Konusunu Oylayın.: Halife nedir ayette anlatılmak istenen?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 3 kişi
Halife nedir ayette anlatılmak istenen?
  1. 04.Ağustos.2010, 19:54
    1
    Psikojenez
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Ağustos.2010
    Üye No: 77718
    Mesaj Sayısı: 4
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1

    Halife nedir ayette anlatılmak istenen?






    Halife nedir ayette anlatılmak istenen? Mumsema Merhaba ben Murat,
    Bir zamanlar Rabb'in meleklere: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti.
    Halife nedir burada?
    Melekler): "A!.. Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın?yani neden böyle düşündüler?halifeler böyle midir?

    Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz" dediler.

    Tesbih ve takdis derken?
    (Rabb'in): "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim." dedi.
    Bunu neden demiş Allah?
    Ve Âdem'e isimlerin hepsini öğretti,
    İsim derken nelerin ismi?



  2. 04.Ağustos.2010, 19:54
    1
    Psikojenez - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye



    Merhaba ben Murat,
    Bir zamanlar Rabb'in meleklere: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti.
    Halife nedir burada?
    Melekler): "A!.. Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın?yani neden böyle düşündüler?halifeler böyle midir?

    Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz" dediler.

    Tesbih ve takdis derken?
    (Rabb'in): "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim." dedi.
    Bunu neden demiş Allah?
    Ve Âdem'e isimlerin hepsini öğretti,
    İsim derken nelerin ismi?



    Benzer Konular

    - Hakka Suresi 17. ayette taht diye anlatılmak istenen nedir?

    - Zekat İslamın köprüsüdür Hadisiyle anlatılmak istenen nedir?

    - Kalbinde kurandan bir şey bulunmayan kimse boş bir ev gibidir Hadisinde anlatılmak istenen nedir?

    - Ben bitane hikaye görüdm anlatılmak istenen güzel ama tabir bnce uygun değil paylaşayım tabiri nasl?

    - Halka şeklinde zikir çekmenin yasaklandığı rivayette, anlatılmak istenen nedir?

  3. 04.Ağustos.2010, 21:11
    2
    muamma
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 2104
    Mesaj Sayısı: 161
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 3
    Bulunduğu yer: Çankırı

    --->: Halife nedir ayette anlatılmak istenen?




    Rabbimin ayetini açıklamaya çalışmak haddim değil ama en azından anladığımı yazmak istedim

    Halife yönetici demek burada sanırım insan olarak kullanılmış. Yani Hz. Adem. Kan dökecek birisi derken de günümüzdeki savaşları ve bugüne kadar olan savaşları düşünürsek bu gayet açık.
    Tesbih ve takdis derken; Allah'ı hamd etmek,O'nu övmek ve anmak
    Alıntı
    (Rabb'in): "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim." dedi.
    Bunu neden demiş Allah?
    Gayet açık Allahu Teala Alim(herşeyi hakkıyla bilen)dir.


  4. 04.Ağustos.2010, 21:11
    2
    Devamlı Üye



    Rabbimin ayetini açıklamaya çalışmak haddim değil ama en azından anladığımı yazmak istedim

    Halife yönetici demek burada sanırım insan olarak kullanılmış. Yani Hz. Adem. Kan dökecek birisi derken de günümüzdeki savaşları ve bugüne kadar olan savaşları düşünürsek bu gayet açık.
    Tesbih ve takdis derken; Allah'ı hamd etmek,O'nu övmek ve anmak
    Alıntı
    (Rabb'in): "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim." dedi.
    Bunu neden demiş Allah?
    Gayet açık Allahu Teala Alim(herşeyi hakkıyla bilen)dir.


  5. 05.Ağustos.2010, 17:06
    3
    Psikojenez
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Ağustos.2010
    Üye No: 77718
    Mesaj Sayısı: 4
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1

    --->: Halife nedir ayette anlatılmak istenen?

