Konusunu Oylayın.: Dünyaya geliş ve ahirette hesap

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Dünyaya geliş ve ahirette hesap
  1. 18.Mayıs.2011, 18:15
    1
    melankoliq
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 09.Şubat.2011
    Üye No: 84132
    Mesaj Sayısı: 130
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0
    Yaş: 27
    Bulunduğu yer: ş.urfa

    Dünyaya geliş ve ahirette hesap






    Dünyaya geliş ve ahirette hesap Mumsema Bi arkadaş istediği herşeyi yapıp bazen günahlara giriyor."Hesabını nasıl vereceksin" dediğimizde de "benden hesap sorulmaz"diyor.Nedenini sorduğumuzda ise şu cevabı veriyor"Sizden sorulur fakat benden sorulmaz.Kendi isteğimle dünyaya gelmediğime göre yaptıklarımın hesabı sorulamaz.Bana sorulsaydı asla gelmezdim dünyaya,madem geldim hiç olmazsa istediğimi yapıp mutlu olmaya hakkım var.Bu yüzden bana neden şunu yaptın diyemezler.Deselerde cevabım(haşa haşa) öyleyse dünyaya getirmeseydin olacak diyor.Yaptıklarını hiç takmıyor.onun amacı sadece mutlu olmak ama hiçde mutlu değil hep şikayetçi ve hep hayata küs.Çok negatif bakıyor yaşama.Ona ne diyeceğimi nasıl günahlardan vazgeçirip hayata nasıl barıştıracağımı bilmiyorum.Yardımcı olursanız sevinirim.


  2. 18.Mayıs.2011, 18:15
    1
    melankoliq - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli



    Bi arkadaş istediği herşeyi yapıp bazen günahlara giriyor."Hesabını nasıl vereceksin" dediğimizde de "benden hesap sorulmaz"diyor.Nedenini sorduğumuzda ise şu cevabı veriyor"Sizden sorulur fakat benden sorulmaz.Kendi isteğimle dünyaya gelmediğime göre yaptıklarımın hesabı sorulamaz.Bana sorulsaydı asla gelmezdim dünyaya,madem geldim hiç olmazsa istediğimi yapıp mutlu olmaya hakkım var.Bu yüzden bana neden şunu yaptın diyemezler.Deselerde cevabım(haşa haşa) öyleyse dünyaya getirmeseydin olacak diyor.Yaptıklarını hiç takmıyor.onun amacı sadece mutlu olmak ama hiçde mutlu değil hep şikayetçi ve hep hayata küs.Çok negatif bakıyor yaşama.Ona ne diyeceğimi nasıl günahlardan vazgeçirip hayata nasıl barıştıracağımı bilmiyorum.Yardımcı olursanız sevinirim.


    Benzer Konular

    - Kürtaj olunan bebek ahirette diriltilecekmi? Kürtajı yapanlara hesap soracakmı?

    - Dünyaya Geliş Amacımız

    - Ahirette insanların hesap vermek üzere toplanmasını ifade eden üfleme

    - Ahirette Hayvanların Bizden Hesap Sorması

    - Dünyaya geliş gayesi ve kamyon!

  3. 18.Mayıs.2011, 19:38
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Dünyaya geliş ve ahirette hesap




    melankoliq kardeşim...yanlış bölüme açılan iki konun ilgili bölüme taşınmıştır..
    kardeşim soru konularınızı ana sayfadaki

    https://www.mumsema.org/sizden-gelen-sorular/

    bölümüne açmanız gerekli...

    hayırlarla kal..


  4. 18.Mayıs.2011, 19:38
    2
    Silent and lonely rains



    melankoliq kardeşim...yanlış bölüme açılan iki konun ilgili bölüme taşınmıştır..
    kardeşim soru konularınızı ana sayfadaki

    https://www.mumsema.org/sizden-gelen-sorular/

    bölümüne açmanız gerekli...

    hayırlarla kal..


  5. 18.Mayıs.2011, 22:24
    3
    melankoliq
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 09.Şubat.2011
    Üye No: 84132
    Mesaj Sayısı: 130
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0
    Yaş: 27
    Bulunduğu yer: ş.urfa

    Cevap: Dünyaya geliş ve ahirette hesap

    Teşekkürler kardeş.Niye kimse şu yukarıdaki soruma cevap vermiyor.Yoksa arkadaş haklı mı?Bişeyler yazın yahu


  6. 18.Mayıs.2011, 22:24
    3
    melankoliq - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    Teşekkürler kardeş.Niye kimse şu yukarıdaki soruma cevap vermiyor.Yoksa arkadaş haklı mı?Bişeyler yazın yahu


  7. 18.Mayıs.2011, 23:37
    4
    ehli-sunnet
    Feseyekfikehumullah

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 19.Eylül.2010
    Üye No: 79032
    Mesaj Sayısı: 2,015
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 21
    Bulunduğu yer: Uzaklardan..

