Konusunu Oylayın.: Tarikat hakkında ne düşünüyorsunuz?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Tarikat hakkında ne düşünüyorsunuz?
  1. 05.Eylül.2011, 05:54
    1
    fatihsarı
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 24.Ağustos.2011
    Üye No: 89925
    Mesaj Sayısı: 27
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1
    Yaş: 34
    Bulunduğu yer: giresun

    Tarikat hakkında ne düşünüyorsunuz?






    Tarikat hakkında ne düşünüyorsunuz? Mumsema Tarikat hakkında ne düşünüyorsunuz?


  2. 05.Eylül.2011, 07:19
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,584
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 335
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Tarikat hakkında ne düşünüyorsunuz?




    Alıntı
    Tarikat hakkında ne düşünüyorsunuz?
    NAKŞİBENDİYE TARİKATI HAKKINDA BİLGİLER

    Bahauddin Nakşibend Muhammed b. Muhammed el-Buharî tarafından kurulan ve İslâm dünyasında yaygın olan tarikat.
    Nakşibend Farsça bir kelimedir ve "nakış yapan" demektir. Kalbi işlediği, kalbin üzerine süsler yaptığı için bu adı almıştır (Abdulmecid b. Muhammed el-Hanî, Hadaikul-Virdiyye fi Hakâikul-Acille en-Nakşibendiyye, Kahire 1306, s. 9).
    Bahauddin Nakşbend'in adı, Muhammed b. Muhammed el-Buharî' dir. 718/1318 tarihinde Buhara'ya 9 km. uzaklıkta bulunan Kasr-ı Arifân (eski adı Kasr-ı Hinduvan)'da doğdu (Tahsin Yazıcı, Nakşibend mad., İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1964, IX, 52.).
    Nakşibend dünyaya geldiği zaman, Hacegan tarikatının şeyhlerinden Muhammed Baba Semmâsî (ö. 740/1339) müridleriyle birlikte o köye gelmiş ve henüz çok küçük yaşlarında bulunan Nakşibendi mânevî evlatlığına almıştır. Bahauddin kendi hallerinden bahsederken, bu konuda şöyle der: "Benim hakkımda zuhûr eden Allah Teâlânın lütuflarından ilki, daha çocukluk çağımda iken, kadri yüce Şeyh Hâce Muhammed Baba Semmâsî'nin nazarları ile müşerref olmam ve beni evlâtlığa kabul etmeleridir" (Salahuddin b. Mübârek el-Buharî, Makamat-ı Muhammed Bahauddin Nakşibend, trc. Süleyman İzzi, İstanbul 1983, s. 29).
    Baba Semmâsî, müridlerinden Emir Külâl'e; "Bu erin terbiyesi sana aittir" diyerek, Nakşibendi ona emânet ettiği rivâyet edilir (Seyfuddin Ali b. Hüseyin, Reşahatu Aynil-Hayat, İstanbul 1291, s. 48.).
    Nakşibend, her ne kadar Emir Külâle intisab etmişse de, muteber kaynakların haber verdiğine göre, onun gerçek şeyhi, kendisinden çok sene önce vefât eden Abdulhâlik Gücduvânî (6. 617/1220)'dir. Tasavvufta, kişinin kendisinden Önce vefât etmiş olan herhangi bir şeyhin ruhâniyetinden feyz alarak rabıta kurmasına, "Üveysilik yolu" adı verilir (Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul 1990, s. 430; Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, İstanbul 1985, s. 294).
    Bahauddin on sekiz yaşlarında iken, ailesi onu evlendirmek istemiş, Bahauddin, Baba Semmâsiyi da'vet etmek için Semmâs'a gitmiş, oraya varınca, hocanın sohbetine iştirak etmiş, sohbetin kendisine verdiği zevk ve huzurdan sonra mescide gitmiş ve Cenâb-ı Hakk'a, "Ya Rabbi!.. Bana belâ yükünü çekmek için kuvvet ver. Bu hususta bana ihsanda bulun" diye dua etmiştir. Baba Semmâsi onun bu durumunu öğrendiği zaman, kendisine: "İlâhî!.. Sen, rızana uygun olanı ne ise, onu bu zayıf kuluna ihsan eyle!" diye duâ etmesini, zirâ her zaman Allah'ın rızasını kazanmayı gâye bilen kimseye belâ ulaşmayacağını, şayet Allahu Teâlâ bir velisine belâ gönderirse, yine kendi inâyetiyle ona kuvvet ve tahammülü ihsan edeceğini, insanın kendi irâdesiyle belâ istemesinin doğru olmayacağını söylemiştir.
    Baba Semmâsî vefât ettikten sonra, Semerkant'a gitmiş, oradaki dervişlerin sohbetine iştirak etmiş, kısa bir zaman içinde onların saygısını kazanmış ve tekrar memleketi Kasr-ı Arifân'a dönmüştür (Ali b. Hüseyn, Reşahât, s. 18.).
    Bahauddin Nakşibend iki kez Hicaz'a gitmiştir. Gidiş ve gelişlerinde çeşitli zatları ve yerleri ziyâret etmiştir. Memleketi olan Kasr-ı Arifân'da bir mescid yaptırmış ve inşaatında bizzat çalışıp işçilik yapmıştır (Ali b. Hüseyn, Reşahât, s. 61.).
    Nakşibend, Hanefi mezhebine mensuptu. Her fırsatta sohbet eder, va'z ve nasihatte bulunur ve "Tarikimiz sohbet üzerinedir" diyerek, müridlerini de buna teşvik ederdi. Aynı zamanda o, çok mütevâzi idi; misafirlere çok saygı gösterirdi. Hayvanlara karşı bile sevgi beslerdi ve haramdan son derece sakınırdı. Ölümünden bir gün önce müridlerine, halifelerinden Muhammed Parsa (ö. 922/1516)'ya tâbi olmalarını vasiyet etti ve 3 Rebiül-Evvel 791/2 mart 1389 pazartesi günü, doğduğu yer olan Kasr-ı Arifan'da, yetmişüç yaşında iken Hakk'ın rahmetine kavuştu.
    Nakşibendi Tarikatı, Bâhauddin Nakşibendden sonra, Alaeddin Attar, Zahid Bedahşi ve Muhammed Parsa tarafından geniş bir alâna yayıldı. Bilhassa İmam Rabbânî (ö. 1034/1625) zamanında, Hindistan ve havalisinde yayılma kaydetti. İmam Rabbânî'nin oğlu Muhammed Ma'sûm (ö. 1098/1687) da ciddi bir eğitim görerek, babasının mutedil tasavvuf yolunu devam ettirdi. Tarikat, oğlu Şeyh Seyfeddin (ö. 1100/1689) ve halifesi Seyyid Nûr Muhammed Bedvânî (ö. 1135/1723) ile naklî, tasavvufi ve farz-ı kifaye ilimler bakımından bir medrese ve herkese açık bir müessese haline geldi. Bu tarikat, Fatih Sultan Mehmed zamanında, Molla İlâhî Simâvî (ö. 896/1490) vasıtasıyla İstanbul'a girdi. Gulam Ali Dehlevî ve Ebû Saîd Müceddidî ile Hindistan içlerine de yayıldı. On sekizinci asırda Mevlana Ziyaeddin Bağdadî ile Osmanlılarda genişledi ve istikrar kazandı. Osmanlı padişahları Nakşibendiliği himâye ettiler. İstanbulda, altmış beş adet Nakşibendi dergahının bulunması, halk arasında ne kadar yaygın hale geldiğini göstermektedir (M. Fuat Köprılli!, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, İstanbul 1918, s. 123).
    Sonraki yıllarda Nakşibendiye tarikatının Mevlâna Halid Bağdâdî (ö. 1242/1826) tarafından kurulan Halidiye kolu, Anadolunun çeşitli yerlerinde, Suriye ve Irak yörelerinde yaygınlık kazandı (Reşid Paşa, Tasavvuf, İstanbul 1965, s. 101 vd.).
    Nakşibendiye Tarikatı silsilesi, üç koldan Hz. Peygamber'e kadar ulaştırılır:
    Hz. Muhammed (s.a.s)'den başlayan ilk kol:
    Hz. Ali (r.a) .......... (ö. 40/660)
    İmam Hüseyin (r.a). (ö. 60/680)
    Zeynel-Abidin ....... (ö. 75/694)
    İmam Muhammed Bakır .......... (ö. 114/732-33)
    Diğer bir kol:
    Hz. Ebûbekir (r.a) .. (ö. 13/634)
    Selman Farisî (r.a) .. (ö. 35/655)
    Kasım b. Muhammed (r.a) ....... (ö. 102/720-21)
    Her iki kol da İmam Cafer Sadık'da birleşir ............... (ö. 148/765)
    Ebû Yezid Bistâmî (ö. 261/875)
    Ebû Hasan Harkanî ................ (ö. 419/1028-29)
    Üçüncü kol:
    Hz. Ali (r.a) .......... (ö. 40/660)
    Hasan Basrî (r.a) (ö.110/728-29)
