Konusunu Oylayın.: Lam Elif Durağından sonra rukuya varılabilir mi?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Lam Elif Durağından sonra rukuya varılabilir mi?
  1. 28.Ağustos.2011, 22:18
    1
    ogamest
    Aktive Olmamış Kullanıcı

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 18.Eylül.2010
    Üye No: 78998
    Mesaj Sayısı: 52
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0

    Lam Elif Durağından sonra rukuya varılabilir mi?






    Lam Elif Durağından sonra rukuya varılabilir mi? Mumsema Ayet sonunda lam elif durağı varsa, mesela amme yeteseelun - anin nebeil azim - gibi , bunlardan sonra rukuya varılabilir mi? Caiz midir? Mekruhluk falan var mıdır?


  2. 28.Ağustos.2011, 22:18
    1
    ogamest - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Aktive Olmamış Kullanıcı



  3. 28.Kasım.2011, 07:03
    2
    bygantar
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 25.Ağustos.2011
    Üye No: 89930
    Mesaj Sayısı: 25
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1
    Yaş: 37

    Cevap: Acil Cevap Bekliyorum - Lam Elif Durağından sonra ruku?




    Lam elif secavendinde rukuye gitmek mekruhtur. okunurken durulmaması gerekir. süreye devam edilir. Durulursa biraz geriden o cümle tekrar okunması gerekir ilgili ayetin anlam yapısı bozulur.


  4. 28.Kasım.2011, 07:03
    2
    bygantar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye



    Lam elif secavendinde rukuye gitmek mekruhtur. okunurken durulmaması gerekir. süreye devam edilir. Durulursa biraz geriden o cümle tekrar okunması gerekir ilgili ayetin anlam yapısı bozulur.


  5. 28.Kasım.2011, 08:10
    3
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,652
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 336
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Lam Elif Durağından sonra rukuya varılabilir mi? Acil Cevap Bekliyorum

    Soru 28 Ağustos 2011 de sorulmuş.
    Bazı cevapların gecikmesinin sebebi, üye kardeşlerin uygun başlığı konu açmamalarıdır.
    Bütün sorularımızı bu başlığa açalım: Sizden gelen sorular

    Alıntı
    Ayet sonunda lam elif durağı varsa, mesela amme yeteseelun - anin nebeil azim - gibi , bunlardan sonra rukuya varılabilir mi? Caiz midir? Mekruhluk falan var mıdır?
    Alıntı
    Lam elif secavendinde rukuye gitmek mekruhtur. okunurken durulmaması gerekir. süreye devam edilir. Durulursa biraz geriden o cümle tekrar okunması gerekir ilgili ayetin anlam yapısı bozulur
    Kardeş LAM-ELİF durağında durulmaz ama durulmuşsa geriden alınmaz.
    Rukuya gitmek neden mekruh olsun?


  6. 28.Kasım.2011, 08:10
    3
    Moderatör
    Soru 28 Ağustos 2011 de sorulmuş.
    Bazı cevapların gecikmesinin sebebi, üye kardeşlerin uygun başlığı konu açmamalarıdır.
    Bütün sorularımızı bu başlığa açalım: Sizden gelen sorular

    Alıntı
    Ayet sonunda lam elif durağı varsa, mesela amme yeteseelun - anin nebeil azim - gibi , bunlardan sonra rukuya varılabilir mi? Caiz midir? Mekruhluk falan var mıdır?
    Alıntı
    Lam elif secavendinde rukuye gitmek mekruhtur. okunurken durulmaması gerekir. süreye devam edilir. Durulursa biraz geriden o cümle tekrar okunması gerekir ilgili ayetin anlam yapısı bozulur
    Kardeş LAM-ELİF durağında durulmaz ama durulmuşsa geriden alınmaz.
    Rukuya gitmek neden mekruh olsun?


  7. 29.Kasım.2011, 11:52
    4
    bygantar
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 25.Ağustos.2011
    Üye No: 89930
    Mesaj Sayısı: 25
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1
    Yaş: 37

    Cevap: Lam Elif Durağından sonra rukuya varılabilir mi? Acil Cevap Bekliyorum

    Sayın mum şöyle düzelteyim. Lam elif durağı cümlenin devam etmesini gerektiren bir secavenddir. Cüümle içinde bu durağa gelinmişse durulmaması gerekir. Durulursa cümlenin anlamı bozulur. O yuzden ya bir önceki kelimeden yada bir önceki cümle başından alınıp tekrar okunur. Ayet sonunda Lam Elif durağına dek gelinmiş ve durulmuşsa geri dönmeden nefeslenip kalınan yerden devam edilir.

    Öncelikle şunu belirteyim ki Sakın sözlerim kesin bir hüküm gibi algılanmasın fetva veya hüküm bildirmek benim haddime değildir. Ancak araştırdığım ve öğrendiğim kadarıyla bu bilgi böyle olması gerekiyor. Ayrıca soruyu soran arkadaş ayet sonu veya cümle içindemi diye belirtmediğinden ötürü Lam elif durağında Rukuye gitmek yine cümlenin yapısını bozacağından mekruhtur dolasıyla ayeti süreyi bölmeden devam ettirip ayeti veya süreyi tamamlamak gerekir. Ayn cevandinde ise konunun bitip başka bir konuya geçildiği ni belli ettiğinden dolayı bu secavendde rukuye gitmek daha efdaldir.

    Lam Elif ve Ayn secavendini araştırdığım bütün kaynaklar bu şekild eanlatıyor. Bu konuyu bir hocam var onada danışacağım. Açıkcası bu iki durak harici diğer hangi secavendlerde rukuye gidileceğini bende tam olarak emin değilim hocamada danışıp tekrar yazarım.

    Saygılarımla


  8. 29.Kasım.2011, 11:52
    4
    bygantar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Sayın mum şöyle düzelteyim. Lam elif durağı cümlenin devam etmesini gerektiren bir secavenddir. Cüümle içinde bu durağa gelinmişse durulmaması gerekir. Durulursa cümlenin anlamı bozulur. O yuzden ya bir önceki kelimeden yada bir önceki cümle başından alınıp tekrar okunur. Ayet sonunda Lam Elif durağına dek gelinmiş ve durulmuşsa geri dönmeden nefeslenip kalınan yerden devam edilir.

    Öncelikle şunu belirteyim ki Sakın sözlerim kesin bir hüküm gibi algılanmasın fetva veya hüküm bildirmek benim haddime değildir. Ancak araştırdığım ve öğrendiğim kadarıyla bu bilgi böyle olması gerekiyor. Ayrıca soruyu soran arkadaş ayet sonu veya cümle içindemi diye belirtmediğinden ötürü Lam elif durağında Rukuye gitmek yine cümlenin yapısını bozacağından mekruhtur dolasıyla ayeti süreyi bölmeden devam ettirip ayeti veya süreyi tamamlamak gerekir. Ayn cevandinde ise konunun bitip başka bir konuya geçildiği ni belli ettiğinden dolayı bu secavendde rukuye gitmek daha efdaldir.

    Lam Elif ve Ayn secavendini araştırdığım bütün kaynaklar bu şekild eanlatıyor. Bu konuyu bir hocam var onada danışacağım. Açıkcası bu iki durak harici diğer hangi secavendlerde rukuye gidileceğini bende tam olarak emin değilim hocamada danışıp tekrar yazarım.

    Saygılarımla


  9. 29.Kasım.2011, 13:27
    5
    Şema
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 20.Mart.2007
    Üye No: 123
    Mesaj Sayısı: 9,332
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 103

    Cevap: Lam Elif Durağından sonra rukuya varılabilir mi? Acil Cevap Bekliyorum

    Alıntı
    Sayın mum şöyle düzelteyim Lam elif durağı cümlenin devam etmesini gerektiren bir secavenddir Cüümle içinde bu durağa gelinmişse durulmaması gerekir Durulursa cümlenin anlamı bozulur O yuzden ya bir önceki kelimeden yada bir önceki cümle başından alınıp tekrar okunur Ayet sonunda Lam Elif durağına dek gelinmiş ve durulmuşsa geri dönmeden nefeslenip kalınan yerden devam edilir

    Öncelikle şunu belirteyim ki Sakın sözlerim kesin bir hüküm gibi algılanmasın fetva veya hüküm bildirmek benim haddime değildir Ancak araştırdığım ve öğrendiğim kadarıyla bu bilgi böyle olması gerekiyor Ayrıca soruyu soran arkadaş ayet sonu veya cümle içindemi diye belirtmediğinden ötürü Lam elif durağında Rukuye gitmek yine cümlenin yapısını bozacağından mekruhtur dolasıyla ayeti süreyi bölmeden devam ettirip ayeti veya süreyi tamamlamak gerekir Ayn cevandinde ise konunun bitip başka bir konuya geçildiği ni belli ettiğinden dolayı bu secavendde rukuye gitmek daha efdaldir

    Lam Elif ve Ayn secavendini araştırdığım bütün kaynaklar bu şekild eanlatıyor Bu konuyu bir hocam var onada danışacağım Açıkcası bu iki durak harici diğer hangi secavendlerde rukuye gidileceğini bende tam olarak emin değilim hocamada danışıp tekrar yazarım

    Saygılarımla
    Kardeş bazı Kuranların girişinde ve Karabaş tecvidi gibi kitaplarda LAMELİF duarağın durulmamalı ama durmuşsa kişi geriden almamalı yazılıdır.