    Cevap: Dünyaya geliş ve ahirette hesap

    Kardeş kusura bakma ama bunu söyleyen kişi saçmalamakla beraber yeni bir akım başlatma derdinde sanırım..

    Bunu söyleyen kişiye verilecek en kısa cevap yarın Hakkın Divanında görüşürüz demek yeterli



    Alıntı
    SORU:

    Esselamü Aleyküm Hocam,

    Yaklaşık 10 yıldır tefsir derslerinize bir talebe titizliği ile katılmaktayım. Belki derslerinizde açıklamasını yapmış olduğunuz ama benim toparlamayı beceremediğim bir konuda tıkandım ve yardımınıza ihtiyacım var.

    Fıtraten temiz vicdanlı ve ahlaklı, bu güne kadar kendisine Rabbimin ayetleri ulaştırılmadığı için Rabbimle tanışma ve kaynaşma fırsatını bulamamış bir dostum ile sık sık O’nu tanımak adına sohpetler yapıyorduk. En son sohpetimizde sizin Maun Suresinin tefsirinde anlatmış olduğunuz DİN kelimesinin izahını kendisine dinlettim. Kendisi dinledikten sonra biraz da çekinerek; yani Allah (cc) a karşı bir saygısızlık yapmaktan da korkarak; iyi niyetle; kafasına takılan bir soru sordu bana!!! Üzgünüm hocam talebeniz olarak tıkanıp kaldım, aslında utanıyorum.

    Din kelimesinin anlamının borçluluk olduğunu çünkü sahip olduğumuz her şeyi Allah’ın bize verdiğini konuşurken, kendisi şöyle dedi:

    Ama birisinden borç alırken biz borç almak isteriz, talep ederiz. O da verir.

    Bu dünyaya gelirken Allah bize sorsaydı ‘Ey kulum sana her şeyi vereceğim ve dünyada imtihan edeceğim’ diye belki de ben imtihanı başaramamaktan korktuğum için ondan borç almak istemeyecektim. Şu anda bizim fikrimiz alınmadan, biz istemeden borçlu duruma düşürüldük’ dedi.

    Bu düşüncenin yamuk tarafı neresi? Ben ona ne yanıt verebilirdim?

    Bu mesele kafamı çok meşkul etti. Bir yanıt verememek, donup kalmak beni çok rahatsız etti. Bu yüzden açıkçası bu konuda çok fazla emek sarfetmeden, alın ve zihin teri dökmeden size başvurdum. Belki de kendimi bu konuyu vahyin ışığında çözmek için yeterli görmüyorum. Bir an önce doğru bakış açısını öğrenip ona ulaştırmak istedim.

    Takıldığım bu nokta belki de çok basit bir nokta da ben uzaktan bakıp göremiyorum. Belki de sizi çok gereksiz bir şey için meşkul etmiş oluyorum. Eğer öyleyse hakkınızı helal edin.

    Yine de Rabbime kendisini tanıyıp sevebileceğim bir bilinç (az ya da çok) verdiği işin şükürler olsun.

    Allah sizden razı olsun. Hep yolunuzu dosdoğru yol üzere kılsın.-----

    CEVAP:
    Allah bizi yaratırken fikrimizi neden sormadı?


    Aziz hanımefendi, kerim bacım,
    selam verir, hürmet eder, dua ederim dünümüz, günümüz ve meçhul sonumuz için. ve dua dilenirim tüm bu şeyler için. emma ba'd...

