Konusunu Oylayın.: Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri [kâinatı] yaratmazdım kudsî hadisi ne anlama gelmektedir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 6 kişi
Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri [kâinatı] yaratmazdım kudsî hadisi ne anlama gelmektedir?
  1. 04.Mart.2011, 18:58
    1
    poyrazgülü
    şehadete meftun

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 19.Haziran.2008
    Üye No: 23295
    Mesaj Sayısı: 131
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 2
    Yaş: 30
    Bulunduğu yer: Mevlana Diyarı

    Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri [kâinatı] yaratmazdım kudsî hadisi ne anlama gelmektedir?






    Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri [kâinatı] yaratmazdım kudsî hadisi ne anlama gelmektedir? Mumsema "Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri [kâinatı] yaratmazdım" kudsî hadisi ne anlama gelmektedir?
    selamunaleyküm ilahiyat 2. sınıf okuyorum ve geçenlerde hocam bu hadisin kudsi olmadığını söyledi kafam karışmadı desem yalan olur bilgisi olanlar cevap verebilirmi lütfen ? şimdiden Allah razı olsun .


  2. 04.Mart.2011, 18:58
    1
    şehadete meftun



    "Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri [kâinatı] yaratmazdım" kudsî hadisi ne anlama gelmektedir?
    selamunaleyküm ilahiyat 2. sınıf okuyorum ve geçenlerde hocam bu hadisin kudsi olmadığını söyledi kafam karışmadı desem yalan olur bilgisi olanlar cevap verebilirmi lütfen ? şimdiden Allah razı olsun .


    Benzer Konular

    - Ey habibim sen olmasaydın kainatı yaratmazdım ifadesi ayeti kerime midir hadisi şerif midir

    - Levlake sen olmasaydın kainatı yaratmazdım hadisi sahih midir?

    - Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri [kâinatı] yaratmazdım hadisi

    - Sen olmasaydın habibim, kainatı yaratmazdım" kutsi hadisini açıklar mısınız?

    - Sen Olmasaydın Kainatı Yaratmazdım Hadisi

  3. 04.Mart.2011, 21:53
    2
    ksmcnr
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 28.Şubat.2011
    Üye No: 85215
    Mesaj Sayısı: 6
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1
    Yaş: 34

    Cevap: bilenler cevap verebilirmi ?




    Bu hadis en meşhur uydurma hadistir. Genel olarak tartışma hadisin uydurma olup olmamasında değil de manasının doğru olup olmadığı konusunda düğümleniyor. Günümüzde birçok kaynak eserde bu söz bir hadis olarak sıkça zikredildiği için çoğu grup tamam bu bir hadis olmasa da manası doğrudur tezini savunurlar.

    Kaynakları birçok yerden araştırabilirsin, kaynak diye gösterilen eserlerin Hadis Kitabı olup olmadığına dikkat etmelisin. Hadis alimlerinin görüşlerini dikkate almalısın çünkü Hadis İlmi dünyada eşi benzeri olmayan ilim ve bilim dalıdır!

    Bilinen en mütevatir hadis şudur: "Kim bilerek bana yalan isnad ederse Cehennem'deki yerine hazırlansın"

    yani hangi şeyh hangi üstad bu sözü hadis olarak kullandıysa kullansın biz artık bunun aslını öğrendiğimizde şeyhimiz bunu kullanıyor diye arkasında durmamamız lazım. Her insan her kaynağa ulaşamaz, o öyle öğrenmiştir öyle anlatmıştır, bunu daha fazla hadis olarak her sohbette anlatmanın manası yok, yukarıdaki mütevatir hadis bizi bu noktada çok dikkatli olmaya davet ediyor.

    manasının doğru olup olmadığı konusu tartışılabilir bir konu, fakat direk Allah'ın hitabı ile cümle kurulu olduğundan neye dayanarak tartışacaksınız ona da siz karar verin.


  4. 04.Mart.2011, 21:53
    2
    ksmcnr - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye



    Bu hadis en meşhur uydurma hadistir. Genel olarak tartışma hadisin uydurma olup olmamasında değil de manasının doğru olup olmadığı konusunda düğümleniyor. Günümüzde birçok kaynak eserde bu söz bir hadis olarak sıkça zikredildiği için çoğu grup tamam bu bir hadis olmasa da manası doğrudur tezini savunurlar.

    Kaynakları birçok yerden araştırabilirsin, kaynak diye gösterilen eserlerin Hadis Kitabı olup olmadığına dikkat etmelisin. Hadis alimlerinin görüşlerini dikkate almalısın çünkü Hadis İlmi dünyada eşi benzeri olmayan ilim ve bilim dalıdır!

    Bilinen en mütevatir hadis şudur: "Kim bilerek bana yalan isnad ederse Cehennem'deki yerine hazırlansın"

    yani hangi şeyh hangi üstad bu sözü hadis olarak kullandıysa kullansın biz artık bunun aslını öğrendiğimizde şeyhimiz bunu kullanıyor diye arkasında durmamamız lazım. Her insan her kaynağa ulaşamaz, o öyle öğrenmiştir öyle anlatmıştır, bunu daha fazla hadis olarak her sohbette anlatmanın manası yok, yukarıdaki mütevatir hadis bizi bu noktada çok dikkatli olmaya davet ediyor.

    manasının doğru olup olmadığı konusu tartışılabilir bir konu, fakat direk Allah'ın hitabı ile cümle kurulu olduğundan neye dayanarak tartışacaksınız ona da siz karar verin.


  5. 04.Mart.2011, 22:04
    3
    ehli-sunnet
    Feseyekfikehumullah

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 19.Eylül.2010
    Üye No: 79032
    Mesaj Sayısı: 2,015
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 21
    Bulunduğu yer: Uzaklardan..

    Cevap: bilenler cevap verebilirmi ?

    Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri [kâinatı] yaratmazdım" kudsî hadisi ne anlama gelmektedir?
    Yazar: Şadi Eren (Doç.Dr), 01-6-2006
    Hz. Cabir anlatıyor: “Ey Allah’ın Resulü! Anam-babam sana feda olsun, Allah’ın her şeyden önce ilk yarattığı şeyi bana söyler misiniz?” diye sordum. Şöyle buyurdu “Ey Cabir! Her şeyden önce Allah’ın ilk yarattığı şey senin peygamberinin nurudur. O nur, Allah’ın kudretiyle onun dilediği yerlerde dolaşıp duruyordu O vakit daha hiçbir şey yoktu. Ne Levh, ne kalem, ne cennet, ne ateş/cehennem vardı Ne melek, ne gök, ne yer, ne güneş, ne ay, ne cin ve ne de insan vardı

    Allah mahlukları yaratmak istediği vakit, bu nuru dört parçaya ayırdı. Birinci parçasından kalemi, ikinci parçasından Levh’i (Levh-i mahfuz), üçüncü parçasından Arş’ı yarattı Dördüncü parçayı ayrıca dört parçaya böldü: Birinci parçadan Hamele-i Arşı (Arşın taşıyıcılarını), ikinci parçadan Kürsi’yi, üçüncü parçadan diğer melekleri yarattı. Dördüncü kısmı tekrar dört parçaya böldü: Birinci parçadan gökleri, ikinci parçadan yerleri, üçüncü parçadan cennet ve cehennemi yarattı. Sonra dördüncü parçayı yine dörde böldü: Birinci parçadan Müminlerin basiret nurunu/iman şuurunu, ikinci parçadan -marifetullahtan ibaret olan- kalplerinin nurunu, üçüncü parçadan tevhitten ibaret olan ünsiyet nurunu (La ilahe illallah Muhammedu’rresulüllah nurunu) yarattı.” (Bkz. İmâm Ahmed, Müsned IV-127; Hâkim, Müstedrek II-600/4175; İbni Hibban, El İhsân XIV-312/6404; Kastalanî, Mevahibü'l-Ledünniye: 1/6; Krş. Aclunî, I/262-6)
    Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadisi kudsîde : "ALLAH : "Seni kendi nurumdan, diğer şeyleri de senin nurundan yarattım."buyurdu" buyurmuştur (Îmân Ahmed, Müsned IV-127; Hâkim, Müstedrek II-600/4175; İbni Hibban, El İhsân XIV-312/6404; Aclûnî, Keşfü'l-Hâfâ I-265/827)
    Kâinatta en büyük hâdise hiç şüphe yok ki, Kâinatın Efendisi Peygamberimiz (s.a.v) Hz. Muhammed'in (a.s.m.) dünyaya teşrifleri hâdisesidir
    Çünkü, hilkat ağacının çekirdeği odur. Kâdir-i Zülcelâl, onun gelişini takdir etmemiş olsaydı, kâinat da, insan da olmayacaktı. Dolayısıyla imtihan dünyasının kapısı da açılmayacaktı. "Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa, Nûr-u Muhammedî (a.s.m.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir: Eğer o âlem-i kebir, bir şecere tahayyül edilirse, Nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi [meyvesi> olur. Eğer dünya mücessem bir zîhayat farzedilirse, o nur onun ruhu olur. Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur."
    İşte, "Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri (kâinatı) yaratmazdım" kudsî hadisi, bu sırra işaret etmektedir.

    Sen olmasaydın kainatı yaratmazdım hadisi nasıl anlaşılmalıdır ve Hakikat-ı Muhammediye nedir?

    Tasavvufi anlayışa göre, Allah’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa hakikat-i Muhammediye var olmuş, bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için halkedilmiştir. Alemin var olma sebebi, maddesi ve gayesi bu hakikattir.