    Çok teşekkür ederim,saolun.Bir sorum daha var.Bilen bir kişiye ihtiyacım var ama bu sefer.Tefsirle alakalı çünkü.
    30- Bir zamanlar Rabb'in meleklere: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. (Melekler): "A!.. Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz" dediler. (Rabb'in): "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim." dedi.
    31- Ve Âdem'e isimlerin hepsini öğretti, sonra onları meleklere gösterip: "Haydi davanızda sadıksanız bana şunları isimleriyle haber verin." dedi.
    32- Dediler ki: "Yücesin sen (ya Rab!). Bizim, senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen bilensin, hakîmsin".
    33- (Allah): "Ey Âdem, bunlara onları isimleriyle haber ver." dedi. Bu emir üzerine Âdem onlara isimleriyle onları haber verince, (Allah): "Ben size, ben göklerin ve yerin gayblarını bilirim, sizin açıkladığınızı da, içinizde gizlediğinizi de bilirim" dememiş miydim?" dedi.
    34- Ve o zaman meleklere: "Âdem'e secde edin!" dedik, hemen secde ettiler. Yalnız İblis dayattı, kibrine yediremedi, inkârcılardan oldu.
    35- Dedik ki: "Ey Âdem, sen ve eşin cennette oturun, ikiniz de ondan dilediğiniz yerde bol bol yeyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz."
    36- Bunun üzerine şeytan onları(n ayağını) oradan kaydırdı, içinde bulundukları (cennet yurdu)ndan çıkardı. Biz de: "Birbi
    rinize düşman olarak inin, orada belirli bir vakte kadar sizin için bir karar yeri ve bir nasib vardır." dedik. 37- Derken Âdem Rabb'ından birtakım kelimeler aldı, (onlarla tevbe etti. O da) tevbesini kabul etti. Muhakkak O, tevbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir.
    38- Onlara dedik ki: "Hepiniz oradan inin. Size benim tarafımdan bir hidayet rehberi geldiğinde, kim o hidayetçimin izinde giderse, onlar için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.
    39- İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar da cehennem ehlidirler. Orada ebedî olarak kalacaklardır.
    30-Burada hitap yine önce Resulullah'a yöneltilmiştir. Demek kıssanın içyüzünü hakkıyla o anlayacak ve izinli olduğu kadar da o anlatacaktır. Bununla beraber buna, her ferde ait genel hitap neşesi de verilmiştir. Demek ki bunda açık bir genel istifade de vardır. Ve her ferdin bunu nefsinde anlaması ve tatbik etmesi istenir. Bunda açık olarak Allah'ın yardımı, kaza ve kader, Allah katında Âdem'in kıymetinin başlangıcı, beşerî üremenin başlangıcı, din, ilim ve dilin başlangıcı, vazife ve kardeşliğin başlangıcı, sosyolojinin başlangıcı, hukukun başlangıcı vardır. Beşerî