Konusunu Oylayın.: Kader Hakkında... Kur'an ve Hadislere dayanarak net bi şekilde kader konusunu anlatabilirmi?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 3 kişi
Kader Hakkında... Kur'an ve Hadislere dayanarak net bi şekilde kader konusunu anlatabilirmi?
  1. 04.Ağustos.2011, 21:50
    1
    Lord Yusuf
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 02.Ağustos.2011
    Üye No: 89159
    Mesaj Sayısı: 15
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1
    Yaş: 36
    Bulunduğu yer: malatya

    Kader Hakkında... Kur'an ve Hadislere dayanarak net bi şekilde kader konusunu anlatabilirmi?






    Kader Hakkında... Kur'an ve Hadislere dayanarak net bi şekilde kader konusunu anlatabilirmi? Mumsema Arkadaşlar kader konusunu az çok biliyorum fakat biri bana Kuran ve Hadislere dayanarak net bi şekilde kader konusunu anlatabilirmi?Şİmdiden anlatan kişden Allah razı olsun.


  2. 04.Ağustos.2011, 21:50
    1



  3. 04.Ağustos.2011, 21:54
    2
    Osman_24
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 27.Temmuz.2011
    Üye No: 88967
    Mesaj Sayısı: 39
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1
    Yaş: 32

    Cevap: Kader Hakkında




    buraya tikla:

    http://www.fetva.net/goruntulu-fetva...lamaliyiz.html


  4. 04.Ağustos.2011, 21:54
    2
    Osman_24 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye



  5. 04.Ağustos.2011, 22:02
    3
    Lord Yusuf
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 02.Ağustos.2011
    Üye No: 89159
    Mesaj Sayısı: 15
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1
    Yaş: 36
    Bulunduğu yer: malatya

    Cevap: Kader Hakkında

    Evet arkadaşım videoyu izledim kaderin bir bölümünü anlatmış fakat bazı ayetlerde ve hadislerde kafa karıştıran durumlar var evet kader bir ölçüdür.Fakat önceden belirlenmiş taktir manasınada geliyor.


  6. 04.Ağustos.2011, 22:02
    3
    Evet arkadaşım videoyu izledim kaderin bir bölümünü anlatmış fakat bazı ayetlerde ve hadislerde kafa karıştıran durumlar var evet kader bir ölçüdür.Fakat önceden belirlenmiş taktir manasınada geliyor.


  7. 04.Ağustos.2011, 23:25
    4
    Guray
    Karadeniz

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 03.Temmuz.2008
    Üye No: 24378
    Mesaj Sayısı: 579
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 6
    Yaş: 28
    Bulunduğu yer: İzmir/Ksk

    Cevap: Kader Hakkında

    kader kuranda iki manada geçiyor biri ölçü mesela biz suyu ölçüyle indirdik bir diğer anlamıda alın yazısı manasında kader geniş bir konudur ancak kısaca şöyle özetliyim Allah'ın izniyle bir insanın kaderinde hem kötü hem iyi yönü vardır ancak kişi hangisini seçerse o yaşatılır ve ondan sorumlu tutulur


  8. 04.Ağustos.2011, 23:25
    4
    Karadeniz
    kader kuranda iki manada geçiyor biri ölçü mesela biz suyu ölçüyle indirdik bir diğer anlamıda alın yazısı manasında kader geniş bir konudur ancak kısaca şöyle özetliyim Allah'ın izniyle bir insanın kaderinde hem kötü hem iyi yönü vardır ancak kişi hangisini seçerse o yaşatılır ve ondan sorumlu tutulur


  9. 04.Ağustos.2011, 23:26
    5
    HAMMADUN
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 03.Aralık.2010
    Üye No: 81065
    Mesaj Sayısı: 1,021
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0

    Cevap: Kader Hakkında

    Limon'a sorsanız, Sizi şu kaba yerleştireceğim, siz ne olacaksınız diye; O'da size BAL OLACAĞIM dese.

    Vişne'ye Sorsanız, Sizi şu kaba yerleştireceğim, siz ne olacaksınız diye; O'da size BAL OLACAĞIM dese.

    Bal'a sorsanız, sizi şu kaba yerleştireceğim, siz ne olacaksınız diye; O'da size BAL OLACAĞIM dese.

    Siz limon'un kabının içinde limon, Vişne'nin kabının içinde vişne ve BAL'ın kabının içinde BAL olacağını bildiğiniz halde, onları kablarına yerleştirip hadi tadınızdan bir nebze bize ikram ediniz dediğinizde, Limon BAL olurmu ne kadar şeker katsanız. Vişne BAL olurmu ne kadar şeker katsanız. BAL şeker istermi özünde BAL'lık var iken.

    KADER'i sormuşsunuz.... İnşaallah, bunları değerlendirdiğinizde KADER'i KEDER etmemeyi öğreneceğizdir.

    Allah-u Taala Cümlemizden Razı Olsun. Amin.


  10. 04.Ağustos.2011, 23:26
    5
    HAMMADUN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    Limon'a sorsanız, Sizi şu kaba yerleştireceğim, siz ne olacaksınız diye; O'da size BAL OLACAĞIM dese.

    Vişne'ye Sorsanız, Sizi şu kaba yerleştireceğim, siz ne olacaksınız diye; O'da size BAL OLACAĞIM dese.

    Bal'a sorsanız, sizi şu kaba yerleştireceğim, siz ne olacaksınız diye; O'da size BAL OLACAĞIM dese.

    Siz limon'un kabının içinde limon, Vişne'nin kabının içinde vişne ve BAL'ın kabının içinde BAL olacağını bildiğiniz halde, onları kablarına yerleştirip hadi tadınızdan bir nebze bize ikram ediniz dediğinizde, Limon BAL olurmu ne kadar şeker katsanız. Vişne BAL olurmu ne kadar şeker katsanız. BAL şeker istermi özünde BAL'lık var iken.

    KADER'i sormuşsunuz.... İnşaallah, bunları değerlendirdiğinizde KADER'i KEDER etmemeyi öğreneceğizdir.

    Allah-u Taala Cümlemizden Razı Olsun. Amin.


