Konusunu Oylayın.: Kök hücre tedavisi caiz midir?

5 üzerinden 4.00 | Toplam : 2 kişi
Kök hücre tedavisi caiz midir?
  1. 19.Kasım.2011, 21:13
    1
    Biskivi
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Şubat.2007
    Üye No: 45
    Mesaj Sayısı: 35
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 2
    Yaş: 32

    Kök hücre tedavisi caiz midir?

  2. 19.Kasım.2011, 21:19
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Kök hücre tedavisi caiz midir?




    Bu konu, 2007 yılında, Diyaneti'in Kızılcahamam'da tertip ettiği "Güncel dini meseleler" sempozyumunda tartışıldı, konunun uzmanlarının da bilgisi alındıktan sonra, caiz olduğu sonucuna varıldı. Cenine müdahale yasağının "embriyo rahim cidarına tutunup beslenmeye başladığı andan itibaren başlamasına" da karar verildi.

    Hayrettin Karaman

    ---------------------


    Kök hücre tedavisi için insan ve hayvan embriyosunun karıştırılıp hibrid embriyo üretilmesi caiz midir?

    Tüm insanlığı ilgilendiren ve derinden etkileyecek olan böyle bir girişim üzerinde çok ciddi bir şekilde düşünülmesi gerekmektedir. Kimileri bunun birçok hastalığın tedavisi ve tıbbın gelişimi için gerekli olduğunu düşünürken, kimi çevreler ise insan soyuna yapılan bir saygısızlık olarak görüp bu girişime şiddetle karşı çıkmaktadırlar.

    İlim adamları tarafından Parkinson, Alzheimer gibi bir dizi hastalığın tedavisinde kullanılmak üzere geliştirilen embriyoların, sadece üç gün hayatta kalabildiklerinin ifade edilmesi, hibrid embriyoların 14 günden daha fazla gelişmelerine izin verilmeyeceğinin belirtilmesi oldukça düşündürücüdür. Bu itibarla, böyle bir girişimi "ahlaka ve insan yaşamına saygısızlık" olarak değerlendirenlerin haklı endişeleri göz ardı edilmemelidir.

    Bir inekten bir yumurta alınarak, insan DNA'sı enjekte edilmesi ve sadece 14 gün tutularak üzerinde deneyler yapılması ilk bakışta makul ve mantıklı gibi görünmektedir. Ancak bunun bir takım sakıncalarının olacağı ise anlaşılmaktadır. Konuyu daha iyi anlamamız için yüce kitabımıza bakmamız uygun olacaktır.

    Kur’an-ı Kerim’de Bakara suresi 27. Ayette; “Onlar ki, [fıtratlarına] yerleştirildikten sonra Allah'a karşı taahhütlerini bozarlar, Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi koparıp ayırırlar ve yeryüzünü fesada verirler: İşte bunlardır hüsrana uğrayanlar.” buyrulmaktadır.

    Ra’d suresi 13/21. ayette ise; “Ve onlar ki, Allah'ın sıkı tutulmasını buyurduğu (bağları) sıkı tutarlar; Rablerine karşı son derece saygılı ve duyarlı davranır, [O'nun çağrısına sağır kalanları bekleyen] o pek kötü hesaptan korkarlar.” buyrulmakta ve devam eden 25. ayette ise bu bağları koparanlar ikaz edilmekte ve şu gerçeğe işaret edilmektedir.

    “Fakat [yaratılışlarının gereği olan doğal bir] antlaşmaya dayanıyor olmasına rağmen Allah'la olan bağlantılarını bozup Allah'ın sıkı tutulmasını emrettiği (bağları) kesen ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaran kimselere gelince; işte, [Allah'ın] lâneti böylelerine yönelmiştir ve [öte dünyada] varılacak yerlerin en kötüsü de onlara ayrılmıştır.”

    Bu bağların neler olduğu konusunda Muhammed Esed: “aile bağları, öksüz/yetim ve yoksullara karşı taşınan sorumluluklar, komşular arasındaki karşılıklı hak ve görevler gibi- insanlar arası ilişkilerden doğan bütün bağları, ayrıca inananlar arasındaki İslam kardeşliğinin öngördüğü manevî ve dünyevî bağların hepsini içine almaktadır” demektedir. (Karş. Enfal, 8:75 ve ilgili notlar.) “Allah'ın sıkı tutulmasını buyurduğu (bağlar)” sözüyle aktarılan ifade, en geniş anlamıyla, insanın tüm yaratılmış âlemin bağlı olduğu amaç birliğinin farkında olup buna karşı duyarlı kalması yönündeki manevî yükümlülüğünü ve bu noktadan hareketle -Râzî'ye göre- tüm canlılara karşı sevgi ve şefkatle davranması yönündeki ahlakî sorumluluğunu da dile getirmektedir” diye belirtmektedir. (Bkz. Rad, 13/21. 43. no’lu dipnot.)

