Konusunu Oylayın.: Sıffin içtihat mıdır?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 3 kişi
Sıffin içtihat mıdır?
  1. 07.Mayıs.2011, 21:53
    1
    _İslam_
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 07.Mayıs.2011
    Üye No: 87134
    Mesaj Sayısı: 18
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0
    Bulunduğu yer: Tekirdağ

    Sıffin içtihat mıdır?






    Sıffin içtihat mıdır? Mumsema Ehli sünnette Maturudi ve eşarilerler vardır peki
    Hasan el Eş’ari diyor ki:
    “Hz.Ayşe,Hz.Talha,Hz.Zübeyr hata etmiştir.Ancak hatalarından dönmüşlerdir,deriz,Muaviye ve Amr ibni As ise;Hak İmam’a isyan etmişlerdir!..”
    Eşarinin denildiğine göre ozaman Cemel içtihad,sıffın içtihad değil ?eğer ehli sünnet isek Ehli sünnetin büyük alimi eşari'nin dediğine katılmamız gerek? ama siz sıffine içtihad diyorsunuz?


  2. 07.Mayıs.2011, 21:53
    1
    _İslam_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli



    Ehli sünnette Maturudi ve eşarilerler vardır peki
    Hasan el Eş’ari diyor ki:
    “Hz.Ayşe,Hz.Talha,Hz.Zübeyr hata etmiştir.Ancak hatalarından dönmüşlerdir,deriz,Muaviye ve Amr ibni As ise;Hak İmam’a isyan etmişlerdir!..”
    Eşarinin denildiğine göre ozaman Cemel içtihad,sıffın içtihad değil ?eğer ehli sünnet isek Ehli sünnetin büyük alimi eşari'nin dediğine katılmamız gerek? ama siz sıffine içtihad diyorsunuz?


    Benzer Konular

    - Sıffin savaşında ölenler şehitmidir

    - Sıffin savaşının nedenlerini yazar mısınız?

    - Peygamberimiz Hz. Muhammed, sadece kendisine bildirileni mı bilirdi? İlham veya vahiy gelmeden içtih

    - Peygamberimiz içtihat yapmış mıdır?

    - Acaba içtihat yolu açık olduğu halde, büyük fıkıh alimleri neden dolayı içtihat yapmak yerine bir me

  3. 10.Mayıs.2011, 06:03
    2
    imam
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 20.Ağustos.2007
    Üye No: 2034
    Mesaj Sayısı: 7,511
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: minallah-ilelllah

    Cevap: Sıffin içtihat mıdır?




    Alıntı
    Ehli sünnette Maturudi ve eşarilerler vardır peki
    Sıffin içtihat mıdır? Hasan el Eş’ari diyor ki:
    “Hz.Ayşe,Hz.Talha,Hz.Zübeyr hata etmiştir.Ancak hatalarından dönmüşlerdir,deriz,Muaviye ve Amr ibni As ise;Hak İmam’a isyan etmişlerdir!..”
    Eşarinin denildiğine göre ozaman Cemel içtihad,sıffın içtihad değil ?eğer ehli sünnet isek Ehli sünnetin büyük alimi eşari'nin dediğine katılmamız gerek? ama siz sıffine içtihad diyorsunuz?
    Allah bizi o zamanda yaşatmayarak ellerimizi kana bulamaktan korudu bizde dilimizi koruyalım imam şafii


  4. 10.Mayıs.2011, 06:03
    2
    Üye



    Alıntı
    Ehli sünnette Maturudi ve eşarilerler vardır peki
    Sıffin içtihat mıdır? Hasan el Eş’ari diyor ki:
    “Hz.Ayşe,Hz.Talha,Hz.Zübeyr hata etmiştir.Ancak hatalarından dönmüşlerdir,deriz,Muaviye ve Amr ibni As ise;Hak İmam’a isyan etmişlerdir!..”
    Eşarinin denildiğine göre ozaman Cemel içtihad,sıffın içtihad değil ?eğer ehli sünnet isek Ehli sünnetin büyük alimi eşari'nin dediğine katılmamız gerek? ama siz sıffine içtihad diyorsunuz?
    Allah bizi o zamanda yaşatmayarak ellerimizi kana bulamaktan korudu bizde dilimizi koruyalım imam şafii


  5. 10.Mayıs.2011, 09:19
    3
    ehli-sunnet
    Feseyekfikehumullah

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 19.Eylül.2010
    Üye No: 79032
    Mesaj Sayısı: 2,015
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 21
    Bulunduğu yer: Uzaklardan..

    Cevap: Sıffin içtihat mıdır?

    Muaviye'nin r.a Hz Ali'ye r.a karşı çıkması nefsani olmayıp tamamem İçtihad meselesidir .

    Ayrıca Eş'ari bu sözü nerde geçiyor kitap isimlerini verirmisiniz ?



    Alıntı
    Dördüncü Raşid Halife Hz. Ali (r.a) ile Suriye valisi Muaviye b. Ebu Süfyan arasında M. 657 yılında, Fırat'ın sağ kıyısına yakın Rakka'nın doğusunda bulunan Sıffin'da yapılan savaş.

    Hz. Ali'nin Cemel vak'asından sonra onun hilafetine muhalif olarak, Suriye bölgesini idare etmekte olan Muaviye ve taraftarları kalmıştı. Hz. Muaviye ve taraftarları, davalarının, Hz. Osman (r.a)'ın intikamını almak olduğunu iddia ediyorlardı. Öte taraftan Hz. Ali'yi, Osman (r.a)'ı şehid edenleri korumak ve onları cezalandırmamakla suçluyorlardı. Halbuki Hz. Ali (r.a), fitne ve kaynaşmanın yatıştırılmasından sonra suçluları cezalandıracağını vadetmekteydi. Cemel vak'asından sonra Kufe'ye yönelen Hz. Ali (r.a), Cerir b. Abdullah el-Bâcelî'yi, Hz. Muaviye'ye göndererek, muhâcirlerin ve ensârın kendisine bey'at ettiklerini; onun da muhacirler ve ensâr gibi bey'at edip itâatini bildirmesini istedi (İbnul-Esîr, el-Kamilu't-Tarih, Beyrut 1979, III, 276). Muaviye, kendisine elçi olarak gelen Cerir b. Abdullah'ı oyalayarak Amr b. el-As ile istişarede bulundu. Amr ona, Ali (r.a)'dan, Osman (r.a)'ın kanını istemede ısrar etmesini, katilleri derhal cezalandırmayı reddettiği takdirde, Suriye ordusuyla onun üzerine yürümesini söyledi. Cerir b. Abdullah, Hz. Ali'nin yanına dönerek durumu ona bildirdi.