    1. Bu sual yanlış: Ontolojik açıdan yanlış. Zira sual sahibi Allah- kul ilişkisini "insan-insan" ilişkisi üzerinden yargılıyor. önyargılı bir yargı. oysa ki Allah ile insan ontolojik/varoluşsal açıdan farklı düzlemdedirler. Allah yaratan insan yaratılandır. borçluluk ilişkisi de insan-insan düşleminden bakarak anlaşılamaz.
    2. Bu sual kendi içinde çelişki taşıyor. diyor ki: "biz birinden borç talep ederiz o da verir, ama biz Allah'tan talep etmediğimiz halde verdi..."
    peki, biz birinden borcu ne ile talep ederniz? söz, dil, ses, konuşma yetisi ve bütün bunların ardında yatan "irade" ile değil mi?
    burada üç soruya cevap vermeli soru sahibi:
    1. İrade'yi dahi borçlusun ey insan? o irade sana verilmeden ölce hangi iradeyle talepte bulunmayı düşünüyordun? Baksana bu itirazı yapmak için kullanıdğın tüm araçlar ona ait. Ona itirazda tutarlı olmak için, onun emanet ettiği araçlar dışında kullanacağım araçlar bul, onları kullan ki tutarlı olasın. yoksa bu tutarlı olur mu?
    2. İrade verildikten sonra talepte bulunduk duyelim: Bu da azim bir yüzsüzlük ve çelişki olmaz mıydı: Madem "benim sana neyi vereceğim hakkında irade yürütüyorsun, o zaman samimi olsaydın da, bu yürütmeye sana verdiğim "irade"yi de dahil etseydin ya? Onu niçin "kazanılmış hak" veya "baba mirası gibi görüyorsun? bu, aslında sana zihninin kurduğu bir tuzak değil midir?
    3. ey sualinde "belki ben imtihanı başaramamaktan korktuğum için ondan borç almak istemeyecektim. şu anda fikrimiz alınmadan biz istemeden borçlu durumuna düşürüldük" cümlesini kuran kul! Sadece bu iki cümle içerisinde 19 kelime var. Bunlardan tam yedi tane kelime soruyu temelden tutarsız hale getiriyor. O kelimeler şunlar: "ben", "almak", "isteyecektim", "bizim", "fikrimiz", "biz, "istemeden". Mesela "ben" diyorsun? Ben ile kastettiğin kendi varlığını hangi delile dayanarak ve ne cür'etle "borç" dışında tutuyorsun? Mesela "almak" ve "istemekten" söz ediyorsun. İyi ama isteme yetisinin kendisi borç değil mi? "fikrimiz" diyordun. O var etmeden önce sen yoktun ki, bir fikrin olsun. Dolayısıyla "fikrimiz" derken, gördüğün gibi el kul, daha varlığınız öncesine bile fikren ulaşmakta acz içindesin ve bu gayet doğaldır. Çünkü kendi yokluğun haline kendini inandıramıyor, öyle bir dili kurmakta acze düşüyorsun. Bu dilinin ve düşüncenin varlığının öncesinde yokluğuna gitmekten dahi aciz olduğunu görmeyip, böyle bir soruyu sormaya seni cür'et ettiren gerçek sebep nedir, meselenin can alıcı nokttasını teşkil eden bu soruya açıkyüreklilikle vicdanında cevap bulmaya ve ocevabı diline dökmeye hazır mısın?
    Azizim Sibel Hanımefendi,
    a) mantık hatası olan sorulara doğru cevap verilemeyeceği, b) yukarıda dile getirdiğimiz ve zamanım olmadığı için dahasını yazamadığım iç çelişkilerle lebaleb malul olduğu için bu soru "CEVAPLANAMAZDIR". Cevaplanması için yukarıda dile getirdiğim illet ve arızalardan halas olması elzemdir. O illet ve arızalardan halas olduğunda sonuç ne mi olur?
    el-cevap: Ortada soru kalmaz, sadece "sorun" kalır, soru sahibinin "kendisiyle, hakikatle ve sahib-i hakikisi olan Allah'la olan sorunu".
    Rabbim bizi vehmimizin tumturaklı tuzaklarından korusun

    M.İSLAMOĞLU



    Alıntı
    Allah neden bizlere sormadan bizi yaratmış ve bizi kadere mahkum etmiştir? M. Fethullah Gülen, İnancın Gölgesinde 2 15.12.2008 Kader zorlayıcı, zulmedici ve hele asla çirkin değildir. İnsanın iradesi hesaba katılmadan yapılan bir takdir yoktur; kaldı ki, peygamberler gönderip, kitaplar indirmekle Allah (celle celâluhu) bizi devamlı surette ikaz da etmiştir.