    Habib A'cemî ....... (ö. 150/767)
    Dâvud Tâî ...... (ö. 184/800-801)
    Ma'rûf el-Kerhî ..... (ö. 200/815)
    Sırriyü's-Sakatî .. .. (ö. 253/367)
    Cüneyd-i Bağdâdî .. (ö. 298/910)
    Ebû Ali Rudbârî ... ........... .....
    Ebû Ali Kâtib .... .. (ö. 321/933)
    Ebû Osmân Mağribî (ö. 373/983)
    Ebû Kasım Kürkânî (ö. 450/1058)
    Her iki kol da Ebû Ali Ferâmedi'de birleşir (ö. 477/1084-85).
    Bundan sonra silsile şöyle devâm eder:
    Yûsuf Hemedânî (ö. 535/1140-41)
    Abdulhâlik Gücduvânî ........ (ö. 617/1220-21)
    Hoca Ârif Rivgerî (ö. 649/1251)
    Mahmud İncir Faşnevî ........ (ö. 670/1271)
    Ali Râmitenî (Azizan) ....... . (ö. 705/1305, 715/1315)
    Muhammed Baba Semmâsî .. (ö. 740/1339)
    Seyyid Emir Külâl (ö. 777/1375)
    Bahaeddin Nakşibend .......... (ö. 791/1389)
    Muhammed Alâeddin Attâr. (ö. 802/1399)
    Mevlânâ Ya'kub Çerhî ........ (ö. 847/1443)
    Ubeydullah Taşkendî .......... (ö. 895/1490)
    Muhammed Parsa ..... ........ (ö. 922/1516-17)
    Derviş Muhammed (ö. 970/1562)
    Hacegî Emkenegi (ö. 1008/1599)
    Muhammed Baki Billah ...... (ö. 1014/1605)
    İmam Rabbânî ... (ö. 1034/1625)
    Muhammed Ma'sum ........... (ö. 1098/1687)
    M. Seyfeddin Fârukî ............ (ö.1100/ 1689)
    Muhammed Bedvânî ........... (ö. 1135/1723)
    Şemseddin Habibullah ........ (ö. 1195/1781)
    Abdullah Dehlevî ..... ......... (ö. 1240/1824-25)
    Mevlânâ Hâlid Bağdâdî ....... (ö. 1242/1826)
    Bu tarikat silsilesi, Hz. Ebûbekir (r.a)'den, Ebû Yezid Bistâmi'ye kadar "Sıddıkiyye"; Bistâmî'den, Abdulhâlik Gucdüvânî'ye kadar "Tayfuriyye"; Gucdüvânî'den, Muhammed Bahâeddin Nakşbend'e kadar "Hâcegâniyye"; Bahâeddin Nakşibendden, Ubeydullah Ahrâr'a kadar "Nakşbendiyye"; Ubeydullah Ahrâr'dan, İmâm Rabbâni'ye kadar "Nakşbendiyye-i Ahrâriyye"; İmam Rabbânî'den Şemseddin Mazhar'a kadar "Nakşbendiyye-i Müceddidiyye"; Şemseddin Mazhardan, Mevlânâ Hâlid'e kadar Nakşbendiyye-i Mazhariyye"; Mevlânâ Hâlid'den sonra "Nakşbendiyye-i Hâlidiyye" olarak anılmıştır (Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, s. 434 vd.).
    Abdulhâlik Gücduvânî (ö. 617/1220)'nin tesbit ettiği şu on bir prensip, Nakşibendiye Tarikatı'nın esasını teşkil etmektedir:
    1- Vukuf-ı Zamanî: Müridin zamanı çok iyi değerlendirmesidir.
    2- Vukuf-ı Adedî: Dersin adedi ve gerçek manası düşünülmelidir.
    3- Vukuf-ı Kalbî: Kalbi uyanık tutmak gerekir.
    4- Hûş der-dem: Nefes alıp verirken, gaflette olmamak.
    5- Nazar ber-kadem: Başkasına değil, kendine bakmalıdır.
    6- Sefer der-vatan: Halktan ayrılıp Hakk'a gitmesidir.
    7- Halvet der-encümen: Halk içinde de olsa, halvet hali olmalıdır.
    8- Yâd kerd: Şeyhin verdiği zikri, kalb ve dil ile daima tekrarlamak.
    9- Bâz geşt: Zikirle Allah'a dönüş, vuslât düşünülmelidir.
    10- Nigah-daşt: Kalbi zararlı düşüncelerden korumak.
    11- Yâd-daşt: Masivâyı bırakarak, sadece Allah'ı düşünmektir (Mustafa Kara, Mezhepler ve Tarikatlar Ansiklopedisi, İstanbul 1987, s. 156).
    Bazı alimlerde, Nakşibendiye Tarikatının esaslarını şu maddelerle özetlemişlerdir:
    1- Şeriatla zahiri temizlemek. 2- Tarikatla batını temizlemek. 3- Hakikatle Kurb-ı ilâhiye ulaşmak.
    4- Marifetle Allah'a ulaşmak (Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, s. 295).
    Başta işaret edildiği gibi, Ehl-i Sünnet itikâdına bağlı olan Nakşibendiye tarikâtı çeşitli ilimlerle meşgul olmaya, va'z ve sohbetler vasıtasıyla bu ilimleri tebliğ etmeye son derece önem vermiştir. İlimle meşgul olmanın, pozitif ilimlerden, bilhassa fizik, kimya, biyoloji vs. gibi Hakk'ın kudret ve azametini idrake vesile olan ilimlerden faydalanmanın bir çeşit zikir olduğunu kabul etmiştir.
    Bir de Nakşibendiye tarikatı mensupları, Şerîat esâslarına uymaya ve ona bağlı olmaya son derece önem vermişlerdir. Şeyh Ahmed Farûkî'nin;
    "Şer'î edeplerden birine riayet, mekruhlardan birini bırakmak; zikirden, fikirden, murakabeden ve mertebelere teveccühten daha faziletlidir" (Muhammed b. Abdullah Hânî, Âdâb, trc. Abdulkadir Akçiçek, İstanbul 1976, s. 13) şeklindeki açıklamaları, bu durumu açıkça ortaya koymaktadır.
    Ayrıca Nakşibendiye tarikatı, boş kalan insanların nefsin pençesinden, çeşitli kötü alışkanlıklardan korunması için, tevbe, istiğfar, zikir, tefekkür, nafile namazlar ve benzeri şeylerle meşgul olmayı tavsiye etmiştir. Bu şekilde nefsi yenip kalbi kontrol altında tutmaya murakabe denir.
    Diğer tarikatlarda olduğu gibi, Nakşibendiye Tarikatı'nda da râbıta vardır. Râbıta'yı şöyle açıklamaktadırlar: Doğrudan Allah ile manevi bir baş ve irtibât kuramayan mürid, Resulullah (s.a.s) Efendimizden itibaren, hayatta olan mürşidine kadar silsiledeki bütün meşayihin oturduklarını, kendisinin de mürşidinin yanında yer aldığını ve onlardan manevi bir feyiz aldığını düşünür ki buna râbıta denir. Râbıta yoluyla alınan bu füyuzât, manevi yolda ilerlemeye vesiledir. Râbıta'da dikkat edilecek husus, rabıta yapılan kişinin bu işin ehli, alim, kamil bir mürşid olmasıdır. Aksi takdirde, istenilen netice elde edilemez. Râbıta vesilesiyle mürid, "fenâ fi'ş-Şeyh"e, ondan sonra "fena fi'r-Resûl" ve "fenâ Fillâha ulaşır. Kişi vasıtasız olarak "fena fıllah'a (Allah Teâlâ'da fani olma imkânına) sahip değilse, râbıta yapması tavsiye edilmiştir. Aksi hallerde buna lüzum görülmemiştir (M. Halid, Râbıta hakkında Risâle İstanbul 1924, s. 238; Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, s. 447).
    Nakşibendiler önceleri kalben, gizli zikrederlerdi. Sonraları cehren, açık olarak da zikretmişlerdir. Hâlidîler ilk kurulduğu gibi kalben, gizli zikretmektedirler (Reşid Paşa, Tasavvuf, s. 104).
    Nakşibendiye Tarikatı'nda topluca yapılan zikre hatm-ı hacegan denir. Müridlerin adedi on kişiden az ise, küçük hatme; çok ise, büyük hatme sesli, sessiz olarak icrâ edilir. Aralarında iki fark vardır. Birisi, 79 kere okunacak olan el-İnşirâh suresinin terkedilmesi, diğeri ise,1001 ihlâs yerine 500 defâ, Ya Baki entel-Bâki'nin okunmasıdır (Mustafa Kara, Mezhepler ve Tarikatlar Ansiklopedisi, s. 156).
    Bütün bu usul, prensip ve kaideler tarikat şeyhleri tarafından konulmuştur. Sünnette 79 defa İnşirah 1001 defa İhlas vb. vîrdler mevcut değildir. Ayrıca yukarıda sayılan on bir prensip ve usul de Resulullah zamanında mevcut olmayıp sonradan tarikatın mensupları tarafından ortaya konmuştur. Yoksa Hz. Peygamber'den bu konuda sahih yolla gelen herhangi bir hadis veya bir haber yoktur. Bunlar tarikat ve va'z türü eserlerde mevcuttur. Halkı ibadet ve takvaya alıştırmak için iyi niyetle dinde ihdas edilmiş bid'atlerdir.Tevhid akidesine ters düşmeyenler, Kur'an ve Sünnet'e uyanları kabul edilir, gerisi red edilir.
    Nureddin TURGAY


