Konusunu Oylayın.: Hilfu'l Füdul Cemiyeti ne demektir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 3 kişi
Hilfu'l Füdul Cemiyeti ne demektir?
  1. 15.Ocak.2011, 23:41
    1
    AmeS
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 10.Kasım.2008
    Üye No: 38188
    Mesaj Sayısı: 188
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 2
    Yaş: 32

    Hilfu'l Füdul Cemiyeti ne demektir?

  2. 16.Ocak.2011, 14:57
    2
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,810
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Yanıt: Hilfu'l Füdul Cemiyeti ne demektir?




    HILFU'L FUDUL


    “Ey Kureyş evlatları!

    Haksızlığa uğrayan bu mazlumun imdadına yetişin! Mekke’de evinden ve dostlarından uzak bir mazlumun imdadına...
    Haram, şerefi ve şanı tam olan kimseler içindir. Hak yiyen zalimler haramı ne bilir?”

    Mekke’de yankılanmaya başlayan bu sözler Ebu Kubeys Dağı’ndan geliyordu. Canhıraş bir feryattı bu. İnsanlar kulak kesilmiş bu sözleri dinliyor ve kimin tarafından söylendiğini anlamaya çalışıyorlardı. Kimdi bu sözlerin sahibi ve ne istiyordu?

    Kim bilir zulmün kol gezdiği Mekke dağlarında kaç mazlumun yardım çığlıkları yankılanmıştı! Devir, cahiliye devridir. Zannedilenin aksine “cahiliye devri” deyimi bilgisizlik devri değil, zulüm devri anlamındadır. İnsanların hiçbir konuda hukuka tabi olmadığı, her türlü zulmün zayıfları pençesinde inlettiği bir devir...

    Zulüm Karanlığında Bir Işık

    Yazının girişindeki yardım çığlıklarının sahibi, Zübeyd kabilesinden biriydi. Mekke’ye ziyaret ve ticaret için gelmişti. Mekke aristokratlarından As b. Vail ondan bazı şeyler satın almış, fakat parasını vermemişti. Adam bu dolandırıcılık karşısında yine Mekke’nin aristokrat ailelerinden yardım istemiş ama azarlanarak kovulmuştu. Çünkü Mekke’li değildi ve bu şehirde ona arka çıkacak kimsesi de yoktu. O da çıktığı yüksekçe bir yerden uğradığı haksızlık ve adaletsizliğe karşı insanları yardıma çağırıyordu.

    Darünnedve denilen şehir meclisi üyelerinden Hz. Peygamber’in amcası Zübeyr b. Abdülmuttalib adamla ilgilenip derdini dinledi. Ne var ki, sorun bir-iki kişinin derdine çare bulmakla çözülecek gibi değildi. Köklü ve kalıcı önlemler gerekiyordu. Zübeyr, Mekke’nin soylu ailelerinden Haşim, Muttalib, Zühre, Esed, Haris ve Teym oğullarının ileri gelenlerini topladı ve bir durum değerlendirmesi yapıldı.

    Peygamber Efendimiz’in yirmili yaşlarına denk gelen bu dönem, şirk ve cahiliyyenin bütün toplumu alabildiğine sardığı bir zaman dilimiydi. Bir taraftan da Ficar Harpleri denilen kabile savaşlarında oluk oluk kan akıyordu. Düşmanlık duygusu gittikçe artıyordu. Toplumda basit olaylar sebebiyle bile büyük hadiseler çıkıyor, insanlar faili meçhul cinayetlere kurban gidiyor, kan davaları ve düşmanlıklar alabildiğine yayılıyordu.

    Mekke’de can, mal ve namus emniyeti kalmamıştı. İnsanlar yarınlarından emin değillerdi. Pazar yerleri zorbaların tekeline geçmişti. İsteyen isteyenin malına el koyabiliyor, darda kalanlara faizle para verip ekonomiyi ellerinde tutuyorlardı. Aciz ve güçsüzler bu sermaye guruplarının elinde ödeyemedikleri borçlar ve faizler sebebiyle köle olarak kalıyor, bir eşya gibi alınıp satılıyorlardı. Kadınlar ticari bir mal gibi üzerinden para kazanılabilecek varlıklar olarak görülüyordu.