    İnsan bir işe iradesiyle sahip çıkmadan herhangi bir çirkinlik ve günah meydana gelmez. İnsan, nefsinin tesiriyle iradesini kötüye kullanıp, kötülüklere davetiye çıkarmakla düğmeye dokunmuş ve düşeceği çukurun kapağının açılmasına sebep olmuş olur; sonra da gider o çukura yuvarlanır. Meselâ, bembeyaz nur parçası güneşimiz kirsiz, lekesiz olduğu gibi, hayat için mutlaka gerekli olan ısı ve ışığın kaynağı, aynı zamanda çiçeklerin simasında akseden renk ve güzelliklerin de menbaıdır. Fakat, insan onun altında saatlerce oturur ve gerekli tedbiri de almazsa hastalanır, hatta ölebilir de. Şimdi, bu durumda suç güneşin midir? O kendi suiistimaliyle sebep olduğu hastalığı veya ölümü karşısında, "Güneş olmasın, neden yaratıldı ki?" diyebilir mi? "Altında kaldık, hasta olduk; yemeklerimiz güneşin harareti altında kalıp bozuldu." gibi tamamen iradî hatalarımızdan kaynaklanan cüz'î şerlerden dolayı güneşin yaratılması ve varlığı şer kabul edilebilir mi?
    Evet, kadere yüklenen günah, zarar ve çirkinlikler, esasen kulun iradesini suiistimal etmesinin neticesidir. İrademizi hesaba katmadan birtakım zulüm ve çirkinlikleri kadere yüklersek, hem musibeti ikileştirmiş, hem de kadere karşı küstahlık etmiş oluruz.
    Meselâ, insana hem bir lezzet, hem de neslin çoğalması gibi hayırlı bir neticeye götürücü bir sebep olarak şehvet hissi verilmiştir. İnsan, iradesini kötüye kullanarak bu hissini fuhuş gibi yanlış ve haram yollarda tatmine çalışırsa, bu takdirde suç kaderin mi, yoksa bizzat o insanın mı olacaktır? Burada insan, hayra vesile olsun diye verilen ve yerinde kullanılması için her imkânın hazırlandığı bir vesileyi şerre alet etmekle, şer işleyip günaha girmekte ve neticede kendisine zulmetmektedir. Cinayet gibi benzeri meseleleri de buna kıyas edebilirsiniz... Şu kadar ki, insanın suiistimali olmadan içine düştüğü bir kısım belâ ve musibetler de vardır ki, bunların hikmet, fayda ve güzelliklerini yeri geldikçe anlatmaya çalıştık ve çalışacağız da.
    Kader, netice ile beraber sebeplere de bakar. İnsan ise, yaratılışı icabı ve kaderi de tam mânâsıyla anlayamadığından, ancak zâhirî ve görebildiği netice ve sebeplere atf-ı nazar etmekle, yanlış hükme varır ve zulmeder. Meselâ, yaşlı birinin, bir çocuğun kulağını çektiğini gördüğünüzde, hâdise yakışıksız olduğundan, hemen çocuğa zulmedildiği neticesine varırsınız. Oysa kulağı çeken kişi belki de çocuğun babasıdır ve sizin de yapabileceğiniz gerekli bir şeyi yapmaktadır. İleride dizini dövmemek, testinin kırılmasını daha baştan önlemek için, yani çocuğunun mânevî hayatı mahvolmasın ve ebedî hayatı ölmesin diye ahlâk dışı bir hareketinden dolayı böyle bir tedibe tevessül etmiştir... Ama, siz zâhire bakıp, görünüşe göre hüküm verdiniz ve o babayı zulümle itham ettiniz; böylece ona değil, kendinize zulmettiniz. Hâlbuki kader, bütün sebeplere birden bakar ve hakikî, görünmeyen sebepleri de bilir; dolayısıyla hükmünü tam ve adaletli verir.
    Bir avcı görürsünüz, bir aslanı vurur ve öldürür. Aslana acırsınız ama, bilmezsiniz ki, o aslan bir ceylanın yavrularını anasız bıraktığından, kader ona o cezayı vermektedir. Beri yanda, bir gün gelir, avcının ayağı kırılır; o da, aslanı öldürmesinin cezasını bulur. Bir insan bir başkasını bıçaklar ve yaralar; cezasını görmez ve hâdise unutulur gider. Fakat, bir gün bu şahıs zina iftirasıyla mahkemeye düşer.. böyle bir isnat itibarıyla o suçsuzdur; fakat, hâkim zâhirî sebeplere bakarak kendisini mahkûm eder. Şimdi siz, "Hâkim zulmetti." dersiniz ama, o kimse hakkında kader, hakikî sebebe bakarak adaletle hükmetmiş ve o şahıs da, unutulup giden bıçaklama suçunun karşılığını görmüştür. İşte kaderdeki güzellik ve bizim hükümlerimizdeki çirkinlik! Evet, kaderin her hükmü ya bizzat güzeldir veya neticesi itibarıyla güzeldir.
    Yeri gelmişken, Hz. Musa (aleyhisselâm) ile alâkalı olarak rivayet edilen bir hâdiseyi anlatmakta fayda mülâhaza ediyorum:
    Hz. Musa (aleyhisselâm), "Yâ Rabbi, bana adaletini göster." diye dua eder. Cenâb-ı Allah da kendisine, "Falan çeşmenin yakınında bekle ve olup bitecekleri gözetle." diye vahyeder. Derken, çeşmenin başına bir atlı gelir, atını sulayıp giderken bir kese altın düşürür. Arkadan hemen bir çocuk gelir ve o bir kese altını alıp uzaklaşır. Sonra, çeşmeye bir âmâ gelir ve o esnada altın kesesini düşürdüğünü fark eden atlı geri döner. Altınlarını âmâdan ister; âmâ, ne kadar ben almadım derse de dinletemez ve atlı âmâyı öldürür. Hep zulüm gibi görünen bu hâdiselerdeki adaleti Hz. Musa, Cenâb-ı Hak'tan sorar ve şu cevabı alır:
    "Atlı, vaktiyle çocuğun babasının bir kese altınını çalmıştı; böylece o bir kese altını sahibine iade etmiş olduk. Âmâ ise, vaktiyle atlının babasını öldürmüştü, onu da atlıya öldürterek, kısas uyguladık."
    Evet, hakikî sebepler bilinmeyip, dıştan bakılınca serapa zulüm görülen hâdiseler zinciri, hakikî sebepleriyle serapa adalet olup çıkıyor. İşte kaderin hükmü de böyledir; onda en ufak bir zulüm ve çirkinlik olmayıp, her hükmü mahzâ adalet ve mahzâ güzelliktir.
    İnsanın zâhire bakarak kerih gördüğü şeylerde Allah (celle celâluhu) onun için pek çok hayırlar murad etmiştir. Buna karşılık, insanın fayda mülâhaza ettiği pek çok şeyde ise, kendisi için şerler vardır.[1] Meselâ, bilhassa soğuklarda insana abdest almak zor gelebilir, fakat abdestin gerek kendisi, gerekse neticesi pek güzeldir. Cihad, âyetin ifadesiyle[2] ağır ve kerih gelebilir; fakat netice itibarıyla pek çok lütuf ve mükâfatlar getirir. Öyle olur ki, Allah (celle celâluhu) sevdiği bir kulu iflâs ettirir; ama o kul bilmez ki, mal kendisinin sırat-ı müstakîmden sapmasına vesile olacaktı. Kul dua eder, fakat duada istediklerinin verilmemesi karşısında ümitsizliğe düşer; oysa ya istediği aleyhinedir ya da ileride veya ahirette çok daha fazlası ve güzel şekliyle karşılanacaktır.
    Öyleyse, Allah'ın (celle celâluhu) hakkımızdaki her hükmünde bilemediğimiz pek çok fayda ve hikmetler vardır. Allah (celle celâluhu), mutlaka kulunun faydasını esas alarak ona hikmetiyle muamele etme mecburiyetinde değildir; fakat nasıl o Hâlık'tır ve Alîm'dir, aynı şekilde Hakîm'dir de; hiçbir zaman abes iş yapmaz; ne var ki, biz çok zaman onun ef'âlindeki hikmetleri bilemeyebiliriz. O hâlde bize düşen, kadere razı ve Cenâb-ı Hakk'a teslim olmak ve O'na teveccüh etmek, "lütfun da hoş, kahrın da hoş" anlayış ve inancıyla, hakkımızdaki her takdirine boyun eğip, itirazda bulunmamaktır.
    [1] Bkz.: Bakara sûresi, 2/216.
    [2] Bakara sûresi, 2/216.