    Tasavvuftaki ilk yaratılışa dair bu bilgiler, Risale-i Nur’daki bilgilerle büyük benzerlikler göstermektedir. İlk yaratılan Hz. Peygamberin temsil ettiği nübüvvet nurudur. Kainat onun nurundan yaratılmıştır. Varlığın mebde ve müntehası Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir. “Hem o melek, cin ve beşerin seyyidi olan zat, şu kâinat ağacının en münevver ve mükemmel meyvesi ve rahmet-i İlâhiyenin timsali ve muhabbet-i Rabbâniyenin misali ve Hakkın en münevver bürhanı ve hakikatin en parlak sirâcı ve tılsım-ı kâinatın miftahı ve muammâ-yı hilkatin keşşafı ve hikmet-i âlemin şârihi ve saltanat-ı İlâhiyenin dellâlı ve mehâsin-i san'at-ı Rabbâniyenin vassâfı; ve câmiiyet-i istidat cihetiyle, o zat mevcudattaki kemâlâtın en mükemmel enmuzecidir. Öyleyse, o zâtın şu evsâfı ve şahsiyet-i mâneviyesi işaret eder, belki gösterir ki, o zat kâinatın illet-i gaiyesidir. Yani, "O zâta şu kâinatın Hâlıkı bakmış, kâinatı halk etmiştir. Eğer onu icad etmeseydi, kâinatı dahi icad etmezdi" denilebilir. Evet, cin ve inse getirdiği hakaik-i Kur'âniye ve envâr-ı imaniye ve zâtında görünen ahlâk-ı âliye ve kemâlât-ı sâmiye, şu hakikate şahid-i kat'idir.”

    "Levlake” hadisi

    “Tasavvufta sık sık kullanılan ve kutsi hadis olarak da rivayet edilen, ‘Sen olmasaydın ben kainatı yaratmazdım’ (Levlake...) (Acluni, II: 164; Hakim el Müstedrek, II: 615) ifadesiyle” varlığın Hz. Muhammed için yaratıldığı anlatılır.

    Çekirdek ve Meyve

    Tasavvufi anlayışta, “Rasül-i Ekrem’in ruhu ve nuru bütün insanlardan, peygamberlerden, hatta meleklerden önce var olduğundan Peygamber insanlığın manevi babasıdır. Hz. Adem insanların maddeten babası (ebul beşer) Hz. Peygamber ruhların babası” olduğu söylenir.

    Risale-i Nur’da da Hz. Peygamber, yaratılmışların çekirdeği ve en mükemmel meyvesi olarak ifade edilir. Bu hakikat aşağıdaki alıntıda şöyle izah edilir:

    “Ve herhalde, zîhayat içinde o fert zîşuurdan olacaktır. Çünkü, zîhayatın envâı içinde en mükemmeli zîşuurdur. Ve herhalde, o ferd-i ferid, insandan olacaktır. Çünkü, zîşuur içinde hadsiz terakkiyâta müstaid, insandır. Ve insanlar içinde, herhalde o fert Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olacaktır. Çünkü, zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar hiçbir tarih, onun gibi bir ferdi gösteremiyor ve gösteremez. Zira, o zat, küre-i arzın yarısını ve nev-i beşerin beşten birisini saltanat-ı mâneviyesi altına alarak, bin üç yüz elli sene kemâl-i haşmetle saltanat-ı mâneviyesini devam ettirip, bütün ehl-i kemâle, bütün envâ-ı hakaikte bir üstâd-ı küll hükmüne geçmiş. Dost ve düşmanın ittifakıyla, ahlâk-ı hasenenin en yüksek derecesine sahip olmuş; bidâyet-i emrinde, tek başıyla bütün dünyaya meydan okumuş; her dakikada yüz milyondan ziyade insanların vird-i zebânı olan Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânı göstermiş bir zat, elbette o ferd-i mümtazdır, ondan başkası olamaz. Bu âlemin hem çekirdeği, hem meyvesi odur.”

    “Evet, nasıl ki hayat bu kâinattan süzülmüş bir hülâsadır. Ve şuur ve his dahi hayattan süzülmüş, hayatın bir hülâsasıdır. Akıl dahi şuurdan ve histen süzülmüş, şuurun bir hülâsasıdır. Ve ruh dahi, hayatın hâlis ve sâfi bir cevheri ve sabit ve müstakil zâtıdır. Öyle de, maddî ve mânevî hayat-ı Muhammediye (a.s.m.) dahi, hayat ve ruh-u kâinattan süzülmüş hülâsatü'l-hülâsadır ve risalet-i Muhammediye dahi (a.s.m.), kâinatın his ve şuur ve aklından süzülmüş en sâfi hülâsasıdır. Belki maddî ve mânevî hayat-ı Muhammediye (a.s.m.), âsârının şehadetiyle, hayat-ı kâinatın hayatıdır. Ve risalet-i Muhammediye (a.s.m.), şuur-u kâinatın şuurudur ve nurudur. Ve vahy-i Kur'ân dahi, hayattar hakaikinin şehadetiyle, hayat-ı kâinatın ruhudur ve şuur-u kâinatın aklıdır.

    Evet, evet, evet! Eğer kâinattan risalet-i Muhammediyenin (a.s.m.) nuru çıksa, gitse, kâinat vefat edecek. Eğer Kur'ân gitse, kâinat divane olacak ve küre-i arz kafasını, aklını kaybedecek, belki şuursuz kalmış olan başını bir seyyareye çarpacak, bir kıyameti koparacak.

    Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa, Nur-u Muhammedî (sallallâhu aleyhi ve sellem) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir. Eğer o âlem-i kebir, bir şecere tahayyül edilirse, Nur-ı Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur. Eğer dünya mücessem bir zîhayat farz edilirse, o nur onun ruhu olur. Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur. Eğer pek güzel şaşaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse, Nur-ı Muhammedî onun andelîbi olur. Eğer pek büyük bir saray farz edilirse, Nur-ı Muhammedî o Sultan-ı Ezelî'nin makarr-ı saltanat (saltanat merkezi) ve haşmeti ve tecelliyat-ı cemaliyesiyle âsâr-ı san'atını hâvi olan o yüksek saraya nâzır ve münadi ve teşrifatçı olur. Bütün insanları davet ediyor. O sarayda bulunan bütün antika san'atları, hârikaları ve mucizeleri tarif ediyor. Halkı o saray sahibine, sâniine iman etmek üzere câzibedar, hayret-efza davet ediyor. Binaenaleyh İncil'de "Ahmed", Tevrat'ta "Ahyed" ve Kur’ân’da "Muhammed" ismiyle müsemma, iki cihanın güneşidir.


  6. 04.Mart.2011, 22:04
    3
    Feseyekfikehumullah
    Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri [kâinatı] yaratmazdım" kudsî hadisi ne anlama gelmektedir?
    Yazar: Şadi Eren (Doç.Dr), 01-6-2006
    Hz. Cabir anlatıyor: “Ey Allah’ın Resulü! Anam-babam sana feda olsun, Allah’ın her şeyden önce ilk yarattığı şeyi bana söyler misiniz?” diye sordum. Şöyle buyurdu “Ey Cabir! Her şeyden önce Allah’ın ilk yarattığı şey senin peygamberinin nurudur. O nur, Allah’ın kudretiyle onun dilediği yerlerde dolaşıp duruyordu O vakit daha hiçbir şey yoktu. Ne Levh, ne kalem, ne cennet, ne ateş/cehennem vardı Ne melek, ne gök, ne yer, ne güneş, ne ay, ne cin ve ne de insan vardı

    Allah mahlukları yaratmak istediği vakit, bu nuru dört parçaya ayırdı. Birinci parçasından kalemi, ikinci parçasından Levh’i (Levh-i mahfuz), üçüncü parçasından Arş’ı yarattı Dördüncü parçayı ayrıca dört parçaya böldü: Birinci parçadan Hamele-i Arşı (Arşın taşıyıcılarını), ikinci parçadan Kürsi’yi, üçüncü parçadan diğer melekleri yarattı. Dördüncü kısmı tekrar dört parçaya böldü: Birinci parçadan gökleri, ikinci parçadan yerleri, üçüncü parçadan cennet ve cehennemi yarattı. Sonra dördüncü parçayı yine dörde böldü: Birinci parçadan Müminlerin basiret nurunu/iman şuurunu, ikinci parçadan -marifetullahtan ibaret olan- kalplerinin nurunu, üçüncü parçadan tevhitten ibaret olan ünsiyet nurunu (La ilahe illallah Muhammedu’rresulüllah nurunu) yarattı.” (Bkz. İmâm Ahmed, Müsned IV-127; Hâkim, Müstedrek II-600/4175; İbni Hibban, El İhsân XIV-312/6404; Kastalanî, Mevahibü'l-Ledünniye: 1/6; Krş. Aclunî, I/262-6)
    Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadisi kudsîde : "ALLAH : "Seni kendi nurumdan, diğer şeyleri de senin nurundan yarattım."buyurdu" buyurmuştur (Îmân Ahmed, Müsned IV-127; Hâkim, Müstedrek II-600/4175; İbni Hibban, El İhsân XIV-312/6404; Aclûnî, Keşfü'l-Hâfâ I-265/827)
    Kâinatta en büyük hâdise hiç şüphe yok ki, Kâinatın Efendisi Peygamberimiz (s.a.v) Hz. Muhammed'in (a.s.m.) dünyaya teşrifleri hâdisesidir
    Çünkü, hilkat ağacının çekirdeği odur. Kâdir-i Zülcelâl, onun gelişini takdir etmemiş olsaydı, kâinat da, insan da olmayacaktı. Dolayısıyla imtihan dünyasının kapısı da açılmayacaktı. "Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa, Nûr-u Muhammedî (a.s.m.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir: Eğer o âlem-i kebir, bir şecere tahayyül edilirse, Nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi [meyvesi> olur. Eğer dünya mücessem bir zîhayat farzedilirse, o nur onun ruhu olur. Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur."
    İşte, "Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri (kâinatı) yaratmazdım" kudsî hadisi, bu sırra işaret etmektedir.

    Sen olmasaydın kainatı yaratmazdım hadisi nasıl anlaşılmalıdır ve Hakikat-ı Muhammediye nedir?

    Tasavvufi anlayışa göre, Allah’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa hakikat-i Muhammediye var olmuş, bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için halkedilmiştir. Alemin var olma sebebi, maddesi ve gayesi bu hakikattir.

