ortaya çıkmıştır. Hareketin başlatıcısı Muhammed bin Abdulvehhab'a nispetle “Vehhabilik” olarak adlandırılan bu akım sadece kendi sınırları içerisinde kalmamış, dine karışan hurafe ve bidatlerle savaşmayı ve ilk islam uygulamasını örnek alan her türlü faaliyet için kullanılan genel bir terim haline gelmiştir.

    Muhammed bin Abdülvehhab 1703 tarihinde bugünkü Riyad şehrine yakın bir yer olan Hureymile kasabasına bağlı Uyeyna köyünde doğmuştur. İlk tahsilini Uyeyne'de kadılık yapan babasının yanında tamamlayan Muhammed bin Abdülvehhab daha sonra Mekke ve Medine'de tahsiline devam etmiştir.Medine'de ibn Teymiyye'nin dini görüşleri hakkında bilgi sahibi olan ibn Abdülvehhab onun eserlerini istinsah ederek çoğaltmak ve bunları çevresindekilere okutmakla işe başladı. Tüm bu çalışmalarına karşı olan kardeşi Süleyman b. Abdülvehhab, amcası ve diğer Hanbeli alimleri ona muhalefet ediyor ve onun hareketlerini Hanbeli mezhebine ve şeriatına uygun bulmadıklarını belirtiyorlardı. Tüm bu sebeplerden ötürü bir ara Uyeyne'de hayatı tehlikeye giren İbn Abdülvehhab buradan firara mecbur kalarak Basra'ya gitti.Basra'dan ayrıldıktan sonar Bağdat'a, Kum'a, Hamedan'a, isfehan'a giderek savunucusu olduğu görüşleri buralarda yaymaya çalıştı. Bu arada Şam'a ve Kahire'ye de uğradı.

    Daha sonra babasının memleketi olan Hureymile kasabasına gelen ibn Abdülvehhab en tanınmış eseri olan Kitab-üt Tevhid'i burada yazdı. Bu eserde heyecanlı bir üslupla halkı İslam'ın özüne davet ediyordu.ibn Abdülvehhab 1726 yılında Deriyye'ye giderek o bölgede bulunan Suudi kabilesinin reisi olan Muhammed b. Suud ile tanışmış ve bu tanışıklık sırasında ibn Suud Muhammed b. Abdülvehhab'ın fikirlerini benimseyerek daha sonra tüm Arap Yarımadası'nı etkisi altına alacak olan bu fikri hareketin gelişmesine neden olmuştur.

    ibn Suud, Muhammed ibn Abdülvehhab'ın kız kardeşiyle evlenerek Abdülvehhab'la akrabalık bağını da oluşturmuştur. Muhammed İbn Abdülvehhab'ın bundan sonraki hayatı Deriyye'de geçmiş, tevhidi öğrenmeye ve İslam'ın özüne dönmeye çalışan öğrencileri ile birlikte evini şeriat mektebi haline getirmiştir. Muhammed b. Suud 1765 yılında vefat edince, görevini oğlu Abdülaziz bin Muhammed devraldı ve bu dönemde Suud ailesinin nüfuzu tüm yarımadaya yayıldı. Muhammed ibn Abdülvehhab da bu dönemde 1787 (veya 1791) yılında vefat etti.

    Muhammed b. Abdülvehhab'ın savunuculuğunu yaptığı görüşler incelendiği zaman İbn Teymiyye'nin öğretisinin ve ateşli ifadesinin etkisi açıkça hissedilir. Esasen Vehhabi hareketi ibn Teymiyye'nin Hanbeliliğe getirmiş olduğu dinamizmin 18. asırdaki bir tezahürüdür. Tevhidin özünden uzaklaşıldığı, zalim yöneticilerin hüküm sürdüğü bir dönemde ibn Teymiyye çok zor şartlar altında ıslahat bayrağını çekerek halkı gerçek dine davet etmeye çalışmış ve ömrünün bir bölümünü hapislerde geçirmiştir.

    ibn Teymiyye dini hükümlerin delillerini bulmaya ve onları tahkike çok önem vermiştir, ibn Teymiyye'ye göre ne felsefe, ne de teolojik felsefenin akli metodlarıyla Allah Teala hakkında bilgi sahibi olmak mümkün değildir. Allah Teala'ya dair bilgimiz Kur'an ve hadiste mevcut olanın tefsir ve tevilsiz şeklidir.Felsefeye muhalif olan ibn Teymiyye Yunan felsefesini araştırıp derin bir tenkide tabi tuttuktan sonra tesbit ettiği eksiklikleri göstermiştir, ibn Teymiyye'ye göre akıl bir dini hükmü idrak edemezse kusuru hükümde değil, akılda aramak gerekir; çünkü esas olan din ve nakildir, akıl ise tasdik ve idrak edicidir.8 ibn Teymiyye bundan aklın nakle veya naklin akla tercihi hükmünü çıkarmamak gerektiğini zira böyle bir çabanın kişiyi akıl ile naklin birbirine çelişir olduğu hükmüne götüreceğini söylemiştir. İbn Teymiyye nakli temel kabul eden bu çalışmaları sonucunda tevhidin yalnızca imandan ibaret olmadığı, ancak amel ile bütünleşince gerçek anlamıyla idrak edileceği hükmüne varmıştır. Tüm bu çabalarıyla ibn Teymiyye, İslam'a sızmış ve halk tarafından büyük kabul görerek İslam'danmış gibi yaşanmaya başlamış tüm hurafelere savaş açmıştır. Sahih islam anlayışının halk arasında benimsenmesi amacıyla ibn Teymiyye'nin savunduğu bu görüşler ibn Abdülvehhab'ta örneklik yaparak onu derinden etkilemiştir.

    Tabii ki ibn Teymiyye ve Abdülvehhab'la sahih bir din anlayışını yaygınlaştırmak ve İslam'ın ilk dönemdeki safiyetine ulaşma kaygısı, bazı yerlerde tıkanıyor ve yanlışlar da oluşturabiliyordu. Bu yanlışlıkların akıl-nakil ilişkisinde, naklin iyi değerlendirilmesinden kaynaklandığı düşüncesindeyiz. Bu tıkanma bize göre sahih bir din anlayışına ulaşmada zorunlu ihtiyacımız olan vahiy gerçeğinin, ahad haberlerle eş değerde tutulması yanlışıyla oluşuyordu.

    Nisa/116 : Şüphesiz Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında dilediğini bağışlar. Allah'a ortak koşan, muhakkak ki, derin bir sapıklığa düşmüştür.

    Müminun/84-89: (Resulüm!) de ki: "Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım), bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir?"

    - "Allah'a aittir" diyecekler. "Öyle ise siz hiç düşünüp taşınmaz mısınız?" de.

    - "Yedi kat göklerin Rabbi, azametli Arş'ın Rabbi kimdir?" diye sor.

    - "(Onlar da) Allah'ındır." diyecekler. "Şu halde siz Allah'tan korkmaz mısınız?" de.

    - "Eğer biliyorsanız (söyleyin), her şeyin melekûtu (mülkiyeti ve yönetimi) kendisinin elinde olan, kendisi her şeyi koruyup kollayan; fakat kendisi korunmayan (buna muhtaç olmayan) kimdir?" diye sor.

    - "(Bunlar da) Allah'ındır." diyecekler. "Öyle ise nasıl olur da büyülenirsiniz?" de.

    Yunus/105-108: "Ayrıca yüzünü tevhid dininden ayırma ve sakın müşriklerden olma!" (diye emrolundum).

    - "Ve Allah'dan başka, sana faydası da, zararı da dokunmayacak olan şeylere yalvarma! Eğer yalvarırsan, o zaman hiç şüphesiz sen zalimlerden olursun.

    - Ve eğer Allah, sana bir zarar dokunduracak olursa, onu O'ndan başka giderecek yoktur. Ve eğer sana bir hayır dilerse, o zaman da O'nun hayrını engelleyebilecek kimse yoktur. O, lütfunu dilediği kuluna nasip eder. Allah çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir.

    - De ki: "Ey insanlar! İşte size Rabbinizden hak geldi. Artık kim hidayeti kabul ederse kendi canı için kabul etmiş olur. Kim sapıklık ederse kendi zararına sapıklık etmiş olur. Ve ben sizin üzerinize vekil değilim."

    ayetlerine bağlı olarak tevhidi şöyle izah eder: Tevhid namazdan, oruçtan, zekattan ayrılamaz bir farzdır ve diğer farzları inkar eden kafir olduğu gibi tevhidi inkar eden de kafir olur. Tevhid ise ancak kalple, dille ve amelle olursa bir bütünlük teşkil edecektir. Dolayısıyla amelsiz tevhid gerçek iman değildir.
    Muhammed İbn Abdülvehhab İbn Teymiyye'den farklı olarak akıl ve nakil mevzularının teorik izahlarıyla pek ilgilenmez. Akıl ve naklin birbirine uygunluğunu bahis mevzuu etmeyen İbn Abdülvehhab, müteşabih ayetleri taşıdıkları mana ile kabul etmek gerektiğini savunur.

    Muhammed İbn Abdülvehhab şefaat hakkındaki görüşlerinde İbn Teymiyye'yi takip eder ve

    Bakara/255: Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O daima diridir (hayydır), bütün varlığın idaresini yürüten (kayyum)dir. O'nu ne gaflet basar, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmadan huzurunda şefaat edecek olan kimdir? O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise, O'nun dilediği kadarından başka ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. O'nun kürsisi, bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır. Onların her ikisini de görüp gözetmek O'na bir ağırlık vermez. O çok yücedir, çok büyüktür.

    Kehf/102:O kâfirler, beni bırakıp da kullarımı dostlar edineceklerini mi sandılar? Doğrusu biz cehennemi o kâfirlere bir konukluk olarak hazırladık.





  13. 01.Nisan.2012, 14:51
    7
    morueqq - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    MUHAMMED B. ABDULVEHHAB


    Muhammed b. Abdulvehhab b. Süleyman b. Ali b. Muhammed b. Raşit Temimi, 1703'te Riyad'ın kuzeyinde bulunan Uyeyne'de dünyaya geldi. Hanbeli mezhebindendir.

    Henüz on yaşına basmadan Kur'an ve Kur'an ilimlerini, tefsir ve hadis ilimlerini, ayrıca babasından da Hanbeli fıkhını öğrenmiş, bu arada daha çok Şeyhul İslam Ahmed b. Teymiyye ile İbn Kayyım'ın kitaplarını okuyup incelemiştir.

    Medine'ye giderek, burada Şeyh Abdullah b. İbrahim'den ilim öğrenmiş, Muhaddis Şeyh Muhammed Hayat Sündi ile tanışmıştır.

    Bu arada Basra, Tebriz ve Şam gibi yerleri ziyaret ederek, buraların önde gelen ilim adamlarından ilim öğrenmiştir. Ancak geçim sıkıntısı nedeniyle, "Ahsa" denilen yere tekrar dönüp, Şeyh Abdullah b. Abdullatif'in yanında kalmıştır. Bu zat Şafii mezhebinden bir alimdi. Daha sonra da, Necid köylerinden Hureymila'ya giderek burada bulunan babası Şeyh Abdulvehhab'a katılmış, ilminin artmasına vesile olan babasına yardımcı olarak burada kalmıştır.

    Muhammed b. Abdulvehhab gittiği yerlerdeki insanların, dinin asıl prensiplerine dönmeleri için uğraştı, bid'atlerle hiç durmaksızın mücadele etti. Velilerin takdis edilmesini, onların Allah ile kul arasında vasıtalar tayin edilmesini tenkid etti. Bu arada, türbelerin, mukaddes tanınan mezarların yıkılmasını, bunlara meydan verilmemesini, istedi. Bu uğurda bir çok sıkıntılara maruz kaldı. Fakat sonunda yüce Allah dalalet ehline karşı onu üstün çıkardı, başarıya ulaştırdı. Böylece ıslah ve yenileme hareketini yayarak gerçek anlamda ıslahatçı ve müceddit sıfatını almaya hak kazandı.

    Muhammed b. Abdulvehhab, M. 1791 yılı zilkade ayında Rabbine kavuştu.

    Muhammed Bin Abdulvehhab ve Hareketi

    Maccini; büyük inkılaplar daima büyük dini hareketlerin bir neticesi olmuştur diyor.

    18. yüzyılın sonları ile 19. yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu'nun merkezi sisteminde görülen donukluk ve yozlaşma uzak eyaletlerde de varlığını hissettirmiş ve bu dönemdeki ahlaki gevşeklik ve yozlaşma karşısında yeniden İslam'ın ilk günlerindeki saflığına dönmeyi amaç edinen fikri hareket Arabistan'da ortaya çıkmıştır. Hareketin başlatıcısı Muhammed bin Abdulvehhab'a nispetle “Vehhabilik” olarak adlandırılan bu akım sadece kendi sınırları içerisinde kalmamış, dine karışan hurafe ve bidatlerle savaşmayı ve ilk islam uygulamasını örnek alan her türlü faaliyet için kullanılan genel bir terim haline gelmiştir.

    Muhammed bin Abdülvehhab 1703 tarihinde bugünkü Riyad şehrine yakın bir yer olan Hureymile kasabasına bağlı Uyeyna köyünde doğmuştur. İlk tahsilini Uyeyne'de kadılık yapan babasının yanında tamamlayan Muhammed bin Abdülvehhab daha sonra Mekke ve Medine'de tahsiline devam etmiştir.Medine'de ibn Teymiyye'nin dini görüşleri hakkında bilgi sahibi olan ibn Abdülvehhab onun eserlerini istinsah ederek çoğaltmak ve bunları çevresindekilere okutmakla işe başladı. Tüm bu çalışmalarına karşı olan kardeşi Süleyman b. Abdülvehhab, amcası ve diğer Hanbeli alimleri ona muhalefet ediyor ve onun hareketlerini Hanbeli mezhebine ve şeriatına uygun bulmadıklarını belirtiyorlardı. Tüm bu sebeplerden ötürü bir ara Uyeyne'de hayatı tehlikeye giren İbn Abdülvehhab buradan firara mecbur kalarak Basra'ya gitti.Basra'dan ayrıldıktan sonar Bağdat'a, Kum'a, Hamedan'a, isfehan'a giderek savunucusu olduğu görüşleri buralarda yaymaya çalıştı. Bu arada Şam'a ve Kahire'ye de uğradı.

    Daha sonra babasının memleketi olan Hureymile kasabasına gelen ibn Abdülvehhab en tanınmış eseri olan Kitab-üt Tevhid'i burada yazdı. Bu eserde heyecanlı bir üslupla halkı İslam'ın özüne davet ediyordu.ibn Abdülvehhab 1726 yılında Deriyye'ye giderek o bölgede bulunan Suudi kabilesinin reisi olan Muhammed b. Suud ile tanışmış ve bu tanışıklık sırasında ibn Suud Muhammed b. Abdülvehhab'ın fikirlerini benimseyerek daha sonra tüm Arap Yarımadası'nı etkisi altına alacak olan bu fikri hareketin gelişmesine neden olmuştur.

    ibn Suud, Muhammed ibn Abdülvehhab'ın kız kardeşiyle evlenerek Abdülvehhab'la akrabalık bağını da oluşturmuştur. Muhammed İbn Abdülvehhab'ın bundan sonraki hayatı Deriyye'de geçmiş, tevhidi öğrenmeye ve İslam'ın özüne dönmeye çalışan öğrencileri ile birlikte evini şeriat mektebi haline getirmiştir. Muhammed b. Suud 1765 yılında vefat edince, görevini oğlu Abdülaziz bin Muhammed devraldı ve bu dönemde Suud ailesinin nüfuzu tüm yarımadaya yayıldı. Muhammed ibn Abdülvehhab da bu dönemde 1787 (veya 1791) yılında vefat etti.