    Haysiyet ve şeref sahibi insanların bunlar karşısında vicdan azabı duymaması mümkün değildi. Zübeyd’li adamın durumu bardağı taşıran son damla olmuştu. Bu insanlık dışı gidişe dur denilmeli, haksızlık ve zulme son verilmeliydi. Yapılan görüşme ve konuşmalardan sonra, Peygamberimiz’in de aralarında bulunduğu heyet şu maddelerde mutabık kalındı.

    - Mekke’de -ister yerlisi, ister dışından olsun- zulme uğramış kimse bırakılmayacaktır.

    - Bundan böyle Mekke’de zulme asla meydan verilmeyecek zalime asla müsamaha ve fırsat tanınmayacaktır.

    - Zalimlerden haklarını alıncaya kadar, mazlumlarla beraber hareket edilecektir.

    Orada bulunanlar ahitlerini yerine getireceklerine dair şu yemini yaptılar:

    “Denizlerin bir kıl parçasını ıslatacak suları kalmayıncaya, Hira ve Sebir Dağı yerlerinden silinip gidinciye, Kâbe’de Hacerü’l Esved taşına hürmetle dokunma ibadeti ortadan kalkıncaya kadar andımıza sadık kalacağız.”

    Adalet: Her Devirde Herkes İçin

    İlk iş olarak As b. Vail’in kapısına dayanıldı. Zübeyd’li mağdurun malları ve alacakları tahsil edildi.

    Yaklaşık yirmi yıl sonra insanlar İslâm’la şereflenmeğe başladıklarında, Kur’an-ı Kerim’in öne çıkardığı toplumsal kurallardan en önemlisi Hılfu’l Fudul’da varılan ana prensip olmuştu: Ne kadar kuvvetli olursa olsun zalimlere karşı olmak ve ne kadar zayıf ve kuvvetsiz olursa olsun her mazlumun yanında yer almak... Ta ki iyilikleri yaygınlaştırıp, kötülükleri ortadan kaldırıncaya kadar... Allah’ın dininin özünü kavramış her Müslümanın ilkesi de buydu.

    Hılfu’l Fudul harekâtı bu olayla sınırlı kalmadı. Bir müddet sonra devrin adetlerine göre Kâbe’yi ziyaret maksadıyla gelen Hasam kabilesinden bir adamın kızı kaçırıldı. Adam çaresizlik içerisinde sağa-sola koşmaya, rastladığı herkese yalvarmaya başladı. Bu durumu görenlerden birisi, “Sen git, Hılfu’l-Fudul’a başvur!”” dedi.

    Adam doğruca Kâbe’nin yanına varıp, “Ey Hılf-ül Fudul!” diye bağırmaya başladı. Bir anda çevresi eli kılıçlı insanlarla doldu. “Ne oldu sana, ne istiyorsun?” diye sormaya başladılar. Meseleyi öğrenince doğru kızı kaçıran Nübeyh’in evine gidildi. Kapısı çalınarak, “Ey Nübeyh yazıklar olsun sana! Bizim bu yolda sözeştiğimizi bilmiyor musun! Tez kızcağızı babasına geri ver!” diyerek kadını kurtarıp babasına teslim ettiler.

    Tepkisizlik Yerine Adalete Yardımcı Olmak

    Gerçekten Hılfu’l Fudul’un tesiri büyüktü ve İslâm’dan sonra da zalimleri korkutmaya devam etmiş bir harekâttı. Bu harekâta katılanlar ve onların çocukları iftihar duyarlardı.

    Nitekim Muaviye’nin halifeliği devrinde, yeğeni Medine Valisi Velid b. Utbe ile Hz. Hüseyin arasında bir maldan dolayı ihtilaf çıkmıştı. Velid, biraz da valilik nüfuzuna dayanarak haksız olduğunu kabullenmek istemiyordu.

    Hz. Hüseyin celâllenerek: “Vallahi ya adalete riayet eder hakkımı verirsin, yahut kılıcımı sıyırarak Rasulullah’ın mescidinin kapısına dikilir, milleti Hilfu’l-Fudul’a davet ederim!” dedi.

