Konusunu Oylayın.: Mezhep Hakkında Bilgi Verirmisiniz?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Mezhep Hakkında Bilgi Verirmisiniz?
  1. 26.Aralık.2010, 14:19
    1
    Ferhat1991
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 30.Eylül.2009
    Üye No: 58064
    Mesaj Sayısı: 704
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0
    Yaş: 26

    Mezhep Hakkında Bilgi Verirmisiniz?






    Mezhep Hakkında Bilgi Verirmisiniz? Mumsema Selamun Aleyküm Kardeşlerim Mezhep Hakkında Bilgi Verirmisiniz İnsan Hangi Mezhepten Olduğunu Nerden Anlıyor Selametle Kalın (ALLAH (C.C) razı olsun)


  2. 26.Aralık.2010, 14:19
    1
    Ferhat1991 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli



    Selamun Aleyküm Kardeşlerim Mezhep Hakkında Bilgi Verirmisiniz İnsan Hangi Mezhepten Olduğunu Nerden Anlıyor Selametle Kalın (ALLAH (C.C) razı olsun)


    Benzer Konular

    - Mezhep nedir? Mezhep hakkında bilgi

    - Mezhep nedir? Mezhep terimi hakkında ansiklopedik bilgi

    - Zebur Hakkında bilgi verirmisiniz?

    - Türkiye'de Mezhep ve Tarikatler Hakkında Bilgi

    - Ashab-ı Kehf hakkında Hadis-i Şerif varmıdır?Sayıları hakkında bilgi verirmisiniz?

  3. 26.Aralık.2010, 14:25
    2
    YaZaROW
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Temmuz.2010
    Üye No: 77650
    Mesaj Sayısı: 1,125
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0

    Yanıt: Mezhep Hakkında Bilgi Verirmisiniz?




    Yaşadığın yere göre değişen bir örnek vereyim.

    Mardin'de elin kanasa hemen su bulamazsın.
    Fakat Balıkesir'de elin kanasa adım başı çeşme var. E hanefi mezhebinde 1 damla bile aksa, yerinden ayrılsa abdest bozuluyor. Bu hak mı? Elbette değil. Bu durumlara göre Peygamber efendimizin (s.a.v) ayrı ayrı kişilere verdiği fetvalara göre mezhepler ortaya çıkıyor. Bu mezhepleri en iyi tatbik edenlerin adıyla anılıyorlar.



  4. 26.Aralık.2010, 14:25
    2
    YaZaROW - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli



    Yaşadığın yere göre değişen bir örnek vereyim.

    Mardin'de elin kanasa hemen su bulamazsın.
    Fakat Balıkesir'de elin kanasa adım başı çeşme var. E hanefi mezhebinde 1 damla bile aksa, yerinden ayrılsa abdest bozuluyor. Bu hak mı? Elbette değil. Bu durumlara göre Peygamber efendimizin (s.a.v) ayrı ayrı kişilere verdiği fetvalara göre mezhepler ortaya çıkıyor. Bu mezhepleri en iyi tatbik edenlerin adıyla anılıyorlar.



  5. 26.Aralık.2010, 14:35
    3
    Ferhat1991
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 30.Eylül.2009
    Üye No: 58064
    Mesaj Sayısı: 704
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0
    Yaş: 26

    Yanıt: Mezhep Hakkında Bilgi Verirmisiniz?

    MEZHEP


    Sözlükte "gidilecek yol, gidilecek yer, görüş, doktrin, akım, gitmek ve takip etmek" gibi anlamlara gelen mezhep, dinî bir kavram olarak, kendi içinde tutarlı bir metot ve düşünce sistemine sahip itikâdî ve amelî doktrin manasına gelir. Mezhep kurucusu imam veya müçtehit, hüküm çıkarmada kullanılan deliller ile aslî delillerden hüküm çıkarma metotlarını belirleyen kimselerdir. Bu usül farklılıkları ile bunlara dayalı olarak ortaya çıkan hükümlerdeki farklılıklar mezhepleri oluşturmuştur.

    İslâm literatüründe mezhepler itikadî mezhepler ve amelî (fıkhî) mezhepler olmak üzere ikiye ayrılır. Tarih sahnesine çıkışı bakımından itikâdî mezhepler daha önce olup, oluşmasının arkasında siyasî sebepler yatmaktadır. Hz. Osman'ın şehadetiyle başlayıp Hz. Ali'nin Cemel ve Sıffın savaşlarıyla devam eden siyasî olaylar sonucunda siyasî ağırlıklı olan Haricî ve Şiî mezhepleri ortaya çıkmıştır. Bir müddet sonra da; fikir yönünden Cebriyye ve Mutezile gibi akımlar doğmuştur. İtikâdî mezheplerin ihtilaf noktalarını; hilâfet, büyük günah, kader, Allah'ın sıfatları ru'yetullah, insanın fiilleri, husun-kubuh, şefaat, nübüvvet, rızık, ecel gibi konular oluşturmaktadır. İtikâdî mezhepler ehl-i sünnet mezhepleri ve ehl-i sünnet dışı olmak üzere ikiye ayrılır. Ehl-i sünnet mezhepleri; Maturîdiyye, Eş'ariyye ve Selefiyye'dir. Ehl-i sünnetin dışındaki itikâdî mezheplerden Hâriciyye, Mutezîle, Şîa, Mürcie, Müşebbihe, Cebriyye ise, bunların meşhurlarındandır.

    Fıkhî mezheplerin ortaya çıkışı ise, dinî sebeplere dayanmaktadır. Hz. Peygamber döneminde bir ihtilaf söz konusu değildi. Zira bir problem olduğunda Hz. Peygambere sorularak çözümleniyordu. Hz. Peygamberden sonra, sahabe ve tabiûn döneminden itibaren görüş ayrılığı başlamış, asr-ı saadetten uzaklaştıkça da bu ihtilaflar çoğalmıştır. Bu görüş ayrılıklarının sebepleri şöyle sıralanabilir; a) Kitap ve sünnette geçen bazı kelime ve cümlelerin farklı anlaşılması ve yorumlanması, b) sözün hakikat veya mecaz anlamlarına çekilebilmesi, c) hadislerin bilinmemesi, sıhhat derecesi ve ölçüsü konusundaki farklı telakkiler, d) içtihat usûl ve gücünün farklılığı, e) sosyal ve tabiî çevrenin tesiri.

    Bu sebeplerden kaynaklanan görüş ayrılıkları bulunmakla birlikte, müçtehit imamlar devrine kadar mezheplerden söz edilmemektedir. Her merkezde birçok âlim ve müçtehit bulunmakta, soruları cevaplandırmakta ve davaları halletmektedirler; fakat bunlara izafe edilen bir mezhep yoktur. Bu devirde, fıkhın ve fıkıh usulünün tedvin edilmesi, nazari konularda içtihat edilmeye başlanması, fıkıh mekteplerinin teşekkül ederek münazara ve münakaşaların başlaması gibi sebeplerle mezhepler oluşmuş, bir çok fıkhî mezhep ya da düşünce sistemi ortaya çıkmıştır. Bunlardan büyük bir bölümü, taraftar bulamadığı için zamanla yok olmuştur. Ancak dört büyük amelî mezheb hala devam etmektedir. Bunlar; Hanefî, Şafiî, Malikî ve Hanbelî mezhepleridir. Ehl-i sünnet akidesine mensup olanlar bu dört mezhebi benimsemişlerdir. Şiiler ise Caferîliği tercih etmişlerdir.

    Dördüncü asra kadar bir kimsenin, dinî-amelî hayatında bir mezhebe bağlanmasının gerekliliğini ortaya atan olmamıştır. Tatbikatta, müçtehit olmayanlar, herhangi bir müçtehitten meselesinin hükmünü sorar, aldığı fetvaya uyabilir; fakat artık bütün meselelerini aynı müçtehide sorma mecburiyetini hatırına bile getirmezdi. Âlimler de, mezhep hükümlerine, imamın görüşlerine göre değil, kitap ve sünnet delillerine göre hüküm verirlerdi.

    Mezheplerin teşekkülünden bir müddet sonra, içtihat terbiye ve kültürünün değişip zayıflaması, hazır hükümlerin çoğalması, siyasî baskı gibi çeşitli nedenlerle mezhep taassubu meydana gelmiştir. Bununla birlikte bir mezhebe bağlılığın lüzumu da gündeme gelmiştir. Sonra gelen âlimlerden mezhep mukallit ve mutaassıpları, her mükellefin dört mezhepten birine bağlanmasının vacip olduğunu ve mezhebini terk edene ta'zir tatbik edilmesi gerektiğini iddia etmişlerdir. Buna mukabil, diğer bazı usulcüler ise, bir mezhebe bağlanmanın gerekli olmadığını, belki caiz olabileceğini, gerektiğinde o mezhebi bırakıp başka bir mezhebe geçilebileceğini kabul etmişlerdir.

    Herhangi bir mezhebe bağımlı kalmanın gerekli olmadığını kabul edenler, bunun bir kolaylık, genişlik ve rahmet olduğunu ileri sürmüşler ve Hz. Peygambere atfedilen "Ümmetimin ihtilafı rahmettir." mealindeki hadisi delil olarak göstermişlerdir (Suyûtî, el-Câmi'u's-Sağîr, I/13; Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, I/64).

    Herhangi bir mezhebe bağlılığın gerekliliğini savunmak ne kadar hatalı ve yanlış ise, "içtihat edemeyen kişinin karşılaştığı bütün meselelerde belirli bir imamı taklit etmesi vacip değildir; dilediği müçtehidi taklit edebilir, zira ümmetin ihtilafı rahmettir." demek de o derece yanlıştır.

    Öncelikle ileri sürülen bu hadis sahih olmayıp, munkatı'dır. Ayrıca bu hadis, ittifakla ilgili pekçok âyet ve hadisle de çelişmektedir. Bu hadisin Hz. Peygamber'den varit olduğunu kabul etmiş olsak bile, bu anlamda söylenmediği, belki, değişik görüşlerin tartışılmasından, gerçeğin ortaya çıkacağına, fikir ve düşünce özgürlüğüne, farklı görüşlerin tartışıldığı bir ortamda düşünürlerin ufkunun daha geniş olacağına işaret ettiği söylenebilir.

    Doğru sadece bir tanedir. Bütün müçtehitler bu doğruya ulaşmak, onu bulmak için gayret sarf etmişlerdir. Eğer doğruya ulaşabilmişlerse iki sevap, hata etmişlerse bir sevap kazanmışlardır. Aynı şekilde, mukallitlerin de, doğruya ulaşmak için gayret sarf etmeleri gerekir. Dolayısıyla, delilsiz olarak, körü körüne taklit etmek yerine, delillerine bakılarak kanaat getirilmesi, yani ittiba edilmesi gerekir. "Pek çok müftü fetva verse de, kalbine danış." (Süyûtî, Câmi'u's-Sağîr, I/40) sözü buna işaret etmektedir. Vicdanen doğru olduğuna inanmadan bir fetvaya uymak caiz değildir.

    Sonuç olarak; herkesin, hükmü asıl kaynaklarından, Kur'ân ve sünnetten alması gerekir. Buna gücü yetmeyenler ise, bir imama veya müçtehide ittiba edebilir. İttiba ise körü körüne taklit anlamına gelmeyip, müçtehidin deliline bakarak tercihte bulunmak, onun görüşünü paylaşmak anlamını taşımaktadır. Bir mezhebe bağlılığın gerekliliğini savunmak kadar, "kişi muhayyerdir, dilediği müçtehidi taklit eder" demek de doğru değildir. Verilen fetvanın, kişinin vicdanını tatmin etmesi gerekir. (İ.P.)


  6. 26.Aralık.2010, 14:35
    3
    Ferhat1991 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    MEZHEP


    Sözlükte "gidilecek yol, gidilecek yer, görüş, doktrin, akım, gitmek ve takip etmek" gibi anlamlara gelen mezhep, dinî bir kavram olarak, kendi içinde tutarlı bir metot ve düşünce sistemine sahip itikâdî ve amelî doktrin manasına gelir. Mezhep kurucusu imam veya müçtehit, hüküm çıkarmada kullanılan deliller ile aslî delillerden hüküm çıkarma metotlarını belirleyen kimselerdir. Bu usül farklılıkları ile bunlara dayalı olarak ortaya çıkan hükümlerdeki farklılıklar mezhepleri oluşturmuştur.

    İslâm literatüründe mezhepler itikadî mezhepler ve amelî (fıkhî) mezhepler olmak üzere ikiye ayrılır. Tarih sahnesine çıkışı bakımından itikâdî mezhepler daha önce olup, oluşmasının arkasında siyasî sebepler yatmaktadır. Hz. Osman'ın şehadetiyle başlayıp Hz. Ali'nin Cemel ve Sıffın savaşlarıyla devam eden siyasî olaylar sonucunda siyasî ağırlıklı olan Haricî ve Şiî mezhepleri ortaya çıkmıştır. Bir müddet sonra da; fikir yönünden Cebriyye ve Mutezile gibi akımlar doğmuştur. İtikâdî mezheplerin ihtilaf noktalarını; hilâfet, büyük günah, kader, Allah'ın sıfatları ru'yetullah, insanın fiilleri, husun-kubuh, şefaat, nübüvvet, rızık, ecel gibi konular oluşturmaktadır. İtikâdî mezhepler ehl-i sünnet mezhepleri ve ehl-i sünnet dışı olmak üzere ikiye ayrılır. Ehl-i sünnet mezhepleri; Maturîdiyye, Eş'ariyye ve Selefiyye'dir. Ehl-i sünnetin dışındaki itikâdî mezheplerden Hâriciyye, Mutezîle, Şîa, Mürcie, Müşebbihe, Cebriyye ise, bunların meşhurlarındandır.