    Muhammed b. Abdülvehhab'ın savunuculuğunu yaptığı görüşler incelendiği zaman İbn Teymiyye'nin öğretisinin ve ateşli ifadesinin etkisi açıkça hissedilir. Esasen Vehhabi hareketi ibn Teymiyye'nin Hanbeliliğe getirmiş olduğu dinamizmin 18. asırdaki bir tezahürüdür. Tevhidin özünden uzaklaşıldığı, zalim yöneticilerin hüküm sürdüğü bir dönemde ibn Teymiyye çok zor şartlar altında ıslahat bayrağını çekerek halkı gerçek dine davet etmeye çalışmış ve ömrünün bir bölümünü hapislerde geçirmiştir.

    ibn Teymiyye dini hükümlerin delillerini bulmaya ve onları tahkike çok önem vermiştir, ibn Teymiyye'ye göre ne felsefe, ne de teolojik felsefenin akli metodlarıyla Allah Teala hakkında bilgi sahibi olmak mümkün değildir. Allah Teala'ya dair bilgimiz Kur'an ve hadiste mevcut olanın tefsir ve tevilsiz şeklidir.Felsefeye muhalif olan ibn Teymiyye Yunan felsefesini araştırıp derin bir tenkide tabi tuttuktan sonra tesbit ettiği eksiklikleri göstermiştir, ibn Teymiyye'ye göre akıl bir dini hükmü idrak edemezse kusuru hükümde değil, akılda aramak gerekir; çünkü esas olan din ve nakildir, akıl ise tasdik ve idrak edicidir.8 ibn Teymiyye bundan aklın nakle veya naklin akla tercihi hükmünü çıkarmamak gerektiğini zira böyle bir çabanın kişiyi akıl ile naklin birbirine çelişir olduğu hükmüne götüreceğini söylemiştir. İbn Teymiyye nakli temel kabul eden bu çalışmaları sonucunda tevhidin yalnızca imandan ibaret olmadığı, ancak amel ile bütünleşince gerçek anlamıyla idrak edileceği hükmüne varmıştır. Tüm bu çabalarıyla ibn Teymiyye, İslam'a sızmış ve halk tarafından büyük kabul görerek İslam'danmış gibi yaşanmaya başlamış tüm hurafelere savaş açmıştır. Sahih islam anlayışının halk arasında benimsenmesi amacıyla ibn Teymiyye'nin savunduğu bu görüşler ibn Abdülvehhab'ta örneklik yaparak onu derinden etkilemiştir.

    Tabii ki ibn Teymiyye ve Abdülvehhab'la sahih bir din anlayışını yaygınlaştırmak ve İslam'ın ilk dönemdeki safiyetine ulaşma kaygısı, bazı yerlerde tıkanıyor ve yanlışlar da oluşturabiliyordu. Bu yanlışlıkların akıl-nakil ilişkisinde, naklin iyi değerlendirilmesinden kaynaklandığı düşüncesindeyiz. Bu tıkanma bize göre sahih bir din anlayışına ulaşmada zorunlu ihtiyacımız olan vahiy gerçeğinin, ahad haberlerle eş değerde tutulması yanlışıyla oluşuyordu.

    Nisa/116 : Şüphesiz Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında dilediğini bağışlar. Allah'a ortak koşan, muhakkak ki, derin bir sapıklığa düşmüştür.

    Müminun/84-89: (Resulüm!) de ki: "Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım), bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir?"

    - "Allah'a aittir" diyecekler. "Öyle ise siz hiç düşünüp taşınmaz mısınız?" de.

    - "Yedi kat göklerin Rabbi, azametli Arş'ın Rabbi kimdir?" diye sor.

    - "(Onlar da) Allah'ındır." diyecekler. "Şu halde siz Allah'tan korkmaz mısınız?" de.

    - "Eğer biliyorsanız (söyleyin), her şeyin melekûtu (mülkiyeti ve yönetimi) kendisinin elinde olan, kendisi her şeyi koruyup kollayan; fakat kendisi korunmayan (buna muhtaç olmayan) kimdir?" diye sor.

    - "(Bunlar da) Allah'ındır." diyecekler. "Öyle ise nasıl olur da büyülenirsiniz?" de.

    Yunus/105-108: "Ayrıca yüzünü tevhid dininden ayırma ve sakın müşriklerden olma!" (diye emrolundum).

    - "Ve Allah'dan başka, sana faydası da, zararı da dokunmayacak olan şeylere yalvarma! Eğer yalvarırsan, o zaman hiç şüphesiz sen zalimlerden olursun.

    - Ve eğer Allah, sana bir zarar dokunduracak olursa, onu O'ndan başka giderecek yoktur. Ve eğer sana bir hayır dilerse, o zaman da O'nun hayrını engelleyebilecek kimse yoktur. O, lütfunu dilediği kuluna nasip eder. Allah çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir.

    - De ki: "Ey insanlar! İşte size Rabbinizden hak geldi. Artık kim hidayeti kabul ederse kendi canı için kabul etmiş olur. Kim sapıklık ederse kendi zararına sapıklık etmiş olur. Ve ben sizin üzerinize vekil değilim."

    ayetlerine bağlı olarak tevhidi şöyle izah eder: Tevhid namazdan, oruçtan, zekattan ayrılamaz bir farzdır ve diğer farzları inkar eden kafir olduğu gibi tevhidi inkar eden de kafir olur. Tevhid ise ancak kalple, dille ve amelle olursa bir bütünlük teşkil edecektir. Dolayısıyla amelsiz tevhid gerçek iman değildir.
    Muhammed İbn Abdülvehhab İbn Teymiyye'den farklı olarak akıl ve nakil mevzularının teorik izahlarıyla pek ilgilenmez. Akıl ve naklin birbirine uygunluğunu bahis mevzuu etmeyen İbn Abdülvehhab, müteşabih ayetleri taşıdıkları mana ile kabul etmek gerektiğini savunur.

    Muhammed İbn Abdülvehhab şefaat hakkındaki görüşlerinde İbn Teymiyye'yi takip eder ve

    Bakara/255: Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O daima diridir (hayydır), bütün varlığın idaresini yürüten (kayyum)dir. O'nu ne gaflet basar, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmadan huzurunda şefaat edecek olan kimdir? O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise, O'nun dilediği kadarından başka ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. O'nun kürsisi, bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır. Onların her ikisini de görüp gözetmek O'na bir ağırlık vermez. O çok yücedir, çok büyüktür.

    Kehf/102:O kâfirler, beni bırakıp da kullarımı dostlar edineceklerini mi sandılar? Doğrusu biz cehennemi o kâfirlere bir konukluk olarak hazırladık.





  14. 01.Nisan.2012, 14:51
    8
    morueqq
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 01.Nisan.2012
    Üye No: 95375
    Mesaj Sayısı: 159
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0
    Yaş: 52

    Cevap: Zahid el Kevseri kimdir?

    Enbiya/28:Allah, onların önlerindekini de, arkalarındakini de (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar, Allah'ın hoşnud olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler. Hepsi de O'nun korkusundan titrerler.

    ayetlere bağlı olarak şefaatin gerçek sahibinin Allah olduğunu, başkasına şefaat etme yetkisinin de Allah tarafından verildiğini dolayısıyla şefaatin ancak Allah'tan istenebileceğini söyler.Ve bu noktadan sonra şefaatle bir arada mütalaa edilen tevessül konusu ortaya çıkar. Tevessül bir şeyi vesile aracı kılmak demek olduğundan, vesile ise kendisiyle başkasına yaklaşılan şey anlamına geldiğinden tüm bunlara inanmak Allah ile kulun arasına bazı vasıtalar sokmaktır ki bu da Allah'ın ayetlerine aykırıdır, Dua yalnızca Allah'a yapılır ve kul yalnızca Allah'tan istekte bulunabilir.

    Muhammed İbn Abdülvehhab tasavvufu İslami olmayan bir bidat olarak nitelendirmiştir. İslam'da zikir Allah'ı unutmamak ve tefekkür etmek olduğundan bunun bir ayin şekline dönüştürülmesi dine aykırıdır. Tarikat ise başkalarını istismar için kullanılan bir vasıta ve mürşidin kendisine veli olarak kabul ettirmesine aracılık eden bir yoldur. Peygamber her türlü dini açıklamayı yapmış olduğundan ve aksi düşünüldüğünde peygamberlik vazifesini tam manasıyla yerine getirmemiş kabul edileceğinden Allah'ın bazı kullarında sırlar aramak ve tüm bunları dinden kabul etmek yanlıştır. Buna bağlı olarak Hz. Ebubekir'e gizli bir zikir usulü, Hz. Ali'ye bazı sırlar (vb.) verilmiş olduğunu düşünmek dine yapılan en büyük iftiradır. Bu peygamberin bütün insanlara gönderilmiş ve tüm insanlara aynı daveti yapmış olması esasına da aykırıdır. Tüm bunlar için Kur'an'dan ayet aramak ve Kur'an'ın batini manaları olduğunu söylemek Kur'an'ı inkar etmek, dini kişinin kendi arzusuna uydurmaktır.Tasavvuf ve tarikat adı altında insanları saptıranların başlıca hileleri insanların bir şeyhine bağlanmadan hakikate ulaşamayacakları iddiasıdır ve bunda asıl maksat İslam'ı parçalamaktır.

    Muhammed İbn Abdülvehhab peygamberin:

    Allah yahudilere ve hristiyanlara lanet etsin. Bunlar peygamberlerinin kabirlerini mabet yaptılar; Allahım! mezarımı ibadet edilen bir put kılma. Peygamberinin kabrini mescit ittihaz edenlere Allah'ın azabı çok şiddetli olur.

    mealindeki hadisini delil göstererek mezarlarda ibadet edilmesini, onların kutsanmasını şirkle aynı seviyede görmüştür.Mezar ziyareti aynı zamanda puta tapıcılığa da vesile olabileceğinden mezarların kutsanmasına sebep olabilecek her türlü şey -üzerine yazı yazdırmak, türbe yaptırmak gibi- yasaklanmıştır.

    Ağaç ve taş gibi şeylerin kutsanması, Allah'tan başkası adına kurban kesilmesi, adak adanması, muska takılması, nazar değmesini engellediği inancıyla nazar boncuğu taşınması, bir hastalığın, belanın defi veya güzel görünmek vesaire maksadıyla boncuk, ip ve benzeri şeylerin takılması, sihir, büyü, yıldız falına inanılması ve Allah'tan başkasına dua edilip yardım dilenmesi bidattir, şirktir.

    Tüm bu söylediklerimize bağlı olarak Vahhabiliğin belli başlı vasıflarını kısaca belirtmek istersek şunları söyleyebiliriz:

    1) Aklın delil olması bahis mevzuu değildir.

    2) Kitap kesin delildir, icma ve içtihad Kur'an ve sahih sünnete dayanması şartıyla muteberdir.

    3) Müteşabih ayetler delildir ve bunlar zahir manalarına göre manalandırılırlar; bunları tevil yolu ile tefsir küfre sebep olabilir.

    4) Amel imana dahildir ve tevhidi ameli alarak isimlendirilmiştir.

    5) Tevhid’den maksat tevhidi ameldir. Tevhid ancak iman ve amelin bir bütün olarak telakki edildiği ve yalnız Allah'a dua ve ibadet edildiği zaman gerçek anlamını kazanabilir.

    6) Allah'ın sıfatları hakiki sıfatlardır ve Allah'ın zat ve sıfatları hakkın da varit olan tüm ayetler olduğu gibi kabul edilir.

    7) Allah'tan başkasından; bir şeyhten, meleklerden, peygamberlerden yardım beklemek ve onlarla dua etmek küfürdür.

    Kur'an ve sahih sünnet dışında dine giren ve dindenmiş gibi kabul gören şeyler bidattir. Kabirler üzerine kubbe yapmak ve onları kutsamak bunun bir çeşididir.

    9) Amelde dört mezhebi kabulle birlikte itikadde mezhepler memnudur ve buna bağlı olarak tarikatlere girmek yasaklanmıştır.

    İbn Abdülvehhab 1787 (veya 1791) yılında öldükten sonra Vahhabi hareketinin Muhammed b. Suud tarafından başlatılmış bulunan siyasi yönü daha bir ağırlık kazanır.İbn Suud tarafından başlatılan toprak kazanma faaliyetlerine oğlu Abdülaziz döneminde de devam edilir ve buna bağlı olarak 1801'de Kerbela, 1803’te Mekke ve 1805'te Medine ele geçirilir.Bu yayılma faaliyetlerinde yer yer ifrat noktasına varılarak bazı cahil veya masum insanlar uyarılacaklarına, eğitileceklerine bir bedevi öfkesi ile kılıçtan geçirilmişler ve bu cahili olumsuzluk tarihe kazınan nefret duygularını oluşturmuştur. Vahhabiler'in süratle toprak kazanıp Necd'e hakim olmalarında şüphesiz Osmanlı İmparatorluğunun durumu da önemli bir sebeptir. Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu Lale Devri'nin ıstıraplarını çekmektedir. I. Mahmut 1730'da henüz tahta çıkmıştır ve Patrona Halil İsyanı ile ve yeniçerilerle meşguldür. Ayrıca bu dönemde Nadir Şah'ın sınırları tehdit etmesi, Rusya ve Avusturya'nın imparatorluğa yaptığı sürekli saldırılar Arap Yarımadası'nda olanlarla devletin ilgilenmesini engellemiştir. 1. Abdülhamid dönemi -1773/1788- Vehhabilerin toprak kazanma faaliyetlerini iyice artırdıkları bir dönemdir. III. Selim döneminde de devam eden savaşlar devletin Vehhabiler'le uğraşmasını engellemiştir.

    Daha sonra II. Mahmut döneminde Mısır valisi Mehmet Ali Paşa'ya ferman gönderilerek Vehhabiler'le meşgul olması emredilir (1811). Mehmet Emin, bu fermanın oluşmasında İngiltere'nin ve Fransa'nın Vahhabi hareketini bastırmak için Osmanlı yönetimine yaptığı telkinlere dikkat çeker.

    Mehmet Ali'nin oğlu Tosun emrindeki bir orduyla Mekke, Medine ve Tait'i Vehhabiler'den aldıktan sonra bizzat kendisi Abdülaziz bin Suud'un üzerine yürür. İbn Suud direnirse de 1814'te ölünce Vehhabiler hezimete uğrar, ardından Mehmet Ali Paşa'nın kumandanı İbrahim Paşa, 1818'de Abdülaziz'in yerine geçen oğlu Abdullah ile çocuklarını esir ederek İstanbul'a gönderir. Esirlerin 1819'da asılması üzerine Vehhabiliğin 1. dönemi kapanmış olur.

    Daha sonra savaştan kaçmayı başaran Suud aşiretinden Türki bin Abdullah adında biri Necd bölgesinde yeniden faaliyete girişerek başşehri Riyad olan ve 1821'den 1891'e kadar sürecek II. bir Vehhabi devletini kurmayı başarır.Daha sonraları bir takım hanedan tartışmaları olur. Ve Hindistan-İngiliz devletinin desteğini alan Abdülaziz b. Suud 1901 yılında iktidarı ele geçirir ve İngilizlerle 1916 tarihinde yaptığı anlaşma ile Necd, Hasa, Hif, Cubeyl gibi bölgelerin mutlak hükümdarı unvanını alır. Saltanatını kendi soyundan olanlara miras bırakabileceğinin imtiyazını ele geçirir ve İngiliz hükümeti aleyhtarı olamayacağı taahhüdünde bulunur.

    Vehhabilik; sigarayı haram sayması, cemaatle namazın farz olduğu hakkındaki beyanatları, türbelerin yıkımı konusundaki aşırılıkları, peygamber döneminde kaşık olmadığı iddiasına dayanarak kaşıkla yemek yemeyi yasak kabul etme örneğinde olduğu gibi bazı hadisleri söylendiği ortamı ve illetlerini gözetmeyen şekilci bir yaklaşımla ele almasıyla bazı noktalarda olması gerekenden daha katı bir metod izlemiş ve tepkilere maruz kalmıştır. Ancak özellikle kendisine çıkış noktası olarak kabul ettiği fikirler nedeniyle rahatsız ettiği insanlar ve geleneksel kurumlar tarafından acımasızca eleştirildiği ve çoğu zaman tekfir edilmeye kalkışıldığı da bir vakıadır.

    El-Menar dergisinde Vahhabiler hakkında çeşitli makaleler yayımlayan Reşid Rıza, Vahhabi hareketini yerinde ve lüzumlu görerek şunları söylüyor: Bu dönemde toplum ile cahiliyet devrinden daha kötü bir cehalet içinde idi; ağaca, taşa, hayvana, ölüye, diriye tapar, namaz kılmaz, zekat vermez, başkasının malını gaspeder, adanı öldürmüş olmak için adam öldürürdü. Cenab-ı Allah bu topluma Şeyh Muhammed İbn Abdülvehhab'ı ve hafidini gönderdi, bunlar oralarda selefin akidelerini, esere dayanan tefsiri, hadis kitaplarını ve İmam Ahmed b. Hanbel'in fıkhını neşretmek suretiyle İslam'ı yenilediler. Bu hareketin tesiri ile halk dine öyle sarıldı ki memleketlerinde namazı terkeden, zekatı vermeyen, kötülüğü irtikap eden bir kimse kalmadı.