    Öte taraftan, Medine'den Şam'a götürülen Hz. Osman'ın kanlı gömleği ve hanımı Nâile'nin kesik parmakları Hz. Muaviye tarafından caminin minberine asıldı. Askerler onun önünde toplaşarak ağlıyorlardı. Orada toplananlar Hz. Osman'ın intikamını alıncaya kadar yataklarında uyumayacaklarına ve yıkanmayacaklarına dair yemin ettiler. Suriye ordusu Hz. Muaviye'den bol maaş ve bahşişler almaktaydı. Muaviye bu şekilde orduyu teşvik ve tahrik ettikten sonra, seksen beş bin kişilik bir orduyla Şam'dan yola çıktı. Hz. Ali (r.a) ise doksan bin kişiden oluşan ordusuyla Küfe'den Sıffın'e doğru harekete geçti. Muaviye, Fırat kıyısındaki düzlükte karargâh kurmuştu. Hz. Ali'nin ordusunun karargâh kurduğu yer ile nehir arasında Muaviye'nin askerleri olduğu için ilk geceyi susuz geçirdiler. Ancak, yapılan bir saldırı ile Şam ordusuna bağlı birlikler nehirden uzaklaştırıldı. Ordusu susuz kalan Muaviye, Ali (r.a)'a adam göndererek nehirden su almalarına izin vermesini istedi. Hz. Ali (r.a) bunun üzerine onların su almalarına engel olmadı. Hz. Ali, Muaviye'ye elçiler göndererek, onu birliğe ve müslümanların topluluğuna girmeğe davet ederek savaştan vazgeçirmeye çalıştı. Ancak olumlu bir cevap alamadı. İki ordu birlikleri arasında bazı ufak çarpışmalardan sonra, H. 37 senesi Muharrem ayının sonuna kadar mütâreke yapıldı ve elçiler gidip gelmeye başladı (İbnul-Esîr, a.g.e., III, 289 vd.). Ancak bu elçilerin karşılıklı gidip gelmeleri iki grup arasında barış yapılması yolunda bir gelişme sağlamamıştı. Safer ayının ilk günü savaş tekrar başladı. İlk yedi gün iki taraftan birer komutanın mubarezeleri ile geçti. Peşinden Hz. Ali (r.a), orduya toplu saldırı emrini verdi. Savaş bir kaç gün olanca şiddetiyle devam etti. Ammâr b. Yasir'ın şehid edilmesine çok üzülen Hz. Ali'nin şiddetli bir taarruzu ile Şam ordusu dağılma noktasına geldi. Savaş kazanılmak üzereydi ki, Amr b. el-Âs, Suriyeli askerlere "Her kimin yanında mushaf varsa onu mızrağının ucuna takarak yukarı kaldırsın" dedi. Bu emri yerine getiren askerler karşı tarafa, "Aramızda Allah'ın kitabı hakem olsun" diye seslendiler. Amr b. el-Âs'ın hilesi tutmuş, Iraklı askerler: "Allah'ın kitabına yapılan çağrıya icabet edelim" demeye başlamışlardı. Amr b. el-Âs, bu hile ile, Şam ordusunu kesin bir mağlubiyetten kurtardığı gibi, karşı tarafın gücünü de kırmıştı. Hz. Ali (r.a) bir Halife ve bir ordu komutanı olarak bunun bir savaş hilesi olduğunu askerlerine anlatmaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Ali (r.a), onlara şöyle diyordu: "Bu bir hiledir. Bununla sizin aranıza ayrılık düşürmek ve birliğinizi bozmak istiyorlar". Ancak, Iraklılar, isteklerinde direttiler ve savaşa devam etmekte olan komutan Eşter'e adam gönderip savaşmayı bıraktırmasını istediler. Hz. Ali Eşter'e savaşı bırakması için adam göndermek zorunda kaldı. Eşter, gelen adama: "Şimdi mevziden ayrılacak an değildir. Ben şimdi kesin zafere ulaşacağımı umuyorum, acele etme" diyerek karşılık verdi. Gönderilen adam Hz. Ali'nin yanına gelmeden, Eşter'in savaşan askerleri arasında çalkalanma oldu ve sesler yükseldi. Onlar daha bir şevkle savaşı sürdürüyorlardı. Bunun üzerine Iraklılar, Ali (r.a)'a: "Vallahi biz, senin Eşter'e bırakması için değil, savaşa devam etmesi için adam gönderdiğini sanıyoruz" dediler. Hz. Ali'nin gönderdiği ikinci kesin emirle Eşter, savaşı bırakmak zorunda kaldı. Hz. Ali (r.a), Eş'as b. Kays'ı Hz. Muaviye'ye göndererek onun ne düşündüğünü anlamak istedi. Hz. Muaviye ona, "İstediğimiz, aramızda Allah'ın kitabını hakem kılmaktır. Her iki taraftan birer hakem seçilmesini ve onlardan Allah'ın kitabına uygun bir karar vereceklerine dair ahd alıp tarafların onların vereceği karara uymalarıdır" dedi. Hz. Ali (r.a)'ın taraftarları bunu memnuniyetle karşıladılar. Şamlılar hakem olarak zeki ve siyasi bir dahi olan Amr b. el-Âs'ı seçtiler. Iraklılar ise Ebu Musa el-Eşari'yi hakem tayin etmek istediler. Hz. Ali (r.a), Ebu Musa'nın daha önce kendisine muhalefet ettiğini ve halkı kendisinden ayırmağa çalıştığını, dolayısıyla onun hakemliğine itimat edilemeyeceğini söylediyse de Iraklılar onun hakem olması konusunda direttiler.

    Amr b. el-Âs' ile Ebu Musa el-Eş'ari, 37. yılın Safer ayında Dumetul-Cendel'de bir araya gelerek, karar verirken esas alınacak prensipleri içeren "tahkimnâme"yi kaleme aldılar (Metin için bk. Taberi, Tarih, IV, 2930. Hakemlerin buluşması ve gelişen olaylar için bk. Hakem olayı mad.).



  6. 10.Mayıs.2011, 09:19
    3
    Feseyekfikehumullah
    Muaviye'nin r.a Hz Ali'ye r.a karşı çıkması nefsani olmayıp tamamem İçtihad meselesidir .

    Ayrıca Eş'ari bu sözü nerde geçiyor kitap isimlerini verirmisiniz ?



    Alıntı
    Dördüncü Raşid Halife Hz. Ali (r.a) ile Suriye valisi Muaviye b. Ebu Süfyan arasında M. 657 yılında, Fırat'ın sağ kıyısına yakın Rakka'nın doğusunda bulunan Sıffin'da yapılan savaş.

    Hz. Ali'nin Cemel vak'asından sonra onun hilafetine muhalif olarak, Suriye bölgesini idare etmekte olan Muaviye ve taraftarları kalmıştı. Hz. Muaviye ve taraftarları, davalarının, Hz. Osman (r.a)'ın intikamını almak olduğunu iddia ediyorlardı. Öte taraftan Hz. Ali'yi, Osman (r.a)'ı şehid edenleri korumak ve onları cezalandırmamakla suçluyorlardı. Halbuki Hz. Ali (r.a), fitne ve kaynaşmanın yatıştırılmasından sonra suçluları cezalandıracağını vadetmekteydi. Cemel vak'asından sonra Kufe'ye yönelen Hz. Ali (r.a), Cerir b. Abdullah el-Bâcelî'yi, Hz. Muaviye'ye göndererek, muhâcirlerin ve ensârın kendisine bey'at ettiklerini; onun da muhacirler ve ensâr gibi bey'at edip itâatini bildirmesini istedi (İbnul-Esîr, el-Kamilu't-Tarih, Beyrut 1979, III, 276). Muaviye, kendisine elçi olarak gelen Cerir b. Abdullah'ı oyalayarak Amr b. el-As ile istişarede bulundu. Amr ona, Ali (r.a)'dan, Osman (r.a)'ın kanını istemede ısrar etmesini, katilleri derhal cezalandırmayı reddettiği takdirde, Suriye ordusuyla onun üzerine yürümesini söyledi. Cerir b. Abdullah, Hz. Ali'nin yanına dönerek durumu ona bildirdi.