    Hz. Hüseyin’in yanında Abdullah b. Zübeyr de bulunuyordu. O da: “Eğer Hüseyin böyle bir davette bulunacak olursa vallahi ben de kılıcımı çeker, ona adalet üzere hakkı verilinceye kadar onunla birlikte ayaklanırım. Ya da hep beraber ölürüz”

    Bu sözler karşısında Velid çaresiz kalmış ve Hz. Hüseyin’in hakkını teslim etmişti.

    Gazzali Hz. Fıkhu’s Sîre’de Hılfu’l-Fudul konusunda şunları kaydeder:
    “Hılfu’l Fudul’a gelince, hayat sayfaları ne kadar kararmış olursa olsun, kötülükleri ne kadar artmış olursa olsun, toplumun kahramanlık ve iyilik için koşan faziletli insanlar bakımından boş olmadığını bir delilidir.

    Cahiliye devrinin o gafil çağlarında hayır sahiplerinden birkaç insan kalkıp, adaletin kurulması ve haksızlıkların ortadan kaldırılması ve buna benzer kaybolmuş faziletlerin kutsal topraklarda yenilenmesi üzerine anlaşıyorlar.”

    Acaba günümüz toplumlarının Hılfu’l-Fudul anlaşması gibi bir ahitleşmeden çıkaracakları dersler olamaz mı? Bu öyle bir ahitleşme ki, Allah Rasulü A.S. bile peygamberlikle şereflendikten sonra bile şöyle demişti: “Abdullah b. Cüda’nın evinde iştirak ettiğim bir anlaşmayı, hangi malı-mülkü bana teklif etseniz de bozmam. Bu anlaşmayı yapanlar Haşim, Zühre ve Teymoğullarıdır. Bunlar ebediyyen mazlumun yanında olacaklarına dair anlaşarak birbirlerine söz verdiler. Bugün de böyle bir anlaşmaya davet edilseydim hiç tereddüt etmeden katılırdım. İşte bu anlaşma Hılfu’l Fudul’dur.”

    Mazlumun yanında olmak, mazlumların haklarını zalimlere karşı korumak Allah Rasulü’nü bu kadar heyecanlandırıyorsa, bizlere düşen görev ne olmalıdır?



  3. 16.Ocak.2011, 14:57
    2
    Editör



    HILFU'L FUDUL


    “Ey Kureyş evlatları!

    Haksızlığa uğrayan bu mazlumun imdadına yetişin! Mekke’de evinden ve dostlarından uzak bir mazlumun imdadına...
    Haram, şerefi ve şanı tam olan kimseler içindir. Hak yiyen zalimler haramı ne bilir?”

    Mekke’de yankılanmaya başlayan bu sözler Ebu Kubeys Dağı’ndan geliyordu. Canhıraş bir feryattı bu. İnsanlar kulak kesilmiş bu sözleri dinliyor ve kimin tarafından söylendiğini anlamaya çalışıyorlardı. Kimdi bu sözlerin sahibi ve ne istiyordu?

    Kim bilir zulmün kol gezdiği Mekke dağlarında kaç mazlumun yardım çığlıkları yankılanmıştı! Devir, cahiliye devridir. Zannedilenin aksine “cahiliye devri” deyimi bilgisizlik devri değil, zulüm devri anlamındadır. İnsanların hiçbir konuda hukuka tabi olmadığı, her türlü zulmün zayıfları pençesinde inlettiği bir devir...

    Zulüm Karanlığında Bir Işık

    Yazının girişindeki yardım çığlıklarının sahibi, Zübeyd kabilesinden biriydi. Mekke’ye ziyaret ve ticaret için gelmişti. Mekke aristokratlarından As b. Vail ondan bazı şeyler satın almış, fakat parasını vermemişti. Adam bu dolandırıcılık karşısında yine Mekke’nin aristokrat ailelerinden yardım istemiş ama azarlanarak kovulmuştu. Çünkü Mekke’li değildi ve bu şehirde ona arka çıkacak kimsesi de yoktu. O da çıktığı yüksekçe bir yerden uğradığı haksızlık ve adaletsizliğe karşı insanları yardıma çağırıyordu.