    Fıkhî mezheplerin ortaya çıkışı ise, dinî sebeplere dayanmaktadır. Hz. Peygamber döneminde bir ihtilaf söz konusu değildi. Zira bir problem olduğunda Hz. Peygambere sorularak çözümleniyordu. Hz. Peygamberden sonra, sahabe ve tabiûn döneminden itibaren görüş ayrılığı başlamış, asr-ı saadetten uzaklaştıkça da bu ihtilaflar çoğalmıştır. Bu görüş ayrılıklarının sebepleri şöyle sıralanabilir; a) Kitap ve sünnette geçen bazı kelime ve cümlelerin farklı anlaşılması ve yorumlanması, b) sözün hakikat veya mecaz anlamlarına çekilebilmesi, c) hadislerin bilinmemesi, sıhhat derecesi ve ölçüsü konusundaki farklı telakkiler, d) içtihat usûl ve gücünün farklılığı, e) sosyal ve tabiî çevrenin tesiri.

    Bu sebeplerden kaynaklanan görüş ayrılıkları bulunmakla birlikte, müçtehit imamlar devrine kadar mezheplerden söz edilmemektedir. Her merkezde birçok âlim ve müçtehit bulunmakta, soruları cevaplandırmakta ve davaları halletmektedirler; fakat bunlara izafe edilen bir mezhep yoktur. Bu devirde, fıkhın ve fıkıh usulünün tedvin edilmesi, nazari konularda içtihat edilmeye başlanması, fıkıh mekteplerinin teşekkül ederek münazara ve münakaşaların başlaması gibi sebeplerle mezhepler oluşmuş, bir çok fıkhî mezhep ya da düşünce sistemi ortaya çıkmıştır. Bunlardan büyük bir bölümü, taraftar bulamadığı için zamanla yok olmuştur. Ancak dört büyük amelî mezheb hala devam etmektedir. Bunlar; Hanefî, Şafiî, Malikî ve Hanbelî mezhepleridir. Ehl-i sünnet akidesine mensup olanlar bu dört mezhebi benimsemişlerdir. Şiiler ise Caferîliği tercih etmişlerdir.

    Dördüncü asra kadar bir kimsenin, dinî-amelî hayatında bir mezhebe bağlanmasının gerekliliğini ortaya atan olmamıştır. Tatbikatta, müçtehit olmayanlar, herhangi bir müçtehitten meselesinin hükmünü sorar, aldığı fetvaya uyabilir; fakat artık bütün meselelerini aynı müçtehide sorma mecburiyetini hatırına bile getirmezdi. Âlimler de, mezhep hükümlerine, imamın görüşlerine göre değil, kitap ve sünnet delillerine göre hüküm verirlerdi.

    Mezheplerin teşekkülünden bir müddet sonra, içtihat terbiye ve kültürünün değişip zayıflaması, hazır hükümlerin çoğalması, siyasî baskı gibi çeşitli nedenlerle mezhep taassubu meydana gelmiştir. Bununla birlikte bir mezhebe bağlılığın lüzumu da gündeme gelmiştir. Sonra gelen âlimlerden mezhep mukallit ve mutaassıpları, her mükellefin dört mezhepten birine bağlanmasının vacip olduğunu ve mezhebini terk edene ta'zir tatbik edilmesi gerektiğini iddia etmişlerdir. Buna mukabil, diğer bazı usulcüler ise, bir mezhebe bağlanmanın gerekli olmadığını, belki caiz olabileceğini, gerektiğinde o mezhebi bırakıp başka bir mezhebe geçilebileceğini kabul etmişlerdir.

    Herhangi bir mezhebe bağımlı kalmanın gerekli olmadığını kabul edenler, bunun bir kolaylık, genişlik ve rahmet olduğunu ileri sürmüşler ve Hz. Peygambere atfedilen "Ümmetimin ihtilafı rahmettir." mealindeki hadisi delil olarak göstermişlerdir (Suyûtî, el-Câmi'u's-Sağîr, I/13; Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, I/64).

    Herhangi bir mezhebe bağlılığın gerekliliğini savunmak ne kadar hatalı ve yanlış ise, "içtihat edemeyen kişinin karşılaştığı bütün meselelerde belirli bir imamı taklit etmesi vacip değildir; dilediği müçtehidi taklit edebilir, zira ümmetin ihtilafı rahmettir." demek de o derece yanlıştır.

    Öncelikle ileri sürülen bu hadis sahih olmayıp, munkatı'dır. Ayrıca bu hadis, ittifakla ilgili pekçok âyet ve hadisle de çelişmektedir. Bu hadisin Hz. Peygamber'den varit olduğunu kabul etmiş olsak bile, bu anlamda söylenmediği, belki, değişik görüşlerin tartışılmasından, gerçeğin ortaya çıkacağına, fikir ve düşünce özgürlüğüne, farklı görüşlerin tartışıldığı bir ortamda düşünürlerin ufkunun daha geniş olacağına işaret ettiği söylenebilir.

    Doğru sadece bir tanedir. Bütün müçtehitler bu doğruya ulaşmak, onu bulmak için gayret sarf etmişlerdir. Eğer doğruya ulaşabilmişlerse iki sevap, hata etmişlerse bir sevap kazanmışlardır. Aynı şekilde, mukallitlerin de, doğruya ulaşmak için gayret sarf etmeleri gerekir. Dolayısıyla, delilsiz olarak, körü körüne taklit etmek yerine, delillerine bakılarak kanaat getirilmesi, yani ittiba edilmesi gerekir. "Pek çok müftü fetva verse de, kalbine danış." (Süyûtî, Câmi'u's-Sağîr, I/40) sözü buna işaret etmektedir. Vicdanen doğru olduğuna inanmadan bir fetvaya uymak caiz değildir.

    Sonuç olarak; herkesin, hükmü asıl kaynaklarından, Kur'ân ve sünnetten alması gerekir. Buna gücü yetmeyenler ise, bir imama veya müçtehide ittiba edebilir. İttiba ise körü körüne taklit anlamına gelmeyip, müçtehidin deliline bakarak tercihte bulunmak, onun görüşünü paylaşmak anlamını taşımaktadır. Bir mezhebe bağlılığın gerekliliğini savunmak kadar, "kişi muhayyerdir, dilediği müçtehidi taklit eder" demek de doğru değildir. Verilen fetvanın, kişinin vicdanını tatmin etmesi gerekir. (İ.P.)


  7. 26.Aralık.2010, 15:06
    4
    VanLi*
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 02.Nisan.2010
    Üye No: 74830
    Mesaj Sayısı: 1,056
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 12
    Bulunduğu yer: Van Erciş

    Yanıt: Mezhep Hakkında Bilgi Verirmisiniz?

  8. 26.Aralık.2010, 15:06
    4
    Devamlı Üye
  9. 26.Aralık.2010, 16:14
    5
    Ferhat1991
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 30.Eylül.2009
    Üye No: 58064
    Mesaj Sayısı: 704
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0
    Yaş: 26

    Yanıt: Mezhep Hakkında Bilgi Verirmisiniz?

    ALLAH (C.C) Razı Olsun İstediğimi Seçebiliyormuyum Yani?


  10. 26.Aralık.2010, 16:14
    5
    Ferhat1991 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    ALLAH (C.C) Razı Olsun İstediğimi Seçebiliyormuyum Yani?


  11. 26.Aralık.2010, 16:15
    6
    VanLi*
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 02.Nisan.2010
    Üye No: 74830
    Mesaj Sayısı: 1,056
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 12
    Bulunduğu yer: Van Erciş

    Yanıt: Mezhep Hakkında Bilgi Verirmisiniz?

    Evet hangisi size yakın hangisi sizin için daha kolay oluyorsa.


  12. 26.Aralık.2010, 16:15
    6
    Devamlı Üye
    Evet hangisi size yakın hangisi sizin için daha kolay oluyorsa.


  13. 26.Aralık.2010, 16:18
    7
    Ferhat1991
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 30.Eylül.2009
    Üye No: 58064
    Mesaj Sayısı: 704
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0
    Yaş: 26

    Yanıt: Mezhep Hakkında Bilgi Verirmisiniz?

    peki ALLAH (C.C) razı olsun


  14. 26.Aralık.2010, 16:18
    7
    Ferhat1991 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    peki ALLAH (C.C) razı olsun


  15. 26.Aralık.2010, 17:10
    8
    kvzkk
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 26.Aralık.2010
    Üye No: 82092
    Mesaj Sayısı: 9
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1

    Yanıt: Mezhep Hakkında Bilgi Verirmisiniz?

    Sahabe döneminde din hep birinci planda yer alıyordu. O mübarek insanlar bütün hayatlarını İslam`a göre düzenliyorlardı.

    İslam`ı yaşamak ve yaşatmak en önemli gayeleriydi…Daha sonra gelenlerde ise din öncelikli olmaktan çıktı.

    Artık onların gündemini daha çok mal, mülk, servet, saltanat, ganimetler, yeni yeni ülkeler fethetmek meşgul ediyordu….

    Büyük kitleler belki de bu yüzden dinlerini öğrenmeye vakit ayıramadılar. Dindeki bu eksikliklerini de, o devirde ilimle uğraşan,

    medreselerde müderrislik yapan ilim adamlarının bilgisine başvurarak gidermeye çalıştılar…

    Ebu Hanife, İmam Şaafi, Imam Malik, Ahmed bin Hanbel, Caferi Sadık, İbni Hazm gibi insanlar

    işte o medreselerde yetişen ve hocalık yapan bu ümmetin büyük alimlerindendir, ancak onlar hiçbir zaman „biz bir mezhep kuruyoruz, bizi taklid edin“demediler

    Artık insanlar dini hayattaki problemler için zahmet çekmiyor, araştırmaya girmiyor sadece bu alimlere danışarak çözüme ulaşıyorlardı…


    Bu durumdan devrin yöneticileride faydalanır oldu zamanla…Bazı uygunsuz icraatlarını bu alimlere onaylatmak istediler…

    Onaylayanlar „Saray Mollası“ ünvanını alarak rahata kavuştu, onaylamayanlar ise işkenceler uğradı. Kimiside haytından oldu, Ebu Hanife gibi…

    Yıllar geçtikce Kitap ve Sünnet`ten uzaklaşıldı, ve maalesef „Mezhep“ kelimesinin manasını bile bilmeyen insanlar tarafından „Mezhepcilik“ savunulur oldu

    Evet bu tarihi seyri daha da detaylandırarark uzun uzun anlatmak mümkündür..Şimdi BİZ bu konuda nasıl davranalım ?

    „Biz cahiliz, mukallidiz, Kur`anı anlayamayız, sünneti bilmeyiz, ömrümüzün sonuna kadar uğraşsak bile eski alimlerin bilgisine yetişemeyiz“

    diye onları körü körüne taklid mi edelim ? Yoksa, „Biz Mezhep filan tanımayız, onların hepsi sapık, bizim bilgimiz bize yeter“

    diye bu tarihi mirası yok mu sayalım ?İfrat ve Tefritten Rabbimize sığınarak diyoruz ki;

    Biz Tevhid Nesli olarak dinimizi önce Kur`andan ve onun canlı örneği Rasulullah`tan öğreniriz..

    Elbette ki, Rasulullah`ın Kur`ana aykırı bir söz söylemiyeceğinin bilincinde olarak…

    Bütün bunlardan sonra yinede konuları anlamada zorluk çekersek o zaman önceki alimlerimizin görüşlerine müraacat ederiz…

    Elbette ki, şeytanın hiç boş durmadığını ve alimlerin kitaplarının da korunmuş olmadığını hesaba katarak…


    İslâm Tarihinde Mezheblerin Çıkış Sebebleri


    MEZHEPLER HAKKINDA KISA BİR ARAŞTIRMA [1]
    Mezheb`in sözlük anlamı gitmek, izlemek, gidilen yol demektir. Mecazi olarak kişisel görüş, inanç ve doktrin karşılığında da kullanılır.

    Terim olarak bir müctehidin, dinin ayrıntılarına ilişkin, kendine özgü kural ve yöntemlerle oluşturduğu inanç ya da hukuk sistemini dile getirir.

    İslâm tarihinde, mezheb kelimesi genel olarak itikadi, siyasi ve fıkhi görüşlerin hepsi için kullanılmıştır.

    Buna karşılık siyasi ve itikadi mezhepler daha çok Fırka, Nihle, Makale kelimeleriyle ifade edilmiştir.

    Fırka (çoğulu fırak), farklı görüşlere sahib insan topluluğu demektir.

    Nihle (çoğulu nihal), görüş, inanış ve kabul ediş tarzı demektir.

    Makale (çoğulu makalat), fikir, inanış, görüş ve söz demektir. Çeşitli dinleri belirtmek için de Milel (tekili mille) kelimesi kullanılmıştır.

    Bazı mezheb tarihçileri, İslâm mezheblerini Hz. Peygamber'den rivayet edilen bir hadise göre taksim etmişlerdir.