    Öte taraftan, Medine'den Şam'a götürülen Hz. Osman'ın kanlı gömleği ve hanımı Nâile'nin kesik parmakları Hz. Muaviye tarafından caminin minberine asıldı. Askerler onun önünde toplaşarak ağlıyorlardı. Orada toplananlar Hz. Osman'ın intikamını alıncaya kadar yataklarında uyumayacaklarına ve yıkanmayacaklarına dair yemin ettiler. Suriye ordusu Hz. Muaviye'den bol maaş ve bahşişler almaktaydı. Muaviye bu şekilde orduyu teşvik ve tahrik ettikten sonra, seksen beş bin kişilik bir orduyla Şam'dan yola çıktı. Hz. Ali (r.a) ise doksan bin kişiden oluşan ordusuyla Küfe'den Sıffın'e doğru harekete geçti. Muaviye, Fırat kıyısındaki düzlükte karargâh kurmuştu. Hz. Ali'nin ordusunun karargâh kurduğu yer ile nehir arasında Muaviye'nin askerleri olduğu için ilk geceyi susuz geçirdiler. Ancak, yapılan bir saldırı ile Şam ordusuna bağlı birlikler nehirden uzaklaştırıldı. Ordusu susuz kalan Muaviye, Ali (r.a)'a adam göndererek nehirden su almalarına izin vermesini istedi. Hz. Ali (r.a) bunun üzerine onların su almalarına engel olmadı. Hz. Ali, Muaviye'ye elçiler göndererek, onu birliğe ve müslümanların topluluğuna girmeğe davet ederek savaştan vazgeçirmeye çalıştı. Ancak olumlu bir cevap alamadı. İki ordu birlikleri arasında bazı ufak çarpışmalardan sonra, H. 37 senesi Muharrem ayının sonuna kadar mütâreke yapıldı ve elçiler gidip gelmeye başladı (İbnul-Esîr, a.g.e., III, 289 vd.). Ancak bu elçilerin karşılıklı gidip gelmeleri iki grup arasında barış yapılması yolunda bir gelişme sağlamamıştı. Safer ayının ilk günü savaş tekrar başladı. İlk yedi gün iki taraftan birer komutanın mubarezeleri ile geçti. Peşinden Hz. Ali (r.a), orduya toplu saldırı emrini verdi. Savaş bir kaç gün olanca şiddetiyle devam etti. Ammâr b. Yasir'ın şehid edilmesine çok üzülen Hz. Ali'nin şiddetli bir taarruzu ile Şam ordusu dağılma noktasına geldi. Savaş kazanılmak üzereydi ki, Amr b. el-Âs, Suriyeli askerlere "Her kimin yanında mushaf varsa onu mızrağının ucuna takarak yukarı kaldırsın" dedi. Bu emri yerine getiren askerler karşı tarafa, "Aramızda Allah'ın kitabı hakem olsun" diye seslendiler. Amr b. el-Âs'ın hilesi tutmuş, Iraklı askerler: "Allah'ın kitabına yapılan çağrıya icabet edelim" demeye başlamışlardı. Amr b. el-Âs, bu hile ile, Şam ordusunu kesin bir mağlubiyetten kurtardığı gibi, karşı tarafın gücünü de kırmıştı. Hz. Ali (r.a) bir Halife ve bir ordu komutanı olarak bunun bir savaş hilesi olduğunu askerlerine anlatmaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Ali (r.a), onlara şöyle diyordu: "Bu bir hiledir. Bununla sizin aranıza ayrılık düşürmek ve birliğinizi bozmak istiyorlar". Ancak, Iraklılar, isteklerinde direttiler ve savaşa devam etmekte olan komutan Eşter'e adam gönderip savaşmayı bıraktırmasını istediler. Hz. Ali Eşter'e savaşı bırakması için adam göndermek zorunda kaldı. Eşter, gelen adama: "Şimdi mevziden ayrılacak an değildir. Ben şimdi kesin zafere ulaşacağımı umuyorum, acele etme" diyerek karşılık verdi. Gönderilen adam Hz. Ali'nin yanına gelmeden, Eşter'in savaşan askerleri arasında çalkalanma oldu ve sesler yükseldi. Onlar daha bir şevkle savaşı sürdürüyorlardı. Bunun üzerine Iraklılar, Ali (r.a)'a: "Vallahi biz, senin Eşter'e bırakması için değil, savaşa devam etmesi için adam gönderdiğini sanıyoruz" dediler. Hz. Ali'nin gönderdiği ikinci kesin emirle Eşter, savaşı bırakmak zorunda kaldı. Hz. Ali (r.a), Eş'as b. Kays'ı Hz. Muaviye'ye göndererek onun ne düşündüğünü anlamak istedi. Hz. Muaviye ona, "İstediğimiz, aramızda Allah'ın kitabını hakem kılmaktır. Her iki taraftan birer hakem seçilmesini ve onlardan Allah'ın kitabına uygun bir karar vereceklerine dair ahd alıp tarafların onların vereceği karara uymalarıdır" dedi. Hz. Ali (r.a)'ın taraftarları bunu memnuniyetle karşıladılar. Şamlılar hakem olarak zeki ve siyasi bir dahi olan Amr b. el-Âs'ı seçtiler. Iraklılar ise Ebu Musa el-Eşari'yi hakem tayin etmek istediler. Hz. Ali (r.a), Ebu Musa'nın daha önce kendisine muhalefet ettiğini ve halkı kendisinden ayırmağa çalıştığını, dolayısıyla onun hakemliğine itimat edilemeyeceğini söylediyse de Iraklılar onun hakem olması konusunda direttiler.

    Amr b. el-Âs' ile Ebu Musa el-Eş'ari, 37. yılın Safer ayında Dumetul-Cendel'de bir araya gelerek, karar verirken esas alınacak prensipleri içeren "tahkimnâme"yi kaleme aldılar (Metin için bk. Taberi, Tarih, IV, 2930. Hakemlerin buluşması ve gelişen olaylar için bk. Hakem olayı mad.).



  7. 10.Mayıs.2011, 10:59
    4
    _İslam_
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 07.Mayıs.2011
    Üye No: 87134
    Mesaj Sayısı: 18
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0
    Bulunduğu yer: Tekirdağ

    Cevap: Sıffin içtihat mıdır?