    Darünnedve denilen şehir meclisi üyelerinden Hz. Peygamber’in amcası Zübeyr b. Abdülmuttalib adamla ilgilenip derdini dinledi. Ne var ki, sorun bir-iki kişinin derdine çare bulmakla çözülecek gibi değildi. Köklü ve kalıcı önlemler gerekiyordu. Zübeyr, Mekke’nin soylu ailelerinden Haşim, Muttalib, Zühre, Esed, Haris ve Teym oğullarının ileri gelenlerini topladı ve bir durum değerlendirmesi yapıldı.

    Peygamber Efendimiz’in yirmili yaşlarına denk gelen bu dönem, şirk ve cahiliyyenin bütün toplumu alabildiğine sardığı bir zaman dilimiydi. Bir taraftan da Ficar Harpleri denilen kabile savaşlarında oluk oluk kan akıyordu. Düşmanlık duygusu gittikçe artıyordu. Toplumda basit olaylar sebebiyle bile büyük hadiseler çıkıyor, insanlar faili meçhul cinayetlere kurban gidiyor, kan davaları ve düşmanlıklar alabildiğine yayılıyordu.

    Mekke’de can, mal ve namus emniyeti kalmamıştı. İnsanlar yarınlarından emin değillerdi. Pazar yerleri zorbaların tekeline geçmişti. İsteyen isteyenin malına el koyabiliyor, darda kalanlara faizle para verip ekonomiyi ellerinde tutuyorlardı. Aciz ve güçsüzler bu sermaye guruplarının elinde ödeyemedikleri borçlar ve faizler sebebiyle köle olarak kalıyor, bir eşya gibi alınıp satılıyorlardı. Kadınlar ticari bir mal gibi üzerinden para kazanılabilecek varlıklar olarak görülüyordu.

    Haysiyet ve şeref sahibi insanların bunlar karşısında vicdan azabı duymaması mümkün değildi. Zübeyd’li adamın durumu bardağı taşıran son damla olmuştu. Bu insanlık dışı gidişe dur denilmeli, haksızlık ve zulme son verilmeliydi. Yapılan görüşme ve konuşmalardan sonra, Peygamberimiz’in de aralarında bulunduğu heyet şu maddelerde mutabık kalındı.

    - Mekke’de -ister yerlisi, ister dışından olsun- zulme uğramış kimse bırakılmayacaktır.

    - Bundan böyle Mekke’de zulme asla meydan verilmeyecek zalime asla müsamaha ve fırsat tanınmayacaktır.

    - Zalimlerden haklarını alıncaya kadar, mazlumlarla beraber hareket edilecektir.

    Orada bulunanlar ahitlerini yerine getireceklerine dair şu yemini yaptılar:

    “Denizlerin bir kıl parçasını ıslatacak suları kalmayıncaya, Hira ve Sebir Dağı yerlerinden silinip gidinciye, Kâbe’de Hacerü’l Esved taşına hürmetle dokunma ibadeti ortadan kalkıncaya kadar andımıza sadık kalacağız.”

    Adalet: Her Devirde Herkes İçin

    İlk iş olarak As b. Vail’in kapısına dayanıldı. Zübeyd’li mağdurun malları ve alacakları tahsil edildi.

    Yaklaşık yirmi yıl sonra insanlar İslâm’la şereflenmeğe başladıklarında, Kur’an-ı Kerim’in öne çıkardığı toplumsal kurallardan en önemlisi Hılfu’l Fudul’da varılan ana prensip olmuştu: Ne kadar kuvvetli olursa olsun zalimlere karşı olmak ve ne kadar zayıf ve kuvvetsiz olursa olsun her mazlumun yanında yer almak... Ta ki iyilikleri yaygınlaştırıp, kötülükleri ortadan kaldırıncaya kadar... Allah’ın dininin özünü kavramış her Müslümanın ilkesi de buydu.