    Vehhabilik hareketi tamamen fikri ve siyasi bir teze dayanmasına rağmen yeni bir mezhep olarak benimsetilmek istenmiş ve mezhep taassubundan yararlanılarak halkın tepkisi kazanılmaya çalışılmıştır. Ancak tüm bunlara ve bünyesindeki zaaflara rağmen İslamiyet'in ilk günlerindeki sadeliğine ve saflığına dönmeyi amaç edinen Vehhabi hareketi İslam dünyasının en uzak köşelerinde bile derin akisler bırakmış ve 18. yüzyıldan sonra ortaya çıkan köktenci söylemlere kaynaklık ederek Hindistan'da Şah Veliyullah Dehlevi'nin, Kuzey Afrika'da Muhammed b. Ali Senusi'nin, Yemen'de Muhammed el-Şevkani, Fas'ta Fas Sultanı Mevlevi Süleyman'ın, Tunuslu Hayreddin Paşa'nın, Cemaleddin Afgani'nin, Muhammed Abduh'un, Reşid Rıza gibi bir çok müslüman düşünür ve ıslahatçının çizgisinde kendisini hissettirmiştir. Buna bağlı olarak diyebiliriz ki; uzun dönemde Muhammed İbn Abdülvehhab'ın ve öğrencilerinin yazmaları ve öğretileri yirminci yüzyıl müslüman düşünürlerinin ve özellikle de kendisini selefiye olarak adlandıranların esin kaynağı olmuştur.Tabii ki burada iki akımı araştırmak lazım, Hanbeli taklitçilikten ayrışıp Vehhabi hareketinin taklitçiliğini üstlenen bazı selefi akımlarla Abdülvehhab'ın düşüncelerini Kur'an'ı daha iyi kavramak ve İslam'ı sosyalleştirmek çabası içinde eleştirel olarak değerlendiren ve yararlanan ıslahat akımlarının tutumlarında önemli bir farklılık vardır. Bununla birlikte genel anlamda Vehhabilik yalnız belli bir dönemde kendini gösteren Vehhabi hareketine bağlı kalmamakta, İslam dünyasında örülen benzeri olayları da gölgesinde barındıran bir tür şemsiye terim oluşturmaktadır.

    Lakin zaafları ve eleştirilecek yanlarıyla beraber İslami toplumu yeniden oluşturmak azmini taşıyan Vehhabi hareketinin kitlesel gücü maalesef uzun süreden beri Suud saltanat sistemi tarafından MÜNAFIKCA kullanılmaya çalışılmaktadır.
    Sonuc olarak sunu söylemek istiyorum ki , bu hareket islama akide olarak tam uyan bir harekettir.Yapilan kisisel hatalar olabilir , bunlardan dolayi bu güzel akideyi görmemezlikten gelmek akil kari degildir . Ebu Hanife kendi görüsleri hakkinda sunu söylemistir :

    Bizimkisi sadece bir görüstür , bizim ilmimize göre alabilecegimiz en iyi görüstür .Bundan daha iyisini getiren olursa kabul ederiz .

    Ve Imam Malik te buna benzer su aciklamayi yapmistir :

    Ben bir insanim.Hata yaptigimda olur , dogruyu söyledigim de.Benimkisi sadece bir görüstür . Bu görüslerden Kuran ve Sünnete uyanini alin , digerlerini birakin ...

    Ayni seyleri Seyh Abdulvehhab icinde düsünebiliriz. O nun söyledigi Kuran ve Sünnete uyan hükümleri aliriz, digerlerini almayiz... Ama yine söylemek istiyorum … Seyhin görüsleri akide olarak islama birebir uyan bir akidedir... Wesselam

    Allah herseyin en iyi bilicisidir ....

    Selam hidayete tabi olanlara ....

    İbni Teymiyye :

    Düşmanlarım bana ne yapabilir ki ?

    Hapsedilmem Halvet

    Sürgün edilmem Seyahat

    Öldürülmem Şahadettir
    .



  15. 01.Nisan.2012, 14:51
    8
    morueqq - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    Enbiya/28:Allah, onların önlerindekini de, arkalarındakini de (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar, Allah'ın hoşnud olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler. Hepsi de O'nun korkusundan titrerler.

    ayetlere bağlı olarak şefaatin gerçek sahibinin Allah olduğunu, başkasına şefaat etme yetkisinin de Allah tarafından verildiğini dolayısıyla şefaatin ancak Allah'tan istenebileceğini söyler.Ve bu noktadan sonra şefaatle bir arada mütalaa edilen tevessül konusu ortaya çıkar. Tevessül bir şeyi vesile aracı kılmak demek olduğundan, vesile ise kendisiyle başkasına yaklaşılan şey anlamına geldiğinden tüm bunlara inanmak Allah ile kulun arasına bazı vasıtalar sokmaktır ki bu da Allah'ın ayetlerine aykırıdır, Dua yalnızca Allah'a yapılır ve kul yalnızca Allah'tan istekte bulunabilir.

    Muhammed İbn Abdülvehhab tasavvufu İslami olmayan bir bidat olarak nitelendirmiştir. İslam'da zikir Allah'ı unutmamak ve tefekkür etmek olduğundan bunun bir ayin şekline dönüştürülmesi dine aykırıdır. Tarikat ise başkalarını istismar için kullanılan bir vasıta ve mürşidin kendisine veli olarak kabul ettirmesine aracılık eden bir yoldur. Peygamber her türlü dini açıklamayı yapmış olduğundan ve aksi düşünüldüğünde peygamberlik vazifesini tam manasıyla yerine getirmemiş kabul edileceğinden Allah'ın bazı kullarında sırlar aramak ve tüm bunları dinden kabul etmek yanlıştır. Buna bağlı olarak Hz. Ebubekir'e gizli bir zikir usulü, Hz. Ali'ye bazı sırlar (vb.) verilmiş olduğunu düşünmek dine yapılan en büyük iftiradır. Bu peygamberin bütün insanlara gönderilmiş ve tüm insanlara aynı daveti yapmış olması esasına da aykırıdır. Tüm bunlar için Kur'an'dan ayet aramak ve Kur'an'ın batini manaları olduğunu söylemek Kur'an'ı inkar etmek, dini kişinin kendi arzusuna uydurmaktır.Tasavvuf ve tarikat adı altında insanları saptıranların başlıca hileleri insanların bir şeyhine bağlanmadan hakikate ulaşamayacakları iddiasıdır ve bunda asıl maksat İslam'ı parçalamaktır.

    Muhammed İbn Abdülvehhab peygamberin:

    Allah yahudilere ve hristiyanlara lanet etsin. Bunlar peygamberlerinin kabirlerini mabet yaptılar; Allahım! mezarımı ibadet edilen bir put kılma. Peygamberinin kabrini mescit ittihaz edenlere Allah'ın azabı çok şiddetli olur.

    mealindeki hadisini delil göstererek mezarlarda ibadet edilmesini, onların kutsanmasını şirkle aynı seviyede görmüştür.Mezar ziyareti aynı zamanda puta tapıcılığa da vesile olabileceğinden mezarların kutsanmasına sebep olabilecek her türlü şey -üzerine yazı yazdırmak, türbe yaptırmak gibi- yasaklanmıştır.

    Ağaç ve taş gibi şeylerin kutsanması, Allah'tan başkası adına kurban kesilmesi, adak adanması, muska takılması, nazar değmesini engellediği inancıyla nazar boncuğu taşınması, bir hastalığın, belanın defi veya güzel görünmek vesaire maksadıyla boncuk, ip ve benzeri şeylerin takılması, sihir, büyü, yıldız falına inanılması ve Allah'tan başkasına dua edilip yardım dilenmesi bidattir, şirktir.

    Tüm bu söylediklerimize bağlı olarak Vahhabiliğin belli başlı vasıflarını kısaca belirtmek istersek şunları söyleyebiliriz:

    1) Aklın delil olması bahis mevzuu değildir.

    2) Kitap kesin delildir, icma ve içtihad Kur'an ve sahih sünnete dayanması şartıyla muteberdir.

    3) Müteşabih ayetler delildir ve bunlar zahir manalarına göre manalandırılırlar; bunları tevil yolu ile tefsir küfre sebep olabilir.

    4) Amel imana dahildir ve tevhidi ameli alarak isimlendirilmiştir.

    5) Tevhid’den maksat tevhidi ameldir. Tevhid ancak iman ve amelin bir bütün olarak telakki edildiği ve yalnız Allah'a dua ve ibadet edildiği zaman gerçek anlamını kazanabilir.

    6) Allah'ın sıfatları hakiki sıfatlardır ve Allah'ın zat ve sıfatları hakkın da varit olan tüm ayetler olduğu gibi kabul edilir.

    7) Allah'tan başkasından; bir şeyhten, meleklerden, peygamberlerden yardım beklemek ve onlarla dua etmek küfürdür.

    Kur'an ve sahih sünnet dışında dine giren ve dindenmiş gibi kabul gören şeyler bidattir. Kabirler üzerine kubbe yapmak ve onları kutsamak bunun bir çeşididir.

    9) Amelde dört mezhebi kabulle birlikte itikadde mezhepler memnudur ve buna bağlı olarak tarikatlere girmek yasaklanmıştır.

    İbn Abdülvehhab 1787 (veya 1791) yılında öldükten sonra Vahhabi hareketinin Muhammed b. Suud tarafından başlatılmış bulunan siyasi yönü daha bir ağırlık kazanır.İbn Suud tarafından başlatılan toprak kazanma faaliyetlerine oğlu Abdülaziz döneminde de devam edilir ve buna bağlı olarak 1801'de Kerbela, 1803’te Mekke ve 1805'te Medine ele geçirilir.Bu yayılma faaliyetlerinde yer yer ifrat noktasına varılarak bazı cahil veya masum insanlar uyarılacaklarına, eğitileceklerine bir bedevi öfkesi ile kılıçtan geçirilmişler ve bu cahili olumsuzluk tarihe kazınan nefret duygularını oluşturmuştur. Vahhabiler'in süratle toprak kazanıp Necd'e hakim olmalarında şüphesiz Osmanlı İmparatorluğunun durumu da önemli bir sebeptir. Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu Lale Devri'nin ıstıraplarını çekmektedir. I. Mahmut 1730'da henüz tahta çıkmıştır ve Patrona Halil İsyanı ile ve yeniçerilerle meşguldür. Ayrıca bu dönemde Nadir Şah'ın sınırları tehdit etmesi, Rusya ve Avusturya'nın imparatorluğa yaptığı sürekli saldırılar Arap Yarımadası'nda olanlarla devletin ilgilenmesini engellemiştir. 1. Abdülhamid dönemi -1773/1788- Vehhabilerin toprak kazanma faaliyetlerini iyice artırdıkları bir dönemdir. III. Selim döneminde de devam eden savaşlar devletin Vehhabiler'le uğraşmasını engellemiştir.

    Daha sonra II. Mahmut döneminde Mısır valisi Mehmet Ali Paşa'ya ferman gönderilerek Vehhabiler'le meşgul olması emredilir (1811). Mehmet Emin, bu fermanın oluşmasında İngiltere'nin ve Fransa'nın Vahhabi hareketini bastırmak için Osmanlı yönetimine yaptığı telkinlere dikkat çeker.

    Mehmet Ali'nin oğlu Tosun emrindeki bir orduyla Mekke, Medine ve Tait'i Vehhabiler'den aldıktan sonra bizzat kendisi Abdülaziz bin Suud'un üzerine yürür. İbn Suud direnirse de 1814'te ölünce Vehhabiler hezimete uğrar, ardından Mehmet Ali Paşa'nın kumandanı İbrahim Paşa, 1818'de Abdülaziz'in yerine geçen oğlu Abdullah ile çocuklarını esir ederek İstanbul'a gönderir. Esirlerin 1819'da asılması üzerine Vehhabiliğin 1. dönemi kapanmış olur.

    Daha sonra savaştan kaçmayı başaran Suud aşiretinden Türki bin Abdullah adında biri Necd bölgesinde yeniden faaliyete girişerek başşehri Riyad olan ve 1821'den 1891'e kadar sürecek II. bir Vehhabi devletini kurmayı başarır.Daha sonraları bir takım hanedan tartışmaları olur. Ve Hindistan-İngiliz devletinin desteğini alan Abdülaziz b. Suud 1901 yılında iktidarı ele geçirir ve İngilizlerle 1916 tarihinde yaptığı anlaşma ile Necd, Hasa, Hif, Cubeyl gibi bölgelerin mutlak hükümdarı unvanını alır. Saltanatını kendi soyundan olanlara miras bırakabileceğinin imtiyazını ele geçirir ve İngiliz hükümeti aleyhtarı olamayacağı taahhüdünde bulunur.

    Vehhabilik; sigarayı haram sayması, cemaatle namazın farz olduğu hakkındaki beyanatları, türbelerin yıkımı konusundaki aşırılıkları, peygamber döneminde kaşık olmadığı iddiasına dayanarak kaşıkla yemek yemeyi yasak kabul etme örneğinde olduğu gibi bazı hadisleri söylendiği ortamı ve illetlerini gözetmeyen şekilci bir yaklaşımla ele almasıyla bazı noktalarda olması gerekenden daha katı bir metod izlemiş ve tepkilere maruz kalmıştır. Ancak özellikle kendisine çıkış noktası olarak kabul ettiği fikirler nedeniyle rahatsız ettiği insanlar ve geleneksel kurumlar tarafından acımasızca eleştirildiği ve çoğu zaman tekfir edilmeye kalkışıldığı da bir vakıadır.

    El-Menar dergisinde Vahhabiler hakkında çeşitli makaleler yayımlayan Reşid Rıza, Vahhabi hareketini yerinde ve lüzumlu görerek şunları söylüyor: Bu dönemde toplum ile cahiliyet devrinden daha kötü bir cehalet içinde idi; ağaca, taşa, hayvana, ölüye, diriye tapar, namaz kılmaz, zekat vermez, başkasının malını gaspeder, adanı öldürmüş olmak için adam öldürürdü. Cenab-ı Allah bu topluma Şeyh Muhammed İbn Abdülvehhab'ı ve hafidini gönderdi, bunlar oralarda selefin akidelerini, esere dayanan tefsiri, hadis kitaplarını ve İmam Ahmed b. Hanbel'in fıkhını neşretmek suretiyle İslam'ı yenilediler. Bu hareketin tesiri ile halk dine öyle sarıldı ki memleketlerinde namazı terkeden, zekatı vermeyen, kötülüğü irtikap eden bir kimse kalmadı.

    Vehhabilik hareketi tamamen fikri ve siyasi bir teze dayanmasına rağmen yeni bir mezhep olarak benimsetilmek istenmiş ve mezhep taassubundan yararlanılarak halkın tepkisi kazanılmaya çalışılmıştır. Ancak tüm bunlara ve bünyesindeki zaaflara rağmen İslamiyet'in ilk günlerindeki sadeliğine ve saflığına dönmeyi amaç edinen Vehhabi hareketi İslam dünyasının en uzak köşelerinde bile derin akisler bırakmış ve 18. yüzyıldan sonra ortaya çıkan köktenci söylemlere kaynaklık ederek Hindistan'da Şah Veliyullah Dehlevi'nin, Kuzey Afrika'da Muhammed b. Ali Senusi'nin, Yemen'de Muhammed el-Şevkani, Fas'ta Fas Sultanı Mevlevi Süleyman'ın, Tunuslu Hayreddin Paşa'nın, Cemaleddin Afgani'nin, Muhammed Abduh'un, Reşid Rıza gibi bir çok müslüman düşünür ve ıslahatçının çizgisinde kendisini hissettirmiştir. Buna bağlı olarak diyebiliriz ki; uzun dönemde Muhammed İbn Abdülvehhab'ın ve öğrencilerinin yazmaları ve öğretileri yirminci yüzyıl müslüman düşünürlerinin ve özellikle de kendisini selefiye olarak adlandıranların esin kaynağı olmuştur.Tabii ki burada iki akımı araştırmak lazım, Hanbeli taklitçilikten ayrışıp Vehhabi hareketinin taklitçiliğini üstlenen bazı selefi akımlarla Abdülvehhab'ın düşüncelerini Kur'an'ı daha iyi kavramak ve İslam'ı sosyalleştirmek çabası içinde eleştirel olarak değerlendiren ve yararlanan ıslahat akımlarının tutumlarında önemli bir farklılık vardır. Bununla birlikte genel anlamda Vehhabilik yalnız belli bir dönemde kendini gösteren Vehhabi hareketine bağlı kalmamakta, İslam dünyasında örülen benzeri olayları da gölgesinde barındıran bir tür şemsiye terim oluşturmaktadır.

