Konusunu Oylayın.: Muftu-ul Sakaleyn adiyla maruf buyuk Turk alimi

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Muftu-ul Sakaleyn adiyla maruf buyuk Turk alimi
  1. 02.Mart.2011, 18:22
    1
    find
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Mayıs.2007
    Üye No: 802
    Mesaj Sayısı: 732
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 9

    Muftu-ul Sakaleyn adiyla maruf buyuk Turk alimi






    Muftu-ul Sakaleyn adiyla maruf buyuk Turk alimi Mumsema Muftu-ul Sakaleyn adiyla maruf buyuk Turk alimi kimdir?


  2. 02.Mart.2011, 18:22
    1
    Devamlı Üye



  3. 02.Mart.2011, 18:35
    2
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,810
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: Muftu-ul Sakaleyn adiyla maruf buyuk Turk alimi




    Müftü-ül sakaleyn adiyla maruf büyük türk alimi Kemalpaşazadedir


  4. 02.Mart.2011, 18:35
    2
    Editör



    Müftü-ül sakaleyn adiyla maruf büyük türk alimi Kemalpaşazadedir


  5. 04.Mart.2011, 12:43
    3
    Müftü
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 27.Şubat.2011
    Üye No: 85146
    Mesaj Sayısı: 85
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1

    Cevap: Muftu-ul Sakaleyn adiyla maruf buyuk Turk alimi

    ŞEYHÜLİSLÂM KEMAL PAŞAZÂDE

    (1468/9-1534)
    Osmanlı’nın en meşhûr şeyhülislâmlarındandır.
    Zamanındaki bütün İslâm dünyâsının en zirve şahsiyetlerinden olan bu mümtaz zâtın adı Şemseddîn Ahmed Çelebi’dir. Babası Şücâüddîn Süleyman Bey, dedesi Fâtih devri ümerâsından Kemâl Paşa’dır. Dedesine izâfeten Kemâl Paşazâde olarak, diğer bir ifâdeyle de İbn-i Kemâl Paşa şeklinde yâd edilmiştir.
    Baba tarafından ümerâ, ana tarafından ilmiye sınıfına mensub olan Kemâl Paşazâde, hem bir asker hem de iyi bir ilim adamı olarak yetiştirildi. Ancak o, gençliğinin enerjisini gece gündüz ilimle meşgul olarak geçirmişti. Bu sebeple daha sonra askerliği bırakıp kendisini tamamen ilim hayatına verdi. Bazı kaynaklarda onun bu tercîhi husûsunda kendi ağzından şöyle bir rivâyet anlatılır:
    “Sultan Bâyezîd Han-ı Velî ile beraber bir seferdeydik. Sultanın yanında vezîr İbrahim Paşa ve meşhur kumandanlardan Evranosoğlu da vardı. Evranosoğlu ki, hiçbir kumandan onun önüne geçmez, meclislerde ondan ileriye oturamazdı. Fakat o sırada eski püskü elbiseler içinde bir âlim geldi ve kumandanın üst tarafına oturdu. Hiç kimsenin bir şey deyip mânî olmadığı bu duruma son derece şaşırdım. Yanımdakilere:
    «–Evranosoğlu gibi bir kumandanın önüne geçip oturabilen bu şahıs kimdir?» diye sordum.
    «–Molla Lütfî adında âlim ve fâzıl bir zâttır!» dediler.
    «–Ne kadar maaş alır?» dedim.
    «–Otuz dirhem.» dediler.
    Hayretle:
    «–Bu kadar az bir mansıbla nasıl olur da bir kişi eşsiz bir kumandanın önüne geçebilir?» dedim.
    O zaman dediler ki:
    «Ulemâ sahip olduğu ulûm-i dîniyyenin yüceliği dolayısıyla böyle tâzim görür. Aksi bir duruma zaten îmân, irfân ve âdâb ile yoğrulmuş olan paşa ve kumandanlar da râzı olmazlar!..»
    Bunun üzerine bendeki liyâkatin bu kumandanlar kadar olmaya yetmeyeceği, ancak ilim sâhasında son derece tebârüz edebileceğim hissine istinâden artık tamamen ilm-i şerîf ile meşguliyyete meyledip askerliği bıraktım.”