  3. 05.Eylül.2011, 07:19
    2
    Moderatör



    Alıntı
    Tarikat hakkında ne düşünüyorsunuz?
    NAKŞİBENDİYE TARİKATI HAKKINDA BİLGİLER

    Bahauddin Nakşibend Muhammed b. Muhammed el-Buharî tarafından kurulan ve İslâm dünyasında yaygın olan tarikat.
    Nakşibend Farsça bir kelimedir ve "nakış yapan" demektir. Kalbi işlediği, kalbin üzerine süsler yaptığı için bu adı almıştır (Abdulmecid b. Muhammed el-Hanî, Hadaikul-Virdiyye fi Hakâikul-Acille en-Nakşibendiyye, Kahire 1306, s. 9).
    Bahauddin Nakşbend'in adı, Muhammed b. Muhammed el-Buharî' dir. 718/1318 tarihinde Buhara'ya 9 km. uzaklıkta bulunan Kasr-ı Arifân (eski adı Kasr-ı Hinduvan)'da doğdu (Tahsin Yazıcı, Nakşibend mad., İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1964, IX, 52.).
    Nakşibend dünyaya geldiği zaman, Hacegan tarikatının şeyhlerinden Muhammed Baba Semmâsî (ö. 740/1339) müridleriyle birlikte o köye gelmiş ve henüz çok küçük yaşlarında bulunan Nakşibendi mânevî evlatlığına almıştır. Bahauddin kendi hallerinden bahsederken, bu konuda şöyle der: "Benim hakkımda zuhûr eden Allah Teâlânın lütuflarından ilki, daha çocukluk çağımda iken, kadri yüce Şeyh Hâce Muhammed Baba Semmâsî'nin nazarları ile müşerref olmam ve beni evlâtlığa kabul etmeleridir" (Salahuddin b. Mübârek el-Buharî, Makamat-ı Muhammed Bahauddin Nakşibend, trc. Süleyman İzzi, İstanbul 1983, s. 29).
    Baba Semmâsî, müridlerinden Emir Külâl'e; "Bu erin terbiyesi sana aittir" diyerek, Nakşibendi ona emânet ettiği rivâyet edilir (Seyfuddin Ali b. Hüseyin, Reşahatu Aynil-Hayat, İstanbul 1291, s. 48.).
    Nakşibend, her ne kadar Emir Külâle intisab etmişse de, muteber kaynakların haber verdiğine göre, onun gerçek şeyhi, kendisinden çok sene önce vefât eden Abdulhâlik Gücduvânî (6. 617/1220)'dir. Tasavvufta, kişinin kendisinden Önce vefât etmiş olan herhangi bir şeyhin ruhâniyetinden feyz alarak rabıta kurmasına, "Üveysilik yolu" adı verilir (Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul 1990, s. 430; Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, İstanbul 1985, s. 294).
    Bahauddin on sekiz yaşlarında iken, ailesi onu evlendirmek istemiş, Bahauddin, Baba Semmâsiyi da'vet etmek için Semmâs'a gitmiş, oraya varınca, hocanın sohbetine iştirak etmiş, sohbetin kendisine verdiği zevk ve huzurdan sonra mescide gitmiş ve Cenâb-ı Hakk'a, "Ya Rabbi!.. Bana belâ yükünü çekmek için kuvvet ver. Bu hususta bana ihsanda bulun" diye dua etmiştir. Baba Semmâsi onun bu durumunu öğrendiği zaman, kendisine: "İlâhî!.. Sen, rızana uygun olanı ne ise, onu bu zayıf kuluna ihsan eyle!" diye duâ etmesini, zirâ her zaman Allah'ın rızasını kazanmayı gâye bilen kimseye belâ ulaşmayacağını, şayet Allahu Teâlâ bir velisine belâ gönderirse, yine kendi inâyetiyle ona kuvvet ve tahammülü ihsan edeceğini, insanın kendi irâdesiyle belâ istemesinin doğru olmayacağını söylemiştir.
    Baba Semmâsî vefât ettikten sonra, Semerkant'a gitmiş, oradaki dervişlerin sohbetine iştirak etmiş, kısa bir zaman içinde onların saygısını kazanmış ve tekrar memleketi Kasr-ı Arifân'a dönmüştür (Ali b. Hüseyn, Reşahât, s. 18.).
    Bahauddin Nakşibend iki kez Hicaz'a gitmiştir. Gidiş ve gelişlerinde çeşitli zatları ve yerleri ziyâret etmiştir. Memleketi olan Kasr-ı Arifân'da bir mescid yaptırmış ve inşaatında bizzat çalışıp işçilik yapmıştır (Ali b. Hüseyn, Reşahât, s. 61.).
    Nakşibend, Hanefi mezhebine mensuptu. Her fırsatta sohbet eder, va'z ve nasihatte bulunur ve "Tarikimiz sohbet üzerinedir" diyerek, müridlerini de buna teşvik ederdi. Aynı zamanda o, çok mütevâzi idi; misafirlere çok saygı gösterirdi. Hayvanlara karşı bile sevgi beslerdi ve haramdan son derece sakınırdı. Ölümünden bir gün önce müridlerine, halifelerinden Muhammed Parsa (ö. 922/1516)'ya tâbi olmalarını vasiyet etti ve 3 Rebiül-Evvel 791/2 mart 1389 pazartesi günü, doğduğu yer olan Kasr-ı Arifan'da, yetmişüç yaşında iken Hakk'ın rahmetine kavuştu.
    Nakşibendi Tarikatı, Bâhauddin Nakşibendden sonra, Alaeddin Attar, Zahid Bedahşi ve Muhammed Parsa tarafından geniş bir alâna yayıldı. Bilhassa İmam Rabbânî (ö. 1034/1625) zamanında, Hindistan ve havalisinde yayılma kaydetti. İmam Rabbânî'nin oğlu Muhammed Ma'sûm (ö. 1098/1687) da ciddi bir eğitim görerek, babasının mutedil tasavvuf yolunu devam ettirdi. Tarikat, oğlu Şeyh Seyfeddin (ö. 1100/1689) ve halifesi Seyyid Nûr Muhammed Bedvânî (ö. 1135/1723) ile naklî, tasavvufi ve farz-ı kifaye ilimler bakımından bir medrese ve herkese açık bir müessese haline geldi. Bu tarikat, Fatih Sultan Mehmed zamanında, Molla İlâhî Simâvî (ö. 896/1490) vasıtasıyla İstanbul'a girdi. Gulam Ali Dehlevî ve Ebû Saîd Müceddidî ile Hindistan içlerine de yayıldı. On sekizinci asırda Mevlana Ziyaeddin Bağdadî ile Osmanlılarda genişledi ve istikrar kazandı. Osmanlı padişahları Nakşibendiliği himâye ettiler. İstanbulda, altmış beş adet Nakşibendi dergahının bulunması, halk arasında ne kadar yaygın hale geldiğini göstermektedir (M. Fuat Köprılli!, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, İstanbul 1918, s. 123).
    Sonraki yıllarda Nakşibendiye tarikatının Mevlâna Halid Bağdâdî (ö. 1242/1826) tarafından kurulan Halidiye kolu, Anadolunun çeşitli yerlerinde, Suriye ve Irak yörelerinde yaygınlık kazandı (Reşid Paşa, Tasavvuf, İstanbul 1965, s. 101 vd.).
    Nakşibendiye Tarikatı silsilesi, üç koldan Hz. Peygamber'e kadar ulaştırılır:
    Hz. Muhammed (s.a.s)'den başlayan ilk kol:
    Hz. Ali (r.a) .......... (ö. 40/660)
    İmam Hüseyin (r.a). (ö. 60/680)
    Zeynel-Abidin ....... (ö. 75/694)
    İmam Muhammed Bakır .......... (ö. 114/732-33)
    Diğer bir kol:
    Hz. Ebûbekir (r.a) .. (ö. 13/634)
    Selman Farisî (r.a) .. (ö. 35/655)
    Kasım b. Muhammed (r.a) ....... (ö. 102/720-21)
    Her iki kol da İmam Cafer Sadık'da birleşir ............... (ö. 148/765)
    Ebû Yezid Bistâmî (ö. 261/875)
    Ebû Hasan Harkanî ................ (ö. 419/1028-29)
    Üçüncü kol:
    Hz. Ali (r.a) .......... (ö. 40/660)
    Hasan Basrî (r.a) (ö.110/728-29)
    Habib A'cemî ....... (ö. 150/767)
    Dâvud Tâî ...... (ö. 184/800-801)
    Ma'rûf el-Kerhî ..... (ö. 200/815)
    Sırriyü's-Sakatî .. .. (ö. 253/367)
    Cüneyd-i Bağdâdî .. (ö. 298/910)
    Ebû Ali Rudbârî ... ........... .....
    Ebû Ali Kâtib .... .. (ö. 321/933)
    Ebû Osmân Mağribî (ö. 373/983)
    Ebû Kasım Kürkânî (ö. 450/1058)