    Lakin zaafları ve eleştirilecek yanlarıyla beraber İslami toplumu yeniden oluşturmak azmini taşıyan Vehhabi hareketinin kitlesel gücü maalesef uzun süreden beri Suud saltanat sistemi tarafından MÜNAFIKCA kullanılmaya çalışılmaktadır.
    Sonuc olarak sunu söylemek istiyorum ki , bu hareket islama akide olarak tam uyan bir harekettir.Yapilan kisisel hatalar olabilir , bunlardan dolayi bu güzel akideyi görmemezlikten gelmek akil kari degildir . Ebu Hanife kendi görüsleri hakkinda sunu söylemistir :

    Bizimkisi sadece bir görüstür , bizim ilmimize göre alabilecegimiz en iyi görüstür .Bundan daha iyisini getiren olursa kabul ederiz .

    Ve Imam Malik te buna benzer su aciklamayi yapmistir :

    Ben bir insanim.Hata yaptigimda olur , dogruyu söyledigim de.Benimkisi sadece bir görüstür . Bu görüslerden Kuran ve Sünnete uyanini alin , digerlerini birakin ...

    Ayni seyleri Seyh Abdulvehhab icinde düsünebiliriz. O nun söyledigi Kuran ve Sünnete uyan hükümleri aliriz, digerlerini almayiz... Ama yine söylemek istiyorum … Seyhin görüsleri akide olarak islama birebir uyan bir akidedir... Wesselam

    Allah herseyin en iyi bilicisidir ....

    Selam hidayete tabi olanlara ....

    İbni Teymiyye :

    Düşmanlarım bana ne yapabilir ki ?

    Hapsedilmem Halvet

    Sürgün edilmem Seyahat

    Öldürülmem Şahadettir
    .



  16. 01.Nisan.2012, 14:52
    9
    morueqq
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 01.Nisan.2012
    Üye No: 95375
    Mesaj Sayısı: 159
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0
    Yaş: 52

    Cevap: Zahid el Kevseri kimdir?

    Dinde Üç Temel Esas ve Delilleri

    Şeyh Muhammed bin Abdülvahhab



    (Ey Müslüman!) Allah sana rahmeti ile muamele etsin. Bilmen gereken dört önemli mesele vardır. Bunlar:

    Birincisi: İlim (Öğrenilmesi gereken gerçek ilim) Allah’ı, Peygamberini, ve İslam dinini delilleri ile bilme zorunluluğudur.

    İkincisi: Bu öğrenilen ilim ile gereğine göre amel etmek.

    Üçüncüsü:
    Bu ilmi öğrenmeye insanlığı davet etmek.

    Dördüncüsü:
    Bu davet esnasında karşılaşılacak zorluklara, sıkıntılara sabretmektir.

    Bu meselelere delil ise Allah-u Teala’nın şu ayetidir:

    “Yarattığı her canlıya, dünya ve ahirette Rahman ismiyle, mümin kullarına ise ahirette Rahim ismiyle rahmet eden Allah'ın adı ile. Asra yemin olsun ki (Asr: Çağ, ikindi vakti, uzun bir zaman manasına gelir.) İnsanlık hüsrandadır. Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, ve birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler bundan müstesnadır.” (Asr Suresi: 1-3. ayetler)

    İmam Şafii (Allah ona rahmet etsin) bu sure hakkında: “ Eğer Allah-u Teala yarattıklarına bu sureden başka bir hüccet indirmemiş olsaydı, yinede onlara hüccet olarak yeterdi” diye buyurmuştur. Ve İmam Buhari (Allah ona rahmet etsin) de şöyle geçmektedir: “İlim, söz ve amelden önce gelir konusu.” Buna delil olarak Allah-u Teala şöyle buyurmuştur:

    “(Ey Muhammed) Bil ki Allah’tan başka hakkı ile ibadet edilecek bir mabud yoktur.Ve günahların için (Allah’tan) mağfiret dile” (Muhammed Suresi:19)

    Allah-u Teala ayette ilime, söz ve amelden önce başlamıştır. Bil ki Ey Müslüman! - Allah sana rahmet etsin – her Müslüman kadın ve erkeğin şu üç hususu bilmesi gerekir:

    Birincisi: Muhakkak ki bizi yaratan, rızıklandıran Allah’tır. Ve o Allah bizi başı boş bırakmamış, bir Peygamber (terbiye eden) göndermiştir. Kim bu Peygambere uyar, ona tabi olursa cennete girer. Bu konuya delil ise, Allah’ın şu sözleridir.

    “(Ey İnsanlar!) Muhakkak ki biz Firavun’a peygamber gönderdiğimiz gibi size de yaptıklarınıza şahitlik etsin diye bir peygamber gönderdik. Firavun gönderdiğimiz peygambere asi olmuştu da bizde onu çok şiddetli ve ağır bir biçimde yakalamıştık.” (Müzzemmil Suresi: 15-16. ayetler)

    İkincisi: Allah hiç bir şekilde yapılan ibadetlerde kendisine ortak koşulmasına razı olmaz. Ortak koşulan bir melek yada peygamber olması durumu değiştirmez. Buna delil ise Allah-u Teala’nın şu sözüdür. Muhakkak ki mescitler Allah’a mahsustur. Allah’la beraber başka bir kimseye dua etmeyin. (yani hacetinizi istemeyin, ibadet yapmayın) (Cin Süresi: 18.ayet)

    Üçüncüsü: Muhakkak ki kim Peygambere itaat eder, Allah’ı birler, ona ortak koşmazsa, onun en yakını dahi olsa Allah’a ve Peygamberine düşmanlık edeni, dost edinmesi caiz değildir. Buna delil ise Allah’u Teala’nın şu sözüdür:

    “Allah’a ve Ahiret gününe iman eden, hiç bir kavmi; babaları, evlatları, kardeşleri ve akrabaları dahi olsa, Allah’a ve Resulüne düşmanlık edene sevgi besler bir vaziyette bulamazsın. İşte onlar Allah’ın kalplerine imanı yazdığı ve kendinden bir ruh ile destek verdiği kimselerdir. Allah o kimseleri altlarından ırmaklar akan içlerinde ebedi kalacakları cennetlere girdirecektir. Allah onlardan, onlarda Allah’tan razı olmuşlardır. İşte o kimseler Allah’ın hizbini (grup, taraftar) oluştururlar. Allah’ın taraftarları, işte onlar felah ehlidirler.” (Mücadele Suresi: 22.ayet)

    Bil ki Ey Müslüman! - Allah seni ona itaate yöneltsin – İbrahim (aleyhisselamın)’in dini olan hanifiyyelik (batıldan hakka doğru yönelmek) sadece Allah’a, tek olarak ona ibadet etmek, ihlaslı olmak demektir. Allah bütün insanlığa bunu emretmiş, bu şekilde ibadet etmelerini istemiştir. Çünkü insanlığı bunun için yaratmıştır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

    “Muhakkak ki ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım. (Yaratılmalarında ki tek gaye sadece Allah’a ibadet etmeleridir)” (Zariyat Suresi 56. ayet)

    “Bana ibadet etsinler” sözünden maksat; Allah-u Teala’yı birlemektir. Bu, Allah’ın insanlığa en büyük emri olan tevhiddir. Tevhid Allah’ı bütün ibadet çeşitlerinde birlemektir. Allah’ın insanlığa en büyük yasağı ise ona şirk koşmaktır. Şirk ise; Allah’la beraber başka bir şeye ibadette, itaatte bulunmaktır. Buna delil ise Allah-u Teala’nın şu sözüdür:

    “Allah’a ibadet edin, ona her hangi bir şeyi ortak koşmayın” (Nisa Suresi 36 ayet)

    Eğer birisi size insanın üzerine öğrenmesi gerekli olan üç temel esas nadir diye sorarsa, vereceğin cevap şu olsun: Kulun rabbini, dinini, ve peygamberi olan Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’i bilmesi, tanıması ve öğrenmesidir.


    BİRİNCİ ESAS - KULUN RABBİNİ BİLMESİ

    Sana rabbin kim? diye sorulduğu zaman şöyle cevap ver: Benim Rabbim Allah’tır. O ki beni ve bütün yaratılmışları (alemleri) nimeti ile terbiye eden, yetiştiren Allah’tır. O benim kendisine ibadet ettiğim, O’ndan başka hiç bir ilahın olmadığı Allah’tır. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Hamdın her türlüsü alemlerin Rabbi olan Allah içindir.”(Fatiha Suresi: 2) Allah’ın dışındaki her şey (yaratılmış) bir alemdir. Bende bu alemden (yaratılmışlardan) biriyim.

    Sana Rabbini ne ile, nasıl tanıdın, bildin? diye sorulduğu zaman şöyle cevap ver: O’nu (varlığına delalet eden) eylemleriyle ve mahlukatlarıyla bildim. Gece, gündüz, güneş ve ay onun ayetlerindendir. Yedi kat gök ve yedi kat yer ve aralarındaki her şey onun mahlukatlarındandır. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Gece ile gündüz, güneş ile ay (Allah’ın varlığına delalet eden) onun ayetlerindendir. Güneş ve ayı (Rabler edinip) secde etmeyin. Onları yaratan Allah’a secde edin. Eğer Allah’a ibadet ediyorsanız.” (Fussilet Suresi 37. ayet)

    Ve şöyle buyurmuştur:

    “Muhakkak ki sizin Rabbiniz olan Allah, gökleri ve yeryüzünü altı günde yaratmış ve sonrada arşın (tahtın) üstüne yükselmiştir. Gündüzün aydınlığını, onu süratle takip eden gece ile örten, güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğdiren O’dur. Böyle de her şeyi yoktan var etmek ve yarattıkları üzerinde tasarruf ve hüküm sahibi olma hakkı (yalnızca) Allah’ındır. Alemlerin Rabbi olan Yüce Allah hayrı bol olandır.” (Araf Suresi 54. ayet)

    Rab; ibadet edilendir: Buna delil ise yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin. Umulur ki (böylece Allah’ın azabından) kurtulmuş olursunuz. O Rab ki sizin için yeryüzünü bir döşek, gökyüzünü de sağlam bir çatı yaptı. Gökyüzünden yağmuru indirip onunla sizin için çeşitli meyveleri rızık olarak çıkardı. Öyle ise siz bunları bildiğiniz halde Allah’a ortak koşmayın.” (Bakara Suresi 21-22. ayetler)


    (Büyük tefsir alimlerinden) İbn-i Kesir (Allah ona rahmet etsin) şöyle buyurmuştur: “İbadete müstahak olan bu kadar çeşitli mahlukatı yaratan, Allah’tır.”

    İbadet Çeşitleri: Allah’ın yapılmasını emrettiği; islamın şartları, imanın şartları ve ihsan gibi ibadetlerdir. Öyle ise dua, korku, ümit etmek, tevekkül etmek, isteyerek yönelmek, çekinerek korkmak, itaat ederek sakınmak, bilerek korkmak, yönelmek, yardım dilemek, sığınmak, imdat dilemek, kurban kesmek, adak adamak,

    yardımını beklemek hep ibadet çeşitlerindendir. Bunlar gibi Allah’ın emrettiği bütün ibadetler yalnızca Allah için yapılır. Bu ibadetlere deliller ise Yüce Allah’ın şu ayetleridir.

    Dua: “Muhakkak ki mescitler (ibadet yerleri) yalnızca Allah’a aittir. Dolayısıyla Allah’tan başka birine dua (ederek ibadet) etmeyin.”(Cin Süresi: 18)

    Kim Allah’tan başkasına dua eder yada duasında Allah’la beraber başkasını da ortak koşarsa, yada duasının bir kısmını başka bir şeye niyazda bulunmak için harcarsa şirke düşer, kafir olur. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Kim Allah’la beraber başka bir ilaha (mabuda), ilahlığına hiç bir delili olmadığı halde dua edecek olursa, muhakkak ki onun cezası (hesabı) Rabbin katında olacaktır. Şüphesiz ki kafirler iflah olmayacaklardır.” (Müminun Suresi:117)

    Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi ve-sellem) şöyle buyurmuştur: “ Dua ibadetin beyni (özü)’dür.”

    Ve Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

    “Sizin Rabbiniz buyurdu ki; Bana dua edin de dualarınıza cevap vereyim, icabet edeyim. Muhakkak ki bana ibadet etmekten kibirlenenler hakir ve küçük düşürülmüş olarak cehenneme gireceklerdir.” (Ğafir Suresi 60. ayet)

    Korku: Bu ibadete delil ise Yüce Allah’ın şu ayetidir: Eğer iman eden kimseler iseniz, onlardan (kafirlerden) değil benden korkun” (Ali İmran Suresi: 175. ayet)
    Ümit Etmek: Bu (ibadetin) delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Kim Rabbi ile karşılaşmayı ümit ederse salih amel işlesin ve Rabbine yapmış olduğu ibadetlerde ona kimseyi ortak koşmasın” (Kehf Suresi 110. ayet)
    Tevekkül Etmek:Bu ibadetin delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Eğer iman eden kimseler iseniz (yalnızca) Allah’a tevekkül edin” (Maide Suresi: 23. ayet)

    “Kim Allah’a tevekkül ederse Allah ona yeter” (Talak Suresi 3. ayet)


    İsteyerek Yönelmek, Çekinerek Korkmak, İtaat Ederek Sakınmak: Bu ibadetlere delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Şüphesizki Onlar hayırlı ışleri yapmada acele ederler, ve bize korku ve istekle dua ederler. Onlar bize karşı (emirlerimize) itaat ederek sakınırlar”

    Bilerek Korkmak: Bu (ibadete) delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Onlardan değil, asıl benden bilerek (gerektiği gibi) korkun” (Bakara Suresi:150. ayet)

    Allah’a Yönelmek: Bu (ibadetin) delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “(Her işinizde) Rabbinize yönelin ve (nefislerinizle) O’nun (emirlerine, dinine) teslim olun.” (Zümer Suresi 54. ayet)

    Yardım Dilemek: Bu (ibadete) delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Yalnız sana ibadet eder ve yalnızca senden yardım dileriz” (Fatiha Suresi 5. ayet)
    Peygamber efendimiz bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Yardım dilediğin zaman Allah’tan yardım dile”


    Sığınmak:Bu (ibadetin) delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “De ki: İnsanların Rabbi ve Hükümranı olan Allah’a sığınırım” (Nas Suresi 1-2. ayet)İmdat Dilemek: Bu (ibadetin) delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Rabbinizi imdada çağırdınız da (O da hemen akabinde) sizin bu çağrınıza cevap vermişti(karşılık vermişti). (Enfal Suresi 9. ayet)

    Kurban Kesmek:Bu (ibadetin) delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “De ki: Benim namazım, kestiğim kurban, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir. O’nun (bu ibadetlerde) hiç bir ortağı yoktur. Ben bununla (bu ibadetleri yapmakla) emrolundum ve ben ilk Müslüman olanım.” (Enam Suresi 162-163. ayetler)

    (Peygamber efendimiz) sünnetinde şöyle buyurmuştur: “ Allah kendinden başkası için kurban kesene lanet etmiştir.”


    Adak Adamak:Bu (ibadetin) delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Onlar adaklarını yerine getirirler ve şerri, kötülüğü yaygınlaşmış olan (o) günden korkarlar” (İnsan Suresi 7. ayet)


    İKİNCİ ESAS - KULUN İSLAM DİNİNİ DELİLERİ İLE BİLMESİ

    İslam’ın Tarifi

    İslam:
    Kulun Allah’ı (bütün yapmış olduğu ibadetlerde) birleyerek ona teslim olması, (emirlerine, yasaklarına) boyun eğerek itaat etmesi, şirkten ve onun ehlinden kendini uzak tutması, beri kılması demektir.İslam üç mertebedir. Bu mertebeler şunlardır: İslam, İman ve İhsan. Her mertebeninde kendine göre rükünleri vardır.


    BİRİNCİ MERTEBE: İSLAM

    İslamın Rükünleri:

    1- Kelime-i Şehadet getirmektir. Yani Allah’tan başka hakkı ile gerektiği gibi ibadet edilecek hiçbir mabud, ilah yoktur ve Muhammed onun elçisidir demektir.

    2- Namaz kılmak

    3- Zekat vermek

    4- Oruç tutmak

    5- Hacca gitmek (Allah’ın evini haccetmek)

    Kelime-i Şehadetin delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Allah O’ndan başka hakkı ile ibadet edilecek hiç bir ilah olmadığına şahitlik etmiştir. (Öylede) Melekler ve ilim ehli olanlar dosdoğru ve adaletli olarak buna şahitlik etmişlerdir. O izzet ve hüküm sahibinden başka hakkı ile ibadet edilecek bir ilah yoktur.” (Ali İmran Suresi 18. ayet)





  17. 01.Nisan.2012, 14:52
    9
    morueqq - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    Dinde Üç Temel Esas ve Delilleri

    Şeyh Muhammed bin Abdülvahhab



    (Ey Müslüman!) Allah sana rahmeti ile muamele etsin. Bilmen gereken dört önemli mesele vardır. Bunlar:

    Birincisi: İlim (Öğrenilmesi gereken gerçek ilim) Allah’ı, Peygamberini, ve İslam dinini delilleri ile bilme zorunluluğudur.