    Tasavvuftaki ilk yaratılışa dair bu bilgiler, Risale-i Nur’daki bilgilerle büyük benzerlikler göstermektedir. İlk yaratılan Hz. Peygamberin temsil ettiği nübüvvet nurudur. Kainat onun nurundan yaratılmıştır. Varlığın mebde ve müntehası Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir. “Hem o melek, cin ve beşerin seyyidi olan zat, şu kâinat ağacının en münevver ve mükemmel meyvesi ve rahmet-i İlâhiyenin timsali ve muhabbet-i Rabbâniyenin misali ve Hakkın en münevver bürhanı ve hakikatin en parlak sirâcı ve tılsım-ı kâinatın miftahı ve muammâ-yı hilkatin keşşafı ve hikmet-i âlemin şârihi ve saltanat-ı İlâhiyenin dellâlı ve mehâsin-i san'at-ı Rabbâniyenin vassâfı; ve câmiiyet-i istidat cihetiyle, o zat mevcudattaki kemâlâtın en mükemmel enmuzecidir. Öyleyse, o zâtın şu evsâfı ve şahsiyet-i mâneviyesi işaret eder, belki gösterir ki, o zat kâinatın illet-i gaiyesidir. Yani, "O zâta şu kâinatın Hâlıkı bakmış, kâinatı halk etmiştir. Eğer onu icad etmeseydi, kâinatı dahi icad etmezdi" denilebilir. Evet, cin ve inse getirdiği hakaik-i Kur'âniye ve envâr-ı imaniye ve zâtında görünen ahlâk-ı âliye ve kemâlât-ı sâmiye, şu hakikate şahid-i kat'idir.”

    "Levlake” hadisi

    “Tasavvufta sık sık kullanılan ve kutsi hadis olarak da rivayet edilen, ‘Sen olmasaydın ben kainatı yaratmazdım’ (Levlake...) (Acluni, II: 164; Hakim el Müstedrek, II: 615) ifadesiyle” varlığın Hz. Muhammed için yaratıldığı anlatılır.

    Çekirdek ve Meyve

    Tasavvufi anlayışta, “Rasül-i Ekrem’in ruhu ve nuru bütün insanlardan, peygamberlerden, hatta meleklerden önce var olduğundan Peygamber insanlığın manevi babasıdır. Hz. Adem insanların maddeten babası (ebul beşer) Hz. Peygamber ruhların babası” olduğu söylenir.

    Risale-i Nur’da da Hz. Peygamber, yaratılmışların çekirdeği ve en mükemmel meyvesi olarak ifade edilir. Bu hakikat aşağıdaki alıntıda şöyle izah edilir:

    “Ve herhalde, zîhayat içinde o fert zîşuurdan olacaktır. Çünkü, zîhayatın envâı içinde en mükemmeli zîşuurdur. Ve herhalde, o ferd-i ferid, insandan olacaktır. Çünkü, zîşuur içinde hadsiz terakkiyâta müstaid, insandır. Ve insanlar içinde, herhalde o fert Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olacaktır. Çünkü, zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar hiçbir tarih, onun gibi bir ferdi gösteremiyor ve gösteremez. Zira, o zat, küre-i arzın yarısını ve nev-i beşerin beşten birisini saltanat-ı mâneviyesi altına alarak, bin üç yüz elli sene kemâl-i haşmetle saltanat-ı mâneviyesini devam ettirip, bütün ehl-i kemâle, bütün envâ-ı hakaikte bir üstâd-ı küll hükmüne geçmiş. Dost ve düşmanın ittifakıyla, ahlâk-ı hasenenin en yüksek derecesine sahip olmuş; bidâyet-i emrinde, tek başıyla bütün dünyaya meydan okumuş; her dakikada yüz milyondan ziyade insanların vird-i zebânı olan Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânı göstermiş bir zat, elbette o ferd-i mümtazdır, ondan başkası olamaz. Bu âlemin hem çekirdeği, hem meyvesi odur.”

    “Evet, nasıl ki hayat bu kâinattan süzülmüş bir hülâsadır. Ve şuur ve his dahi hayattan süzülmüş, hayatın bir hülâsasıdır. Akıl dahi şuurdan ve histen süzülmüş, şuurun bir hülâsasıdır. Ve ruh dahi, hayatın hâlis ve sâfi bir cevheri ve sabit ve müstakil zâtıdır. Öyle de, maddî ve mânevî hayat-ı Muhammediye (a.s.m.) dahi, hayat ve ruh-u kâinattan süzülmüş hülâsatü'l-hülâsadır ve risalet-i Muhammediye dahi (a.s.m.), kâinatın his ve şuur ve aklından süzülmüş en sâfi hülâsasıdır. Belki maddî ve mânevî hayat-ı Muhammediye (a.s.m.), âsârının şehadetiyle, hayat-ı kâinatın hayatıdır. Ve risalet-i Muhammediye (a.s.m.), şuur-u kâinatın şuurudur ve nurudur. Ve vahy-i Kur'ân dahi, hayattar hakaikinin şehadetiyle, hayat-ı kâinatın ruhudur ve şuur-u kâinatın aklıdır.

    Evet, evet, evet! Eğer kâinattan risalet-i Muhammediyenin (a.s.m.) nuru çıksa, gitse, kâinat vefat edecek. Eğer Kur'ân gitse, kâinat divane olacak ve küre-i arz kafasını, aklını kaybedecek, belki şuursuz kalmış olan başını bir seyyareye çarpacak, bir kıyameti koparacak.

    Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa, Nur-u Muhammedî (sallallâhu aleyhi ve sellem) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir. Eğer o âlem-i kebir, bir şecere tahayyül edilirse, Nur-ı Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur. Eğer dünya mücessem bir zîhayat farz edilirse, o nur onun ruhu olur. Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur. Eğer pek güzel şaşaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse, Nur-ı Muhammedî onun andelîbi olur. Eğer pek büyük bir saray farz edilirse, Nur-ı Muhammedî o Sultan-ı Ezelî'nin makarr-ı saltanat (saltanat merkezi) ve haşmeti ve tecelliyat-ı cemaliyesiyle âsâr-ı san'atını hâvi olan o yüksek saraya nâzır ve münadi ve teşrifatçı olur. Bütün insanları davet ediyor. O sarayda bulunan bütün antika san'atları, hârikaları ve mucizeleri tarif ediyor. Halkı o saray sahibine, sâniine iman etmek üzere câzibedar, hayret-efza davet ediyor. Binaenaleyh İncil'de "Ahmed", Tevrat'ta "Ahyed" ve Kur’ân’da "Muhammed" ismiyle müsemma, iki cihanın güneşidir.


  7. 04.Mart.2011, 22:06
    4
    ehli-sunnet
    Feseyekfikehumullah

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 19.Eylül.2010
    Üye No: 79032
    Mesaj Sayısı: 2,015
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 21
    Bulunduğu yer: Uzaklardan..

    Cevap: bilenler cevap verebilirmi ?

    İnsanlardan bir çekirdek var ki, Cenâb-ı Hak şecere-i hilkati o çekirdekten inbat etmiştir. O çekirdek de ancak ve ancak bütün ehl-i kemâlin ve belki nev'-i beşerin nısfının ittifakıyla efdal-ül halk, seyyid-ül enâm (herkesin efendisi) Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır.

    Bu kâinat sahibinin tezahür-ü rubûbiyetine ve sermedî (ebedî) ulûhiyetine ve nihayetsiz ihsanatına küllî bir ubudiyet ve tanıttırmakla mukabele eden Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, bu kâinatta güneş lüzumu gibi elzemdir ki; nev'-i beşerin üstad-ı ekberi ve büyük peygamberi ve Fahr-i Âlem ve hakikat-ı Muhammediye (sallallâhu aleyhi ve sellem) hem sebeb-i hilkat-i âlem, hem neticesi ve en mükemmel meyvesi olduğu gibi, bu kâinatın hakikî kemalâtı ve sermedî Cemîl-i Zülcelâl'in bâki âyineleri ve sıfatlarının cilveleri ve hikmetli ef'alinin vazifedar eserleri ve çok manidar mektupları olması ve bâki bir âlemi taşıması ve bütün zîşuurların müştak oldukları bir dâr-ı saadet ve âhireti netice vermesi gibi hakikatları, hakikat-ı Muhammediye (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Risalet-i Ahmediye (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile tahakkuk ettiğinden, nasıl bu kâinat O’nun risaletine gayet kuvvetli ve kat'î şehadet eder.

    F. Gülen Hocaefendi, bu konuda şunlara dikkat çeker:

    Hakikat-ı Muhammediye (sallallâhu aleyhi ve sellem) hem hayatın hayatı, hem kâinatın hayatı, hem İsm-i A'zam'ın tecelli-i a'zamının mazharı ve bütün zîruhların nuru ve kâinatın çekirdek-i aslîsi ve gaye-i hilkati ve meyve-i ekmeli olmasından, o hitap doğrudan doğruya O’na bakar. Sonra hayata ve şuura ve ubudiyete O’nun hesabına nazar eder.Efendimiz’in temsil ettiği bir Hakikat-ı Ahmediye var, bir de Hakikat-ı Muhammediye var. Dünyayı teşriflerinden önce O, Hakikat-ı Ahmediyesi ile vardır ve Kâ’be hakikatı ile tev’emdir. Bu sebeple O, İncil’de Ahmed ismiyle anılmıştır; Kur’an’da da geçtiği üzere, Hz. İsa (as) O’nu, Ahmed ismiyle müjdelemiştir. O, dünyayı teşrifleri ve risaletleriyle birlikte Hakikat-ı Muhammediye’yi temsil etmiştir. Vefatından sonra da, yine Hakikat-ı Ahmediye’nin tecellisi söz konusudur.