  10. 29.Kasım.2011, 13:27
    5
    Moderatör
    Alıntı
    Sayın mum şöyle düzelteyim Lam elif durağı cümlenin devam etmesini gerektiren bir secavenddir Cüümle içinde bu durağa gelinmişse durulmaması gerekir Durulursa cümlenin anlamı bozulur O yuzden ya bir önceki kelimeden yada bir önceki cümle başından alınıp tekrar okunur Ayet sonunda Lam Elif durağına dek gelinmiş ve durulmuşsa geri dönmeden nefeslenip kalınan yerden devam edilir

    Öncelikle şunu belirteyim ki Sakın sözlerim kesin bir hüküm gibi algılanmasın fetva veya hüküm bildirmek benim haddime değildir Ancak araştırdığım ve öğrendiğim kadarıyla bu bilgi böyle olması gerekiyor Ayrıca soruyu soran arkadaş ayet sonu veya cümle içindemi diye belirtmediğinden ötürü Lam elif durağında Rukuye gitmek yine cümlenin yapısını bozacağından mekruhtur dolasıyla ayeti süreyi bölmeden devam ettirip ayeti veya süreyi tamamlamak gerekir Ayn cevandinde ise konunun bitip başka bir konuya geçildiği ni belli ettiğinden dolayı bu secavendde rukuye gitmek daha efdaldir

    Lam Elif ve Ayn secavendini araştırdığım bütün kaynaklar bu şekild eanlatıyor Bu konuyu bir hocam var onada danışacağım Açıkcası bu iki durak harici diğer hangi secavendlerde rukuye gidileceğini bende tam olarak emin değilim hocamada danışıp tekrar yazarım

    Saygılarımla
    Kardeş bazı Kuranların girişinde ve Karabaş tecvidi gibi kitaplarda LAMELİF duarağın durulmamalı ama durmuşsa kişi geriden almamalı yazılıdır.


  11. 29.Kasım.2011, 15:46
    6
    bygantar
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 25.Ağustos.2011
    Üye No: 89930
    Mesaj Sayısı: 25
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1
    Yaş: 37

    Cevap: Lam Elif Durağından sonra rukuya varılabilir mi? Acil Cevap Bekliyorum

    Sayın Şem'a Kuran ların çeşitlerini bilmem ama islam büyüklerinin de birleştikleri ortak noktayı belirten bir kaç bilgiyi sizinle paylaşayım ondan sonra sizlerde dilediğiniz gibi nerede durmak gerekir veya durmak mı gerekir nasıl olması gerekir kendiniz çözüp bu şekilde Kur'an-ı Kerimii okuyunuz. Tekrar üstüne basa basa diyorum ben nacizane bilgim dahilinde olan bir konuyu paylamak istiyorum. Benim sözlerimi kesinlikle kaliyee almayın mümkünse ön fikir olsun ama doğruluğunu kendiniz araştırıp bulunuz. Haa fikirlerimi çürütecek kaynak varsa okumaktan inanın çok zevk alırım. Varsa yanlışım doğruluğunu öğrenmek isterim. Bu konu ile ilgili bir arkadaşımla daha geçmiş zamanlarda konusu olmuştu ve beni araştırmaya sevk etmişti. Eklemeden de geçemicem Surçü lisan ettyisem affola..

    SECÂVEND
    Kur'andaki âyetlerin neresinde durulmak, nerelerde durulmadan geçilmek lâzım geldiğini belirten işaretler; Secâvendler tecvid ve kıraat ilimleriyle ilgili olduğu için, hafızlar bunları hocalarından öğrenir.

    Secâvendler, Türkçedeki noktalama işaretlerine benzer. Okunan yerin manâsı göz önüne alınarak konulmuşlardır. Bu işaretleri ilk defa Muhammed b. Tayfur es-Secâvendi (öl: 560/1165) koymuştur ki, daha sonra konulan bazı işaretlerle birlikte hepsine birden, onun ismine izafeten "Secâvend" denilmiştir (A. Çetin, Kur'an-ı Kerim Tarihi, s. 150).

    Kur'anın okunuşu kendine has özellik taşır. Onun okunuşunun özel kuralları vardır. Secâvendlere riayet ederek okumak hem manâ ile, hem de tecvidle ilgilidir. İmam Cezerî'ye göre (en-Neşr, I, 230-231) secâvend olarak bildiğimiz bu işaretlerin kelimeler üzerine yerleştirilmesinde imamların muzafun ileyh'siz muzaf üzerinde, failsiz, fiil, mef'ülsüz fail, habersiz mübtedâ, mevsufsuz sıfat, isimsiz "inne" ve ehavâtı, "kâne" ve ehavâtı, cevapsız kasem, cezasız şart, sılasız mevsûl, mâtufsuz matûfun aleyh üzerinde vakıf câiz olmaz (Demirhan Ünlü, Kur'an-ı Kerim Tecvîdi, s. 159).

    Yüce Allah: "Kur'anı tertil ile (açık açık, tane tane) oku!" (el-Müzzemmil, 73/4) buyurmuştur. Hz. Ali âyette geçen tertili, "harfleri tecvîd ile okumak ve vakıfları (durulacak yerleri) bilmek" şeklinde açıklamıştır.

    Ümmü Seleme (r.anha)'dan gelen bir rivayette onun, Rasûlüllah (s.a.s)'in Kur'an okuyuşunu harf harf tefsîr edilen bir kıraat olarak vasıflandırmıştır (Ebû Davûd, Vitr, 20; Tirmizî, Fedâilul-Kur'ân, 23).

    İbn Nasr'ın naklettiği bir haberde ise Hz. Aişe (r.anha) Rasûlü Ekrem (s.a.s) Efendimizin okuyuşunu,"Okuduğu zaman

    Errahmânirrahîm

    Elhamdülillahi rabbil âlemîn

    Bismillâhirrahmânirrahim

    şeklinde okuyarak âyet âyet keserdi" sözleriyle tarif etmiştir (Ebû Davûd Terc., N. Yeniel-H. Kayapınar, V, 441-442). İşte tertil üzere okuyuş bu iki rivayette belirtilen okuyuştur.

    Kur'an âyetlerinin hangi kelimelerinde durulacağını ve durmadan geçileceğini belirtmek için ez-Zeccâc (v. 311/923), İbnul-Enbârî (v. 328/940), Ebu Ca'fer en-Nehhas (v. 338/950), Hasan b. Abdullah es-Seyrâtî (v. 368) ed-Dânî (v. 444/1053), el-Ummanî (v. 400/1009) ve İbn Tayfûr es-Secâvendî (v. 560/ 1165) müstâkil eserler yazmışlardır. Fakat bunlar arasından Ebu Abdullah Muhammed b. Tayfür el-Gaznevî es-Secâvendî (v. 560/1165)'nin tasnif ettiği eser ve koyduğu vakıf alâmetleri, Mağrib tarafları hariç, İslâm âleminde daha fazla benimsenmiş ve tutunmuş ve onun mensub olduğu Secâvend kasabasının ismi bu âlâmetlere verilmiştir. Secâvend, Gazne civarında, bugün Afganistan sınırları içerisinde kalan bir beldenin ismidir.

    Kur'an okuyuşunu kolaylaştırmak, ona apayrı bir heybet, ahenk ve güzellik vermek için konulan vakıf işaretleri (secâvendler) şunlardır:

    "Cim" Vakfın câiz olduğuna işaret eder ki, böyle yerlerde durmak da, geçmek de câizdir. Fakat durmak daha evlâdır.

    "Ta" Vakfın mutlak olduğuna işaret eder ki, daha sonraki cümlenin, durulan yerin öncesiyle ilgisi yok demektir. Böyle yerlerde durulduktan sonra, durulan yerden sonra başlamak manâ itibariyle güzel olur. Bu işaretin olduğu yerde vasl yapmaya gerek yoktur.

    "Mim" Vakfın lâzım olduğuna işarettir. Muhakkak durulması gereken yerdeki vakıftır. Durulmadığı takdirde manâ fâsid olur, bozulur.

    Buradaki lüzum şer'î değil ıstılâhidir. Caiz ifadeleri de böyledir. Şer'î lüzum farz ve vacib demektir. Bu ise böyle değildir. Vücûbu fennî veya vücûbu sınaî yahut vücûbu tertilî demek daha doğru olur (Demirhan Ünlü, Kur'an-ı Kerîm Tecvîdi, s. 164).

    " Ze" Vakf-ı mücevvez işaretidir ki, okumayıp geçmek evlâdır.

    "Sad" Vakf-ı murahhas işaretidir ki, okuyucunun nefesi yetişmediği takdirde zarurete binaen durulabileceğini gösterir. Bu işarette durulduktan sonra tekrar evvelinden alınarak okumaya devam edilir.

    "Kaf"Kurrâ'nın bir kısmına göre vasl âlâmeti olmakla beraber vakfetmek de câizdir.

    "Vakfet, dur!" manâsına olan bu işarette durmak evlâdır.

    "Kef" "Kezâlik" işaretidir ki bu evvelki vakf işareti ne ise, bu da onun hükmüne tabi demektir.

    "Lamelif" Durulmaz işaretidir. Fakat nefes daralırsa durulur, sonra evvelinden alınarak okumaya devam edilir.

    Vakf-ı muânâka veya vakf-ı murakabe" işaretidir. Bunlar iki tane ile noktadır. Bunlardan birincisinde durulmazsa ikincisinde durulur, demektir.

    "Ayn" Bir kıssa veya konunun bittiğine işaret eder. Namazda Kur'an okuyan kişinin rükû'a gitmesi için en uygun işaret kabul edildiğinden buna "Rükû alâmeti" denilmiştir.

    Okuyucu bu işaretlerin haricinde olan yerlerde durmaz. Herhangi bir sebeple durduğu takdirde öncesinden alarak okumaya devam eder.

    Kur'an-ı Kerimde vakfın vacib veya haram olduğu bir yer yoktur. Bununla beraber durulması câiz olmayan yerlerde kasten duran bir kimse, manâ bozulacağı için, günahkâr olur ki, bunu da iman sahibi bir mü'minin yapacağı tasavvur olunamaz (Celâleddin Karakılıç, Tecvîd İlmi, s. 74-75; D. Ünlü, Kur'an-ı Kerimin Tecvidi, s. 158-167).