  11. 05.Ağustos.2011, 01:51
    6
    rukyail
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Temmuz.2011
    Üye No: 88869
    Mesaj Sayısı: 117
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0
    Yaş: 32

    Cevap: Kader Hakkında

    Ben anlatayım kardeşim insana özgür irade verilmiştir insan bununla yaptıgı tercihlere amellere göre allah celle celalühü kaza eder bir digeride bizim degiştiremicegimiz kaderdir allah teala nın kesinlikle bu böyle olacak dedigi şeyler mesela ölüm gibi


  12. 05.Ağustos.2011, 01:51
    6
    rukyail - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    Ben anlatayım kardeşim insana özgür irade verilmiştir insan bununla yaptıgı tercihlere amellere göre allah celle celalühü kaza eder bir digeride bizim degiştiremicegimiz kaderdir allah teala nın kesinlikle bu böyle olacak dedigi şeyler mesela ölüm gibi


  13. 05.Ağustos.2011, 11:26
    7
    avitus77
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Ağustos.2011
    Üye No: 89244
    Mesaj Sayısı: 10
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1
    Yaş: 37

    Cevap: Kader Hakkında

    İnsanın kaderi daha dünyaya gelmeden yazılmıştır çünkü bunları yazan ALLAH zamanın Yaratıcısıdır. Zamanı yaratan onun her anını bilir. Haşa ALLAH şu an 2011 senesinde değil, yani kıyametin kopmasını beklemiyor. ALLAH zamanın her anını bildiği için örneğin sizin 60 yaşınızda "KENDİ İRADENİZLE" vereceğiniz kararı biliyor ve kaderinizde bunlar yazılı.

    Kader derin bir mevzu aynı sonsuzluğu düşünmek gibi o yüzden işin doğrusunu ALLAH bilir, ve ALLAH insanlara zerre kadar kötülük yapmayacağını bilip O nun yolunda olmaya gayret edersek inşallah ahirette sevinenlerden oluruz.


  14. 05.Ağustos.2011, 11:26
    7
    avitus77 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    İnsanın kaderi daha dünyaya gelmeden yazılmıştır çünkü bunları yazan ALLAH zamanın Yaratıcısıdır. Zamanı yaratan onun her anını bilir. Haşa ALLAH şu an 2011 senesinde değil, yani kıyametin kopmasını beklemiyor. ALLAH zamanın her anını bildiği için örneğin sizin 60 yaşınızda "KENDİ İRADENİZLE" vereceğiniz kararı biliyor ve kaderinizde bunlar yazılı.

    Kader derin bir mevzu aynı sonsuzluğu düşünmek gibi o yüzden işin doğrusunu ALLAH bilir, ve ALLAH insanlara zerre kadar kötülük yapmayacağını bilip O nun yolunda olmaya gayret edersek inşallah ahirette sevinenlerden oluruz.


  15. 05.Ağustos.2011, 11:33
    8
    Ercan
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Temmuz.2011
    Üye No: 88468
    Mesaj Sayısı: 3,121
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 33
    Bulunduğu yer: Gaziantep

    Cevap: Kader Hakkında

    Şu öykü inşallah yardımcı olur kardeşim.

    Hz.Ali (r.a) atıyla giderken namaz için durur ve yoldan geçen çocuğa atına bakmasını söyler. İçinden şöyle geçirir: Çıkışta çocuğa 2 dirhem vereyim de gönlü hoş olsun.

    Namaz bitince çıkar ki, çocuk yok. Atın eğerini almış ve kaçmış.
    Başka bir çocuğu pazara eğer almaya gönderir.
    Çocuk eğeri alır gelir. Hz. Ali aldığı eğeri tanır. Kendi atının eğeridir. Çocuğa sorar, kaça aldın?
    Çocuk 2 dirhem verdim der.
    Hz. Ali O zaman şöyle söyler :
    -Ben helalinden verecektim. O Haramı seçti!


    Kader önceden bellidir. Hz.Ali'nin 2 dirhem cebinden çıkacak olması ve hırsız çocuğun 2 dirhem para kazanması yani rızkı kaderdir. Ancak bu kaderin kazaya dönüşmesi sırasında karşımıza tercihler çıkar. Yapacağımız tercih kaderimiz değil, İmtihanda verdiğimiz cevaplarımızdır.


  16. 05.Ağustos.2011, 11:33
    8
    Devamlı Üye
    Şu öykü inşallah yardımcı olur kardeşim.

    Hz.Ali (r.a) atıyla giderken namaz için durur ve yoldan geçen çocuğa atına bakmasını söyler. İçinden şöyle geçirir: Çıkışta çocuğa 2 dirhem vereyim de gönlü hoş olsun.

    Namaz bitince çıkar ki, çocuk yok. Atın eğerini almış ve kaçmış.
    Başka bir çocuğu pazara eğer almaya gönderir.
    Çocuk eğeri alır gelir. Hz. Ali aldığı eğeri tanır. Kendi atının eğeridir. Çocuğa sorar, kaça aldın?
    Çocuk 2 dirhem verdim der.
    Hz. Ali O zaman şöyle söyler :
    -Ben helalinden verecektim. O Haramı seçti!


    Kader önceden bellidir. Hz.Ali'nin 2 dirhem cebinden çıkacak olması ve hırsız çocuğun 2 dirhem para kazanması yani rızkı kaderdir. Ancak bu kaderin kazaya dönüşmesi sırasında karşımıza tercihler çıkar. Yapacağımız tercih kaderimiz değil, İmtihanda verdiğimiz cevaplarımızdır.


  17. 05.Ağustos.2011, 19:39
    9
    Lord Yusuf
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 02.Ağustos.2011
    Üye No: 89159
    Mesaj Sayısı: 15
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1
    Yaş: 36
    Bulunduğu yer: malatya