    Hatta bu konuda Taftazani; Hasan el Eş’ari diyor ki: “Hz. Ayşe, Hz. Talha, Hz. Zübeyr hata etmişlerdir. Ancak hatalarından rücu etmişlerdir, dönmüşlerdir” deriz. “Muaviye ve Amr ibn As ise Hak İmam’a (Hz. Ali’ye) tuğyan etmişlerdir”. Ve devamla Eş’ari buyuruyor ki; “Hz. Ali öyle bir Hak İmam’dır ki; Hak O’ndan ayrılmaz” (93)

    93) Kelâm ilminin Belli Başlı Meseleleri, Prof.Dr. Ebulvefa el Taftazani, Trc.Şerafettin Gölcük Kayıhan Yayın. İstanbul, S.86 ve diğerleri.


  8. 10.Mayıs.2011, 10:59
    4
    _İslam_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    Hatta bu konuda Taftazani; Hasan el Eş’ari diyor ki: “Hz. Ayşe, Hz. Talha, Hz. Zübeyr hata etmişlerdir. Ancak hatalarından rücu etmişlerdir, dönmüşlerdir” deriz. “Muaviye ve Amr ibn As ise Hak İmam’a (Hz. Ali’ye) tuğyan etmişlerdir”. Ve devamla Eş’ari buyuruyor ki; “Hz. Ali öyle bir Hak İmam’dır ki; Hak O’ndan ayrılmaz” (93)

    93) Kelâm ilminin Belli Başlı Meseleleri, Prof.Dr. Ebulvefa el Taftazani, Trc.Şerafettin Gölcük Kayıhan Yayın. İstanbul, S.86 ve diğerleri.


  9. 10.Mayıs.2011, 11:37
    5
    ehli-sunnet
    Feseyekfikehumullah

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 19.Eylül.2010
    Üye No: 79032
    Mesaj Sayısı: 2,015
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 21
    Bulunduğu yer: Uzaklardan..

    Cevap: Sıffin içtihat mıdır?

    Bakalım Taftazani r.a Muaviye r.a Hakkında ne diyormuş ?



    Alıntı
    Taftazani´nin Hz.Muaviye hakkında Görüşleri Karaman hoca Hz. Mu´âviye (r.a) hakkındaki tavrını et-Teftâzânî´nin ifadeleriyle refere ediyor ve şöyle diyor:"Eserleri yıllarca Osmanlı medreselerinde okutulmuş bulunan büyük Sünnî alim Teftâzânî´nin (v. 792/1390) bu konuda söylediklerini önemli bir örnek olarak sunuyorum:

    "Sahabe arasında geçen kavgalar ve tartışmalar açıkça gösteriyor ki, onların bir kısmı haktan sapmış, zulüm ve günah sınırına ulaşmıştır
    . Bunun da sebebi kin, inat, haset, direnme, servet ve iktidar talebi, dünyanın çekiciliğine (lezzet ve şehvete) meyildir. Bu böyledir; çünkü her sahâbî masum (günahsız ve günah işleyemez) değildir ve Peygamber´i (s.a.) gören, ona ulaşan herkes hayırlı (iyi) değildir... Ehl-i sünnet ulemasının bu olayları farklı yorumlayıp mazeretlere bağlamalarının sebebi büyük sahabeye dil uzatılmasını engellemek içindir. Onlardan sonra Peygamber´in Ehl-i beytine yapılan zulüm ve kötülüklere gelince bunu kimse inkar edemez, buna dağlar taşlar ve hayvanlar bile şahitlik eder, göklerde ve yerde olanlar göz yaşı dökerler; dağlar paralanır, taşlar parçalanır. Bu sebeple o kötülükleri yapanlara, buna razı olanlara veya katkıda bulunanlara Allah lanet etsin! Ehl-i Sünnet alimlerinin bir kısmının, onun daha fazlasını da hak ettiğini bildikleri halde Yezîd´e lanet etmeyi caiz görmemiş olmalarının sebebi, cahil ve aşırı gidenlerin işi ileriye götürüp büyük sahabeye kadar dil uzatmalarını engellemek içindir."

    et-Teftâzânî´nin bu sözlerini Hz
    . Mu´âviye (r.a) antipatisine dayanak yapabilmek için onun Sahabe ve özellikle de Hz. Mu´âviye hakkında söylediklerinin tamamına bakmak gerekir. Yukarıdaki satırların özel olarak Hz. Mu´âviye hakkında herhangi bir hüküm içermediği açıktır. Dolayısıyla sadece bu genel ifadelerden hareketle sonuca gitmek doğru değildir.

    Şurası kesin ki, bu konuda et-Teftâzânî´nin Ehl-i Sünnet ulemanın genelinden farklı bir tavrı yoktur
    . Sahabe´ye arşı takınılması gereken tavır hakkında şöyle der: "Sahabe´ye ta´zim göstermek ve onlara ta´n etmekten kaçınmak gerekir. Zahiriyle onlara ta´n etmeyi gerektiren hususları da güzelce tevil etmek ve uygun anlamlara yormak icabeder�"[1]

    Onun, konuya doğrudan delalet eden ifadelerinden en önemlisi şudur:


    "Hz
    . Ali´ye muhalif olanlar, hak imama bir şüpheye �Hz. Osman´ın katillerine kısas uygulanmamasına� dayanarak başkaldırdıkları için bağidirler; (�) fasık, kâfir veya zalim değildirler. Çünkü bir tevilden hareket etmişlerdir. Eğer onların bu tevilleri batıl ise, onlar hakkında olsa olsa, ictihadda hata ettikleri söylenebilir. Bu ise �tekfir şöyle dursun� onların fasık olduklarını söylemeyi dahi gerektirmez. Bu sebeple Hz. Ali, Şam ordusuna lanet okuyan arkadaşlarını bundan men etmiş ve "Kardeşlerimiz bize karşı ayaklandı (bu onların lanetlenmesini gerektirmez)" demiştir."[2]

    Yine et-Teftâzânî, Şia´nın Hz
    . Ali (r.a) muhalifleri hakkındaki tutumunu eleştirirken şunları söyler:

    "Şia´nın, Hz
    . Ali´yle savaşanların kâfir ve ona muhalif olanların fasık olduğu görüşüne gelince (�) bu onların cür´et ve cehaletlerinin eseridir. Zira onlar tevil ve ictihad sonucu ortaya konulan muhalefet ile böyle olmayan muhalefet arasında herhangi bir fark gözetmiyorlar�"[3]

    Onun, Şerhu´l-Akâid´deki tavrı da farklı değildir:


    "Sahabe arasında cereyan eden anlaşmazlıklar ve savaşların hamledileceği manalar ve teviller vardır
    . (�) Hasılı müctehid seleften ve salih ulemadan Mu´âviye ve yardımcılarına lanet ettikleri nakledilmemiştir. Çünkü onların yaptıkları son tahlilde hak imama itaatten çıkıp isyan etmekten ibarettir. Bu ise laneti gerektirmez�"[4]

    Daha fazla örnek zikredilebilirse de, zikrettiklerimin, "Mu´âviye´yi sevmiyorum" tavrının et-Teftâzânî ile refere edilebilecek bir tavır olmadığını açıkça göstermektedir
    .

