Konusunu Oylayın.: İslam da milliyetçilik var mı?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 6 kişi
İslam da milliyetçilik var mı?
  1. 22.Temmuz.2007, 21:48
    1
    Yusuf
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 12.Mart.2007
    Üye No: 89
    Mesaj Sayısı: 1,563
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 22
    Yaş: 27

    İslam da milliyetçilik var mı?






    İslam da milliyetçilik var mı? Mumsema s.a
    arkadaşlar İslam da milliyetçilik var mı? bunu merak ediyorum yorumlarınızı esirgemeyin.


    aslında biraz araştırdım ve olmadığını zannediyorum ama siyaset olarak bakarsak(parti)kafam iyice karıştı anlıcanız.



    selametle...


  2. 22.Temmuz.2007, 21:48
    1
    Devamlı Üye



    s.a
    arkadaşlar İslam da milliyetçilik var mı? bunu merak ediyorum yorumlarınızı esirgemeyin.


    aslında biraz araştırdım ve olmadığını zannediyorum ama siyaset olarak bakarsak(parti)kafam iyice karıştı anlıcanız.



    selametle...


    Benzer Konular

    - Kafirler, Milliyetçilik ve Irkçiligi İslam Toplumunu Parçalamak için Kullanir.

    - İslam da Milliyetçilik İle İlgili

    - İslam'da milliyetçilik ve ırkçılık yapmanın hükmü nedir?

    - Milliyetçilik Ve Sonuçları ?

    - İslam ve milliyetçilik

  3. 22.Temmuz.2007, 22:26
    2
    TAPUSUZ
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 20.Temmuz.2007
    Üye No: 1421
    Mesaj Sayısı: 99
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 2
    Yaş: 44

    --->: İslam da milliyetçilik var mı?




    İslamda milliyetçilik olamaz.Çünkü ilk milliyetçiliği Allahın yarattığı insana ''Ben ateşten yaratıldım'' diyerek secde etmeyen şeytan yapmıştır.Yaşadığım laik sistem islama tamamen karşıdır.Bu coğrafyada müslümanların zaferi kesinlikle partilerle olamaz.Buna inanan insanlar yıllardır bir adım ileri gidememişler, aksine kendi elleriyle işlerini dahada zorlaştırmışlardır.Ama üzülerek söylüyorum ki, düne kadar bu işin partilerle olmayacağını söyleyen kişiler bugün bu partilerin peşine düşmüşler ve bunlardan medet umar duruma gelmişlerdir.Ama elde var sıfır.Bunlarla kafamızı yormadan bizler vahyi kuşanıp,kendimize topluluklar oluşturalım.İnsan kazanalım.Allah razı olsun.


  4. 22.Temmuz.2007, 22:26
    2
    Devamlı Üye



    İslamda milliyetçilik olamaz.Çünkü ilk milliyetçiliği Allahın yarattığı insana ''Ben ateşten yaratıldım'' diyerek secde etmeyen şeytan yapmıştır.Yaşadığım laik sistem islama tamamen karşıdır.Bu coğrafyada müslümanların zaferi kesinlikle partilerle olamaz.Buna inanan insanlar yıllardır bir adım ileri gidememişler, aksine kendi elleriyle işlerini dahada zorlaştırmışlardır.Ama üzülerek söylüyorum ki, düne kadar bu işin partilerle olmayacağını söyleyen kişiler bugün bu partilerin peşine düşmüşler ve bunlardan medet umar duruma gelmişlerdir.Ama elde var sıfır.Bunlarla kafamızı yormadan bizler vahyi kuşanıp,kendimize topluluklar oluşturalım.İnsan kazanalım.Allah razı olsun.


  5. 22.Temmuz.2007, 22:28
    3
    Yusuf
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 12.Mart.2007
    Üye No: 89
    Mesaj Sayısı: 1,563
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 22
    Yaş: 27

    --->: İslam da milliyetçilik var mı?

    TAPUSUZ Nickli Üyeden Alıntı
    İslamda milliyetçilik olamaz.Çünkü ilk milliyetçiliği Allahın yarattığı insana ''Ben ateşten yaratıldım'' diyerek secde etmeyen şeytan yapmıştır.Yaşadığım laik sistem islama tamamen karşıdır.Bu coğrafyada müslümanların zaferi kesinlikle partilerle olamaz.Buna inanan insanlar yıllardır bir adım ileri gidememişler, aksine kendi elleriyle işlerini dahada zorlaştırmışlardır.Ama üzülerek söylüyorum ki, düne kadar bu işin partilerle olmayacağını söyleyen kişiler bugün bu partilerin peşine düşmüşler ve bunlardan medet umar duruma gelmişlerdir.Ama elde var sıfır.Bunlarla kafamızı yormadan bizler vahyi kuşanıp,kendimize topluluklar oluşturalım.İnsan kazanalım.Allah razı olsun.
    Allah sende de razı olsun TAPUSUZ kardeş sağol...


  6. 22.Temmuz.2007, 22:28
    3
    Devamlı Üye
    TAPUSUZ Nickli Üyeden Alıntı
    İslamda milliyetçilik olamaz.Çünkü ilk milliyetçiliği Allahın yarattığı insana ''Ben ateşten yaratıldım'' diyerek secde etmeyen şeytan yapmıştır.Yaşadığım laik sistem islama tamamen karşıdır.Bu coğrafyada müslümanların zaferi kesinlikle partilerle olamaz.Buna inanan insanlar yıllardır bir adım ileri gidememişler, aksine kendi elleriyle işlerini dahada zorlaştırmışlardır.Ama üzülerek söylüyorum ki, düne kadar bu işin partilerle olmayacağını söyleyen kişiler bugün bu partilerin peşine düşmüşler ve bunlardan medet umar duruma gelmişlerdir.Ama elde var sıfır.Bunlarla kafamızı yormadan bizler vahyi kuşanıp,kendimize topluluklar oluşturalım.İnsan kazanalım.Allah razı olsun.
    Allah sende de razı olsun TAPUSUZ kardeş sağol...


  7. 30.Aralık.2007, 02:57
    4
    İnşirah
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 12.Mart.2007
    Üye No: 86
    Mesaj Sayısı: 3,319
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 40

    --->: İslam da milliyetçilik var mı?