    Meselenin bir diğer yönü de şudur: Hz. Peygamber'in (sav) risâlet ve nübüvveti temelde, diğer bütün peygamberlerden önce idi. Nitekim O, bir hadislerinde: "Allah'ın ilk yarattığı şey, benim nûrumdur" buyurmaktadır. Diğer bir hadislerinde de; "Hz. Adem henüz çamur ve balçık arasında debelenirken, Ben peygamber idim" ferman etmektedir. Demek ki, O'nun peygamber olarak planlanması, herkesten önceydi. Bu mesele, tasavvufçularca "hakikat-ı Ahmediyye" ünvanıyla ele alınmış ve uzun uzun üzerinde durulmuştur. Onların bu mevzudaki mülahazalarında, hakikat-ı Ahmediyye, aynı zamanda kainatın da hakikatı olarak işlenmiştir ki, bununla da, Hz. Peygamber'in (sav) büyüklüğü ve en büyük risâlete mazhariyeti anlatılmak istenmiştir.

    Necip Fazıl, O’nu ifade için “O ki, o yüzden varız” derdi. Bu yaklaşım, hadis kriterleri açısından tenkid edilse de, mânâsı doğru olan “Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım” hadis-i kudsîsinden mülhemdir. Evet Allah, kâinatı O’nun için yaratmıştır. Kâinat, Allah’ı anlatan bir kitapsa -ki, öyledir- bu kitabın tercümanı Hz. Muhammed (s.a.s)’dir. O olmasaydı, kâinat kitabı okunamayan, anlaşılamayan bir sır olarak kalacaktı. Dolayısıyla onun içinde yaşayacak ama, onunla Allah’ı tanıyamayacak ve O’na ulaşamayacaktık. Oysa ki, Allah, Kur’ân-ı Kerim’de beyan ettiği üzere, varlığı, kendisine ibadet etsinler, İbn Abbas’ın tefsirine göre de, kendisini tanısınlar diye yaratmıştır. Bu itibarla denebilir ki, Hz. Muhammed olmasaydı, varlık bilinmeyecek ve dolayısıyla Allah da tanınmayacaktı. Öyle ise O’na varlığın ille-i gaiyesi, yani, yaratılış sebebi denebilir.

    O’nu, kendinden önce gelen her peygamber, misyonu ölçüsünde ve çerçevesinde anlatmış ve haber vermiştir. Meselâ, Endülüslü büyük alim Kadı Iyaz’ın Şifa-i Şerif’inde geçtiği üzere, Hz. Âdem, kendisine yasaklanan meyveden yedikten sonra Cenâb-ı Allah’a O’nu şefaatçi ederek yalvarmış; “Muhammed hürmetine beni affet!” demiştir. Cenâb-ı Allah’ın, “Sen Muhammed’i nereden biliyorsun?” sorusuna karşılık da, “Ben, Cennet’in kapısında ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedün rasûlüllah’ yazısını gördüm. İsmi, Senin İsm-i Şerifi’nin yanında anılan biri, Sen’in yanında en kıymetli olmalıdır” şeklinde cevap vermiştir. En son Hz. İsa da O’ndan çok bahsetmiş, İncillerin eldeki nüshalarında “Size daha çok söyleyeceklerim var; fakat, şimdi siz bunları kaldıramazsınız. Ben gideyim, ta ki, dünyanın Efendisi, gerçeğin ruhu, hakkı bâtıldan ayıran Zât gelsin ve size bütün hakikatleri anlatsın” (Yuhanna, Bab 16/12-14) demiştir.

    Hz. İsa, O’nu Ahmed olarak haber vermiştir. İlâhî bir tevafuktur ki, dedesi Abdülmüttalib, “Gökte ve yerdekiler O’nu övsün” diyerek, O’na Muhammed ismini koymuştur. İmam-ı Rabbanî gibi büyük zatlar, önemle Hakikat-ı Ahmediye ve Hakikat-ı Muhammediye üzerinde dururlar. O, yeryüzüne gelmeden önce “Hakikat-ı Ahmediye”nin sahibiydi. Dolayısıyla Hz. İsa, O’nu Ahmed ismiyle müjdelemiştir. Dünyadaki misyonu itibarıyla de O “Hakikat-ı Muhammediye”yi temsil etmiştir. Nebiler Serveri bu temsil sonunda Hakikat-ı Ahmediye’ye bi’l-fiil ulaşarak veya Hakikat-ı Ahmediye’yi bilfiil gerçekleştirerek, yine “Hz. Ahmed” ünvanıyla işaret buyurulan varlığın ruhu olma âlemine dönmüştür.

    O, en çok eza ve cefaya maruz bırakıldığı bir zamanda Mirac’la şereflendirilmişti. Bu, kâinat içinden kâinat ötesine yolculukla, kendisine rehberlik eden Cibril’i bile bir noktadan sonra geride bırakmış, yoluna devam etmişti de, kendisine “Top senin, çevkan senin bu gece” denmişti. Mahzen-i Esrâr sahibi Nizamî’nin engin ve renkli ifadeleri içinde, “Yıldızlar, yolunda kaldırım taşları gibi dizilmiş, melekler kendisine teşrifatçılık yapmış, yarım ay atının ayakları altında bir nal gibi kalmış, Güneş O’nun ışık kaynağına sığınmıştı.” O, Kur’ân’da ifade buyurulan “Kâbe kavseyni ev ednâ”nın mânâsına göre, imkânla vücub arası bir noktaya gelmişti. Bu şu demekti: Bir kere O da, bir insandı ve yerdi, içerdi, uyurdu, sokaklarda dolaşırdı. Fakat, Buseyrî’nin ifadesiyle, “bir beşerdi, ama herhangi bir beşer gibi değildi; taşlar arasında bir yakut gibiydi.” Bunu avâmî bir benzetmeyle şöyle izah edebiliriz:

    Meselâ; Selimiye’nin önünden geçen herkes, kendince, bir şeyler hisseder: İyi ve zevk-i selim sahibi bir mimar, ondaki sanat karşısında zevkten zevke girer. Bir çoban da kendine göre onun karşısında bir şeyler hisseder. Bir diğer misal verecek olursak, mesela; iyi gelişmiş damak zevki olanlar, yemekleri çok iyi ayırırlar ve onlar sıradan insanlardan farklıdırlar. Bunun gibi, onun her şeyi hissedişi bir başka idi. Dış görünümü ve yapısıyla bizim gibi bir beşer görünümündeydi ama bambaşka buudlarda yaşıyordu. Namaza durunca bazen, O’nun önünde cennet temessül eder, ona doğru adım attığı olurdu. Bazen de, bir başka şeyin temessülü karşısında geri çekilirdi. İşte, Mirac’la beşeriyetin en son sınırına varmıştı ki; ondan sonra sonsuzluk başlıyordu. Hiç bir şekilde Allah olunamayacağına göre, şüphesiz o Allah değildi ve olamazdı da. Bu yüzden, O’nun ulaştığı makama “imkânla-vücub” arası mânâsına “Kâb-ı kavseyni ev ednâ” dendi. O makamdaki, durumu itibarıyla kelamcılar, hadisçiler başka türlü değerlendirmelerde bulunsalar da, sufîler, O’nun Mirac’da zaman, mekân hususiyet ve kayıtlarından, müberra olarak Allah’ı gördüğünü söylerler. İşte bu makamda iken bile O, yeryüzüne aramıza geri dönmek istemiş ve dönmüştü. Büyük velilerden Abdü’l-Kuddüs: “Eğer ben, o makama varıp, orada kalmak ile geriye dönmek arasında muhayyer bırakılsa idim, vallahi dönmez, orada kalırdım” der. Ama O, geri gelmiş ve kendilerinden eza-cefa gördüğü insanların arasına inerek, onları da, bizi de, kaybettiğimiz cennete taşımıştı. Hiç olmazsa hepimizi o duyguya uyarmıştı. Mevlâna’nın ifadesiyle, bir ayağı hakikatte, diğer ayağı da 72 milletin arasında, ömrünün bakiyesini, halkın içinde Hak’la beraber sürdürmüştü.

    “Nur-u Muhammedî” hakkında bilgi almak için tıklayınız.


  8. 04.Mart.2011, 22:06
    4
    Feseyekfikehumullah
    İnsanlardan bir çekirdek var ki, Cenâb-ı Hak şecere-i hilkati o çekirdekten inbat etmiştir. O çekirdek de ancak ve ancak bütün ehl-i kemâlin ve belki nev'-i beşerin nısfının ittifakıyla efdal-ül halk, seyyid-ül enâm (herkesin efendisi) Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır.

    Bu kâinat sahibinin tezahür-ü rubûbiyetine ve sermedî (ebedî) ulûhiyetine ve nihayetsiz ihsanatına küllî bir ubudiyet ve tanıttırmakla mukabele eden Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, bu kâinatta güneş lüzumu gibi elzemdir ki; nev'-i beşerin üstad-ı ekberi ve büyük peygamberi ve Fahr-i Âlem ve hakikat-ı Muhammediye (sallallâhu aleyhi ve sellem) hem sebeb-i hilkat-i âlem, hem neticesi ve en mükemmel meyvesi olduğu gibi, bu kâinatın hakikî kemalâtı ve sermedî Cemîl-i Zülcelâl'in bâki âyineleri ve sıfatlarının cilveleri ve hikmetli ef'alinin vazifedar eserleri ve çok manidar mektupları olması ve bâki bir âlemi taşıması ve bütün zîşuurların müştak oldukları bir dâr-ı saadet ve âhireti netice vermesi gibi hakikatları, hakikat-ı Muhammediye (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Risalet-i Ahmediye (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile tahakkuk ettiğinden, nasıl bu kâinat O’nun risaletine gayet kuvvetli ve kat'î şehadet eder.

    F. Gülen Hocaefendi, bu konuda şunlara dikkat çeker:

    Hakikat-ı Muhammediye (sallallâhu aleyhi ve sellem) hem hayatın hayatı, hem kâinatın hayatı, hem İsm-i A'zam'ın tecelli-i a'zamının mazharı ve bütün zîruhların nuru ve kâinatın çekirdek-i aslîsi ve gaye-i hilkati ve meyve-i ekmeli olmasından, o hitap doğrudan doğruya O’na bakar. Sonra hayata ve şuura ve ubudiyete O’nun hesabına nazar eder.Efendimiz’in temsil ettiği bir Hakikat-ı Ahmediye var, bir de Hakikat-ı Muhammediye var. Dünyayı teşriflerinden önce O, Hakikat-ı Ahmediyesi ile vardır ve Kâ’be hakikatı ile tev’emdir. Bu sebeple O, İncil’de Ahmed ismiyle anılmıştır; Kur’an’da da geçtiği üzere, Hz. İsa (as) O’nu, Ahmed ismiyle müjdelemiştir. O, dünyayı teşrifleri ve risaletleriyle birlikte Hakikat-ı Muhammediye’yi temsil etmiştir. Vefatından sonra da, yine Hakikat-ı Ahmediye’nin tecellisi söz konusudur.