    Bu tercîhden sonra Kemâl Paşazâde, ilimde “ferîd-i asr” (asrında tek olan) tâbiriyle ifâde edilen bir mertebeye ulaştı. Zenbilli Ali Efendi’nin vefatından sonra da Osmanlı Devleti’nin ondokuzuncu şeyhülislâmı oldu.
    Târihte eşine az rastlanan mümtaz sîmâlardan biri olan Kemâl Paşazâde, diğer şeyhülislâmlardan pek farklı bir vasfa sahipti. Zîrâ o, sadece insanlara değil, cinlere de fetvâ vermekteydi. Nitekim kendisine “insanlara ve cinlere fetvâ veren” mânâsına “müftîü’s-sekaleyn” denilmesinin sebebi budur.
    Taşköprizâde:
    “O, kendisinden evvelki âlimleri unutturdu. İlmin kaidesini yeniden ihyâ etti.” demektedir.
    Daha genç yaşlarda iken ulemânın büyüklerinden Sadeddîn Taftâzânî ve Seyyid Şerîf Cürcânî ile mukâyese edilen Kemâl Paşazâde, bu ilmî kudreti sebebiyle Osmanlı ulemâsı arasında “muallim-i evvel” kabûl edilmiştir. Muallim-i sânî olarak da Ebussuûd Efendi zikredilir.
    Gerçekten de Kemâl Paşazâde, üstün istîdâd ve kâbiliyeti sayesinde hemen hemen bütün ilim dallarında zirveye tırmanmıştır. O, mes’eleleri pek derûnî tahlîllerle mütâlaa ve halletmiş, uzanabildiği her mevzûda bir risale veya bir makale yazmıştır. Hâsılı, devrinin tâbiriyle “her fende fâzıl ve fuzalâ-yı nâm-dar” olmuştur.
    Onu diğer ilim erbâbından üstün kılan yanı ise, ilmini irfân hâline getirip kalb âlemini velâyet derecesine ulaştırmasıdır.
    O, bir gün içinde birçok fetvâlar yazar, muhtelif mevzûlarda mütâlaa ve müzâkerelerde bulunur, talebelerine ders verir ve bir cüz de eser kaleme alırdı. Bunun içindir ki bazıları, onu şöyle vasıflandırmışlardır:
    Ya meleksin ya perî şekl-i beşerde zîrâ
    Bu kadar kesb-i fezâil edebilmez insan
    “Sen insan şekline girmiş bir melek ya da bir perisin! Zîrâ bir insanın, bu derecede üstün fazîletler elde edebilmesi mümkün değildir.”
    Kemâl Paşazâde, kuvvetli ve derin bir âlim olmanın yanında mükemmel bir tarihçi, iyi bir edîb ve şâir olarak da temâyüz etmiştir. Çoğunluğu risâleler olmak üzere Arap, Fars ve Türk dilleriyle yazmış olduğu üçyüz civârındaki eseri de bunun bir nişânesidir.
    Şiirlerinde hikemî tarzı benimseyen Kemâl Paşazâde’nin dillerde dolaşan güzel beyitlerinden bir kaçı şöyledir:
    Kısmetindir gezdiren yer yer seni,
    Arşa çıksan âkıbet yer, yer seni!
    …….
    Eline nefsinin verip kazma,
    Yoluna kimsenin kuyu kazma!
    Her ki gayrın yolunda kazdı kuyu,
    Kendi düştü kuyuya yüzü koyu!
    ……..
    Nâ-ehil olur muârız-ı ehil,
    Her Ahmed’e bulunur Ebû Cehil!
    Kişinin ömri çünkim âhir ola,
    Yeğ oldur kim, gazâ yolunda öle!..
    Kemâl Paşazâde, sadece ilmî hüviyeti değil, cemiyet mes’elelerindeki isâbetli görüşleri ile de dikkati çekmektedir.
    Yavuz’un İran seferindeki dînî zemin ve gerekçelerini o hazırlamıştır. Onun bu firâseti, Sultan’ın yanında kıymet ve değerinin takdîrine vesîle olmuştur. Zîrâ o, târihçiliği ile de tebârüz ettiğinden Şâh İsmail’in ne yapmak istediğini Yavuz’un hassâsiyet ölçüleri içinde kavramıştı. Gerçekten de Şâh İsmail, Akkoyunlu devletini ortadan kaldırdıktan sonra yaptığı fecî katliamlarıyla eline imkân geçtiğinde daha neler yapabileceğini zımnen göstermiş olmaktaydı.
    Kemâl Paşazâde, Şah İsmail’in yaptıklarını dile getirirken şunları söylemektedir:
    “O, İslâm kubbesi altındaki muazzam şehirleri şerîatin nûrlarından mahrûm edip dalâlet, zındıklık ve bid’at zulmünün karanlıklarıyla doldurdu, nice hayırlı kimselerin şehîdliklerini ve onların ibâdet yerleri olan medrese ve mescidlerini harap ettirdi.”