  8. 18.Mayıs.2011, 23:37
    4
    Feseyekfikehumullah
    Kardeş kusura bakma ama bunu söyleyen kişi saçmalamakla beraber yeni bir akım başlatma derdinde sanırım..

    Bunu söyleyen kişiye verilecek en kısa cevap yarın Hakkın Divanında görüşürüz demek yeterli



    Alıntı
    SORU:

    Esselamü Aleyküm Hocam,

    Yaklaşık 10 yıldır tefsir derslerinize bir talebe titizliği ile katılmaktayım. Belki derslerinizde açıklamasını yapmış olduğunuz ama benim toparlamayı beceremediğim bir konuda tıkandım ve yardımınıza ihtiyacım var.

    Fıtraten temiz vicdanlı ve ahlaklı, bu güne kadar kendisine Rabbimin ayetleri ulaştırılmadığı için Rabbimle tanışma ve kaynaşma fırsatını bulamamış bir dostum ile sık sık O’nu tanımak adına sohpetler yapıyorduk. En son sohpetimizde sizin Maun Suresinin tefsirinde anlatmış olduğunuz DİN kelimesinin izahını kendisine dinlettim. Kendisi dinledikten sonra biraz da çekinerek; yani Allah (cc) a karşı bir saygısızlık yapmaktan da korkarak; iyi niyetle; kafasına takılan bir soru sordu bana!!! Üzgünüm hocam talebeniz olarak tıkanıp kaldım, aslında utanıyorum.

    Din kelimesinin anlamının borçluluk olduğunu çünkü sahip olduğumuz her şeyi Allah’ın bize verdiğini konuşurken, kendisi şöyle dedi:

    Ama birisinden borç alırken biz borç almak isteriz, talep ederiz. O da verir.

    Bu dünyaya gelirken Allah bize sorsaydı ‘Ey kulum sana her şeyi vereceğim ve dünyada imtihan edeceğim’ diye belki de ben imtihanı başaramamaktan korktuğum için ondan borç almak istemeyecektim. Şu anda bizim fikrimiz alınmadan, biz istemeden borçlu duruma düşürüldük’ dedi.

    Bu düşüncenin yamuk tarafı neresi? Ben ona ne yanıt verebilirdim?