    Meselenin bir diğer yönü de şudur: Hz. Peygamber'in (sav) risâlet ve nübüvveti temelde, diğer bütün peygamberlerden önce idi. Nitekim O, bir hadislerinde: "Allah'ın ilk yarattığı şey, benim nûrumdur" buyurmaktadır. Diğer bir hadislerinde de; "Hz. Adem henüz çamur ve balçık arasında debelenirken, Ben peygamber idim" ferman etmektedir. Demek ki, O'nun peygamber olarak planlanması, herkesten önceydi. Bu mesele, tasavvufçularca "hakikat-ı Ahmediyye" ünvanıyla ele alınmış ve uzun uzun üzerinde durulmuştur. Onların bu mevzudaki mülahazalarında, hakikat-ı Ahmediyye, aynı zamanda kainatın da hakikatı olarak işlenmiştir ki, bununla da, Hz. Peygamber'in (sav) büyüklüğü ve en büyük risâlete mazhariyeti anlatılmak istenmiştir.

    Necip Fazıl, O’nu ifade için “O ki, o yüzden varız” derdi. Bu yaklaşım, hadis kriterleri açısından tenkid edilse de, mânâsı doğru olan “Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım” hadis-i kudsîsinden mülhemdir. Evet Allah, kâinatı O’nun için yaratmıştır. Kâinat, Allah’ı anlatan bir kitapsa -ki, öyledir- bu kitabın tercümanı Hz. Muhammed (s.a.s)’dir. O olmasaydı, kâinat kitabı okunamayan, anlaşılamayan bir sır olarak kalacaktı. Dolayısıyla onun içinde yaşayacak ama, onunla Allah’ı tanıyamayacak ve O’na ulaşamayacaktık. Oysa ki, Allah, Kur’ân-ı Kerim’de beyan ettiği üzere, varlığı, kendisine ibadet etsinler, İbn Abbas’ın tefsirine göre de, kendisini tanısınlar diye yaratmıştır. Bu itibarla denebilir ki, Hz. Muhammed olmasaydı, varlık bilinmeyecek ve dolayısıyla Allah da tanınmayacaktı. Öyle ise O’na varlığın ille-i gaiyesi, yani, yaratılış sebebi denebilir.

    O’nu, kendinden önce gelen her peygamber, misyonu ölçüsünde ve çerçevesinde anlatmış ve haber vermiştir. Meselâ, Endülüslü büyük alim Kadı Iyaz’ın Şifa-i Şerif’inde geçtiği üzere, Hz. Âdem, kendisine yasaklanan meyveden yedikten sonra Cenâb-ı Allah’a O’nu şefaatçi ederek yalvarmış; “Muhammed hürmetine beni affet!” demiştir. Cenâb-ı Allah’ın, “Sen Muhammed’i nereden biliyorsun?” sorusuna karşılık da, “Ben, Cennet’in kapısında ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedün rasûlüllah’ yazısını gördüm. İsmi, Senin İsm-i Şerifi’nin yanında anılan biri, Sen’in yanında en kıymetli olmalıdır” şeklinde cevap vermiştir. En son Hz. İsa da O’ndan çok bahsetmiş, İncillerin eldeki nüshalarında “Size daha çok söyleyeceklerim var; fakat, şimdi siz bunları kaldıramazsınız. Ben gideyim, ta ki, dünyanın Efendisi, gerçeğin ruhu, hakkı bâtıldan ayıran Zât gelsin ve size bütün hakikatleri anlatsın” (Yuhanna, Bab 16/12-14) demiştir.

    Hz. İsa, O’nu Ahmed olarak haber vermiştir. İlâhî bir tevafuktur ki, dedesi Abdülmüttalib, “Gökte ve yerdekiler O’nu övsün” diyerek, O’na Muhammed ismini koymuştur. İmam-ı Rabbanî gibi büyük zatlar, önemle Hakikat-ı Ahmediye ve Hakikat-ı Muhammediye üzerinde dururlar. O, yeryüzüne gelmeden önce “Hakikat-ı Ahmediye”nin sahibiydi. Dolayısıyla Hz. İsa, O’nu Ahmed ismiyle müjdelemiştir. Dünyadaki misyonu itibarıyla de O “Hakikat-ı Muhammediye”yi temsil etmiştir. Nebiler Serveri bu temsil sonunda Hakikat-ı Ahmediye’ye bi’l-fiil ulaşarak veya Hakikat-ı Ahmediye’yi bilfiil gerçekleştirerek, yine “Hz. Ahmed” ünvanıyla işaret buyurulan varlığın ruhu olma âlemine dönmüştür.

    O, en çok eza ve cefaya maruz bırakıldığı bir zamanda Mirac’la şereflendirilmişti. Bu, kâinat içinden kâinat ötesine yolculukla, kendisine rehberlik eden Cibril’i bile bir noktadan sonra geride bırakmış, yoluna devam etmişti de, kendisine “Top senin, çevkan senin bu gece” denmişti. Mahzen-i Esrâr sahibi Nizamî’nin engin ve renkli ifadeleri içinde, “Yıldızlar, yolunda kaldırım taşları gibi dizilmiş, melekler kendisine teşrifatçılık yapmış, yarım ay atının ayakları altında bir nal gibi kalmış, Güneş O’nun ışık kaynağına sığınmıştı.” O, Kur’ân’da ifade buyurulan “Kâbe kavseyni ev ednâ”nın mânâsına göre, imkânla vücub arası bir noktaya gelmişti. Bu şu demekti: Bir kere O da, bir insandı ve yerdi, içerdi, uyurdu, sokaklarda dolaşırdı. Fakat, Buseyrî’nin ifadesiyle, “bir beşerdi, ama herhangi bir beşer gibi değildi; taşlar arasında bir yakut gibiydi.” Bunu avâmî bir benzetmeyle şöyle izah edebiliriz:

    Meselâ; Selimiye’nin önünden geçen herkes, kendince, bir şeyler hisseder: İyi ve zevk-i selim sahibi bir mimar, ondaki sanat karşısında zevkten zevke girer. Bir çoban da kendine göre onun karşısında bir şeyler hisseder. Bir diğer misal verecek olursak, mesela; iyi gelişmiş damak zevki olanlar, yemekleri çok iyi ayırırlar ve onlar sıradan insanlardan farklıdırlar. Bunun gibi, onun her şeyi hissedişi bir başka idi. Dış görünümü ve yapısıyla bizim gibi bir beşer görünümündeydi ama bambaşka buudlarda yaşıyordu. Namaza durunca bazen, O’nun önünde cennet temessül eder, ona doğru adım attığı olurdu. Bazen de, bir başka şeyin temessülü karşısında geri çekilirdi. İşte, Mirac’la beşeriyetin en son sınırına varmıştı ki; ondan sonra sonsuzluk başlıyordu. Hiç bir şekilde Allah olunamayacağına göre, şüphesiz o Allah değildi ve olamazdı da. Bu yüzden, O’nun ulaştığı makama “imkânla-vücub” arası mânâsına “Kâb-ı kavseyni ev ednâ” dendi. O makamdaki, durumu itibarıyla kelamcılar, hadisçiler başka türlü değerlendirmelerde bulunsalar da, sufîler, O’nun Mirac’da zaman, mekân hususiyet ve kayıtlarından, müberra olarak Allah’ı gördüğünü söylerler. İşte bu makamda iken bile O, yeryüzüne aramıza geri dönmek istemiş ve dönmüştü. Büyük velilerden Abdü’l-Kuddüs: “Eğer ben, o makama varıp, orada kalmak ile geriye dönmek arasında muhayyer bırakılsa idim, vallahi dönmez, orada kalırdım” der. Ama O, geri gelmiş ve kendilerinden eza-cefa gördüğü insanların arasına inerek, onları da, bizi de, kaybettiğimiz cennete taşımıştı. Hiç olmazsa hepimizi o duyguya uyarmıştı. Mevlâna’nın ifadesiyle, bir ayağı hakikatte, diğer ayağı da 72 milletin arasında, ömrünün bakiyesini, halkın içinde Hak’la beraber sürdürmüştü.

    “Nur-u Muhammedî” hakkında bilgi almak için tıklayınız.


  9. 04.Mart.2011, 22:08
    5
    ehli-sunnet
    Feseyekfikehumullah

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 19.Eylül.2010
    Üye No: 79032
    Mesaj Sayısı: 2,015
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 21
    Bulunduğu yer: Uzaklardan..

    Cevap: bilenler cevap verebilirmi ?