    Her iki kol da Ebû Ali Ferâmedi'de birleşir (ö. 477/1084-85).
    Bundan sonra silsile şöyle devâm eder:
    Yûsuf Hemedânî (ö. 535/1140-41)
    Abdulhâlik Gücduvânî ........ (ö. 617/1220-21)
    Hoca Ârif Rivgerî (ö. 649/1251)
    Mahmud İncir Faşnevî ........ (ö. 670/1271)
    Ali Râmitenî (Azizan) ....... . (ö. 705/1305, 715/1315)
    Muhammed Baba Semmâsî .. (ö. 740/1339)
    Seyyid Emir Külâl (ö. 777/1375)
    Bahaeddin Nakşibend .......... (ö. 791/1389)
    Muhammed Alâeddin Attâr. (ö. 802/1399)
    Mevlânâ Ya'kub Çerhî ........ (ö. 847/1443)
    Ubeydullah Taşkendî .......... (ö. 895/1490)
    Muhammed Parsa ..... ........ (ö. 922/1516-17)
    Derviş Muhammed (ö. 970/1562)
    Hacegî Emkenegi (ö. 1008/1599)
    Muhammed Baki Billah ...... (ö. 1014/1605)
    İmam Rabbânî ... (ö. 1034/1625)
    Muhammed Ma'sum ........... (ö. 1098/1687)
    M. Seyfeddin Fârukî ............ (ö.1100/ 1689)
    Muhammed Bedvânî ........... (ö. 1135/1723)
    Şemseddin Habibullah ........ (ö. 1195/1781)
    Abdullah Dehlevî ..... ......... (ö. 1240/1824-25)
    Mevlânâ Hâlid Bağdâdî ....... (ö. 1242/1826)
    Bu tarikat silsilesi, Hz. Ebûbekir (r.a)'den, Ebû Yezid Bistâmi'ye kadar "Sıddıkiyye"; Bistâmî'den, Abdulhâlik Gucdüvânî'ye kadar "Tayfuriyye"; Gucdüvânî'den, Muhammed Bahâeddin Nakşbend'e kadar "Hâcegâniyye"; Bahâeddin Nakşibendden, Ubeydullah Ahrâr'a kadar "Nakşbendiyye"; Ubeydullah Ahrâr'dan, İmâm Rabbâni'ye kadar "Nakşbendiyye-i Ahrâriyye"; İmam Rabbânî'den Şemseddin Mazhar'a kadar "Nakşbendiyye-i Müceddidiyye"; Şemseddin Mazhardan, Mevlânâ Hâlid'e kadar Nakşbendiyye-i Mazhariyye"; Mevlânâ Hâlid'den sonra "Nakşbendiyye-i Hâlidiyye" olarak anılmıştır (Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, s. 434 vd.).
    Abdulhâlik Gücduvânî (ö. 617/1220)'nin tesbit ettiği şu on bir prensip, Nakşibendiye Tarikatı'nın esasını teşkil etmektedir:
    1- Vukuf-ı Zamanî: Müridin zamanı çok iyi değerlendirmesidir.
    2- Vukuf-ı Adedî: Dersin adedi ve gerçek manası düşünülmelidir.
    3- Vukuf-ı Kalbî: Kalbi uyanık tutmak gerekir.
    4- Hûş der-dem: Nefes alıp verirken, gaflette olmamak.
    5- Nazar ber-kadem: Başkasına değil, kendine bakmalıdır.
    6- Sefer der-vatan: Halktan ayrılıp Hakk'a gitmesidir.
    7- Halvet der-encümen: Halk içinde de olsa, halvet hali olmalıdır.
    8- Yâd kerd: Şeyhin verdiği zikri, kalb ve dil ile daima tekrarlamak.
    9- Bâz geşt: Zikirle Allah'a dönüş, vuslât düşünülmelidir.
    10- Nigah-daşt: Kalbi zararlı düşüncelerden korumak.
    11- Yâd-daşt: Masivâyı bırakarak, sadece Allah'ı düşünmektir (Mustafa Kara, Mezhepler ve Tarikatlar Ansiklopedisi, İstanbul 1987, s. 156).
    Bazı alimlerde, Nakşibendiye Tarikatının esaslarını şu maddelerle özetlemişlerdir:
    1- Şeriatla zahiri temizlemek. 2- Tarikatla batını temizlemek. 3- Hakikatle Kurb-ı ilâhiye ulaşmak.
    4- Marifetle Allah'a ulaşmak (Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, s. 295).
    Başta işaret edildiği gibi, Ehl-i Sünnet itikâdına bağlı olan Nakşibendiye tarikâtı çeşitli ilimlerle meşgul olmaya, va'z ve sohbetler vasıtasıyla bu ilimleri tebliğ etmeye son derece önem vermiştir. İlimle meşgul olmanın, pozitif ilimlerden, bilhassa fizik, kimya, biyoloji vs. gibi Hakk'ın kudret ve azametini idrake vesile olan ilimlerden faydalanmanın bir çeşit zikir olduğunu kabul etmiştir.
    Bir de Nakşibendiye tarikatı mensupları, Şerîat esâslarına uymaya ve ona bağlı olmaya son derece önem vermişlerdir. Şeyh Ahmed Farûkî'nin;
    "Şer'î edeplerden birine riayet, mekruhlardan birini bırakmak; zikirden, fikirden, murakabeden ve mertebelere teveccühten daha faziletlidir" (Muhammed b. Abdullah Hânî, Âdâb, trc. Abdulkadir Akçiçek, İstanbul 1976, s. 13) şeklindeki açıklamaları, bu durumu açıkça ortaya koymaktadır.
    Ayrıca Nakşibendiye tarikatı, boş kalan insanların nefsin pençesinden, çeşitli kötü alışkanlıklardan korunması için, tevbe, istiğfar, zikir, tefekkür, nafile namazlar ve benzeri şeylerle meşgul olmayı tavsiye etmiştir. Bu şekilde nefsi yenip kalbi kontrol altında tutmaya murakabe denir.
    Diğer tarikatlarda olduğu gibi, Nakşibendiye Tarikatı'nda da râbıta vardır. Râbıta'yı şöyle açıklamaktadırlar: Doğrudan Allah ile manevi bir baş ve irtibât kuramayan mürid, Resulullah (s.a.s) Efendimizden itibaren, hayatta olan mürşidine kadar silsiledeki bütün meşayihin oturduklarını, kendisinin de mürşidinin yanında yer aldığını ve onlardan manevi bir feyiz aldığını düşünür ki buna râbıta denir. Râbıta yoluyla alınan bu füyuzât, manevi yolda ilerlemeye vesiledir. Râbıta'da dikkat edilecek husus, rabıta yapılan kişinin bu işin ehli, alim, kamil bir mürşid olmasıdır. Aksi takdirde, istenilen netice elde edilemez. Râbıta vesilesiyle mürid, "fenâ fi'ş-Şeyh"e, ondan sonra "fena fi'r-Resûl" ve "fenâ Fillâha ulaşır. Kişi vasıtasız olarak "fena fıllah'a (Allah Teâlâ'da fani olma imkânına) sahip değilse, râbıta yapması tavsiye edilmiştir. Aksi hallerde buna lüzum görülmemiştir (M. Halid, Râbıta hakkında Risâle İstanbul 1924, s. 238; Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, s. 447).
    Nakşibendiler önceleri kalben, gizli zikrederlerdi. Sonraları cehren, açık olarak da zikretmişlerdir. Hâlidîler ilk kurulduğu gibi kalben, gizli zikretmektedirler (Reşid Paşa, Tasavvuf, s. 104).
    Nakşibendiye Tarikatı'nda topluca yapılan zikre hatm-ı hacegan denir. Müridlerin adedi on kişiden az ise, küçük hatme; çok ise, büyük hatme sesli, sessiz olarak icrâ edilir. Aralarında iki fark vardır. Birisi, 79 kere okunacak olan el-İnşirâh suresinin terkedilmesi, diğeri ise,1001 ihlâs yerine 500 defâ, Ya Baki entel-Bâki'nin okunmasıdır (Mustafa Kara, Mezhepler ve Tarikatlar Ansiklopedisi, s. 156).
    Bütün bu usul, prensip ve kaideler tarikat şeyhleri tarafından konulmuştur. Sünnette 79 defa İnşirah 1001 defa İhlas vb. vîrdler mevcut değildir. Ayrıca yukarıda sayılan on bir prensip ve usul de Resulullah zamanında mevcut olmayıp sonradan tarikatın mensupları tarafından ortaya konmuştur. Yoksa Hz. Peygamber'den bu konuda sahih yolla gelen herhangi bir hadis veya bir haber yoktur. Bunlar tarikat ve va'z türü eserlerde mevcuttur. Halkı ibadet ve takvaya alıştırmak için iyi niyetle dinde ihdas edilmiş bid'atlerdir.Tevhid akidesine ters düşmeyenler, Kur'an ve Sünnet'e uyanları kabul edilir, gerisi red edilir.
    Nureddin TURGAY