    Şah İsmail’in, İslâm’ın bağrına sapladığı hançerin çıkarılması için yapılacak harbin de bir cihâd olduğunu beyân etti.
    Sultan Selîm Han’la beraber Mısır seferine de iştirâk etti. Fetihten sonra Hayırbey ve Mısır arâzîsinin tahrîrini yaptı. Sefer dönüşünde Kemâl Paşazâde’nin atından sıçrayan çamurların Yavuz’un kaftanına bulaşması ve buna mukâbil Sultan’ın nümûne-i imtisâl olan davranışı pek meşhurdur.
    Dînî mes’elelerde hassas bir zât olup îmân prensiplerini muhâfazada son derece gayret sarfeden Kemâl Paşazâde’nin, Molla Kâbız gibi zihin ve akîdeleri bozup cemiyeti buhrana sürükleyen kişilerle mücâdele ederek onlara gerekli cezâların tatbikiyle huzur ve sükûnu te’mînde de büyük hizmetleri olmuştur.
    Molla Kâbız, müslüman olduğunu söylemekle birlikte Hazret-i Peygamber’in şan ü şerefini hafîfe alarak o Âlemler Efendisi’nin fazîletini inkâr eden ve bunu cemiyette yaymak suretiyle ortalığı fesada boğan bir kimseydi. Bu sebeple de katledildi. Ancak bu katil, elbette ki rasgele yapılmamıştır. Kabız, evvelâ Osmanlı dîvânında Kemâl Paşazâde ile İstanbul kadısı Sadullâh Sâdî Efendi tarafından dinlendi ve karşılıklı yapılan münâzarada fikirleri ilmen tek tek çürütülerek cürm ü hatâsı ortaya konuldu. Sonra da tevbe etmesi istendi. Böyle yaptığı takdîrde afvedilip serbest bırakılacağı da beyan edildi. Buna rağmen Kâbız, tevbeye yanaşmadı, üstelik mağlûbiyetin neticesi olarak nefsânî bir azgınlıkla serkeşlikte bulundu. Bunun üzerine de katle müstehak görüldü.
    Böyle müfsid ve şerîr kimseler hakkında İbn-i Kemâl Paşa’nın yazdığı şu dörtlük meşhûrdur:
    Şerîat kim serây-ı Kibriyâ’dır,
    Hakîkat mülküdür muhkem binâdır.
    Anun taşını kim ki oynadursa,
    Yoluna başını koymak revâdır…
    Kemâl Paşazâde’nin Yavuz’la olan yakın ve samîmî alâkası, Kânûnî Sultan Süleyman Han ile de devam etmiştir. İlmiyyeden bir kimseyi koruyup gözetmek yolunda sadrazama bildirmesi gereken bir mes’eleyi kendi durumunun tehlikeye girmesine rağmen teâmülleri aşarak doğrudan doğruya Sultan’a bildirmesi de, bunu göstermektedir.
    O, müteşerrî, müttakî, zekî, serîu’l-intikâldi. Afvı sever, kin tutmazdı. Kendisini ağır bir şekilde küçük düşürmeye çalışan bir âlim hakkında Kânûnî, onun cezâlandırılması husûsunu Kemâl Paşazâde’ye bıraktığında o, sevenlerinden birinin ricâsını da kırmayarak afv ile muâmele etmiştir.
    Kemâl Paşazâde, devrinde husûsiyle İran’ın te’sîriyle bâtınî fırkaların Osmanlı toprağına yayılmak yolundaki faâliyetlerini engellemede büyük gayretler sarfetmiştir. O, bu bâtınî ve sapık yollara düşenlerin bir kısmının hak ve hakîkat iştiyâkını sapık bir şekilde tatmîne uğraşanların engellenmesine mukâbil böyle kimselere şerîatin özü demek olan gerçek tasavvuf yolunu göstermiş ve bu hususta şerîat-tarîkat âhengini sağlayan kıymetli görüşlerle insanları tenvîr etmiştir. Bu istikâmette gerçek bir şeyhte bulunması gereken alâmetleri de şöylece sıralamıştır:
    1. Mürîdinin dînî ve dünyevî şüphelerini giderecek kadar âlim olması,
    2. Dünyâya meyil ve muhabbetten uzak durup hevâ ve heveslerin esiri olmaması,
    3. Diğer insanların ve mürîdlerin elinde bulunan imkâna tama’ etmeyip müstağnî olması,
    4. Bütün fiil ve sözlerinin şerîate muvâfık olması.