    Levlake Hadisi'nin kaynağı nedir ?_

    Tekirdağ `dan İsmail Karaavcı: `Levlake kudsi hadisinin kaynağı hakkında bilgi verir misiniz? Kimisi zayıf diyor, kimisi de bu kudsi hadise zayıf diyene akılsız diyor. Bunun ortası yok mudur? Kaynağını araştıran birisi neden akılsız olsun? Bir kudsi hadisin zayıf olma ihtimali nasıl olabilir?` `Levlake levlake Lema halaktü`l-eflak =Sen olmasaydın, sen olmasaydın Ben alemi yaratmazdım` sözü İslam ümmetinin alimleri ekseriyetince kudsi hadis olarak biliniyor. Bu hadis-i kudsinin kaynakları vardır şüphesiz. Bu hadis-i kudsi, Suyuti `nin El-Leali`l-Masnua; Aliyyü `l-Kari `nin El-Esraru`l-Merfua ve diğer bir eseri olan Şerhü `ş-Şifa ; Şevkani `nin El-Fevaidü`l-Mecmua ; Hafız Acluni `nin Keşfü `l-Hafa ; Muhammed Said Zalul`ün Tahkik; İmam-ı Nevevi `nin El-Ezkar adlı eserlerinde kayıtlıdır. Diğer yandan Mevlana Cami, Ahmed -i Cezeri , Mevlana Halid , İmam-ı Rabbani , Bediüzzaman Said Nursi gibi nice İslam alimleri bu hadis-i kudsiyi eserlerine alıp tevhid inancına uygun izahlar getirmişlerdir. Fakat bu hadis-i kudsi, kütüb -ü sitte içerisinde yer almıyor. Günümüzdeki hadis tenkitçileri için hadis diye bilinen bir sözün kütüb-ü sitte içinde yer almaması ise hadis için bir eksiklik teşkil ediyor. Bu duyarlılığı kınamıyoruz. Kütüb -ü sitte gibi sıhhatinden ümmetçe şüphe edilmeyen ciltlerle hadis kitapları şüphesiz önemli, makbul ve sahih kaynaklardır. Hadis diye bilinen (bilhassa hadis-i kudsi olarak bilinen) bir sözün kütüb -ü sitte içinde yer alıp almadığı hususunda titizlik göstermeyi doğru algılayabiliyoruz. Bu konuda titizlik gösteren insanları akılsız olarak itham etmek şüphesiz doğru bir üslup değildir. Buna katılamayız. Fakat ameli hüküm ihtiva etmeyen, ümmeti yanlış amel etmeye yönlendirmeyen, tevhid ve iman esaslarına da aykırılık taşımayan bir hadis için, kütüb -ü sitte içerisinde yer almıyor diye eleştiri dozunu şiddetlendirmeyi ve ortalığı tozu dumana katmayı da fazla abartılı buluyoruz. O halde önce üslubumuzu düzeltmemiz gerekiyor. Ne bu hadis-i kudsiye, kütüb -ü sitte içerisinde yer almıyor diye hücum edelim, ne de bu hadis-i kudsi için kaynak soruşturması yapanları akılsızlıkla itham edelim! Bunun orta yolu vardır. Orta yolu şudur: Ümmet ilk asırlardan beri bu hadis-i kudsiye nasıl yaklaşmış? Ve ümmet bu yaklaşımıyla sapık yollara girmiş mi? Hadis-i kudsi diye bilinen bu söz, ümmetin istikametini bozmuş mu? Bunlara bakılmalıdır. Ümmet bu hadis-i kudsiye nasıl bakmış ise, bizim de o pencereden bakmamızda hiçbir sakınca yoktur. Bir defa şiddetli hadis tenkitçileri bin dört yüz yıldan beri hep var olagelmiştir. Bu tenkitçilerin çoğundan bu hadis senet itibariyle olmasa da, mana itibariyle geçer not almıştır. Yani bu hadise mana olarak ilişen bir tenkitçi olmamıştır. Hadis tenkitçileri bu hadisin kuvvetli bir senedi olmadığı konusunda birleşmişlerse de, bu hadisi mana olarak doğrulayan ve senedi de kuvvetli olan başka hadisler ve hatta ayetlerin de bulunması bu hadisi temize çıkarmaya yetmiştir. Mesela, Kur `an , Hazret -i Muhammed (asm ) için, `Vema erselnake illa rahmeten lil alemin`1 buyuruyor. Şimdi düşünelim: `Alemin ` ne demektir? Kainat demek değil midir? Eflak demek değil midir? `Alemin ` sözcüğü yerine `kainat`ı koyduğumuzda bu ayetin manası: `Biz seni kainata rahmet olmasaydın göndermezdik!` olmaz mı? Bu ayet ile, `Sen olmasaydın, sen olmasaydın Ben alemi yaratmazdım` sözü arasında manaca neredeyse örtüşme yok mudur? Peki manası bu denli kuvvetli bir hadis-i kudsi, kütüb -ü sitte içinde kaydedilmemiş olabilir mi? Olabilir. Görüldüğü gibi olmuştur! Kim bilir, ilk dönemlerde, çok yaygın olarak bilinen bir hadis-i kudsi olduğu için rivayet zinciri önemsenerek kaydedilmemiş; bu yüzden de, sonradan şiddetli usuller ortaya koyan kütüb-i sitte imamları tarafından ayıklanmış olabilir. Ne var ki, hiçbir kütüb-ü sitte imamı, sahih hadislerin sadece kendi kitaplarında yer alan hadislerden ibaret olduğu iddiasında bulunmamıştır! Bu hadis-i kudsinin, tevhid inancı çerçevesinde hiç kimsenin reddedemeyeceği izahlarını ise Risale -i Nur `un değişik risalelerinde bulmak mümkündür. O halde bu hadis-i kudsiyi; kütüb -ü sittede kayıtlı olup olmadığına bakmaksızın, Risale -i Nur `un izahları çerçevesinde anlamanın imanımıza tahkik kazandıran önemli bir boyuta sahip olduğu unutulmamalı; şekil üzerinde durmayıp, mana ile kifayet edilmelidir. Dipnotlar: 1- Enbiya Suresi : 107.
    Süleyman KÖSMENE



    Ayrıca kardeşim hocanıza sorsaydınız kudsi olmadığına dair kaynak nedir
    böyle önemli bir konuda ki kudsi olmadığını iddia eden bir Hoca nasıl olurda kaynağını öğrencilere söylemez şaşılacak şey doğrusu.






  10. 04.Mart.2011, 22:08
    5
    Feseyekfikehumullah
    Levlake Hadisi'nin kaynağı nedir ?_

    Tekirdağ `dan İsmail Karaavcı: `Levlake kudsi hadisinin kaynağı hakkında bilgi verir misiniz? Kimisi zayıf diyor, kimisi de bu kudsi hadise zayıf diyene akılsız diyor. Bunun ortası yok mudur? Kaynağını araştıran birisi neden akılsız olsun? Bir kudsi hadisin zayıf olma ihtimali nasıl olabilir?` `Levlake levlake Lema halaktü`l-eflak =Sen olmasaydın, sen olmasaydın Ben alemi yaratmazdım` sözü İslam ümmetinin alimleri ekseriyetince kudsi hadis olarak biliniyor. Bu hadis-i kudsinin kaynakları vardır şüphesiz. Bu hadis-i kudsi, Suyuti `nin El-Leali`l-Masnua; Aliyyü `l-Kari `nin El-Esraru`l-Merfua ve diğer bir eseri olan Şerhü `ş-Şifa ; Şevkani `nin El-Fevaidü`l-Mecmua ; Hafız Acluni `nin Keşfü `l-Hafa ; Muhammed Said Zalul`ün Tahkik; İmam-ı Nevevi `nin El-Ezkar adlı eserlerinde kayıtlıdır. Diğer yandan Mevlana Cami, Ahmed -i Cezeri , Mevlana Halid , İmam-ı Rabbani , Bediüzzaman Said Nursi gibi nice İslam alimleri bu hadis-i kudsiyi eserlerine alıp tevhid inancına uygun izahlar getirmişlerdir. Fakat bu hadis-i kudsi, kütüb -ü sitte içerisinde yer almıyor. Günümüzdeki hadis tenkitçileri için hadis diye bilinen bir sözün kütüb-ü sitte içinde yer almaması ise hadis için bir eksiklik teşkil ediyor. Bu duyarlılığı kınamıyoruz. Kütüb -ü sitte gibi sıhhatinden ümmetçe şüphe edilmeyen ciltlerle hadis kitapları şüphesiz önemli, makbul ve sahih kaynaklardır. Hadis diye bilinen (bilhassa hadis-i kudsi olarak bilinen) bir sözün kütüb -ü sitte içinde yer alıp almadığı hususunda titizlik göstermeyi doğru algılayabiliyoruz. Bu konuda titizlik gösteren insanları akılsız olarak itham etmek şüphesiz doğru bir üslup değildir. Buna katılamayız. Fakat ameli hüküm ihtiva etmeyen, ümmeti yanlış amel etmeye yönlendirmeyen, tevhid ve iman esaslarına da aykırılık taşımayan bir hadis için, kütüb -ü sitte içerisinde yer almıyor diye eleştiri dozunu şiddetlendirmeyi ve ortalığı tozu dumana katmayı da fazla abartılı buluyoruz. O halde önce üslubumuzu düzeltmemiz gerekiyor. Ne bu hadis-i kudsiye, kütüb -ü sitte içerisinde yer almıyor diye hücum edelim, ne de bu hadis-i kudsi için kaynak soruşturması yapanları akılsızlıkla itham edelim! Bunun orta yolu vardır. Orta yolu şudur: Ümmet ilk asırlardan beri bu hadis-i kudsiye nasıl yaklaşmış? Ve ümmet bu yaklaşımıyla sapık yollara girmiş mi? Hadis-i kudsi diye bilinen bu söz, ümmetin istikametini bozmuş mu? Bunlara bakılmalıdır. Ümmet bu hadis-i kudsiye nasıl bakmış ise, bizim de o pencereden bakmamızda hiçbir sakınca yoktur. Bir defa şiddetli hadis tenkitçileri bin dört yüz yıldan beri hep var olagelmiştir. Bu tenkitçilerin çoğundan bu hadis senet itibariyle olmasa da, mana itibariyle geçer not almıştır. Yani bu hadise mana olarak ilişen bir tenkitçi olmamıştır. Hadis tenkitçileri bu hadisin kuvvetli bir senedi olmadığı konusunda birleşmişlerse de, bu hadisi mana olarak doğrulayan ve senedi de kuvvetli olan başka hadisler ve hatta ayetlerin de bulunması bu hadisi temize çıkarmaya yetmiştir. Mesela, Kur `an , Hazret -i Muhammed (asm ) için, `Vema erselnake illa rahmeten lil alemin`1 buyuruyor. Şimdi düşünelim: `Alemin ` ne demektir? Kainat demek değil midir? Eflak demek değil midir? `Alemin ` sözcüğü yerine `kainat`ı koyduğumuzda bu ayetin manası: `Biz seni kainata rahmet olmasaydın göndermezdik!` olmaz mı? Bu ayet ile, `Sen olmasaydın, sen olmasaydın Ben alemi yaratmazdım` sözü arasında manaca neredeyse örtüşme yok mudur? Peki manası bu denli kuvvetli bir hadis-i kudsi, kütüb -ü sitte içinde kaydedilmemiş olabilir mi? Olabilir. Görüldüğü gibi olmuştur! Kim bilir, ilk dönemlerde, çok yaygın olarak bilinen bir hadis-i kudsi olduğu için rivayet zinciri önemsenerek kaydedilmemiş; bu yüzden de, sonradan şiddetli usuller ortaya koyan kütüb-i sitte imamları tarafından ayıklanmış olabilir. Ne var ki, hiçbir kütüb-ü sitte imamı, sahih hadislerin sadece kendi kitaplarında yer alan hadislerden ibaret olduğu iddiasında bulunmamıştır! Bu hadis-i kudsinin, tevhid inancı çerçevesinde hiç kimsenin reddedemeyeceği izahlarını ise Risale -i Nur `un değişik risalelerinde bulmak mümkündür. O halde bu hadis-i kudsiyi; kütüb -ü sittede kayıtlı olup olmadığına bakmaksızın, Risale -i Nur `un izahları çerçevesinde anlamanın imanımıza tahkik kazandıran önemli bir boyuta sahip olduğu unutulmamalı; şekil üzerinde durmayıp, mana ile kifayet edilmelidir. Dipnotlar: 1- Enbiya Suresi : 107.
    Süleyman KÖSMENE