  4. 05.Eylül.2011, 09:38
    3
    islamyolu
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Mayıs.2011
    Üye No: 87477
    Mesaj Sayısı: 2,615
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0

    Cevap: Tarikat hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Sünnet ten delil olarak ;

    Ali' yi anmak ibadettir (deylemi )

    Peygamberleri anmak ibadettendir , iyi kimseleri hatırlamak ise keffaret dir ( Ali el Müttaki )

    insanlardan , Allah' ın zikri için anahtar olanlar vardır ki , onlar görüldügünde Allah hatırlanır ( Taberani , Beyhaki )

    Allah-u Te'ala nın nimetlerini düşünün Zatını düşünmeyin (beyhaki)

    Evliyaullah o kimselerdirki görüldükleri zaman Allah hatırlanır (hakim-i Tirmizi , Taberi ,Nesai)

    '' Bana bakmak ibadettir '' (Taberani , )

    alimlerimiz bunlar gibi Hadisleri delil getirerek Sünnetten delil var demiştir. Aslında daha dolu hadisi şerifler var. Ama işte İnşirah süresi , İhlas okuması Filan kaynagını bulamadım. Belki İnşirah süresi Şeytan vesveselerine iyi geldigi için. Rabıta yaparken okurlar. Surelerin Faziletleri oldugu için. neyin ne amaçla kullanıldıgı da bidat olmaz.

    neyse Nakşibendi Tarikatını severim , İmam Rabbani Hazretlerinden Kaynaklanıyor. birde Tarikatı Devam ettiren. Mahmut Efendi Hazretlerinden.


    Allah Razı olsun Mum hocam güzel Paylaşımdı.


  5. 05.Eylül.2011, 09:38
    3
    islamyolu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    Sünnet ten delil olarak ;

    Ali' yi anmak ibadettir (deylemi )

    Peygamberleri anmak ibadettendir , iyi kimseleri hatırlamak ise keffaret dir ( Ali el Müttaki )

    insanlardan , Allah' ın zikri için anahtar olanlar vardır ki , onlar görüldügünde Allah hatırlanır ( Taberani , Beyhaki )

    Allah-u Te'ala nın nimetlerini düşünün Zatını düşünmeyin (beyhaki)

    Evliyaullah o kimselerdirki görüldükleri zaman Allah hatırlanır (hakim-i Tirmizi , Taberi ,Nesai)

    '' Bana bakmak ibadettir '' (Taberani , )

    alimlerimiz bunlar gibi Hadisleri delil getirerek Sünnetten delil var demiştir. Aslında daha dolu hadisi şerifler var. Ama işte İnşirah süresi , İhlas okuması Filan kaynagını bulamadım. Belki İnşirah süresi Şeytan vesveselerine iyi geldigi için. Rabıta yaparken okurlar. Surelerin Faziletleri oldugu için. neyin ne amaçla kullanıldıgı da bidat olmaz.

    neyse Nakşibendi Tarikatını severim , İmam Rabbani Hazretlerinden Kaynaklanıyor. birde Tarikatı Devam ettiren. Mahmut Efendi Hazretlerinden.


    Allah Razı olsun Mum hocam güzel Paylaşımdı.


  6. 05.Eylül.2011, 10:14
    4
    Esse
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 25.Nisan.2011
    Üye No: 86873
    Mesaj Sayısı: 83
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1

    Cevap: Tarikat hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Alıntı
    Tarikat hakkında ne düşünüyorsunuz?
    hakkıyla yerine getirilebilirse adab, ahlak, tevazu,islamın süsüdür tarikat ama bediuzzaman hazretleri yanılmıyorsam şöyle bir sözü var insan tarikatsız cennete girer ama imansız giremez.islama engüzel şekilde riyasız gidilen tüm yollar güzeldir diya düşünüyorum


  7. 05.Eylül.2011, 10:14
    4
    Devamlı Üye
    Alıntı
    Tarikat hakkında ne düşünüyorsunuz?
    hakkıyla yerine getirilebilirse adab, ahlak, tevazu,islamın süsüdür tarikat ama bediuzzaman hazretleri yanılmıyorsam şöyle bir sözü var insan tarikatsız cennete girer ama imansız giremez.islama engüzel şekilde riyasız gidilen tüm yollar güzeldir diya düşünüyorum


  8. 05.Eylül.2011, 10:17
    5
    fatihsarı
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 24.Ağustos.2011
    Üye No: 89925
    Mesaj Sayısı: 27
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1
    Yaş: 34
    Bulunduğu yer: giresun

    Cevap: Tarikat hakkında ne düşünüyorsunuz?

    seyda hz.lerine baglı olan varmı kardeşler


  9. 05.Eylül.2011, 10:17
    5
    seyda hz.lerine baglı olan varmı kardeşler


  10. 05.Eylül.2011, 10:23
    6
    Esse
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 25.Nisan.2011
    Üye No: 86873
    Mesaj Sayısı: 83
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1

    Cevap: Tarikat hakkında ne düşünüyorsunuz?

    kardeş tüm medrese mürşitlerine seyda derler hangi şehirde sizin dediğiniz.mutlaka herkesin bir seydası var


  11. 05.Eylül.2011, 10:23
    6
    Devamlı Üye
    kardeş tüm medrese mürşitlerine seyda derler hangi şehirde sizin dediğiniz.mutlaka herkesin bir seydası var


  12. 05.Eylül.2011, 12:00
    7
    fatihsarı
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 24.Ağustos.2011
    Üye No: 89925
    Mesaj Sayısı: 27
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1
    Yaş: 34
    Bulunduğu yer: giresun

    Cevap: Tarikat hakkında ne düşünüyorsunuz?

    adıyamanda kardeşim


  13. 05.Eylül.2011, 12:00
    7
    adıyamanda kardeşim


  14. 05.Eylül.2011, 12:13
    8
    what
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 14.Ağustos.2011
    Üye No: 89613
    Mesaj Sayısı: 198
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0
    Yaş: 27

    Cevap: Tarikat hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Tabbi ki, ben bayramın üçüncü günü ordaydım.Gavs ı sultani,sultanım gavsı sani, Seyda Abdulbaki.Maşallah acayıp kalabalıktı,akın akın gelenler.Rabbim hepimizinkini kabul eylesin.