    MİLLİYETÇİLİK, IRKÇILIK DEĞİLDİR
    Günümüz dünyası, büyük bir manevi buhran yaşamaktadır. İnsanlar hayattan zevk ve lezzet alamayacak duruma gelmiştir. intiharlar, savaşlar, terör ve benzeri hadiseler ile ilgili haberlerin, dünyanın her tarafından sıklıkla duyulur bir duruma geldiğimiz aşikardır. Bu ve buna benzer tüm olumsuz gelişmeler, insanların kendilerini ve birbirlerini anlayamadığından kaynaklanmaktadır. Kendilerini anlayamayan insanların, başkalarını anlaması düşünülemez. Bu çalışmada insanların kendilerini doğru tanımaları ve neticede başkalarını yanlış tanımamalarının yollarından biri olan, milliyetçilik ve ırkçılık düşüncesi üzerinde durulacaktır.
    Aklen ve vicdanen biliriz ki, hangi millet, ırk, coğrafya veya anne babadan dünyaya geleceğimizin tayin ve tespiti, bizim irademiz haricindedir. Milletimizi ve ailemizi tayin etme iradesi ve arzusu, Allah'a (c.c) aittir. Çünkü kainatta bulunan her varlığın, hikmetle ve dengeyle meydana gelmesi gösteriyor ki, onlar sonsuz bir hikmet, adalet ve ilim ile vücuda gelir. Bu varoluş tesadüfe değil, İlahi programa tabidir. İnsanın gözü, kulağı, burnu, kafası v.s bütün azalarının hikmetli ve düzenli olması gibi, insanların millet millet, kabile kabile yaratılması da boşuna değildir. Bu tarz bir yaratılışın da, elbette çok hikmetleri vardır.
    Bu hikmetlerden sadece birisi hakkında, Kur'an-ı Kerim şöyle buyurmaktadır: “Ey insanlar! Muhakkak ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık... Ve sizi millet millet, kabile kabile yaptık ki, tanışıp kaynaşasınız... Allah katında en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır (O'ndan en çok korkanınızdır.)” (Hucurat Sûresi, 13)
    Bu Ayet-i Kerimede, insanlara verilmek istenen binlerce dersten, konuyla alakalı nazarımıza çarpan üç temel konuyu değerlendirmeye çalışalım:
    1- İnsanların hepsi, bir anne ve babadan dünyaya gelmiş kardeşlerdir. Bunların ırk veya millet açısından birbirlerine üstünlük taslamaları, kesinlikle yanlıştır. Çünkü iki ayrı aile yoktur. Tek bir anne ve baba ile, çocukları vardır. Bu hakikate, ayetin “Muhakkak ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık...” kısmı işaret ediyor.
    2- Cenab-ı Hakkın (c.c) insanları, kabile, ırk ve millet olarak ayrı yaratmasının hikmeti, bir milletin diğer milletlere düşman davranması için değil, bir ırkın fertlerinin birbirlerini tanıyıp yardımlaşmaları içindir. Bu gerçeğe ise, “Ve sizi millet millet, kabile kabile yaptık ki, tanışıp kaynaşasınız...” bölümü parmak basıyor.
    3- Allah katında ve yanında en kıymetli ve değerli kişiler, Allah'tan en çok korkan ve O'nun yolunda hayatını geçirenlerdir. Yoksa herhangi bir millete ait olmak, Allah yanında şeref konusu olamaz. Zaten adalette öyle ister. Bu kısma da söz konusu ayetin, “Allah katında en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır (O'ndan en çok korkanınızdır.” cümlesi ışık tutmaktadır.
    Yukarıda yapılan sınıflandırmada, ayrıca milli duyguları kullanmanın Kur'ana uyan tarafının da var olduğu sonucu çıkmaktadır. Yani, Kur'anda müspet ve kabullenilebilir milliyetçilik duygularının olabileceği sinyalleri yakılmıştır. Çünkü, insanların birbirlerine yardım etmesinde, aynı kabile veya millete bağlı olmasının tesiri vardır. Aynı devlet, millet, şehir veya kabileden olanlar birbirlerine yardım eli uzatacak ve daha rahat kaynaşacaktır.
    Ama bu gibi milli duyguların yanlış kullanımına, kesinlikle izin yoktur. Yani ırkçılık, kafatasçılık veya başka milletlere düşman
    nazarıyla bakma anlamlarına gelen “zararlı milliyetçilik” anlayışına karşı Kur'an çok sert duruyor.
    Ezelî ve ebedi hüküm sahibi Rabbimiz (c.c): “Ancak mü'minler birbirinin kardeşidirler. Öyle ise, kardeşlerinizin aralarını ıslah edin.” (Hucurat Sûresi, 10) buyurmakla, müminlerin hakiki kardeşleri, başka dinden olan kardeşleri veya akrabaları değildir. Aksine müminlerin gerçek kardeşleri, başka milletten olsa da, aynı dini ve inancı paylaşan iman sahipleridir. Nitekim Hud suresinde, Nuh ( a.s ) ile alakalı geçen şu ulvi hadise meselemize mükemmel delil hükmündedir.
    Hz. Nuh (a.s) “Ya Rabbî! elbette boğulan oğlum da ailemdendi, öz evladımdı. (Halbuki ben onları gemiye alırken Sen bana kurtulacaklarını, müjdelemiştin). Senin vaadin elbette haktır ve Sen hâkimlerin hâkimisin!” ( Hud suresi, 45 ) diye tufan hâdisesinden onun kurtulmasını istediğinde, İlâhî cevap şöyle gelir: “Ey Nuh O senin ailenden değil. Çünkü o, dürüst iş yapan, temiz bir insan değildi.” ( Hud suresi, 46 ) ve Hz. Nuh (a.s)'ın, oğlunu gemiye alması men edilir.
    Demek ki; bir müminin inançsız ve isyankar bir akrabası varsa ve hatta bu kişi kendi oğlu dahi olsa onun ehli sayılmıyor. Öyle ise inanmayan ırkdaşı da onun hakiki dostu ve yakını olamaz. Bu gerçeği, çok net bir biçimde ortaya koyan bir ayeti vermeye çalışalım: “Ey iman edenler, babalarınızı ve kardeşlerinizi eğer küfrü imana tercih etmişlerse dost edinmeyin! Sizden kim onları dost edinirse işte onlar, zalimlerin ta kendisidir.” (Tevbe suresi, 23)
    Ayrıca, “O gün ne mal, ne evlât bir fayda vermez. Allah'a ( c.c) kalb-i selim ile gelenler müstesna..” (Şuara suresi, 88-89) ayetinde, insana ahirette ve mahşerde faydalı ve geçer akçe olacak tek şeyin, takva, amel-i salih ve selim bir kalb olduğu ifade edilmektedir.
    İlahi hitaba en layık ve en mükemmel muhatap olan Allah'ın resulü (a.s.m), ırkçılığı “ cehalet dönemi davası” anlamında “ asabiyet-i cahiliye ” tabiriyle tarif eder. Bu davayı güdenler hakkında da “Asabiyet dâvâsına kalkışan, onu yaymaya çalışan, bu dâvâ uğrunda mücadele eden kimse bizden değildir.” (Ebu Davut, Edeb, 121) ve “Kim hevasına uyarak bâtıl yolda cenk eder, kavmiyetçiliğe çağrıda bulunur veya kavmiyetçiliğin sevkiyle öfke ve tehevvüre kapılırsa cahiliye ölümü üzere ölür.” (İbni Mace, Fiten, 7)gibi ifadelerle dehşetli bir sonun olacağı haber verilmektedir.
    Ayrıca ümmetin felaketini ve sonunu hazırlayacak ana sebeplerin başında da, yine bu ırkçılık davasının geldiği hadiste özellikle vurgulanmıştır. Nitekim peygamberimiz (a.s.m), “Ümmetimin helâk olması üç şeyden ileri gelecektir. Bunlar:
    - Kaderiye (yani kaderi inkar etmek davası),
    - Unsuriyet (ırkçılık) dâvâsı,
    - Dinî meselelerde gevşeklik etmektir.” (Taberanî, Mu'cemüs Sağir, 158)
    Bu hadiste itikadi meselelerin yanlış yorumunun İslama vereceği zarar kadar, Irkçılığın da zararlı olacağı haber verilmektedir. Irkçılığın İslam alemine veya insanlığa ne denli zararlı olduğuna, tarih şahittir. Mesela;
    a- Emevi devletinin Arap milliyetçiliğini esas tutmaları ve Arap kavmine ehemmiyet verip diğerlerini köle veya ikinci sınıf olarak görmeleri neticesinde, hem İslam aleminde bulunan diğer milletleri küstürdüler hem kendileri çok felaketler gördüler hem de İslam aleminin ilk zamanlardaki gelişme ve genişlemesinin durmasına vesile oldular.
    b- Avrupa devletlerinin asırlarca ve özellikle 20. y.y'ın başlarında milliyetçilik fikrini esas tutmalarıyla, iki dünya savaşı meydana gelmiş ve bunun sonucunda milyonlarca insanın kanının akmasına yol açmışlar. Fakat onlar “Avrupa Birliği” vesilesiyle bu gibi hastalıklardan kurtarmaya ve kendilerini tek millet veya topluluk olarak görmeye çalışıyorlar.
    c- Osmanlı devletinin de sonunu getiren hadiselerin başında, yine milliyetçilik akımları vardır. Zira, Yunanlar, Arnavutlar, Bulgarlar, millet-i sadıka olan Ermeniler ve Araplar gibi bir çok millet her taraftan bağımsızlık faaliyetlerine ve iç karışıklığa başlayınca,
    dünyanın adalet dengesi olan o koca devi bir anda yıkıverdiler.
    Ayrıca milliyetçiliğin müspet ve olumlu tarafı da vardır. Yani İslam, milliyetçiliği tamamen kaldırmıyor ve kötü göstermiyor. Irkı değil, ırkçılığı dava etmeyi men eder. Milletini sevip gözetmeyi değil, başka milletlere düşmanca tavır sergilemeyi reddeder. Çünkü, insanın kendi milletini sevmesi, onlara yardım elini uzatması, hataları varsa düzeltmeye çalışması, milletinin büyüklerinin geçmişte gurur verici hallerini sayması ve onlara benzemek için gayret göstermesi ırkçılıktan tamamen ayrıdır. Bu konu hakkında birkaç örnek vermeye çalışalım:
    Mesela, bir ordu çeşitli birimlerden oluşur. Bunların farklı oluşu ordu birimleri için bir düşmanlık sebebi değil, bir zenginliktir. Her birim mensubu kendi ekibini tanıyıp kaynaşacak ve onunla orduyu kuvvetlendirmeye çalışacaktır. Şayet bir birimin mensupları diğer birimlerin askerlerini düşman görse ve onların tahribine çalışsa, farkında olmadan kendi kuvvetini yok etmiş olur. O zaman Ordunun tamamı, ortadan kalkacaktır. Aynen öylede, İslam dünyası büyük bir ordudur. Millet ve kabileler, bu ordunun birimleri gibidir. Bunlar birbirlerine yardım etmek ve İslam'ı güçlendirmek için çalışmaları gerekir. Bunun haricinde yapılacak çalışma ve gayret, kendileri için bir yıkım olur.
    Mesela, aile iki ayrı cinsten meydana gelir. Bu iki cins ( erkek ve dişi ), birbirlerinin eksikliklerini ortadan kaldırmak ve yardımlaşmak için yaratılmışlardır. Cenab-ı Hak bu hakikati “Eşleriniz sizin elbiseleriniz, siz de eşlerinizin elbiselerisiniz.” ( Bakara suresi, 187), buyurmakla bize bildirmektedir. Oysa kadınlar ve erkekler, bu farklılıktaki ilahi hikmeti nazara almayıp ayrılık sebebi yaparlarsa insanlık hüsrana uğrayacaktır. Ortada ne erkek kalır ne de kadın. İslam milletlerini ve topluluklarını da ayrı cinsler olarak görmek mümkündür. Bu ayrı cinsler, birbirleriyle mücadele değil eksikliklerini tamamlamak için bir elbise olacaklardır.
    Mesela, Vücud azalarının farklılığı, ruha yardım içindir. Azalar farklı olsa da ruhun vahdeti, onlara bir birlik verir. Hepsi bir gaye uğrunda ve ruhun kontrolünde çalışır. Şayet azalar, ruhun birliğine rağmen sadece azaların farklılığını nazara alıp birbirlerine çatışmaya girselerdi, ortada ne aza kalırdı ne de ruh. Aynen bunun gibi, İslam milletleri birer aza gibi ruhları olan İslamiyet'e kuvvet verirler. Bediüzzaman Said Nursi “Milliyetimiz bir vücuddur. Ruhu İslamiyet aklı kuran ve imandır.” vecizesiyle bu manayı nazarımıza sunmaktadır.
    Ayrıca unutulmaması ve akıldan çıkarılmaması gereken bir nokta da şudur: ruhun ırkı olmadığı gibi, ruhun binası olan ve elementlerden meydana gelen cesedin de ırkı olamaz. Irk ve millet kavramı, tamamen soyut ve belirli bir hikmet için Allah (c.c) tarafından insanlara verilen bir duygudur. Bu ilahi hikmet, insanlar tarafından abes bir şekilde kullanılmaktadır. Ayrıca ırkçılık ve menfi milliyetçilik alanında ilk adımı atan şeytanın kendisidir. Çünkü o, Allah'ın (c.c) “ Adem'e secde edin ” emrine karşı, “ ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten onu ise topraktan yarattın” diyerek ırkının ve nevinin üstünlüğünü ilan etti. Halbuki üstünlük takvadadır. Şeytan ise üstünlüğü ırkında aradı ve kaybedenlerden oldu. Demek ırkçılık davası güdenler, şeytanın yolundan giden zavallılardır.
    Veda Hutbesinde bu konu ile alakalı şöyle buyurulmaktadır: “Ey İnsanlar!.. Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Hepiniz Âdem'in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O'ndan en çok korkanınızdır.”
    Sonuç olarak İslamiyet; Yahudilerde yahut Alman Nazilerinde olduğu gibi kafatasçılığı ve ırk üstünlüğünü savunan menfi bir milliyetçiliği reddeder. Irkçılığa varmayan müspet milliyetçilik fikrine ise sıcak bakar. Zira, bu tarz bir milliyetçilik hissi, İslamiyet'e yardımcı olacak, fakat asla onun yerine geçmeyecektir.