    [1] et-Teftâzânî, Şerhu´l-Mekâsıd, V, 303
    . [2] A.g.e., V, 308. [3]A.g.e., a.y.. [4] et-Teftâzânî, Şerhu´l-Akâid, 102-3.


    "Mu´âviye´yi sevmiyorum" diyen Prof
    . Dr. Hayreddin Karaman hocanın, bu tavrını et-Teftâzânî ile desteklemek amacıyla ondan naklettiği bir pasaja 31 Ocak tarihli yazımda yer vermiştim. et-Teftâzânî´nin genel olarak Sahabe ve özel olarak da Hz. Mu´âviye hakkındaki görüşünü yine aynı yazıda özetle aktarmıştım.

    Acaba et-Teftâzânî´nin konu hakkındaki tavrını hangi iktibas gerçek olarak yansıtıyor? "Zahiriyle onlara ta´n etmeyi gerektiren hususları da güzelce tevil etmek ve uygun anlamlara yormak gerekir�", "Hz
    . Ali´ye muhalif olanlar, hak imama bir şüpheye �Hz. Osman´ın katillerine kısas uygulanmamasına� dayanarak başkaldırdıkları için bağidirler; (�) fasık, kâfir veya zalim değildirler. Çünkü bir tevilden hareket etmişlerdir. Eğer onların bu tevilleri batıl ise, onlar hakkında olsa olsa, ictihadda hata ettikleri söylenebilir. Bu ise �tekfir şöyle dursun� onların fasık olduklarını söylemeyi dahi gerektirmez" diyen et-Teftâzânî, hem de aynı bağlam içinde "Sahabe arasında geçen kavgalar ve tartışmalar açıkça gösteriyor ki, onların bir kısmı haktan sapmış, zulüm ve günah sınırına ulaşmıştır. Bunun da sebebi kin, inat, haset, direnme, servet ve iktidar talebi, dünyanın çekiciliğine (lezzet ve şehvete) meyildir" demiş olabilir mi? Eğer böyleyse burada açık bir tutarsızlık yok mudur?

    Aslında burada "tutarsızlık" gibi görünen durum, hocanın, et-Teftâzânî´nin ifadesini tercüme ediş tarzı dolayısıyla ortaya çıkıyor
    . Şöyle ki:

    et-Teftâzânî´nin, hocanın alıntı yaptığı yerdeki ifadeleri şöyle başlıyor: "Enne mâ vaka´a beyne´s-sahâbe mine´l-muhârebât ve´l-müşâcerât ale´l-vechi´l-mestûr fî kutubi´t-târîh ve´l-mezkûr alâ elsineti´s-sikât yedullu bizâhirihî alâ enne ba´dahum kad hâde an tarîki´l-hakk ve beleğa hadde´z-zulmi ve´l-fısk (�) İllâ enne´l-ulemâ li husni zannihim bi Ashâbi Resulillâh (s
    .a.v) zekerû lehâ mahâmîle ve te´vîlâtin bihâ telîku ve zehebû ilâ ennehum mahfûzûne ammâ yûcibu´t-tadlîl ve´t-tefsîk�"

    Hocanın çevirisine bakılırsa yukarıda verdiğim ifadelerinde et-Teftâzânî şöyle diyor: "Sahabe arasında geçen kavgalar ve tartışmalar açıkça gösteriyor ki, onların bir kısmı haktan sapmış, zulüm ve günah sınırına ulaşmıştır�"


    Oysa yukarıdaki ifadelerin birebir çevirisi şöyle olmalı: "Tarih kitaplarında kaydedildiği ve güvenilir raviler tarafından zikredildiği şekliyle Sahabe arasında vuku bulan muharebe ve çekişmeler zahiri anlamıyla, Sahabe´den bazılarının hak yolundan saptığını, zulüm ve fısk sınırına ulaştığını gösteriyor
    . (�) Şu kadar var ki ulema, Hz., Peygamber (s.a.v)´in ashabına olan hüsn-i zanları sebebiyle bu olayları uygun şekillere haml ve tevil etmiş, Sahabe´nin tadlil ve tefsik gerektiren hususlardan mahfuz olduğu görüşünü benimsemiştir�"

    Hoca, et-Teftâzânî´nin, "yedullu bi zâhirihî" sözünü, "açıkça gösteriyor" şeklinde çevirmiş
    . Oysa "zâhir"in delaleti her zaman "açık" olmaz. Hatta zahirin delaletinin uygun şekillerde tevil edilmesini gerekli kılan durumlar vardır. Kelamın zahiri her zaman kasd-ı mütekellimi vermez. Tafsilat gerektirdiği için bu noktayı belki başka bir yazıda ele alırız�

    Burada dikkat çeken husus, et-Teftâzânî´nin bu ifadelerinin tabir yerindeyse "nötr" olup, kendi adına herhangi bir hüküm ifade etmiyor oluşudur
    . Burada o, tarih kitaplarının ve ravilerin aktardığı hususların zahiri haliyle birşey ifade ettiğini, ancak bunun ulema tarafından uygun bir şekilde tevil edildiğini söyleyerek bir durum tesbiti yapıyor. Kendisi herhangi bir şey söylemiyor.

    et-Teftâzânî´nin konu hakkındaki tutumunu kendisine ait net ifadelerle yukarıda belirttiğim yazıda aktardığım için tekrarına lüzum görmüyorum
    . Dolayısıyla onun konu hakkındaki ifadeleri arasında herhangi bir çelişki ve tutarsızlık bulunduğunu söylemek doğru değildir. Onun tavrı bellidir: Sahabe´yi uygun olmayan ifadelerle anmak, aralarında geçen olaylar sebebiyle onların bir kısmının fasık, zalim� olduğunu söylemek doğru değildir.

    Onun da diğer Ehl-i Sünnet ulemasının da Hz
    . Ali ile Hz. Mu´âviye´yi bir tutmadığı, aralarında geçen olaylarda Hz. Ali´nin haklı olduğu görüşünü benimsediklerini ise ayrıca belirtmeye gerek yok.

    Ebubekir Sifil



  10. 10.Mayıs.2011, 11:37
    5
    Feseyekfikehumullah
    Bakalım Taftazani r.a Muaviye r.a Hakkında ne diyormuş ?