    Vakfın fıkıhla ilgisine gelince; Kur'an okunurken vakıf yerinden başkasında durulsa veya başlansa bakılır: Eğer bununla manâ değişmezse, namaz, icma ile fasid olmaz. Manâ değişirse bunda ihtilâf vardır. Fetva verilen kavle göre bununla da namaz fasid olmaz. Müteahhirûn * ulemanın hepsinin görüşü budur. Çünkü bunda belvây-ı âmme vardır; herkes manâyı bilip ona göre okuyamaz. Nefesi kesilmek, unutmak gibi ârızalardan kurtulamaz.

    Buna binaen (Lâilâhe) diye vakfedilip sonra (İlâhû) denilse veya (vegâletilyehüde) diye vakfedilip sonra (Uzeyr ibnallah) diye başlansa, muhtar olan kavle göre, namaz fasid olmaz.

    İmam Saîd Necîb Ebû Bekr; "Namaz kılan kimse, kıraati tamamlayıp rükû için tekbîr almayı istediği zaman, eğer bitim senâ ile ise, "Allahu Ekber"e vasletmek (bitiştirerek geçmek) evlâdır. Şayet senâ ile değilse, arasını ayırmak evlâdır" demiştir.

    (İnne şânieke hüvel ebter) sözünden sonra çok cüz'i miktarda durulup "Allahü Ekber" lâfzına geçmek böyledir (Ö. Nasuhî Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, s. 219; Fetâvây-ı Hindiyye terc., I/268-269).

    kaynak
    http://www.sorularlaislamiyet.com/ar.../secavend.html


  12. 29.Kasım.2011, 15:46
    6
    bygantar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Sayın Şem'a Kuran ların çeşitlerini bilmem ama islam büyüklerinin de birleştikleri ortak noktayı belirten bir kaç bilgiyi sizinle paylaşayım ondan sonra sizlerde dilediğiniz gibi nerede durmak gerekir veya durmak mı gerekir nasıl olması gerekir kendiniz çözüp bu şekilde Kur'an-ı Kerimii okuyunuz. Tekrar üstüne basa basa diyorum ben nacizane bilgim dahilinde olan bir konuyu paylamak istiyorum. Benim sözlerimi kesinlikle kaliyee almayın mümkünse ön fikir olsun ama doğruluğunu kendiniz araştırıp bulunuz. Haa fikirlerimi çürütecek kaynak varsa okumaktan inanın çok zevk alırım. Varsa yanlışım doğruluğunu öğrenmek isterim. Bu konu ile ilgili bir arkadaşımla daha geçmiş zamanlarda konusu olmuştu ve beni araştırmaya sevk etmişti. Eklemeden de geçemicem Surçü lisan ettyisem affola..

    SECÂVEND
    Kur'andaki âyetlerin neresinde durulmak, nerelerde durulmadan geçilmek lâzım geldiğini belirten işaretler; Secâvendler tecvid ve kıraat ilimleriyle ilgili olduğu için, hafızlar bunları hocalarından öğrenir.

    Secâvendler, Türkçedeki noktalama işaretlerine benzer. Okunan yerin manâsı göz önüne alınarak konulmuşlardır. Bu işaretleri ilk defa Muhammed b. Tayfur es-Secâvendi (öl: 560/1165) koymuştur ki, daha sonra konulan bazı işaretlerle birlikte hepsine birden, onun ismine izafeten "Secâvend" denilmiştir (A. Çetin, Kur'an-ı Kerim Tarihi, s. 150).

    Kur'anın okunuşu kendine has özellik taşır. Onun okunuşunun özel kuralları vardır. Secâvendlere riayet ederek okumak hem manâ ile, hem de tecvidle ilgilidir. İmam Cezerî'ye göre (en-Neşr, I, 230-231) secâvend olarak bildiğimiz bu işaretlerin kelimeler üzerine yerleştirilmesinde imamların muzafun ileyh'siz muzaf üzerinde, failsiz, fiil, mef'ülsüz fail, habersiz mübtedâ, mevsufsuz sıfat, isimsiz "inne" ve ehavâtı, "kâne" ve ehavâtı, cevapsız kasem, cezasız şart, sılasız mevsûl, mâtufsuz matûfun aleyh üzerinde vakıf câiz olmaz (Demirhan Ünlü, Kur'an-ı Kerim Tecvîdi, s. 159).

    Yüce Allah: "Kur'anı tertil ile (açık açık, tane tane) oku!" (el-Müzzemmil, 73/4) buyurmuştur. Hz. Ali âyette geçen tertili, "harfleri tecvîd ile okumak ve vakıfları (durulacak yerleri) bilmek" şeklinde açıklamıştır.

    Ümmü Seleme (r.anha)'dan gelen bir rivayette onun, Rasûlüllah (s.a.s)'in Kur'an okuyuşunu harf harf tefsîr edilen bir kıraat olarak vasıflandırmıştır (Ebû Davûd, Vitr, 20; Tirmizî, Fedâilul-Kur'ân, 23).

    İbn Nasr'ın naklettiği bir haberde ise Hz. Aişe (r.anha) Rasûlü Ekrem (s.a.s) Efendimizin okuyuşunu,"Okuduğu zaman

    Errahmânirrahîm

    Elhamdülillahi rabbil âlemîn

    Bismillâhirrahmânirrahim

    şeklinde okuyarak âyet âyet keserdi" sözleriyle tarif etmiştir (Ebû Davûd Terc., N. Yeniel-H. Kayapınar, V, 441-442). İşte tertil üzere okuyuş bu iki rivayette belirtilen okuyuştur.

    Kur'an âyetlerinin hangi kelimelerinde durulacağını ve durmadan geçileceğini belirtmek için ez-Zeccâc (v. 311/923), İbnul-Enbârî (v. 328/940), Ebu Ca'fer en-Nehhas (v. 338/950), Hasan b. Abdullah es-Seyrâtî (v. 368) ed-Dânî (v. 444/1053), el-Ummanî (v. 400/1009) ve İbn Tayfûr es-Secâvendî (v. 560/ 1165) müstâkil eserler yazmışlardır. Fakat bunlar arasından Ebu Abdullah Muhammed b. Tayfür el-Gaznevî es-Secâvendî (v. 560/1165)'nin tasnif ettiği eser ve koyduğu vakıf alâmetleri, Mağrib tarafları hariç, İslâm âleminde daha fazla benimsenmiş ve tutunmuş ve onun mensub olduğu Secâvend kasabasının ismi bu âlâmetlere verilmiştir. Secâvend, Gazne civarında, bugün Afganistan sınırları içerisinde kalan bir beldenin ismidir.

    Kur'an okuyuşunu kolaylaştırmak, ona apayrı bir heybet, ahenk ve güzellik vermek için konulan vakıf işaretleri (secâvendler) şunlardır:

    "Cim" Vakfın câiz olduğuna işaret eder ki, böyle yerlerde durmak da, geçmek de câizdir. Fakat durmak daha evlâdır.

    "Ta" Vakfın mutlak olduğuna işaret eder ki, daha sonraki cümlenin, durulan yerin öncesiyle ilgisi yok demektir. Böyle yerlerde durulduktan sonra, durulan yerden sonra başlamak manâ itibariyle güzel olur. Bu işaretin olduğu yerde vasl yapmaya gerek yoktur.

    "Mim" Vakfın lâzım olduğuna işarettir. Muhakkak durulması gereken yerdeki vakıftır. Durulmadığı takdirde manâ fâsid olur, bozulur.

    Buradaki lüzum şer'î değil ıstılâhidir. Caiz ifadeleri de böyledir. Şer'î lüzum farz ve vacib demektir. Bu ise böyle değildir. Vücûbu fennî veya vücûbu sınaî yahut vücûbu tertilî demek daha doğru olur (Demirhan Ünlü, Kur'an-ı Kerîm Tecvîdi, s. 164).

    " Ze" Vakf-ı mücevvez işaretidir ki, okumayıp geçmek evlâdır.

    "Sad" Vakf-ı murahhas işaretidir ki, okuyucunun nefesi yetişmediği takdirde zarurete binaen durulabileceğini gösterir. Bu işarette durulduktan sonra tekrar evvelinden alınarak okumaya devam edilir.

    "Kaf"Kurrâ'nın bir kısmına göre vasl âlâmeti olmakla beraber vakfetmek de câizdir.

    "Vakfet, dur!" manâsına olan bu işarette durmak evlâdır.

    "Kef" "Kezâlik" işaretidir ki bu evvelki vakf işareti ne ise, bu da onun hükmüne tabi demektir.

    "Lamelif" Durulmaz işaretidir. Fakat nefes daralırsa durulur, sonra evvelinden alınarak okumaya devam edilir.

    Vakf-ı muânâka veya vakf-ı murakabe" işaretidir. Bunlar iki tane ile noktadır. Bunlardan birincisinde durulmazsa ikincisinde durulur, demektir.

    "Ayn" Bir kıssa veya konunun bittiğine işaret eder. Namazda Kur'an okuyan kişinin rükû'a gitmesi için en uygun işaret kabul edildiğinden buna "Rükû alâmeti" denilmiştir.

    Okuyucu bu işaretlerin haricinde olan yerlerde durmaz. Herhangi bir sebeple durduğu takdirde öncesinden alarak okumaya devam eder.

    Kur'an-ı Kerimde vakfın vacib veya haram olduğu bir yer yoktur. Bununla beraber durulması câiz olmayan yerlerde kasten duran bir kimse, manâ bozulacağı için, günahkâr olur ki, bunu da iman sahibi bir mü'minin yapacağı tasavvur olunamaz (Celâleddin Karakılıç, Tecvîd İlmi, s. 74-75; D. Ünlü, Kur'an-ı Kerimin Tecvidi, s. 158-167).