    Bu mesele kafamı çok meşkul etti. Bir yanıt verememek, donup kalmak beni çok rahatsız etti. Bu yüzden açıkçası bu konuda çok fazla emek sarfetmeden, alın ve zihin teri dökmeden size başvurdum. Belki de kendimi bu konuyu vahyin ışığında çözmek için yeterli görmüyorum. Bir an önce doğru bakış açısını öğrenip ona ulaştırmak istedim.

    Takıldığım bu nokta belki de çok basit bir nokta da ben uzaktan bakıp göremiyorum. Belki de sizi çok gereksiz bir şey için meşkul etmiş oluyorum. Eğer öyleyse hakkınızı helal edin.

    Yine de Rabbime kendisini tanıyıp sevebileceğim bir bilinç (az ya da çok) verdiği işin şükürler olsun.

    Allah sizden razı olsun. Hep yolunuzu dosdoğru yol üzere kılsın.-----

    CEVAP:
    Allah bizi yaratırken fikrimizi neden sormadı?


    Aziz hanımefendi, kerim bacım,
    selam verir, hürmet eder, dua ederim dünümüz, günümüz ve meçhul sonumuz için. ve dua dilenirim tüm bu şeyler için. emma ba'd...

    1. Bu sual yanlış: Ontolojik açıdan yanlış. Zira sual sahibi Allah- kul ilişkisini "insan-insan" ilişkisi üzerinden yargılıyor. önyargılı bir yargı. oysa ki Allah ile insan ontolojik/varoluşsal açıdan farklı düzlemdedirler. Allah yaratan insan yaratılandır. borçluluk ilişkisi de insan-insan düşleminden bakarak anlaşılamaz.
    2. Bu sual kendi içinde çelişki taşıyor. diyor ki: "biz birinden borç talep ederiz o da verir, ama biz Allah'tan talep etmediğimiz halde verdi..."
    peki, biz birinden borcu ne ile talep ederniz? söz, dil, ses, konuşma yetisi ve bütün bunların ardında yatan "irade" ile değil mi?
    burada üç soruya cevap vermeli soru sahibi:
    1. İrade'yi dahi borçlusun ey insan? o irade sana verilmeden ölce hangi iradeyle talepte bulunmayı düşünüyordun? Baksana bu itirazı yapmak için kullanıdğın tüm araçlar ona ait. Ona itirazda tutarlı olmak için, onun emanet ettiği araçlar dışında kullanacağım araçlar bul, onları kullan ki tutarlı olasın. yoksa bu tutarlı olur mu?
    2. İrade verildikten sonra talepte bulunduk duyelim: Bu da azim bir yüzsüzlük ve çelişki olmaz mıydı: Madem "benim sana neyi vereceğim hakkında irade yürütüyorsun, o zaman samimi olsaydın da, bu yürütmeye sana verdiğim "irade"yi de dahil etseydin ya? Onu niçin "kazanılmış hak" veya "baba mirası gibi görüyorsun? bu, aslında sana zihninin kurduğu bir tuzak değil midir?
    3. ey sualinde "belki ben imtihanı başaramamaktan korktuğum için ondan borç almak istemeyecektim. şu anda fikrimiz alınmadan biz istemeden borçlu durumuna düşürüldük" cümlesini kuran kul! Sadece bu iki cümle içerisinde 19 kelime var. Bunlardan tam yedi tane kelime soruyu temelden tutarsız hale getiriyor. O kelimeler şunlar: "ben", "almak", "isteyecektim", "bizim", "fikrimiz", "biz, "istemeden". Mesela "ben" diyorsun? Ben ile kastettiğin kendi varlığını hangi delile dayanarak ve ne cür'etle "borç" dışında tutuyorsun? Mesela "almak" ve "istemekten" söz ediyorsun. İyi ama isteme yetisinin kendisi borç değil mi? "fikrimiz" diyordun. O var etmeden önce sen yoktun ki, bir fikrin olsun. Dolayısıyla "fikrimiz" derken, gördüğün gibi el kul, daha varlığınız öncesine bile fikren ulaşmakta acz içindesin ve bu gayet doğaldır. Çünkü kendi yokluğun haline kendini inandıramıyor, öyle bir dili kurmakta acze düşüyorsun. Bu dilinin ve düşüncenin varlığının öncesinde yokluğuna gitmekten dahi aciz olduğunu görmeyip, böyle bir soruyu sormaya seni cür'et ettiren gerçek sebep nedir, meselenin can alıcı nokttasını teşkil eden bu soruya açıkyüreklilikle vicdanında cevap bulmaya ve ocevabı diline dökmeye hazır mısın?
    Azizim Sibel Hanımefendi,
    a) mantık hatası olan sorulara doğru cevap verilemeyeceği, b) yukarıda dile getirdiğimiz ve zamanım olmadığı için dahasını yazamadığım iç çelişkilerle lebaleb malul olduğu için bu soru "CEVAPLANAMAZDIR". Cevaplanması için yukarıda dile getirdiğim illet ve arızalardan halas olması elzemdir. O illet ve arızalardan halas olduğunda sonuç ne mi olur?
    el-cevap: Ortada soru kalmaz, sadece "sorun" kalır, soru sahibinin "kendisiyle, hakikatle ve sahib-i hakikisi olan Allah'la olan sorunu".
    Rabbim bizi vehmimizin tumturaklı tuzaklarından korusun