    Muhammed Esed’in bu yorumuna katılmakla beraber, acaba Allah’ın sıkı tutulmasını emrettiği bu bağ ile yeryüzünde Allah tarafından konulmuş olan değişmez yasalar kastedilmiş olabilir mi bunun da göz önünde bulundurulması uygun olacaktır.

    Acaba burada yaratılıştan gelen ilahi format olan fıtrata yerleştirilmiş bu bağları (yani, hücrelerdeki şifreleri) bozarak insan yaşamını tehlikeye atanlar mı kastedilmektedir bunun incelenmesi gerekmektedir? Acaba bu bağlar bütünüyle insan ve insan yaşamını ilgilendiren bağlar mıdır? Şeytanın yandaşları yaratılışa müdahale etmek suretiyle böyle bir değişikliğe gitmeyi ve yeryüzünde fesad çıkarmayı amaçlamış olabilirler mi?

    Bütün bu sorular üzerinde düşünerek konuyu daha iyi anlamak maksadıyla şu ayetleri yeniden hatırlamamız yerinde olacaktır:

    “Onlar, Allah'ı bırakıp yalnızca cansız sembollere sığınıyorlar; böylece isyankar bir Şeytan'a sığınmış oluyorlar ki onu Allah şöyle dediği için lânetlemiştir: “Senin kullarından kendi istediğimi mutlaka alacağım. Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim de (putlara adak için) hayvanların kulaklarını yaracaklar. Yine onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler. Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, şüphesiz o apaçık bir hüsrana düşmüştür.” (Nisa , 4/117-119.)

    “Rahmân'ın uyarısını görmezden gelmeyi tercih eden kimseye gelince, Biz onun içine öteki kişiliğini oluşturmak üzere [kalıcı] bir şeytanî dürtü yerleştiririz. Bu [şeytanî dürtüler] böylelerini [hakikat] yolundan alıkoyar ve bunlar kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar!” (Zuhruf, 43/36-37)

    Fesadın kelime anlamının, “bir şeyin doğal halini bozmak, onu doğasından ve yerinden etmek” olduğunun burada hatırlanması uygun olacaktır. Dolayısıyla yeryüzünde bozgunculuk ve karışıklık çıkarmaya çalışanları şu ayet-i kerimeler ikaz etmekte ve böylelerinin sonunun cehennem olacağını ifade etmektedir.

    “İnsanlardan öylesi var ki, bu dünya hayatı hakkındaki görüşleri senin hoşuna gider; (dahası), kalbindekilere Allah'ı şahit tutar, üstelik tartışmada son derece ustadır. Ancak hakimiyeti eline alır almaz yeryüzünde fesat çıkarmaya, [insanın] ürünü[nü] ve nesli[ni] yok etmeye çalışır: Allah fesadı sevmez. Kendisine ne zaman “Allah'a karşı sorumluluğunun bilincinde ol!” dense, yersiz gururu onu günaha sevk eder: böylelerinin payına cehennem düşecektir; ne kötü bir konaklama yeridir orası!” (Bakara, 2/204-206.)

    Bu ayetlerden insanların, hayvanların ve bitkilerin genleriyle keyfi bir şekilde oynamak suretiyle onların doğal halini bozan ve dünyadaki yaşamı tehlikeye atanların bozgunculuk ve fesat çıkarmakla suçlandığını, böyle yapanların şeytanı dost edindiklerinin ifade edildiği sonucunu çıkarmamız acaba mümkün müdür?

    Şu ayetlerde de (fesad) bozgunculuk çıkartanlar şöyle uyarılmaktadır:

    “Öyleyse, Allah'ın sana verdiklerinden yararlanarak yalnızca ahiret yurdunda [iyi bir yer tutmanın] yolunu ara; bu arada, pek tabii, bu dünyadaki nasibini de unutma ve Allah nasıl sana iyilikte bulunduysa, sen de [başkalarına] öyle iyilikte bulun; ve sakın yeryüzünde bozgunculuk, karışıklık çıkarmaya çalışma: çünkü, şüphesiz, Allah bozguncuları sevmez!” (Kasas, 28/77.)

    “Yoksa biz iman edip salih ameller işleyenleri, yeryüzünde fesat çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yoksa Allah’a karşı gelmekten sakınanları yoldan çıkan arsızlar gibi mi tutacağız?” (Sâd, 38/28.)