    Vakfın fıkıhla ilgisine gelince; Kur'an okunurken vakıf yerinden başkasında durulsa veya başlansa bakılır: Eğer bununla manâ değişmezse, namaz, icma ile fasid olmaz. Manâ değişirse bunda ihtilâf vardır. Fetva verilen kavle göre bununla da namaz fasid olmaz. Müteahhirûn * ulemanın hepsinin görüşü budur. Çünkü bunda belvây-ı âmme vardır; herkes manâyı bilip ona göre okuyamaz. Nefesi kesilmek, unutmak gibi ârızalardan kurtulamaz.

    Buna binaen (Lâilâhe) diye vakfedilip sonra (İlâhû) denilse veya (vegâletilyehüde) diye vakfedilip sonra (Uzeyr ibnallah) diye başlansa, muhtar olan kavle göre, namaz fasid olmaz.

    İmam Saîd Necîb Ebû Bekr; "Namaz kılan kimse, kıraati tamamlayıp rükû için tekbîr almayı istediği zaman, eğer bitim senâ ile ise, "Allahu Ekber"e vasletmek (bitiştirerek geçmek) evlâdır. Şayet senâ ile değilse, arasını ayırmak evlâdır" demiştir.

    (İnne şânieke hüvel ebter) sözünden sonra çok cüz'i miktarda durulup "Allahü Ekber" lâfzına geçmek böyledir (Ö. Nasuhî Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, s. 219; Fetâvây-ı Hindiyye terc., I/268-269).

    kaynak
    http://www.sorularlaislamiyet.com/ar.../secavend.html


  13. 29.Kasım.2011, 15:47
    7
    bygantar
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 25.Ağustos.2011
    Üye No: 89930
    Mesaj Sayısı: 25
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1
    Yaş: 37

    Cevap: Lam Elif Durağından sonra rukuya varılabilir mi? Acil Cevap Bekliyorum

    Secavendî’nin Manaya Tesir Eden Önemli Üç Durak Hatası (Veya T.C. Başbakanlık Diyanet İşleri Başkanlığı Mushafları İnceleme Kurulu Başkanlığına Açık Mektup)
    Prof. Dr. Zeki Duman/zekiduman.com
    Kur’an, gerek Hz. Ebu Bekir döneminde, mushaf hâlinde, iki kapak arasında cem edilirken ve gerekse ilim merkezlerine birer adet gönderilmek üzere Hz. Osman döneminde nüshalar halinde istinsah edilip çoğaltılırken aslî safiyetini koruması amacıyla ona hiçbir ilave yapılmamıştır. Fakat zamanla duyulan ihtiyaç üzerine ilk önce nokta şeklinde harflerin altına, üstüne ve önüne harekeler, sonra birbirine benzeyen harfleri ayırt etmek maksadıyla bir kısım harflerin altına ya da üstüne nokta veya noktalar konulmuştur. Daha sonra da diğer işaretler…

    Kur’an’a sonradan konulan işaretlerden biri de “secavend”lerdir. Bu işaretleri koyan ilim adamı, Muhammed b. Tayfur es-Secavendî’dir (öl. 560/1165). Bunlar, aynen Türkçedeki noktalama işaretleri mahiyetindedirler. Okumayı ve anlamayı kolaylaştırmak amacıyla yerlerine konulmuşlardır. Daha sonra bu işaretlerin hepsine, Kur’an’a büyük hizmeti dokunmuş olan bu ilim adamının adıyla anılmak üzere secavendler adı verilmiştir. Bunlar م – ج – قف – ز – ص –ق – صلي – لا – ك – ع ط – harfleridir.
    Secavendler Kaynağında ve T.C. Başbakanlık Diyanet İşleri Başkanlığı Mushafları İnceleme Kurulu Başkanlığı’ının kontrölünden geçip mührünü taşıyan Kur’an-ı Kerimlerin son sayfalarında açıklanmıştır. Mesela Hizmet Vakfı Yayınlarının tarihsiz İstanbul baskısının 4 ve 5. sayfalarında şu bilgi verilmiştir:

    fî Keyfiyyeti’s-Secavend el-Vaki’ fi’l-Kur’ani’l-Azîm başlığı altında şu bilgiler verilmiştir
    “Mim / م ” : Bu harf vakf alametidir; yani bu alamete gelindiği zaman durmanın gerekliliğini gösterir. Burada durma gerekliliği şer’î değil, istılahîdir. Tıpkı ومايعلم تأويل إلا إلله ayetindeki إلا إلله ‘da durulmasının lüzumu gibi… Okuyucu إلا إلله ‘da durur, sonra da والارا سخون في العلم “den başlayarak okumasını sürdürür.
    “Ta /ط “ : Bu harf, lüzum ve cevaz anlamı taşımaksızın mutlak manada durmak gerektiğini gösterir.
    “Cim / ج ” : Vasl ve vakfetmenin tercihe göre caiz olduğunu gösterir bir alamettir. Fakat bu alamete gelindiğinde vakfetmek evla sayılmıştır.
    “Sad / ص “ : Ruhsat alametidir; okuyucu, nefesinin yetmediği yerde durur, sonra da kaldığı kelimeyi tekrarlamadan, kaldığı yerden okumasını sürdürür.
    “Ze / ز “ : Durmanın caiz olduğunun gösterir bir alamettir. Fakat vakfetmektense vasl etmek evla sayılmıştır.
    “Lâmelif / لا ” : Durmanın caiz olmadığını gösterir bir alamettir. Manası, “durma!”dır. Çünkü henüz mana tamamlanmamıştır! Yapılan vakf ise, zaruret sebebiyledir. Okumaya, mutlaka üzerinde vakfedilen kelimenin iadesiyle başlanır. Eğer لا ayetin sonunda ise, vakfedilir sonra iade edilmez.
    “Kaf /ق “ : Kurra’nın ekserisine göre vasl alametidir, buna rağmen vakf etmek de caizdir.
    “Kıf / قف “ : Vakf hususunda emirdir; manası: “Latif bir biçimde dur!” demektir. Bu alamet durmanın vasl etmekten evlâ olduğunu gösterir. Amaç, vakfın manada faydası olduğuna işaret etmektir.
    “Ayn / ع “ : Rüku’ alametidir. Okuyucu, namazda rüku’a varmak isterse, bu işarete geldiğinde rükua varması münasiptir. Çünkü bu alamet, bir konunun ya da kıssanın bitip yenisinin başladığına işarettir.
    “Peş peşe gelen biri üstte üç noktalar / .. .. “ : Bu üç noktalar muanikada durmanın işaretidir. Okuyucu, eğer birinci üç noktada durursa, ikincisinde durmaz. Eğer birincisinde durmazsa, maksud mana sahih olsun diye ikinci üç noktalarda durur. Eğer ikisinde de durursa mana tamam olmaz! Bunları sakın unutma![67]
    Türk okuyucusunun elindeki ve T.C. Başbakanlık Diyanet İşleri Başkanlığı Mushafları İnceleme Kurulu’nun tetkikinden geçmiş olan tüm Kur’an-ı Kerim’lerde secavendlerden özellikle üç tanesi, bulunduğu yerlerde son derece sakıncalı gözükmektedirler. Bunlardan biri Yusuf suresi 24. ayetindeki “cim / ج”, ikincisi ise Bakara suresinin 283. ayetinden sonra konulan “ayn / ع ”, üçüncüsü ise Tevbe suresinin 128. ayetindeki “kaf /” ق veya “ze /ز “ harfleridir. Kanaatimizce, ayetteki mananın doğru anlaşılabilmesi için bunların konuldukları yerlerden kaldırılmaları uygunsa makama münasib başkaları getirilmelidir. Yusuf suresi 24. ayetindeki “cim” harfinin yerine “durulmamalı” ve “vaslet” anlamına gelen “sılî” yahut da “sakın durma!” anlamına gelen “Lamelif” konulmalıdır. Zira ayet, tavsif olunduğu şekliyle okunduğunda, ayetin lafzındaki mana, maksadını aşan ve fahiş denilebilecek bir anlamı ifade etmektedir… Ayrıca namazdaki bu okuyuş, namazın fesadını ve mutlaka iadesini gerektireceği de muhakkaktır. Bu kısa açıklamadan sonra, şimdi de bu ayetleri metinsel bağlamları içerisinde mana ve maksatlarıyla birlikte açıklamaya çalışalım.