    Eğer bu vasıflar bir kimsede bulunmuyor da o kimse şeyhlik iddiâ ediyorsa, müteşeyyihdir, yâni şeyh müsveddesidir. Çünkü şeyhin ve mürîdin ilk vazîfesi, şerîati bilmektir ki, bu, Allâh ve Rasûlü’nün emir ve yasaklarından ibarettir.
    Bu dört şartı kendisinde cemeden şeyhin tâlim ve nasîhati ise, makbûldür ve böyle bir zât, Allâh ve Rasûlü’nün gerçek halîfesidir. Bunun aksi bir durumdakiler ise, şeytanın halîfesidir.
    Bununla birlikte tasavvufun uçsuz bucaksız bir ummân olduğu hakîkatine binâen Kemâl Paşazâde, şerîat ve tasavvuf ilimlerini bilmeden bu hususlarda konuşmanın doğru neticeler vermeyeceğini beyân eder. İbn-i Arabî Hazretleri hakkındaki şu fetvâsı meşhûrdur:
    “Onu inkâr eden hatâ etmiş, (bunda) ısrâr ederse sapıtmış olur. Eserlerindeki mes’elelerin bir kısmı lafzen ve mânen mâlum, Kur’ân-ı Kerîm ve sünnet-i seniyyeye muvâfıktır. Bir kısmı ise yalnız keşf ve bâtın ehline âşikâr, zâhirde kalanların anlayışına ise gizlidir.”
    Diğer taraftan Kemâl Paşazâde, Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevîsi ile alâkalı bir rü’yâ-yı sâdıkasını da şöyle anlatır:
    “Rü’yâmda Rasûl-i Ekrem sallâllâhü aleyhi ve sellem-’i gördüm. Elinde Mesnevî’yi tutarak:
    «Birçok mânevî kitaplar tasnîf edildi. Fakat bunların içinde Mesnevî gibi bir kitap yazılmadı.» buyurdular.”
    Bunlar da gösteriyor ki, şeyhülislâmlık gibi resmî bir makamda bulunan İbn-i Kemâl Paşa, tasavvuf adına yapılan hatâ ve yanlışlıklara karşı çıkarken diğer taraftan gerçek tasavvuf yolunun devamını da dâimâ arzulamıştır. Nitekim bizzat tasavvufun târifini yaptığı şu beyti de, bu gerçeği ifâde etmektedir:
    Tasavvuf külli geçmekdir özünden,
    Dahî incinmemekdir el sözünden!
    Zîrâ o, tasavvuf gerçeğinin bütününe değil, tatbikattaki yanlış tezâhürlerine muhâlifdir.
    Bütün ilmî kudret ve ihtişâmına rağmen Kemâl Paşazâde, son derece mütevâzî ve dervişâne bir gönle sahiptir. Onun vefâtından sonrası için yaptığı şu vasıyet, bu gerçeği ne güzel aksettirir:
    “Vasıyet ederim ki, ölüm hâlinde iken bir kimse yanımda teennî ve teemmül ile Kur’ân okuya ve kelime-i şehâdeti tekrar ide. Rûhum kabzolduğunda da ondört kimse, tesbîh ile yetmişbin kelime-i tevhîd çekip sevabını bana bağışlayalar. O kişilere akçe tasadduk edile. Cenâzemi, hiç meyyit yıkamamış sâlih bir zât yıkaya. Her câmîde salâ verdirmeyeler; Sultan Muhammed câmiinde salâ verdirmek kâfîdir.
    Cenâzemi, sünnet üzre olmayan şeyleri terkedip dervişâne götüreler.. Kabrimi müslüman mezarlığında yol üzerinde yüksekçe bir yerde yapalar.. Fakat üzerini yüksek yapmayalar.. Alâmet için de sadece yonulmadık bir taş dikeler…
    Defnolunduğumda kurban kesmeyeler, fakirlere akçe dağıtalar. Hac için dahî beşbin akçe vasıyet ettim; bir kimseye verip haccettireler. Bu vasıyetimi kabul edip yerine getireler…”
    O, rivâyete göre son deminde:
    Gitmesi var gelmegi bildük tamam,
    Gitti gelmek, geldi gitmek vesselâm!
    beytini terennüm ederek rûhunu Rabbine teslîm eylemiştir.
    Onun ölmeden evvel söylediği:
    “Yâ Ehad! Neccinâ mimmâ nehâf1” duâsı da vefâtına târih düşürülmüştür.
    Rahmetullâhi Aleyh!
    Yâ Rabbî! İlim sahasında böyle kudretli şahsiyetleri dâimâ ümmet-i Muhammed’e ihsân eyleyip dîn-i mübîni her türlü dalâlet, bid’at ve tahrif hamlelerinden muhâfaza eyle!..
    Âmîn!..