    Özetle; hiçbir dini ve ahlaki endişe taşımaksızın insan ve hayvan embriyosunun karıştırılıp hibrid embriyo üretilmesinin doğru olamayacağını ifade etmemiz gerekmektedir.

    Ancak bu arada şunu da belirtmeliyiz ki, kök hücreler hayatın temel taşları ve insan vücudunu oluşturan ana hücrelerdir. Kök hücreler, sınırsız bölünme, her türlü vücut hücresine dönüşebilme ve yeni görevler üstlenme imkân ve özelliğine sahiptir. Kök hücre araştırmaları istenildiği doğrultuda gelişirse, bazı hastalıkların hücre düzeyinde tedavileri yapılabileceği gibi, hücre ve organların nakli için de yeni bir kaynağı oluşturabilecektir. Kök hücrelerinin üzerinde yürütülecek temel bilimsel araştırmaların yakın gelecekte klinikte tedavisi mümkün olmayan birçok hastalığın tedavisinde önemli açılımlar getirmesi beklenmektedir. Böylece, kendini yenileme ve onarma kapasitesi olmayan hücrelerin kaybına bağlı olarak gelişen hastalıklar tedavi edilebilecektir. Bunlar arasında Parkinson hastalığı, alzheimer hastalığı, multipl skleroz, kaza sonucu oluşan felçliler ve sinir hücrelerinin yıkımı ile ilgili diğer hastalıklar, kalp krizi sonucu oluşan kalp yetmezliği, osteoartrit (kemik ve eklem iltihapları) veya çeşitli nedenlerle oluşan kıkırdak ve kemik kayıpları, kanser ve bağışıklık sistemi hastalıkları ile şeker hastalığı sayılabilir.

    Kök hücreleri, bölünerek kendilerini yenileyen ve kan, karaciğer ve kas gibi özelleşmiş görevler üstlenen organları oluşturabilecek biçimde farklılaşabilen hücrelerdir. Bu hücreler totipotent (her yönde farklılaşma yeteneği olan) ve pluripotent (çok yönlü farklılaşma yeteneği olan) kök hücreleri olarak iki grupta incelenmektedirler. Embriyoda erken dönemde bulunan totipotent kök hücreleri embriyonik kök hücre olarak adlandırılır ve bunlar in vitro döllenmeyle geliştirilen, ancak ihtiyaç fazlası olan embriyolardan veya istem üzerine sonlandırılan gebeliklerden elde edilmektedir. Yine yetişkin bireylerden elde edilen, embriyonik kök hücreleri gibi topipotent ya da bir takım yöntemlerle çoğaltılabilen yetişkin kök hücreleridir. Bunlar kemik iliğinde, bebek göbek kordon kanında ve kanda bulunan ve yetişkinde de özel yöntemlerle ve belli büyüme faktörlerinin yardımı ile çoğaltılabilen ve gelişimler sonunda kan hücrelerine dönüşebilen kök hücreleridir. Embriyonik kök hücrelerden insan vücudunu oluşturan 200 farklı tipteki farklılaşmış hücreden herhangi biri gelişebilirken, yetişkin kök hücrelerinden sadece bir ya da sınırlı sayıda tipteki hücrenin gelişmesi mümkündür.

    ABD, İngiltere ve Avustralya başta olmak üzere birçok ülkede embriyonik kök hücrelerin deneysel araştırmaları tamamlanmış olup, hayvanlar üzerinde uygulamaları uzun süredir gerçekleştirilmektedir. İnsanda uygulamaya ait bazı elektronik veriler olmakla birlikte, henüz bilimsel otoriteler tarafından kabul gören başarılı uygulamalar gerçekleşmiş değildir. Kök hücreleri in-vitro kültür şartlarında üretilirken, bazen istenmeyen ve organizmaya zararlı olabilecek genetik mutasyonlara uğrayabilmektedir. Buna ek olarak, kök hücre araştırmaları henüz tedavi amacıyla uygulanacak ürünleri vermekten uzak görünmektedir.

    Kök hücre konusunun dini açıdan değerlendirilmesi noktasında şunlar ifade edilebilir. Kök hücre konusunda her geçen gün yeni gelişmeler yaşanmaktadır. Bu konudaki yeni çalışmalar öğrenildikçe de geçmişte konu ile ilgili bilinenler tartışılır hale gelmekte, konunun dini boyutu da özel bir önem kazanmaktadır. Ortaya çıkan tabloya göre, tüp bebek konusu dahil birçok konu yeniden değerlendirilmeye muhtaçtır.

    Hıristiyanlık dünyası kök hücre konusunda fikir birliği içinde olmasa da birbirine yakın görüşlere sahiptir.