    Hılfu’l Fudul harekâtı bu olayla sınırlı kalmadı. Bir müddet sonra devrin adetlerine göre Kâbe’yi ziyaret maksadıyla gelen Hasam kabilesinden bir adamın kızı kaçırıldı. Adam çaresizlik içerisinde sağa-sola koşmaya, rastladığı herkese yalvarmaya başladı. Bu durumu görenlerden birisi, “Sen git, Hılfu’l-Fudul’a başvur!”” dedi.

    Adam doğruca Kâbe’nin yanına varıp, “Ey Hılf-ül Fudul!” diye bağırmaya başladı. Bir anda çevresi eli kılıçlı insanlarla doldu. “Ne oldu sana, ne istiyorsun?” diye sormaya başladılar. Meseleyi öğrenince doğru kızı kaçıran Nübeyh’in evine gidildi. Kapısı çalınarak, “Ey Nübeyh yazıklar olsun sana! Bizim bu yolda sözeştiğimizi bilmiyor musun! Tez kızcağızı babasına geri ver!” diyerek kadını kurtarıp babasına teslim ettiler.

    Tepkisizlik Yerine Adalete Yardımcı Olmak

    Gerçekten Hılfu’l Fudul’un tesiri büyüktü ve İslâm’dan sonra da zalimleri korkutmaya devam etmiş bir harekâttı. Bu harekâta katılanlar ve onların çocukları iftihar duyarlardı.

    Nitekim Muaviye’nin halifeliği devrinde, yeğeni Medine Valisi Velid b. Utbe ile Hz. Hüseyin arasında bir maldan dolayı ihtilaf çıkmıştı. Velid, biraz da valilik nüfuzuna dayanarak haksız olduğunu kabullenmek istemiyordu.

    Hz. Hüseyin celâllenerek: “Vallahi ya adalete riayet eder hakkımı verirsin, yahut kılıcımı sıyırarak Rasulullah’ın mescidinin kapısına dikilir, milleti Hilfu’l-Fudul’a davet ederim!” dedi.

    Hz. Hüseyin’in yanında Abdullah b. Zübeyr de bulunuyordu. O da: “Eğer Hüseyin böyle bir davette bulunacak olursa vallahi ben de kılıcımı çeker, ona adalet üzere hakkı verilinceye kadar onunla birlikte ayaklanırım. Ya da hep beraber ölürüz”

    Bu sözler karşısında Velid çaresiz kalmış ve Hz. Hüseyin’in hakkını teslim etmişti.

    Gazzali Hz. Fıkhu’s Sîre’de Hılfu’l-Fudul konusunda şunları kaydeder:
    “Hılfu’l Fudul’a gelince, hayat sayfaları ne kadar kararmış olursa olsun, kötülükleri ne kadar artmış olursa olsun, toplumun kahramanlık ve iyilik için koşan faziletli insanlar bakımından boş olmadığını bir delilidir.

    Cahiliye devrinin o gafil çağlarında hayır sahiplerinden birkaç insan kalkıp, adaletin kurulması ve haksızlıkların ortadan kaldırılması ve buna benzer kaybolmuş faziletlerin kutsal topraklarda yenilenmesi üzerine anlaşıyorlar.”

    Acaba günümüz toplumlarının Hılfu’l-Fudul anlaşması gibi bir ahitleşmeden çıkaracakları dersler olamaz mı? Bu öyle bir ahitleşme ki, Allah Rasulü A.S. bile peygamberlikle şereflendikten sonra bile şöyle demişti: “Abdullah b. Cüda’nın evinde iştirak ettiğim bir anlaşmayı, hangi malı-mülkü bana teklif etseniz de bozmam. Bu anlaşmayı yapanlar Haşim, Zühre ve Teymoğullarıdır. Bunlar ebediyyen mazlumun yanında olacaklarına dair anlaşarak birbirlerine söz verdiler. Bugün de böyle bir anlaşmaya davet edilseydim hiç tereddüt etmeden katılırdım. İşte bu anlaşma Hılfu’l Fudul’dur.”

    Mazlumun yanında olmak, mazlumların haklarını zalimlere karşı korumak Allah Rasulü’nü bu kadar heyecanlandırıyorsa, bizlere düşen görev ne olmalıdır?






+ Yorum Gönder