  6. 04.Mart.2011, 12:43
    3
    Özel Üye
    ŞEYHÜLİSLÂM KEMAL PAŞAZÂDE

    (1468/9-1534)
    Osmanlı’nın en meşhûr şeyhülislâmlarındandır.
    Zamanındaki bütün İslâm dünyâsının en zirve şahsiyetlerinden olan bu mümtaz zâtın adı Şemseddîn Ahmed Çelebi’dir. Babası Şücâüddîn Süleyman Bey, dedesi Fâtih devri ümerâsından Kemâl Paşa’dır. Dedesine izâfeten Kemâl Paşazâde olarak, diğer bir ifâdeyle de İbn-i Kemâl Paşa şeklinde yâd edilmiştir.
    Baba tarafından ümerâ, ana tarafından ilmiye sınıfına mensub olan Kemâl Paşazâde, hem bir asker hem de iyi bir ilim adamı olarak yetiştirildi. Ancak o, gençliğinin enerjisini gece gündüz ilimle meşgul olarak geçirmişti. Bu sebeple daha sonra askerliği bırakıp kendisini tamamen ilim hayatına verdi. Bazı kaynaklarda onun bu tercîhi husûsunda kendi ağzından şöyle bir rivâyet anlatılır:
    “Sultan Bâyezîd Han-ı Velî ile beraber bir seferdeydik. Sultanın yanında vezîr İbrahim Paşa ve meşhur kumandanlardan Evranosoğlu da vardı. Evranosoğlu ki, hiçbir kumandan onun önüne geçmez, meclislerde ondan ileriye oturamazdı. Fakat o sırada eski püskü elbiseler içinde bir âlim geldi ve kumandanın üst tarafına oturdu. Hiç kimsenin bir şey deyip mânî olmadığı bu duruma son derece şaşırdım. Yanımdakilere:
    «–Evranosoğlu gibi bir kumandanın önüne geçip oturabilen bu şahıs kimdir?» diye sordum.
    «–Molla Lütfî adında âlim ve fâzıl bir zâttır!» dediler.
    «–Ne kadar maaş alır?» dedim.
    «–Otuz dirhem.» dediler.
    Hayretle:
    «–Bu kadar az bir mansıbla nasıl olur da bir kişi eşsiz bir kumandanın önüne geçebilir?» dedim.
    O zaman dediler ki:
    «Ulemâ sahip olduğu ulûm-i dîniyyenin yüceliği dolayısıyla böyle tâzim görür. Aksi bir duruma zaten îmân, irfân ve âdâb ile yoğrulmuş olan paşa ve kumandanlar da râzı olmazlar!..»
    Bunun üzerine bendeki liyâkatin bu kumandanlar kadar olmaya yetmeyeceği, ancak ilim sâhasında son derece tebârüz edebileceğim hissine istinâden artık tamamen ilm-i şerîf ile meşguliyyete meyledip askerliği bıraktım.”
    Bu tercîhden sonra Kemâl Paşazâde, ilimde “ferîd-i asr” (asrında tek olan) tâbiriyle ifâde edilen bir mertebeye ulaştı. Zenbilli Ali Efendi’nin vefatından sonra da Osmanlı Devleti’nin ondokuzuncu şeyhülislâmı oldu.
    Târihte eşine az rastlanan mümtaz sîmâlardan biri olan Kemâl Paşazâde, diğer şeyhülislâmlardan pek farklı bir vasfa sahipti. Zîrâ o, sadece insanlara değil, cinlere de fetvâ vermekteydi. Nitekim kendisine “insanlara ve cinlere fetvâ veren” mânâsına “müftîü’s-sekaleyn” denilmesinin sebebi budur.
    Taşköprizâde:
    “O, kendisinden evvelki âlimleri unutturdu. İlmin kaidesini yeniden ihyâ etti.” demektedir.
    Daha genç yaşlarda iken ulemânın büyüklerinden Sadeddîn Taftâzânî ve Seyyid Şerîf Cürcânî ile mukâyese edilen Kemâl Paşazâde, bu ilmî kudreti sebebiyle Osmanlı ulemâsı arasında “muallim-i evvel” kabûl edilmiştir. Muallim-i sânî olarak da Ebussuûd Efendi zikredilir.