    Bu hadiste Yahudilerin yetmiş bir, Hristiyanların yetmiş iki, fırkaya ayrıldığı, İslâm ümmetinin ise yetmiş üç fırkaya ayrılacağı,

    müslümanlardan Cehennem'den kurtulacakların Rasulullah'ın ve ashabının yolunu takib eden fırka (başka bir rivayette de birlik ve beraberlikten ayrılmayan

    cemaat) olduğu beyan edilmektedir. [2] Bazı mezheb tarihçileri bu hadiste söylenen rakamın çokluktan kinaye olmayıp hakiki sayı olduğuna inanarak yazdıkları

    eserlerde ana mezhebleri tesbit etmiş ve bunları da kendi aralarında kollara ayırarak mezheblerin sayısını yetmiş üçe ulaştırmışlardır.

    Yetmiş üç sayısını doldurmak isteyen bu âlimler, ne ana fırkaların, ne de kollarının sayısında ittifak edebilmişlerdir.

    Abdulkahir el-Bağdâdî (v. 429/1037) "el-Fark beynel-Fırak" isimli eserini, Ebul-Muzaffer el-Esferayînî (v.471/1078) "et-Tabsir fi'd-Din"isinıli eserini

    bu şekilde yazmışlardı. Bazı âlimler de hadiste bildirilen rakamın yalnızca çokluğu ifade ettiğini kabul ederek, eserlerini mezheblerin sayısına önem vermede

    n yazmışlardır. Ebul-Hasen el-Eş'arî (v.324/936) "Makalatü'l-İslamiyyin"i, Fahrettin er-Râzî (v.606/1210) "İtikadatü Fırakıl-Müslimîn vel-Müşrikîn"i

    bu tarzda yazmışlardır. İbn Hazm da (v. 456/1064) sahih olmadığını iddia ederek bu hadisi reddetmiş ve "el-Fasl fil-Milel ve Ehvai ve'n-Nihal"

    isimli eserinde tesbit edebildiği mezhebleri yazmıştır.


    İslâm Tarihinde Mezheblerin Çıkış Sebebleri

    Müslümanlar arasında mezheblerin çıkışını etkileyen başlıca sebepler şunlardır:
    1- İnsanların anlayış ve idrak seviyelerinin farklı oluşu, arzu ve isteklerinin uyuşmazlığı.

    2- Metod ve ölçülerin farklı oluşu. Mesela; Mu'tezile aklı esas almış ve nakli buna tabi kılmış, Ehl-i Sünnet nakli esas almış ve aklı bunu destekleyici
    mahiyette kullanmış, İslâm filozofları sadece aklı esas almışlardır.

    3-Arab ırkçılığı. Hz. Peygamber zamanında ortadan kalkan Hz. Osman'ın hilafetinin son yıllarında yeniden açık bir şekilde ortaya çıkarak
    anlaşmazlıklar üzerinde etkili oldu.

    4- Hilafet münakaşaları ve bunun neticesinde ortaya çıkan fitne ve iç savaşlar. Bu savaşlarda müslümanlardan ölenlerin ve öldürülenlerin durumu,
    öldürme (katl), büyük günah işleyenlerin (mürtekib-i kebirenin) durumu meselesi, büyük günah işleyenin kâfir olup olmaması, kader,
    cebir ve kulun iradesi meselesi, bu iç savaşlarda kaderin rolü, gibi meseleler müslümanlar arasında farklı görüşlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

    5- Karşılaşılan eski kültür ve inançların etkisi. Fethedilen ülkelerin değişik kültür ve dinlere mensub halkının bir kısmı samimi olarak
    ve bir kısmı da zahiren müslüman olmuşlardı. Bunlar eski din ve inanışlarının etkileri altında cebir, ihtiyar, Allahın sıfatları hakkında fikirlerini
    ortaya koşmuşlar ve bir kısım müslümanları da tesirleri altına almışlardı. Selef alimlerinin bunlara cevap vermekte yetersiz kalması
    sebebiyle Mutezile mezhebi ortaya çıktı. Bu mezhebin salikleri de akaidde akla önem veren bir metod geliştirmişlerdi.

    6- Eski Yunan, Hind ve İran felsefesinin Arapçaya tercüme edilmesi. Eski felsefenin pek çok hükümleri İslam akaidi ile uyuşmuyordu.
    Bazı müslümanlar İslam Akaidini felsefenin tesiri altında kalarak mütalaa etmişler ve çeşitli görüş ayrılıklarına sebep olmuşlardır.
    Mutezile, felsefe ile meşgul olmuş, İslam akaidini açıklamada felsefi metodları uygulamışlardır.

    7- Bir takım kıssacı ve hikayeciler, İslamla uyuşmayan asılsız hikayeleri nakletmişler ve müslümanlar arasında yaymışlardır.
    İsrailiyat denilen ve İslâmla bağdaşmayan bu hikayeler tefsirlere ve İslâm tarihlerine girmiş ve bu da müslümanlar arasında ihtilaflara yol açmıştır.

    8- İslâmın tanıdığı fikir hürriyeti. Hicri I. asrın sonlarından itibaren herkes istediği gibi düşünür ve görüşünü söylerdi.
    çıkça zarurat-ı diniyyeden birini veya birkaçını inkâr etmek hâriç, fikirler ve kanâatler üzerinde baskı yoktu. İlim adamları
    ortaya atılan meseleler üzerinde deliliyle birlikte hakikati arar, fikir ve kanaatını serbestçe beyan ederdi.

    9- Nassların karakteri. Kuranda muhkem ve müteşahih ayetlerin bulunması. Müteşabih nasların belirlenmesi ve bunların tefsir ve te'villeri
    ihtilafa yol açmıştır.

    10- Hadislerin, zabt edilme ve senedi konusunda konulan şartlar sebebiyle sahih, hasen ve zayıf kısımlarına ayrılması,
    zayıf hadisle amel edilip edilemeyeceği de ihtilaflara yol açmıştır.
    11- Arabçanın gramer ve belâgatını bütün incelikleriyle bilememek. İslâmın maksadını anlamamak, hüküm çıkarırken cehalet sebebiyle
    Kur'ân'ın bütünlüğüne riayet edememek.

    12- Heva ve nefse uymak, arzulara tabi olarak delilsiz hüküm vermek, başkalarını delilsiz taklid etmek.

    13- Örf ve âdetlerin değişik olması da mezheblerin çıkış sebeplerinden birisidir.


  16. 26.Aralık.2010, 17:10
    8
    kvzkk - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Sahabe döneminde din hep birinci planda yer alıyordu. O mübarek insanlar bütün hayatlarını İslam`a göre düzenliyorlardı.

    İslam`ı yaşamak ve yaşatmak en önemli gayeleriydi…Daha sonra gelenlerde ise din öncelikli olmaktan çıktı.

    Artık onların gündemini daha çok mal, mülk, servet, saltanat, ganimetler, yeni yeni ülkeler fethetmek meşgul ediyordu….

    Büyük kitleler belki de bu yüzden dinlerini öğrenmeye vakit ayıramadılar. Dindeki bu eksikliklerini de, o devirde ilimle uğraşan,

    medreselerde müderrislik yapan ilim adamlarının bilgisine başvurarak gidermeye çalıştılar…

    Ebu Hanife, İmam Şaafi, Imam Malik, Ahmed bin Hanbel, Caferi Sadık, İbni Hazm gibi insanlar

    işte o medreselerde yetişen ve hocalık yapan bu ümmetin büyük alimlerindendir, ancak onlar hiçbir zaman „biz bir mezhep kuruyoruz, bizi taklid edin“demediler

    Artık insanlar dini hayattaki problemler için zahmet çekmiyor, araştırmaya girmiyor sadece bu alimlere danışarak çözüme ulaşıyorlardı…


    Bu durumdan devrin yöneticileride faydalanır oldu zamanla…Bazı uygunsuz icraatlarını bu alimlere onaylatmak istediler…

    Onaylayanlar „Saray Mollası“ ünvanını alarak rahata kavuştu, onaylamayanlar ise işkenceler uğradı. Kimiside haytından oldu, Ebu Hanife gibi…

    Yıllar geçtikce Kitap ve Sünnet`ten uzaklaşıldı, ve maalesef „Mezhep“ kelimesinin manasını bile bilmeyen insanlar tarafından „Mezhepcilik“ savunulur oldu

    Evet bu tarihi seyri daha da detaylandırarark uzun uzun anlatmak mümkündür..Şimdi BİZ bu konuda nasıl davranalım ?

    „Biz cahiliz, mukallidiz, Kur`anı anlayamayız, sünneti bilmeyiz, ömrümüzün sonuna kadar uğraşsak bile eski alimlerin bilgisine yetişemeyiz“

    diye onları körü körüne taklid mi edelim ? Yoksa, „Biz Mezhep filan tanımayız, onların hepsi sapık, bizim bilgimiz bize yeter“

    diye bu tarihi mirası yok mu sayalım ?İfrat ve Tefritten Rabbimize sığınarak diyoruz ki;

    Biz Tevhid Nesli olarak dinimizi önce Kur`andan ve onun canlı örneği Rasulullah`tan öğreniriz..

    Elbette ki, Rasulullah`ın Kur`ana aykırı bir söz söylemiyeceğinin bilincinde olarak…

    Bütün bunlardan sonra yinede konuları anlamada zorluk çekersek o zaman önceki alimlerimizin görüşlerine müraacat ederiz…

    Elbette ki, şeytanın hiç boş durmadığını ve alimlerin kitaplarının da korunmuş olmadığını hesaba katarak…


    İslâm Tarihinde Mezheblerin Çıkış Sebebleri


    MEZHEPLER HAKKINDA KISA BİR ARAŞTIRMA [1]
    Mezheb`in sözlük anlamı gitmek, izlemek, gidilen yol demektir. Mecazi olarak kişisel görüş, inanç ve doktrin karşılığında da kullanılır.

    Terim olarak bir müctehidin, dinin ayrıntılarına ilişkin, kendine özgü kural ve yöntemlerle oluşturduğu inanç ya da hukuk sistemini dile getirir.

    İslâm tarihinde, mezheb kelimesi genel olarak itikadi, siyasi ve fıkhi görüşlerin hepsi için kullanılmıştır.

    Buna karşılık siyasi ve itikadi mezhepler daha çok Fırka, Nihle, Makale kelimeleriyle ifade edilmiştir.

    Fırka (çoğulu fırak), farklı görüşlere sahib insan topluluğu demektir.

    Nihle (çoğulu nihal), görüş, inanış ve kabul ediş tarzı demektir.

    Makale (çoğulu makalat), fikir, inanış, görüş ve söz demektir. Çeşitli dinleri belirtmek için de Milel (tekili mille) kelimesi kullanılmıştır.

    Bazı mezheb tarihçileri, İslâm mezheblerini Hz. Peygamber'den rivayet edilen bir hadise göre taksim etmişlerdir.

    Bu hadiste Yahudilerin yetmiş bir, Hristiyanların yetmiş iki, fırkaya ayrıldığı, İslâm ümmetinin ise yetmiş üç fırkaya ayrılacağı,

    müslümanlardan Cehennem'den kurtulacakların Rasulullah'ın ve ashabının yolunu takib eden fırka (başka bir rivayette de birlik ve beraberlikten ayrılmayan

    cemaat) olduğu beyan edilmektedir. [2] Bazı mezheb tarihçileri bu hadiste söylenen rakamın çokluktan kinaye olmayıp hakiki sayı olduğuna inanarak yazdıkları

    eserlerde ana mezhebleri tesbit etmiş ve bunları da kendi aralarında kollara ayırarak mezheblerin sayısını yetmiş üçe ulaştırmışlardır.

    Yetmiş üç sayısını doldurmak isteyen bu âlimler, ne ana fırkaların, ne de kollarının sayısında ittifak edebilmişlerdir.

    Abdulkahir el-Bağdâdî (v. 429/1037) "el-Fark beynel-Fırak" isimli eserini, Ebul-Muzaffer el-Esferayînî (v.471/1078) "et-Tabsir fi'd-Din"isinıli eserini

    bu şekilde yazmışlardı. Bazı âlimler de hadiste bildirilen rakamın yalnızca çokluğu ifade ettiğini kabul ederek, eserlerini mezheblerin sayısına önem vermede

    n yazmışlardır. Ebul-Hasen el-Eş'arî (v.324/936) "Makalatü'l-İslamiyyin"i, Fahrettin er-Râzî (v.606/1210) "İtikadatü Fırakıl-Müslimîn vel-Müşrikîn"i

    bu tarzda yazmışlardır. İbn Hazm da (v. 456/1064) sahih olmadığını iddia ederek bu hadisi reddetmiş ve "el-Fasl fil-Milel ve Ehvai ve'n-Nihal"

    isimli eserinde tesbit edebildiği mezhebleri yazmıştır.


    İslâm Tarihinde Mezheblerin Çıkış Sebebleri

    Müslümanlar arasında mezheblerin çıkışını etkileyen başlıca sebepler şunlardır:
    1- İnsanların anlayış ve idrak seviyelerinin farklı oluşu, arzu ve isteklerinin uyuşmazlığı.

    2- Metod ve ölçülerin farklı oluşu. Mesela; Mu'tezile aklı esas almış ve nakli buna tabi kılmış, Ehl-i Sünnet nakli esas almış ve aklı bunu destekleyici
    mahiyette kullanmış, İslâm filozofları sadece aklı esas almışlardır.