    Katolik dünyasına göre, insan embriyosu değerlidir ve zigota insan muamelesi yapılmalıdır. Bunlar imha edilemez veya saklanamaz, araştırmalarda dahi kullanılamaz. Tabii ki, bedenin dışında döllenme teknolojisi olan tüp bebek uygulamasına da aynı gerekçelerle sıcak bakılmamaktadır. Bununla birlikte Kilise, yetişkin kök hücrelerinin kullanılmasına ise tam destek vermektedir.

    Evangelist ve Katolik Bişoplar Kilise’ne göre, embriyonik kök hücrelerin kullanımı, oluşmakta olan çocuğu korumak için, Almanya’da kesin olarak yasaklanmıştır. Ancak Alman parlamentosunun insan embriyoları öldürülerek elde edilen kök hücrelerin belirli koşullarda ithaline izin veren kararı Evangelist ve Katolik Bişoplar kiliseleri üzerinde şok etkisi yapmış ve ceninin döllenme anından itibaren insan olduğunu ve insan hayatının koruma altında olması gerektiğini ifade etmişlerdir.

    Yahudilere göre, embriyonik kök hücrede yaşamı destekleyen bir potansiyel olduğu bu yüzden bu araştırmaların devletin desteğine ihtiyaç duyduğu ifade edilmekte, sıkı kontrol altında tutulması şartıyla kök hücre araştırmalarının desteklenmesi gerekmektedir. Yahudi din adamlarına göre, tüp içerisindeki kök hücre tam bir insan sayılmamaktadır ve korunması gerekmemektedir. Özetle, embriyonik kök hücre araştırmaları, insan yaşamını daha büyük başarılar için koruyor ve yaşamı tehdit etmiyorsa bunlar devam etmelidir.

    Protestan kilisesi ise, insan embriyosu konusunda diğer kiliselerden farklı düşünmemekle birlikte kök hücre konusunda araştırmaların devam etmesinden yana olduklarını deklare etmişlerdir.

    İslam dini ise; insan ve toplum için yararlı olabilecek her türlü çalışmayı teşvik etmektedir. Ancak bunların hukuki, ahlaki ve manevi değerler açısından problem oluşturacak ve insanlık için tehlike arz edecek noktalara getirilmesini de onaylamamaktadır. Bu alanda gerekli önlemlerin alınmasını öngörmektedir.

    Esasen, teknolojinin insanlık yararı için kullanılması, bilim ve hukuk otoritelerince de savunulmaktadır. Bu itibarla, hangi şekilde olursa olsun, insana, çevreye, ekolojik dengeye ve topluma zarar vermemek kaydıyla, genler üzerinde biyolojik ve tıbbi nitelikli çalışmalar yapmak, İslam açısından bir sakınca taşımamaktadır. Hatta, İslâm, insanlığa hizmet gayesi taşıyan bu ve benzeri çalışmaları takdir ve teşvik etmektedir. Önemli olan, varılan bilimsel sonuçların insanlığın hayrına kullanılmasıdır.

    Yukarıda da ifade edildiği gibi, İslam hukukunda dünyaya sağ gelmesi şartıyla cenin miras hakkı olduğu kabul edilmiştir. Bu gerçek 1883 yılında insan embriyosu bilimi tarafından da deklare edilmiş ve bugün de aynı kanaat devam etmektedir. Bu nedenle insana ilk anından itibaren bir birey olarak saygı duyulmalı, hukuki hakları tanınmalı ve ihlal edilmemelidir. Bu itibarla, embriyonik kök hücreler değil de vücudumuzun organlarından alınan özelleşmiş yetişkin hücrelerinin de aynı fonksiyonu icra edebileceğine dair yapılan çalışmalar olumlu sonuç verir ve bunların tedavi amaçlı kullanımı mümkün hale gelirse, bu takdirde insan olma potansiyeli taşıyan kök hücrelerin yedek parça gibi kullanımı söz konusu olmayacaktır.

    Dolayısıyla tıp dünyasının bağımsız bir canlı olma potansiyeli kalmamış, özelleşmiş yetişkin kök hücrelerinin tedavi amaçlı kullanımı üzerinde yoğunlaşmaları gerekmektedir. Bunun ise, dînî ve ahlâkî açıdan organ naklinden bir farkı olmayacaktır.