    İkincisi: Bu öğrenilen ilim ile gereğine göre amel etmek.

    Üçüncüsü:
    Bu ilmi öğrenmeye insanlığı davet etmek.

    Dördüncüsü:
    Bu davet esnasında karşılaşılacak zorluklara, sıkıntılara sabretmektir.

    Bu meselelere delil ise Allah-u Teala’nın şu ayetidir:

    “Yarattığı her canlıya, dünya ve ahirette Rahman ismiyle, mümin kullarına ise ahirette Rahim ismiyle rahmet eden Allah'ın adı ile. Asra yemin olsun ki (Asr: Çağ, ikindi vakti, uzun bir zaman manasına gelir.) İnsanlık hüsrandadır. Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, ve birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler bundan müstesnadır.” (Asr Suresi: 1-3. ayetler)

    İmam Şafii (Allah ona rahmet etsin) bu sure hakkında: “ Eğer Allah-u Teala yarattıklarına bu sureden başka bir hüccet indirmemiş olsaydı, yinede onlara hüccet olarak yeterdi” diye buyurmuştur. Ve İmam Buhari (Allah ona rahmet etsin) de şöyle geçmektedir: “İlim, söz ve amelden önce gelir konusu.” Buna delil olarak Allah-u Teala şöyle buyurmuştur:

    “(Ey Muhammed) Bil ki Allah’tan başka hakkı ile ibadet edilecek bir mabud yoktur.Ve günahların için (Allah’tan) mağfiret dile” (Muhammed Suresi:19)

    Allah-u Teala ayette ilime, söz ve amelden önce başlamıştır. Bil ki Ey Müslüman! - Allah sana rahmet etsin – her Müslüman kadın ve erkeğin şu üç hususu bilmesi gerekir:

    Birincisi: Muhakkak ki bizi yaratan, rızıklandıran Allah’tır. Ve o Allah bizi başı boş bırakmamış, bir Peygamber (terbiye eden) göndermiştir. Kim bu Peygambere uyar, ona tabi olursa cennete girer. Bu konuya delil ise, Allah’ın şu sözleridir.

    “(Ey İnsanlar!) Muhakkak ki biz Firavun’a peygamber gönderdiğimiz gibi size de yaptıklarınıza şahitlik etsin diye bir peygamber gönderdik. Firavun gönderdiğimiz peygambere asi olmuştu da bizde onu çok şiddetli ve ağır bir biçimde yakalamıştık.” (Müzzemmil Suresi: 15-16. ayetler)

    İkincisi: Allah hiç bir şekilde yapılan ibadetlerde kendisine ortak koşulmasına razı olmaz. Ortak koşulan bir melek yada peygamber olması durumu değiştirmez. Buna delil ise Allah-u Teala’nın şu sözüdür. Muhakkak ki mescitler Allah’a mahsustur. Allah’la beraber başka bir kimseye dua etmeyin. (yani hacetinizi istemeyin, ibadet yapmayın) (Cin Süresi: 18.ayet)

    Üçüncüsü: Muhakkak ki kim Peygambere itaat eder, Allah’ı birler, ona ortak koşmazsa, onun en yakını dahi olsa Allah’a ve Peygamberine düşmanlık edeni, dost edinmesi caiz değildir. Buna delil ise Allah’u Teala’nın şu sözüdür:

    “Allah’a ve Ahiret gününe iman eden, hiç bir kavmi; babaları, evlatları, kardeşleri ve akrabaları dahi olsa, Allah’a ve Resulüne düşmanlık edene sevgi besler bir vaziyette bulamazsın. İşte onlar Allah’ın kalplerine imanı yazdığı ve kendinden bir ruh ile destek verdiği kimselerdir. Allah o kimseleri altlarından ırmaklar akan içlerinde ebedi kalacakları cennetlere girdirecektir. Allah onlardan, onlarda Allah’tan razı olmuşlardır. İşte o kimseler Allah’ın hizbini (grup, taraftar) oluştururlar. Allah’ın taraftarları, işte onlar felah ehlidirler.” (Mücadele Suresi: 22.ayet)

    Bil ki Ey Müslüman! - Allah seni ona itaate yöneltsin – İbrahim (aleyhisselamın)’in dini olan hanifiyyelik (batıldan hakka doğru yönelmek) sadece Allah’a, tek olarak ona ibadet etmek, ihlaslı olmak demektir. Allah bütün insanlığa bunu emretmiş, bu şekilde ibadet etmelerini istemiştir. Çünkü insanlığı bunun için yaratmıştır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

    “Muhakkak ki ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım. (Yaratılmalarında ki tek gaye sadece Allah’a ibadet etmeleridir)” (Zariyat Suresi 56. ayet)

    “Bana ibadet etsinler” sözünden maksat; Allah-u Teala’yı birlemektir. Bu, Allah’ın insanlığa en büyük emri olan tevhiddir. Tevhid Allah’ı bütün ibadet çeşitlerinde birlemektir. Allah’ın insanlığa en büyük yasağı ise ona şirk koşmaktır. Şirk ise; Allah’la beraber başka bir şeye ibadette, itaatte bulunmaktır. Buna delil ise Allah-u Teala’nın şu sözüdür:

    “Allah’a ibadet edin, ona her hangi bir şeyi ortak koşmayın” (Nisa Suresi 36 ayet)

    Eğer birisi size insanın üzerine öğrenmesi gerekli olan üç temel esas nadir diye sorarsa, vereceğin cevap şu olsun: Kulun rabbini, dinini, ve peygamberi olan Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’i bilmesi, tanıması ve öğrenmesidir.


    BİRİNCİ ESAS - KULUN RABBİNİ BİLMESİ

    Sana rabbin kim? diye sorulduğu zaman şöyle cevap ver: Benim Rabbim Allah’tır. O ki beni ve bütün yaratılmışları (alemleri) nimeti ile terbiye eden, yetiştiren Allah’tır. O benim kendisine ibadet ettiğim, O’ndan başka hiç bir ilahın olmadığı Allah’tır. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Hamdın her türlüsü alemlerin Rabbi olan Allah içindir.”(Fatiha Suresi: 2) Allah’ın dışındaki her şey (yaratılmış) bir alemdir. Bende bu alemden (yaratılmışlardan) biriyim.

    Sana Rabbini ne ile, nasıl tanıdın, bildin? diye sorulduğu zaman şöyle cevap ver: O’nu (varlığına delalet eden) eylemleriyle ve mahlukatlarıyla bildim. Gece, gündüz, güneş ve ay onun ayetlerindendir. Yedi kat gök ve yedi kat yer ve aralarındaki her şey onun mahlukatlarındandır. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Gece ile gündüz, güneş ile ay (Allah’ın varlığına delalet eden) onun ayetlerindendir. Güneş ve ayı (Rabler edinip) secde etmeyin. Onları yaratan Allah’a secde edin. Eğer Allah’a ibadet ediyorsanız.” (Fussilet Suresi 37. ayet)

    Ve şöyle buyurmuştur:

    “Muhakkak ki sizin Rabbiniz olan Allah, gökleri ve yeryüzünü altı günde yaratmış ve sonrada arşın (tahtın) üstüne yükselmiştir. Gündüzün aydınlığını, onu süratle takip eden gece ile örten, güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğdiren O’dur. Böyle de her şeyi yoktan var etmek ve yarattıkları üzerinde tasarruf ve hüküm sahibi olma hakkı (yalnızca) Allah’ındır. Alemlerin Rabbi olan Yüce Allah hayrı bol olandır.” (Araf Suresi 54. ayet)

    Rab; ibadet edilendir: Buna delil ise yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin. Umulur ki (böylece Allah’ın azabından) kurtulmuş olursunuz. O Rab ki sizin için yeryüzünü bir döşek, gökyüzünü de sağlam bir çatı yaptı. Gökyüzünden yağmuru indirip onunla sizin için çeşitli meyveleri rızık olarak çıkardı. Öyle ise siz bunları bildiğiniz halde Allah’a ortak koşmayın.” (Bakara Suresi 21-22. ayetler)


    (Büyük tefsir alimlerinden) İbn-i Kesir (Allah ona rahmet etsin) şöyle buyurmuştur: “İbadete müstahak olan bu kadar çeşitli mahlukatı yaratan, Allah’tır.”

    İbadet Çeşitleri: Allah’ın yapılmasını emrettiği; islamın şartları, imanın şartları ve ihsan gibi ibadetlerdir. Öyle ise dua, korku, ümit etmek, tevekkül etmek, isteyerek yönelmek, çekinerek korkmak, itaat ederek sakınmak, bilerek korkmak, yönelmek, yardım dilemek, sığınmak, imdat dilemek, kurban kesmek, adak adamak,

    yardımını beklemek hep ibadet çeşitlerindendir. Bunlar gibi Allah’ın emrettiği bütün ibadetler yalnızca Allah için yapılır. Bu ibadetlere deliller ise Yüce Allah’ın şu ayetleridir.

    Dua: “Muhakkak ki mescitler (ibadet yerleri) yalnızca Allah’a aittir. Dolayısıyla Allah’tan başka birine dua (ederek ibadet) etmeyin.”(Cin Süresi: 18)

    Kim Allah’tan başkasına dua eder yada duasında Allah’la beraber başkasını da ortak koşarsa, yada duasının bir kısmını başka bir şeye niyazda bulunmak için harcarsa şirke düşer, kafir olur. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Kim Allah’la beraber başka bir ilaha (mabuda), ilahlığına hiç bir delili olmadığı halde dua edecek olursa, muhakkak ki onun cezası (hesabı) Rabbin katında olacaktır. Şüphesiz ki kafirler iflah olmayacaklardır.” (Müminun Suresi:117)

    Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi ve-sellem) şöyle buyurmuştur: “ Dua ibadetin beyni (özü)’dür.”

    Ve Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

    “Sizin Rabbiniz buyurdu ki; Bana dua edin de dualarınıza cevap vereyim, icabet edeyim. Muhakkak ki bana ibadet etmekten kibirlenenler hakir ve küçük düşürülmüş olarak cehenneme gireceklerdir.” (Ğafir Suresi 60. ayet)

    Korku: Bu ibadete delil ise Yüce Allah’ın şu ayetidir: Eğer iman eden kimseler iseniz, onlardan (kafirlerden) değil benden korkun” (Ali İmran Suresi: 175. ayet)
    Ümit Etmek: Bu (ibadetin) delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Kim Rabbi ile karşılaşmayı ümit ederse salih amel işlesin ve Rabbine yapmış olduğu ibadetlerde ona kimseyi ortak koşmasın” (Kehf Suresi 110. ayet)
    Tevekkül Etmek:Bu ibadetin delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Eğer iman eden kimseler iseniz (yalnızca) Allah’a tevekkül edin” (Maide Suresi: 23. ayet)

    “Kim Allah’a tevekkül ederse Allah ona yeter” (Talak Suresi 3. ayet)


    İsteyerek Yönelmek, Çekinerek Korkmak, İtaat Ederek Sakınmak: Bu ibadetlere delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Şüphesizki Onlar hayırlı ışleri yapmada acele ederler, ve bize korku ve istekle dua ederler. Onlar bize karşı (emirlerimize) itaat ederek sakınırlar”

    Bilerek Korkmak: Bu (ibadete) delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Onlardan değil, asıl benden bilerek (gerektiği gibi) korkun” (Bakara Suresi:150. ayet)

    Allah’a Yönelmek: Bu (ibadetin) delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “(Her işinizde) Rabbinize yönelin ve (nefislerinizle) O’nun (emirlerine, dinine) teslim olun.” (Zümer Suresi 54. ayet)

    Yardım Dilemek: Bu (ibadete) delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Yalnız sana ibadet eder ve yalnızca senden yardım dileriz” (Fatiha Suresi 5. ayet)
    Peygamber efendimiz bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Yardım dilediğin zaman Allah’tan yardım dile”


    Sığınmak:Bu (ibadetin) delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “De ki: İnsanların Rabbi ve Hükümranı olan Allah’a sığınırım” (Nas Suresi 1-2. ayet)İmdat Dilemek: Bu (ibadetin) delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Rabbinizi imdada çağırdınız da (O da hemen akabinde) sizin bu çağrınıza cevap vermişti(karşılık vermişti). (Enfal Suresi 9. ayet)

    Kurban Kesmek:Bu (ibadetin) delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “De ki: Benim namazım, kestiğim kurban, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir. O’nun (bu ibadetlerde) hiç bir ortağı yoktur. Ben bununla (bu ibadetleri yapmakla) emrolundum ve ben ilk Müslüman olanım.” (Enam Suresi 162-163. ayetler)

    (Peygamber efendimiz) sünnetinde şöyle buyurmuştur: “ Allah kendinden başkası için kurban kesene lanet etmiştir.”


    Adak Adamak:Bu (ibadetin) delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Onlar adaklarını yerine getirirler ve şerri, kötülüğü yaygınlaşmış olan (o) günden korkarlar” (İnsan Suresi 7. ayet)


    İKİNCİ ESAS - KULUN İSLAM DİNİNİ DELİLERİ İLE BİLMESİ

    İslam’ın Tarifi

    İslam:
    Kulun Allah’ı (bütün yapmış olduğu ibadetlerde) birleyerek ona teslim olması, (emirlerine, yasaklarına) boyun eğerek itaat etmesi, şirkten ve onun ehlinden kendini uzak tutması, beri kılması demektir.İslam üç mertebedir. Bu mertebeler şunlardır: İslam, İman ve İhsan. Her mertebeninde kendine göre rükünleri vardır.


    BİRİNCİ MERTEBE: İSLAM

    İslamın Rükünleri:

    1- Kelime-i Şehadet getirmektir. Yani Allah’tan başka hakkı ile gerektiği gibi ibadet edilecek hiçbir mabud, ilah yoktur ve Muhammed onun elçisidir demektir.

    2- Namaz kılmak

    3- Zekat vermek

    4- Oruç tutmak

    5- Hacca gitmek (Allah’ın evini haccetmek)

    Kelime-i Şehadetin delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Allah O’ndan başka hakkı ile ibadet edilecek hiç bir ilah olmadığına şahitlik etmiştir. (Öylede) Melekler ve ilim ehli olanlar dosdoğru ve adaletli olarak buna şahitlik etmişlerdir. O izzet ve hüküm sahibinden başka hakkı ile ibadet edilecek bir ilah yoktur.” (Ali İmran Suresi 18. ayet)





  18. 01.Nisan.2012, 14:53
    10
    morueqq
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 01.Nisan.2012
    Üye No: 95375
    Mesaj Sayısı: 159
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0
    Yaş: 52

    Cevap: Zahid el Kevseri kimdir?

    (Şehadetin) manası ise: Allah’tan başka hakkı ile gerektiği gibi ibadet edilecek başka bir ilah yoktur demektir. “Başka bir ilah yoktur” sözü; Allah’ın dışındaki bütün ibadet edilen her şeyi iptal eder (hükmünü kaldırır). “Allah’tan başka” sözü; bütün ibadet çeşitlerinin yalnızca, tek olarak Allah’a ait olması demektir. O’nun ibadetlerde kendisinin bir ortağı olmadığı gibi mülkünde de bir ortağı yoktur. Bu şehadetin açıklaması ve tefsiri Yüce Allah’ın şu sözleridir. “Hani İbrahim babasına ve kavmine beni yaratan Allah hariç sizin ibadet ettiklerinizden beriyim. Muhakkak ki O, beni doğruya iletecektir. (Allah) İbrahim’in bu sözünü kendisinden sonra gelecek olanlar belki hakka, doğruya yönelirler, dönerler diye baki kılmıştır.” (Zuhruf Suresi 26-28. ayetler)

    Ve şöyle buyurmuştur: “De ki: Ey kitap ehli! (Yahudiler ve Hıristiyanlar) sizinle bizim aramızda

    ortak olan kelimeye geliniz. (O kelime ki) Allah’tan başkasına ibadet etmeyeceğimiz, ona herhangi bir şeyi ortak koşmayacağımız, Allah’ın dışında birbirimizi Rabler edinmeyeceğimiz (Kelime-i tevhittir). Eğer yüz çevirir, gerisin geriye dönerlerse (onlara) şahit olun! Biz Müslüman olanlarız deyin” (Ali İmran Suresi 64. ayet)

    Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allah’ın Resulü, elçisi olduğuna delil ise, Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Muhakkak ki size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki; sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatli, merhametlidir.” (Tevbe Suresi 128. ayet)

    “Muhammed Allah’ın Resulü” şehadetinin manası ise şudur: Emrettiği şeyleri yerine getirmek, haber verdiği şeyleri doğrulamak, yasakladığı ve nehyettiği şeylerden kaçınmak, Allah’a onun getirdiğinden başka bir şeyle ibadet etmemek demektir.
    Namazın, zekatın ve tevhidin tefsirine delil ise, Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Onlar yalnızca Allah’a ibadet etmek ve dini (ibadeti) sadece ona halis kılmak, batıldan hakka meyleden kişiler olmak, Namazı dosdoğru kılmak, zekatı vermekten başka bir şeyle emrolunmamışlardır. Zira dosdoğru inanç ve din işte bu dindir.” (Beyyine Suresi 5.ayet)

    Oruç ibadetinin farziyetine delil ise, Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Ey İman edenler! Sizden öncekilere yazıldığı (farz kılındığı) gibi size de oruç yazılmıştır.Umulur ki (Allah’ın azabından) korkarsınız, sakınırsınız.” (Bakara Suresi 183. ayet)

    Hac ibadetinin farziyetine delil ise, Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Allah’ın kulları üzerinde evine gitmeye gücü yetenler için hac etmeleri bir hakkıdır. Eğer kim inkar eder, küfrederse Muhakkak ki Allah bütün alemlerden müstağnidir (onlara ihtiyacı yoktur). (Ali İmran Suresi 97. ayet)



    İKİNCİ MERTEBE: İMAN

    İman yetmiş küsür şubedir. En yücesi, üstünü “ lailaheillallah"(Allah’tan başka hakkı ile ibadet edilecek hiç bir ilah yoktur) demek, en aşağısı ise yolda bulunan rahatsız edici şeyleri yok etmek, imha etmektir. Haya etmek imanın şubelerinden biridir. İmanın altı şartı vardır.