    Kardeşlerim;cevaplarınız için çok sağolun ve Allah razı olsun sizden.Cevaplarınız bir nebzede olsa açıklıyor kaderi.Bu konuyu bir üniversiteli arkadaşımla tartışıyorduk kendisi Ahmet hulusi diye bir kişi var amerikada yaşıyor,kendine has siteleri var ve bu adamı çok takip ediyor.Ahmet hulusiye göre kader tamamen Allah' ın elinde diyor.Arkadaşımda bu şekilde kaderin olduğunu ayet ve hadisleri öne sürerek dahada anlamıyormusun diyordu.Önceleri bayağı direndim bu söylediklerine.Eğer bu doğruysa imtihan kavramı kalkar ve zulüm olmazmı diye düşündüm.Sonra şu kararı vermiştim ikimizde haklıydık kader konusu iç içeydi beyaz kağıda sütle yazı yazmak gibi.Şuan için düşüncem bu konu bi bakıma çok açık anlatılmış ayetlerde ve hadislerde bi bakımada ilahi bir sır gibi.Kimse net açıklayamıyor herkes bir kısmını anlatıyor.daha sonra bunu kendi anladığım şekilde anlatacağım burada.Biraz daha cevap bekilyorum.Akıl akıldan üstündür.Sevgiler.
    ____________________________
    7:179 - Andolsun ki, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalbleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar. Bunlar da gafillerin ta kendileridir. Sevgili Kardeşlerim;bu ayetten ne anlıyorsunuz yada açıklayabilecek varmı acaba aranızda?Sevgiler


  18. 05.Ağustos.2011, 19:39
    9
    Kardeşlerim;cevaplarınız için çok sağolun ve Allah razı olsun sizden.Cevaplarınız bir nebzede olsa açıklıyor kaderi.Bu konuyu bir üniversiteli arkadaşımla tartışıyorduk kendisi Ahmet hulusi diye bir kişi var amerikada yaşıyor,kendine has siteleri var ve bu adamı çok takip ediyor.Ahmet hulusiye göre kader tamamen Allah' ın elinde diyor.Arkadaşımda bu şekilde kaderin olduğunu ayet ve hadisleri öne sürerek dahada anlamıyormusun diyordu.Önceleri bayağı direndim bu söylediklerine.Eğer bu doğruysa imtihan kavramı kalkar ve zulüm olmazmı diye düşündüm.Sonra şu kararı vermiştim ikimizde haklıydık kader konusu iç içeydi beyaz kağıda sütle yazı yazmak gibi.Şuan için düşüncem bu konu bi bakıma çok açık anlatılmış ayetlerde ve hadislerde bi bakımada ilahi bir sır gibi.Kimse net açıklayamıyor herkes bir kısmını anlatıyor.daha sonra bunu kendi anladığım şekilde anlatacağım burada.Biraz daha cevap bekilyorum.Akıl akıldan üstündür.Sevgiler.
    ____________________________
    7:179 - Andolsun ki, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalbleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar. Bunlar da gafillerin ta kendileridir. Sevgili Kardeşlerim;bu ayetten ne anlıyorsunuz yada açıklayabilecek varmı acaba aranızda?Sevgiler


  19. 21.Ağustos.2011, 14:28
    10
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,652
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 336
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Kader Hakkında... uran ve Hadislere dayanarak net bi şekilde kader konusunu anlatabilirmi?

    Kaza ve Kader kavramları: Kaza-Kader (İslamda Kader ve Kaza Kavramları)

    Kader konularının tümü: Kadere İman


  20. 21.Ağustos.2011, 14:28
    10
    Moderatör
    Kaza ve Kader kavramları: Kaza-Kader (İslamda Kader ve Kaza Kavramları)

    Kader konularının tümü: Kadere İman


  21. 21.Ağustos.2011, 15:04
    11
    Lord Yusuf
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 02.Ağustos.2011
    Üye No: 89159
    Mesaj Sayısı: 15
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1
    Yaş: 36
    Bulunduğu yer: malatya

    Cevap: Kader Hakkında... uran ve Hadislere dayanarak net bi şekilde kader konusunu anlatabilirmi?

    Sevgili Mum rumuzlu kardeşim;ben ne anladığını sordum sen bana sayafaları gösteriyorsun.Kaderi bilmediğmden sormuyorum bu soruyu ,bu ayeti soruyumsevgiler.Önce sizin anladığınızı göreyim merak ettim daha sonra ben anladığımı yazacamSevgiler.


  22. 21.Ağustos.2011, 15:04
    11
    Sevgili Mum rumuzlu kardeşim;ben ne anladığını sordum sen bana sayafaları gösteriyorsun.Kaderi bilmediğmden sormuyorum bu soruyu ,bu ayeti soruyumsevgiler.Önce sizin anladığınızı göreyim merak ettim daha sonra ben anladığımı yazacamSevgiler.


  23. 21.Ağustos.2011, 15:12
    12
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,652
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 336
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Araf Sûresi 179. Ayetini açıklar mısınız? Allah insanları cehennem için mi yaratmıştır?

    Alıntı
    Sevgili Mum rumuzlu kardeşim;ben ne anladığını sordum sen bana sayafaları gösteriyorsun.Kaderi bilmediğmden sormuyorum bu soruyu ,bu ayeti soruyumsevgiler Önce sizin anladığınızı göreyim merak ettim daha sonra ben anladığımı yazacamSevgiler
    Alıntı
    Arkadaşlar kader konusunu az çok biliyorum fakat biri bana Kuran ve Hadislere dayanarak net bi şekilde kader konusunu anlatabilirmi?Şİmdiden anlatan kişden Allah razı olsun.
    ilk konuda istediğin kader konusuna yönlendirdim.
    Son mesajdaki Ayeti farketmedim kardeş.
    _______________________________

    Araf Sûresi 179. Ayetini açıklar mısınız? Allah insanları cehennem için mi yaratmıştır?


    Araf suresi, 7/179: "Andolsun ki, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalbleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar. Bunlar da gafillerin ta kendileridir."

    Ayetin Açıklaması: Gerçekten de yemin olsun ki cinlerden ve insanlardan bir çoğunu da cehennem için yarattık, ki bunlar hüsranlarına haklarında ezeli hüküm verilmiş mahluklardır. Lâkin sırf cebir tarikiyle ve kendilerinin yaptıkları ve sebep oldukları şeyler hesaba katılmadan ve dikkate alınmadan cehennemlik olmuş değillerdir.

    Aslında başlangıçta "ahseni takvim", yani en güzel biçimde yaratılmış, şuur fıtratını taahhüt etmiş iken sonra "esfeli safiline" düşmüş ve cebren kurtarılmalarına ilâhî meşiyetin ilgisiz kalmış olması bakımındandır. Allah Teâlâ ezeli ilmiyle biliyordu ki, bunlar ileride irade ve hürriyet sahibi oldukları zaman taahhütlerini yerine getirmeyecekler ve görevlerini yapmayacaklar, fıtratlarındaki emaneti, şühudu ve marifeti ve diğer güçlerini hak yolunda kullanmayacaklardır, "Alçaklığa saplanıp kalacaklar ve heveslerine uyacaklardır."