    M.İSLAMOĞLU



    Alıntı
    Allah neden bizlere sormadan bizi yaratmış ve bizi kadere mahkum etmiştir? M. Fethullah Gülen, İnancın Gölgesinde 2 15.12.2008 Kader zorlayıcı, zulmedici ve hele asla çirkin değildir. İnsanın iradesi hesaba katılmadan yapılan bir takdir yoktur; kaldı ki, peygamberler gönderip, kitaplar indirmekle Allah (celle celâluhu) bizi devamlı surette ikaz da etmiştir.

    İnsan bir işe iradesiyle sahip çıkmadan herhangi bir çirkinlik ve günah meydana gelmez. İnsan, nefsinin tesiriyle iradesini kötüye kullanıp, kötülüklere davetiye çıkarmakla düğmeye dokunmuş ve düşeceği çukurun kapağının açılmasına sebep olmuş olur; sonra da gider o çukura yuvarlanır. Meselâ, bembeyaz nur parçası güneşimiz kirsiz, lekesiz olduğu gibi, hayat için mutlaka gerekli olan ısı ve ışığın kaynağı, aynı zamanda çiçeklerin simasında akseden renk ve güzelliklerin de menbaıdır. Fakat, insan onun altında saatlerce oturur ve gerekli tedbiri de almazsa hastalanır, hatta ölebilir de. Şimdi, bu durumda suç güneşin midir? O kendi suiistimaliyle sebep olduğu hastalığı veya ölümü karşısında, "Güneş olmasın, neden yaratıldı ki?" diyebilir mi? "Altında kaldık, hasta olduk; yemeklerimiz güneşin harareti altında kalıp bozuldu." gibi tamamen iradî hatalarımızdan kaynaklanan cüz'î şerlerden dolayı güneşin yaratılması ve varlığı şer kabul edilebilir mi?
    Evet, kadere yüklenen günah, zarar ve çirkinlikler, esasen kulun iradesini suiistimal etmesinin neticesidir. İrademizi hesaba katmadan birtakım zulüm ve çirkinlikleri kadere yüklersek, hem musibeti ikileştirmiş, hem de kadere karşı küstahlık etmiş oluruz.
    Meselâ, insana hem bir lezzet, hem de neslin çoğalması gibi hayırlı bir neticeye götürücü bir sebep olarak şehvet hissi verilmiştir. İnsan, iradesini kötüye kullanarak bu hissini fuhuş gibi yanlış ve haram yollarda tatmine çalışırsa, bu takdirde suç kaderin mi, yoksa bizzat o insanın mı olacaktır? Burada insan, hayra vesile olsun diye verilen ve yerinde kullanılması için her imkânın hazırlandığı bir vesileyi şerre alet etmekle, şer işleyip günaha girmekte ve neticede kendisine zulmetmektedir. Cinayet gibi benzeri meseleleri de buna kıyas edebilirsiniz... Şu kadar ki, insanın suiistimali olmadan içine düştüğü bir kısım belâ ve musibetler de vardır ki, bunların hikmet, fayda ve güzelliklerini yeri geldikçe anlatmaya çalıştık ve çalışacağız da.
    Kader, netice ile beraber sebeplere de bakar. İnsan ise, yaratılışı icabı ve kaderi de tam mânâsıyla anlayamadığından, ancak zâhirî ve görebildiği netice ve sebeplere atf-ı nazar etmekle, yanlış hükme varır ve zulmeder. Meselâ, yaşlı birinin, bir çocuğun kulağını çektiğini gördüğünüzde, hâdise yakışıksız olduğundan, hemen çocuğa zulmedildiği neticesine varırsınız. Oysa kulağı çeken kişi belki de çocuğun babasıdır ve sizin de yapabileceğiniz gerekli bir şeyi yapmaktadır. İleride dizini dövmemek, testinin kırılmasını daha baştan önlemek için, yani çocuğunun mânevî hayatı mahvolmasın ve ebedî hayatı ölmesin diye ahlâk dışı bir hareketinden dolayı böyle bir tedibe tevessül etmiştir... Ama, siz zâhire bakıp, görünüşe göre hüküm verdiniz ve o babayı zulümle itham ettiniz; böylece ona değil, kendinize zulmettiniz. Hâlbuki kader, bütün sebeplere birden bakar ve hakikî, görünmeyen sebepleri de bilir; dolayısıyla hükmünü tam ve adaletli verir.