  8. 30.Aralık.2007, 02:57
    4
    Devamlı Üye
    MİLLİYETÇİLİK, IRKÇILIK DEĞİLDİR
    Günümüz dünyası, büyük bir manevi buhran yaşamaktadır. İnsanlar hayattan zevk ve lezzet alamayacak duruma gelmiştir. intiharlar, savaşlar, terör ve benzeri hadiseler ile ilgili haberlerin, dünyanın her tarafından sıklıkla duyulur bir duruma geldiğimiz aşikardır. Bu ve buna benzer tüm olumsuz gelişmeler, insanların kendilerini ve birbirlerini anlayamadığından kaynaklanmaktadır. Kendilerini anlayamayan insanların, başkalarını anlaması düşünülemez. Bu çalışmada insanların kendilerini doğru tanımaları ve neticede başkalarını yanlış tanımamalarının yollarından biri olan, milliyetçilik ve ırkçılık düşüncesi üzerinde durulacaktır.
    Aklen ve vicdanen biliriz ki, hangi millet, ırk, coğrafya veya anne babadan dünyaya geleceğimizin tayin ve tespiti, bizim irademiz haricindedir. Milletimizi ve ailemizi tayin etme iradesi ve arzusu, Allah'a (c.c) aittir. Çünkü kainatta bulunan her varlığın, hikmetle ve dengeyle meydana gelmesi gösteriyor ki, onlar sonsuz bir hikmet, adalet ve ilim ile vücuda gelir. Bu varoluş tesadüfe değil, İlahi programa tabidir. İnsanın gözü, kulağı, burnu, kafası v.s bütün azalarının hikmetli ve düzenli olması gibi, insanların millet millet, kabile kabile yaratılması da boşuna değildir. Bu tarz bir yaratılışın da, elbette çok hikmetleri vardır.
    Bu hikmetlerden sadece birisi hakkında, Kur'an-ı Kerim şöyle buyurmaktadır: “Ey insanlar! Muhakkak ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık... Ve sizi millet millet, kabile kabile yaptık ki, tanışıp kaynaşasınız... Allah katında en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır (O'ndan en çok korkanınızdır.)” (Hucurat Sûresi, 13)
    Bu Ayet-i Kerimede, insanlara verilmek istenen binlerce dersten, konuyla alakalı nazarımıza çarpan üç temel konuyu değerlendirmeye çalışalım:
    1- İnsanların hepsi, bir anne ve babadan dünyaya gelmiş kardeşlerdir. Bunların ırk veya millet açısından birbirlerine üstünlük taslamaları, kesinlikle yanlıştır. Çünkü iki ayrı aile yoktur. Tek bir anne ve baba ile, çocukları vardır. Bu hakikate, ayetin “Muhakkak ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık...” kısmı işaret ediyor.
    2- Cenab-ı Hakkın (c.c) insanları, kabile, ırk ve millet olarak ayrı yaratmasının hikmeti, bir milletin diğer milletlere düşman davranması için değil, bir ırkın fertlerinin birbirlerini tanıyıp yardımlaşmaları içindir. Bu gerçeğe ise, “Ve sizi millet millet, kabile kabile yaptık ki, tanışıp kaynaşasınız...” bölümü parmak basıyor.
    3- Allah katında ve yanında en kıymetli ve değerli kişiler, Allah'tan en çok korkan ve O'nun yolunda hayatını geçirenlerdir. Yoksa herhangi bir millete ait olmak, Allah yanında şeref konusu olamaz. Zaten adalette öyle ister. Bu kısma da söz konusu ayetin, “Allah katında en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır (O'ndan en çok korkanınızdır.” cümlesi ışık tutmaktadır.
    Yukarıda yapılan sınıflandırmada, ayrıca milli duyguları kullanmanın Kur'ana uyan tarafının da var olduğu sonucu çıkmaktadır. Yani, Kur'anda müspet ve kabullenilebilir milliyetçilik duygularının olabileceği sinyalleri yakılmıştır. Çünkü, insanların birbirlerine yardım etmesinde, aynı kabile veya millete bağlı olmasının tesiri vardır. Aynı devlet, millet, şehir veya kabileden olanlar birbirlerine yardım eli uzatacak ve daha rahat kaynaşacaktır.
    Ama bu gibi milli duyguların yanlış kullanımına, kesinlikle izin yoktur. Yani ırkçılık, kafatasçılık veya başka milletlere düşman
    nazarıyla bakma anlamlarına gelen “zararlı milliyetçilik” anlayışına karşı Kur'an çok sert duruyor.
    Ezelî ve ebedi hüküm sahibi Rabbimiz (c.c): “Ancak mü'minler birbirinin kardeşidirler. Öyle ise, kardeşlerinizin aralarını ıslah edin.” (Hucurat Sûresi, 10) buyurmakla, müminlerin hakiki kardeşleri, başka dinden olan kardeşleri veya akrabaları değildir. Aksine müminlerin gerçek kardeşleri, başka milletten olsa da, aynı dini ve inancı paylaşan iman sahipleridir. Nitekim Hud suresinde, Nuh ( a.s ) ile alakalı geçen şu ulvi hadise meselemize mükemmel delil hükmündedir.
    Hz. Nuh (a.s) “Ya Rabbî! elbette boğulan oğlum da ailemdendi, öz evladımdı. (Halbuki ben onları gemiye alırken Sen bana kurtulacaklarını, müjdelemiştin). Senin vaadin elbette haktır ve Sen hâkimlerin hâkimisin!” ( Hud suresi, 45 ) diye tufan hâdisesinden onun kurtulmasını istediğinde, İlâhî cevap şöyle gelir: “Ey Nuh O senin ailenden değil. Çünkü o, dürüst iş yapan, temiz bir insan değildi.” ( Hud suresi, 46 ) ve Hz. Nuh (a.s)'ın, oğlunu gemiye alması men edilir.
    Demek ki; bir müminin inançsız ve isyankar bir akrabası varsa ve hatta bu kişi kendi oğlu dahi olsa onun ehli sayılmıyor. Öyle ise inanmayan ırkdaşı da onun hakiki dostu ve yakını olamaz. Bu gerçeği, çok net bir biçimde ortaya koyan bir ayeti vermeye çalışalım: “Ey iman edenler, babalarınızı ve kardeşlerinizi eğer küfrü imana tercih etmişlerse dost edinmeyin! Sizden kim onları dost edinirse işte onlar, zalimlerin ta kendisidir.” (Tevbe suresi, 23)
    Ayrıca, “O gün ne mal, ne evlât bir fayda vermez. Allah'a ( c.c) kalb-i selim ile gelenler müstesna..” (Şuara suresi, 88-89) ayetinde, insana ahirette ve mahşerde faydalı ve geçer akçe olacak tek şeyin, takva, amel-i salih ve selim bir kalb olduğu ifade edilmektedir.
    İlahi hitaba en layık ve en mükemmel muhatap olan Allah'ın resulü (a.s.m), ırkçılığı “ cehalet dönemi davası” anlamında “ asabiyet-i cahiliye ” tabiriyle tarif eder. Bu davayı güdenler hakkında da “Asabiyet dâvâsına kalkışan, onu yaymaya çalışan, bu dâvâ uğrunda mücadele eden kimse bizden değildir.” (Ebu Davut, Edeb, 121) ve “Kim hevasına uyarak bâtıl yolda cenk eder, kavmiyetçiliğe çağrıda bulunur veya kavmiyetçiliğin sevkiyle öfke ve tehevvüre kapılırsa cahiliye ölümü üzere ölür.” (İbni Mace, Fiten, 7)gibi ifadelerle dehşetli bir sonun olacağı haber verilmektedir.
    Ayrıca ümmetin felaketini ve sonunu hazırlayacak ana sebeplerin başında da, yine bu ırkçılık davasının geldiği hadiste özellikle vurgulanmıştır. Nitekim peygamberimiz (a.s.m), “Ümmetimin helâk olması üç şeyden ileri gelecektir. Bunlar:
    - Kaderiye (yani kaderi inkar etmek davası),
    - Unsuriyet (ırkçılık) dâvâsı,
    - Dinî meselelerde gevşeklik etmektir.” (Taberanî, Mu'cemüs Sağir, 158)
    Bu hadiste itikadi meselelerin yanlış yorumunun İslama vereceği zarar kadar, Irkçılığın da zararlı olacağı haber verilmektedir. Irkçılığın İslam alemine veya insanlığa ne denli zararlı olduğuna, tarih şahittir. Mesela;
    a- Emevi devletinin Arap milliyetçiliğini esas tutmaları ve Arap kavmine ehemmiyet verip diğerlerini köle veya ikinci sınıf olarak görmeleri neticesinde, hem İslam aleminde bulunan diğer milletleri küstürdüler hem kendileri çok felaketler gördüler hem de İslam aleminin ilk zamanlardaki gelişme ve genişlemesinin durmasına vesile oldular.
    b- Avrupa devletlerinin asırlarca ve özellikle 20. y.y'ın başlarında milliyetçilik fikrini esas tutmalarıyla, iki dünya savaşı meydana gelmiş ve bunun sonucunda milyonlarca insanın kanının akmasına yol açmışlar. Fakat onlar “Avrupa Birliği” vesilesiyle bu gibi hastalıklardan kurtarmaya ve kendilerini tek millet veya topluluk olarak görmeye çalışıyorlar.
    c- Osmanlı devletinin de sonunu getiren hadiselerin başında, yine milliyetçilik akımları vardır. Zira, Yunanlar, Arnavutlar, Bulgarlar, millet-i sadıka olan Ermeniler ve Araplar gibi bir çok millet her taraftan bağımsızlık faaliyetlerine ve iç karışıklığa başlayınca,
    dünyanın adalet dengesi olan o koca devi bir anda yıkıverdiler.
    Ayrıca milliyetçiliğin müspet ve olumlu tarafı da vardır. Yani İslam, milliyetçiliği tamamen kaldırmıyor ve kötü göstermiyor. Irkı değil, ırkçılığı dava etmeyi men eder. Milletini sevip gözetmeyi değil, başka milletlere düşmanca tavır sergilemeyi reddeder. Çünkü, insanın kendi milletini sevmesi, onlara yardım elini uzatması, hataları varsa düzeltmeye çalışması, milletinin büyüklerinin geçmişte gurur verici hallerini sayması ve onlara benzemek için gayret göstermesi ırkçılıktan tamamen ayrıdır. Bu konu hakkında birkaç örnek vermeye çalışalım:
    Mesela, bir ordu çeşitli birimlerden oluşur. Bunların farklı oluşu ordu birimleri için bir düşmanlık sebebi değil, bir zenginliktir. Her birim mensubu kendi ekibini tanıyıp kaynaşacak ve onunla orduyu kuvvetlendirmeye çalışacaktır. Şayet bir birimin mensupları diğer birimlerin askerlerini düşman görse ve onların tahribine çalışsa, farkında olmadan kendi kuvvetini yok etmiş olur. O zaman Ordunun tamamı, ortadan kalkacaktır. Aynen öylede, İslam dünyası büyük bir ordudur. Millet ve kabileler, bu ordunun birimleri gibidir. Bunlar birbirlerine yardım etmek ve İslam'ı güçlendirmek için çalışmaları gerekir. Bunun haricinde yapılacak çalışma ve gayret, kendileri için bir yıkım olur.
    Mesela, aile iki ayrı cinsten meydana gelir. Bu iki cins ( erkek ve dişi ), birbirlerinin eksikliklerini ortadan kaldırmak ve yardımlaşmak için yaratılmışlardır. Cenab-ı Hak bu hakikati “Eşleriniz sizin elbiseleriniz, siz de eşlerinizin elbiselerisiniz.” ( Bakara suresi, 187), buyurmakla bize bildirmektedir. Oysa kadınlar ve erkekler, bu farklılıktaki ilahi hikmeti nazara almayıp ayrılık sebebi yaparlarsa insanlık hüsrana uğrayacaktır. Ortada ne erkek kalır ne de kadın. İslam milletlerini ve topluluklarını da ayrı cinsler olarak görmek mümkündür. Bu ayrı cinsler, birbirleriyle mücadele değil eksikliklerini tamamlamak için bir elbise olacaklardır.
    Mesela, Vücud azalarının farklılığı, ruha yardım içindir. Azalar farklı olsa da ruhun vahdeti, onlara bir birlik verir. Hepsi bir gaye uğrunda ve ruhun kontrolünde çalışır. Şayet azalar, ruhun birliğine rağmen sadece azaların farklılığını nazara alıp birbirlerine çatışmaya girselerdi, ortada ne aza kalırdı ne de ruh. Aynen bunun gibi, İslam milletleri birer aza gibi ruhları olan İslamiyet'e kuvvet verirler. Bediüzzaman Said Nursi “Milliyetimiz bir vücuddur. Ruhu İslamiyet aklı kuran ve imandır.” vecizesiyle bu manayı nazarımıza sunmaktadır.
    Ayrıca unutulmaması ve akıldan çıkarılmaması gereken bir nokta da şudur: ruhun ırkı olmadığı gibi, ruhun binası olan ve elementlerden meydana gelen cesedin de ırkı olamaz. Irk ve millet kavramı, tamamen soyut ve belirli bir hikmet için Allah (c.c) tarafından insanlara verilen bir duygudur. Bu ilahi hikmet, insanlar tarafından abes bir şekilde kullanılmaktadır. Ayrıca ırkçılık ve menfi milliyetçilik alanında ilk adımı atan şeytanın kendisidir. Çünkü o, Allah'ın (c.c) “ Adem'e secde edin ” emrine karşı, “ ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten onu ise topraktan yarattın” diyerek ırkının ve nevinin üstünlüğünü ilan etti. Halbuki üstünlük takvadadır. Şeytan ise üstünlüğü ırkında aradı ve kaybedenlerden oldu. Demek ırkçılık davası güdenler, şeytanın yolundan giden zavallılardır.
    Veda Hutbesinde bu konu ile alakalı şöyle buyurulmaktadır: “Ey İnsanlar!.. Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Hepiniz Âdem'in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O'ndan en çok korkanınızdır.”
    Sonuç olarak İslamiyet; Yahudilerde yahut Alman Nazilerinde olduğu gibi kafatasçılığı ve ırk üstünlüğünü savunan menfi bir milliyetçiliği reddeder. Irkçılığa varmayan müspet milliyetçilik fikrine ise sıcak bakar. Zira, bu tarz bir milliyetçilik hissi, İslamiyet'e yardımcı olacak, fakat asla onun yerine geçmeyecektir.