üremenin; ilk din, ilim ve dil devrinden itibar edilmesi ve son beşeriyetin bu başlangıca dayanmasının gereği ve insanlığın mahiyetinin tarifinde bunların zatî bir kıymeti bulunduğu, fakat günah ve isyanın, hasımlık ve düşmanlığın zatî ve yaratılıştan olmayıp, geçici ve dış telkinlerin eseri olduğu anlatılıyor. Bu şekilde hıristiyanların "aslî günah" (peşe orijinal) inançlarının doğru olmadığını; şeytanın mahiyetinin, insana ait mahiyetten başka bir şey olduğu ve bu ikisi arasında eski bir düşmanlık bulunduğu; şeytanın bu düşmanlıktan ayrılmayacağı, fakat insanlığın buna karşı kendine, kendi yaratılışına sahip olarak nefsini ve türünü muhafaza ve müdafaa edebileceği ve o zaman beşerî saadetin en yüksek sınırını bulacağı ve bu hususta tevbenin kıymeti anlatılıyor. Beşerî üremenin başlangıcında terbiye kanununun cereyanı, yeryüzünde insanlık türünün ezelî ve eski olmayıp, sonradan ağır ağır meydana geldiği, yani bugünkü beşer türünün ezelî olmadığı ve bugünkü üreme kanununun başlangıçta mevcut olmayıp, yeryüzünün bir olgun devresinden sonra bizzat olağanüstü bir yaratma olayı ile başladığı ve şu halde tabiatın ezelî olduğuna dair görüşün doğru olmadığı ve gerçekte yeryüzünün ateş devrinde Pastör nazariyesinin cereyan etmesine imkan olmayacağından, bugün kanun olan üremenin başlangıçta olağanüstü bir olayla sonuçlanacağı ve Zooloji ilminde teselsül (zincirleme gitme)ün batıl olması ve yeryüzünün hâdis (sonradan olma) olması esasından dolayı, başlangıçta kabulü zorunlu görülen tekevvün bizatihi (kendi kendine olma) görünüşünün de ifadesini düzeltmesi gerekeceği, çünkü başlangıçta kanun üstü böyle bir olay zaruri ise de bunun kendi kendine olmayıp yaratma ve Allah'ın var etmesi eseri olduğu ve gerçekte böyle olmazsa ya ilim ve fenni kökünden yıkacak olan illet (neden)siz, sebepsiz kendi kendine olan bir hadise kabul edilmesi veya şimdiki üreme kanununun ve bunun cereyan ettiği yer küresinin sonradan olma olmayıp, sonsuz şekilde ezelî ve ebedî olmalarının tercih edilmesi gerekeceği, halbuki ilim ve fen nazarında arzın yaratılmışlığı ve sonradan oluşu kuvvetli deliller ile zorunlu olarak sabit bulunduğu ve sonuç olarak yeni felsefelerin ilim ve ahlâk bakımından insan yaratılışındaki cereyanını isbata çalıştıkları, veraset kanununu (soya çekimi)n az çok bir esası içerdiği ve fakat bunun da soya çekim şekliyle değil, hilâfet (sonra gelme) şekliyle düşünülmesi gerektiği, yani her intikal (babadan oğula geçme) de Allah Teâlâ'nın bizzat bir yaratma ve tesirinin gözetilmesi gerektiği ilim ehline hatırlatılmış bulunuyor.