    İşte o zaman Allah, onların kalplerini ve ruhsal melekelerini mühürleyecek, hakkı duymak kabiliyetleri kapanacak, bundan böyle onlara öyle bir yaratılış ve huy verecek ki, artık sırf cehennemlik olacaklar. Allah bunun böyle olacağını, son durumlarının cehenneme varacağını bile bile onları yarattığı için ta başlangıçta, sonu cehennemlik birçok halk yaratmış oluyordu. Bu ise Allah Teâlâ'nın onları doğrudan doğruya cehenneme zorlaması değil, cennete zorlaması, sonu bir taraftan cennete, bir taraftan cehenneme giden, kârlı olabileceği gibi, zararı da olan bir hayata, kâr yolunu taahhüt ettirerek atması fakat taahhütlerinin yerine getirilmesini kendilerine bırakması ve onların üstlerine yüklemesidir.

    Şüphe yok ki, bu taahhüdün yerine getirilmeyeceğini bile bile o yüklemeyi yapmak, sonuç olarak onların lehine değil, aleyhlerine olan bir durumdur. Allah dileseydi onları taahhütlerini yapmaya zorlayabilirdi ya da hiç yaratmazdı. O zaman da yokluk ve zorunluluk kendileri hakkında hayat ve hür seçimden daha hayırlı olurdu. Bu onlar açısından belki hoşlanılmayan bir şeydir, ama sonuç bakımından daha hayırlı olduğu kesindir. Bunu Allah neden dilemedi?

    Bu nokta sırf O'nun iradesine bağlıdır ve hiçbir şekilde münakaşa edilebilir bir şey değildir. O'nun iradesine müdahele olunamaz. O ne mecburdur, ne de sorumludur. "Yaptığından sorumlu değildir." (Enbiya 21/23), başına buyruk ve ortaksızdır. O'na bir şeyi vacip kılabilecek veya iradesine sınır koyabilecek hiçbir şey yoktur. (En'âm Sûresi'nde 25. âyetin tefsirine ve yine aynı sûrenin 112. âyetinin Cin ve İns hakkındaki açıklamasına bakınız)

    Burada mutlak zorunluluk (cebr-i mahz) olmadığına dikkat çekilerek buyuruluyor ki, onların kalbleri vardır. Kendilerine duyacak bir kalb verilmemiş ve fıtrattaki misaka bağlanmamış değillerdir. Lâkin bu kalblerle fıkıh etmezler, yani işi derinden derine anlamazlar. Kendi vicdanında duyulması ve farkına varılması gereken şeye dikkat etmezler, gereği gibi duyup anlamazlar, gözleri de vardır. Lâkin bunlarla görülecek şeyi görmezler, kulakları da vardır. Lâkin bunlarla işitmezler, işitilecek şeyi dinleyip duymazlar.

    Hasılı Allah'ın akıl ve duygu kuvvetlerini insan gibi ve gerektiği şekilde kullanmazlar. İşte bunlar en'âm (hayvan) gibidirler. Gönüllerinde, gözlerinde ve kulaklarında insanlığa mahsus olan mânâ ve şuur bulunmaz. Hayvan gibi sadece bir gövde ve ses ile insan olunur sanırlar ve yalnızca görünüş ile ilgilenirler. Veya bütün duyguları ve idrakleri münhasıran bu dünya hayatındaki geçim sebeplerine yöneliktir. Belki bunlar hayvandan da daha aşağı, daha şaşkındırlar. Çünkü en'âm denilen aşağı canlılar, yaratılıştan ve doğuştan gelen amaçlarından sapmazlar, seçebilecekleri kadar menfaat ve mazarratlarını seçerler, onları elde etmeye gücü yettiği kadar çaba gösterir, tehlikelerden korunmaya çalışır. Hiçbir uzvunu yaratılış gayesinin dışında kullanmaz, ileri gitmese de geri de kalmaz, yaratılışını değiştirmez. Onlar ise aksine gelişmeye ve ebedi mutluluğa aday olan yaratılışlarından gereği gibi yararlanmazlar, yararlanmak şöyle dursun onun bozulmasına sebep olurlar da ebedi azaba götüren bir yola girerler

    Ve işte onlar o gafillerin ta kendileridir. Tam anlamıyla gafil diye işte bunlara denilir. Zira beyinleri ve kalbleri var, fakat şuurları yoktur. Nefislerine karşı şahit olmuşlardır da kendi özlerinden haberleri olmaz, fıtratlarındaki misak ve taahhüdü duymazlar, aldırmazlar. Kendi iç gözlemleriyle, fıkh-ı nefsî denilen kendi iç dikkatleriyle duymadıkları gibi, dışarıdan gözlerine sokulan âyetlerin, kitabın ve kulaklarına okunan hak kelâmının verdiği haberlerin şahitliğiyle de duymazlar.

    Vücud var, vicdan namına bir şeyleri yoktur. Dini, bir vehim; kitabı, bir eğlence; ilâhî kelâmı, bir musıki diye karşılarlar. ilâhî işlerle dünya işleri arasındaki inceliğin farkına varmaz, kimin kulu olduklarını, neye veya kime tapacaklarını bilmezler. Gönülleri boş heva, gözleri şekil ve resim, kulakları anlamsız sesler, müsemmasız isimler peşinde dolaşır durur. Kendilerine kalb, göz, kulak verip yaratan, yaratılıştan kendilerini rablık mîsakına taahhüt ettiren, Semî (işiten), Basîr (gören) ve eşi-benzeri olmayan Allah Teâlâ'ya türlü türlü şirkler koşarlar, gafletlerinden dolayı Allah'ı anmazlar, anarlarsa bile O'nun münezzeh şanına layık olmayan isim, sıfat ve özelliklerle anarlar. (bk. Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili)

    Bir diğer tefsirde ise konu şöyle değerlendirilmektedir:

    Araf suresi, 7/179: "Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Onlar hay­vanlar gibidir, hatta daha da akılsızdırlar. İşte asıl gafiller onlardır"