  9. 31.Aralık.2007, 00:23
    5
    İnşirah
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 12.Mart.2007
    Üye No: 86
    Mesaj Sayısı: 3,319
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 40

    --->: İslam da milliyetçilik var mı?

    TAPUSUZ Nickli Üyeden Alıntı
    İslamda milliyetçilik olamaz.

    ne alaka kardeşim Allah rasulu sav de ben arabım buyurmuştur..



  10. 31.Aralık.2007, 00:23
    5
    Devamlı Üye
    TAPUSUZ Nickli Üyeden Alıntı
    İslamda milliyetçilik olamaz.

    ne alaka kardeşim Allah rasulu sav de ben arabım buyurmuştur..



  11. 31.Aralık.2007, 00:40
    6
    sanal ankebut
    Seyirci Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ekim.2007
    Üye No: 3651
    Mesaj Sayısı: 31
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 2
    Yaş: 45

    --->: İslam da milliyetçilik var mı?

    İnşirah kardeşim..konuyu çok güzel açıklamış ve bize söz bırakmamışsın..

    ALLAH razı olsun..


  12. 31.Aralık.2007, 00:40
    6
    sanal ankebut - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Seyirci Üye
    İnşirah kardeşim..konuyu çok güzel açıklamış ve bize söz bırakmamışsın..

    ALLAH razı olsun..


  13. 28.Haziran.2008, 20:50
    7
    hüseyin11
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 30.Mayıs.2008
    Üye No: 21772
    Mesaj Sayısı: 13
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1
    Yaş: 37

    --->: İslam da milliyetçilik var mı?

    İnşirah Nickli Üyeden Alıntı
    ne alaka kardeşim Allah rasulu sav de ben arabım buyurmuştur..
    Selamun Aleyküm.Peygamberimizin arap olduğunu bilmeyen yok.
    Bu söylediğin hadis mi?Hadis ise devamını yazar mısınız!
    Çünkü benim elimde şöyle bir bilgi var.Yanlış ise lütfen düzeltiniz;
    Üç şeyden dolayı Arabları sevin ; Çünkü ben arabım, Kur’ân
    arabçadır, Cennet ehlinin dili de arabçadır.
    Hadis uydurmadır.
    Bu senedin üç tane illeti vardır:
    İlki: Ravilerinden olan el-Alâ b. Amr hakkında ez-Zehebî metrûk olduğunu söyler, İbn
    Hibbân ise, mutlak olarak kendisiyle ihticac etmenin câiz olmadığını söyler.
    İkincisi: Diğer bir râvi olan Yahyâ b. Yezîd, muhaddislerce zayıf addedilmiştir.
    Üçüncüsü: İbn Cureyc hadisi an ana sigasıyla rivâyet etmiştir. Kendisi müdellistir.
    Hadisi İbnu’l-Cevzî el-Ukaylî’nin yoluyla zikrederek, el-Ukaylî’den hadisin
    münker olduğunu ve aslının olmadığını aktarır.
    Ben arabım, Kur’ân arabçadır, Cennet ehlinin lisanı da
    arabçadır.
    Hadis uydurmadır.
    Mevdûât , 2/105.
    Hâkim, el-Müstedrek, 4/87, Ma’rifetu Ulûm el-Hadis, s.161-162; el-Ukaylî Duafâ, s.327; et-
    Taberânî el-Kebir, 3/122/1, el-Evsat ; el-Beyhakî, Şuabu’l-İmân.
    el-Mevdûât, 2/41.
    et-Taberânî, el-Evsat , 2/285/1/9301.

    Râvilerinden olan Şibl b. el-Alâ b. Abdurrahman hakkında İbn Adiy; « Münker
    rivâyetleri vardır » der. Hâfiz el-Irâkî113[113] deşöyle der: « Ancak (râvilerinden olan) Abdul
    Azîz b. İmrân ez-Zührî hakkında en-Nesâî ve başkaları metrûk olduğunu söylerler. el-Buhârî
    hadisinin yazılmayacağını bildirir. Dolayısıyla bu hadis sahih değildir. » İbn Arrak114[114] ta
    bu hükme katılır.
    Bu rivâyetin Allâh Resûlu (s.a.s.)’e nisbetinin bâtıl olduğuna bir başka delilde,
    (s.a.s.)’in arablığıyla övünmesidir. Bu ise, İslam’a göre tuhaf sayılıp şu âyetle uyuşmaz:
    ( Muhakkak ki Allâh yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok
    korkanınızdır.)
    Aynı zamanda sahih hadislerle de uyuşmaz:
    ( Arabın arab olmayana üstünlüğü yoktur ... üstünlük ancak takva iledir.)116[116]
    Ebû Dâvut ve et-Tirmizi’nin hasen olarak rivâyet ettikleri başka bir hadiste:
    ( Gerçekten Allâh Azze ve Celle sizlerden câhiliyye âdetini ve ecdâd ile övünmeyi
    gidermiştir. İnsanlar Âdem’in çocuklarıdır, Âdem ise topraktandır. Mümin takvalı ,
    facir ise şakî olandır. Bazıları cehennem kömürü olan insanlarla övünmeyi bıraksınlar.
    Yoksa Allâh’ın yanında, ağzı ile pisliği iten böcekten daha değersiz olurlar. )
    Allâh Resûlu (s.a.s.) ümmetini bu şekilde yönlendiriyor ise, onun yasakladığı
    şeyi kendinin yapması hiç bir zaman makûl değilir.


  14. 28.Haziran.2008, 20:50
    7
    İnşirah Nickli Üyeden Alıntı
    ne alaka kardeşim Allah rasulu sav de ben arabım buyurmuştur..
    Selamun Aleyküm.Peygamberimizin arap olduğunu bilmeyen yok.
    Bu söylediğin hadis mi?Hadis ise devamını yazar mısınız!
    Çünkü benim elimde şöyle bir bilgi var.Yanlış ise lütfen düzeltiniz;
    Üç şeyden dolayı Arabları sevin ; Çünkü ben arabım, Kur’ân
    arabçadır, Cennet ehlinin dili de arabçadır.
    Hadis uydurmadır.
    Bu senedin üç tane illeti vardır:
    İlki: Ravilerinden olan el-Alâ b. Amr hakkında ez-Zehebî metrûk olduğunu söyler, İbn
    Hibbân ise, mutlak olarak kendisiyle ihticac etmenin câiz olmadığını söyler.
    İkincisi: Diğer bir râvi olan Yahyâ b. Yezîd, muhaddislerce zayıf addedilmiştir.
    Üçüncüsü: İbn Cureyc hadisi an ana sigasıyla rivâyet etmiştir. Kendisi müdellistir.
    Hadisi İbnu’l-Cevzî el-Ukaylî’nin yoluyla zikrederek, el-Ukaylî’den hadisin
    münker olduğunu ve aslının olmadığını aktarır.
    Ben arabım, Kur’ân arabçadır, Cennet ehlinin lisanı da
    arabçadır.
    Hadis uydurmadır.
    Mevdûât , 2/105.
    Hâkim, el-Müstedrek, 4/87, Ma’rifetu Ulûm el-Hadis, s.161-162; el-Ukaylî Duafâ, s.327; et-
    Taberânî el-Kebir, 3/122/1, el-Evsat ; el-Beyhakî, Şuabu’l-İmân.
    el-Mevdûât, 2/41.
    et-Taberânî, el-Evsat , 2/285/1/9301.