    Yusuf Suresi 24. Ayetinin Metni
    وَرَاوَدَتْهُ الَّتِي هُوَ فِي بَيْتِهَا عَن نَّفْسِهِ وَغَلَّقَتِ الأَبْوَابَ وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَ قَالَ مَعَاذَ اللّهِ إِنَّهُ رَبِّي أَحْسَنَ مَثْوَايَ إِنَّهُ لاَ يُفْلِحُ الظَّالِمُونَوَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِ وَهَمَّ بِهَا لَوْلا أَن رَّأَى بُرْهَانَ رَبِّهِ كَذَلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّوءَ وَالْفَحْشَاء إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَصِينَ
    Ayetin Meali
    “Evinde bulunduğu kadın Yusuf’un nefsinden kâm almak istedive kapıları kilitleyip: ‘Haydi gel!’ dedi. Yusuf: ‘Bunu yapmaktan Allah’a sığınırım. Zira efendim benim şahsıma/konumuma değer verdi...[68] Zalimler, asla iflâh olmazlar!’ dedi. Kadın ona kesin olarak karar vermiş, şayet Rabb’inin bürhanını görmeseydi Yusuf da ona kesin karar verecekti... Ondan kötülüğü ve fuhşu uzak tutmak için işte böyle yaptık. Çünkü o Bizim samimî kullarımızdandı.” (Yusuf, 12/23, 24)
    Ayetin meali böyle olmalıdır. Çünkü bu okuyuşta, “Kadın ona/Yusuf’a kesin olarak karar vermiş…” fakat Yusuf gördüğü Rabb’inin bürhanı – ki ayette açıktır - sebebiyle “kesinlikle kadına meyletmemişti” anlamı çıkar.
    Eğer, ayet Secavendî’nin koyduğu “وَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِ وَهَمَّ بِهَا ‘dan sonraki “cim” harfi esas alınarak, yani “durmak caizdir” anlayışıyla okunur ve ‘bihâ’dan sonra durulursa, o takdirde mana şöyle olur: “Kadın ona kesin olarak karar vermiş, Yusuf da ona kesin karar vermişti.” Buna göre ayetin devamı cümleiibtidaiyye, yani başlangıç cümlesi olur. Devamı başlangıç cümlesi olduğu zaman da ayetteki mana şöyle olur: لَوْلا أَن رَّأَى بُرْهَانَ رَبِّهِ “Eğer (Keşke) Rabb’inin bürhanını görmeseydi!...”
    Bu mana ise, hem ayette kast edilen anlam değildir hem de gördüğü bürhan, basireti ve aklı başında davranması sebebiyle hiç meyletmediği bir şeye, “Karar vermişti…” şekline dönüştürülmüş olur ki, bu anlayış Yusuf’a (as) büyük bir iftira sayılır…
    İşte bu gerekçe ile “وَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِ وَهَمَّ بِهَا ‘dan sonraki “cim” harfi mutlaka kalkmalı ve ayet vasl ile okunmalıdır… Böyle okununca ayetin manası, maksadına ve Hakk’a uygun olarak şöyle olacaktır: “Kadın ona kesin olarak karar verip meyletmiş, şayet Rabb’inin bürhanını görmeseydi Yusuf da ona kesin olarak karar verip meyledecekti…”
    Benzeri bir hata da Bakara suresi 283. ayetin sonuna konulan “ayn” harfi için söz konusudur; çünkü 282, 283 ve 284. ayetler bütün hâlinde borçlanma/müdayene ile ilgili bir pasajdır. 284. ayeti, bu pasajdan ayırıp sonraki pasajdan saymak, bir müfessir için altından kalkılamayacak hatalara neden olabilmektedir. Şöyle ki:

    Bakara Suresinin 283. Ayetinin Metni
    لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي اْلأَرْضِ وَإِنْ تُبْدُوا مَا فِيۤ أَنفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللَّهُ فَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَاۤءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَاۤءُ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ.
    Ayetin meali
    “Göklerde ve yerdeki her şey Allah’a aittir… İçinizdekileri ister açığa vurun ister gizleyin, Allah onunla sizi hesaba çekecek; sonra da dilediğini bağışlayacak, dilediğine de azap edecektir. Allah’ın her şeye gücü yeter![69]
    Kurtubî gibi bir kısım müfessirler, Bakara suresinin bu 284. ayetinin, kendinden sonra gelen “Âmenerresulü bimâ ünzile ileyhi mirrabbihî ve’l-mü’minûn…” ile başlayan pasaja ait olduğunu; o ayetlerle birlikte bir mana ifade ettiğini iddia etmişlerdir. Bu anlayışa sebep olan ise Ebu Hureyre ve İbn Abbas’dan nakledilen şu rivayettir: Farklı ifadelerle anlatıldığına göre, Resulüllah’a (sav) “Ve in tübdû ma fî enfüsikum ev tuhfûhü yuhasibküm bihillah…” ayeti indirildiği zaman bu ayetin hükmü sahabeye çok ağır geldi. Çünkü Allah Tebâreke ve Teala bu ayette kullarını hem bizzat yaptıkları işler hem de yapmadıkları, sadece kalplerinden geçirdikleri vesvese ve kötü düşünceler sebebiyle hesaba çekeceğini; sonra da dilediği kimseyi bağışlayacağını dilediği kimseyi de cezalandıracağını söylüyordu.
    Karşı karşıya bulundukları bu ağır yük karşısında sahabîlerden bir grup Resulüllah’a (sav) geldi ve: “Ya Resulallah! Bize güç yetirebileceğimiz namaz, oruç, cihat ve sadaka emredildi, biz de onları yapıyoruz; fakat bize emredilen bu ayete gücümüz yetmez.” dediler. Resulüllah: “Ne demek istiyorsunuz? Siz, sizden önceki iki Ehl-i Kitab’ın (Yahudiler ve Hristiyanların) peygamberlerine dedikleri gibi: “İşittik, isyan ettik” mi demek istiyorsunuz? Sakın ha! Rabbimiz, biz iman ettik ve itaat ettik; bizi bağışla! deyin!” buyurdu. Ashab da düşündü, hatalarını anladı ve “Rabb’imiz, biz iman ettik ve itaat ettik; bizi bağışla!” sözünü o kadar tekrar ettiler ki, neredeyse dilleri uyuşacak gibi oldu… Bunun üzerine Allah Teala “Amenerresulü bima ünzile ileyhi mirrabbihi ve’l-mü’minun…” ile başlayan pasajı indirdi. Sahabeyi denedi ve onların kendilerinden önceki Ehl-i Kitab’tan bazılarının peygamberlerine dedikleri gibi: “İşittik, isyan ettik” demediklerini; aksine, güç yetiremeyecekleri bir hükme bile “işittik ve itaat ettik…” dediklerini gördü. Sonra da indirdiği ayetlerdeki “Lâ yükellifullahü nefsen illâ vüs’ahâ…” ayetiyle bu, işlemedikleri hâlde zihinlerinden geçirdikleri vesveselerden ve kötülüklerden dolayı sahabeyi hesaba çekeceğine dair hükmü nesh etti.[70]
    Ayetin bağlamını düşünmeyip, sadece bu rivayeti esas alan kimselere göre Bakara suresinin 284. ayeti şu anda mensuhtur; hükmî bir geçerliliği yoktur(!)…



  14. 29.Kasım.2011, 15:47
    7
    bygantar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Secavendî’nin Manaya Tesir Eden Önemli Üç Durak Hatası (Veya T.C. Başbakanlık Diyanet İşleri Başkanlığı Mushafları İnceleme Kurulu Başkanlığına Açık Mektup)
    Prof. Dr. Zeki Duman/zekiduman.com
    Kur’an, gerek Hz. Ebu Bekir döneminde, mushaf hâlinde, iki kapak arasında cem edilirken ve gerekse ilim merkezlerine birer adet gönderilmek üzere Hz. Osman döneminde nüshalar halinde istinsah edilip çoğaltılırken aslî safiyetini koruması amacıyla ona hiçbir ilave yapılmamıştır. Fakat zamanla duyulan ihtiyaç üzerine ilk önce nokta şeklinde harflerin altına, üstüne ve önüne harekeler, sonra birbirine benzeyen harfleri ayırt etmek maksadıyla bir kısım harflerin altına ya da üstüne nokta veya noktalar konulmuştur. Daha sonra da diğer işaretler…

    Kur’an’a sonradan konulan işaretlerden biri de “secavend”lerdir. Bu işaretleri koyan ilim adamı, Muhammed b. Tayfur es-Secavendî’dir (öl. 560/1165). Bunlar, aynen Türkçedeki noktalama işaretleri mahiyetindedirler. Okumayı ve anlamayı kolaylaştırmak amacıyla yerlerine konulmuşlardır. Daha sonra bu işaretlerin hepsine, Kur’an’a büyük hizmeti dokunmuş olan bu ilim adamının adıyla anılmak üzere secavendler adı verilmiştir. Bunlar م – ج – قف – ز – ص –ق – صلي – لا – ك – ع ط – harfleridir.
    Secavendler Kaynağında ve T.C. Başbakanlık Diyanet İşleri Başkanlığı Mushafları İnceleme Kurulu Başkanlığı’ının kontrölünden geçip mührünü taşıyan Kur’an-ı Kerimlerin son sayfalarında açıklanmıştır. Mesela Hizmet Vakfı Yayınlarının tarihsiz İstanbul baskısının 4 ve 5. sayfalarında şu bilgi verilmiştir:

    fî Keyfiyyeti’s-Secavend el-Vaki’ fi’l-Kur’ani’l-Azîm başlığı altında şu bilgiler verilmiştir
    “Mim / م ” : Bu harf vakf alametidir; yani bu alamete gelindiği zaman durmanın gerekliliğini gösterir. Burada durma gerekliliği şer’î değil, istılahîdir. Tıpkı ومايعلم تأويل إلا إلله ayetindeki إلا إلله ‘da durulmasının lüzumu gibi… Okuyucu إلا إلله ‘da durur, sonra da والارا سخون في العلم “den başlayarak okumasını sürdürür.
    “Ta /ط “ : Bu harf, lüzum ve cevaz anlamı taşımaksızın mutlak manada durmak gerektiğini gösterir.
    “Cim / ج ” : Vasl ve vakfetmenin tercihe göre caiz olduğunu gösterir bir alamettir. Fakat bu alamete gelindiğinde vakfetmek evla sayılmıştır.
    “Sad / ص “ : Ruhsat alametidir; okuyucu, nefesinin yetmediği yerde durur, sonra da kaldığı kelimeyi tekrarlamadan, kaldığı yerden okumasını sürdürür.
    “Ze / ز “ : Durmanın caiz olduğunun gösterir bir alamettir. Fakat vakfetmektense vasl etmek evla sayılmıştır.
    “Lâmelif / لا ” : Durmanın caiz olmadığını gösterir bir alamettir. Manası, “durma!”dır. Çünkü henüz mana tamamlanmamıştır! Yapılan vakf ise, zaruret sebebiyledir. Okumaya, mutlaka üzerinde vakfedilen kelimenin iadesiyle başlanır. Eğer لا ayetin sonunda ise, vakfedilir sonra iade edilmez.
    “Kaf /ق “ : Kurra’nın ekserisine göre vasl alametidir, buna rağmen vakf etmek de caizdir.
    “Kıf / قف “ : Vakf hususunda emirdir; manası: “Latif bir biçimde dur!” demektir. Bu alamet durmanın vasl etmekten evlâ olduğunu gösterir. Amaç, vakfın manada faydası olduğuna işaret etmektir.
    “Ayn / ع “ : Rüku’ alametidir. Okuyucu, namazda rüku’a varmak isterse, bu işarete geldiğinde rükua varması münasiptir. Çünkü bu alamet, bir konunun ya da kıssanın bitip yenisinin başladığına işarettir.
    “Peş peşe gelen biri üstte üç noktalar / .. .. “ : Bu üç noktalar muanikada durmanın işaretidir. Okuyucu, eğer birinci üç noktada durursa, ikincisinde durmaz. Eğer birincisinde durmazsa, maksud mana sahih olsun diye ikinci üç noktalarda durur. Eğer ikisinde de durursa mana tamam olmaz! Bunları sakın unutma![67]
    Türk okuyucusunun elindeki ve T.C. Başbakanlık Diyanet İşleri Başkanlığı Mushafları İnceleme Kurulu’nun tetkikinden geçmiş olan tüm Kur’an-ı Kerim’lerde secavendlerden özellikle üç tanesi, bulunduğu yerlerde son derece sakıncalı gözükmektedirler. Bunlardan biri Yusuf suresi 24. ayetindeki “cim / ج”, ikincisi ise Bakara suresinin 283. ayetinden sonra konulan “ayn / ع ”, üçüncüsü ise Tevbe suresinin 128. ayetindeki “kaf /” ق veya “ze /ز “ harfleridir. Kanaatimizce, ayetteki mananın doğru anlaşılabilmesi için bunların konuldukları yerlerden kaldırılmaları uygunsa makama münasib başkaları getirilmelidir. Yusuf suresi 24. ayetindeki “cim” harfinin yerine “durulmamalı” ve “vaslet” anlamına gelen “sılî” yahut da “sakın durma!” anlamına gelen “Lamelif” konulmalıdır. Zira ayet, tavsif olunduğu şekliyle okunduğunda, ayetin lafzındaki mana, maksadını aşan ve fahiş denilebilecek bir anlamı ifade etmektedir… Ayrıca namazdaki bu okuyuş, namazın fesadını ve mutlaka iadesini gerektireceği de muhakkaktır. Bu kısa açıklamadan sonra, şimdi de bu ayetleri metinsel bağlamları içerisinde mana ve maksatlarıyla birlikte açıklamaya çalışalım.

    Yusuf Suresi 24. Ayetinin Metni
    وَرَاوَدَتْهُ الَّتِي هُوَ فِي بَيْتِهَا عَن نَّفْسِهِ وَغَلَّقَتِ الأَبْوَابَ وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَ قَالَ مَعَاذَ اللّهِ إِنَّهُ رَبِّي أَحْسَنَ مَثْوَايَ إِنَّهُ لاَ يُفْلِحُ الظَّالِمُونَوَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِ وَهَمَّ بِهَا لَوْلا أَن رَّأَى بُرْهَانَ رَبِّهِ كَذَلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّوءَ وَالْفَحْشَاء إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَصِينَ
    Ayetin Meali
    “Evinde bulunduğu kadın Yusuf’un nefsinden kâm almak istedive kapıları kilitleyip: ‘Haydi gel!’ dedi. Yusuf: ‘Bunu yapmaktan Allah’a sığınırım. Zira efendim benim şahsıma/konumuma değer verdi...[68] Zalimler, asla iflâh olmazlar!’ dedi. Kadın ona kesin olarak karar vermiş, şayet Rabb’inin bürhanını görmeseydi Yusuf da ona kesin karar verecekti... Ondan kötülüğü ve fuhşu uzak tutmak için işte böyle yaptık. Çünkü o Bizim samimî kullarımızdandı.” (Yusuf, 12/23, 24)
    Ayetin meali böyle olmalıdır. Çünkü bu okuyuşta, “Kadın ona/Yusuf’a kesin olarak karar vermiş…” fakat Yusuf gördüğü Rabb’inin bürhanı – ki ayette açıktır - sebebiyle “kesinlikle kadına meyletmemişti” anlamı çıkar.
    Eğer, ayet Secavendî’nin koyduğu “وَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِ وَهَمَّ بِهَا ‘dan sonraki “cim” harfi esas alınarak, yani “durmak caizdir” anlayışıyla okunur ve ‘bihâ’dan sonra durulursa, o takdirde mana şöyle olur: “Kadın ona kesin olarak karar vermiş, Yusuf da ona kesin karar vermişti.” Buna göre ayetin devamı cümleiibtidaiyye, yani başlangıç cümlesi olur. Devamı başlangıç cümlesi olduğu zaman da ayetteki mana şöyle olur: لَوْلا أَن رَّأَى بُرْهَانَ رَبِّهِ “Eğer (Keşke) Rabb’inin bürhanını görmeseydi!...”
    Bu mana ise, hem ayette kast edilen anlam değildir hem de gördüğü bürhan, basireti ve aklı başında davranması sebebiyle hiç meyletmediği bir şeye, “Karar vermişti…” şekline dönüştürülmüş olur ki, bu anlayış Yusuf’a (as) büyük bir iftira sayılır…
    İşte bu gerekçe ile “وَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِ وَهَمَّ بِهَا ‘dan sonraki “cim” harfi mutlaka kalkmalı ve ayet vasl ile okunmalıdır… Böyle okununca ayetin manası, maksadına ve Hakk’a uygun olarak şöyle olacaktır: “Kadın ona kesin olarak karar verip meyletmiş, şayet Rabb’inin bürhanını görmeseydi Yusuf da ona kesin olarak karar verip meyledecekti…”
    Benzeri bir hata da Bakara suresi 283. ayetin sonuna konulan “ayn” harfi için söz konusudur; çünkü 282, 283 ve 284. ayetler bütün hâlinde borçlanma/müdayene ile ilgili bir pasajdır. 284. ayeti, bu pasajdan ayırıp sonraki pasajdan saymak, bir müfessir için altından kalkılamayacak hatalara neden olabilmektedir. Şöyle ki:

    Bakara Suresinin 283. Ayetinin Metni
    لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي اْلأَرْضِ وَإِنْ تُبْدُوا مَا فِيۤ أَنفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللَّهُ فَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَاۤءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَاۤءُ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ.
    Ayetin meali
    “Göklerde ve yerdeki her şey Allah’a aittir… İçinizdekileri ister açığa vurun ister gizleyin, Allah onunla sizi hesaba çekecek; sonra da dilediğini bağışlayacak, dilediğine de azap edecektir. Allah’ın her şeye gücü yeter![69]
    Kurtubî gibi bir kısım müfessirler, Bakara suresinin bu 284. ayetinin, kendinden sonra gelen “Âmenerresulü bimâ ünzile ileyhi mirrabbihî ve’l-mü’minûn…” ile başlayan pasaja ait olduğunu; o ayetlerle birlikte bir mana ifade ettiğini iddia etmişlerdir. Bu anlayışa sebep olan ise Ebu Hureyre ve İbn Abbas’dan nakledilen şu rivayettir: Farklı ifadelerle anlatıldığına göre, Resulüllah’a (sav) “Ve in tübdû ma fî enfüsikum ev tuhfûhü yuhasibküm bihillah…” ayeti indirildiği zaman bu ayetin hükmü sahabeye çok ağır geldi. Çünkü Allah Tebâreke ve Teala bu ayette kullarını hem bizzat yaptıkları işler hem de yapmadıkları, sadece kalplerinden geçirdikleri vesvese ve kötü düşünceler sebebiyle hesaba çekeceğini; sonra da dilediği kimseyi bağışlayacağını dilediği kimseyi de cezalandıracağını söylüyordu.
    Karşı karşıya bulundukları bu ağır yük karşısında sahabîlerden bir grup Resulüllah’a (sav) geldi ve: “Ya Resulallah! Bize güç yetirebileceğimiz namaz, oruç, cihat ve sadaka emredildi, biz de onları yapıyoruz; fakat bize emredilen bu ayete gücümüz yetmez.” dediler. Resulüllah: “Ne demek istiyorsunuz? Siz, sizden önceki iki Ehl-i Kitab’ın (Yahudiler ve Hristiyanların) peygamberlerine dedikleri gibi: “İşittik, isyan ettik” mi demek istiyorsunuz? Sakın ha! Rabbimiz, biz iman ettik ve itaat ettik; bizi bağışla! deyin!” buyurdu. Ashab da düşündü, hatalarını anladı ve “Rabb’imiz, biz iman ettik ve itaat ettik; bizi bağışla!” sözünü o kadar tekrar ettiler ki, neredeyse dilleri uyuşacak gibi oldu… Bunun üzerine Allah Teala “Amenerresulü bima ünzile ileyhi mirrabbihi ve’l-mü’minun…” ile başlayan pasajı indirdi. Sahabeyi denedi ve onların kendilerinden önceki Ehl-i Kitab’tan bazılarının peygamberlerine dedikleri gibi: “İşittik, isyan ettik” demediklerini; aksine, güç yetiremeyecekleri bir hükme bile “işittik ve itaat ettik…” dediklerini gördü. Sonra da indirdiği ayetlerdeki “Lâ yükellifullahü nefsen illâ vüs’ahâ…” ayetiyle bu, işlemedikleri hâlde zihinlerinden geçirdikleri vesveselerden ve kötülüklerden dolayı sahabeyi hesaba çekeceğine dair hükmü nesh etti.[70]
    Ayetin bağlamını düşünmeyip, sadece bu rivayeti esas alan kimselere göre Bakara suresinin 284. ayeti şu anda mensuhtur; hükmî bir geçerliliği yoktur(!)…