    3-Arab ırkçılığı. Hz. Peygamber zamanında ortadan kalkan Hz. Osman'ın hilafetinin son yıllarında yeniden açık bir şekilde ortaya çıkarak
    anlaşmazlıklar üzerinde etkili oldu.

    4- Hilafet münakaşaları ve bunun neticesinde ortaya çıkan fitne ve iç savaşlar. Bu savaşlarda müslümanlardan ölenlerin ve öldürülenlerin durumu,
    öldürme (katl), büyük günah işleyenlerin (mürtekib-i kebirenin) durumu meselesi, büyük günah işleyenin kâfir olup olmaması, kader,
    cebir ve kulun iradesi meselesi, bu iç savaşlarda kaderin rolü, gibi meseleler müslümanlar arasında farklı görüşlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

    5- Karşılaşılan eski kültür ve inançların etkisi. Fethedilen ülkelerin değişik kültür ve dinlere mensub halkının bir kısmı samimi olarak
    ve bir kısmı da zahiren müslüman olmuşlardı. Bunlar eski din ve inanışlarının etkileri altında cebir, ihtiyar, Allahın sıfatları hakkında fikirlerini
    ortaya koşmuşlar ve bir kısım müslümanları da tesirleri altına almışlardı. Selef alimlerinin bunlara cevap vermekte yetersiz kalması
    sebebiyle Mutezile mezhebi ortaya çıktı. Bu mezhebin salikleri de akaidde akla önem veren bir metod geliştirmişlerdi.

    6- Eski Yunan, Hind ve İran felsefesinin Arapçaya tercüme edilmesi. Eski felsefenin pek çok hükümleri İslam akaidi ile uyuşmuyordu.
    Bazı müslümanlar İslam Akaidini felsefenin tesiri altında kalarak mütalaa etmişler ve çeşitli görüş ayrılıklarına sebep olmuşlardır.
    Mutezile, felsefe ile meşgul olmuş, İslam akaidini açıklamada felsefi metodları uygulamışlardır.

    7- Bir takım kıssacı ve hikayeciler, İslamla uyuşmayan asılsız hikayeleri nakletmişler ve müslümanlar arasında yaymışlardır.
    İsrailiyat denilen ve İslâmla bağdaşmayan bu hikayeler tefsirlere ve İslâm tarihlerine girmiş ve bu da müslümanlar arasında ihtilaflara yol açmıştır.

    8- İslâmın tanıdığı fikir hürriyeti. Hicri I. asrın sonlarından itibaren herkes istediği gibi düşünür ve görüşünü söylerdi.
    çıkça zarurat-ı diniyyeden birini veya birkaçını inkâr etmek hâriç, fikirler ve kanâatler üzerinde baskı yoktu. İlim adamları
    ortaya atılan meseleler üzerinde deliliyle birlikte hakikati arar, fikir ve kanaatını serbestçe beyan ederdi.

    9- Nassların karakteri. Kuranda muhkem ve müteşahih ayetlerin bulunması. Müteşabih nasların belirlenmesi ve bunların tefsir ve te'villeri
    ihtilafa yol açmıştır.

    10- Hadislerin, zabt edilme ve senedi konusunda konulan şartlar sebebiyle sahih, hasen ve zayıf kısımlarına ayrılması,
    zayıf hadisle amel edilip edilemeyeceği de ihtilaflara yol açmıştır.
    11- Arabçanın gramer ve belâgatını bütün incelikleriyle bilememek. İslâmın maksadını anlamamak, hüküm çıkarırken cehalet sebebiyle
    Kur'ân'ın bütünlüğüne riayet edememek.

    12- Heva ve nefse uymak, arzulara tabi olarak delilsiz hüküm vermek, başkalarını delilsiz taklid etmek.

    13- Örf ve âdetlerin değişik olması da mezheblerin çıkış sebeplerinden birisidir.


  17. 26.Aralık.2010, 17:11
    9
    kvzkk
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 26.Aralık.2010
    Üye No: 82092
    Mesaj Sayısı: 9
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1

    Yanıt: Mezhep Hakkında Bilgi Verirmisiniz?

    Mezheplerin Çıkışı
    Hz. Peygamber (s.a.s), hayatta iken sahabiler arasında herhangi bir ihtilaf yoktu. Dinin usul ve füruunda sahabilerden
    bazısının anlamadığı bir mesele çıkarsa, Hz. Peygamber'e sorar, o da açıklardı. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer devirleri ile
    Hz. Osman'ın hilafetinin ilk yıllarında da herhangi bir ihtilaf çıkmamıştı. Sahabe ve tabiin devirlerinde akaidde bir mesele çıkarsa,
    hemen güvenilir alimlere müracaat olunur, hükmü alınır, ihtilafın çıkmasına fırsat verilmezdi. Akaid konularında vukua geldiği zaman
    ihtilaf ve çekişme ümmet için zararlı olur. Sahabe ve tabiin zamanlarında Ferâiz meseleleri gibi amele ait bazı ayrıntılarda görüş ayrılıkları olmuşsa da
    ameli sahadaki ihtilafın, çekişmeye sebep olması şöyle dursun İslâm toplumu için bir rahmet olmuştur. Hz. Osman'ın şehadetinden sonra
    tehlikeli olan siyasi ihtilaflar çıkmaya başladı. Özellikle hakem olayından sonra İslâm'da ilk siyâsî ayrılık ve bid'at mezhebleri kendilerini gösterdiler.
    İlk çıkan mezhebler siyası mahiyette olup bunlar dini bir kisveye bürünmüşlerdi.

    Müslümanlar arasında zuhur eden iç savaşlarda Hz. Ali'nin yanında yer alan sahabe ve tabiine Şia-i ûlâ denilmişti.
    Daha sonra ortaya çıkan Hz. Ali taraftarı mutaassıb grubların da Şia diye anılmaları sebebiyle Şia-i Ûla'ya bu "Ehl-i Sünnet vel-Cemaat" denilmiştir.

    Hakem olayına itiraz edip Hz. Ali'nin ordusundan ayrılanlara Havâric (hariciler) veya Marika veyahut Muhakkime-i Ülâ denilirdi.
    Diğer taraftan Hz. Osman'ın katillerinin yakalanıp kısas yapılmasını isteyenlere Şia-i Osman denilmişti. Hz. Osman'a sevgi besleyip
    Muaviye tarafını tutanlara da Nasıba deniliyordu. Emeviler devletinin yıkılmasından sonra Nasıba tamamen silinip gitmiştir.

    Hz. Ali'nin vefatından (40/660) sonra İbn Ömer, İbn Abbas gibi daha bir kısım sahabe hayatta iken akaidde meydana gelen ilk bid'at mezhebi,
    Kaderiyye olmuştur. Kader, kulun ihtiyar ve iradesi hakkında ilk konuşan, Ma'bed el-Cüheni (80/699),
    sonra bunun görüşlerini yayan Gaylan ed Dımeşki(126/743) olmuştur. Ma'bed, kulun tam ve mutlak bir iradesi olduğunu,
    kaderin bulunmadığı fikrini ortaya atınca, o zaman hayatta olan İbn Ömer ve İbn Abbas, bu fikirlere karşı çıkarak onu şiddetle kınamışlardı.
    Sonra Ca'd b. Dirhem (v. 118/726 cebir fikrini ortaya atmış, talebesi Cehm b. Safvan (v. 128/745) Ermenilere karşı bir ayaklanmaya katıldığı için
    öldürülünceye kadar bu fikrin yanında Allah'ın sıfatları hakkında görüşlerini yaymıştı.
    Hz. Ali'nin şehid edilmesinden (40/660) sonra, ashabın yolunda giden Ehl-i Sünnetin karşısında olan beş ayrı ana bid'at mezhebi ortaya çıkmıştır ki
    bunlar ileride zuhur edecek diğer bid'at mezheplerine kaynaklık etmişlerdir. Bu beş ana bid'at mezhebi Havaric, Kaderiyye, Cebriyye (Cehmiyye),
    Şia (Keysaniyye, Zeydiyye, İmamiyye) ve Mürcie'dir.

    İslamda Mezheplerin Hükmü

    Usul-i dinde (akaidde) ihtilaf zararlıdır Akaidde ihtilaf, bid'at ve sapıklığa götürür Sapıklık da büyüdüğü zaman küfre kadar iletir

    Akaidde ihtilaf, İslam ümmetinin birliğini bozar, dinde tefrika doğurur Bu sebeple, sahabe ve bunlara güzellikle tabi olan selef

    alimleri Usul-i dinde (akaidde) ihtilafı haram saymlşlar ve buna asla cevaz vermemiş1erdir Çünkü ümmetin birlik ve dayanışmasını

    aynı iman esasları etrafında ittifak etmek sağlar Kamil imanın mü'minleri birbirleriyle birleştirdiği kadar başka hiç bir şey birleştiremez:

    "Ve (Allah) onların gönüllerini (iman ve Allah sevgisiyle) birleştirendir Sen yeryüzünde bulunan her şeyi harcamaz olsaydın
    yine onların (müslümanların) gönüllerini bu derece kaynaştıramazdın Çünkü Allah onların aralarını (iman ile) birleştirip
    kaynaştırdı Çünkü O mutlak galibtir, yegane hüküm ve hikmet sahibidir" (el-Enfal, 8/63)

    İslam birliğini parçalayıcı nitelikteki akide ayrılıklarının haram olduğuna delalet eden ayetler çoktur:

    "Hepiniz toptan Allah'ın ipine sarılınız Ayrılıp parçalanmayınız" (3 /103)

    "Siz kendilerine apaçık deliller geldikten sonra ihtilaf ederek dağılıp parçalananlar gibi olmayın"( 3/105)

    Hz Peygamber'in Allah tarafından' getirmiş olduğu kesin delillerle sabit olan bir hükmün kendisi ihtilaf konusu yapılamaz Dinden

    olduğu kesin delillerle bilinen esaslardan (zarurâtı diniyyeden) birini veya birkaçını inkâr eden bir mezhebin İslâm ile alakası kesilir



    Fıkıhtaki ihtilaflar, itikattaki ihtilaflar gibi bid'at ve delâlete götürmez Usul-i din ile füru-ı dindeki (amelî hükümdeki) ihtilaf arasında

    büyük fark vardır İslâm dininin akaidinde kesin delilsiz ihtilaf haram, bid'at ve dalalet sayılırken fıkhi meselelerde içtihadların farklılığı

    rahmet sayılmıştır Böylece zaman ve mekânlara göre Muhammed ümmetine geniş imkânlar sağlanmış olur Hz Peygamber (sav)

    Muaz İbn Cebel'i (v19/640) Yemen'e vali olarak gönderirken ona sordu :


    "Ne ile hükmedeceksin?"
    O da "Allah'ın kitabıyla
    "Onda bulamazsan"
    Muaz: "Rasulullah'ın sünnetiyle hükmederim" dedi
    "Bunların herikisinde de bulamazsan ne yaparsın" diye sorunca,
    Muaz: "O zaman re'yimle içtihad ederim" dedi Rasulullah bu cevaptan memnun kalarak
    "Rasulünün elçisini, rasulünün razı olacağı bir şeye muvaffak kılan Allah'a hamdolsun " dedi [1]

    Böylece Rasulullah Kitab ve Sünnet'te hükmü bulunmayan meseleler hakkında ictihad etmesine izin verdi
    Fakih sahabiler de Muaz b Cebel'in yolunu takip ettiler



    Yalnız "mevrid-i nas'da içtihada mesağ yoktur" yani Kitab ve Sünnet'te hükmü bulunan bir mesele içtihad konusu
    olamaz Nasslardaki hükmü ne ise onunla hüküm verilir Hadisler mütevatir, meşhur, ahad, muttasıl, munkatı, mürsel gibi kısımlara
    ayrılır Mütevatir (bunun sayısı çok azdır) ve meşhur hadisi her müctehid delil olarak alır Hanefiler hadis hususunda titiz
    davrandıkları için çoğu zaman ahad haberi delil olarak kabul etmezlerdi Şâfiî, ahad haberi kıyasa tercih ederdi


    Tabiin ve Tebe-i Tabiin devrinde Hicaz'da hadis bilenler çok olduğu için Hicaz fukahasına "Ehlül-Hadis" denmiştir Irak'ta daha çok rey,
    kıyas ve içtihad yoluyla hüküm verildiği için, Irak fakihlerine de "Ehl-i Rey" denilmiştir
    Hicri I asrın sonlarından itibaren mezheblerin kurucuları, akaid ve fıkıhtaki görüşlerini beyan ederler,
    meselelerin hükümlerini açıklarlardı Bunlardan okuyanlar ve yazanlar, sözlerini ve içtihadlarını duyan insanlar,
    bunların görüş ve açıklamalarına uyarlardı Böylece bu zatların görüş ve içtihadları halkın anlayışlarında bir mezheb olarak yerleşip kalmıştır
    Mezheb sahibi olan bu büyük âlim ve imamlar hiç bir zaman, biz bir mezheb kuruyoruz, bize uyunuz, diye halkı görüşlerine uymaya çağırmazlardı
    Hükümdar, emir gibi kimselerin davet ve emriyle de bir mezheb kurmaya yeltenmemişlerdi


    Fıkhi ihtilafın cevazıyla beraber mezhebi içtihadın Kur'ân'ın ruhuna uygun olması gereklidir Yani içtihat tevhid, mahlukata şefkat,
    başkalarının can, namus ve mal haklarına hürmet, iffet, adalet, eşitlik, istikamet, emanet ve vazifelere riayet,
    iyilik ve bunda yardımlaşma esaslarına aykırı olmamalıdır


  18. 26.Aralık.2010, 17:11
    9
    kvzkk - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Mezheplerin Çıkışı
    Hz. Peygamber (s.a.s), hayatta iken sahabiler arasında herhangi bir ihtilaf yoktu. Dinin usul ve füruunda sahabilerden
    bazısının anlamadığı bir mesele çıkarsa, Hz. Peygamber'e sorar, o da açıklardı. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer devirleri ile
    Hz. Osman'ın hilafetinin ilk yıllarında da herhangi bir ihtilaf çıkmamıştı. Sahabe ve tabiin devirlerinde akaidde bir mesele çıkarsa,
    hemen güvenilir alimlere müracaat olunur, hükmü alınır, ihtilafın çıkmasına fırsat verilmezdi. Akaid konularında vukua geldiği zaman
    ihtilaf ve çekişme ümmet için zararlı olur. Sahabe ve tabiin zamanlarında Ferâiz meseleleri gibi amele ait bazı ayrıntılarda görüş ayrılıkları olmuşsa da
    ameli sahadaki ihtilafın, çekişmeye sebep olması şöyle dursun İslâm toplumu için bir rahmet olmuştur. Hz. Osman'ın şehadetinden sonra
    tehlikeli olan siyasi ihtilaflar çıkmaya başladı. Özellikle hakem olayından sonra İslâm'da ilk siyâsî ayrılık ve bid'at mezhebleri kendilerini gösterdiler.
    İlk çıkan mezhebler siyası mahiyette olup bunlar dini bir kisveye bürünmüşlerdi.