    Râvilerinden olan Şibl b. el-Alâ b. Abdurrahman hakkında İbn Adiy; « Münker
    rivâyetleri vardır » der. Hâfiz el-Irâkî113[113] deşöyle der: « Ancak (râvilerinden olan) Abdul
    Azîz b. İmrân ez-Zührî hakkında en-Nesâî ve başkaları metrûk olduğunu söylerler. el-Buhârî
    hadisinin yazılmayacağını bildirir. Dolayısıyla bu hadis sahih değildir. » İbn Arrak114[114] ta
    bu hükme katılır.
    Bu rivâyetin Allâh Resûlu (s.a.s.)’e nisbetinin bâtıl olduğuna bir başka delilde,
    (s.a.s.)’in arablığıyla övünmesidir. Bu ise, İslam’a göre tuhaf sayılıp şu âyetle uyuşmaz:
    ( Muhakkak ki Allâh yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok
    korkanınızdır.)
    Aynı zamanda sahih hadislerle de uyuşmaz:
    ( Arabın arab olmayana üstünlüğü yoktur ... üstünlük ancak takva iledir.)116[116]
    Ebû Dâvut ve et-Tirmizi’nin hasen olarak rivâyet ettikleri başka bir hadiste:
    ( Gerçekten Allâh Azze ve Celle sizlerden câhiliyye âdetini ve ecdâd ile övünmeyi
    gidermiştir. İnsanlar Âdem’in çocuklarıdır, Âdem ise topraktandır. Mümin takvalı ,
    facir ise şakî olandır. Bazıları cehennem kömürü olan insanlarla övünmeyi bıraksınlar.
    Yoksa Allâh’ın yanında, ağzı ile pisliği iten böcekten daha değersiz olurlar. )
    Allâh Resûlu (s.a.s.) ümmetini bu şekilde yönlendiriyor ise, onun yasakladığı
    şeyi kendinin yapması hiç bir zaman makûl değilir.


  15. 29.Haziran.2008, 08:49
    8
    celikihsan87
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Eylül.2007
    Üye No: 2464
    Mesaj Sayısı: 66
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 2
    Yaş: 30
    Bulunduğu yer: bursa-ısparta

    --->: İslam da milliyetçilik var mı?

    bildiğim kadarıyla Peygamber Efendimiz'in bi hadisi var bu konuyla ilgili:
    "Vatan sevgisi imandandır."
    milliyetçilik bence vardır.eğer olmasaydı, bayrağımızdaki hilal, Allah'ı temsil etmezdi.Yıldız Efendimiz'i temsil etmezdi.kırmızı, huzur içinde yaşamak için savaşan şehit olmuş askerlerimizin kanını temsil etmezdi.
    siyasi olarak bi parti arıyosan, hem milliyetçilik, hem İslami hassasiyetleri en üst seviyede olan sadece bir parti olduğuna inanıyorum ben.ama malesef oy oranları %1-%2 yi geçmiyo...



  16. 29.Haziran.2008, 08:49
    8
    Devamlı Üye
    bildiğim kadarıyla Peygamber Efendimiz'in bi hadisi var bu konuyla ilgili:
    "Vatan sevgisi imandandır."
    milliyetçilik bence vardır.eğer olmasaydı, bayrağımızdaki hilal, Allah'ı temsil etmezdi.Yıldız Efendimiz'i temsil etmezdi.kırmızı, huzur içinde yaşamak için savaşan şehit olmuş askerlerimizin kanını temsil etmezdi.
    siyasi olarak bi parti arıyosan, hem milliyetçilik, hem İslami hassasiyetleri en üst seviyede olan sadece bir parti olduğuna inanıyorum ben.ama malesef oy oranları %1-%2 yi geçmiyo...



  17. 31.Aralık.2010, 06:38
    9
    Galus
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 13
    Mesaj Sayısı: 4,820
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 51
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Yanıt: İslam da milliyetçilik var mı?