    Ancak, özelleşmiş yetişkin hücrelerden embriyonik kök hücrenin özelliklerini taşıyan kök hücre elde edilememesi durumunda ve başka tedavi imkanının bulunmaması halinde, ticari ve her türlü kötü amaçlı kullanımı engelleyici tedbirleri almak kaydıyla tüp bebekten arta kalan blastocistler tedavi amaçlı olarak kullanılabilir. (Ayrıca bkz. www.diyanet.gov.tr)

    Dr. Ahmet Emin Seyhan



  3. 19.Kasım.2011, 21:19
    2
    Silent and lonely rains



    Bu konu, 2007 yılında, Diyaneti'in Kızılcahamam'da tertip ettiği "Güncel dini meseleler" sempozyumunda tartışıldı, konunun uzmanlarının da bilgisi alındıktan sonra, caiz olduğu sonucuna varıldı. Cenine müdahale yasağının "embriyo rahim cidarına tutunup beslenmeye başladığı andan itibaren başlamasına" da karar verildi.

    Hayrettin Karaman

    ---------------------


    Kök hücre tedavisi için insan ve hayvan embriyosunun karıştırılıp hibrid embriyo üretilmesi caiz midir?

    Tüm insanlığı ilgilendiren ve derinden etkileyecek olan böyle bir girişim üzerinde çok ciddi bir şekilde düşünülmesi gerekmektedir. Kimileri bunun birçok hastalığın tedavisi ve tıbbın gelişimi için gerekli olduğunu düşünürken, kimi çevreler ise insan soyuna yapılan bir saygısızlık olarak görüp bu girişime şiddetle karşı çıkmaktadırlar.

    İlim adamları tarafından Parkinson, Alzheimer gibi bir dizi hastalığın tedavisinde kullanılmak üzere geliştirilen embriyoların, sadece üç gün hayatta kalabildiklerinin ifade edilmesi, hibrid embriyoların 14 günden daha fazla gelişmelerine izin verilmeyeceğinin belirtilmesi oldukça düşündürücüdür. Bu itibarla, böyle bir girişimi "ahlaka ve insan yaşamına saygısızlık" olarak değerlendirenlerin haklı endişeleri göz ardı edilmemelidir.

    Bir inekten bir yumurta alınarak, insan DNA'sı enjekte edilmesi ve sadece 14 gün tutularak üzerinde deneyler yapılması ilk bakışta makul ve mantıklı gibi görünmektedir. Ancak bunun bir takım sakıncalarının olacağı ise anlaşılmaktadır. Konuyu daha iyi anlamamız için yüce kitabımıza bakmamız uygun olacaktır.

    Kur’an-ı Kerim’de Bakara suresi 27. Ayette; “Onlar ki, [fıtratlarına] yerleştirildikten sonra Allah'a karşı taahhütlerini bozarlar, Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi koparıp ayırırlar ve yeryüzünü fesada verirler: İşte bunlardır hüsrana uğrayanlar.” buyrulmaktadır.

    Ra’d suresi 13/21. ayette ise; “Ve onlar ki, Allah'ın sıkı tutulmasını buyurduğu (bağları) sıkı tutarlar; Rablerine karşı son derece saygılı ve duyarlı davranır, [O'nun çağrısına sağır kalanları bekleyen] o pek kötü hesaptan korkarlar.” buyrulmakta ve devam eden 25. ayette ise bu bağları koparanlar ikaz edilmekte ve şu gerçeğe işaret edilmektedir.

    “Fakat [yaratılışlarının gereği olan doğal bir] antlaşmaya dayanıyor olmasına rağmen Allah'la olan bağlantılarını bozup Allah'ın sıkı tutulmasını emrettiği (bağları) kesen ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaran kimselere gelince; işte, [Allah'ın] lâneti böylelerine yönelmiştir ve [öte dünyada] varılacak yerlerin en kötüsü de onlara ayrılmıştır.”

    Bu bağların neler olduğu konusunda Muhammed Esed: “aile bağları, öksüz/yetim ve yoksullara karşı taşınan sorumluluklar, komşular arasındaki karşılıklı hak ve görevler gibi- insanlar arası ilişkilerden doğan bütün bağları, ayrıca inananlar arasındaki İslam kardeşliğinin öngördüğü manevî ve dünyevî bağların hepsini içine almaktadır” demektedir. (Karş. Enfal, 8:75 ve ilgili notlar.) “Allah'ın sıkı tutulmasını buyurduğu (bağlar)” sözüyle aktarılan ifade, en geniş anlamıyla, insanın tüm yaratılmış âlemin bağlı olduğu amaç birliğinin farkında olup buna karşı duyarlı kalması yönündeki manevî yükümlülüğünü ve bu noktadan hareketle -Râzî'ye göre- tüm canlılara karşı sevgi ve şefkatle davranması yönündeki ahlakî sorumluluğunu da dile getirmektedir” diye belirtmektedir. (Bkz. Rad, 13/21. 43. no’lu dipnot.)