    İMANIN ŞARTLARI:
    1- Allah’a inanmak

    2- Meleklere inanmak

    3- Kitaplara inanmak

    4- Peygamberlere inanmak

    5- Ahiret gününe inanmak

    6- İyi ve kötü yönleriyle kadere inanmak.

    Bu ibadetlere delil ise yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “İyilik yüzlerinizi doğuya ve batıya doğru çevirmek değildir. Ve lakin gerçek iyilik Allah’a, Ahiret gününe, meleklerine, kitaba ve peygamberlere iman edenin iyiliğidir.” (Bakara Suresi 177. ayet)

    Kadere inanmaya delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “ Muhakkak ki biz her şeyi belli bir kadere göre yarattık.” (Kamer Suresi 49. ayet)




    ÜÇÜNCÜ MERTEBE: İHSAN

    İhsanın tek bir rüknü vardır. O da Allah’a sanki onu görüyormuş gibi ibadet etmektir, sen onu görmesende O seni görmektedir. İhsanın delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür.

    “Muhakkak ki Allah, takva sahipleri (haramlardan Allah’tan korkarak kaçınanlar) ve ihsan edenlerle (kulluklarını hakkı ile yerine getirenler) (ilmi,yardımı ile) beraberdir.” (Nahl Suresi 128. ayet)

    Ve Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “İzzet ve rahmet sahibi olana (Allah’a) tevekkül et. O ki seni namaza kalktığın zaman ve secde edenler arasındaki değişmeni görür. Şüphesiz ki O her şeyi işiten ve bilendir.” (Şuara Suresi 217-220. ayet)


    Ve Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ne işte olursan ol, ona dair Kuran’dan ne okursan oku, (Ey insanlar!) ne amel işlerseniz işleyin siz ona daldığınız sırada mutlaka, muhakkak ki biz sizin üzerinize şahit oluruz.” (Yunus Suresi 61. ayet)

    Bu konuya Peygamber efendimizin sünnetinden delil ise meşhur Cibril hadisidir.

    “ Ömer bin Hattab (Radıyallahu anh)’dan rivayet olunan bir hadisi şerifte şöyle buyurmuştur: “ Biz peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) yanında oturuyor iken üzerimize bembeyaz elbiseli, simsiyah saçlı, üzerinde yolculuk eseri gözükmeyen içimizden onu kimsenin tanımadığı bir adam çıka geldi ve peygamberin dizlerine dizlerini dayayarak iki elini bacaklarının üstüne koyarak oturdu ve Peygamber efendimize Ey Muhammed! Bana islamdan haber ver dedi? O da Allah’tan başka hakkı ile ibadet edilecek ilah yoktur ve Muhammed onun elçisidir demen, namazı kılman, zekatı vermen, orucu tutman, gitmeye gücün yeterse hacca gitmen, demişti. O da: Doğru söyledin dedi. Biz onun hem soru sorup hemde doğrulamasını acayip bir şey olarak karşıladık. Sonra O: Bana imandan haber ver dedi. Peygamber efendimizde ona iman Allah’a, Meleklerine, kitaplarına, eygamberlerine, ahiret gününe, iyi ve kötü yanlarıyla kadere inanmandır” dedi. Daha sonra bana ihsandan haber ver dedi. Peygamber efendimizde İhsan; senin Allah’ı görmediğin halde Allah’ı görür gibi ibadet etmendir. Şüphesiz ki Allah seni görmektedir. (Sonra) bana kıyamet saatinden haber ver dedi. (Peygamber efendimizde ona): Soru sorulanın soruyu sorandan daha fazla bu konuda bir bilgisi yoktur dedi. (Cibril) Bana emarelerinden, alametlerinden haber ver dedi. (O da) Köle kadının kendi sahibini doğurması, ayakları ve kendileri çıplak fakir koyun çobanlarının yüksek binalar dikmekte birbirleriyle yarışmaları (emaretleridir) dedi. Sonra çekip gitti. Uzun bir müddet bekledikten sonra peygamber efendimiz Ey Ömer! Soru soranın kim olduğunu biliyormusunuz diye sordu. Bizde Allah ve Resulü daha iyi bilir dedik. Bu kişi Cibril’dir, size dininizi öğretmek için geldi dedi.” (Müslim c:1 sh:37)



    ÜÇÜNCÜ ESAS

    Peygamber Efendimiz Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Bilinmesi

    O; Haşim oğlu Abdulmuttalib oğlu Abdullah oğlu Muhammed’dir. Haşim Kureyş’den, Kureyş Arap’tan, Arap ise Allah’ın dostu İbrahim’in oğlu İsmail’in soyundandır. (O ikisine ve Peygamber efendimize en güzel dua ve selam olsun) Onun (Peygamber efendimizin) atmış üç yıllık bir ömrü vardır. Bunun kırk yılı peygamberlikten önce, yirmi üç yılı ise peygamber ve resul olarak geçmiştir.

    İkra suresi ile Nebi, Müddessir Suresi ile Resul olmuştur. Mekke şehri onun memleketidir. Allah onu şirkten sakındırması ve tevhide davet etmesi için göndermiştir. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözleridir:

    “Ey örtüye bürünen (Peygamber), Kalk ve sakındır ve Rabbini yücelt ve elbiseni temizle ve günahlardan uzak dur ve yaptığın iyiliği çok görüp başa kalkma ve Rabbin için sabret.” (Müddessir Suresi 1-7. ayetler)

    Ayetteki “Kalk ve sakındır”ın manası; şirkten sakındır, tevhide davet et demektir. “Rabbini yücelt”in manası; tevhitle onu birlemekle yücelt demektir. “Elbiseni temizle”’nin manası amellerini şirkten temizle demektir. “Günahlardan uzak dur”’un manası putlardan, tapılan her şeyden ve ehlinden uzak dur, onları terk et demektir.

    Peygamber efendimiz şirkten on sene insanlığı sakındırdı, tevhide davet etti. On yılın sonunda miraca çıktı. Beş vakit namaz farz olundu. Bu şekilde Mekke’de üç sene namaz kıldı. Daha sonra Medine’ye hicret etmekle emrolundu.

    Hicret: (Kişinin) şirk beldesinden (küfür beldesinden) İslam diyarına intikal etmesi demektir. Hicret kıyamet kopuncaya kadar İslam ümmeti üzerine farzdır. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Melekler ruhlarını (canlarını) alacakları nefislere, siz (dunya hayatında) ne yapıyordunuz diye sorarlar. Onlarda bizler (kâfirler yüzünden dinin emirlerini tatbikten) aciz kimseler idik derler. (Melekler onlara) Allah’ın arzı (yeryüzü) geniş değilmi idi, yeryüzünde hicret etseydiniz derler. O kimselerin barınacakları, kalacakları yer cehennemdir. Orası kötülüğü çok olan bir varış yeridir. Erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan (hicret etmeye gücü yetmeyen) aciz kalan, bir çare ve yol bulamayanlar bundan müstesnadır. Allah böylelerini umulur ki affeder. Allah çokça af ve mağfiret sahibidir.” (Nisa Suresi 97-99. ayetler)

    Ve Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Şüphesiz ki benim arzım (yeryüzü) geniştir. (Bu itibarla) yalnızca bana ibadet edin.” (Ankebut Suresi 56. ayet)

    İmam Bağavi – Allah ona rahmet etsin- bu ayetin iniş sebebinin Mekke’den hicret edemeyen Müslümanların Mekke’de kalışlarıdır. Allah onlara iman ismi ile seslenmiştir (demiştir.). Hicrete sünnetten delil ise Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şu sözüdür. “Tevbe kesilmedikçe hicrette sona ermez, güneş batıdan doğmadıkça da tevbe kapısı kapanmaz” (Ebu Davud: 2479 no’lu hadis)

    Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’ye yerleşip karar kılınca, dinin diğer hükümleri ile de emrolundu. Zekat, oruç, hac, ezan, cihad, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak gibi islamın diğer hükümlerini insanlığa bildirdi. Bu şekilde on yıl devam etti. Hicretin onuncu yılında vefat etti. - Allah’ın salatı ve selamı onun üzerine olsun- Onun getirmiş olduğu bu din kıyamete kadar baki kalacaktır. Hiç bir hayırlı (iyi iş) yoktur ki onun (peygamber efendimiz) dini buna delalet, işaret etmesin, hiç bir kötülükte yoktur ki sakındırmasın. Dinin delalet ettiği hayır: tevhid ve Allah’ın sevdiği ve razı olduğu her şeydir. Allah onu bütün insanlığa peygamber olarak göndermiş, insanların ve cinlerin hepsine ona itaat etmeyi farz kılmıştır. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “ De ki: Ey İnsanlar! Şüphesiz ki ben Allah’ın elçisi (peygamberi) olarak sizin hepinize gönderildim” (Araf Suresi 58. ayet)


    Onunla Yüce Allah dinini kemale, tamama erdirmiştir. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “ Bu gün ben size dininizi kemale erdirdim ve üzerinize nimetimi tamamladım ve İslam dininden sizin için razı oldum” (Maide Suresi 3. ayet)

    Peygamber efendimizin öldüğüne delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Şüphesiz ki sende öleceksin ve onlarda ölecekler, sonra siz (Ey insanlar) Rabbinizin huzurunda mahkeme olunacaksınız.” (Zümer Suresi 30-31. ayetler)

    İnsanlar öldükten sonra tekrar diriltileceklerdir. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür.

    “Sizi (topraktan) yarattık ve tekrar ona döndüreceğiz ve bir kere daha sizi ondan çıkaracağız” (Taha Suresi 55. ayet) ve Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

    “Allah sizi yeryüzünden (tıpkı bir bitki gibi) çıkardı. Sonra ona sizi döndürecek, sonra sizi tekrar çıkaracaktır.” (Nuh Suresi 17-18. ayetler)


    İnsanlık tekrar diriltildikten sonra hesaba çekilecekler ve amellerinin karşılığı verilecektir. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’a aittir. (bunların yaratılması ise Allah’ın) kötülük edenleri yaptıkları ile cezalandırması, iyilik edenleri, güzel iş işleyenleri de mükafatlandırması içindir.” (Necm Suresi 31. ayet)

    Kim yeniden diriltilmeyi yalanlarsa kafir olur. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Kafirler, inkar edenler yeniden diriltilmeyeceklerini zannederler. De ki: Evet Rabbime yemin olsun ki siz tekrardan muhakkak ki diriltileceksiniz. Sonrada yaptıklarınızdan haber edileceksiniz. (Elbette ki) Allah için onu yapmak çok kolaydır.” (Teğabun Suresi 7. ayet)

    Yüce Allah bütün peygamberleri müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndermiştir. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür. “ (Biz) İnsanlığa peygamberler gönderildikten sonra Allah’a karşı kullanabilecekleri bir delilleri kalmasın diye müjdeleyici ve sakındırıcı peygamberler gönderdik.” (Nisa Suresi 165. ayet)

    İlk olarak bir din ile gönderilen peygamber Nuh aleyhisselamdır. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “ Biz Nuh’a ve daha sonraki peygamberlere vahy ettiğimiz gibi şüphesiz ki sanada vahyettik.” (Nisa Suresi 163. ayet)
    Muhakkak ki Allah Nuh (aleyhisselam)’dan Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’e kadar bütün ümmetlere bir peygamber göndermiştir. Bütün peygamberler ümmetlerini yalnız Allah’a ibadet etmeye çağırmış ve tağuta ibadet etmeyi yasaklamışlardır. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Muhakkak ki biz her ümmete Allah’a ibadet edip, tağutlardan kaçınmaları için bir peygamber gönderdik.” (Nahl Suresi 36. ayet)


    Yüce Allah bütün kullara tağutları inkar edip, Allah’a iman etmelerini farz kılmıştır. Tağut kelimesinin manası hakkında

    İbni Kayyım şöyle söylemişir:

    Tağutun manası:
    Kulun haddini aşarak Allah’tan başka ibadet ettiği her mabud, onun dışında emrine tabi olduğu kendisine tabi olunan ve kendisine itaat edilen her şey tağut demektir

    Tağutlar çok çeşitlidir. Başlıcaları beş tanedir.

    1- Şeytan (Allah ona lanet etsin)

    2- Kendisine ibadet edilmesinden razı olan, ibadet edilen

    3- Kendisine ibadete çağıran

    4-- Gaybdan bir şey bildiğini iddia eden

    5- Allah’ın indirdiğinin dışında hükmedenler tağuttur.

    Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür

    “ Dinde zorlama yoktur. Hak yol batıl yoldan ayrılmıştır. Kim tağutu inkar eder, Allah’a inanırsa kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuş olur. Allah çokça her şeyi işiten ve bilendir.” (Bakara Suresi 256. ayet)

    La ilahe illallahın manası da budur. (Allah’tan başka hakkı ile ibadet edilecek bir ilah yoktur) Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur

    “Her işin başı islamdır, direği namazdır ve direğin zirvesi ise Allah yolunda cihattır

    Allah her şeyi en iyi bilendir. Ve sallallahu ala Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellem



  19. 01.Nisan.2012, 14:53
    10
    morueqq - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    (Şehadetin) manası ise: Allah’tan başka hakkı ile gerektiği gibi ibadet edilecek başka bir ilah yoktur demektir. “Başka bir ilah yoktur” sözü; Allah’ın dışındaki bütün ibadet edilen her şeyi iptal eder (hükmünü kaldırır). “Allah’tan başka” sözü; bütün ibadet çeşitlerinin yalnızca, tek olarak Allah’a ait olması demektir. O’nun ibadetlerde kendisinin bir ortağı olmadığı gibi mülkünde de bir ortağı yoktur. Bu şehadetin açıklaması ve tefsiri Yüce Allah’ın şu sözleridir. “Hani İbrahim babasına ve kavmine beni yaratan Allah hariç sizin ibadet ettiklerinizden beriyim. Muhakkak ki O, beni doğruya iletecektir. (Allah) İbrahim’in bu sözünü kendisinden sonra gelecek olanlar belki hakka, doğruya yönelirler, dönerler diye baki kılmıştır.” (Zuhruf Suresi 26-28. ayetler)

    Ve şöyle buyurmuştur: “De ki: Ey kitap ehli! (Yahudiler ve Hıristiyanlar) sizinle bizim aramızda

    ortak olan kelimeye geliniz. (O kelime ki) Allah’tan başkasına ibadet etmeyeceğimiz, ona herhangi bir şeyi ortak koşmayacağımız, Allah’ın dışında birbirimizi Rabler edinmeyeceğimiz (Kelime-i tevhittir). Eğer yüz çevirir, gerisin geriye dönerlerse (onlara) şahit olun! Biz Müslüman olanlarız deyin” (Ali İmran Suresi 64. ayet)

    Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allah’ın Resulü, elçisi olduğuna delil ise, Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Muhakkak ki size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki; sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatli, merhametlidir.” (Tevbe Suresi 128. ayet)

    “Muhammed Allah’ın Resulü” şehadetinin manası ise şudur: Emrettiği şeyleri yerine getirmek, haber verdiği şeyleri doğrulamak, yasakladığı ve nehyettiği şeylerden kaçınmak, Allah’a onun getirdiğinden başka bir şeyle ibadet etmemek demektir.
    Namazın, zekatın ve tevhidin tefsirine delil ise, Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Onlar yalnızca Allah’a ibadet etmek ve dini (ibadeti) sadece ona halis kılmak, batıldan hakka meyleden kişiler olmak, Namazı dosdoğru kılmak, zekatı vermekten başka bir şeyle emrolunmamışlardır. Zira dosdoğru inanç ve din işte bu dindir.” (Beyyine Suresi 5.ayet)

    Oruç ibadetinin farziyetine delil ise, Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Ey İman edenler! Sizden öncekilere yazıldığı (farz kılındığı) gibi size de oruç yazılmıştır.Umulur ki (Allah’ın azabından) korkarsınız, sakınırsınız.” (Bakara Suresi 183. ayet)

    Hac ibadetinin farziyetine delil ise, Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Allah’ın kulları üzerinde evine gitmeye gücü yetenler için hac etmeleri bir hakkıdır. Eğer kim inkar eder, küfrederse Muhakkak ki Allah bütün alemlerden müstağnidir (onlara ihtiyacı yoktur). (Ali İmran Suresi 97. ayet)



    İKİNCİ MERTEBE: İMAN

    İman yetmiş küsür şubedir. En yücesi, üstünü “ lailaheillallah"(Allah’tan başka hakkı ile ibadet edilecek hiç bir ilah yoktur) demek, en aşağısı ise yolda bulunan rahatsız edici şeyleri yok etmek, imha etmektir. Haya etmek imanın şubelerinden biridir. İmanın altı şartı vardır.