    Müslümanlar arasında zuhur eden iç savaşlarda Hz. Ali'nin yanında yer alan sahabe ve tabiine Şia-i ûlâ denilmişti.
    Daha sonra ortaya çıkan Hz. Ali taraftarı mutaassıb grubların da Şia diye anılmaları sebebiyle Şia-i Ûla'ya bu "Ehl-i Sünnet vel-Cemaat" denilmiştir.

    Hakem olayına itiraz edip Hz. Ali'nin ordusundan ayrılanlara Havâric (hariciler) veya Marika veyahut Muhakkime-i Ülâ denilirdi.
    Diğer taraftan Hz. Osman'ın katillerinin yakalanıp kısas yapılmasını isteyenlere Şia-i Osman denilmişti. Hz. Osman'a sevgi besleyip
    Muaviye tarafını tutanlara da Nasıba deniliyordu. Emeviler devletinin yıkılmasından sonra Nasıba tamamen silinip gitmiştir.

    Hz. Ali'nin vefatından (40/660) sonra İbn Ömer, İbn Abbas gibi daha bir kısım sahabe hayatta iken akaidde meydana gelen ilk bid'at mezhebi,
    Kaderiyye olmuştur. Kader, kulun ihtiyar ve iradesi hakkında ilk konuşan, Ma'bed el-Cüheni (80/699),
    sonra bunun görüşlerini yayan Gaylan ed Dımeşki(126/743) olmuştur. Ma'bed, kulun tam ve mutlak bir iradesi olduğunu,
    kaderin bulunmadığı fikrini ortaya atınca, o zaman hayatta olan İbn Ömer ve İbn Abbas, bu fikirlere karşı çıkarak onu şiddetle kınamışlardı.
    Sonra Ca'd b. Dirhem (v. 118/726 cebir fikrini ortaya atmış, talebesi Cehm b. Safvan (v. 128/745) Ermenilere karşı bir ayaklanmaya katıldığı için
    öldürülünceye kadar bu fikrin yanında Allah'ın sıfatları hakkında görüşlerini yaymıştı.
    Hz. Ali'nin şehid edilmesinden (40/660) sonra, ashabın yolunda giden Ehl-i Sünnetin karşısında olan beş ayrı ana bid'at mezhebi ortaya çıkmıştır ki
    bunlar ileride zuhur edecek diğer bid'at mezheplerine kaynaklık etmişlerdir. Bu beş ana bid'at mezhebi Havaric, Kaderiyye, Cebriyye (Cehmiyye),
    Şia (Keysaniyye, Zeydiyye, İmamiyye) ve Mürcie'dir.

    İslamda Mezheplerin Hükmü

    Usul-i dinde (akaidde) ihtilaf zararlıdır Akaidde ihtilaf, bid'at ve sapıklığa götürür Sapıklık da büyüdüğü zaman küfre kadar iletir

    Akaidde ihtilaf, İslam ümmetinin birliğini bozar, dinde tefrika doğurur Bu sebeple, sahabe ve bunlara güzellikle tabi olan selef

    alimleri Usul-i dinde (akaidde) ihtilafı haram saymlşlar ve buna asla cevaz vermemiş1erdir Çünkü ümmetin birlik ve dayanışmasını

    aynı iman esasları etrafında ittifak etmek sağlar Kamil imanın mü'minleri birbirleriyle birleştirdiği kadar başka hiç bir şey birleştiremez:

    "Ve (Allah) onların gönüllerini (iman ve Allah sevgisiyle) birleştirendir Sen yeryüzünde bulunan her şeyi harcamaz olsaydın
    yine onların (müslümanların) gönüllerini bu derece kaynaştıramazdın Çünkü Allah onların aralarını (iman ile) birleştirip
    kaynaştırdı Çünkü O mutlak galibtir, yegane hüküm ve hikmet sahibidir" (el-Enfal, 8/63)

    İslam birliğini parçalayıcı nitelikteki akide ayrılıklarının haram olduğuna delalet eden ayetler çoktur:

    "Hepiniz toptan Allah'ın ipine sarılınız Ayrılıp parçalanmayınız" (3 /103)

    "Siz kendilerine apaçık deliller geldikten sonra ihtilaf ederek dağılıp parçalananlar gibi olmayın"( 3/105)

    Hz Peygamber'in Allah tarafından' getirmiş olduğu kesin delillerle sabit olan bir hükmün kendisi ihtilaf konusu yapılamaz Dinden

    olduğu kesin delillerle bilinen esaslardan (zarurâtı diniyyeden) birini veya birkaçını inkâr eden bir mezhebin İslâm ile alakası kesilir



    Fıkıhtaki ihtilaflar, itikattaki ihtilaflar gibi bid'at ve delâlete götürmez Usul-i din ile füru-ı dindeki (amelî hükümdeki) ihtilaf arasında

    büyük fark vardır İslâm dininin akaidinde kesin delilsiz ihtilaf haram, bid'at ve dalalet sayılırken fıkhi meselelerde içtihadların farklılığı

    rahmet sayılmıştır Böylece zaman ve mekânlara göre Muhammed ümmetine geniş imkânlar sağlanmış olur Hz Peygamber (sav)

    Muaz İbn Cebel'i (v19/640) Yemen'e vali olarak gönderirken ona sordu :


    "Ne ile hükmedeceksin?"
    O da "Allah'ın kitabıyla
    "Onda bulamazsan"
    Muaz: "Rasulullah'ın sünnetiyle hükmederim" dedi
    "Bunların herikisinde de bulamazsan ne yaparsın" diye sorunca,
    Muaz: "O zaman re'yimle içtihad ederim" dedi Rasulullah bu cevaptan memnun kalarak
    "Rasulünün elçisini, rasulünün razı olacağı bir şeye muvaffak kılan Allah'a hamdolsun " dedi [1]

    Böylece Rasulullah Kitab ve Sünnet'te hükmü bulunmayan meseleler hakkında ictihad etmesine izin verdi
    Fakih sahabiler de Muaz b Cebel'in yolunu takip ettiler



    Yalnız "mevrid-i nas'da içtihada mesağ yoktur" yani Kitab ve Sünnet'te hükmü bulunan bir mesele içtihad konusu
    olamaz Nasslardaki hükmü ne ise onunla hüküm verilir Hadisler mütevatir, meşhur, ahad, muttasıl, munkatı, mürsel gibi kısımlara
    ayrılır Mütevatir (bunun sayısı çok azdır) ve meşhur hadisi her müctehid delil olarak alır Hanefiler hadis hususunda titiz
    davrandıkları için çoğu zaman ahad haberi delil olarak kabul etmezlerdi Şâfiî, ahad haberi kıyasa tercih ederdi


    Tabiin ve Tebe-i Tabiin devrinde Hicaz'da hadis bilenler çok olduğu için Hicaz fukahasına "Ehlül-Hadis" denmiştir Irak'ta daha çok rey,
    kıyas ve içtihad yoluyla hüküm verildiği için, Irak fakihlerine de "Ehl-i Rey" denilmiştir
    Hicri I asrın sonlarından itibaren mezheblerin kurucuları, akaid ve fıkıhtaki görüşlerini beyan ederler,
    meselelerin hükümlerini açıklarlardı Bunlardan okuyanlar ve yazanlar, sözlerini ve içtihadlarını duyan insanlar,
    bunların görüş ve açıklamalarına uyarlardı Böylece bu zatların görüş ve içtihadları halkın anlayışlarında bir mezheb olarak yerleşip kalmıştır
    Mezheb sahibi olan bu büyük âlim ve imamlar hiç bir zaman, biz bir mezheb kuruyoruz, bize uyunuz, diye halkı görüşlerine uymaya çağırmazlardı
    Hükümdar, emir gibi kimselerin davet ve emriyle de bir mezheb kurmaya yeltenmemişlerdi


    Fıkhi ihtilafın cevazıyla beraber mezhebi içtihadın Kur'ân'ın ruhuna uygun olması gereklidir Yani içtihat tevhid, mahlukata şefkat,
    başkalarının can, namus ve mal haklarına hürmet, iffet, adalet, eşitlik, istikamet, emanet ve vazifelere riayet,
    iyilik ve bunda yardımlaşma esaslarına aykırı olmamalıdır


  19. 26.Aralık.2010, 17:24
    10
    kvzkk
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 26.Aralık.2010
    Üye No: 82092
    Mesaj Sayısı: 9
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1

    Yanıt: Mezhep Hakkında Bilgi Verirmisiniz?

    Bid'at Mezheplerinin Özellikleri

    Bid'at; bazı kimselerin dinde olmayan bir şeyi sonradan ortaya atıp bunu şer'î imiş gibi göstermeleri ve bununla Allah'a ibadeti kasdetmeleridir.
    Bid'atlar, küfre götüren ve küfre iletmeyen olarak iki kısımdır. Mesela; Bahaîlerin Hz. Muhammed'in son peygamber olmayıp ondan sonra rasullerin geleceğini
    iddia etmeleri. Nusayrîlerin Hz. Ali'ye ulûhiyyet isnad etmeleri küfürdür. Mu'tezile'nin Kelâmullah'ın mahlûk olduğu görüşünde olmaları ise,
    küfre götürmeyen bir bid'attir.
    Acaba akaidde hangi ihtilaf sünnet dairesinde, yani Rasulullah ile ashabının takib ettiği yola uygun, hangisi Rasulullah'ın akide sünnetinin dışındadır.
    Küfre giren bir mezhebi tesbit etmek kolaydır. Fakat akaid sahasında ortaya atılan bütün bid'atları tesbit etmek, imkânsız değilse de çok zordur.
    Bid'at mezheblerinin bütün alâmetlerini tam olarak vermek zor ise de bunların açık ve genel özellikleri şöyle sıralanabilir.





    1- Müslümanların büyük kalabalığından, ehl-i İslâmın büyük çoğunluğundan ayrılmak. Sahabiler ve büyük müçtehid imamların yolundan gidenler,
    müslümanların büyük kalabalığını teşkil ederler. Bunlara da sünnîler denilir.

    2- Kendi heva ve heveslerine tabi olmak. Delilsiz takib edilen yollar eğridir ve bid'at yoludur.

    3-Mütevatir hadisten başkasını kabul etmemek küfre götürmezse de sahih hadisleri kabul etmemek eğrilik ve sapıklığa götürür.

    4-Kitab ve Sünnet'te bulunmayan bir kavli veya bir fiili şer'î ve dini olarak ortaya attıklarında, halkı bunu kabul etmeye zorlamak,
    halkı buna uyması için baskı yapmak.

    5- Kur'an'ın muhkemini bırakıp müteşabihlerine tabi olmak ve muhkem âyetleri de delilsiz keyfi olarak te'vil etmek.

    6- Hüküm çıkarırken Kur'anın bütünlüğüne riayet etmemek. Halbuki Kur'an'ın birbirleriyle çelişen hiç bir âyeti yoktur.

    ("Eğer o (Kur'an) Allah'tan başkası tarafından olsaydı, elbette içinde birbirini tutmayan pek çok şeyler bulurlardı" (en-Nisa, 4/82).


    7- Zarurat-ı diniyyeden birini veya bir kaçını inkâr etmek,iman esaslarının zıddı olan bir takım inançlar taşımaları sebebiyle bazı mezheblerküfre düşmüşlerdir.

    Mezheblerin genel tasnifi


    islâm tarihinde zuhur etmiş mezhebler başlıca üç kısımdır:

    A) Siyasi mezhebler: Bunlar önceleri siyasi bir maksatla ortaya çıkmış, sonraları itikadî bir kisveye bürünmüşlerdir.
    İlk önce zuhur eden siyâsî mezhebler üçtür.