    Bir avcı görürsünüz, bir aslanı vurur ve öldürür. Aslana acırsınız ama, bilmezsiniz ki, o aslan bir ceylanın yavrularını anasız bıraktığından, kader ona o cezayı vermektedir. Beri yanda, bir gün gelir, avcının ayağı kırılır; o da, aslanı öldürmesinin cezasını bulur. Bir insan bir başkasını bıçaklar ve yaralar; cezasını görmez ve hâdise unutulur gider. Fakat, bir gün bu şahıs zina iftirasıyla mahkemeye düşer.. böyle bir isnat itibarıyla o suçsuzdur; fakat, hâkim zâhirî sebeplere bakarak kendisini mahkûm eder. Şimdi siz, "Hâkim zulmetti." dersiniz ama, o kimse hakkında kader, hakikî sebebe bakarak adaletle hükmetmiş ve o şahıs da, unutulup giden bıçaklama suçunun karşılığını görmüştür. İşte kaderdeki güzellik ve bizim hükümlerimizdeki çirkinlik! Evet, kaderin her hükmü ya bizzat güzeldir veya neticesi itibarıyla güzeldir.
    Yeri gelmişken, Hz. Musa (aleyhisselâm) ile alâkalı olarak rivayet edilen bir hâdiseyi anlatmakta fayda mülâhaza ediyorum:
    Hz. Musa (aleyhisselâm), "Yâ Rabbi, bana adaletini göster." diye dua eder. Cenâb-ı Allah da kendisine, "Falan çeşmenin yakınında bekle ve olup bitecekleri gözetle." diye vahyeder. Derken, çeşmenin başına bir atlı gelir, atını sulayıp giderken bir kese altın düşürür. Arkadan hemen bir çocuk gelir ve o bir kese altını alıp uzaklaşır. Sonra, çeşmeye bir âmâ gelir ve o esnada altın kesesini düşürdüğünü fark eden atlı geri döner. Altınlarını âmâdan ister; âmâ, ne kadar ben almadım derse de dinletemez ve atlı âmâyı öldürür. Hep zulüm gibi görünen bu hâdiselerdeki adaleti Hz. Musa, Cenâb-ı Hak'tan sorar ve şu cevabı alır:
    "Atlı, vaktiyle çocuğun babasının bir kese altınını çalmıştı; böylece o bir kese altını sahibine iade etmiş olduk. Âmâ ise, vaktiyle atlının babasını öldürmüştü, onu da atlıya öldürterek, kısas uyguladık."
    Evet, hakikî sebepler bilinmeyip, dıştan bakılınca serapa zulüm görülen hâdiseler zinciri, hakikî sebepleriyle serapa adalet olup çıkıyor. İşte kaderin hükmü de böyledir; onda en ufak bir zulüm ve çirkinlik olmayıp, her hükmü mahzâ adalet ve mahzâ güzelliktir.
    İnsanın zâhire bakarak kerih gördüğü şeylerde Allah (celle celâluhu) onun için pek çok hayırlar murad etmiştir. Buna karşılık, insanın fayda mülâhaza ettiği pek çok şeyde ise, kendisi için şerler vardır.[1] Meselâ, bilhassa soğuklarda insana abdest almak zor gelebilir, fakat abdestin gerek kendisi, gerekse neticesi pek güzeldir. Cihad, âyetin ifadesiyle[2] ağır ve kerih gelebilir; fakat netice itibarıyla pek çok lütuf ve mükâfatlar getirir. Öyle olur ki, Allah (celle celâluhu) sevdiği bir kulu iflâs ettirir; ama o kul bilmez ki, mal kendisinin sırat-ı müstakîmden sapmasına vesile olacaktı. Kul dua eder, fakat duada istediklerinin verilmemesi karşısında ümitsizliğe düşer; oysa ya istediği aleyhinedir ya da ileride veya ahirette çok daha fazlası ve güzel şekliyle karşılanacaktır.
    Öyleyse, Allah'ın (celle celâluhu) hakkımızdaki her hükmünde bilemediğimiz pek çok fayda ve hikmetler vardır. Allah (celle celâluhu), mutlaka kulunun faydasını esas alarak ona hikmetiyle muamele etme mecburiyetinde değildir; fakat nasıl o Hâlık'tır ve Alîm'dir, aynı şekilde Hakîm'dir de; hiçbir zaman abes iş yapmaz; ne var ki, biz çok zaman onun ef'âlindeki hikmetleri bilemeyebiliriz. O hâlde bize düşen, kadere razı ve Cenâb-ı Hakk'a teslim olmak ve O'na teveccüh etmek, "lütfun da hoş, kahrın da hoş" anlayış ve inancıyla, hakkımızdaki her takdirine boyun eğip, itirazda bulunmamaktır.
    [1] Bkz.: Bakara sûresi, 2/216.
    [2] Bakara sûresi, 2/216.






+ Yorum Gönder