    Eski Arapça'da kalb kelimesi genellikle "insanın kavrama, bilme ve algılama, sağlıklı hüküm verme yeteneği", kısaca "akıl" anlamına gelir. (Râgıb el-İs-fahânî, ez-Zerîa ilâ mekârimi'ş-şerîa, s. 176.) Birçok âyette olduğu gibi konumuz olan âyette de kelime bu anlamda kullanılmıştır. (meselâ bk. Âl-i İmrân 3/151; Enfâl 8/12; Hac 22/46; Zümer 39/45; Nâalt 79/8.) Buradaki kalp, göz ve kulak kelimeleri, aslında duyma (his), algılama, düşünme, kavrama, bilme gibi insanı bilgiye, tefekküre ve imana götüren temel insanî yetenekleri ifade etmektedir. Nitekim, "kavrama" kelimesiyle çevirdiğimiz fıkıh da sıradan bir bilmeden ziyade "bir şeyin mahiyetini temelden ve doğru olarak anlayıp kavramak" demektir

    Kur'ân-ı Kerîm'de insanın akıl sahibi, düşünen ve bilen bir varlık olmasına büyük önem verilmiş, her vesile ile insanın bu yönü harekete geçirilmeye, yararlı ve verimli kılınmaya çalışılmıştır. Kur'an'da akıl kelimesi isim olarak geçmemekle beraber -hepsi de "akletme, aklını kullanma, düşünüp taşınma" anlamında olmak üzere- çeşitli fiil kalıplarıyla kırk dokuz âyette bu kavram tekrar edilmiştir. Yüzlerce âyette geçen kalb (çoğulu kulûb) kelimesiyle birlikte fuâd (çoğulu efide), lüb (çoğulu elbâb), basiret (çoğulu basâir) kelimeleri de düşünme ve bilme melekelerini ifade eder. Ayrıca nazar, re'y, tedebbür, tefekkür, i'tibar, zikir ve tezekkür masdarından fiillerle yine insanın zihnî melekelerini doğru ve verimli bir şekilde kullanmasının gerekliliği sık sık vurgulanmış; bu âyetlerde daha çok insanın derunî, vicdanî âlemine ve gönül dünyasına hitap edilerek insanoğlu, en basitinden en kompleksine, en somutundan en soyutuna kadar kendisini kuşatan bütün varlıklar üzerinde; keza insanlığın var oluşundan akıbetinin ne olacağına varıncaya kadar olmuş ve olacak şeyler üzerinde düşünüp taşınmaya ve bunlardan dersler çıkarmaya çağırılmıştır. Fakat -konumuz olan âyet-i kerîmede de belirtildiği gibi-Allah'ın insanlara gerçekleri, iyilik ve güzellikleri görme, işitme, anlayıp kavrama yeteneklerini vermiş olmasına rağmen öyleleri vardır ki onlar bu yeteneklerini yaratılış amacına uygun bir şekilde ve doğru olarak kullanmazlar; bu sebeple de cehenneme atılmaları sonucunu doğuracak olan yanlış inançlara sapar, kötü işler yaparlar. Âyet birinci derecede Hz. Peygamber'in ilk muhatapları olan müşrikleri tehdit etmekle birlikte evrensel anlam ve uyarılar da içermektedir

    Allah Teâlâ, akıllı, dolayısıyla yükümlü yaratıklar olup gözle görülmedikleri için "cin" adı verilen (En'âm 6/100.) bazı varlıklarla birlikte İnsanların -bir kısmını cennet için yarattığı gibi- bir kısmını da cehennem için yarattığını ifade buyurduktan sonra bunun sebebi olarak, onların yükümlülük ve sorumluluğa temel teşkil eden akıl ve diğer bilgi yeteneklerini doğru ve yerinde kullanmamalarını göstermektedir. Tek tek olayların fizikî ve görünür taraflarını aşarak bütünündeki hikmetleri yakalamak, böylece varlığın ve hayatın fizik ötesindeki tümel anlamını, hikmetini ve değerini kavramak; bu sayede kalbimizi küfürden, nifaktan, bâtıl inanç ve hurafelerden arınarak doğru bir imana ulaşmak; Câhiliye döneminde olduğu gibi günümüzde de sıkça görülen her türlü fâni ve sıradan varlıklara kul olma seviyesizliğinden kendimizi koruyup yalnız Allah'a kul olma ve yalnız O'nun yardımına güvenme onurunu kazanmak (Fatiha 1/5); kalbimizi ve zihnimizi Hakk'ın rızâsına aykırı, insanın ruhunu kirletici duygu ve düşüncelerden temizlemek; insanın hayatını lekeleyen, Allah ve insanlar katında itibarını düşüren her türlü kötü ve çirkin işlerden uzak durmak; evrenin düzeni ve işleyişi gibi insanlar arası ilişkilerin de Allah'ın yasaları uyarınca gerçekleştiğini anlayarak toplumsal, millî ve milletlerarası ilişkilerde başarının, bu yasalara uygun şekilde hazırlıklı ve birikimli olmaya bağlı bulunduğunu anlamak; varlık ve olayların anlamlarını ve hikmetlerini kavrayarak buradan din ve dünya hayatımız için hayırlı sonuçlar elde etmek; kalbimizi güzel duygu ve düşüncelerle, hayatımızı iyi ve yararlı davranışlarla donatmak; bütün bunlar, Allah'ın bizi biyolojik bakımdan büyük ölçüde müşterek olduğumuz öteki canlılardan onun sayesinde ayrı ve seçkin kıldığı aklımızı ve diğer bilgi araçlarımızı doğru kullanmamıza bağlıdır.