  15. 29.Kasım.2011, 15:47
    8
    bygantar
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 25.Ağustos.2011
    Üye No: 89930
    Mesaj Sayısı: 25
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1
    Yaş: 37

    Cevap: Lam Elif Durağından sonra rukuya varılabilir mi? Acil Cevap Bekliyorum

    Oysa Tabiun’un önemli müfessirlerinden Mücahid, İkrime ve Şa’bî’nin İbn Abbas’dan naklettiklerine göre, “İçinizdekini ister gizleyin ister açığa vurun…” ayetinden maksat, zannedildiği gibi “İçinizden geçirdiğiniz vesveseler ve kötü düşünceler…” değildir; borçlanma esnasında şahit tutulan kimselerin şahit olarak bildikleri hakikati gizlemeleridir. Nitekim 283. ayette Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Şahitliği gizlemeyin; kim tanık olduğu şeyi gizlerse hiç şüphesiz kalbi günahkâr olur! Allah yaptığınızı bilir…” Bir önceki 282. ayette de şahitlik üzerinde önemle durulmuş idi… Taberî de bu görüşü tercih etmiş ve demiştir ki: “Göklerde ve yerdeki, küçük ve büyük her şeyin sahibi Allah’tır. Her şeyin yönetimi, yönlendirilmesi ve tasarrufu O’na aittir. O nedenle hiçbir şey O’ndan gizli olamaz… Mübarek ve Yüce Allah buyuruyor ki: ‘Ey şahitler! Şahitliğinizi gizlemeyin! Kim şahit olarak bildiklerini icap ettiği zaman açıklamayıp da gizlerse kalbi günah işlemiş olur. O şahsın bunu gizlemesi de bana asla gizli kalmaz. Çünkü ben her şeyi bilirim…”[71]
    Bu anlayışa göre ayet kendinden önceki borçlanma ile ilgili iki ayetle birlikte kast edilen manayı ifade etmekte ve onlar için bağlayıcı bir cümle niteliğindedir. Öyleyse bu ayet, tam bir sayfa uzunluğundaki 282. ayet de dâhil şöyle okunmalıdır:
    وَإِنْ كُنْتُمْ عَلَى سَفَرٍ وَلَمْ تجِدُوا كَاتِبًا فَرِهَانٌ مَقْبُوضَةٌ فَإِنْ أَمِنَ بَعْضُكُمْ بَعْضًا فَلْيُؤَدِّ الَّذِي اؤْتُمِنَ أَمَانَتَهُ وَلْيَتَّقِ اللَّهَ رَبَّهُ وَلاَ تَكْتُمُوا الشَّهَادَةَ وَمَنْ يَكْتُمْهَا فَإِنَّهُ آثِمٌ قَلْبُهُ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ ﴿٢٨٣﴾ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي اْلأَرْضِ وَإِنْ تُبْدُوا مَا فِيۤ أَنفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللَّهُ فَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَاۤءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَاۤءُ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ ﴿٢٨٤﴾“Seyahatte olup da bir kâtip bulamadınızsa, borca karşılık bizzat alınan rehinler de yeterlidir. Eğer birbirinize güvenmişseniz, kendisine güvenilen kimse, Rabb’i Allah’a karşı gelmekten çekinsin ve sahibine emanetini versin! Şahitliği de gizlemeyin! Kim onu gizlerse, hiç şüphesiz onun kalbi günahkâr olur! Allah yaptıklarınızı bilmektedir! Göklerde ve yerdeki her şey Allah’a aittir. İçinizdekini (şahitlikle ilgili menfi düşüncelerinizi) ister açığa vurun ister gizleyin, Allah onunla sizi hesaba çekecek; sonra da dilediğini bağışlayacak, dilediğine de azap edecektir. Allah’ın her şeye gücü yeter!(Bakara, 2/282-284)
    İbn Abbas, Mücahid, İkrime, Taberî, İbn Atiyye ve daha birçok müfessirin de söylediği gibi bu ayet mensuh değil, muhkemdir...
    Kanaatimizce 284. ayet, siyak ve sibakı göz önünde bulundurulmadan, salt sıhhati meşkuk böyle bir rivayete istinaden tefsir edilir ve mensuh addedilirse, biri Kur’an’dan, diğeri Hadis’ten olmak üzere önemli iki İslâmî hüküm/değer de ilga edilmiş olur: Birincisi, Allah’ın indirdiği ayet ahad haber ile nesh edilmiş sayılacak ve şahitliğin gizlenmesi konusunda O’nun şahitleri uyarması boşa gitmiş olacaktır! İkincisi ise Hz. Peygamber’in dinde önemli bir ilkeyi belirleyen şu hadisindeki ikinci kısım anlamsız sayılacaktır: Resulüllah (sav) demiştir ki: Bir mü’min, birine bir iyilik yapmayı samimiyetle gönlünden geçirir, sonra da bunu gerçekleştirse onun için on sevap yazılır; eğer gerçekleştirme imkânı bulamadığı için yapamazsa bir sevap yazılır. Bir mümin birine bir kötülük yapmayı düşünür, sonra da kendi iradesiyle onu yapmaktan vazgeçerse mutlaka bir iyilik sevabı kazanır…[72] Ayrıca Hz. Peygamber’in: “Muhakkak ki, Allah benim ümmetimden, konuşmadıkları veya yapmadıkları sürece kalplerinden geçirdiklerini cezalandırmaktan vazgeçmiştir.”[73] hadisi de bir anlam ifade etmemiş olacaktır…
    Bu gerekçelere dayanarak diyoruz ki, Kur’an-ı Kerim’de, konunun/pasajın sona erdiğini ifade etmekte olan “ayn” harfi 283. ayetten sonra değil 284. ayetin sonuna konulmalıdır.
    Üçüncü Bir Hata
    Tevbe Suresinin 128. Ayetinin Metnin Metni
    لَقَدْجاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ ﴿١٢٨﴾
    Ayetin meali
    “Andolsun ki, size, içinizden öyle bir resul gelmiştir ki, işinizi sarpa sardırıp sizi sıkıntıya sokan şeyler ona çok ağır gelmektedir, size çok düşkündür o; özellikle müminlere son derece şefaktli ve merhametlidir.[74]
    T.C. Başbakanlık Diyanet İşleri Başkanlığı Mushafları İnceleme Kurulu’nun tetkikinden geçmiş olan Mushaflardan bir kısmında لَقَدْجاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنفُسِكُمْ عَزِيزٌ cümlesinin sonun durmak caizdir, fakat vasl etmek evladır anlamına gelen “ze / ز “ harfi[75] bir kısmında ise “Kaf / ق “ harfi bulunmaktadır. Bu alamet de yukarıda belirtildiği üzere durmanın bulunduğu kelime üzerinde, kıraat imamlarından çoğunluğunun kanaatine göre vasl etmek evlâ olmakla birlikte durmanın caiz olduğunu göstermektedir. Eğer bu işaretten hareketle cevaz yönü tercih edilir ve عَزِيزٌ kelimesinde durulacak olursa ayetin meali şöyle olur:
    “Oysa içinizden size öyle bir elçi gelmiştir ki, o azizdir…” Devamındaki cümlenin manası ise şöyle olmak durumundadır: عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ “Sizi sıkıntıya düşüren şeye haris/ düşkündür…” Tabii ki bu da maksadı aşan ve gerçeğin tam tersini yansıtan bir mana olmaktadır…
    O hâlde bu ayette عَزِيزٌ kelimesi üzerinde durmak caizdir tercihini bertaraf etmek için buradaki “ze / ز “ ve “Kaf / ق “ harfleri kaldırılmalı ve metne en uygun mana verilecek şekilde okunmalıdır. Bize göre o mana, cümle cümle şudur:
    لَقَدْجاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنفُسِكُمْ “And olsun ki, size, içinizden öyle bir resul gelmiştir ki…”
    عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ “İşinizi sarpa sardırıp sizi sıkıntıya sokan şeyler ona çok ağır gelmektedir...”
    حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ “Size çok düşkündür…”
    بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ “Özellikle müminlere son derece şefaktli ve merhametlidir.”
    Takdir yetkili mercilerindir…