    Muhammed Esed’in bu yorumuna katılmakla beraber, acaba Allah’ın sıkı tutulmasını emrettiği bu bağ ile yeryüzünde Allah tarafından konulmuş olan değişmez yasalar kastedilmiş olabilir mi bunun da göz önünde bulundurulması uygun olacaktır.

    Acaba burada yaratılıştan gelen ilahi format olan fıtrata yerleştirilmiş bu bağları (yani, hücrelerdeki şifreleri) bozarak insan yaşamını tehlikeye atanlar mı kastedilmektedir bunun incelenmesi gerekmektedir? Acaba bu bağlar bütünüyle insan ve insan yaşamını ilgilendiren bağlar mıdır? Şeytanın yandaşları yaratılışa müdahale etmek suretiyle böyle bir değişikliğe gitmeyi ve yeryüzünde fesad çıkarmayı amaçlamış olabilirler mi?

    Bütün bu sorular üzerinde düşünerek konuyu daha iyi anlamak maksadıyla şu ayetleri yeniden hatırlamamız yerinde olacaktır:

    “Onlar, Allah'ı bırakıp yalnızca cansız sembollere sığınıyorlar; böylece isyankar bir Şeytan'a sığınmış oluyorlar ki onu Allah şöyle dediği için lânetlemiştir: “Senin kullarından kendi istediğimi mutlaka alacağım. Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim de (putlara adak için) hayvanların kulaklarını yaracaklar. Yine onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler. Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, şüphesiz o apaçık bir hüsrana düşmüştür.” (Nisa , 4/117-119.)

    “Rahmân'ın uyarısını görmezden gelmeyi tercih eden kimseye gelince, Biz onun içine öteki kişiliğini oluşturmak üzere [kalıcı] bir şeytanî dürtü yerleştiririz. Bu [şeytanî dürtüler] böylelerini [hakikat] yolundan alıkoyar ve bunlar kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar!” (Zuhruf, 43/36-37)

    Fesadın kelime anlamının, “bir şeyin doğal halini bozmak, onu doğasından ve yerinden etmek” olduğunun burada hatırlanması uygun olacaktır. Dolayısıyla yeryüzünde bozgunculuk ve karışıklık çıkarmaya çalışanları şu ayet-i kerimeler ikaz etmekte ve böylelerinin sonunun cehennem olacağını ifade etmektedir.

    “İnsanlardan öylesi var ki, bu dünya hayatı hakkındaki görüşleri senin hoşuna gider; (dahası), kalbindekilere Allah'ı şahit tutar, üstelik tartışmada son derece ustadır. Ancak hakimiyeti eline alır almaz yeryüzünde fesat çıkarmaya, [insanın] ürünü[nü] ve nesli[ni] yok etmeye çalışır: Allah fesadı sevmez. Kendisine ne zaman “Allah'a karşı sorumluluğunun bilincinde ol!” dense, yersiz gururu onu günaha sevk eder: böylelerinin payına cehennem düşecektir; ne kötü bir konaklama yeridir orası!” (Bakara, 2/204-206.)

    Bu ayetlerden insanların, hayvanların ve bitkilerin genleriyle keyfi bir şekilde oynamak suretiyle onların doğal halini bozan ve dünyadaki yaşamı tehlikeye atanların bozgunculuk ve fesat çıkarmakla suçlandığını, böyle yapanların şeytanı dost edindiklerinin ifade edildiği sonucunu çıkarmamız acaba mümkün müdür?

    Şu ayetlerde de (fesad) bozgunculuk çıkartanlar şöyle uyarılmaktadır:

    “Öyleyse, Allah'ın sana verdiklerinden yararlanarak yalnızca ahiret yurdunda [iyi bir yer tutmanın] yolunu ara; bu arada, pek tabii, bu dünyadaki nasibini de unutma ve Allah nasıl sana iyilikte bulunduysa, sen de [başkalarına] öyle iyilikte bulun; ve sakın yeryüzünde bozgunculuk, karışıklık çıkarmaya çalışma: çünkü, şüphesiz, Allah bozguncuları sevmez!” (Kasas, 28/77.)

    “Yoksa biz iman edip salih ameller işleyenleri, yeryüzünde fesat çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yoksa Allah’a karşı gelmekten sakınanları yoldan çıkan arsızlar gibi mi tutacağız?” (Sâd, 38/28.)

    Özetle; hiçbir dini ve ahlaki endişe taşımaksızın insan ve hayvan embriyosunun karıştırılıp hibrid embriyo üretilmesinin doğru olamayacağını ifade etmemiz gerekmektedir.