    MİLLİYETÇİLİK

    Ulusçuluk, kavmiyetçilik, asabiyet, suubiye, nasyonalizm.
    Ulusal değerleri evrensel değerlerin üstünde tutan, ulusa bağlılığın evrensel değerlere bağlılıktan, ulusal çıkarların bireysel çıkarlardan daha önemli olduğunu öne süren anlayış ve yaklaşımların genel adı. Kendi ulusunu sevip onu yüceltmeyi amaçlamaktan, kendi ırkını diger tüm ırklara üstün görerek onları egemenliği altına alma isteğine kadar uzanan çesitli biçimlerinden söz edilebilir. Bu nedenle, belli bir siyasal program ya da doktrinden çok, böylesi program ve doktrinleri esas kabul eden tüm siyasal anlayışları dile getirir.
    Ülkemizde, hemen her alanda yaşanan kavram kargaşası, kendini "milleyetçilik" kavramında da belli etmektedir. Bu nedenle öncelikle kavramla adı arasındaki tutarsızlık ve çeliskiyi belirlemek gerekir. Millet kelimesi, Kur'anı anlamlandırmayla din" ve "şeriat" kelimeleriyle aynı anlamı dile getirir. Kelime ancak mecazi olarak belli bir toplumu dile getirmek üzere kullanılabilir. Ama bu durumda da, doğal olarak bir kabileyi, ırk ya da ulusu değil, gerçek anlamının belirlediği din ve şeriata inanan, bağlanan insanların tümünü belirtir: Buna göre kelimenin türevi olan milliyet, insanların kendisine bağlandığı din ve şeriati ifade eder. Milliyetçilik ise, aynı din ve şeriata bağlılığın adıdır. Oysa günümüzdeki yaygın kullanımında kelimeye, asli anlamı görmezden gelinerek, "ulus" anlamı yüklenmekte ve büyük bir karışıklığa neden olunmaktadır. Çünkü "ulus" belli bir inancı, din ve şeriati değil; bir soydan gelen insanları belirtir. Bu nedenle, bir ulusa bağlığı temel alan anlayış ve yaklaşımlar milliyetçilik kelimesiyle değil, anlamına uygun biçimde ulusçuluk ya da kavmiyetçilik kelimeleriyle isimlendirilebilir.
    İslam öncesi Arap toplumunda kan bağının ve yakınlığının temel alındığı merkezden çevreye doğru genişleyen güçlü bir ulusçuluk egemendi. Asabiyet olarak adlandırılan ulusçu yaklaşımlar, toplumu, merkez kabul edilen aileden ulusa doğru genişleyen çeşitli kategorilere ayırıyordu. Asabiyetin en şiddetli biçimi, Fasile denilen aile bireyleri arasında görülüyordu. Akraba ailelerin birliği, Fahz adını alan ikinci kategoriyi oluşturuyordu. Yine belirleyici ilke kan bağı olmak üzere Fahzlar Batn'ları, Batn'lar Amere'leri, Amere'ler Kabile'leri ve Kabile'ler de Şa'b'ları meydana getiriyor ve böylece ulus bütünlüğüne (Şuub) ulaşılıyordu. Bu bölümlemeye uygun olarak bağlılık duygusu en yakından uzağa, ulusa doğru genişliyordu. Çağdaş anlamda siyasal bir anlayışı temellendirmese de asabiyet duygusu tüm bireysel ve toplumsal ilişkilerde belirleyici bir rol oynuyordu. Bir aileye, bir kabileye ya da şa'ba bağlılık her şeyin önüne geçiyor, tüm değerlerin üstünde tutuluyordu.
    İslam kan bağının, akrabalığın, ilişkilerinin önemini inkar etmedi. Bunları kabul ederek bağların güçlendirilmesini, ilişkilerin geliştirilmesini öngördü. Bu nedenle Kur'an'da mü'minler akrabalık bağlarının kesilmesi konusunda sakındırılır: ".. Allah'tan ve akrabalık (bağlarını kırmak)tan sakının" (en-Nisa, 4/1). Mü'minler, münafıklar örneğiyle böyle bir davranış ihtimaline karşı şiddetle uyarılır: "Demek iş başına gelecek olursanız, yeryüzünde bozgunculuk yapacak, akrabalık bağlarını koparacaksınız öyle mi? Onlar Allah'ın lânetleyip sağırlaştırdığı, gözlerini kör ettiği kimselerdir" (Muhammed 47/22-23). Kur'an'a göre mü'minler kardeştirler (el-Hucurât, 49/10) ama; akrabalar birbirine daha da yakındır: "Rahim sahipleri (kan akrabaları) Allah'ın kitabına göre birbirine daha yakındırlar" (el-Enfal, 8/75). "Rahim sahipleri (anne tarafından akrabalar) da Allah'ın kitabında birbirlerine öteki mü'minlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar" (el-Ahzab, 33/6). Bu nedenle birbirlerinin mirası hakkında öncelikle hak sahibidirler. Ancak bunun dışında da akrabaların gözetilmesi, onlara yardım edilmesi gerekir: "Allah adaleti, ihsanı, akrabaya vermeyi emreder" (en-Nahl, 16/90). "Sizden fazilet ve servet sahibi kimseler, yakınlığı bulunanlara, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere birşey vermemeye yemin etmesinler..." (en-Nur, 24/22). Akrabalık bireye daha başka görev, yetki ve sorumluluklar da yükler. Sözgelimi haksız yere öldürülen kişilerin yakınları katilin cezalandırılması konusunda yetki sahibidirler: "Kim zulmen öldürülürse, onun velisi (olan mirasçısı)na yetki vermişizdir" (el-İsra,17/33). Hz. Peygamber (s.a.s)'in uygulamaları gereğince de, hata yoluyla olan öldürmelerde, suçlunun ödemesi gereken diyet yakınlarınca ödenir.
    Bununla birlikte İslâm, akrabalık bağlarının, giderek ulusal bağların toplumu belirleyecek, ilişkileri düzenleyecek başlıca ilke sayılmasına izin vermez. İslam'ın öngördüğü toplum kan bağı, soy ya da çıkar birliği gibi maddi temeller üzerine kurulamaz; insanların doğal biçimde ve iradeleri dışında sahip oldukları nitelikler İslâm toplumunun belirleyici ilkesi olamaz. İslâm'a göre toplumun oluşmasında, bireysel ve toplumsal ilişkilerin düzenlenmesinde belirleyici tek ilke, insanların özgür iradeleriyle seçerek başlandıkları akidedir. İnanç bağı İslâm toplumunun temelini oluşturur. Tüm bireysel ve toplumsal şart ve nitelikler ancak bu ortak inanç, ortak bağ içerisinde bir anlam kazanır. İnancın birleştirmediği insanlar arasındaki kan yakınlığı, soy birliği gibi tüm bağlar anlamını, geçerliliğini yitirir. Kur'an bu olguyu Hz. Nuh'un kıssası ile açık ve kesin biçimde gözler önüne serer. Aynı inancı paylaşmayan insanlar, aynı toplumun değil, aynı ailenin bile üyesi sayılamazlar: "Nuh seslendi; Rabb'im! dedi; oğlum benim ailemdendir, senin sözün elbette haktır ve sen hakimlerin hakimisin! (Rabb'i), 'Ey Nuh' dedi, o senin ailenden değildir. O(nun yaptığı) yaramaz iştir. Bilemediğin şeyi benden isteme. Sana cahillerden olmamanı öğütlerim" (Hud,11/45-46). İnanç birliği gerçekleşmedikçe, kan bağının en güçlü olduğu aile bireyleri arasındaki bağlar bile kopar, karşılıklı haklar ve yükümlülükler sona erer: "Allah'a ve ahiret gününe inanan bir toplumun babaları, oğulları, kardeşleri ya da akrabaları da olsa, Allah'a ve Resulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsin" (el-Mücadele, 58/22). "Ey insanlar, eğer imana karşı küfrü seviyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi veliler edinmeyin. Sizden kim onları veli edinirse, işte zalimler onlardır" (et-Tevbe, 9/23).
    İslâm'a göre, uluslar büyük insanlık ailesinin bireyleri gibidir. Çünkü tüm insanlar aynı anne-babadan türemişlerdir. Farklı şartlara, niteliklere sahip toplumlar halinde ayrılmalarının amacı, tanışmaları, yardımlaşmaları, dayanışmalarıdır: "Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve birbirinizi tanımanız için uluslara, kabilelere ayırdık" (el-Hucurât, 49/13). Bütün bu uluslar, kabileler içinden Allah'ın öngördüğü inanç çevresinde toplananlar birbirlerinin kardeşidirler ve soyları, dilleri, renkleri ne olursa olsun, tek bir ümmet, tek bir millet oluştururlar: Muhakkak mü'minler kardeştirler" (el-Hucurât, 49/10). Allah yanında herhangi bir ulusun diğerinden, herhangi bir insanın diğer bir insandan doğal ve maddi nitelikleri nedeniyle bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük yalnızca bağlandığı inancın buyruklarını yerine getirme ve yasaklarından sakınma konusundaki titizlikten kaynaklanır: Allah yanında en üstün olanınız en muttaki olanınızdır" (el-Hucurât, 49/13). Mü'minler yalnız birbirlerini dost edinirler ve yalnız birbirlerinin velisidirler: "Onlar ki inandılar, hicret ettiler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaştılar ve onlar ki (yurtlarına göçenleri) barındırdılar ve yardım ettiler işte onlar birbirlerinin velisidirler" (el-Enfal, 8/72). İnanan erkekler ve inanan kadınlar birbirlerinin velisidirler" (et-Tevbe, 9/71). Buna karşılık bir mü'min, bir kâfirle velâyet ilişkisi kuramaz: "Ey inananlar! Kendinizden başkasını kendinize veli edinmeyin. Onlar sizi bozmaktan geri durmazlar" (Alu İmran, 3/118). "Ey iman edenler! Mü'minleri bırakıp kâfirleri veli edinmeyin. Allah'a aleyhinizde olacak açık bir delil vermek mi istiyorsunuz?" (en-Nisa, 4/144).
    Hz. Peygamber (s.a.s)'de, söz ve davranışlarıyla hayatı boyunca ulusçu anlayış ve davranışları, cahili yönelişler olduğunu vurgulayarak mahkum etmiş; özellikle belli bir ulusa mensubiyetin üstünlük nedeni sayılmasını, insan ve toplum hayatında belirleyici ilke olarak kabul edilmesini şiddetle reddetmiştir. Veda hutbesinde bu konuda şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar! Biliniz ki, Rabb'iniz birdir; biliniz ki, babanız da birdir. Biliniz ki, hiç bir Arabın Arap olmayana, hiçbir Arap olmayanın da Arap üzerine; aynı şekilde hiçbir siyahinin siyah olmayan, hiç bir siyah olmayanın da siyah olan üzerine üstünlüğü yoktur. Takva ile olan üstünlük müstesna, " Hz. Peygamber (s.a.s) diğer bir hadislerinde de ulusculuğun İslam dışı bir anlayış olduğunu kesin bir dille açıklar: "İnsanları bir asabiyet için toplanmaya çağıran, bir asabiyet için savaşan ve asabiyet uğrunda ölen bizden değildir. Bu ölüm cahiliye ölümüdür" (Müslim, İmare, 57; Nesaî, Tahrinı, 28; İbn Mace, Filen, 7). Çünkü tüm bu davranışlar cahili toplumlara özgüdür, cahili inanç ve düşüncelerden kaynaklanır. Bu nedenle İslâm dışıdır ve kokuşmuştur: "Onu (ulusçu düşünce ve davranışları) bırakınız, çünkü o kokuşmuştur. "
    İslâm'ın bu kesin tavrına rağmen ulusçuluk Raşid Halifeler döneminden sonra yeniden ortaya çıktı. İktidarları boyunca Emeviler, Araplar içinde Kureyşiliği, Arap olmayanlara karşı da Araplığı öne çıkaran uluscu bir politika izlediler. Arap olmayan Müslümanları genel olarak Mevali (azad edilmiş köleler) biçiminde adlandıran Emevilerin bu ulusçu politikaları hemen her alanda kendini şiddetle duyurdu. Sözgelimi yaygın biçimde Arapların diğer uluslardan üstün yaratıldığına inanılıyor, Arap olmayan Müslümanlara hizmetçi gözüyle bakıyordu. Arap olmayanların kadılık görevine getirilmesi hoş karşılanmıyor, önden geçmesi halinde yalnız eşek, köpek ve mevaliden birinin namazı keseceği kabul ediliyordu. Bir mevlaya denk sayılmadığı için kız verilmiyor, birlikte yürünürken mevalinin ancak arkadan gelmesine izin veriliyor, Araplar yemek yerken mevali ayakta bekletiliyordu. Çoğalarak Arap egemenliğine son verebilecekleri gerekmesiyle Arap olmayan Müslümanların bir bölümünün ortadan kaldırılması bile düşünülebiliyordu.
    Emeviler yönetiminin ulusçu politikaları, diğer müslüman kesimlerde, özellikle İranlılarla Türkler arasında haklı bir tepkiye neden oldu. Bu tepkiler Şuubiye olarak adlandırılan ulusçu hareketleri doğurdu. Emevilerin baskıcı yönetimleri bu hareketlerin örgütlü bir etkinlik durumuna dönüşmesine izin vermediyse de, ulusçu yönelişler giderek genişleyen bir muhalefet cephesi oluşturdu. Bu nedenle Abbasilerin başlattığı propaganda çalışmalarına ilk olumlu tepki İranlılar ile Türklerden geldi. Geniş bir kitleye sahip olan bu kesimler Emevilerin iktidarına son verilerek Abbasilerin yönetimi ele geçirmelerinde önemli bir rol oynadılar. Abbasiler döneminde ulusçu politikalara önemli ölçüde son verilmesi, İranlılarla Türklere yönetim kademelerinde yer verilmesi üzerine Şuubiye hareketi siyasal niteliğinden uzaklaşarak kültürel bir nitelik kazandı. Özellikle İranlı sanatçılar, Arap kültürüne karşı eski İran kültür ve sanatını canlandırmaya yönelik eserler meydana getirdiler. Bundan böyle İslam devletleri içinde, özellikle Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde siyasal amaçlı ulusçuluk eğilimleri görülmedi. Bu durum on dokuzuncu yüzyılın sonlarına değin sürdü.
    Avrupa'da on sekizinci yüzyılda ortaya çıkarak hızla gelişen, siyasal bağlılığın temelinde ulusların varlığı varsayımına dayalı ulusçuluk, Osmanlı devleti içinde de yankı uyandırdı. Önce Balkanlarda yaşayan gayri müslim ulusları etkileyen bu hareketler zamanla bir yandan Türk aydın ve politikacılarını, diğer yandan da Arapları etkisi altına aldı. Özellikle İttihad ve Terakki yönetiminin ulusçu uygulamaları ve imparatorluğu parçalamayı amaçlayan Avrupalıların çalışmaları sonunda Araplar arasında ayrıkçı ulusal hareketler güç kazandı. I. Dünya Savaşı'nın arkasından Osmanlı imparatorluğu parçalanarak yerini çok sayıda ulusal devlete bıraktı. II. Meşrutiyet'ten sonra güç kazanan Türkçü-Turancı çizgideki ulusçuluk anlayışı, Anadolu'da kurulan yeni Türk devletinin siyasal ve ideolojik temelini oluşturdu.
    Cumhuriyet döneminde etkili olan ulusçuluk anlayışı Ziya Gökalp tarafından sistemleştirilmişti. Ulusçuluğun en üstün ideal olduğu kabulüne dayanan bu anlayışa göre bireyin mutlak bir değeri yoktur. Birey ancak ulusunu temsil ettiği ölçüde saygınlık kazanır. Ulus yalnız bireyin değil, ailenin ve insanlığın da üstünde yer alır. İslâm bağımsız manevi bir güç olarak kabul edilemez. İslâmî değerler yalnız Türk kültürü içinde eridikleri oranda bir önem taşırlar. Bu. nedenle din ile devlet birbirinden ayrılmalı, yasama hakkı devlete aktarılmalıdır. Dine dayalı her tür kurum ve kural ortadan kaldırılmalı, Batı uygarlığı içinde yer alabilmek için din ve uygarlık arasındaki ilişki koparılmalıdır.
    Parlamentarizm döneminde ulusçuluk devletin resmi görüşünü oluşturmasına karşın, çeşitli ulusal öğeleri öne çıkaran farklı ulusçuluk anlayışları da ortaya çıktı. Türk ırkının üstünlüğü varsayımına dayanan, tüm Türklerin birleşmesini amaçlayan Irkçı-Turancı ulusçuluk anlayışının yanısıra dini değerleri, kültürü, tarihi ve coğrafyayı temel alan ulusçuluk anlayışları da savunuldu. Bütün bu anlayışlar günümüzde de siyasal, ideolojik ya da kültürel platformlarda etkinliğini belli ölçülerde sürdürmektedirler.
    Ahmet ÖZALP