    Bu sebepledir ki, âyette söz konusu yeteneklerini doğru kullanmayanlar hayvan sürülerine benzetilmiş, hatta onlardan daha şaşkın, daha akılsız oldukları bildirilmiştir. Zira hayvanların da duyu araçları olmakla birlikte duyu verilerini kullanarak bunlardan bilgi üretme, hükümler çıkarma, bilinenlerden yola çıkarak bilinmeyenlere ulaşma gibi aklî ve zihinsel faaliyetler gösterme ve sonuçta zihnini doğru bilgi ve inançlarla ve hayatını güzel davranışlarla süsleme imkânları bulunmamaktadır. Böyle bir imkâna sahip olarak yaratıldıkları halde, bu imkânı doğru ve yerinde kullanmayan insanlar âyette hayvanlardan daha akılsız olarak nitelenmiştir. Eğer insanın dinî hayatını ve değerler dünyasını İlgilendiren görüş, düşünce ve inancı, ahlâkı, tutum ve davranışları hayvanlarla ortak yanını oluşturan aşağı duygu ve tutkularının tesiriyle yön değiştirmeye başlamışsa artık bu insan aklının kontrolünden çıkmış, güdülerinin hâkimiyetine girmiştir; böyle bir insan artık fiilen diğer canlılardan daha aşağı bir duruma düşmüş, gerçek mutluluk ve kurtuluş sebeplerinden uzaklaşarak gaflet ve dalâlete sapmış demektir. Kur'ân-ı Kerîm'in çeşitli vesilelerle bize bildirdiğine göre yüce Allah, böyle bir durumdan korunmaları için insanlara inanç ve amel dünyasını belirlemek üzere başlıca iki imkân vermiştir:

    Akıl ve vahiy. Râgıb el-İsfahânî'nin (ö. 502/1108) şu ifadeleri bu konudaki İslâmî yaklaşımın bir özeti sayılabilir: "Aziz ve celîl olan Allah'ın kullarına gönderdiği iki elçisi vardır. Biri içimizdeki elçidir ki bu akıldır, diğeri de dışımızdaki elçi yani peygamberdir. Hiç kimse, içindeki elçiden yararlanma işini öne almadıkça dışındaki elçiden yararlanamaz. Şu halde akıl, peygamberin öğretisinin doğruluğunu öğretir... Sonuç olarak akıl yönetici, din yol göstericidir. Akıl olmazsa din varlığını koruyamaz, din olmayınca da akıl yolunu şaşırır. Yüce Allah'ın buyurduğu gibi (Nur 24/35.) ikisinin birleşmesi ışık üstüne ışıktır". (ez-Zeria ilâ mekârimi'ş-şerîa, s. 207.) Böylece insanı hayvandan ayıran en büyük özellik akıl olduğu için âyetin metninde insanı hayvanlarla karşılaştıran ifadede geçen ve edal (daha sapık, daha şaşkın) kelimesini "daha akılsız" diye çevirmeyi uygun bulduk.

    Kaynak: Diyanet Tefsiri, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/493-495.


  24. 21.Ağustos.2011, 15:12
    12
    Moderatör
    Alıntı
    Sevgili Mum rumuzlu kardeşim;ben ne anladığını sordum sen bana sayafaları gösteriyorsun.Kaderi bilmediğmden sormuyorum bu soruyu ,bu ayeti soruyumsevgiler Önce sizin anladığınızı göreyim merak ettim daha sonra ben anladığımı yazacamSevgiler
    Alıntı
    Arkadaşlar kader konusunu az çok biliyorum fakat biri bana Kuran ve Hadislere dayanarak net bi şekilde kader konusunu anlatabilirmi?Şİmdiden anlatan kişden Allah razı olsun.
    ilk konuda istediğin kader konusuna yönlendirdim.
    Son mesajdaki Ayeti farketmedim kardeş.
    _______________________________

    Araf Sûresi 179. Ayetini açıklar mısınız? Allah insanları cehennem için mi yaratmıştır?


    Araf suresi, 7/179: "Andolsun ki, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalbleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar. Bunlar da gafillerin ta kendileridir."

    Ayetin Açıklaması: Gerçekten de yemin olsun ki cinlerden ve insanlardan bir çoğunu da cehennem için yarattık, ki bunlar hüsranlarına haklarında ezeli hüküm verilmiş mahluklardır. Lâkin sırf cebir tarikiyle ve kendilerinin yaptıkları ve sebep oldukları şeyler hesaba katılmadan ve dikkate alınmadan cehennemlik olmuş değillerdir.

    Aslında başlangıçta "ahseni takvim", yani en güzel biçimde yaratılmış, şuur fıtratını taahhüt etmiş iken sonra "esfeli safiline" düşmüş ve cebren kurtarılmalarına ilâhî meşiyetin ilgisiz kalmış olması bakımındandır. Allah Teâlâ ezeli ilmiyle biliyordu ki, bunlar ileride irade ve hürriyet sahibi oldukları zaman taahhütlerini yerine getirmeyecekler ve görevlerini yapmayacaklar, fıtratlarındaki emaneti, şühudu ve marifeti ve diğer güçlerini hak yolunda kullanmayacaklardır, "Alçaklığa saplanıp kalacaklar ve heveslerine uyacaklardır."

    İşte o zaman Allah, onların kalplerini ve ruhsal melekelerini mühürleyecek, hakkı duymak kabiliyetleri kapanacak, bundan böyle onlara öyle bir yaratılış ve huy verecek ki, artık sırf cehennemlik olacaklar. Allah bunun böyle olacağını, son durumlarının cehenneme varacağını bile bile onları yarattığı için ta başlangıçta, sonu cehennemlik birçok halk yaratmış oluyordu. Bu ise Allah Teâlâ'nın onları doğrudan doğruya cehenneme zorlaması değil, cennete zorlaması, sonu bir taraftan cennete, bir taraftan cehenneme giden, kârlı olabileceği gibi, zararı da olan bir hayata, kâr yolunu taahhüt ettirerek atması fakat taahhütlerinin yerine getirilmesini kendilerine bırakması ve onların üstlerine yüklemesidir.

    Şüphe yok ki, bu taahhüdün yerine getirilmeyeceğini bile bile o yüklemeyi yapmak, sonuç olarak onların lehine değil, aleyhlerine olan bir durumdur. Allah dileseydi onları taahhütlerini yapmaya zorlayabilirdi ya da hiç yaratmazdı. O zaman da yokluk ve zorunluluk kendileri hakkında hayat ve hür seçimden daha hayırlı olurdu. Bu onlar açısından belki hoşlanılmayan bir şeydir, ama sonuç bakımından daha hayırlı olduğu kesindir. Bunu Allah neden dilemedi?