    Gerçekten de Kemâl Paşazâde, üstün istîdâd ve kâbiliyeti sayesinde hemen hemen bütün ilim dallarında zirveye tırmanmıştır. O, mes’eleleri pek derûnî tahlîllerle mütâlaa ve halletmiş, uzanabildiği her mevzûda bir risale veya bir makale yazmıştır. Hâsılı, devrinin tâbiriyle “her fende fâzıl ve fuzalâ-yı nâm-dar” olmuştur.
    Onu diğer ilim erbâbından üstün kılan yanı ise, ilmini irfân hâline getirip kalb âlemini velâyet derecesine ulaştırmasıdır.
    O, bir gün içinde birçok fetvâlar yazar, muhtelif mevzûlarda mütâlaa ve müzâkerelerde bulunur, talebelerine ders verir ve bir cüz de eser kaleme alırdı. Bunun içindir ki bazıları, onu şöyle vasıflandırmışlardır:
    Ya meleksin ya perî şekl-i beşerde zîrâ
    Bu kadar kesb-i fezâil edebilmez insan
    “Sen insan şekline girmiş bir melek ya da bir perisin! Zîrâ bir insanın, bu derecede üstün fazîletler elde edebilmesi mümkün değildir.”
    Kemâl Paşazâde, kuvvetli ve derin bir âlim olmanın yanında mükemmel bir tarihçi, iyi bir edîb ve şâir olarak da temâyüz etmiştir. Çoğunluğu risâleler olmak üzere Arap, Fars ve Türk dilleriyle yazmış olduğu üçyüz civârındaki eseri de bunun bir nişânesidir.
    Şiirlerinde hikemî tarzı benimseyen Kemâl Paşazâde’nin dillerde dolaşan güzel beyitlerinden bir kaçı şöyledir:
    Kısmetindir gezdiren yer yer seni,
    Arşa çıksan âkıbet yer, yer seni!
    …….
    Eline nefsinin verip kazma,
    Yoluna kimsenin kuyu kazma!
    Her ki gayrın yolunda kazdı kuyu,
    Kendi düştü kuyuya yüzü koyu!
    ……..
    Nâ-ehil olur muârız-ı ehil,
    Her Ahmed’e bulunur Ebû Cehil!
    Kişinin ömri çünkim âhir ola,
    Yeğ oldur kim, gazâ yolunda öle!..
    Kemâl Paşazâde, sadece ilmî hüviyeti değil, cemiyet mes’elelerindeki isâbetli görüşleri ile de dikkati çekmektedir.
    Yavuz’un İran seferindeki dînî zemin ve gerekçelerini o hazırlamıştır. Onun bu firâseti, Sultan’ın yanında kıymet ve değerinin takdîrine vesîle olmuştur. Zîrâ o, târihçiliği ile de tebârüz ettiğinden Şâh İsmail’in ne yapmak istediğini Yavuz’un hassâsiyet ölçüleri içinde kavramıştı. Gerçekten de Şâh İsmail, Akkoyunlu devletini ortadan kaldırdıktan sonra yaptığı fecî katliamlarıyla eline imkân geçtiğinde daha neler yapabileceğini zımnen göstermiş olmaktaydı.
    Kemâl Paşazâde, Şah İsmail’in yaptıklarını dile getirirken şunları söylemektedir:
    “O, İslâm kubbesi altındaki muazzam şehirleri şerîatin nûrlarından mahrûm edip dalâlet, zındıklık ve bid’at zulmünün karanlıklarıyla doldurdu, nice hayırlı kimselerin şehîdliklerini ve onların ibâdet yerleri olan medrese ve mescidlerini harap ettirdi.”
    Şah İsmail’in, İslâm’ın bağrına sapladığı hançerin çıkarılması için yapılacak harbin de bir cihâd olduğunu beyân etti.
    Sultan Selîm Han’la beraber Mısır seferine de iştirâk etti. Fetihten sonra Hayırbey ve Mısır arâzîsinin tahrîrini yaptı. Sefer dönüşünde Kemâl Paşazâde’nin atından sıçrayan çamurların Yavuz’un kaftanına bulaşması ve buna mukâbil Sultan’ın nümûne-i imtisâl olan davranışı pek meşhurdur.