  18. 31.Aralık.2010, 06:38
    9
    Özel Üye
    MİLLİYETÇİLİK

    Ulusçuluk, kavmiyetçilik, asabiyet, suubiye, nasyonalizm.
    Ulusal değerleri evrensel değerlerin üstünde tutan, ulusa bağlılığın evrensel değerlere bağlılıktan, ulusal çıkarların bireysel çıkarlardan daha önemli olduğunu öne süren anlayış ve yaklaşımların genel adı. Kendi ulusunu sevip onu yüceltmeyi amaçlamaktan, kendi ırkını diger tüm ırklara üstün görerek onları egemenliği altına alma isteğine kadar uzanan çesitli biçimlerinden söz edilebilir. Bu nedenle, belli bir siyasal program ya da doktrinden çok, böylesi program ve doktrinleri esas kabul eden tüm siyasal anlayışları dile getirir.
    Ülkemizde, hemen her alanda yaşanan kavram kargaşası, kendini "milleyetçilik" kavramında da belli etmektedir. Bu nedenle öncelikle kavramla adı arasındaki tutarsızlık ve çeliskiyi belirlemek gerekir. Millet kelimesi, Kur'anı anlamlandırmayla din" ve "şeriat" kelimeleriyle aynı anlamı dile getirir. Kelime ancak mecazi olarak belli bir toplumu dile getirmek üzere kullanılabilir. Ama bu durumda da, doğal olarak bir kabileyi, ırk ya da ulusu değil, gerçek anlamının belirlediği din ve şeriata inanan, bağlanan insanların tümünü belirtir: Buna göre kelimenin türevi olan milliyet, insanların kendisine bağlandığı din ve şeriati ifade eder. Milliyetçilik ise, aynı din ve şeriata bağlılığın adıdır. Oysa günümüzdeki yaygın kullanımında kelimeye, asli anlamı görmezden gelinerek, "ulus" anlamı yüklenmekte ve büyük bir karışıklığa neden olunmaktadır. Çünkü "ulus" belli bir inancı, din ve şeriati değil; bir soydan gelen insanları belirtir. Bu nedenle, bir ulusa bağlığı temel alan anlayış ve yaklaşımlar milliyetçilik kelimesiyle değil, anlamına uygun biçimde ulusçuluk ya da kavmiyetçilik kelimeleriyle isimlendirilebilir.
    İslam öncesi Arap toplumunda kan bağının ve yakınlığının temel alındığı merkezden çevreye doğru genişleyen güçlü bir ulusçuluk egemendi. Asabiyet olarak adlandırılan ulusçu yaklaşımlar, toplumu, merkez kabul edilen aileden ulusa doğru genişleyen çeşitli kategorilere ayırıyordu. Asabiyetin en şiddetli biçimi, Fasile denilen aile bireyleri arasında görülüyordu. Akraba ailelerin birliği, Fahz adını alan ikinci kategoriyi oluşturuyordu. Yine belirleyici ilke kan bağı olmak üzere Fahzlar Batn'ları, Batn'lar Amere'leri, Amere'ler Kabile'leri ve Kabile'ler de Şa'b'ları meydana getiriyor ve böylece ulus bütünlüğüne (Şuub) ulaşılıyordu. Bu bölümlemeye uygun olarak bağlılık duygusu en yakından uzağa, ulusa doğru genişliyordu. Çağdaş anlamda siyasal bir anlayışı temellendirmese de asabiyet duygusu tüm bireysel ve toplumsal ilişkilerde belirleyici bir rol oynuyordu. Bir aileye, bir kabileye ya da şa'ba bağlılık her şeyin önüne geçiyor, tüm değerlerin üstünde tutuluyordu.
    İslam kan bağının, akrabalığın, ilişkilerinin önemini inkar etmedi. Bunları kabul ederek bağların güçlendirilmesini, ilişkilerin geliştirilmesini öngördü. Bu nedenle Kur'an'da mü'minler akrabalık bağlarının kesilmesi konusunda sakındırılır: ".. Allah'tan ve akrabalık (bağlarını kırmak)tan sakının" (en-Nisa, 4/1). Mü'minler, münafıklar örneğiyle böyle bir davranış ihtimaline karşı şiddetle uyarılır: "Demek iş başına gelecek olursanız, yeryüzünde bozgunculuk yapacak, akrabalık bağlarını koparacaksınız öyle mi? Onlar Allah'ın lânetleyip sağırlaştırdığı, gözlerini kör ettiği kimselerdir" (Muhammed 47/22-23). Kur'an'a göre mü'minler kardeştirler (el-Hucurât, 49/10) ama; akrabalar birbirine daha da yakındır: "Rahim sahipleri (kan akrabaları) Allah'ın kitabına göre birbirine daha yakındırlar" (el-Enfal, 8/75). "Rahim sahipleri (anne tarafından akrabalar) da Allah'ın kitabında birbirlerine öteki mü'minlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar" (el-Ahzab, 33/6). Bu nedenle birbirlerinin mirası hakkında öncelikle hak sahibidirler. Ancak bunun dışında da akrabaların gözetilmesi, onlara yardım edilmesi gerekir: "Allah adaleti, ihsanı, akrabaya vermeyi emreder" (en-Nahl, 16/90). "Sizden fazilet ve servet sahibi kimseler, yakınlığı bulunanlara, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere birşey vermemeye yemin etmesinler..." (en-Nur, 24/22). Akrabalık bireye daha başka görev, yetki ve sorumluluklar da yükler. Sözgelimi haksız yere öldürülen kişilerin yakınları katilin cezalandırılması konusunda yetki sahibidirler: "Kim zulmen öldürülürse, onun velisi (olan mirasçısı)na yetki vermişizdir" (el-İsra,17/33). Hz. Peygamber (s.a.s)'in uygulamaları gereğince de, hata yoluyla olan öldürmelerde, suçlunun ödemesi gereken diyet yakınlarınca ödenir.
    Bununla birlikte İslâm, akrabalık bağlarının, giderek ulusal bağların toplumu belirleyecek, ilişkileri düzenleyecek başlıca ilke sayılmasına izin vermez. İslam'ın öngördüğü toplum kan bağı, soy ya da çıkar birliği gibi maddi temeller üzerine kurulamaz; insanların doğal biçimde ve iradeleri dışında sahip oldukları nitelikler İslâm toplumunun belirleyici ilkesi olamaz. İslâm'a göre toplumun oluşmasında, bireysel ve toplumsal ilişkilerin düzenlenmesinde belirleyici tek ilke, insanların özgür iradeleriyle seçerek başlandıkları akidedir. İnanç bağı İslâm toplumunun temelini oluşturur. Tüm bireysel ve toplumsal şart ve nitelikler ancak bu ortak inanç, ortak bağ içerisinde bir anlam kazanır. İnancın birleştirmediği insanlar arasındaki kan yakınlığı, soy birliği gibi tüm bağlar anlamını, geçerliliğini yitirir. Kur'an bu olguyu Hz. Nuh'un kıssası ile açık ve kesin biçimde gözler önüne serer. Aynı inancı paylaşmayan insanlar, aynı toplumun değil, aynı ailenin bile üyesi sayılamazlar: "Nuh seslendi; Rabb'im! dedi; oğlum benim ailemdendir, senin sözün elbette haktır ve sen hakimlerin hakimisin! (Rabb'i), 'Ey Nuh' dedi, o senin ailenden değildir. O(nun yaptığı) yaramaz iştir. Bilemediğin şeyi benden isteme. Sana cahillerden olmamanı öğütlerim" (Hud,11/45-46). İnanç birliği gerçekleşmedikçe, kan bağının en güçlü olduğu aile bireyleri arasındaki bağlar bile kopar, karşılıklı haklar ve yükümlülükler sona erer: "Allah'a ve ahiret gününe inanan bir toplumun babaları, oğulları, kardeşleri ya da akrabaları da olsa, Allah'a ve Resulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsin" (el-Mücadele, 58/22). "Ey insanlar, eğer imana karşı küfrü seviyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi veliler edinmeyin. Sizden kim onları veli edinirse, işte zalimler onlardır" (et-Tevbe, 9/23).
    İslâm'a göre, uluslar büyük insanlık ailesinin bireyleri gibidir. Çünkü tüm insanlar aynı anne-babadan türemişlerdir. Farklı şartlara, niteliklere sahip toplumlar halinde ayrılmalarının amacı, tanışmaları, yardımlaşmaları, dayanışmalarıdır: "Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve birbirinizi tanımanız için uluslara, kabilelere ayırdık" (el-Hucurât, 49/13). Bütün bu uluslar, kabileler içinden Allah'ın öngördüğü inanç çevresinde toplananlar birbirlerinin kardeşidirler ve soyları, dilleri, renkleri ne olursa olsun, tek bir ümmet, tek bir millet oluştururlar: Muhakkak mü'minler kardeştirler" (el-Hucurât, 49/10). Allah yanında herhangi bir ulusun diğerinden, herhangi bir insanın diğer bir insandan doğal ve maddi nitelikleri nedeniyle bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük yalnızca bağlandığı inancın buyruklarını yerine getirme ve yasaklarından sakınma konusundaki titizlikten kaynaklanır: Allah yanında en üstün olanınız en muttaki olanınızdır" (el-Hucurât, 49/13). Mü'minler yalnız birbirlerini dost edinirler ve yalnız birbirlerinin velisidirler: "Onlar ki inandılar, hicret ettiler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaştılar ve onlar ki (yurtlarına göçenleri) barındırdılar ve yardım ettiler işte onlar birbirlerinin velisidirler" (el-Enfal, 8/72). İnanan erkekler ve inanan kadınlar birbirlerinin velisidirler" (et-Tevbe, 9/71). Buna karşılık bir mü'min, bir kâfirle velâyet ilişkisi kuramaz: "Ey inananlar! Kendinizden başkasını kendinize veli edinmeyin. Onlar sizi bozmaktan geri durmazlar" (Alu İmran, 3/118). "Ey iman edenler! Mü'minleri bırakıp kâfirleri veli edinmeyin. Allah'a aleyhinizde olacak açık bir delil vermek mi istiyorsunuz?" (en-Nisa, 4/144).
    Hz. Peygamber (s.a.s)'de, söz ve davranışlarıyla hayatı boyunca ulusçu anlayış ve davranışları, cahili yönelişler olduğunu vurgulayarak mahkum etmiş; özellikle belli bir ulusa mensubiyetin üstünlük nedeni sayılmasını, insan ve toplum hayatında belirleyici ilke olarak kabul edilmesini şiddetle reddetmiştir. Veda hutbesinde bu konuda şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar! Biliniz ki, Rabb'iniz birdir; biliniz ki, babanız da birdir. Biliniz ki, hiç bir Arabın Arap olmayana, hiçbir Arap olmayanın da Arap üzerine; aynı şekilde hiçbir siyahinin siyah olmayan, hiç bir siyah olmayanın da siyah olan üzerine üstünlüğü yoktur. Takva ile olan üstünlük müstesna, " Hz. Peygamber (s.a.s) diğer bir hadislerinde de ulusculuğun İslam dışı bir anlayış olduğunu kesin bir dille açıklar: "İnsanları bir asabiyet için toplanmaya çağıran, bir asabiyet için savaşan ve asabiyet uğrunda ölen bizden değildir. Bu ölüm cahiliye ölümüdür" (Müslim, İmare, 57; Nesaî, Tahrinı, 28; İbn Mace, Filen, 7). Çünkü tüm bu davranışlar cahili toplumlara özgüdür, cahili inanç ve düşüncelerden kaynaklanır. Bu nedenle İslâm dışıdır ve kokuşmuştur: "Onu (ulusçu düşünce ve davranışları) bırakınız, çünkü o kokuşmuştur. "
    İslâm'ın bu kesin tavrına rağmen ulusçuluk Raşid Halifeler döneminden sonra yeniden ortaya çıktı. İktidarları boyunca Emeviler, Araplar içinde Kureyşiliği, Arap olmayanlara karşı da Araplığı öne çıkaran uluscu bir politika izlediler. Arap olmayan Müslümanları genel olarak Mevali (azad edilmiş köleler) biçiminde adlandıran Emevilerin bu ulusçu politikaları hemen her alanda kendini şiddetle duyurdu. Sözgelimi yaygın biçimde Arapların diğer uluslardan üstün yaratıldığına inanılıyor, Arap olmayan Müslümanlara hizmetçi gözüyle bakıyordu. Arap olmayanların kadılık görevine getirilmesi hoş karşılanmıyor, önden geçmesi halinde yalnız eşek, köpek ve mevaliden birinin namazı keseceği kabul ediliyordu. Bir mevlaya denk sayılmadığı için kız verilmiyor, birlikte yürünürken mevalinin ancak arkadan gelmesine izin veriliyor, Araplar yemek yerken mevali ayakta bekletiliyordu. Çoğalarak Arap egemenliğine son verebilecekleri gerekmesiyle Arap olmayan Müslümanların bir bölümünün ortadan kaldırılması bile düşünülebiliyordu.
    Emeviler yönetiminin ulusçu politikaları, diğer müslüman kesimlerde, özellikle İranlılarla Türkler arasında haklı bir tepkiye neden oldu. Bu tepkiler Şuubiye olarak adlandırılan ulusçu hareketleri doğurdu. Emevilerin baskıcı yönetimleri bu hareketlerin örgütlü bir etkinlik durumuna dönüşmesine izin vermediyse de, ulusçu yönelişler giderek genişleyen bir muhalefet cephesi oluşturdu. Bu nedenle Abbasilerin başlattığı propaganda çalışmalarına ilk olumlu tepki İranlılar ile Türklerden geldi. Geniş bir kitleye sahip olan bu kesimler Emevilerin iktidarına son verilerek Abbasilerin yönetimi ele geçirmelerinde önemli bir rol oynadılar. Abbasiler döneminde ulusçu politikalara önemli ölçüde son verilmesi, İranlılarla Türklere yönetim kademelerinde yer verilmesi üzerine Şuubiye hareketi siyasal niteliğinden uzaklaşarak kültürel bir nitelik kazandı. Özellikle İranlı sanatçılar, Arap kültürüne karşı eski İran kültür ve sanatını canlandırmaya yönelik eserler meydana getirdiler. Bundan böyle İslam devletleri içinde, özellikle Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde siyasal amaçlı ulusçuluk eğilimleri görülmedi. Bu durum on dokuzuncu yüzyılın sonlarına değin sürdü.
    Avrupa'da on sekizinci yüzyılda ortaya çıkarak hızla gelişen, siyasal bağlılığın temelinde ulusların varlığı varsayımına dayalı ulusçuluk, Osmanlı devleti içinde de yankı uyandırdı. Önce Balkanlarda yaşayan gayri müslim ulusları etkileyen bu hareketler zamanla bir yandan Türk aydın ve politikacılarını, diğer yandan da Arapları etkisi altına aldı. Özellikle İttihad ve Terakki yönetiminin ulusçu uygulamaları ve imparatorluğu parçalamayı amaçlayan Avrupalıların çalışmaları sonunda Araplar arasında ayrıkçı ulusal hareketler güç kazandı. I. Dünya Savaşı'nın arkasından Osmanlı imparatorluğu parçalanarak yerini çok sayıda ulusal devlete bıraktı. II. Meşrutiyet'ten sonra güç kazanan Türkçü-Turancı çizgideki ulusçuluk anlayışı, Anadolu'da kurulan yeni Türk devletinin siyasal ve ideolojik temelini oluşturdu.
    Cumhuriyet döneminde etkili olan ulusçuluk anlayışı Ziya Gökalp tarafından sistemleştirilmişti. Ulusçuluğun en üstün ideal olduğu kabulüne dayanan bu anlayışa göre bireyin mutlak bir değeri yoktur. Birey ancak ulusunu temsil ettiği ölçüde saygınlık kazanır. Ulus yalnız bireyin değil, ailenin ve insanlığın da üstünde yer alır. İslâm bağımsız manevi bir güç olarak kabul edilemez. İslâmî değerler yalnız Türk kültürü içinde eridikleri oranda bir önem taşırlar. Bu. nedenle din ile devlet birbirinden ayrılmalı, yasama hakkı devlete aktarılmalıdır. Dine dayalı her tür kurum ve kural ortadan kaldırılmalı, Batı uygarlığı içinde yer alabilmek için din ve uygarlık arasındaki ilişki koparılmalıdır.
    Parlamentarizm döneminde ulusçuluk devletin resmi görüşünü oluşturmasına karşın, çeşitli ulusal öğeleri öne çıkaran farklı ulusçuluk anlayışları da ortaya çıktı. Türk ırkının üstünlüğü varsayımına dayanan, tüm Türklerin birleşmesini amaçlayan Irkçı-Turancı ulusçuluk anlayışının yanısıra dini değerleri, kültürü, tarihi ve coğrafyayı temel alan ulusçuluk anlayışları da savunuldu. Bütün bu anlayışlar günümüzde de siyasal, ideolojik ya da kültürel platformlarda etkinliğini belli ölçülerde sürdürmektedirler.
    Ahmet ÖZALP