    Alıntı
    Taftazani´nin Hz.Muaviye hakkında Görüşleri Karaman hoca Hz. Mu´âviye (r.a) hakkındaki tavrını et-Teftâzânî´nin ifadeleriyle refere ediyor ve şöyle diyor:"Eserleri yıllarca Osmanlı medreselerinde okutulmuş bulunan büyük Sünnî alim Teftâzânî´nin (v. 792/1390) bu konuda söylediklerini önemli bir örnek olarak sunuyorum:

    "Sahabe arasında geçen kavgalar ve tartışmalar açıkça gösteriyor ki, onların bir kısmı haktan sapmış, zulüm ve günah sınırına ulaşmıştır
    . Bunun da sebebi kin, inat, haset, direnme, servet ve iktidar talebi, dünyanın çekiciliğine (lezzet ve şehvete) meyildir. Bu böyledir; çünkü her sahâbî masum (günahsız ve günah işleyemez) değildir ve Peygamber´i (s.a.) gören, ona ulaşan herkes hayırlı (iyi) değildir... Ehl-i sünnet ulemasının bu olayları farklı yorumlayıp mazeretlere bağlamalarının sebebi büyük sahabeye dil uzatılmasını engellemek içindir. Onlardan sonra Peygamber´in Ehl-i beytine yapılan zulüm ve kötülüklere gelince bunu kimse inkar edemez, buna dağlar taşlar ve hayvanlar bile şahitlik eder, göklerde ve yerde olanlar göz yaşı dökerler; dağlar paralanır, taşlar parçalanır. Bu sebeple o kötülükleri yapanlara, buna razı olanlara veya katkıda bulunanlara Allah lanet etsin! Ehl-i Sünnet alimlerinin bir kısmının, onun daha fazlasını da hak ettiğini bildikleri halde Yezîd´e lanet etmeyi caiz görmemiş olmalarının sebebi, cahil ve aşırı gidenlerin işi ileriye götürüp büyük sahabeye kadar dil uzatmalarını engellemek içindir."

    et-Teftâzânî´nin bu sözlerini Hz
    . Mu´âviye (r.a) antipatisine dayanak yapabilmek için onun Sahabe ve özellikle de Hz. Mu´âviye hakkında söylediklerinin tamamına bakmak gerekir. Yukarıdaki satırların özel olarak Hz. Mu´âviye hakkında herhangi bir hüküm içermediği açıktır. Dolayısıyla sadece bu genel ifadelerden hareketle sonuca gitmek doğru değildir.

    Şurası kesin ki, bu konuda et-Teftâzânî´nin Ehl-i Sünnet ulemanın genelinden farklı bir tavrı yoktur
    . Sahabe´ye arşı takınılması gereken tavır hakkında şöyle der: "Sahabe´ye ta´zim göstermek ve onlara ta´n etmekten kaçınmak gerekir. Zahiriyle onlara ta´n etmeyi gerektiren hususları da güzelce tevil etmek ve uygun anlamlara yormak icabeder�"[1]

    Onun, konuya doğrudan delalet eden ifadelerinden en önemlisi şudur:


    "Hz
    . Ali´ye muhalif olanlar, hak imama bir şüpheye �Hz. Osman´ın katillerine kısas uygulanmamasına� dayanarak başkaldırdıkları için bağidirler; (�) fasık, kâfir veya zalim değildirler. Çünkü bir tevilden hareket etmişlerdir. Eğer onların bu tevilleri batıl ise, onlar hakkında olsa olsa, ictihadda hata ettikleri söylenebilir. Bu ise �tekfir şöyle dursun� onların fasık olduklarını söylemeyi dahi gerektirmez. Bu sebeple Hz. Ali, Şam ordusuna lanet okuyan arkadaşlarını bundan men etmiş ve "Kardeşlerimiz bize karşı ayaklandı (bu onların lanetlenmesini gerektirmez)" demiştir."[2]

    Yine et-Teftâzânî, Şia´nın Hz
    . Ali (r.a) muhalifleri hakkındaki tutumunu eleştirirken şunları söyler:

    "Şia´nın, Hz
    . Ali´yle savaşanların kâfir ve ona muhalif olanların fasık olduğu görüşüne gelince (�) bu onların cür´et ve cehaletlerinin eseridir. Zira onlar tevil ve ictihad sonucu ortaya konulan muhalefet ile böyle olmayan muhalefet arasında herhangi bir fark gözetmiyorlar�"[3]

    Onun, Şerhu´l-Akâid´deki tavrı da farklı değildir:


    "Sahabe arasında cereyan eden anlaşmazlıklar ve savaşların hamledileceği manalar ve teviller vardır
    . (�) Hasılı müctehid seleften ve salih ulemadan Mu´âviye ve yardımcılarına lanet ettikleri nakledilmemiştir. Çünkü onların yaptıkları son tahlilde hak imama itaatten çıkıp isyan etmekten ibarettir. Bu ise laneti gerektirmez�"[4]

    Daha fazla örnek zikredilebilirse de, zikrettiklerimin, "Mu´âviye´yi sevmiyorum" tavrının et-Teftâzânî ile refere edilebilecek bir tavır olmadığını açıkça göstermektedir
    .

    [1] et-Teftâzânî, Şerhu´l-Mekâsıd, V, 303
    . [2] A.g.e., V, 308. [3]A.g.e., a.y.. [4] et-Teftâzânî, Şerhu´l-Akâid, 102-3.


    "Mu´âviye´yi sevmiyorum" diyen Prof
    . Dr. Hayreddin Karaman hocanın, bu tavrını et-Teftâzânî ile desteklemek amacıyla ondan naklettiği bir pasaja 31 Ocak tarihli yazımda yer vermiştim. et-Teftâzânî´nin genel olarak Sahabe ve özel olarak da Hz. Mu´âviye hakkındaki görüşünü yine aynı yazıda özetle aktarmıştım.

    Acaba et-Teftâzânî´nin konu hakkındaki tavrını hangi iktibas gerçek olarak yansıtıyor? "Zahiriyle onlara ta´n etmeyi gerektiren hususları da güzelce tevil etmek ve uygun anlamlara yormak gerekir�", "Hz
    . Ali´ye muhalif olanlar, hak imama bir şüpheye �Hz. Osman´ın katillerine kısas uygulanmamasına� dayanarak başkaldırdıkları için bağidirler; (�) fasık, kâfir veya zalim değildirler. Çünkü bir tevilden hareket etmişlerdir. Eğer onların bu tevilleri batıl ise, onlar hakkında olsa olsa, ictihadda hata ettikleri söylenebilir. Bu ise �tekfir şöyle dursun� onların fasık olduklarını söylemeyi dahi gerektirmez" diyen et-Teftâzânî, hem de aynı bağlam içinde "Sahabe arasında geçen kavgalar ve tartışmalar açıkça gösteriyor ki, onların bir kısmı haktan sapmış, zulüm ve günah sınırına ulaşmıştır. Bunun da sebebi kin, inat, haset, direnme, servet ve iktidar talebi, dünyanın çekiciliğine (lezzet ve şehvete) meyildir" demiş olabilir mi? Eğer böyleyse burada açık bir tutarsızlık yok mudur?