  15. 05.Eylül.2011, 12:13
    8
    Emekli
    Tabbi ki, ben bayramın üçüncü günü ordaydım.Gavs ı sultani,sultanım gavsı sani, Seyda Abdulbaki.Maşallah acayıp kalabalıktı,akın akın gelenler.Rabbim hepimizinkini kabul eylesin.


  16. 19.Temmuz.2012, 13:11
    9
    İLİMCİK
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 20.Haziran.2012
    Üye No: 96623
    Mesaj Sayısı: 419
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 5

    Cevap: Tarikat hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Dokuzuncu Kısım

    Telvihât-ı Tis'a

    بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

    اَلاَۤ اِنَّ اَوْلِيَاۤءَ اللهِ لاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنوُنَ


    Şu kısım, turuk-u velâyet hakkında olup Dokuz Telvihtir.

    Birinci Telvih

    Tasavvuf, tarikat, velâyet, seyr ü sülûk namları altında şirin, nuranî, neşeli, ruhanî bir hakikat-i kudsiye vardır ki, o hakikat-i kudsiyeyi ilân eden, ders veren, tavsif eden binler cilt kitap, ehl-i zevk ve keşfin muhakkikleri yazmışlar, o hakikati ümmete ve bize söylemişler. "جَزَاهُمُ اللهُ خَيْرًا كَثِيرًا" Biz, o muhit denizinden birkaç katre hükmünde birkaç reşhâlarını şu zamanın bazı ilcaatına binaen göstereceğiz.

    Sual: Tarikat nedir?

    Elcevap: Tarikatin gaye-i maksadı, marifet ve inkişaf-ı hakaik-i imaniye olarak, Mirac-ı Ahmedînin (a.s.m.) gölgesinde ve sâyesi altında kalp ayağıyla bir seyr ü sülûk-i ruhanî neticesinde, zevkî, hâlî ve bir derece şuhudî hakaik-i imaniye ve Kur'âniyeye mazhariyet; "tarikat," "tasavvuf" namıyla ulvî bir sırr-ı insanî ve bir kemâl-i beşerîdir.

    Evet, şu kâinatta insan bir fihriste-i câmia olduğundan, insanın kalbi binler Âlemin harita-i mâneviyesi hükmündedir. Evet, insanın kafasındaki dimağı, hadsiz telsiz telgraf ve telefonların santral denilen merkezi misilli, kâinatın bir nevi merkez-i mânevîsi olduğunu gösteren hadsiz fünun ve ulûm-u beşeriye olduğu gibi, insanın mahiyetindeki kalbi dahi, hadsiz hakaik-i kâinatın mazharı, medarı, çekirdeği olduğunu, had ve hesaba gelmeyen ehl-i velâyetin yazdıkları milyonlarla nuranî kitaplar gösteriyorlar.

    İşte, madem kalp ve dimağ-ı insanî bu merkezdedir; çekirdek hâletinde bir şecere-i azîmenin cihazatını tazammun eder ve ebedî, uhrevî, haşmetli bir makinenin Âletleri ve çarkları içinde derc edilmiştir. Elbette ve herhâlde, o kalbin Fâtırı, o kalbi işlettirmesini ve bilkuvve tavırdan bilfiil vaziyetine çıkarmasını ve inkişafını ve hareketini irade etmiş ki, öyle yapmış. Madem irade etmiş; elbette o kalp dahi akıl gibi işleyecek. Ve kalbi işlettirmek için en büyük vasıta, velâyet merâtibinde zikr-i İlâhî ile tarikat yolunda hakaik-i imaniyeye teveccüh etmektir.

    İkinci Telvih

    Bu seyr ü sülûk-i kalbînin ve hareket-i ruhaniyenin miftahları ve vesileleri, zikr-i İlâhî ve tefekkürdür. Bu zikir ve fikrin mehâsini tâdâd ile bitmez. Hadsiz fevâid-i uhreviyeden ve kemâlât-ı insaniyeden kat-ı nazar, yalnız şu dağdağalı hayat-ı dünyeviyeye ait cüz'î bir faydası şudur ki:

    Her insan, hayatın dağdağasından ve ağır tekâlifinden bir derece kurtulmak ve teneffüs etmek için, herhâlde bir teselli ister, bir zevki arar ve vahşeti izale edecek bir ünsiyeti taharri eder. Medeniyet-i insaniye neticesindeki içtimâât-ı ünsiyetkârâne, on insanda bir ikisine muvakkat olarak, belki gafletkârâne ve sarhoşçasına bir ünsiyet ve bir ülfet ve bir teselli verir. Fakat yüzde sekseni ya dağlarda, derelerde münferit yaşıyor, ya derd-i maişet onu ücrâ köşelere sevk ediyor, ya musibetler ve ihtiyarlık gibi âhireti düşündüren vasıtalar cihetiyle insanların cemaatlerinden gelen ünsiyetten mahrumdurlar. O hâl onlara ünsiyet verip teselli etmez.

    İşte böylelerin hakikî tesellisi ve ciddî ünsiyeti ve tatlı zevki, zikir ve fikir vasıtasıyla kalbi işletmek, o ücrâ köşelerde, o vahşetli dağ ve sıkıntılı derelerde kalbine müteveccih olup Allah diyerek kalbiyle ünsiyet edip, o ünsiyetle, etrafında vahşetle ona bakan eşyayı ünsiyetkârâne tebessüm vaziyetinde düşünüp, "Zikrettiğim Hâlıkımın hadsiz ibâdı her tarafta bulunduğu gibi, bu vahşetgâhımda da çokturlar. Ben yalnız değilim; tevahhuş mânâsızdır" diyerek, imanlı bir hayattan ünsiyetli bir zevk alır. Saadet-i hayatiye mânâsını anlar, Allah'a şükreder.

    Üçüncü Telvih

    Velâyet bir hüccet-i risalettir; tarikat bir bürhan-ı şeriattır. Çünkü risaletin tebliğ ettiği hakaik-i imaniyeyi, velâyet bir nevi şuhud-u kalbî ve zevk-i ruhanî ile aynelyakin derecesinde görür, tasdik eder. Onun tasdiki, risaletin hakkaniyetine katî bir hüccettir. Şeriat ders verdiği ahkâmın hakaikini, tarikat zevkiyle, keşfiyle ve ondan istifadesiyle ve istifazasıyla o ahkâm-ı şeriatın hak olduğuna ve haktan geldiğine bir bürhan-ı bâhirdir. Evet, nasıl ki velâyet ve tarikat, risalet ve şeriatın hücceti ve delilidir; öyle de, İslâmiyetin bir sırr-ı kemâli ve medar-ı envârı ve insaniyetin, İslâmiyet sırrıyla bir maden-i terakkiyâtı ve bir menba-ı tefeyyüzâtıdır.

    İşte bur sırr-ı azîmin bu derece ehemmiyetiyle beraber, bazı firak-ı dâlle onun inkârı tarafına gitmişler. Kendileri mahrum kaldıkları o envardan başkalarının mahrumiyetine sebep olmuşlar. En ziyade medar-ı teessüf şudur ki:

    Ehl-i Sünnet ve Cemaatin bir kısım zâhirî uleması ve Ehl-i Sünnet ve Cemaate mensup bir kısım ehl-i siyaset gafil insanlar, ehl-i tarikatin içinde gördükleri bazı sû-i istimâlâtı ve bir kısım hatîâtı bahane ederek, o hazine-i uzmâyı kapatmak, belki tahrip etmek ve bir nevi âb-ı hayatı dağıtan o kevser membaını kurutmak için çalışıyorlar. Halbuki eşyada kusursuz ve her ciheti hayırlı şeyler, meşrepler, meslekler az bulunur. Alâküllihâl bazı kusurlar ve sû-i istimâlât olacak. Çünkü ehil olmayanlar bir işe girseler, elbette sûiistimal ederler. Fakat Cenâb-ı Hak, âhirette muhasebe-i a'mâl düsturuyla, adalet-i Rabbâniyesini, hasenat ve seyyiâtın muvazenesiyle gösteriyor. Yani, hasenat râcih ve ağır gelse mükâfatlandırır, kabul eder; seyyiat râcih gelse cezalandırır, reddeder. Hasenat ve seyyiâtın muvazenesi kemiyete bakmaz, keyfiyete bakar. Bazı olur, birtek hasene bin seyyiâta tereccuh eder, affettirir.