    Ayrıca kardeşim hocanıza sorsaydınız kudsi olmadığına dair kaynak nedir
    böyle önemli bir konuda ki kudsi olmadığını iddia eden bir Hoca nasıl olurda kaynağını öğrencilere söylemez şaşılacak şey doğrusu.






  11. 04.Mart.2011, 22:12
    6
    ehli-sunnet
    Feseyekfikehumullah

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 19.Eylül.2010
    Üye No: 79032
    Mesaj Sayısı: 2,015
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 21
    Bulunduğu yer: Uzaklardan..

    Cevap: bilenler cevap verebilirmi ?

    Şu Makale sanırım yeterli olacaktır.

    Hadis hususunda bazı kaide ve tespitleri sıralar isek mesele daha iyi anlaşılır.

    1. Hadis kaynakları olarak, sadece Kütüb-ü Sitte ve onun gibi şöhret bulmuş kaynakları kabul edip, diğer hadis kaynaklarını yok saymak yanlıştır. Halbuki Buhari ve Müslim dışında sağlamlık açısından kıymetli çok hadis kaynakları da vardır.

    2. Hadis değil demek, manası yanlış demek değildir. Sadece o sözün Allah Resulüne ait olmadığı vurgulanıyor. Halbuki bu hadisin manasını teyit eden ayet ve hadisler mevcuttur.

    3. Hadis alimlerinin, hadisi değerlendirme ve sorgulama kriterleri farklı olabiliyor. Bazen birinin sahih kabul ettiği hadisi, başka bir hadis alimi hasen kabul edebiliyor. Hatta Buhari ve Müslim gibi hadis alimlerince kabul görmüş hadislere İbn-i Cevzi gibi muhakkik ve münekkid bir hadis uzmanı mevzuu diyebiliyor.

    4. Ama bu itiraz, hadis otoritelerince kabul görmemiştir. Biz İbn-i Cevzi, mevzu dedi diye hadisleri mevzu kabul etsek cahillik etmiş oluruz.

    5. Bütün ilim dallarında şaz hükümler itibara alınmaz. Yani bir ilim dalında makbul olmuş bir meseleyi, yine o ilimde makbul bir alim tenkit etse, onu destekleyen delil ve veriler yeterli olmadığı için itibara alınmaz. Mesela, hadis alanında otoriter olan İbn-i Cevzi, üç yüze yakın sahih hadisi mevzuu kabul etmesi fikrini hadis çevreleri itibara almamıştır.

    6. Günümüzde bir takım din düşmanları, özellikle hadis sahasına şüphe atmak için sistematik olarak çaba sarf ediyorlar. Bunu da bir takım ulema-i su kapsamına giren ehli bidat alimlerince dillendiriyorlar. Bu da avam müminlerin zihnini karıştırıyor.

    7. Hadisin sahih ve mevzuu olması, bizim sahamıza giren bir husus değildir. Hadisin sıhhat çalışmasını hadis alimleri yapmışlar ve bize sunmuşlar. Bize düşen; o hadisi kabul etmektir.

    8. Levlake sözü hadistir ve ümmetçe kabul görmüştür. Bu hadis, bir alimin, ya da müçtedin bir yorumu ve değerlendirmesi değildir. Bahsi geçen kaynaklarda olmaması, hadis olmadığı anlamına gelmez.

    9. Hadis kaynakları sadece Buhari, Müslim, Tirmizi ye mahsus değildir. Onun dışında yüzlerce sahih ve güvenilir kaynaklar vardır. Bu hadisin, Kütüb-ü Sitte'de olmaması, onun sıhhatine zarar vermez. Zaten Kütübü Sitte sahipleri, "sahih hadis sadece bu altı kitapta mevcuttur; başka kitaptakiler uydurma diye bir tezleri de yoktur.

    10. "Levlâke levlâke Lema halaktül-eflâk = Sen olmasaydın, sen olmasaydın, Ben âlemi yaratmazdım." sözü; İslâm ümmetinin âlimleri ekseriyetince kudsî hadis olarak biliniyor.

    Bu hadis-i kudsînin kaynakları: Bu hadis-i kudsî, Suyutînin El-Leâlil-Masnûa; Aliyyü-Kârînin El-Esrârul-Merfûa ve diğer bir eseri olan Şerhüş-Şifâ; Şevkânînin El-Fevâidül-Mecmûa; Hâfız Aclunînin Keşfül-Hafâ; Muhammed Said Zalûlün Tahkîk; İmam-ı Nevevînin El-Ezkâr adlı eserlerinde kayıtlıdır.

    Diğer yandan Mevlânâ Câmî, Ahmed-i Cezerî, Mevlânâ Hâlid, İmam-ı Rabbânî, Bedîüzzaman Said Nursî gibi nice İslâm âlimleri bu hadis-i kudsîyi eserlerine almışlar.


  12. 04.Mart.2011, 22:12
    6
    Feseyekfikehumullah
    Şu Makale sanırım yeterli olacaktır.

    Hadis hususunda bazı kaide ve tespitleri sıralar isek mesele daha iyi anlaşılır.

    1. Hadis kaynakları olarak, sadece Kütüb-ü Sitte ve onun gibi şöhret bulmuş kaynakları kabul edip, diğer hadis kaynaklarını yok saymak yanlıştır. Halbuki Buhari ve Müslim dışında sağlamlık açısından kıymetli çok hadis kaynakları da vardır.

    2. Hadis değil demek, manası yanlış demek değildir. Sadece o sözün Allah Resulüne ait olmadığı vurgulanıyor. Halbuki bu hadisin manasını teyit eden ayet ve hadisler mevcuttur.

    3. Hadis alimlerinin, hadisi değerlendirme ve sorgulama kriterleri farklı olabiliyor. Bazen birinin sahih kabul ettiği hadisi, başka bir hadis alimi hasen kabul edebiliyor. Hatta Buhari ve Müslim gibi hadis alimlerince kabul görmüş hadislere İbn-i Cevzi gibi muhakkik ve münekkid bir hadis uzmanı mevzuu diyebiliyor.

    4. Ama bu itiraz, hadis otoritelerince kabul görmemiştir. Biz İbn-i Cevzi, mevzu dedi diye hadisleri mevzu kabul etsek cahillik etmiş oluruz.

    5. Bütün ilim dallarında şaz hükümler itibara alınmaz. Yani bir ilim dalında makbul olmuş bir meseleyi, yine o ilimde makbul bir alim tenkit etse, onu destekleyen delil ve veriler yeterli olmadığı için itibara alınmaz. Mesela, hadis alanında otoriter olan İbn-i Cevzi, üç yüze yakın sahih hadisi mevzuu kabul etmesi fikrini hadis çevreleri itibara almamıştır.

    6. Günümüzde bir takım din düşmanları, özellikle hadis sahasına şüphe atmak için sistematik olarak çaba sarf ediyorlar. Bunu da bir takım ulema-i su kapsamına giren ehli bidat alimlerince dillendiriyorlar. Bu da avam müminlerin zihnini karıştırıyor.

    7. Hadisin sahih ve mevzuu olması, bizim sahamıza giren bir husus değildir. Hadisin sıhhat çalışmasını hadis alimleri yapmışlar ve bize sunmuşlar. Bize düşen; o hadisi kabul etmektir.

    8. Levlake sözü hadistir ve ümmetçe kabul görmüştür. Bu hadis, bir alimin, ya da müçtedin bir yorumu ve değerlendirmesi değildir. Bahsi geçen kaynaklarda olmaması, hadis olmadığı anlamına gelmez.

    9. Hadis kaynakları sadece Buhari, Müslim, Tirmizi ye mahsus değildir. Onun dışında yüzlerce sahih ve güvenilir kaynaklar vardır. Bu hadisin, Kütüb-ü Sitte'de olmaması, onun sıhhatine zarar vermez. Zaten Kütübü Sitte sahipleri, "sahih hadis sadece bu altı kitapta mevcuttur; başka kitaptakiler uydurma diye bir tezleri de yoktur.

    10. "Levlâke levlâke Lema halaktül-eflâk = Sen olmasaydın, sen olmasaydın, Ben âlemi yaratmazdım." sözü; İslâm ümmetinin âlimleri ekseriyetince kudsî hadis olarak biliniyor.