    Dînî mes’elelerde hassas bir zât olup îmân prensiplerini muhâfazada son derece gayret sarfeden Kemâl Paşazâde’nin, Molla Kâbız gibi zihin ve akîdeleri bozup cemiyeti buhrana sürükleyen kişilerle mücâdele ederek onlara gerekli cezâların tatbikiyle huzur ve sükûnu te’mînde de büyük hizmetleri olmuştur.
    Molla Kâbız, müslüman olduğunu söylemekle birlikte Hazret-i Peygamber’in şan ü şerefini hafîfe alarak o Âlemler Efendisi’nin fazîletini inkâr eden ve bunu cemiyette yaymak suretiyle ortalığı fesada boğan bir kimseydi. Bu sebeple de katledildi. Ancak bu katil, elbette ki rasgele yapılmamıştır. Kabız, evvelâ Osmanlı dîvânında Kemâl Paşazâde ile İstanbul kadısı Sadullâh Sâdî Efendi tarafından dinlendi ve karşılıklı yapılan münâzarada fikirleri ilmen tek tek çürütülerek cürm ü hatâsı ortaya konuldu. Sonra da tevbe etmesi istendi. Böyle yaptığı takdîrde afvedilip serbest bırakılacağı da beyan edildi. Buna rağmen Kâbız, tevbeye yanaşmadı, üstelik mağlûbiyetin neticesi olarak nefsânî bir azgınlıkla serkeşlikte bulundu. Bunun üzerine de katle müstehak görüldü.
    Böyle müfsid ve şerîr kimseler hakkında İbn-i Kemâl Paşa’nın yazdığı şu dörtlük meşhûrdur:
    Şerîat kim serây-ı Kibriyâ’dır,
    Hakîkat mülküdür muhkem binâdır.
    Anun taşını kim ki oynadursa,
    Yoluna başını koymak revâdır…
    Kemâl Paşazâde’nin Yavuz’la olan yakın ve samîmî alâkası, Kânûnî Sultan Süleyman Han ile de devam etmiştir. İlmiyyeden bir kimseyi koruyup gözetmek yolunda sadrazama bildirmesi gereken bir mes’eleyi kendi durumunun tehlikeye girmesine rağmen teâmülleri aşarak doğrudan doğruya Sultan’a bildirmesi de, bunu göstermektedir.
    O, müteşerrî, müttakî, zekî, serîu’l-intikâldi. Afvı sever, kin tutmazdı. Kendisini ağır bir şekilde küçük düşürmeye çalışan bir âlim hakkında Kânûnî, onun cezâlandırılması husûsunu Kemâl Paşazâde’ye bıraktığında o, sevenlerinden birinin ricâsını da kırmayarak afv ile muâmele etmiştir.
    Kemâl Paşazâde, devrinde husûsiyle İran’ın te’sîriyle bâtınî fırkaların Osmanlı toprağına yayılmak yolundaki faâliyetlerini engellemede büyük gayretler sarfetmiştir. O, bu bâtınî ve sapık yollara düşenlerin bir kısmının hak ve hakîkat iştiyâkını sapık bir şekilde tatmîne uğraşanların engellenmesine mukâbil böyle kimselere şerîatin özü demek olan gerçek tasavvuf yolunu göstermiş ve bu hususta şerîat-tarîkat âhengini sağlayan kıymetli görüşlerle insanları tenvîr etmiştir. Bu istikâmette gerçek bir şeyhte bulunması gereken alâmetleri de şöylece sıralamıştır:
    1. Mürîdinin dînî ve dünyevî şüphelerini giderecek kadar âlim olması,
    2. Dünyâya meyil ve muhabbetten uzak durup hevâ ve heveslerin esiri olmaması,
    3. Diğer insanların ve mürîdlerin elinde bulunan imkâna tama’ etmeyip müstağnî olması,
    4. Bütün fiil ve sözlerinin şerîate muvâfık olması.
    Eğer bu vasıflar bir kimsede bulunmuyor da o kimse şeyhlik iddiâ ediyorsa, müteşeyyihdir, yâni şeyh müsveddesidir. Çünkü şeyhin ve mürîdin ilk vazîfesi, şerîati bilmektir ki, bu, Allâh ve Rasûlü’nün emir ve yasaklarından ibarettir.