    Madem adalet-i İlâhiye böyle hükmeder ve hakikat dahi bunu hak görür. Tarikat, yani Sünnet-i Seniyye dairesinde tarikatin hasenâtı seyyiâtına katiyen müreccah olduğuna delil, ehl-i tarikat, ehl-i dalâletin hücumu zamanında imanlarını muhafaza etmesidir. Âdi bir samimî ehl-i tarikat, sûrî, zâhirî bir mütefenninden daha ziyade kendini muhafaza eder. O zevk-i tarikat vasıtasıyla ve o muhabbet-i evliya cihetiyle imanını kurtarır. Kebâirle fâsık olur, fakat kâfir olmaz, kolaylıkla zındıkaya sokulmaz. Şedit bir muhabbet ve metin bir itikadla aktab kabul ettiği bir silsile-i meşâyihi, onun nazarında hiçbir kuvvet çürütemez. Çürütmediği için, onlardan itimadını kesemez. Onlardan itimadı kesilmezse, zındıkaya giremez. Tarikatte hissesi olmayan ve kalbi harekete gelmeyen, bir muhakkik Âlim zat da olsa, şimdiki zındıkların desiselerine karşı kendini tam muhafaza etmesi müşkülleşmiştir.

    Bir şey daha var ki: Daire-i takvâdan hariç, belki daire-i İslâmiyetten hariç bir suret almış bazı meşreplerin ve tarikat namını haksız olarak kendine takanların seyyiâtıyla tarikat mahkûm olmaz. Tarikatin dinî ve uhrevî ve ruhanî çok mühim ve ulvî neticelerinden sarf-ı nazar, yalnız Âlem-i İslâm içindeki kudsî bir rabıta olan uhuvvetin inkişafına ve inbisatına en birinci, tesirli ve hararetli vasıta tarikatler olduğu gibi, Âlem-i küfrün ve siyaset-i Hıristiyaniyenin, nur-u İslâmiyeti söndürmek için müthiş hücumlarına karşı dahi, üç mühim ve sarsılmaz kale-i İslâmiyeden bir kalesidir. Merkez-i hilâfet olan İstanbul'u beş yüz elli sene bütün Âlem-i Hıristiyaniyenin karşısında muhafaza ettiren, İstanbul'da beş yüz yerde fışkıran envâr-ı tevhid ve o merkez-i İslâmiyedeki ehl-i imanın mühim bir nokta-i istinadı, o büyük camilerin arkalarındaki tekkelerde Allah Allah diyenlerin kuvvet-i imaniyeleri ve marifet-i İlâhiyeden gelen bir muhabbet-i ruhaniye ile cûş u huruşlarıdır.

    İşte, ey akılsız hamiyetfuruşlar ve sahtekâr milliyetperverler! Tarikatin, hayat-ı içtimaiyenizde bu hasenesini çürütecek hangi seyyiatlardır, söyleyiniz.


  17. 19.Temmuz.2012, 13:11
    9
    İLİMCİK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Devamlı Üye
    Dokuzuncu Kısım

    Telvihât-ı Tis'a

    بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

    اَلاَۤ اِنَّ اَوْلِيَاۤءَ اللهِ لاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنوُنَ


    Şu kısım, turuk-u velâyet hakkında olup Dokuz Telvihtir.

    Birinci Telvih

    Tasavvuf, tarikat, velâyet, seyr ü sülûk namları altında şirin, nuranî, neşeli, ruhanî bir hakikat-i kudsiye vardır ki, o hakikat-i kudsiyeyi ilân eden, ders veren, tavsif eden binler cilt kitap, ehl-i zevk ve keşfin muhakkikleri yazmışlar, o hakikati ümmete ve bize söylemişler. "جَزَاهُمُ اللهُ خَيْرًا كَثِيرًا" Biz, o muhit denizinden birkaç katre hükmünde birkaç reşhâlarını şu zamanın bazı ilcaatına binaen göstereceğiz.

    Sual: Tarikat nedir?

    Elcevap: Tarikatin gaye-i maksadı, marifet ve inkişaf-ı hakaik-i imaniye olarak, Mirac-ı Ahmedînin (a.s.m.) gölgesinde ve sâyesi altında kalp ayağıyla bir seyr ü sülûk-i ruhanî neticesinde, zevkî, hâlî ve bir derece şuhudî hakaik-i imaniye ve Kur'âniyeye mazhariyet; "tarikat," "tasavvuf" namıyla ulvî bir sırr-ı insanî ve bir kemâl-i beşerîdir.

    Evet, şu kâinatta insan bir fihriste-i câmia olduğundan, insanın kalbi binler Âlemin harita-i mâneviyesi hükmündedir. Evet, insanın kafasındaki dimağı, hadsiz telsiz telgraf ve telefonların santral denilen merkezi misilli, kâinatın bir nevi merkez-i mânevîsi olduğunu gösteren hadsiz fünun ve ulûm-u beşeriye olduğu gibi, insanın mahiyetindeki kalbi dahi, hadsiz hakaik-i kâinatın mazharı, medarı, çekirdeği olduğunu, had ve hesaba gelmeyen ehl-i velâyetin yazdıkları milyonlarla nuranî kitaplar gösteriyorlar.

    İşte, madem kalp ve dimağ-ı insanî bu merkezdedir; çekirdek hâletinde bir şecere-i azîmenin cihazatını tazammun eder ve ebedî, uhrevî, haşmetli bir makinenin Âletleri ve çarkları içinde derc edilmiştir. Elbette ve herhâlde, o kalbin Fâtırı, o kalbi işlettirmesini ve bilkuvve tavırdan bilfiil vaziyetine çıkarmasını ve inkişafını ve hareketini irade etmiş ki, öyle yapmış. Madem irade etmiş; elbette o kalp dahi akıl gibi işleyecek. Ve kalbi işlettirmek için en büyük vasıta, velâyet merâtibinde zikr-i İlâhî ile tarikat yolunda hakaik-i imaniyeye teveccüh etmektir.

    İkinci Telvih

    Bu seyr ü sülûk-i kalbînin ve hareket-i ruhaniyenin miftahları ve vesileleri, zikr-i İlâhî ve tefekkürdür. Bu zikir ve fikrin mehâsini tâdâd ile bitmez. Hadsiz fevâid-i uhreviyeden ve kemâlât-ı insaniyeden kat-ı nazar, yalnız şu dağdağalı hayat-ı dünyeviyeye ait cüz'î bir faydası şudur ki:

    Her insan, hayatın dağdağasından ve ağır tekâlifinden bir derece kurtulmak ve teneffüs etmek için, herhâlde bir teselli ister, bir zevki arar ve vahşeti izale edecek bir ünsiyeti taharri eder. Medeniyet-i insaniye neticesindeki içtimâât-ı ünsiyetkârâne, on insanda bir ikisine muvakkat olarak, belki gafletkârâne ve sarhoşçasına bir ünsiyet ve bir ülfet ve bir teselli verir. Fakat yüzde sekseni ya dağlarda, derelerde münferit yaşıyor, ya derd-i maişet onu ücrâ köşelere sevk ediyor, ya musibetler ve ihtiyarlık gibi âhireti düşündüren vasıtalar cihetiyle insanların cemaatlerinden gelen ünsiyetten mahrumdurlar. O hâl onlara ünsiyet verip teselli etmez.

    İşte böylelerin hakikî tesellisi ve ciddî ünsiyeti ve tatlı zevki, zikir ve fikir vasıtasıyla kalbi işletmek, o ücrâ köşelerde, o vahşetli dağ ve sıkıntılı derelerde kalbine müteveccih olup Allah diyerek kalbiyle ünsiyet edip, o ünsiyetle, etrafında vahşetle ona bakan eşyayı ünsiyetkârâne tebessüm vaziyetinde düşünüp, "Zikrettiğim Hâlıkımın hadsiz ibâdı her tarafta bulunduğu gibi, bu vahşetgâhımda da çokturlar. Ben yalnız değilim; tevahhuş mânâsızdır" diyerek, imanlı bir hayattan ünsiyetli bir zevk alır. Saadet-i hayatiye mânâsını anlar, Allah'a şükreder.