    Nasıba: Hz. Osman ve Muaviye taraftarları,
    Şia: Hz. Ali taraftarları;
    Havaric: Hz. Ali ve Muaviye'ye karşı çıkanlardır.


    B) İtikadi Mezhebler (akaid mezhebleri): İkiye ayrılır:


    1- Ehl-i Sünnet mezhebleri: Bunlar da ikiye ayrılır:
    a) Eh1-i Sünnet-i hassa denilen Selefiyye. Selefiyye'nin mütekaddimini ve müteahhirini vardır
    b) Eh1-i Sünnet-i amme: Matüridiyye, Eş'ariyye. Bunlara Halefiyye de denir.

    2- Ehl-i Bid'at: Ehl-i Bid'at mezhebleri de ikiye ayrılır

    a) Küfre düşmeyenler: İki kolu dışında Hariciye, Kaderiyye, Mutezile, Cebriyye (sorumluluk yoktur diyenleri hariç), Zeydiyye,
    İmamiyye (İsna Aşeriyye), Kerramiyye, Naccariye, Haseviyye.

    b) Küfre düşen bid'at mezhebleri: Haricilerden Acâride'nin Meymuniyye kolu, Yezidiyye, Batıniyye-i Nizariyye (ki bu mezheb hicri
    5. asrın sonlarına doğru Hassan Sabbah tarafından kurulmuştur), Nusayriyye, Dürziyye (Dürzilik), Babilik ve Behailik (Behaiyye).



    C) Fıkhî mezhepler: Fıkıh mezheblerinin hepsi de Kur'an ve Sünneti esas alırlar. Bunlar da ikiye ayrılır:

    1- Bugün tabileri bulunan mezhebler: Hanefiyye, Şafüyye, Malikiyye, Hanbeliyye, Caferiye, Zeydiye ve Zahiriyyedir.
    Bu sonuncusunun müntesibi pek az kalmıştır. Hindistan taraflarında Zahiri mezhebine bağlanan pek az kimse vardır.

    2- Tabileri kalmamış olanlar: Bugün tabi ve müntesibleri kalmamış ve fıkıh tarihine geçmiş olan mezheblerin imamları şunlardır:
    Abdullah b. Şübrüme (v.h. 144), Abdurrahman el-Evzai (v. 157), Süfyan es-Sevri (v. 161), Muhammed b. Abdurrahman b. Ebi Leyla (v. 148),
    İshak bin Rahuye (Raheveyh, v. 238), Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi (v. 310), Leys b. Sa'd (v.175), Müzeni (v. 264),
    Ebu Sevr İbrahim b. Halid Muhammed b. İshak b. Huzeyme (v. 311).


    Akaid mezheblerin muhtelif açılardan taksimi


    A) Allah'ın sıfatları. Allah'ın sıfatlarını, zat-ı Bari ile kaim, hakiki ve vücudi olarak kabul edenlere Sıfatiyye denilir.
    Ehl-i Sünnet mezheblerinin hepsi, Hişâmiyye ve Kerramiye gibi. Yalnız Hişamiyye ve Kerramiyye Mücessime (Allah'a cismiyet isnad edenler)
    ve Müşebbihe'den (Allah'ı başkalarına benzetenlerden) idi.
    Allah'ın zatından başka sıfatları yoktur, O'nun sıfatları zatının aynıdır, zatının tealluk ettiği şeylere göre bir durumudur diyenler;
    Cehmiyye ve Mu'tezile'dir. Bunlar, Allah bilir, âlimdir ama onun zâtına zaid hakiki bir ilim sıfatı yoktur, zatının bilme hali
    (alimiyyet = biliciliği) vardır, derler. Allah'ın sıfatlarını zatının aynı kabul edenlere, sıfatları nefy ettikleri için "muattıla" denilir.


    B) İmanın hakikatı konusunda mezhebler. İman edilecek konular mü'menün bih veya imanın müteallakı denilir.
    Mü'menün bih, Hz. Peygamber'in Allah tarafından getirip tebliğ etmiş olduğu kesinlikle bilinen esas ve hükümlerdir.
    Bunlara zarurat-ı diniyye de denilir. Namaz kılmak, zinadan kaçınmak gibi zarurat-ı diniyyenin neler olduğunda
    -bunlar hem subutu, hem de manaya delaleti kat'i nasslar ile sabit olduğu için, küfre düşen mezhebler hariç- bütün İslâm mezhebleri ittifak etmiştir.
    Mü'menun bihe inanmak keyfiyetine imanın hakikatı denilir. İmanın hakikatı konusunda başlıca 5 mezheb vardır:

    1- Cumhur-ı Muhakkikin. Bunlar Matüridiyye'nin çoğunluğu ve Eş'ariyye'nin bir kısmıdır. Bunlara göre;
    iman kalb ile tasdiktir. Mü'menün bihi kalbiyle kabul edip doğrulamaktır. Bir kimseye diliyle ikrar, müslüman olduğunun bilinip ona İslâm muamelesinin
    uygulanması için lazımdır.

    2- Kavl-i Meşhurcular. Bunlar Şemsül-Eimmeti's-Serahsi, Muhammed Pezdevi gibi bir takım Hanefiyye fukahasına uyanlardır.
    Bunlara göre iman, kalb ile tasdik ve dil ile ikrardır. Bunlar, "öldürülmek veya evinin yakılması korkusu gibi bir mazereti olmadan diliyle de ikrar etmeyen,
    mü'min olmaz" diyenlerdir.

    3- Hariciler, Mu'tezile, Zeydiyye. Bunlara göre, iman kalb ile tasdik, dil ile ikrar, farzları ile ifa etmek ve haramlardan kaçınmaktır.
    Büyük günahına tevbe etmeden ölen kimsenin ebediyyen cehennemde kalacağına inandıkları için bu mezheblere bağlı bulunan kimselere Va'idiyye de denilmiştir.

    4- Kerramiyye. İman sadece dil ile ikrardır, diyenlerdir. Bu mezheb zamanla ortadan kalkmıştır.

    5- Mürcie. "İman Allah'ı bilmektir. Kâfire yaptığı iyilik fayda vermediği gibi mü'mine de günah zarar vermez.
    Günahkâr mü'min cehenneme girmez, hasenâtı kabul edilir, seyyiâtı affedilir" diyenlerdir.
    Böyle diyenlere, mezhebler tarihinde "Mürcie-i ehl-i dalal" da denilir. Bu mezheb de zamanla yok olmuştur.


    C- Kulun ihtiyarı ve kader konusunda çıkmış olan başlıca üç mezheb vardır.

    1- Cebriyye: Kulun ihtiyar ve iradesinin olmadığını iddia edenlerdir.

    2- Kaderiyye ve Mu'tezile: Kulun mutlak hür olduğunu ve işini kendisi dinleyip yarattığını iddia edenlerdir.

    3- Ehl-i Sünnet mezhebleri: Kulun hür olduğunu kabul etmekle beraber kadere de saygılı olan kimselerin mezhebidir.


  20. 26.Aralık.2010, 17:24
    10
    kvzkk - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Bid'at Mezheplerinin Özellikleri

    Bid'at; bazı kimselerin dinde olmayan bir şeyi sonradan ortaya atıp bunu şer'î imiş gibi göstermeleri ve bununla Allah'a ibadeti kasdetmeleridir.
    Bid'atlar, küfre götüren ve küfre iletmeyen olarak iki kısımdır. Mesela; Bahaîlerin Hz. Muhammed'in son peygamber olmayıp ondan sonra rasullerin geleceğini
    iddia etmeleri. Nusayrîlerin Hz. Ali'ye ulûhiyyet isnad etmeleri küfürdür. Mu'tezile'nin Kelâmullah'ın mahlûk olduğu görüşünde olmaları ise,
    küfre götürmeyen bir bid'attir.
    Acaba akaidde hangi ihtilaf sünnet dairesinde, yani Rasulullah ile ashabının takib ettiği yola uygun, hangisi Rasulullah'ın akide sünnetinin dışındadır.
    Küfre giren bir mezhebi tesbit etmek kolaydır. Fakat akaid sahasında ortaya atılan bütün bid'atları tesbit etmek, imkânsız değilse de çok zordur.
    Bid'at mezheblerinin bütün alâmetlerini tam olarak vermek zor ise de bunların açık ve genel özellikleri şöyle sıralanabilir.





    1- Müslümanların büyük kalabalığından, ehl-i İslâmın büyük çoğunluğundan ayrılmak. Sahabiler ve büyük müçtehid imamların yolundan gidenler,
    müslümanların büyük kalabalığını teşkil ederler. Bunlara da sünnîler denilir.

    2- Kendi heva ve heveslerine tabi olmak. Delilsiz takib edilen yollar eğridir ve bid'at yoludur.

    3-Mütevatir hadisten başkasını kabul etmemek küfre götürmezse de sahih hadisleri kabul etmemek eğrilik ve sapıklığa götürür.

    4-Kitab ve Sünnet'te bulunmayan bir kavli veya bir fiili şer'î ve dini olarak ortaya attıklarında, halkı bunu kabul etmeye zorlamak,
    halkı buna uyması için baskı yapmak.

    5- Kur'an'ın muhkemini bırakıp müteşabihlerine tabi olmak ve muhkem âyetleri de delilsiz keyfi olarak te'vil etmek.

    6- Hüküm çıkarırken Kur'anın bütünlüğüne riayet etmemek. Halbuki Kur'an'ın birbirleriyle çelişen hiç bir âyeti yoktur.

    ("Eğer o (Kur'an) Allah'tan başkası tarafından olsaydı, elbette içinde birbirini tutmayan pek çok şeyler bulurlardı" (en-Nisa, 4/82).


    7- Zarurat-ı diniyyeden birini veya bir kaçını inkâr etmek,iman esaslarının zıddı olan bir takım inançlar taşımaları sebebiyle bazı mezheblerküfre düşmüşlerdir.

    Mezheblerin genel tasnifi


    islâm tarihinde zuhur etmiş mezhebler başlıca üç kısımdır:

    A) Siyasi mezhebler: Bunlar önceleri siyasi bir maksatla ortaya çıkmış, sonraları itikadî bir kisveye bürünmüşlerdir.
    İlk önce zuhur eden siyâsî mezhebler üçtür.

    Nasıba: Hz. Osman ve Muaviye taraftarları,
    Şia: Hz. Ali taraftarları;
    Havaric: Hz. Ali ve Muaviye'ye karşı çıkanlardır.


    B) İtikadi Mezhebler (akaid mezhebleri): İkiye ayrılır:


    1- Ehl-i Sünnet mezhebleri: Bunlar da ikiye ayrılır:
    a) Eh1-i Sünnet-i hassa denilen Selefiyye. Selefiyye'nin mütekaddimini ve müteahhirini vardır
    b) Eh1-i Sünnet-i amme: Matüridiyye, Eş'ariyye. Bunlara Halefiyye de denir.

    2- Ehl-i Bid'at: Ehl-i Bid'at mezhebleri de ikiye ayrılır

    a) Küfre düşmeyenler: İki kolu dışında Hariciye, Kaderiyye, Mutezile, Cebriyye (sorumluluk yoktur diyenleri hariç), Zeydiyye,
    İmamiyye (İsna Aşeriyye), Kerramiyye, Naccariye, Haseviyye.

    b) Küfre düşen bid'at mezhebleri: Haricilerden Acâride'nin Meymuniyye kolu, Yezidiyye, Batıniyye-i Nizariyye (ki bu mezheb hicri
    5. asrın sonlarına doğru Hassan Sabbah tarafından kurulmuştur), Nusayriyye, Dürziyye (Dürzilik), Babilik ve Behailik (Behaiyye).



    C) Fıkhî mezhepler: Fıkıh mezheblerinin hepsi de Kur'an ve Sünneti esas alırlar. Bunlar da ikiye ayrılır:

    1- Bugün tabileri bulunan mezhebler: Hanefiyye, Şafüyye, Malikiyye, Hanbeliyye, Caferiye, Zeydiye ve Zahiriyyedir.
    Bu sonuncusunun müntesibi pek az kalmıştır. Hindistan taraflarında Zahiri mezhebine bağlanan pek az kimse vardır.

    2- Tabileri kalmamış olanlar: Bugün tabi ve müntesibleri kalmamış ve fıkıh tarihine geçmiş olan mezheblerin imamları şunlardır:
    Abdullah b. Şübrüme (v.h. 144), Abdurrahman el-Evzai (v. 157), Süfyan es-Sevri (v. 161), Muhammed b. Abdurrahman b. Ebi Leyla (v. 148),
    İshak bin Rahuye (Raheveyh, v. 238), Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi (v. 310), Leys b. Sa'd (v.175), Müzeni (v. 264),
    Ebu Sevr İbrahim b. Halid Muhammed b. İshak b. Huzeyme (v. 311).


    Akaid mezheblerin muhtelif açılardan taksimi


    A) Allah'ın sıfatları. Allah'ın sıfatlarını, zat-ı Bari ile kaim, hakiki ve vücudi olarak kabul edenlere Sıfatiyye denilir.
    Ehl-i Sünnet mezheblerinin hepsi, Hişâmiyye ve Kerramiye gibi. Yalnız Hişamiyye ve Kerramiyye Mücessime (Allah'a cismiyet isnad edenler)
    ve Müşebbihe'den (Allah'ı başkalarına benzetenlerden) idi.
    Allah'ın zatından başka sıfatları yoktur, O'nun sıfatları zatının aynıdır, zatının tealluk ettiği şeylere göre bir durumudur diyenler;
    Cehmiyye ve Mu'tezile'dir. Bunlar, Allah bilir, âlimdir ama onun zâtına zaid hakiki bir ilim sıfatı yoktur, zatının bilme hali
    (alimiyyet = biliciliği) vardır, derler. Allah'ın sıfatlarını zatının aynı kabul edenlere, sıfatları nefy ettikleri için "muattıla" denilir.