    Ancak bu arada şunu da belirtmeliyiz ki, kök hücreler hayatın temel taşları ve insan vücudunu oluşturan ana hücrelerdir. Kök hücreler, sınırsız bölünme, her türlü vücut hücresine dönüşebilme ve yeni görevler üstlenme imkân ve özelliğine sahiptir. Kök hücre araştırmaları istenildiği doğrultuda gelişirse, bazı hastalıkların hücre düzeyinde tedavileri yapılabileceği gibi, hücre ve organların nakli için de yeni bir kaynağı oluşturabilecektir. Kök hücrelerinin üzerinde yürütülecek temel bilimsel araştırmaların yakın gelecekte klinikte tedavisi mümkün olmayan birçok hastalığın tedavisinde önemli açılımlar getirmesi beklenmektedir. Böylece, kendini yenileme ve onarma kapasitesi olmayan hücrelerin kaybına bağlı olarak gelişen hastalıklar tedavi edilebilecektir. Bunlar arasında Parkinson hastalığı, alzheimer hastalığı, multipl skleroz, kaza sonucu oluşan felçliler ve sinir hücrelerinin yıkımı ile ilgili diğer hastalıklar, kalp krizi sonucu oluşan kalp yetmezliği, osteoartrit (kemik ve eklem iltihapları) veya çeşitli nedenlerle oluşan kıkırdak ve kemik kayıpları, kanser ve bağışıklık sistemi hastalıkları ile şeker hastalığı sayılabilir.

    Kök hücreleri, bölünerek kendilerini yenileyen ve kan, karaciğer ve kas gibi özelleşmiş görevler üstlenen organları oluşturabilecek biçimde farklılaşabilen hücrelerdir. Bu hücreler totipotent (her yönde farklılaşma yeteneği olan) ve pluripotent (çok yönlü farklılaşma yeteneği olan) kök hücreleri olarak iki grupta incelenmektedirler. Embriyoda erken dönemde bulunan totipotent kök hücreleri embriyonik kök hücre olarak adlandırılır ve bunlar in vitro döllenmeyle geliştirilen, ancak ihtiyaç fazlası olan embriyolardan veya istem üzerine sonlandırılan gebeliklerden elde edilmektedir. Yine yetişkin bireylerden elde edilen, embriyonik kök hücreleri gibi topipotent ya da bir takım yöntemlerle çoğaltılabilen yetişkin kök hücreleridir. Bunlar kemik iliğinde, bebek göbek kordon kanında ve kanda bulunan ve yetişkinde de özel yöntemlerle ve belli büyüme faktörlerinin yardımı ile çoğaltılabilen ve gelişimler sonunda kan hücrelerine dönüşebilen kök hücreleridir. Embriyonik kök hücrelerden insan vücudunu oluşturan 200 farklı tipteki farklılaşmış hücreden herhangi biri gelişebilirken, yetişkin kök hücrelerinden sadece bir ya da sınırlı sayıda tipteki hücrenin gelişmesi mümkündür.

    ABD, İngiltere ve Avustralya başta olmak üzere birçok ülkede embriyonik kök hücrelerin deneysel araştırmaları tamamlanmış olup, hayvanlar üzerinde uygulamaları uzun süredir gerçekleştirilmektedir. İnsanda uygulamaya ait bazı elektronik veriler olmakla birlikte, henüz bilimsel otoriteler tarafından kabul gören başarılı uygulamalar gerçekleşmiş değildir. Kök hücreleri in-vitro kültür şartlarında üretilirken, bazen istenmeyen ve organizmaya zararlı olabilecek genetik mutasyonlara uğrayabilmektedir. Buna ek olarak, kök hücre araştırmaları henüz tedavi amacıyla uygulanacak ürünleri vermekten uzak görünmektedir.

    Kök hücre konusunun dini açıdan değerlendirilmesi noktasında şunlar ifade edilebilir. Kök hücre konusunda her geçen gün yeni gelişmeler yaşanmaktadır. Bu konudaki yeni çalışmalar öğrenildikçe de geçmişte konu ile ilgili bilinenler tartışılır hale gelmekte, konunun dini boyutu da özel bir önem kazanmaktadır. Ortaya çıkan tabloya göre, tüp bebek konusu dahil birçok konu yeniden değerlendirilmeye muhtaçtır.

    Hıristiyanlık dünyası kök hücre konusunda fikir birliği içinde olmasa da birbirine yakın görüşlere sahiptir.