    İMANIN ŞARTLARI:
    1- Allah’a inanmak

    2- Meleklere inanmak

    3- Kitaplara inanmak

    4- Peygamberlere inanmak

    5- Ahiret gününe inanmak

    6- İyi ve kötü yönleriyle kadere inanmak.

    Bu ibadetlere delil ise yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “İyilik yüzlerinizi doğuya ve batıya doğru çevirmek değildir. Ve lakin gerçek iyilik Allah’a, Ahiret gününe, meleklerine, kitaba ve peygamberlere iman edenin iyiliğidir.” (Bakara Suresi 177. ayet)

    Kadere inanmaya delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “ Muhakkak ki biz her şeyi belli bir kadere göre yarattık.” (Kamer Suresi 49. ayet)




    ÜÇÜNCÜ MERTEBE: İHSAN

    İhsanın tek bir rüknü vardır. O da Allah’a sanki onu görüyormuş gibi ibadet etmektir, sen onu görmesende O seni görmektedir. İhsanın delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür.

    “Muhakkak ki Allah, takva sahipleri (haramlardan Allah’tan korkarak kaçınanlar) ve ihsan edenlerle (kulluklarını hakkı ile yerine getirenler) (ilmi,yardımı ile) beraberdir.” (Nahl Suresi 128. ayet)

    Ve Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “İzzet ve rahmet sahibi olana (Allah’a) tevekkül et. O ki seni namaza kalktığın zaman ve secde edenler arasındaki değişmeni görür. Şüphesiz ki O her şeyi işiten ve bilendir.” (Şuara Suresi 217-220. ayet)


    Ve Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ne işte olursan ol, ona dair Kuran’dan ne okursan oku, (Ey insanlar!) ne amel işlerseniz işleyin siz ona daldığınız sırada mutlaka, muhakkak ki biz sizin üzerinize şahit oluruz.” (Yunus Suresi 61. ayet)

    Bu konuya Peygamber efendimizin sünnetinden delil ise meşhur Cibril hadisidir.

    “ Ömer bin Hattab (Radıyallahu anh)’dan rivayet olunan bir hadisi şerifte şöyle buyurmuştur: “ Biz peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) yanında oturuyor iken üzerimize bembeyaz elbiseli, simsiyah saçlı, üzerinde yolculuk eseri gözükmeyen içimizden onu kimsenin tanımadığı bir adam çıka geldi ve peygamberin dizlerine dizlerini dayayarak iki elini bacaklarının üstüne koyarak oturdu ve Peygamber efendimize Ey Muhammed! Bana islamdan haber ver dedi? O da Allah’tan başka hakkı ile ibadet edilecek ilah yoktur ve Muhammed onun elçisidir demen, namazı kılman, zekatı vermen, orucu tutman, gitmeye gücün yeterse hacca gitmen, demişti. O da: Doğru söyledin dedi. Biz onun hem soru sorup hemde doğrulamasını acayip bir şey olarak karşıladık. Sonra O: Bana imandan haber ver dedi. Peygamber efendimizde ona iman Allah’a, Meleklerine, kitaplarına, eygamberlerine, ahiret gününe, iyi ve kötü yanlarıyla kadere inanmandır” dedi. Daha sonra bana ihsandan haber ver dedi. Peygamber efendimizde İhsan; senin Allah’ı görmediğin halde Allah’ı görür gibi ibadet etmendir. Şüphesiz ki Allah seni görmektedir. (Sonra) bana kıyamet saatinden haber ver dedi. (Peygamber efendimizde ona): Soru sorulanın soruyu sorandan daha fazla bu konuda bir bilgisi yoktur dedi. (Cibril) Bana emarelerinden, alametlerinden haber ver dedi. (O da) Köle kadının kendi sahibini doğurması, ayakları ve kendileri çıplak fakir koyun çobanlarının yüksek binalar dikmekte birbirleriyle yarışmaları (emaretleridir) dedi. Sonra çekip gitti. Uzun bir müddet bekledikten sonra peygamber efendimiz Ey Ömer! Soru soranın kim olduğunu biliyormusunuz diye sordu. Bizde Allah ve Resulü daha iyi bilir dedik. Bu kişi Cibril’dir, size dininizi öğretmek için geldi dedi.” (Müslim c:1 sh:37)



    ÜÇÜNCÜ ESAS

    Peygamber Efendimiz Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Bilinmesi

    O; Haşim oğlu Abdulmuttalib oğlu Abdullah oğlu Muhammed’dir. Haşim Kureyş’den, Kureyş Arap’tan, Arap ise Allah’ın dostu İbrahim’in oğlu İsmail’in soyundandır. (O ikisine ve Peygamber efendimize en güzel dua ve selam olsun) Onun (Peygamber efendimizin) atmış üç yıllık bir ömrü vardır. Bunun kırk yılı peygamberlikten önce, yirmi üç yılı ise peygamber ve resul olarak geçmiştir.

    İkra suresi ile Nebi, Müddessir Suresi ile Resul olmuştur. Mekke şehri onun memleketidir. Allah onu şirkten sakındırması ve tevhide davet etmesi için göndermiştir. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözleridir:

    “Ey örtüye bürünen (Peygamber), Kalk ve sakındır ve Rabbini yücelt ve elbiseni temizle ve günahlardan uzak dur ve yaptığın iyiliği çok görüp başa kalkma ve Rabbin için sabret.” (Müddessir Suresi 1-7. ayetler)

    Ayetteki “Kalk ve sakındır”ın manası; şirkten sakındır, tevhide davet et demektir. “Rabbini yücelt”in manası; tevhitle onu birlemekle yücelt demektir. “Elbiseni temizle”’nin manası amellerini şirkten temizle demektir. “Günahlardan uzak dur”’un manası putlardan, tapılan her şeyden ve ehlinden uzak dur, onları terk et demektir.

    Peygamber efendimiz şirkten on sene insanlığı sakındırdı, tevhide davet etti. On yılın sonunda miraca çıktı. Beş vakit namaz farz olundu. Bu şekilde Mekke’de üç sene namaz kıldı. Daha sonra Medine’ye hicret etmekle emrolundu.

    Hicret: (Kişinin) şirk beldesinden (küfür beldesinden) İslam diyarına intikal etmesi demektir. Hicret kıyamet kopuncaya kadar İslam ümmeti üzerine farzdır. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Melekler ruhlarını (canlarını) alacakları nefislere, siz (dunya hayatında) ne yapıyordunuz diye sorarlar. Onlarda bizler (kâfirler yüzünden dinin emirlerini tatbikten) aciz kimseler idik derler. (Melekler onlara) Allah’ın arzı (yeryüzü) geniş değilmi idi, yeryüzünde hicret etseydiniz derler. O kimselerin barınacakları, kalacakları yer cehennemdir. Orası kötülüğü çok olan bir varış yeridir. Erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan (hicret etmeye gücü yetmeyen) aciz kalan, bir çare ve yol bulamayanlar bundan müstesnadır. Allah böylelerini umulur ki affeder. Allah çokça af ve mağfiret sahibidir.” (Nisa Suresi 97-99. ayetler)

    Ve Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Şüphesiz ki benim arzım (yeryüzü) geniştir. (Bu itibarla) yalnızca bana ibadet edin.” (Ankebut Suresi 56. ayet)

    İmam Bağavi – Allah ona rahmet etsin- bu ayetin iniş sebebinin Mekke’den hicret edemeyen Müslümanların Mekke’de kalışlarıdır. Allah onlara iman ismi ile seslenmiştir (demiştir.). Hicrete sünnetten delil ise Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şu sözüdür. “Tevbe kesilmedikçe hicrette sona ermez, güneş batıdan doğmadıkça da tevbe kapısı kapanmaz” (Ebu Davud: 2479 no’lu hadis)

    Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’ye yerleşip karar kılınca, dinin diğer hükümleri ile de emrolundu. Zekat, oruç, hac, ezan, cihad, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak gibi islamın diğer hükümlerini insanlığa bildirdi. Bu şekilde on yıl devam etti. Hicretin onuncu yılında vefat etti. - Allah’ın salatı ve selamı onun üzerine olsun- Onun getirmiş olduğu bu din kıyamete kadar baki kalacaktır. Hiç bir hayırlı (iyi iş) yoktur ki onun (peygamber efendimiz) dini buna delalet, işaret etmesin, hiç bir kötülükte yoktur ki sakındırmasın. Dinin delalet ettiği hayır: tevhid ve Allah’ın sevdiği ve razı olduğu her şeydir. Allah onu bütün insanlığa peygamber olarak göndermiş, insanların ve cinlerin hepsine ona itaat etmeyi farz kılmıştır. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “ De ki: Ey İnsanlar! Şüphesiz ki ben Allah’ın elçisi (peygamberi) olarak sizin hepinize gönderildim” (Araf Suresi 58. ayet)


    Onunla Yüce Allah dinini kemale, tamama erdirmiştir. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “ Bu gün ben size dininizi kemale erdirdim ve üzerinize nimetimi tamamladım ve İslam dininden sizin için razı oldum” (Maide Suresi 3. ayet)

    Peygamber efendimizin öldüğüne delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Şüphesiz ki sende öleceksin ve onlarda ölecekler, sonra siz (Ey insanlar) Rabbinizin huzurunda mahkeme olunacaksınız.” (Zümer Suresi 30-31. ayetler)

    İnsanlar öldükten sonra tekrar diriltileceklerdir. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür.

    “Sizi (topraktan) yarattık ve tekrar ona döndüreceğiz ve bir kere daha sizi ondan çıkaracağız” (Taha Suresi 55. ayet) ve Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

    “Allah sizi yeryüzünden (tıpkı bir bitki gibi) çıkardı. Sonra ona sizi döndürecek, sonra sizi tekrar çıkaracaktır.” (Nuh Suresi 17-18. ayetler)


    İnsanlık tekrar diriltildikten sonra hesaba çekilecekler ve amellerinin karşılığı verilecektir. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’a aittir. (bunların yaratılması ise Allah’ın) kötülük edenleri yaptıkları ile cezalandırması, iyilik edenleri, güzel iş işleyenleri de mükafatlandırması içindir.” (Necm Suresi 31. ayet)

    Kim yeniden diriltilmeyi yalanlarsa kafir olur. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Kafirler, inkar edenler yeniden diriltilmeyeceklerini zannederler. De ki: Evet Rabbime yemin olsun ki siz tekrardan muhakkak ki diriltileceksiniz. Sonrada yaptıklarınızdan haber edileceksiniz. (Elbette ki) Allah için onu yapmak çok kolaydır.” (Teğabun Suresi 7. ayet)

    Yüce Allah bütün peygamberleri müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndermiştir. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür. “ (Biz) İnsanlığa peygamberler gönderildikten sonra Allah’a karşı kullanabilecekleri bir delilleri kalmasın diye müjdeleyici ve sakındırıcı peygamberler gönderdik.” (Nisa Suresi 165. ayet)

    İlk olarak bir din ile gönderilen peygamber Nuh aleyhisselamdır. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “ Biz Nuh’a ve daha sonraki peygamberlere vahy ettiğimiz gibi şüphesiz ki sanada vahyettik.” (Nisa Suresi 163. ayet)
    Muhakkak ki Allah Nuh (aleyhisselam)’dan Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’e kadar bütün ümmetlere bir peygamber göndermiştir. Bütün peygamberler ümmetlerini yalnız Allah’a ibadet etmeye çağırmış ve tağuta ibadet etmeyi yasaklamışlardır. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Muhakkak ki biz her ümmete Allah’a ibadet edip, tağutlardan kaçınmaları için bir peygamber gönderdik.” (Nahl Suresi 36. ayet)


    Yüce Allah bütün kullara tağutları inkar edip, Allah’a iman etmelerini farz kılmıştır. Tağut kelimesinin manası hakkında

    İbni Kayyım şöyle söylemişir:

    Tağutun manası:
    Kulun haddini aşarak Allah’tan başka ibadet ettiği her mabud, onun dışında emrine tabi olduğu kendisine tabi olunan ve kendisine itaat edilen her şey tağut demektir

    Tağutlar çok çeşitlidir. Başlıcaları beş tanedir.

    1- Şeytan (Allah ona lanet etsin)

    2- Kendisine ibadet edilmesinden razı olan, ibadet edilen

    3- Kendisine ibadete çağıran

    4-- Gaybdan bir şey bildiğini iddia eden

    5- Allah’ın indirdiğinin dışında hükmedenler tağuttur.

    Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür

    “ Dinde zorlama yoktur. Hak yol batıl yoldan ayrılmıştır. Kim tağutu inkar eder, Allah’a inanırsa kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuş olur. Allah çokça her şeyi işiten ve bilendir.” (Bakara Suresi 256. ayet)

    La ilahe illallahın manası da budur. (Allah’tan başka hakkı ile ibadet edilecek bir ilah yoktur) Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur

    “Her işin başı islamdır, direği namazdır ve direğin zirvesi ise Allah yolunda cihattır

    Allah her şeyi en iyi bilendir. Ve sallallahu ala Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellem



  20. 01.Nisan.2012, 14:53
    11
    morueqq
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 01.Nisan.2012
    Üye No: 95375
    Mesaj Sayısı: 159
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0
    Yaş: 52

    Cevap: Zahid el Kevseri kimdir?

    Vehhabiler kimdir? (d: 1703, ö: 1791)


    Riyad’ın kuzeyinde bulunan Uyeyne’de dünyaya geldi. Hanbeli mezhebindendir.

    Henüz on yaşına basmadan Kur’an ve Kur’an ilimlerini, tefsir ve hadis ilimlerini, ayrıca babasından da Hanbeli fıkhını öğrenmiş, bu arada daha çok Şeyhul İslam Ahmed b. Teymiyye ile İbn Kayyım’ın kitaplarını okuyup incelemiştir.

    Medine’ye giderek, burada Şeyh Abdullah b. İbrahim’den ilim öğrenmiş, Muhaddis Şeyh Muhammed Hayat Sündi ile tanışmıştır.

    Bu arada Basra, Tebriz ve Şam gibi yerleri ziyaret ederek, buraların önde gelen ilim adamlarından ilim öğrenmiştir. Ancak geçim sıkıntısı nedeniyle, “Ahsa” denilen yere tekrar dönüp, Şeyh Abdullah b. Abdullatif’in yanında kalmıştır. Bu zat Şafii mezhebinden bir alimdi. Daha sonra da, Necid köylerinden Hureymila’ya giderek burada bulunan babası Şeyh Abdulvehhab’a katılmış, ilminin artmasına vesile olan babasına yardımcı olarak burada kalmıştır.

    Muhammed b. Abdulvehhab gittiği yerlerdeki insanların, dinin asıl prensiplerine dönmeleri için uğraştı, bid’atlerle hiç durmaksızın mücadele etti. Velilerin takdis edilmesini, onların Allah ile kul arasında vasıtalar tayin edilmesini tenkid etti. Bu arada, türbelerin, mukaddes tanınan mezarların yıkılmasını, bunlara meydan verilmemesini, istedi. Bu uğurda bir çok sıkıntılara maruz kaldı. Fakat sonunda yüce Allah dalalet ehline karşı onu üstün çıkardı, başarıya ulaştırdı. Böylece ıslah ve yenileme hareketini yayarak gerçek anlamda ıslahatçı ve müceddit sıfatını almaya hak kazandı.