    Bu dört şartı kendisinde cemeden şeyhin tâlim ve nasîhati ise, makbûldür ve böyle bir zât, Allâh ve Rasûlü’nün gerçek halîfesidir. Bunun aksi bir durumdakiler ise, şeytanın halîfesidir.
    Bununla birlikte tasavvufun uçsuz bucaksız bir ummân olduğu hakîkatine binâen Kemâl Paşazâde, şerîat ve tasavvuf ilimlerini bilmeden bu hususlarda konuşmanın doğru neticeler vermeyeceğini beyân eder. İbn-i Arabî Hazretleri hakkındaki şu fetvâsı meşhûrdur:
    “Onu inkâr eden hatâ etmiş, (bunda) ısrâr ederse sapıtmış olur. Eserlerindeki mes’elelerin bir kısmı lafzen ve mânen mâlum, Kur’ân-ı Kerîm ve sünnet-i seniyyeye muvâfıktır. Bir kısmı ise yalnız keşf ve bâtın ehline âşikâr, zâhirde kalanların anlayışına ise gizlidir.”
    Diğer taraftan Kemâl Paşazâde, Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevîsi ile alâkalı bir rü’yâ-yı sâdıkasını da şöyle anlatır:
    “Rü’yâmda Rasûl-i Ekrem sallâllâhü aleyhi ve sellem-’i gördüm. Elinde Mesnevî’yi tutarak:
    «Birçok mânevî kitaplar tasnîf edildi. Fakat bunların içinde Mesnevî gibi bir kitap yazılmadı.» buyurdular.”
    Bunlar da gösteriyor ki, şeyhülislâmlık gibi resmî bir makamda bulunan İbn-i Kemâl Paşa, tasavvuf adına yapılan hatâ ve yanlışlıklara karşı çıkarken diğer taraftan gerçek tasavvuf yolunun devamını da dâimâ arzulamıştır. Nitekim bizzat tasavvufun târifini yaptığı şu beyti de, bu gerçeği ifâde etmektedir:
    Tasavvuf külli geçmekdir özünden,
    Dahî incinmemekdir el sözünden!
    Zîrâ o, tasavvuf gerçeğinin bütününe değil, tatbikattaki yanlış tezâhürlerine muhâlifdir.
    Bütün ilmî kudret ve ihtişâmına rağmen Kemâl Paşazâde, son derece mütevâzî ve dervişâne bir gönle sahiptir. Onun vefâtından sonrası için yaptığı şu vasıyet, bu gerçeği ne güzel aksettirir:
    “Vasıyet ederim ki, ölüm hâlinde iken bir kimse yanımda teennî ve teemmül ile Kur’ân okuya ve kelime-i şehâdeti tekrar ide. Rûhum kabzolduğunda da ondört kimse, tesbîh ile yetmişbin kelime-i tevhîd çekip sevabını bana bağışlayalar. O kişilere akçe tasadduk edile. Cenâzemi, hiç meyyit yıkamamış sâlih bir zât yıkaya. Her câmîde salâ verdirmeyeler; Sultan Muhammed câmiinde salâ verdirmek kâfîdir.
    Cenâzemi, sünnet üzre olmayan şeyleri terkedip dervişâne götüreler.. Kabrimi müslüman mezarlığında yol üzerinde yüksekçe bir yerde yapalar.. Fakat üzerini yüksek yapmayalar.. Alâmet için de sadece yonulmadık bir taş dikeler…
    Defnolunduğumda kurban kesmeyeler, fakirlere akçe dağıtalar. Hac için dahî beşbin akçe vasıyet ettim; bir kimseye verip haccettireler. Bu vasıyetimi kabul edip yerine getireler…”
    O, rivâyete göre son deminde:
    Gitmesi var gelmegi bildük tamam,
    Gitti gelmek, geldi gitmek vesselâm!
    beytini terennüm ederek rûhunu Rabbine teslîm eylemiştir.
    Onun ölmeden evvel söylediği:
    “Yâ Ehad! Neccinâ mimmâ nehâf1” duâsı da vefâtına târih düşürülmüştür.
    Rahmetullâhi Aleyh!
    Yâ Rabbî! İlim sahasında böyle kudretli şahsiyetleri dâimâ ümmet-i Muhammed’e ihsân eyleyip dîn-i mübîni her türlü dalâlet, bid’at ve tahrif hamlelerinden muhâfaza eyle!..
    Âmîn!..





+ Yorum Gönder