    Bu nokta sırf O'nun iradesine bağlıdır ve hiçbir şekilde münakaşa edilebilir bir şey değildir. O'nun iradesine müdahele olunamaz. O ne mecburdur, ne de sorumludur. "Yaptığından sorumlu değildir." (Enbiya 21/23), başına buyruk ve ortaksızdır. O'na bir şeyi vacip kılabilecek veya iradesine sınır koyabilecek hiçbir şey yoktur. (En'âm Sûresi'nde 25. âyetin tefsirine ve yine aynı sûrenin 112. âyetinin Cin ve İns hakkındaki açıklamasına bakınız)

    Burada mutlak zorunluluk (cebr-i mahz) olmadığına dikkat çekilerek buyuruluyor ki, onların kalbleri vardır. Kendilerine duyacak bir kalb verilmemiş ve fıtrattaki misaka bağlanmamış değillerdir. Lâkin bu kalblerle fıkıh etmezler, yani işi derinden derine anlamazlar. Kendi vicdanında duyulması ve farkına varılması gereken şeye dikkat etmezler, gereği gibi duyup anlamazlar, gözleri de vardır. Lâkin bunlarla görülecek şeyi görmezler, kulakları da vardır. Lâkin bunlarla işitmezler, işitilecek şeyi dinleyip duymazlar.

    Hasılı Allah'ın akıl ve duygu kuvvetlerini insan gibi ve gerektiği şekilde kullanmazlar. İşte bunlar en'âm (hayvan) gibidirler. Gönüllerinde, gözlerinde ve kulaklarında insanlığa mahsus olan mânâ ve şuur bulunmaz. Hayvan gibi sadece bir gövde ve ses ile insan olunur sanırlar ve yalnızca görünüş ile ilgilenirler. Veya bütün duyguları ve idrakleri münhasıran bu dünya hayatındaki geçim sebeplerine yöneliktir. Belki bunlar hayvandan da daha aşağı, daha şaşkındırlar. Çünkü en'âm denilen aşağı canlılar, yaratılıştan ve doğuştan gelen amaçlarından sapmazlar, seçebilecekleri kadar menfaat ve mazarratlarını seçerler, onları elde etmeye gücü yettiği kadar çaba gösterir, tehlikelerden korunmaya çalışır. Hiçbir uzvunu yaratılış gayesinin dışında kullanmaz, ileri gitmese de geri de kalmaz, yaratılışını değiştirmez. Onlar ise aksine gelişmeye ve ebedi mutluluğa aday olan yaratılışlarından gereği gibi yararlanmazlar, yararlanmak şöyle dursun onun bozulmasına sebep olurlar da ebedi azaba götüren bir yola girerler

    Ve işte onlar o gafillerin ta kendileridir. Tam anlamıyla gafil diye işte bunlara denilir. Zira beyinleri ve kalbleri var, fakat şuurları yoktur. Nefislerine karşı şahit olmuşlardır da kendi özlerinden haberleri olmaz, fıtratlarındaki misak ve taahhüdü duymazlar, aldırmazlar. Kendi iç gözlemleriyle, fıkh-ı nefsî denilen kendi iç dikkatleriyle duymadıkları gibi, dışarıdan gözlerine sokulan âyetlerin, kitabın ve kulaklarına okunan hak kelâmının verdiği haberlerin şahitliğiyle de duymazlar.

    Vücud var, vicdan namına bir şeyleri yoktur. Dini, bir vehim; kitabı, bir eğlence; ilâhî kelâmı, bir musıki diye karşılarlar. ilâhî işlerle dünya işleri arasındaki inceliğin farkına varmaz, kimin kulu olduklarını, neye veya kime tapacaklarını bilmezler. Gönülleri boş heva, gözleri şekil ve resim, kulakları anlamsız sesler, müsemmasız isimler peşinde dolaşır durur. Kendilerine kalb, göz, kulak verip yaratan, yaratılıştan kendilerini rablık mîsakına taahhüt ettiren, Semî (işiten), Basîr (gören) ve eşi-benzeri olmayan Allah Teâlâ'ya türlü türlü şirkler koşarlar, gafletlerinden dolayı Allah'ı anmazlar, anarlarsa bile O'nun münezzeh şanına layık olmayan isim, sıfat ve özelliklerle anarlar. (bk. Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili)

    Bir diğer tefsirde ise konu şöyle değerlendirilmektedir:

    Araf suresi, 7/179: "Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Onlar hay­vanlar gibidir, hatta daha da akılsızdırlar. İşte asıl gafiller onlardır"

    Eski Arapça'da kalb kelimesi genellikle "insanın kavrama, bilme ve algılama, sağlıklı hüküm verme yeteneği", kısaca "akıl" anlamına gelir. (Râgıb el-İs-fahânî, ez-Zerîa ilâ mekârimi'ş-şerîa, s. 176.) Birçok âyette olduğu gibi konumuz olan âyette de kelime bu anlamda kullanılmıştır. (meselâ bk. Âl-i İmrân 3/151; Enfâl 8/12; Hac 22/46; Zümer 39/45; Nâalt 79/8.) Buradaki kalp, göz ve kulak kelimeleri, aslında duyma (his), algılama, düşünme, kavrama, bilme gibi insanı bilgiye, tefekküre ve imana götüren temel insanî yetenekleri ifade etmektedir. Nitekim, "kavrama" kelimesiyle çevirdiğimiz fıkıh da sıradan bir bilmeden ziyade "bir şeyin mahiyetini temelden ve doğru olarak anlayıp kavramak" demektir

    Kur'ân-ı Kerîm'de insanın akıl sahibi, düşünen ve bilen bir varlık olmasına büyük önem verilmiş, her vesile ile insanın bu yönü harekete geçirilmeye, yararlı ve verimli kılınmaya çalışılmıştır. Kur'an'da akıl kelimesi isim olarak geçmemekle beraber -hepsi de "akletme, aklını kullanma, düşünüp taşınma" anlamında olmak üzere- çeşitli fiil kalıplarıyla kırk dokuz âyette bu kavram tekrar edilmiştir. Yüzlerce âyette geçen kalb (çoğulu kulûb) kelimesiyle birlikte fuâd (çoğulu efide), lüb (çoğulu elbâb), basiret (çoğulu basâir) kelimeleri de düşünme ve bilme melekelerini ifade eder. Ayrıca nazar, re'y, tedebbür, tefekkür, i'tibar, zikir ve tezekkür masdarından fiillerle yine insanın zihnî melekelerini doğru ve verimli bir şekilde kullanmasının gerekliliği sık sık vurgulanmış; bu âyetlerde daha çok insanın derunî, vicdanî âlemine ve gönül dünyasına hitap edilerek insanoğlu, en basitinden en kompleksine, en somutundan en soyutuna kadar kendisini kuşatan bütün varlıklar üzerinde; keza insanlığın var oluşundan akıbetinin ne olacağına varıncaya kadar olmuş ve olacak şeyler üzerinde düşünüp taşınmaya ve bunlardan dersler çıkarmaya çağırılmıştır. Fakat -konumuz olan âyet-i kerîmede de belirtildiği gibi-Allah'ın insanlara gerçekleri, iyilik ve güzellikleri görme, işitme, anlayıp kavrama yeteneklerini vermiş olmasına rağmen öyleleri vardır ki onlar bu yeteneklerini yaratılış amacına uygun bir şekilde ve doğru olarak kullanmazlar; bu sebeple de cehenneme atılmaları sonucunu doğuracak olan yanlış inançlara sapar, kötü işler yaparlar. Âyet birinci derecede Hz. Peygamber'in ilk muhatapları olan müşrikleri tehdit etmekle birlikte evrensel anlam ve uyarılar da içermektedir