    Muhammed b. Abdulvehhab için birçok iftira atılmıştır. Ancak bunu yapanlar kendi yaptığı sapıklıkları meşrulaştırmak için yapmıştır.

    Günümüzde abdulvahhabı bir asi olarak tanıyan kişiler bile onun ne için asilik ettiğini bilmiyecek kadar cahildir. Halbuki O İslam dinini yaşamak ve yaşatmaktan başka hiçir şey düşünmemiştir. Tüm gücüyle Allah’a kulluk etmeye harcayan ve batıl ile amel eden toplulukları uyarmış şirk ve şirk yollarını kapetmak için müçadele vermiştir. Ama neyazıkki Türk tarihine asi olarak geçmiştir.

    Bugün vehhabilik diye bir kavram var insanların dilinde hernedense eğer bir suudluya, kuveyliye, yada arap yarım adasından her hangi bir topluluğa sen vehhabimisin diye sorsanız o`da size nedir o dediğin diye soru sorar çünkü onlarda bu anlayış yoktur bu sadece atlarının dininde olan türklerde var.

    Şimdi: içinde Muhammed b. Abdulvehaba beslemiş olduğu düşmanlığı her yerde kusan insanlar bu düşmanlığı neden yaptığını biliyormu acaba yoksa körü körünemi birilerini takip ediyorlar .

    VEHHABİLİK HAREKETİNİ, Muhammed bin Abdulvehhab bin Süleyman bin Ali et-Tememi en-Necdi adında akide, sünnet, fıkıh, hadis, davet, cihad alanında mümtaz bir şahsiyetin kurduğu iddia edilmektedir.

    Şeyh Muhammed Bin Abdulvehhab, alim, muttaki, davetçi, mücahid kimliğiyle tanınan bir onurlu alimdir.

    Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab, şirk, küfür ve bid’atler hicaz ve islam topraklarını sarınca ümmeti kuran ve sünnet ekseninde yeniden ilk asr-ı saadet toplumuna çağırmak için davete geçmiş, davetini ilmi ve şeri delillerle ortaya koymuş, sevenleri ve taraftarları zamanlada artmış ve kitleleri kuşatmıştır. Bunun üzerine, İslam düşmanları bu şerefli müslümana şimdi olduğu gibi engel olmak, davetini susturmak, selefin çizgisini unutturmak, şirk hayatı hakim kılmak, ümmeti sömürmek, müslüman topraklarını batılılara peşkeş çekmek amacıyla oyunlar ve tuzaklar kurdular ve ona karşı planlar oluşturdular.

    Şeyh Muhammed bin Abdulvahhab, tertemiz akide ve sahih sünnetle, 4 müçtehid imamın gittiği akide ve amel yolunda giderek büyüyünce, dönemin ingiliz siyaseti hemen çamur atma, lakaplandırma ve gözden düşürme oyunuyla ona isimler taktı ve bu güzel müslümanlara isim bulundu ve onlara böylece VEHHABİLER denildi. Müslümanlar kendilerine bu ismi almadılar. Onlara bu isim verildi.

    Derler ki, Vahhabiler ashabı sevmezler, mezhebsizlerdir, hadisleri inkar ederler, sünnet kılmazlar, mezarlık düşmanlarıdır, tüm bu söylenenler büyük bir yalandır ve İslam düşmanlarının sözleridir.

    Şeyh Muhammed Bin Abdulvehhab’ı okumayan, tanımayan, ona düşmanlık eden çoktur. Lütfen kitaplarını okuyun, inceleyin, eğer bu alimin bir eseri İslama muhalif ise delille, ilmi kaynakla, risalelerle, tezlerle, ispat edin. Ona iftira atmakla onu suçlamakla ne kazanılır?

    Bu yüzden bu alimi sevmek imanımızın gereğidir, sevmemekte şeytanca düşünmenin gereğidir. Bu alimin İslam ümmetine, ehl-i sünnet akidesine, tevhid ve sünnet yoluna, davet ve ahlak menhecine yaptığı katkı inkar edilemez. Onun şanlı hareketi bir tecdid hareketidir.

    O şeyhulislam müceddid Muhammed bin Abdulvehhab’dır. Biz müslümanlar Rasulullah’ın yolundan giden bu değerli alimi sevmekten, tanımaktan, tanıtmaktan dolayı şeref duyarız.

    İşte bu alimin adını kullanarak tevhid, sünnet, ahlak, davet, cihad yolunda giden müslümanlara vahhabiler diyerek onları gözden düşürmeye çalışmaktadırlar. Müslümanların bu oyuna gelmemeleri lazımdır, İslam düşmanlarının sinsi oyunlarını boşa çıkarmalıdırlar.

    Kafirler müslümanları ikiye bölmeye ve böylecede güçlerini zayıflatmaya gitmişlerdir. Müslümanların yeniden selefin tertemiz yoluna dönüşünü engellemek isteyenler, bu tuzakları bilinçli ekmektedirler. Lütfen bu tartışmalara girerek zaman öldürmeyin. İslam ümmeti yeniden naslarla şerefli hayata dönüş hareketinin öncüsü olan alimi sevmelidir, zira ahiret herşeyi inceden ayrıntıya ortaya koyacaktır.

    Türkiyede yalan haber verenler, asılsız iftiaralar atarak karalayan medyalar, ve asılsız kitaplar basılarak sürekli vahhabiler şöyle böyle diyerek ümmeti kamplara bölmektedirler.

    Kimi insanlar, mezheblerinin kendilerine kazandırdığı taassupla, kimi insanlarda hiziplerinin kör ettiği gözlerle, kimi insanlarda İslam düşmanlarının ektiği tohumlarla düşmanlık ederek sorun oluşturmaktadırlar.

    Allah, iyileri kirlilerden ayıracaktır, tevhid yolunda gidenlerin yüzünü güldürecektir, sabırlı olun, şüphesiz ki iki güzel şeyle şerefleneceğiz, ya cennet, ya zafer.

    Muhammed İbn Abdulvahhap Kitaplığı

    1-Tevhid Kitabı

    http://www.fileden.com/files/2009/2/...hid_Kitabi.rar

    -----------------------------------------------------------

    2-Muhtasar Es-Siyre

    http://www.fileden.com/files/2009/2/...r_Es_Siyre.rar

    ----------------------------------------------------------

    3-Kesf El-Subuhat

    http://www.cehaletmazeretdegil.com/f...y-t1396.0.html

    ------------------------------------------------------------

    ALLAH-Subhanehu ve Teala - O MÜCAHİDİ ve MÜCAHİDLERİ CENNETİNE KOYSUN SELEFİN ''TEVHİD VE SÜNNETİ'' ŞİAR EDEN ĞURABA'YA MERHAMET VE FAZL-U KEREMİNDEN ZAFER NASİP ETSİN.



  21. 01.Nisan.2012, 14:53
    11
    morueqq - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    Vehhabiler kimdir? (d: 1703, ö: 1791)


    Riyad’ın kuzeyinde bulunan Uyeyne’de dünyaya geldi. Hanbeli mezhebindendir.

    Henüz on yaşına basmadan Kur’an ve Kur’an ilimlerini, tefsir ve hadis ilimlerini, ayrıca babasından da Hanbeli fıkhını öğrenmiş, bu arada daha çok Şeyhul İslam Ahmed b. Teymiyye ile İbn Kayyım’ın kitaplarını okuyup incelemiştir.

    Medine’ye giderek, burada Şeyh Abdullah b. İbrahim’den ilim öğrenmiş, Muhaddis Şeyh Muhammed Hayat Sündi ile tanışmıştır.

    Bu arada Basra, Tebriz ve Şam gibi yerleri ziyaret ederek, buraların önde gelen ilim adamlarından ilim öğrenmiştir. Ancak geçim sıkıntısı nedeniyle, “Ahsa” denilen yere tekrar dönüp, Şeyh Abdullah b. Abdullatif’in yanında kalmıştır. Bu zat Şafii mezhebinden bir alimdi. Daha sonra da, Necid köylerinden Hureymila’ya giderek burada bulunan babası Şeyh Abdulvehhab’a katılmış, ilminin artmasına vesile olan babasına yardımcı olarak burada kalmıştır.

    Muhammed b. Abdulvehhab gittiği yerlerdeki insanların, dinin asıl prensiplerine dönmeleri için uğraştı, bid’atlerle hiç durmaksızın mücadele etti. Velilerin takdis edilmesini, onların Allah ile kul arasında vasıtalar tayin edilmesini tenkid etti. Bu arada, türbelerin, mukaddes tanınan mezarların yıkılmasını, bunlara meydan verilmemesini, istedi. Bu uğurda bir çok sıkıntılara maruz kaldı. Fakat sonunda yüce Allah dalalet ehline karşı onu üstün çıkardı, başarıya ulaştırdı. Böylece ıslah ve yenileme hareketini yayarak gerçek anlamda ıslahatçı ve müceddit sıfatını almaya hak kazandı.

    Muhammed b. Abdulvehhab için birçok iftira atılmıştır. Ancak bunu yapanlar kendi yaptığı sapıklıkları meşrulaştırmak için yapmıştır.

    Günümüzde abdulvahhabı bir asi olarak tanıyan kişiler bile onun ne için asilik ettiğini bilmiyecek kadar cahildir. Halbuki O İslam dinini yaşamak ve yaşatmaktan başka hiçir şey düşünmemiştir. Tüm gücüyle Allah’a kulluk etmeye harcayan ve batıl ile amel eden toplulukları uyarmış şirk ve şirk yollarını kapetmak için müçadele vermiştir. Ama neyazıkki Türk tarihine asi olarak geçmiştir.

    Bugün vehhabilik diye bir kavram var insanların dilinde hernedense eğer bir suudluya, kuveyliye, yada arap yarım adasından her hangi bir topluluğa sen vehhabimisin diye sorsanız o`da size nedir o dediğin diye soru sorar çünkü onlarda bu anlayış yoktur bu sadece atlarının dininde olan türklerde var.

    Şimdi: içinde Muhammed b. Abdulvehaba beslemiş olduğu düşmanlığı her yerde kusan insanlar bu düşmanlığı neden yaptığını biliyormu acaba yoksa körü körünemi birilerini takip ediyorlar .

    VEHHABİLİK HAREKETİNİ, Muhammed bin Abdulvehhab bin Süleyman bin Ali et-Tememi en-Necdi adında akide, sünnet, fıkıh, hadis, davet, cihad alanında mümtaz bir şahsiyetin kurduğu iddia edilmektedir.

    Şeyh Muhammed Bin Abdulvehhab, alim, muttaki, davetçi, mücahid kimliğiyle tanınan bir onurlu alimdir.

    Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab, şirk, küfür ve bid’atler hicaz ve islam topraklarını sarınca ümmeti kuran ve sünnet ekseninde yeniden ilk asr-ı saadet toplumuna çağırmak için davete geçmiş, davetini ilmi ve şeri delillerle ortaya koymuş, sevenleri ve taraftarları zamanlada artmış ve kitleleri kuşatmıştır. Bunun üzerine, İslam düşmanları bu şerefli müslümana şimdi olduğu gibi engel olmak, davetini susturmak, selefin çizgisini unutturmak, şirk hayatı hakim kılmak, ümmeti sömürmek, müslüman topraklarını batılılara peşkeş çekmek amacıyla oyunlar ve tuzaklar kurdular ve ona karşı planlar oluşturdular.

    Şeyh Muhammed bin Abdulvahhab, tertemiz akide ve sahih sünnetle, 4 müçtehid imamın gittiği akide ve amel yolunda giderek büyüyünce, dönemin ingiliz siyaseti hemen çamur atma, lakaplandırma ve gözden düşürme oyunuyla ona isimler taktı ve bu güzel müslümanlara isim bulundu ve onlara böylece VEHHABİLER denildi. Müslümanlar kendilerine bu ismi almadılar. Onlara bu isim verildi.

    Derler ki, Vahhabiler ashabı sevmezler, mezhebsizlerdir, hadisleri inkar ederler, sünnet kılmazlar, mezarlık düşmanlarıdır, tüm bu söylenenler büyük bir yalandır ve İslam düşmanlarının sözleridir.

    Şeyh Muhammed Bin Abdulvehhab’ı okumayan, tanımayan, ona düşmanlık eden çoktur. Lütfen kitaplarını okuyun, inceleyin, eğer bu alimin bir eseri İslama muhalif ise delille, ilmi kaynakla, risalelerle, tezlerle, ispat edin. Ona iftira atmakla onu suçlamakla ne kazanılır?

    Bu yüzden bu alimi sevmek imanımızın gereğidir, sevmemekte şeytanca düşünmenin gereğidir. Bu alimin İslam ümmetine, ehl-i sünnet akidesine, tevhid ve sünnet yoluna, davet ve ahlak menhecine yaptığı katkı inkar edilemez. Onun şanlı hareketi bir tecdid hareketidir.

    O şeyhulislam müceddid Muhammed bin Abdulvehhab’dır. Biz müslümanlar Rasulullah’ın yolundan giden bu değerli alimi sevmekten, tanımaktan, tanıtmaktan dolayı şeref duyarız.

    İşte bu alimin adını kullanarak tevhid, sünnet, ahlak, davet, cihad yolunda giden müslümanlara vahhabiler diyerek onları gözden düşürmeye çalışmaktadırlar. Müslümanların bu oyuna gelmemeleri lazımdır, İslam düşmanlarının sinsi oyunlarını boşa çıkarmalıdırlar.

    Kafirler müslümanları ikiye bölmeye ve böylecede güçlerini zayıflatmaya gitmişlerdir. Müslümanların yeniden selefin tertemiz yoluna dönüşünü engellemek isteyenler, bu tuzakları bilinçli ekmektedirler. Lütfen bu tartışmalara girerek zaman öldürmeyin. İslam ümmeti yeniden naslarla şerefli hayata dönüş hareketinin öncüsü olan alimi sevmelidir, zira ahiret herşeyi inceden ayrıntıya ortaya koyacaktır.

    Türkiyede yalan haber verenler, asılsız iftiaralar atarak karalayan medyalar, ve asılsız kitaplar basılarak sürekli vahhabiler şöyle böyle diyerek ümmeti kamplara bölmektedirler.

    Kimi insanlar, mezheblerinin kendilerine kazandırdığı taassupla, kimi insanlarda hiziplerinin kör ettiği gözlerle, kimi insanlarda İslam düşmanlarının ektiği tohumlarla düşmanlık ederek sorun oluşturmaktadırlar.

    Allah, iyileri kirlilerden ayıracaktır, tevhid yolunda gidenlerin yüzünü güldürecektir, sabırlı olun, şüphesiz ki iki güzel şeyle şerefleneceğiz, ya cennet, ya zafer.

    Muhammed İbn Abdulvahhap Kitaplığı

    1-Tevhid Kitabı

    http://www.fileden.com/files/2009/2/...hid_Kitabi.rar

    -----------------------------------------------------------

    2-Muhtasar Es-Siyre

    http://www.fileden.com/files/2009/2/...r_Es_Siyre.rar

    ----------------------------------------------------------

    3-Kesf El-Subuhat

    http://www.cehaletmazeretdegil.com/f...y-t1396.0.html

    ------------------------------------------------------------

    ALLAH-Subhanehu ve Teala - O MÜCAHİDİ ve MÜCAHİDLERİ CENNETİNE KOYSUN SELEFİN ''TEVHİD VE SÜNNETİ'' ŞİAR EDEN ĞURABA'YA MERHAMET VE FAZL-U KEREMİNDEN ZAFER NASİP ETSİN.



  22. 01.Nisan.2012, 14:54
    12
    @mir
    âb ü kil

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 12.Ağustos.2009
    Üye No: 49589
    Mesaj Sayısı: 3,358
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 36
    Yaş: 43
    Bulunduğu yer: Dârü'l-İmtihân

    Cevap: Zahid el Kevseri kimdir?

    Alıntı
    “Tecsim/ teşbih” akidesi ve selefiler başta olmak üzere, İbn-i Teymiyye ve İbn-i Kayyım’a reddiye olarak devasa eserler vermiştir.
    ibni Teymiyye ve ibni Kayyım'ın mücessime ve müşebbihe olduğu iddiası
    kuru bir iftiradan ibarettir


  23. 01.Nisan.2012, 14:54
    12
    âb ü kil
    Alıntı
    “Tecsim/ teşbih” akidesi ve selefiler başta olmak üzere, İbn-i Teymiyye ve İbn-i Kayyım’a reddiye olarak devasa eserler vermiştir.
    ibni Teymiyye ve ibni Kayyım'ın mücessime ve müşebbihe olduğu iddiası
    kuru bir iftiradan ibarettir





+ Yorum Gönder