    Aslında burada "tutarsızlık" gibi görünen durum, hocanın, et-Teftâzânî´nin ifadesini tercüme ediş tarzı dolayısıyla ortaya çıkıyor
    . Şöyle ki:

    et-Teftâzânî´nin, hocanın alıntı yaptığı yerdeki ifadeleri şöyle başlıyor: "Enne mâ vaka´a beyne´s-sahâbe mine´l-muhârebât ve´l-müşâcerât ale´l-vechi´l-mestûr fî kutubi´t-târîh ve´l-mezkûr alâ elsineti´s-sikât yedullu bizâhirihî alâ enne ba´dahum kad hâde an tarîki´l-hakk ve beleğa hadde´z-zulmi ve´l-fısk (�) İllâ enne´l-ulemâ li husni zannihim bi Ashâbi Resulillâh (s
    .a.v) zekerû lehâ mahâmîle ve te´vîlâtin bihâ telîku ve zehebû ilâ ennehum mahfûzûne ammâ yûcibu´t-tadlîl ve´t-tefsîk�"

    Hocanın çevirisine bakılırsa yukarıda verdiğim ifadelerinde et-Teftâzânî şöyle diyor: "Sahabe arasında geçen kavgalar ve tartışmalar açıkça gösteriyor ki, onların bir kısmı haktan sapmış, zulüm ve günah sınırına ulaşmıştır�"


    Oysa yukarıdaki ifadelerin birebir çevirisi şöyle olmalı: "Tarih kitaplarında kaydedildiği ve güvenilir raviler tarafından zikredildiği şekliyle Sahabe arasında vuku bulan muharebe ve çekişmeler zahiri anlamıyla, Sahabe´den bazılarının hak yolundan saptığını, zulüm ve fısk sınırına ulaştığını gösteriyor
    . (�) Şu kadar var ki ulema, Hz., Peygamber (s.a.v)´in ashabına olan hüsn-i zanları sebebiyle bu olayları uygun şekillere haml ve tevil etmiş, Sahabe´nin tadlil ve tefsik gerektiren hususlardan mahfuz olduğu görüşünü benimsemiştir�"

    Hoca, et-Teftâzânî´nin, "yedullu bi zâhirihî" sözünü, "açıkça gösteriyor" şeklinde çevirmiş
    . Oysa "zâhir"in delaleti her zaman "açık" olmaz. Hatta zahirin delaletinin uygun şekillerde tevil edilmesini gerekli kılan durumlar vardır. Kelamın zahiri her zaman kasd-ı mütekellimi vermez. Tafsilat gerektirdiği için bu noktayı belki başka bir yazıda ele alırız�

    Burada dikkat çeken husus, et-Teftâzânî´nin bu ifadelerinin tabir yerindeyse "nötr" olup, kendi adına herhangi bir hüküm ifade etmiyor oluşudur
    . Burada o, tarih kitaplarının ve ravilerin aktardığı hususların zahiri haliyle birşey ifade ettiğini, ancak bunun ulema tarafından uygun bir şekilde tevil edildiğini söyleyerek bir durum tesbiti yapıyor. Kendisi herhangi bir şey söylemiyor.

    et-Teftâzânî´nin konu hakkındaki tutumunu kendisine ait net ifadelerle yukarıda belirttiğim yazıda aktardığım için tekrarına lüzum görmüyorum
    . Dolayısıyla onun konu hakkındaki ifadeleri arasında herhangi bir çelişki ve tutarsızlık bulunduğunu söylemek doğru değildir. Onun tavrı bellidir: Sahabe´yi uygun olmayan ifadelerle anmak, aralarında geçen olaylar sebebiyle onların bir kısmının fasık, zalim� olduğunu söylemek doğru değildir.

    Onun da diğer Ehl-i Sünnet ulemasının da Hz
    . Ali ile Hz. Mu´âviye´yi bir tutmadığı, aralarında geçen olaylarda Hz. Ali´nin haklı olduğu görüşünü benimsediklerini ise ayrıca belirtmeye gerek yok.

    Ebubekir Sifil



  11. 10.Mayıs.2011, 23:57
    6
    HAMMADUN
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 03.Aralık.2010
    Üye No: 81065
    Mesaj Sayısı: 1,021
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0

    Cevap: Sıffin içtihat mıdır?

    İnsanlar, gördükleri ve duydukları hakkında, ne de çabuk hüküm vericidirler.

    İnsanlar, hikmetlerini bilmedikleri her hadise hakkında ne kadar da acelecidirler.

    İnsanlar, bilmediklerini bildik diye zanlarıyla ortaya koymakta ne kadar da ahmakça davranırlar.

    Allah resulü'nün islam bayraktarları, halifeleri, şehitlik makamına ulaştılarsa bunu ictimai hayat şartlarıyla ve insani duygularlamı tez'lemek gerekir. Allah resulü'nün torunları şehit edildiyse bunu ictimai hayat şartları ve insanı duygularlamı tez'lemek gerekir. İnsan aklı ve duyguları Rab'binin hikmetleri hakkında ne derece ilim sahibidir. Bunda ne ilim ve ne hikmet vardır kim bilebilir.

    Kim hangi sahabiyi ve ashabı veya evladı muhammediyi ve onların akıbetini hangi ilim ve hikmetle açıklayarak bu Rab'binin katında böyledir deyip hüküm ve hikmete parmak basabilir.

    O eshab' ki; GÖKTEKİ YILDIZ GİBİDİR. HANGİSİNE UYARSANIZ HAKKI BULURSUNUZ.

    Bunlar arasında biz hüküm kesip, Rab'bimizin ilmi ve o ilme bağlı hikmetine parmak basmaya hangimiz kendimizi memur ediniriz. Hangimizin haddidir ki; bir ASHAB'a yalnış yapmıştır diyebilme selahiyetini kendimizde buluruz.

    Keşke bir ESHAB kılıncını kınından çıkartıp kellemi vursa, İman ile rabbime kavuşup, Hesap gününün Rab'binin huzurunda o ESHAB'a kardeşim diye sarılıp, hükmü beklesem. Bundan daha büyük şeref mi var.

    Allah rızası için, siz siz olun, ilim ve hikmetini bilmediğiniz hususlarda ictimai hayat ve duygularınızı işin içine katıp, şeytan aleyyullana'nın kölesi olmayın. Zira o aranızda bozgunculuk yapacak her vesileyi kendisi için ganimet bilir. Onu ganimet sahibi yapmayınız. Rabbim cümlenizden razı olsun. Amin.


  12. 10.Mayıs.2011, 23:57
    6
    HAMMADUN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    İnsanlar, gördükleri ve duydukları hakkında, ne de çabuk hüküm vericidirler.

    İnsanlar, hikmetlerini bilmedikleri her hadise hakkında ne kadar da acelecidirler.

    İnsanlar, bilmediklerini bildik diye zanlarıyla ortaya koymakta ne kadar da ahmakça davranırlar.

    Allah resulü'nün islam bayraktarları, halifeleri, şehitlik makamına ulaştılarsa bunu ictimai hayat şartlarıyla ve insani duygularlamı tez'lemek gerekir. Allah resulü'nün torunları şehit edildiyse bunu ictimai hayat şartları ve insanı duygularlamı tez'lemek gerekir. İnsan aklı ve duyguları Rab'binin hikmetleri hakkında ne derece ilim sahibidir. Bunda ne ilim ve ne hikmet vardır kim bilebilir.

    Kim hangi sahabiyi ve ashabı veya evladı muhammediyi ve onların akıbetini hangi ilim ve hikmetle açıklayarak bu Rab'binin katında böyledir deyip hüküm ve hikmete parmak basabilir.