    B) İmanın hakikatı konusunda mezhebler. İman edilecek konular mü'menün bih veya imanın müteallakı denilir.
    Mü'menün bih, Hz. Peygamber'in Allah tarafından getirip tebliğ etmiş olduğu kesinlikle bilinen esas ve hükümlerdir.
    Bunlara zarurat-ı diniyye de denilir. Namaz kılmak, zinadan kaçınmak gibi zarurat-ı diniyyenin neler olduğunda
    -bunlar hem subutu, hem de manaya delaleti kat'i nasslar ile sabit olduğu için, küfre düşen mezhebler hariç- bütün İslâm mezhebleri ittifak etmiştir.
    Mü'menun bihe inanmak keyfiyetine imanın hakikatı denilir. İmanın hakikatı konusunda başlıca 5 mezheb vardır:

    1- Cumhur-ı Muhakkikin. Bunlar Matüridiyye'nin çoğunluğu ve Eş'ariyye'nin bir kısmıdır. Bunlara göre;
    iman kalb ile tasdiktir. Mü'menün bihi kalbiyle kabul edip doğrulamaktır. Bir kimseye diliyle ikrar, müslüman olduğunun bilinip ona İslâm muamelesinin
    uygulanması için lazımdır.

    2- Kavl-i Meşhurcular. Bunlar Şemsül-Eimmeti's-Serahsi, Muhammed Pezdevi gibi bir takım Hanefiyye fukahasına uyanlardır.
    Bunlara göre iman, kalb ile tasdik ve dil ile ikrardır. Bunlar, "öldürülmek veya evinin yakılması korkusu gibi bir mazereti olmadan diliyle de ikrar etmeyen,
    mü'min olmaz" diyenlerdir.

    3- Hariciler, Mu'tezile, Zeydiyye. Bunlara göre, iman kalb ile tasdik, dil ile ikrar, farzları ile ifa etmek ve haramlardan kaçınmaktır.
    Büyük günahına tevbe etmeden ölen kimsenin ebediyyen cehennemde kalacağına inandıkları için bu mezheblere bağlı bulunan kimselere Va'idiyye de denilmiştir.

    4- Kerramiyye. İman sadece dil ile ikrardır, diyenlerdir. Bu mezheb zamanla ortadan kalkmıştır.

    5- Mürcie. "İman Allah'ı bilmektir. Kâfire yaptığı iyilik fayda vermediği gibi mü'mine de günah zarar vermez.
    Günahkâr mü'min cehenneme girmez, hasenâtı kabul edilir, seyyiâtı affedilir" diyenlerdir.
    Böyle diyenlere, mezhebler tarihinde "Mürcie-i ehl-i dalal" da denilir. Bu mezheb de zamanla yok olmuştur.


    C- Kulun ihtiyarı ve kader konusunda çıkmış olan başlıca üç mezheb vardır.

    1- Cebriyye: Kulun ihtiyar ve iradesinin olmadığını iddia edenlerdir.

    2- Kaderiyye ve Mu'tezile: Kulun mutlak hür olduğunu ve işini kendisi dinleyip yarattığını iddia edenlerdir.

    3- Ehl-i Sünnet mezhebleri: Kulun hür olduğunu kabul etmekle beraber kadere de saygılı olan kimselerin mezhebidir.


  21. 26.Aralık.2010, 17:28
    11
    kvzkk
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 26.Aralık.2010
    Üye No: 82092
    Mesaj Sayısı: 9
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1

    Yanıt: Mezhep Hakkında Bilgi Verirmisiniz?

    MEZHEP VE MEZHEPCİLİĞİN DEĞERLENDİRMESİ

    Genel Çerçeve :

    Önce üç noktanın altını kalın çizgilerle çizelim:

    1- Mezhepleri eleştirmek; kesinlikle, "Mezhep kurucusu" dediğimiz / bildiğimiz kişileri eleştirmek değildir.
    Bu kişiler - en azından- İslam'a verdikleri emek açısından saygıdeğerdirler. Vardıkları her hüküm eleştirilebilir yada taktir edilebilir.
    Genel kural: Yanılan, eleştiren yada eleştirilen olabilir

    2-"Mezhep kurucusu" dediğimiz / bildiğimiz kişiler; kesinlikle "Mezhep kurmak" amacında olmamışlardır.
    Önlerine gelen / günün sorunlarına çözüm üretmişlerdir. Tabii ki hata yada isabet edilmiş olabilir.
    Yada o gün için geçerli olan çözüm, bu gün için yetersiz kalabilir.

    (Bu gün varılan noktayı görebilseler... Tepkileri ne olurdu??)

    3- Eleştirilen Nokta: Mezhebin; Dinin "Olmazsa olmazı" haline getirilmiş olmasıdır... Bununla da yetinmeyip
    "Mezhep = Din" Hatta: "Mezhep olmadan Din olmaz" noktasına gelinmesidir.

    Mezheplerin Dayanağı :

    Mezheplerin Kuran'da bir dayanağı var mıdır?
    (Açıklamayı sonraya bırakarak cevaplayalım) Yoktur...!
    Peygambere atfedilen, "Mezheplere onay" olarak yorumlanabilecek ifadeler...?
    Her şeyden önce, Kuran'la çeliştiği için uydurmadır...
    Buna rağmen; toplumun büyük çoğunluğu -hatta aydınlarımız- açısından; nasıl, dinin "Olmazsa Olmazı" ve hatta: "Mezhep = Din" durumuna getirildi...?
    Çeşitli oranlarda etkili olan bir çok etken sayılabilir. Fakat ana başlık: "Dinin çıkar için kullanılmasıdır"
    Konuya "Tarikat Şartlanmışlığının" dışında bakılmaktadır. Mezhep sorunu üstüne, birde tarikat düğümü atılmışsa, Bu düğüm çözülmeden,
    mezhep konusunun ele alınmasının anlamı yoktur.

    Mezhepler Gerekli midir?

    Soruna değişik açılardan bakılabilir.
    Akla gelen ilk sorular ve verilen klasik(?) cevaplar:
    Allah'ın elçisi ve ashabının bir mezhebi var mıydı? -varsa- hangi mezheptendi?
    Cevap: Peygamberin Mezhebe ihtiyacı olur mu? Ashap da sorularını Ona sorardı
    Mezheplere sonra neden ihtiyaç oldu?
    Cevap: İslam Devleti büyüdü, Zaman da değişti, yeni sorunlar ortaya çıktı. Bunların çözümü için... [[1]]
    Daha sonra; İçtihat kapılarını da kapattınız.
    İçtihat kapıları kapandıktan(!?) sonra yaşanan değişim; O zamana kadar olanla kıyaslanamayacak kadar büyüktür.
    Bu sorunlar; asırlarca önce verilen hükümlerle nasıl çözümlenecek?
    Bu sorunun cevabını, mezheplerin gerekli olduğunu savunanlar herhalde vereceklerdir.

    Bir ilahiyatçının, herhangi bir konuda yorumunu okuyorsunuz.
    Beğenmezsiniz, yada kısmen / tamamen beğenirsiniz. Alacağınız -varsa- alırsınız. Konu orada biter.

    "Mezhep Kurucusu" dediğimiz / bildiğimiz kişiler de bu günkü ilahiyatçılar gibi; gündemde olan yada önlerine getirilen bir sorunun yorumunu yapmışlardır.
    İsabet vardır / yoktur. Ve o yorum, bu gün hala, geçerlidir / geçersizdir. Konunun gerçek boyutu bundan ibarettir.

    Kuran: "Eksik / noksan olmadığını - Detayları ile açıklandığını - Öğüt için kolaylaştırıldığını" söylüyor mu?

    Aksini söylemek; Bir anlamda -haşa- Kuran'ın yetersizliğini iddia etmektir.

    Tarih boyunca, yaşamış herhangi bir alimin yorumlarından faydalanmak ayrı şeydir.

    Buna rağmen aranan bir Detay bulunamadı mı?

    O noktadan itibaren, Yaratanın: Ruhsat verdiği / aklınıza vicdanınıza danışarak hareket edebileceğiniz alana girdiniz demektir...

    Yazının tamamını okuduktan sonra, Eğer objektif olabilirsek; "Mezhepler Gerekli midir?" sorusunun cevabını vermek zor olmayacak...
    Tabii ortaya konulan fikirlerin aksi de savunulabilir. Fakat bir fikrin / savunmanın tutarlı olabilmesi için; Önce, "Reddedilen fikirlerin tutarsızlığı"
    ortaya konulmalıdır.

    Dört mezhepten her biri, diğer üçünü "Hak" biliyor...?

    Bu ifadenin "Mantık açısından" bir tutarlılığı yoktur....

    Bir kişinin önüne bir konu / soru / sorun geliyor. Kendince güvenilir olan belgelere / kaynaklara / nedenlere dayanarak,
    konu hakkında bir karara / çözüme varıyor. Daha önce -yada sonra- başka bir kişinin, aynı sorun hakkında başka bir çözüme / sonuca ulaştığını öğreniyor
    / görüyor... Ve O çözümü "Doğru" buluyor...?

    Bu "Doğru Bulma" Ancak kendi bulduğu "Farklı çözümde yanıldığını kabul ederse" tutarlı olur.

    Bu kural uygulanmış olsa idi zaten "Dört Mezhep" olmazdı....

    "Dört hak mezhep...?"

    Bu ifade: "Bunlar dışındaki mezheplerin hak olmadığı" iddiasıdır.

    Bu ifade / iddia, değişik açılardan eleştirilebilir. Fakat "düşünenler için" uzatmaya gerek yok.


  22. 26.Aralık.2010, 17:28
    11
    kvzkk - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    MEZHEP VE MEZHEPCİLİĞİN DEĞERLENDİRMESİ

    Genel Çerçeve :

    Önce üç noktanın altını kalın çizgilerle çizelim:

    1- Mezhepleri eleştirmek; kesinlikle, "Mezhep kurucusu" dediğimiz / bildiğimiz kişileri eleştirmek değildir.
    Bu kişiler - en azından- İslam'a verdikleri emek açısından saygıdeğerdirler. Vardıkları her hüküm eleştirilebilir yada taktir edilebilir.
    Genel kural: Yanılan, eleştiren yada eleştirilen olabilir

    2-"Mezhep kurucusu" dediğimiz / bildiğimiz kişiler; kesinlikle "Mezhep kurmak" amacında olmamışlardır.
    Önlerine gelen / günün sorunlarına çözüm üretmişlerdir. Tabii ki hata yada isabet edilmiş olabilir.
    Yada o gün için geçerli olan çözüm, bu gün için yetersiz kalabilir.

    (Bu gün varılan noktayı görebilseler... Tepkileri ne olurdu??)

    3- Eleştirilen Nokta: Mezhebin; Dinin "Olmazsa olmazı" haline getirilmiş olmasıdır... Bununla da yetinmeyip
    "Mezhep = Din" Hatta: "Mezhep olmadan Din olmaz" noktasına gelinmesidir.

    Mezheplerin Dayanağı :

    Mezheplerin Kuran'da bir dayanağı var mıdır?
    (Açıklamayı sonraya bırakarak cevaplayalım) Yoktur...!
    Peygambere atfedilen, "Mezheplere onay" olarak yorumlanabilecek ifadeler...?
    Her şeyden önce, Kuran'la çeliştiği için uydurmadır...
    Buna rağmen; toplumun büyük çoğunluğu -hatta aydınlarımız- açısından; nasıl, dinin "Olmazsa Olmazı" ve hatta: "Mezhep = Din" durumuna getirildi...?
    Çeşitli oranlarda etkili olan bir çok etken sayılabilir. Fakat ana başlık: "Dinin çıkar için kullanılmasıdır"
    Konuya "Tarikat Şartlanmışlığının" dışında bakılmaktadır. Mezhep sorunu üstüne, birde tarikat düğümü atılmışsa, Bu düğüm çözülmeden,
    mezhep konusunun ele alınmasının anlamı yoktur.

    Mezhepler Gerekli midir?

    Soruna değişik açılardan bakılabilir.
    Akla gelen ilk sorular ve verilen klasik(?) cevaplar:
    Allah'ın elçisi ve ashabının bir mezhebi var mıydı? -varsa- hangi mezheptendi?
    Cevap: Peygamberin Mezhebe ihtiyacı olur mu? Ashap da sorularını Ona sorardı
    Mezheplere sonra neden ihtiyaç oldu?
    Cevap: İslam Devleti büyüdü, Zaman da değişti, yeni sorunlar ortaya çıktı. Bunların çözümü için... [[1]]
    Daha sonra; İçtihat kapılarını da kapattınız.
    İçtihat kapıları kapandıktan(!?) sonra yaşanan değişim; O zamana kadar olanla kıyaslanamayacak kadar büyüktür.
    Bu sorunlar; asırlarca önce verilen hükümlerle nasıl çözümlenecek?
    Bu sorunun cevabını, mezheplerin gerekli olduğunu savunanlar herhalde vereceklerdir.