    Üçüncü Telvih

    Velâyet bir hüccet-i risalettir; tarikat bir bürhan-ı şeriattır. Çünkü risaletin tebliğ ettiği hakaik-i imaniyeyi, velâyet bir nevi şuhud-u kalbî ve zevk-i ruhanî ile aynelyakin derecesinde görür, tasdik eder. Onun tasdiki, risaletin hakkaniyetine katî bir hüccettir. Şeriat ders verdiği ahkâmın hakaikini, tarikat zevkiyle, keşfiyle ve ondan istifadesiyle ve istifazasıyla o ahkâm-ı şeriatın hak olduğuna ve haktan geldiğine bir bürhan-ı bâhirdir. Evet, nasıl ki velâyet ve tarikat, risalet ve şeriatın hücceti ve delilidir; öyle de, İslâmiyetin bir sırr-ı kemâli ve medar-ı envârı ve insaniyetin, İslâmiyet sırrıyla bir maden-i terakkiyâtı ve bir menba-ı tefeyyüzâtıdır.

    İşte bur sırr-ı azîmin bu derece ehemmiyetiyle beraber, bazı firak-ı dâlle onun inkârı tarafına gitmişler. Kendileri mahrum kaldıkları o envardan başkalarının mahrumiyetine sebep olmuşlar. En ziyade medar-ı teessüf şudur ki:

    Ehl-i Sünnet ve Cemaatin bir kısım zâhirî uleması ve Ehl-i Sünnet ve Cemaate mensup bir kısım ehl-i siyaset gafil insanlar, ehl-i tarikatin içinde gördükleri bazı sû-i istimâlâtı ve bir kısım hatîâtı bahane ederek, o hazine-i uzmâyı kapatmak, belki tahrip etmek ve bir nevi âb-ı hayatı dağıtan o kevser membaını kurutmak için çalışıyorlar. Halbuki eşyada kusursuz ve her ciheti hayırlı şeyler, meşrepler, meslekler az bulunur. Alâküllihâl bazı kusurlar ve sû-i istimâlât olacak. Çünkü ehil olmayanlar bir işe girseler, elbette sûiistimal ederler. Fakat Cenâb-ı Hak, âhirette muhasebe-i a'mâl düsturuyla, adalet-i Rabbâniyesini, hasenat ve seyyiâtın muvazenesiyle gösteriyor. Yani, hasenat râcih ve ağır gelse mükâfatlandırır, kabul eder; seyyiat râcih gelse cezalandırır, reddeder. Hasenat ve seyyiâtın muvazenesi kemiyete bakmaz, keyfiyete bakar. Bazı olur, birtek hasene bin seyyiâta tereccuh eder, affettirir.

    Madem adalet-i İlâhiye böyle hükmeder ve hakikat dahi bunu hak görür. Tarikat, yani Sünnet-i Seniyye dairesinde tarikatin hasenâtı seyyiâtına katiyen müreccah olduğuna delil, ehl-i tarikat, ehl-i dalâletin hücumu zamanında imanlarını muhafaza etmesidir. Âdi bir samimî ehl-i tarikat, sûrî, zâhirî bir mütefenninden daha ziyade kendini muhafaza eder. O zevk-i tarikat vasıtasıyla ve o muhabbet-i evliya cihetiyle imanını kurtarır. Kebâirle fâsık olur, fakat kâfir olmaz, kolaylıkla zındıkaya sokulmaz. Şedit bir muhabbet ve metin bir itikadla aktab kabul ettiği bir silsile-i meşâyihi, onun nazarında hiçbir kuvvet çürütemez. Çürütmediği için, onlardan itimadını kesemez. Onlardan itimadı kesilmezse, zındıkaya giremez. Tarikatte hissesi olmayan ve kalbi harekete gelmeyen, bir muhakkik Âlim zat da olsa, şimdiki zındıkların desiselerine karşı kendini tam muhafaza etmesi müşkülleşmiştir.

    Bir şey daha var ki: Daire-i takvâdan hariç, belki daire-i İslâmiyetten hariç bir suret almış bazı meşreplerin ve tarikat namını haksız olarak kendine takanların seyyiâtıyla tarikat mahkûm olmaz. Tarikatin dinî ve uhrevî ve ruhanî çok mühim ve ulvî neticelerinden sarf-ı nazar, yalnız Âlem-i İslâm içindeki kudsî bir rabıta olan uhuvvetin inkişafına ve inbisatına en birinci, tesirli ve hararetli vasıta tarikatler olduğu gibi, Âlem-i küfrün ve siyaset-i Hıristiyaniyenin, nur-u İslâmiyeti söndürmek için müthiş hücumlarına karşı dahi, üç mühim ve sarsılmaz kale-i İslâmiyeden bir kalesidir. Merkez-i hilâfet olan İstanbul'u beş yüz elli sene bütün Âlem-i Hıristiyaniyenin karşısında muhafaza ettiren, İstanbul'da beş yüz yerde fışkıran envâr-ı tevhid ve o merkez-i İslâmiyedeki ehl-i imanın mühim bir nokta-i istinadı, o büyük camilerin arkalarındaki tekkelerde Allah Allah diyenlerin kuvvet-i imaniyeleri ve marifet-i İlâhiyeden gelen bir muhabbet-i ruhaniye ile cûş u huruşlarıdır.

    İşte, ey akılsız hamiyetfuruşlar ve sahtekâr milliyetperverler! Tarikatin, hayat-ı içtimaiyenizde bu hasenesini çürütecek hangi seyyiatlardır, söyleyiniz.


  18. 19.Temmuz.2012, 13:23
    10
    aforizma
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Temmuz.2012
    Üye No: 96811
    Mesaj Sayısı: 208
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 3
    Yaş: 54
    Bulunduğu yer: istanbul

    Cevap: Tarikat hakkında ne düşünüyorsunuz?

    ne olduğu anlaşılmayan bir metin paylaşmaktaki amacınız nedir? osmanlıca bilmeyenlerle kafa mı buluyorsunuz?


  19. 19.Temmuz.2012, 13:23
    10
    Devamlı Üye
    ne olduğu anlaşılmayan bir metin paylaşmaktaki amacınız nedir? osmanlıca bilmeyenlerle kafa mı buluyorsunuz?


  20. 19.Temmuz.2012, 13:38
    11
    İLİMCİK
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 20.Haziran.2012
    Üye No: 96623
    Mesaj Sayısı: 419
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 5

    Cevap: Tarikat hakkında ne düşünüyorsunuz?

    kardeşim, öncelikle yazıyı dikkatlice okudunuz mu? Eğer dikkatlice okumadıysanız anlayamazsınız..Çünkü, hiç bir yazı okunmadan anlaşılmaz.

    İkinci olarak, "ben bu kısmı anlamadım" diyen kardeşlerimize bir diyeceğimiz yok..Fakat, yazıyı dikkatle okuduğu halde "ben hiç bir şey anlamadım" diyenlere "Allah hiç kimseyi bu duruma düşürmesin" diyoruz..

    Üçüncü olarak, yazı çok kolay anlaşılıyor. "ben anlamıyorum" deyip kusur ve eksikliği kendinizde arasanız ve "şu kısımda ne demek istiyor" diye sorsanız daha iyi olur.


  21. 19.Temmuz.2012, 13:38
    11
    İLİMCİK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Devamlı Üye
    kardeşim, öncelikle yazıyı dikkatlice okudunuz mu? Eğer dikkatlice okumadıysanız anlayamazsınız..Çünkü, hiç bir yazı okunmadan anlaşılmaz.

    İkinci olarak, "ben bu kısmı anlamadım" diyen kardeşlerimize bir diyeceğimiz yok..Fakat, yazıyı dikkatle okuduğu halde "ben hiç bir şey anlamadım" diyenlere "Allah hiç kimseyi bu duruma düşürmesin" diyoruz..

    Üçüncü olarak, yazı çok kolay anlaşılıyor. "ben anlamıyorum" deyip kusur ve eksikliği kendinizde arasanız ve "şu kısımda ne demek istiyor" diye sorsanız daha iyi olur.


  22. 19.Temmuz.2012, 13:42
    12
    aforizma
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Temmuz.2012
    Üye No: 96811
    Mesaj Sayısı: 208
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 3
    Yaş: 54
    Bulunduğu yer: istanbul

    Cevap: Tarikat hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Allah kimseyi bu duruma düşürmesin,amin


  23. 19.Temmuz.2012, 13:42
    12
    Devamlı Üye
    Allah kimseyi bu duruma düşürmesin,amin





+ Yorum Gönder
Git 12 Son