    Allah Teâlâ, akıllı, dolayısıyla yükümlü yaratıklar olup gözle görülmedikleri için "cin" adı verilen (En'âm 6/100.) bazı varlıklarla birlikte İnsanların -bir kısmını cennet için yarattığı gibi- bir kısmını da cehennem için yarattığını ifade buyurduktan sonra bunun sebebi olarak, onların yükümlülük ve sorumluluğa temel teşkil eden akıl ve diğer bilgi yeteneklerini doğru ve yerinde kullanmamalarını göstermektedir. Tek tek olayların fizikî ve görünür taraflarını aşarak bütünündeki hikmetleri yakalamak, böylece varlığın ve hayatın fizik ötesindeki tümel anlamını, hikmetini ve değerini kavramak; bu sayede kalbimizi küfürden, nifaktan, bâtıl inanç ve hurafelerden arınarak doğru bir imana ulaşmak; Câhiliye döneminde olduğu gibi günümüzde de sıkça görülen her türlü fâni ve sıradan varlıklara kul olma seviyesizliğinden kendimizi koruyup yalnız Allah'a kul olma ve yalnız O'nun yardımına güvenme onurunu kazanmak (Fatiha 1/5); kalbimizi ve zihnimizi Hakk'ın rızâsına aykırı, insanın ruhunu kirletici duygu ve düşüncelerden temizlemek; insanın hayatını lekeleyen, Allah ve insanlar katında itibarını düşüren her türlü kötü ve çirkin işlerden uzak durmak; evrenin düzeni ve işleyişi gibi insanlar arası ilişkilerin de Allah'ın yasaları uyarınca gerçekleştiğini anlayarak toplumsal, millî ve milletlerarası ilişkilerde başarının, bu yasalara uygun şekilde hazırlıklı ve birikimli olmaya bağlı bulunduğunu anlamak; varlık ve olayların anlamlarını ve hikmetlerini kavrayarak buradan din ve dünya hayatımız için hayırlı sonuçlar elde etmek; kalbimizi güzel duygu ve düşüncelerle, hayatımızı iyi ve yararlı davranışlarla donatmak; bütün bunlar, Allah'ın bizi biyolojik bakımdan büyük ölçüde müşterek olduğumuz öteki canlılardan onun sayesinde ayrı ve seçkin kıldığı aklımızı ve diğer bilgi araçlarımızı doğru kullanmamıza bağlıdır.

    Bu sebepledir ki, âyette söz konusu yeteneklerini doğru kullanmayanlar hayvan sürülerine benzetilmiş, hatta onlardan daha şaşkın, daha akılsız oldukları bildirilmiştir. Zira hayvanların da duyu araçları olmakla birlikte duyu verilerini kullanarak bunlardan bilgi üretme, hükümler çıkarma, bilinenlerden yola çıkarak bilinmeyenlere ulaşma gibi aklî ve zihinsel faaliyetler gösterme ve sonuçta zihnini doğru bilgi ve inançlarla ve hayatını güzel davranışlarla süsleme imkânları bulunmamaktadır. Böyle bir imkâna sahip olarak yaratıldıkları halde, bu imkânı doğru ve yerinde kullanmayan insanlar âyette hayvanlardan daha akılsız olarak nitelenmiştir. Eğer insanın dinî hayatını ve değerler dünyasını İlgilendiren görüş, düşünce ve inancı, ahlâkı, tutum ve davranışları hayvanlarla ortak yanını oluşturan aşağı duygu ve tutkularının tesiriyle yön değiştirmeye başlamışsa artık bu insan aklının kontrolünden çıkmış, güdülerinin hâkimiyetine girmiştir; böyle bir insan artık fiilen diğer canlılardan daha aşağı bir duruma düşmüş, gerçek mutluluk ve kurtuluş sebeplerinden uzaklaşarak gaflet ve dalâlete sapmış demektir. Kur'ân-ı Kerîm'in çeşitli vesilelerle bize bildirdiğine göre yüce Allah, böyle bir durumdan korunmaları için insanlara inanç ve amel dünyasını belirlemek üzere başlıca iki imkân vermiştir:

    Akıl ve vahiy. Râgıb el-İsfahânî'nin (ö. 502/1108) şu ifadeleri bu konudaki İslâmî yaklaşımın bir özeti sayılabilir: "Aziz ve celîl olan Allah'ın kullarına gönderdiği iki elçisi vardır. Biri içimizdeki elçidir ki bu akıldır, diğeri de dışımızdaki elçi yani peygamberdir. Hiç kimse, içindeki elçiden yararlanma işini öne almadıkça dışındaki elçiden yararlanamaz. Şu halde akıl, peygamberin öğretisinin doğruluğunu öğretir... Sonuç olarak akıl yönetici, din yol göstericidir. Akıl olmazsa din varlığını koruyamaz, din olmayınca da akıl yolunu şaşırır. Yüce Allah'ın buyurduğu gibi (Nur 24/35.) ikisinin birleşmesi ışık üstüne ışıktır". (ez-Zeria ilâ mekârimi'ş-şerîa, s. 207.) Böylece insanı hayvandan ayıran en büyük özellik akıl olduğu için âyetin metninde insanı hayvanlarla karşılaştıran ifadede geçen ve edal (daha sapık, daha şaşkın) kelimesini "daha akılsız" diye çevirmeyi uygun bulduk.

    Kaynak: Diyanet Tefsiri, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/493-495.





+ Yorum Gönder
Git 12 Son