    Bir ilahiyatçının, herhangi bir konuda yorumunu okuyorsunuz.
    Beğenmezsiniz, yada kısmen / tamamen beğenirsiniz. Alacağınız -varsa- alırsınız. Konu orada biter.

    "Mezhep Kurucusu" dediğimiz / bildiğimiz kişiler de bu günkü ilahiyatçılar gibi; gündemde olan yada önlerine getirilen bir sorunun yorumunu yapmışlardır.
    İsabet vardır / yoktur. Ve o yorum, bu gün hala, geçerlidir / geçersizdir. Konunun gerçek boyutu bundan ibarettir.

    Kuran: "Eksik / noksan olmadığını - Detayları ile açıklandığını - Öğüt için kolaylaştırıldığını" söylüyor mu?

    Aksini söylemek; Bir anlamda -haşa- Kuran'ın yetersizliğini iddia etmektir.

    Tarih boyunca, yaşamış herhangi bir alimin yorumlarından faydalanmak ayrı şeydir.

    Buna rağmen aranan bir Detay bulunamadı mı?

    O noktadan itibaren, Yaratanın: Ruhsat verdiği / aklınıza vicdanınıza danışarak hareket edebileceğiniz alana girdiniz demektir...

    Yazının tamamını okuduktan sonra, Eğer objektif olabilirsek; "Mezhepler Gerekli midir?" sorusunun cevabını vermek zor olmayacak...
    Tabii ortaya konulan fikirlerin aksi de savunulabilir. Fakat bir fikrin / savunmanın tutarlı olabilmesi için; Önce, "Reddedilen fikirlerin tutarsızlığı"
    ortaya konulmalıdır.

    Dört mezhepten her biri, diğer üçünü "Hak" biliyor...?

    Bu ifadenin "Mantık açısından" bir tutarlılığı yoktur....

    Bir kişinin önüne bir konu / soru / sorun geliyor. Kendince güvenilir olan belgelere / kaynaklara / nedenlere dayanarak,
    konu hakkında bir karara / çözüme varıyor. Daha önce -yada sonra- başka bir kişinin, aynı sorun hakkında başka bir çözüme / sonuca ulaştığını öğreniyor
    / görüyor... Ve O çözümü "Doğru" buluyor...?

    Bu "Doğru Bulma" Ancak kendi bulduğu "Farklı çözümde yanıldığını kabul ederse" tutarlı olur.

    Bu kural uygulanmış olsa idi zaten "Dört Mezhep" olmazdı....

    "Dört hak mezhep...?"

    Bu ifade: "Bunlar dışındaki mezheplerin hak olmadığı" iddiasıdır.

    Bu ifade / iddia, değişik açılardan eleştirilebilir. Fakat "düşünenler için" uzatmaya gerek yok.


  23. 26.Aralık.2010, 17:29
    12
    kvzkk
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 26.Aralık.2010
    Üye No: 82092
    Mesaj Sayısı: 9
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1

    Yanıt: Mezhep Hakkında Bilgi Verirmisiniz?

    Bir tek soru soralım :

    Eğer bu günkü mezhebimizden başka bir mezhepten olan; Ana-Babadan doğsa idik; Yüzde kaçımız daha Hak / İyi olduğunu görerek,
    bu gün içinde olduğumuz mezhebe dönebilirdik...?

    Ve daha acısı, Bu cümlede: "Mezhep" kelimesi yerine "Din" kelimesini koyarsak, Soru yine geçerli olur...

    Ve yüzde kaçımız, Bu soruyu samimiyetle cevaplayacak medeni cesarete sahibiz...?

    Ve Netice -istemesek de- "Atalarımızdan böyle gördük" mazeretine dayanacak...

    Kuran'ın "Bu mazereti nasıl değerlendirdiğini" biliyoruz sanırım...

    Mezheplerin "Kuran'daki İslam'a" Uygunluğu...?

    Mezheplerin; dinin "Olmazsa Olmazı" durumunu bir tarafa bırakalım; Kurandaki İslam'a "Her yönü ile, tam olarak uydukları" iddia edilebilir mi?

    -- Sahabenin hepsi adl (adalet sahibidir) aralarındaki muhalefet "İçtihat Farkından" olmaktadır. (Ehli Sünnet)
    (Buna göre Cemel Vakası ve Sıffin savaşı da İçtihat farkıdır.)

    -- Suç işlese de İmamın ardında namaz kılınır. Zorla da başa geçse itaat edilir. İsyan suçtur. İsyan etmiş olarak ölen kafir olur. (Hanbeli) [2/s:210][2]

    --- Hadis rivayet eden Sahabi meçhul olsa da bu hadis kabul edilir. Bu hadisle amel caizdir. Ravisi güvenilir kişi olmayan fakat Yalan olduğu sabit olmayan
    Hadiste böyledir. (Hanbeli) [1/s:210] (Kuran'la çelişiyor mu sorusuna hiç gerek yoktur(?))

    Ciddi bir tarama yapıldığında, bu liste hayli kabaracaktır sanırım.

    Bu görüşlerde olmayan diğer mezhepler; bunlara nasıl "Hak" diyebilir. Derse ne ölçüde tutarlı olur?

    Mezhepler ve Hoşgörü :

    Tarih boyunca; kendi aralarında ve mezheplerle iktidarlar arasında "Hoşgörü" ne ölçüde geçerli olmuştur? İktidarlar diğer Ekol-Mezhep taraftarlarını ezerken,
    desteklenen mezhep huzursuzluk - acı duymuş mudur?

    Bu sorulara, "Hayır" diyen örnekler çoktur. "Evet" diyen örnekler yoktur yada çok azdır.

    -- Ehli Sünnet kelamının kurucularından, Eş'ari`nin [3] Ahmet b. Hambel'e büyük saygısına rağmen; Eş'arilik,
    Hanbeli yanlısı İbni Teymiye tarafından şiddetle kınanmıştır


    -- Selçuklular bir ara Eş'ariliğe lanet okumuştur.

    -- Abbasi Halifesi El-Mansur'un emri ile İmam Malik dövdürülmüştür. [2/s:202]

    -- Şafilik mısıra girince, daha önce yayılan malikilikle çatışmıştır.

    -- İmam Malik'in, Endülüste "El-Muvatta" hadis kitabı dışındaki esreleri yakılmıştır. [1/s:204]

    -- Ebu Hanife fikren Emevilere karşıdır. Emevilerin Irak valisi Ebu Hureyre tarafından verilen görevi kabul etmediği için,
    bir süre hapsedilmiştir. Abbasi Halifesine biat etti. Daha sonra Abbasi zulmü aleyhine fetva verince; Bağdat kadılığı teklif(?) edildi.
    Kabul etmeyince hapse atıldı. Her gün 10'ar artırılan "Başına Kırbaçla vurma" cezası uygulandı. Hastalandı. Çıkınca öldü. [1/s:205-6]


    -- Ebu Hanife Kıyas'a önem verdiği için, aralarında: İmam Malik ve Ahmed bin Hambel'inde olduğu Ehli Sünnet alimleri tarafından kınandı. [2/s:206]

    -- Şafiler ve Hanefiler arasında çıkan çatışmalara, Selçuklular devlet olarak katıldı. [2/s:207]

    -- Abbasi Halifesi El-Me'mun; "Kuran Mahluktur" fikrini tüm alimlere zorla kabul ettirmek istemiş.(H.218)
    kabul etmeyen Ahmed b. Hanbel'i de zincire vurdurmuştur. Müsta'sım zamanında da hapsedilmiş ve dövülmüştür.

    -- Mezhepler arasında; kız alıp vermemeden, düşmanlık boyutlarına varan husumetlere kadar, hoşgörüsüzlük somut bir olgudur.
    "Hoşgörü" ise, ancak zor rastlanan bir iz olabilir.

    -- Tarih boyunca; Dış güçler ve dini çıkar için kullanan iç odakların; toplumumuzu parçalayıp zayıf düşürmede kullandıkları toplumun en zayıf karnı;
    -tarikatlarla birlikte- mezhepler olmuştur.

    Tablo kabarıktır... Ve "Her biri diğer üçüne hak diyor" ifadesi tutarlı değildir.


  24. 26.Aralık.2010, 17:29
    12
    kvzkk - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Bir tek soru soralım :

    Eğer bu günkü mezhebimizden başka bir mezhepten olan; Ana-Babadan doğsa idik; Yüzde kaçımız daha Hak / İyi olduğunu görerek,
    bu gün içinde olduğumuz mezhebe dönebilirdik...?

    Ve daha acısı, Bu cümlede: "Mezhep" kelimesi yerine "Din" kelimesini koyarsak, Soru yine geçerli olur...

    Ve yüzde kaçımız, Bu soruyu samimiyetle cevaplayacak medeni cesarete sahibiz...?

    Ve Netice -istemesek de- "Atalarımızdan böyle gördük" mazeretine dayanacak...

    Kuran'ın "Bu mazereti nasıl değerlendirdiğini" biliyoruz sanırım...

    Mezheplerin "Kuran'daki İslam'a" Uygunluğu...?

    Mezheplerin; dinin "Olmazsa Olmazı" durumunu bir tarafa bırakalım; Kurandaki İslam'a "Her yönü ile, tam olarak uydukları" iddia edilebilir mi?

    -- Sahabenin hepsi adl (adalet sahibidir) aralarındaki muhalefet "İçtihat Farkından" olmaktadır. (Ehli Sünnet)
    (Buna göre Cemel Vakası ve Sıffin savaşı da İçtihat farkıdır.)

    -- Suç işlese de İmamın ardında namaz kılınır. Zorla da başa geçse itaat edilir. İsyan suçtur. İsyan etmiş olarak ölen kafir olur. (Hanbeli) [2/s:210][2]

    --- Hadis rivayet eden Sahabi meçhul olsa da bu hadis kabul edilir. Bu hadisle amel caizdir. Ravisi güvenilir kişi olmayan fakat Yalan olduğu sabit olmayan
    Hadiste böyledir. (Hanbeli) [1/s:210] (Kuran'la çelişiyor mu sorusuna hiç gerek yoktur(?))

    Ciddi bir tarama yapıldığında, bu liste hayli kabaracaktır sanırım.

    Bu görüşlerde olmayan diğer mezhepler; bunlara nasıl "Hak" diyebilir. Derse ne ölçüde tutarlı olur?

    Mezhepler ve Hoşgörü :

    Tarih boyunca; kendi aralarında ve mezheplerle iktidarlar arasında "Hoşgörü" ne ölçüde geçerli olmuştur? İktidarlar diğer Ekol-Mezhep taraftarlarını ezerken,
    desteklenen mezhep huzursuzluk - acı duymuş mudur?

    Bu sorulara, "Hayır" diyen örnekler çoktur. "Evet" diyen örnekler yoktur yada çok azdır.

    -- Ehli Sünnet kelamının kurucularından, Eş'ari`nin [3] Ahmet b. Hambel'e büyük saygısına rağmen; Eş'arilik,
    Hanbeli yanlısı İbni Teymiye tarafından şiddetle kınanmıştır


    -- Selçuklular bir ara Eş'ariliğe lanet okumuştur.

    -- Abbasi Halifesi El-Mansur'un emri ile İmam Malik dövdürülmüştür. [2/s:202]

    -- Şafilik mısıra girince, daha önce yayılan malikilikle çatışmıştır.

    -- İmam Malik'in, Endülüste "El-Muvatta" hadis kitabı dışındaki esreleri yakılmıştır. [1/s:204]

    -- Ebu Hanife fikren Emevilere karşıdır. Emevilerin Irak valisi Ebu Hureyre tarafından verilen görevi kabul etmediği için,
    bir süre hapsedilmiştir. Abbasi Halifesine biat etti. Daha sonra Abbasi zulmü aleyhine fetva verince; Bağdat kadılığı teklif(?) edildi.
    Kabul etmeyince hapse atıldı. Her gün 10'ar artırılan "Başına Kırbaçla vurma" cezası uygulandı. Hastalandı. Çıkınca öldü. [1/s:205-6]


    -- Ebu Hanife Kıyas'a önem verdiği için, aralarında: İmam Malik ve Ahmed bin Hambel'inde olduğu Ehli Sünnet alimleri tarafından kınandı. [2/s:206]

    -- Şafiler ve Hanefiler arasında çıkan çatışmalara, Selçuklular devlet olarak katıldı. [2/s:207]

    -- Abbasi Halifesi El-Me'mun; "Kuran Mahluktur" fikrini tüm alimlere zorla kabul ettirmek istemiş.(H.218)
    kabul etmeyen Ahmed b. Hanbel'i de zincire vurdurmuştur. Müsta'sım zamanında da hapsedilmiş ve dövülmüştür.

    -- Mezhepler arasında; kız alıp vermemeden, düşmanlık boyutlarına varan husumetlere kadar, hoşgörüsüzlük somut bir olgudur.
    "Hoşgörü" ise, ancak zor rastlanan bir iz olabilir.

    -- Tarih boyunca; Dış güçler ve dini çıkar için kullanan iç odakların; toplumumuzu parçalayıp zayıf düşürmede kullandıkları toplumun en zayıf karnı;
    -tarikatlarla birlikte- mezhepler olmuştur.

    Tablo kabarıktır... Ve "Her biri diğer üçüne hak diyor" ifadesi tutarlı değildir.





+ Yorum Gönder
Git 12 Son