    Bu hadis-i kudsînin kaynakları: Bu hadis-i kudsî, Suyutînin El-Leâlil-Masnûa; Aliyyü-Kârînin El-Esrârul-Merfûa ve diğer bir eseri olan Şerhüş-Şifâ; Şevkânînin El-Fevâidül-Mecmûa; Hâfız Aclunînin Keşfül-Hafâ; Muhammed Said Zalûlün Tahkîk; İmam-ı Nevevînin El-Ezkâr adlı eserlerinde kayıtlıdır.

    Diğer yandan Mevlânâ Câmî, Ahmed-i Cezerî, Mevlânâ Hâlid, İmam-ı Rabbânî, Bedîüzzaman Said Nursî gibi nice İslâm âlimleri bu hadis-i kudsîyi eserlerine almışlar.


  13. 22.Mayıs.2012, 17:34
    7
    Şema
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 20.Mart.2007
    Üye No: 123
    Mesaj Sayısı: 9,332
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 103

    Cevap: "Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri [kâinatı] yaratmazdım" kudsî hadisi ne anlama gelmektedir?

    Ne için varım? Allah’a kulluk etmek için mi yoksa Peygamber Efendimize (sav) dost olmak için mi yaratıldım?



    - Hadisin meali şöyledir:

    "Sen olmasaydın, sen olmasaydın felekleri yaratmazdım."

    Bu hadisi sahih hadis kaynaklarında görme imkânımız olmadı. Alimler, hadis olarak kaynağı olmasa da bunun manasının doğru olduğunu söylemişlerdir.(bk. Leknevî, el-âsaru’l-merfua, 1/44)..

    Deylemî, İbn Abbas (r.a.)’tan merfuan şunu rivayet etmiştir:

    "Cibril bana geldi ve dedi ki: Ya Muhammed! Sen olmasaydın cennet yaratılmazdı, sen olmasaydın nâr (cehennem) yaratılmazdı."(Kenzu’l-Ummal, h. No:32025).

    Bu hadis yukarıdaki hadisin manasını desteklemektedir.

    - Hadisin manasını, bütün her şeyin sırf Hz. Muhammed (a.s.m)’in şahsı için yaratıldığı şeklinde anlamak yanlıştır. Anlatılan hususu şu iki noktadan değerlendirmek gerekir:

    Birinci nokta: Değer bakımından bütün kâinatın merkezinde oturan hayattır. Hayatın merkezinde ise, şuur vardır. Şuurlu varlıklar arasında ise, en değerli varlık insandır. İnsanlığın merkezinde en nuranî şahsiyet ise, bütün kâinatın iftihar tablosu olan Hz. Muhammed (a.s.m)’dir. Hadiste, insanların bu değerli konumu, onların en büyük temsilcileri olan Hz. Muhammed (a.s.m)’in eşsiz şahsiyetiyle vurgulanmıştır.

    İkinci nokta: Kâinatın yaratılış gayesi, yüce yaratıcının varlığı ve birliğini tanıtmak ve onun hak mabut olduğunu gönüllere nakşetmektir. Özellikle şuurlu varlıktan cinlerin ve insanların sırf bu görevle yükümlü tutulduğunu

    “Ben cinleri ve insanları sırf beni tanıyıp yalnız bana ibadet/kulluk etsinler diye yarattım.”(Zariyat, 50/56)

    mealindeki ayetten anlamaktayız. Allah kendini özellikle şu iki kitapla tanıtmak istemiştir:

    a. Ontolojik vahyin eseri olan bir nizam ve âhengin örgüsü olan kâinat kitabı.

    b. Diğeri ise, bu kâinat kitabının ezelî bir tercümanı ve tefsiri olan ve bütün semavî kitapların esaslarını ihtiva eden Kur’an-ı Kerim.

    İşte gerek kainat kitabı olsun, gerekse Kur’an olsun, Hz. Muhammed (a.s.m) gibi bir muallim olmaksızın, tamamen anlaşılmasının mümkün olmadığı bir gerçektir. Halbuki, anlaşılmaz bir kitap -ne kadar güzel olursa olsun- onu anlatan, açıklayan bir muallimi yoksa, o kitabın manasız bir tomar kağıttan farkı kalmaz.

    İşte hadiste, Allah’ın en büyük tarifçisi / tanıtıcısı olan bu iki kitabın yegâne muallimi olan Hz. Muhammed (a.s.m)’in “Şahsiyet-i Muhammediye” denilen bu unvanı dikkatlere sunulmuştur. Bu açıdan bakıldığında, her şeyin Şahsiyet-i Muhammediye için yaratıldığını söylemekte bir beis yoktur. Bu sebeple, ortada şaşkınlığa yol açan bir durum söz konusu değildir.

    İnsan, Allah’a kul olmak için yaratılmıştır. Allah’ın Elçisini Allah için sevmek ise ibadettir. Bir kimse onu sevmekle ve ona uymakla, Allah’ı sevdiğini göstermiş olur.


  14. 22.Mayıs.2012, 17:34
    7
    Moderatör
    Ne için varım? Allah’a kulluk etmek için mi yoksa Peygamber Efendimize (sav) dost olmak için mi yaratıldım?



    - Hadisin meali şöyledir:

    "Sen olmasaydın, sen olmasaydın felekleri yaratmazdım."

    Bu hadisi sahih hadis kaynaklarında görme imkânımız olmadı. Alimler, hadis olarak kaynağı olmasa da bunun manasının doğru olduğunu söylemişlerdir.(bk. Leknevî, el-âsaru’l-merfua, 1/44)..

    Deylemî, İbn Abbas (r.a.)’tan merfuan şunu rivayet etmiştir:

    "Cibril bana geldi ve dedi ki: Ya Muhammed! Sen olmasaydın cennet yaratılmazdı, sen olmasaydın nâr (cehennem) yaratılmazdı."(Kenzu’l-Ummal, h. No:32025).

    Bu hadis yukarıdaki hadisin manasını desteklemektedir.

    - Hadisin manasını, bütün her şeyin sırf Hz. Muhammed (a.s.m)’in şahsı için yaratıldığı şeklinde anlamak yanlıştır. Anlatılan hususu şu iki noktadan değerlendirmek gerekir:

    Birinci nokta: Değer bakımından bütün kâinatın merkezinde oturan hayattır. Hayatın merkezinde ise, şuur vardır. Şuurlu varlıklar arasında ise, en değerli varlık insandır. İnsanlığın merkezinde en nuranî şahsiyet ise, bütün kâinatın iftihar tablosu olan Hz. Muhammed (a.s.m)’dir. Hadiste, insanların bu değerli konumu, onların en büyük temsilcileri olan Hz. Muhammed (a.s.m)’in eşsiz şahsiyetiyle vurgulanmıştır.

    İkinci nokta: Kâinatın yaratılış gayesi, yüce yaratıcının varlığı ve birliğini tanıtmak ve onun hak mabut olduğunu gönüllere nakşetmektir. Özellikle şuurlu varlıktan cinlerin ve insanların sırf bu görevle yükümlü tutulduğunu

    “Ben cinleri ve insanları sırf beni tanıyıp yalnız bana ibadet/kulluk etsinler diye yarattım.”(Zariyat, 50/56)

    mealindeki ayetten anlamaktayız. Allah kendini özellikle şu iki kitapla tanıtmak istemiştir:

    a. Ontolojik vahyin eseri olan bir nizam ve âhengin örgüsü olan kâinat kitabı.

    b. Diğeri ise, bu kâinat kitabının ezelî bir tercümanı ve tefsiri olan ve bütün semavî kitapların esaslarını ihtiva eden Kur’an-ı Kerim.

    İşte gerek kainat kitabı olsun, gerekse Kur’an olsun, Hz. Muhammed (a.s.m) gibi bir muallim olmaksızın, tamamen anlaşılmasının mümkün olmadığı bir gerçektir. Halbuki, anlaşılmaz bir kitap -ne kadar güzel olursa olsun- onu anlatan, açıklayan bir muallimi yoksa, o kitabın manasız bir tomar kağıttan farkı kalmaz.

    İşte hadiste, Allah’ın en büyük tarifçisi / tanıtıcısı olan bu iki kitabın yegâne muallimi olan Hz. Muhammed (a.s.m)’in “Şahsiyet-i Muhammediye” denilen bu unvanı dikkatlere sunulmuştur. Bu açıdan bakıldığında, her şeyin Şahsiyet-i Muhammediye için yaratıldığını söylemekte bir beis yoktur. Bu sebeple, ortada şaşkınlığa yol açan bir durum söz konusu değildir.

    İnsan, Allah’a kul olmak için yaratılmıştır. Allah’ın Elçisini Allah için sevmek ise ibadettir. Bir kimse onu sevmekle ve ona uymakla, Allah’ı sevdiğini göstermiş olur.


  15. 25.Ağustos.2013, 16:04
    8
    Misafir

    Cevap: bilenler cevap verebilirmi ?

    zaten o üstadlar sıratı mustakim dört hak mezhebin üstadları diğer bifak fıkralarını bağlamaz


  16. 25.Ağustos.2013, 16:04
    8
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    zaten o üstadlar sıratı mustakim dört hak mezhebin üstadları diğer bifak fıkralarını bağlamaz


  17. 02.Haziran.2014, 15:34
    9
    Misafir

    Cevap: "Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri [kâinatı] yaratmazdım" kudsî hadisi ne anlama gelmekte

    Sadece Kur'an'a bakılarak konuşulmalı. Tek kaynak Kur'an'dır. Ne mezhep imamları ne de peygamber sözü denilen hadisler. Bunlar çelişkiler ve hurafelerden ibarettir. Tek kaynak Kur'an. Allah'ın söylemediği bir şey mi bildiriyorlar? DİYENLERİN HEPSİ YALANCI VE CAHİLDİRLER


  18. 02.Haziran.2014, 15:34
    9
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    Sadece Kur'an'a bakılarak konuşulmalı. Tek kaynak Kur'an'dır. Ne mezhep imamları ne de peygamber sözü denilen hadisler. Bunlar çelişkiler ve hurafelerden ibarettir. Tek kaynak Kur'an. Allah'ın söylemediği bir şey mi bildiriyorlar? DİYENLERİN HEPSİ YALANCI VE CAHİLDİRLER





+ Yorum Gönder