    O eshab' ki; GÖKTEKİ YILDIZ GİBİDİR. HANGİSİNE UYARSANIZ HAKKI BULURSUNUZ.

    Bunlar arasında biz hüküm kesip, Rab'bimizin ilmi ve o ilme bağlı hikmetine parmak basmaya hangimiz kendimizi memur ediniriz. Hangimizin haddidir ki; bir ASHAB'a yalnış yapmıştır diyebilme selahiyetini kendimizde buluruz.

    Keşke bir ESHAB kılıncını kınından çıkartıp kellemi vursa, İman ile rabbime kavuşup, Hesap gününün Rab'binin huzurunda o ESHAB'a kardeşim diye sarılıp, hükmü beklesem. Bundan daha büyük şeref mi var.

    Allah rızası için, siz siz olun, ilim ve hikmetini bilmediğiniz hususlarda ictimai hayat ve duygularınızı işin içine katıp, şeytan aleyyullana'nın kölesi olmayın. Zira o aranızda bozgunculuk yapacak her vesileyi kendisi için ganimet bilir. Onu ganimet sahibi yapmayınız. Rabbim cümlenizden razı olsun. Amin.


  13. 11.Mayıs.2011, 00:05
    7
    @mir
    âb ü kil

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 12.Ağustos.2009
    Üye No: 49589
    Mesaj Sayısı: 3,358
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 36
    Yaş: 43
    Bulunduğu yer: Dârü'l-İmtihân

    Cevap: Sıffin içtihat mıdır?

    Muaviye ve Amr İbnü'l-As (ra) Ali (ra)'a buğz etmiş olabilirler
    ashabın birçoğu başlangıçta Allah ve Resulüne de buğz ettiler
    Allah onları bu buğzlarından dolayı bağışladığı gibi
    Ali'ye olan buğzlarından da bağışlamış olabilir
    ama ashab aleyhinde konuşanlar
    Allah'a ve resulüne buğz etmektedirler ki
    bağışlanıp bağışlanmayacaklarını sadece Allah bilir

    not: Resulullah münafıklığı tescilli Abdullah bin Übeyy'i bile tekfir etmemiş
    onu ayıplamamış
    onun kalbini kırabilecek sözleri sarfetmemiş
    hatta mümin olan oğlu alınmasın diye ebu cehil vb aleyhinde konuşulmasını dahi yasaklamışken
    Muaviye vb bazı sahabiler aleyhinde konuşmak
    çok tehlikelidir
    hiçbir faydası da yoktur


  14. 11.Mayıs.2011, 00:05
    7
    âb ü kil
    Muaviye ve Amr İbnü'l-As (ra) Ali (ra)'a buğz etmiş olabilirler
    ashabın birçoğu başlangıçta Allah ve Resulüne de buğz ettiler
    Allah onları bu buğzlarından dolayı bağışladığı gibi
    Ali'ye olan buğzlarından da bağışlamış olabilir
    ama ashab aleyhinde konuşanlar
    Allah'a ve resulüne buğz etmektedirler ki
    bağışlanıp bağışlanmayacaklarını sadece Allah bilir

    not: Resulullah münafıklığı tescilli Abdullah bin Übeyy'i bile tekfir etmemiş
    onu ayıplamamış
    onun kalbini kırabilecek sözleri sarfetmemiş
    hatta mümin olan oğlu alınmasın diye ebu cehil vb aleyhinde konuşulmasını dahi yasaklamışken
    Muaviye vb bazı sahabiler aleyhinde konuşmak
    çok tehlikelidir
    hiçbir faydası da yoktur


  15. 06.Temmuz.2017, 19:58
    8
    Misafir

    Yorum: Sıffin içtihat mıdır?

    peki hangi tarafta oldurulenler sehittir? Bir grup savasi baslatmis.diger grup ise savasmak istemedigi halde kendilerini mudaafa icin savaşmis.
    Hangi grup Cennetlik ? Sehit edilenleri oldurenler Cehennemliktirmi.lutfen Cevap yazin cunki bir mantikli cevab bulamiyorum.cunki Bir insanı öldüren bütün insanligi oldurmus oldugu halde nasil olurda onca insani oldurenler; cezasiz kalir


  16. 06.Temmuz.2017, 19:58
    8
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    peki hangi tarafta oldurulenler sehittir? Bir grup savasi baslatmis.diger grup ise savasmak istemedigi halde kendilerini mudaafa icin savaşmis.
    Hangi grup Cennetlik ? Sehit edilenleri oldurenler Cehennemliktirmi.lutfen Cevap yazin cunki bir mantikli cevab bulamiyorum.cunki Bir insanı öldüren bütün insanligi oldurmus oldugu halde nasil olurda onca insani oldurenler; cezasiz kalir


  17. 06.Temmuz.2017, 21:15
    9
    NuN
    Üye

    Profili:
    NuN
    Üyelik Tarihi: 16.Ağustos.2007
    Üye No: 1953
    Mesaj Sayısı: 2,081
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10

    Yorum: Sıffin içtihat mıdır?

    Alıntı
    .lutfen Cevap yazin cunki bir mantikli cevab bulamiyorum.cunki Bir insanı öldüren bütün insanligi oldurmus oldugu halde nasil olurda onca insani oldurenler; cezasiz kalir
    Sıffin savaşına sebep olanlar ve öldürülen ile ölenler Allaha hesap verdiler
    Siz de en fazla 50-100 yıl sonra hakikati göreceksiniz.


  18. 06.Temmuz.2017, 21:15
    9
    NuN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    NuN
    Üye
    Alıntı
    .lutfen Cevap yazin cunki bir mantikli cevab bulamiyorum.cunki Bir insanı öldüren bütün insanligi oldurmus oldugu halde nasil olurda onca insani oldurenler; cezasiz kalir
    Sıffin savaşına sebep olanlar ve öldürülen ile ölenler Allaha hesap verdiler
    Siz de en fazla 50-100 yıl sonra hakikati göreceksiniz.


  19. 06.Temmuz.2017, 23:42
    10
    arifselim
    Yönetici

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Nisan.2007
    Üye No: 211
    Mesaj Sayısı: 23,366
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10

    Yorum: Sıffin içtihat mıdır?

    Bu hadise iyice araştırıldığında görülecektir ki müslümanlar bir fitnein ve tuzağın içerisine çekilmiştir. Hiç kimsenin yaptığı şey Allah katında kaybolmaz. Suçlu cezasını bulacaktır ve masumları Allah mutlaka ayıracaktır. Allah'ın adaleti kesindir.


  20. 06.Temmuz.2017, 23:42
    10
    Yönetici
    Bu hadise iyice araştırıldığında görülecektir ki müslümanlar bir fitnein ve tuzağın içerisine çekilmiştir. Hiç kimsenin yaptığı şey Allah katında kaybolmaz. Suçlu cezasını bulacaktır ve masumları Allah mutlaka ayıracaktır. Allah'ın adaleti kesindir.





+ Yorum Gönder