    kaynak
    http://karatasali.blogcu.com/secaven...-isare/2517793


  16. 29.Kasım.2011, 15:47
    8
    bygantar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Oysa Tabiun’un önemli müfessirlerinden Mücahid, İkrime ve Şa’bî’nin İbn Abbas’dan naklettiklerine göre, “İçinizdekini ister gizleyin ister açığa vurun…” ayetinden maksat, zannedildiği gibi “İçinizden geçirdiğiniz vesveseler ve kötü düşünceler…” değildir; borçlanma esnasında şahit tutulan kimselerin şahit olarak bildikleri hakikati gizlemeleridir. Nitekim 283. ayette Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Şahitliği gizlemeyin; kim tanık olduğu şeyi gizlerse hiç şüphesiz kalbi günahkâr olur! Allah yaptığınızı bilir…” Bir önceki 282. ayette de şahitlik üzerinde önemle durulmuş idi… Taberî de bu görüşü tercih etmiş ve demiştir ki: “Göklerde ve yerdeki, küçük ve büyük her şeyin sahibi Allah’tır. Her şeyin yönetimi, yönlendirilmesi ve tasarrufu O’na aittir. O nedenle hiçbir şey O’ndan gizli olamaz… Mübarek ve Yüce Allah buyuruyor ki: ‘Ey şahitler! Şahitliğinizi gizlemeyin! Kim şahit olarak bildiklerini icap ettiği zaman açıklamayıp da gizlerse kalbi günah işlemiş olur. O şahsın bunu gizlemesi de bana asla gizli kalmaz. Çünkü ben her şeyi bilirim…”[71]
    Bu anlayışa göre ayet kendinden önceki borçlanma ile ilgili iki ayetle birlikte kast edilen manayı ifade etmekte ve onlar için bağlayıcı bir cümle niteliğindedir. Öyleyse bu ayet, tam bir sayfa uzunluğundaki 282. ayet de dâhil şöyle okunmalıdır:
    وَإِنْ كُنْتُمْ عَلَى سَفَرٍ وَلَمْ تجِدُوا كَاتِبًا فَرِهَانٌ مَقْبُوضَةٌ فَإِنْ أَمِنَ بَعْضُكُمْ بَعْضًا فَلْيُؤَدِّ الَّذِي اؤْتُمِنَ أَمَانَتَهُ وَلْيَتَّقِ اللَّهَ رَبَّهُ وَلاَ تَكْتُمُوا الشَّهَادَةَ وَمَنْ يَكْتُمْهَا فَإِنَّهُ آثِمٌ قَلْبُهُ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ ﴿٢٨٣﴾ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي اْلأَرْضِ وَإِنْ تُبْدُوا مَا فِيۤ أَنفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللَّهُ فَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَاۤءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَاۤءُ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ ﴿٢٨٤﴾“Seyahatte olup da bir kâtip bulamadınızsa, borca karşılık bizzat alınan rehinler de yeterlidir. Eğer birbirinize güvenmişseniz, kendisine güvenilen kimse, Rabb’i Allah’a karşı gelmekten çekinsin ve sahibine emanetini versin! Şahitliği de gizlemeyin! Kim onu gizlerse, hiç şüphesiz onun kalbi günahkâr olur! Allah yaptıklarınızı bilmektedir! Göklerde ve yerdeki her şey Allah’a aittir. İçinizdekini (şahitlikle ilgili menfi düşüncelerinizi) ister açığa vurun ister gizleyin, Allah onunla sizi hesaba çekecek; sonra da dilediğini bağışlayacak, dilediğine de azap edecektir. Allah’ın her şeye gücü yeter!(Bakara, 2/282-284)
    İbn Abbas, Mücahid, İkrime, Taberî, İbn Atiyye ve daha birçok müfessirin de söylediği gibi bu ayet mensuh değil, muhkemdir...
    Kanaatimizce 284. ayet, siyak ve sibakı göz önünde bulundurulmadan, salt sıhhati meşkuk böyle bir rivayete istinaden tefsir edilir ve mensuh addedilirse, biri Kur’an’dan, diğeri Hadis’ten olmak üzere önemli iki İslâmî hüküm/değer de ilga edilmiş olur: Birincisi, Allah’ın indirdiği ayet ahad haber ile nesh edilmiş sayılacak ve şahitliğin gizlenmesi konusunda O’nun şahitleri uyarması boşa gitmiş olacaktır! İkincisi ise Hz. Peygamber’in dinde önemli bir ilkeyi belirleyen şu hadisindeki ikinci kısım anlamsız sayılacaktır: Resulüllah (sav) demiştir ki: Bir mü’min, birine bir iyilik yapmayı samimiyetle gönlünden geçirir, sonra da bunu gerçekleştirse onun için on sevap yazılır; eğer gerçekleştirme imkânı bulamadığı için yapamazsa bir sevap yazılır. Bir mümin birine bir kötülük yapmayı düşünür, sonra da kendi iradesiyle onu yapmaktan vazgeçerse mutlaka bir iyilik sevabı kazanır…[72] Ayrıca Hz. Peygamber’in: “Muhakkak ki, Allah benim ümmetimden, konuşmadıkları veya yapmadıkları sürece kalplerinden geçirdiklerini cezalandırmaktan vazgeçmiştir.”[73] hadisi de bir anlam ifade etmemiş olacaktır…
    Bu gerekçelere dayanarak diyoruz ki, Kur’an-ı Kerim’de, konunun/pasajın sona erdiğini ifade etmekte olan “ayn” harfi 283. ayetten sonra değil 284. ayetin sonuna konulmalıdır.
    Üçüncü Bir Hata
    Tevbe Suresinin 128. Ayetinin Metnin Metni
    لَقَدْجاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ ﴿١٢٨﴾
    Ayetin meali
    “Andolsun ki, size, içinizden öyle bir resul gelmiştir ki, işinizi sarpa sardırıp sizi sıkıntıya sokan şeyler ona çok ağır gelmektedir, size çok düşkündür o; özellikle müminlere son derece şefaktli ve merhametlidir.[74]
    T.C. Başbakanlık Diyanet İşleri Başkanlığı Mushafları İnceleme Kurulu’nun tetkikinden geçmiş olan Mushaflardan bir kısmında لَقَدْجاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنفُسِكُمْ عَزِيزٌ cümlesinin sonun durmak caizdir, fakat vasl etmek evladır anlamına gelen “ze / ز “ harfi[75] bir kısmında ise “Kaf / ق “ harfi bulunmaktadır. Bu alamet de yukarıda belirtildiği üzere durmanın bulunduğu kelime üzerinde, kıraat imamlarından çoğunluğunun kanaatine göre vasl etmek evlâ olmakla birlikte durmanın caiz olduğunu göstermektedir. Eğer bu işaretten hareketle cevaz yönü tercih edilir ve عَزِيزٌ kelimesinde durulacak olursa ayetin meali şöyle olur:
    “Oysa içinizden size öyle bir elçi gelmiştir ki, o azizdir…” Devamındaki cümlenin manası ise şöyle olmak durumundadır: عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ “Sizi sıkıntıya düşüren şeye haris/ düşkündür…” Tabii ki bu da maksadı aşan ve gerçeğin tam tersini yansıtan bir mana olmaktadır…
    O hâlde bu ayette عَزِيزٌ kelimesi üzerinde durmak caizdir tercihini bertaraf etmek için buradaki “ze / ز “ ve “Kaf / ق “ harfleri kaldırılmalı ve metne en uygun mana verilecek şekilde okunmalıdır. Bize göre o mana, cümle cümle şudur:
    لَقَدْجاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنفُسِكُمْ “And olsun ki, size, içinizden öyle bir resul gelmiştir ki…”
    عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ “İşinizi sarpa sardırıp sizi sıkıntıya sokan şeyler ona çok ağır gelmektedir...”
    حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ “Size çok düşkündür…”
    بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ “Özellikle müminlere son derece şefaktli ve merhametlidir.”
    Takdir yetkili mercilerindir…

    kaynak
    http://karatasali.blogcu.com/secaven...-isare/2517793


  17. 29.Kasım.2011, 16:00
    9
    bygantar
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 25.Ağustos.2011
    Üye No: 89930
    Mesaj Sayısı: 25
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1
    Yaş: 37

    Cevap: Lam Elif Durağından sonra rukuya varılabilir mi? Acil Cevap Bekliyorum

    Ayrıca bahsettiğiniz karabaş tecvidinde de Lam elif durağında Durulmamaya işaret eder. diye. Fakat geriden alınıp devam edilmesine gerek yoktur veya vardır diye bir şey yazmıyor.

    Saygılarımla


  18. 29.Kasım.2011, 16:00
    9
    bygantar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Ayrıca bahsettiğiniz karabaş tecvidinde de Lam elif durağında Durulmamaya işaret eder. diye. Fakat geriden alınıp devam edilmesine gerek yoktur veya vardır diye bir şey yazmıyor.

    Saygılarımla


  19. 29.Kasım.2011, 16:06
    10
    muvahhidim
    herşey O'nun için..!

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 17.Eylül.2010
    Üye No: 78968
    Mesaj Sayısı: 1,235
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 14
    Bulunduğu yer: جَنُوبُ تُرْكيا

    Cevap: Lam Elif Durağından sonra rukuya varılabilir mi? Acil Cevap Bekliyorum

    Alıntı
    Ayet sonunda lam elif durağı varsa, mesela amme yeteseelun - anin nebeil azim - gibi , bunlardan sonra rukuya varılabilir mi? Caiz midir? Mekruhluk falan var mıdır?
    Kardeş;
    Ayet sonunda
    ''Lâm Elif - لا '' secavendinde durulursa, geriden alınmaz.. Ancak cümle içerisinde gelen ''Lâm Elif - لا '' duraklarında, nefesimiz tükenir veya herhangi bir sebepten durmamız icab ederse durulur, ancak geriden tekrar alınıp okumaya devam edilmelidir..

    ''Lâm Elif - لا '' durağında değil de ''Ayn - ع '' durağında ruku'a varmak câizdir..

    O'na emanet olun..
    celle celeluh..



  20. 29.Kasım.2011, 16:06
    10
    herşey O'nun için..!
    Alıntı
    Ayet sonunda lam elif durağı varsa, mesela amme yeteseelun - anin nebeil azim - gibi , bunlardan sonra rukuya varılabilir mi? Caiz midir? Mekruhluk falan var mıdır?
    Kardeş;
    Ayet sonunda
    ''Lâm Elif - لا '' secavendinde durulursa, geriden alınmaz.. Ancak cümle içerisinde gelen ''Lâm Elif - لا '' duraklarında, nefesimiz tükenir veya herhangi bir sebepten durmamız icab ederse durulur, ancak geriden tekrar alınıp okumaya devam edilmelidir..

    ''Lâm Elif - لا '' durağında değil de ''Ayn - ع '' durağında ruku'a varmak câizdir..

    O'na emanet olun..
    celle celeluh..






+ Yorum Gönder