  19. 31.Aralık.2010, 14:44
    10
    Allahın1Kulu
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 28.Temmuz.2010
    Üye No: 77592
    Mesaj Sayısı: 153
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 2

    Yanıt: İslam da milliyetçilik var mı?

    Öncelikle Milliyetçilik başka birşey faşistlik ve ırkcılık bambaşka birşey mesela ben Aşırı Derecede Türk Milliyetçisiyim ama benim araptan yani türkün diğer hiç bir ırktan üstünlüğü yoktur!Siyahın beyazdan beyazın siyahtan üstünlüğü yoktur...benim milliyetçiliğim vatan,millet,bayran ve İslam Dini menfaatleri üzerindedir burada nerde yanlış var ben göremedim ??? ve celikihsan87 kardeşimiz iyi açıklamış sözlerindende belli Alperen ve dikkatinizi çekerim milliyetçi guruplar Ülkücü,Alperen... bana bir tane dinsiz gösterebilirmisiniz bu guruplardan ??? benim gördüğüm Dinlerine bağlılar Dinini bilen biri veya binlerce kişi yanlış yaparmı Allah bilir...



  20. 31.Aralık.2010, 14:44
    10
    Devamlı Üye
    Öncelikle Milliyetçilik başka birşey faşistlik ve ırkcılık bambaşka birşey mesela ben Aşırı Derecede Türk Milliyetçisiyim ama benim araptan yani türkün diğer hiç bir ırktan üstünlüğü yoktur!Siyahın beyazdan beyazın siyahtan üstünlüğü yoktur...benim milliyetçiliğim vatan,millet,bayran ve İslam Dini menfaatleri üzerindedir burada nerde yanlış var ben göremedim ??? ve celikihsan87 kardeşimiz iyi açıklamış sözlerindende belli Alperen ve dikkatinizi çekerim milliyetçi guruplar Ülkücü,Alperen... bana bir tane dinsiz gösterebilirmisiniz bu guruplardan ??? benim gördüğüm Dinlerine bağlılar Dinini bilen biri veya binlerce kişi yanlış yaparmı Allah bilir...



  21. 31.Aralık.2010, 15:20
    11
    VanLi*
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 02.Nisan.2010
    Üye No: 74830
    Mesaj Sayısı: 1,056
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 12
    Bulunduğu yer: Van Erciş

    Yanıt: İslam da milliyetçilik var mı?

    Allahın1Kulu Nickli Üyeden Alıntı
    benim gördüğüm
    o senin gördüklerin başka kişilerinde gördüğü vardır.Eğer dediğin gibiysen imanı yerinde ve ırkçılık yapmıyorsan herhangi bir günah işlemiyorsun zaten.


  22. 31.Aralık.2010, 15:20
    11
    Devamlı Üye
    Allahın1Kulu Nickli Üyeden Alıntı
    benim gördüğüm
    o senin gördüklerin başka kişilerinde gördüğü vardır.Eğer dediğin gibiysen imanı yerinde ve ırkçılık yapmıyorsan herhangi bir günah işlemiyorsun zaten.


  23. 31.Aralık.2010, 17:18
    12
    Allahın1Kulu
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 28.Temmuz.2010
    Üye No: 77592
    Mesaj Sayısı: 153
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 2

    Yanıt: İslam da milliyetçilik var mı?

    VanLi* kardeşim Türk Milliyetçisi ırkçı olamaz Türk Milliyetçilerinin hedefleri bellidir 1-)Türk Birliği 2-)İslam Birliği 3-)Nizam-ı Alem bir araştır istersen eğer ırkçılık yapan olursa o zaten çürük elmadır.Türk Milliyetçisi dahi sayılmaz !



  24. 31.Aralık.2010, 17:18
    12
    Devamlı Üye
    VanLi* kardeşim Türk Milliyetçisi ırkçı olamaz Türk Milliyetçilerinin hedefleri bellidir 1-)Türk Birliği 2-)İslam Birliği 3-)Nizam-ı Alem bir araştır istersen eğer ırkçılık yapan olursa o zaten çürük elmadır.Türk Milliyetçisi dahi sayılmaz !






+ Yorum Gönder
Git 12 Son