    Katolik dünyasına göre, insan embriyosu değerlidir ve zigota insan muamelesi yapılmalıdır. Bunlar imha edilemez veya saklanamaz, araştırmalarda dahi kullanılamaz. Tabii ki, bedenin dışında döllenme teknolojisi olan tüp bebek uygulamasına da aynı gerekçelerle sıcak bakılmamaktadır. Bununla birlikte Kilise, yetişkin kök hücrelerinin kullanılmasına ise tam destek vermektedir.

    Evangelist ve Katolik Bişoplar Kilise’ne göre, embriyonik kök hücrelerin kullanımı, oluşmakta olan çocuğu korumak için, Almanya’da kesin olarak yasaklanmıştır. Ancak Alman parlamentosunun insan embriyoları öldürülerek elde edilen kök hücrelerin belirli koşullarda ithaline izin veren kararı Evangelist ve Katolik Bişoplar kiliseleri üzerinde şok etkisi yapmış ve ceninin döllenme anından itibaren insan olduğunu ve insan hayatının koruma altında olması gerektiğini ifade etmişlerdir.

    Yahudilere göre, embriyonik kök hücrede yaşamı destekleyen bir potansiyel olduğu bu yüzden bu araştırmaların devletin desteğine ihtiyaç duyduğu ifade edilmekte, sıkı kontrol altında tutulması şartıyla kök hücre araştırmalarının desteklenmesi gerekmektedir. Yahudi din adamlarına göre, tüp içerisindeki kök hücre tam bir insan sayılmamaktadır ve korunması gerekmemektedir. Özetle, embriyonik kök hücre araştırmaları, insan yaşamını daha büyük başarılar için koruyor ve yaşamı tehdit etmiyorsa bunlar devam etmelidir.

    Protestan kilisesi ise, insan embriyosu konusunda diğer kiliselerden farklı düşünmemekle birlikte kök hücre konusunda araştırmaların devam etmesinden yana olduklarını deklare etmişlerdir.

    İslam dini ise; insan ve toplum için yararlı olabilecek her türlü çalışmayı teşvik etmektedir. Ancak bunların hukuki, ahlaki ve manevi değerler açısından problem oluşturacak ve insanlık için tehlike arz edecek noktalara getirilmesini de onaylamamaktadır. Bu alanda gerekli önlemlerin alınmasını öngörmektedir.

    Esasen, teknolojinin insanlık yararı için kullanılması, bilim ve hukuk otoritelerince de savunulmaktadır. Bu itibarla, hangi şekilde olursa olsun, insana, çevreye, ekolojik dengeye ve topluma zarar vermemek kaydıyla, genler üzerinde biyolojik ve tıbbi nitelikli çalışmalar yapmak, İslam açısından bir sakınca taşımamaktadır. Hatta, İslâm, insanlığa hizmet gayesi taşıyan bu ve benzeri çalışmaları takdir ve teşvik etmektedir. Önemli olan, varılan bilimsel sonuçların insanlığın hayrına kullanılmasıdır.

    Yukarıda da ifade edildiği gibi, İslam hukukunda dünyaya sağ gelmesi şartıyla cenin miras hakkı olduğu kabul edilmiştir. Bu gerçek 1883 yılında insan embriyosu bilimi tarafından da deklare edilmiş ve bugün de aynı kanaat devam etmektedir. Bu nedenle insana ilk anından itibaren bir birey olarak saygı duyulmalı, hukuki hakları tanınmalı ve ihlal edilmemelidir. Bu itibarla, embriyonik kök hücreler değil de vücudumuzun organlarından alınan özelleşmiş yetişkin hücrelerinin de aynı fonksiyonu icra edebileceğine dair yapılan çalışmalar olumlu sonuç verir ve bunların tedavi amaçlı kullanımı mümkün hale gelirse, bu takdirde insan olma potansiyeli taşıyan kök hücrelerin yedek parça gibi kullanımı söz konusu olmayacaktır.

    Dolayısıyla tıp dünyasının bağımsız bir canlı olma potansiyeli kalmamış, özelleşmiş yetişkin kök hücrelerinin tedavi amaçlı kullanımı üzerinde yoğunlaşmaları gerekmektedir. Bunun ise, dînî ve ahlâkî açıdan organ naklinden bir farkı olmayacaktır.

    Ancak, özelleşmiş yetişkin hücrelerden embriyonik kök hücrenin özelliklerini taşıyan kök hücre elde edilememesi durumunda ve başka tedavi imkanının bulunmaması halinde, ticari ve her türlü kötü amaçlı kullanımı engelleyici tedbirleri almak kaydıyla tüp bebekten arta kalan blastocistler tedavi amaçlı olarak kullanılabilir. (Ayrıca bkz. www.diyanet.gov.tr)

    Dr. Ahmet Emin Seyhan






+ Yorum Gönder