    Burada açıklanmış olan ayeti(30-tefsirini)açıklar mısınız?hiç bir şey anlamadım.Diyor ki hitap neşesi,fln filan açıklayın lüfen,çok istiyorum,yoksa başkasına sorucam...



  6. 05.Ağustos.2010, 17:06
    3
    Psikojenez - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Çok teşekkür ederim,saolun.Bir sorum daha var.Bilen bir kişiye ihtiyacım var ama bu sefer.Tefsirle alakalı çünkü.
    30- Bir zamanlar Rabb'in meleklere: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. (Melekler): "A!.. Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz" dediler. (Rabb'in): "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim." dedi.
    31- Ve Âdem'e isimlerin hepsini öğretti, sonra onları meleklere gösterip: "Haydi davanızda sadıksanız bana şunları isimleriyle haber verin." dedi.
    32- Dediler ki: "Yücesin sen (ya Rab!). Bizim, senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen bilensin, hakîmsin".
    33- (Allah): "Ey Âdem, bunlara onları isimleriyle haber ver." dedi. Bu emir üzerine Âdem onlara isimleriyle onları haber verince, (Allah): "Ben size, ben göklerin ve yerin gayblarını bilirim, sizin açıkladığınızı da, içinizde gizlediğinizi de bilirim" dememiş miydim?" dedi.
    34- Ve o zaman meleklere: "Âdem'e secde edin!" dedik, hemen secde ettiler. Yalnız İblis dayattı, kibrine yediremedi, inkârcılardan oldu.
    35- Dedik ki: "Ey Âdem, sen ve eşin cennette oturun, ikiniz de ondan dilediğiniz yerde bol bol yeyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz."
    36- Bunun üzerine şeytan onları(n ayağını) oradan kaydırdı, içinde bulundukları (cennet yurdu)ndan çıkardı. Biz de: "Birbi
    rinize düşman olarak inin, orada belirli bir vakte kadar sizin için bir karar yeri ve bir nasib vardır." dedik. 37- Derken Âdem Rabb'ından birtakım kelimeler aldı, (onlarla tevbe etti. O da) tevbesini kabul etti. Muhakkak O, tevbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir.
    38- Onlara dedik ki: "Hepiniz oradan inin. Size benim tarafımdan bir hidayet rehberi geldiğinde, kim o hidayetçimin izinde giderse, onlar için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.
    39- İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar da cehennem ehlidirler. Orada ebedî olarak kalacaklardır.
    30-Burada hitap yine önce Resulullah'a yöneltilmiştir. Demek kıssanın içyüzünü hakkıyla o anlayacak ve izinli olduğu kadar da o anlatacaktır. Bununla beraber buna, her ferde ait genel hitap neşesi de verilmiştir. Demek ki bunda açık bir genel istifade de vardır. Ve her ferdin bunu nefsinde anlaması ve tatbik etmesi istenir. Bunda açık olarak Allah'ın yardımı, kaza ve kader, Allah katında Âdem'in kıymetinin başlangıcı, beşerî üremenin başlangıcı, din, ilim ve dilin başlangıcı, vazife ve kardeşliğin başlangıcı, sosyolojinin başlangıcı, hukukun başlangıcı vardır. Beşerî üremenin; ilk din, ilim ve dil devrinden itibar edilmesi ve son beşeriyetin bu başlangıca dayanmasının gereği ve insanlığın mahiyetinin tarifinde bunların zatî bir kıymeti bulunduğu, fakat günah ve isyanın, hasımlık ve düşmanlığın zatî ve yaratılıştan olmayıp, geçici ve dış telkinlerin eseri olduğu anlatılıyor. Bu şekilde hıristiyanların "aslî günah" (peşe orijinal) inançlarının doğru olmadığını; şeytanın mahiyetinin, insana ait mahiyetten başka bir şey olduğu ve bu ikisi arasında eski bir düşmanlık bulunduğu; şeytanın bu düşmanlıktan ayrılmayacağı, fakat insanlığın buna karşı kendine, kendi yaratılışına sahip olarak nefsini ve türünü muhafaza ve müdafaa edebileceği ve o zaman beşerî saadetin en yüksek sınırını bulacağı ve bu hususta tevbenin kıymeti anlatılıyor. Beşerî üremenin başlangıcında terbiye kanununun cereyanı, yeryüzünde insanlık türünün ezelî ve eski olmayıp, sonradan ağır ağır meydana geldiği, yani bugünkü beşer türünün ezelî olmadığı ve bugünkü üreme kanununun başlangıçta mevcut olmayıp, yeryüzünün bir olgun devresinden sonra bizzat olağanüstü bir yaratma olayı ile başladığı ve şu halde tabiatın ezelî olduğuna dair görüşün doğru olmadığı ve gerçekte yeryüzünün ateş devrinde Pastör nazariyesinin cereyan etmesine imkan olmayacağından, bugün kanun olan üremenin başlangıçta olağanüstü bir olayla sonuçlanacağı ve Zooloji ilminde teselsül (zincirleme gitme)ün batıl olması ve yeryüzünün hâdis (sonradan olma) olması esasından dolayı, başlangıçta kabulü zorunlu görülen tekevvün bizatihi (kendi kendine olma) görünüşünün de ifadesini düzeltmesi gerekeceği, çünkü başlangıçta kanun üstü böyle bir olay zaruri ise de bunun kendi kendine olmayıp yaratma ve Allah'ın var etmesi eseri olduğu ve gerçekte böyle olmazsa ya ilim ve fenni kökünden yıkacak olan illet (neden)siz, sebepsiz kendi kendine olan bir hadise kabul edilmesi veya şimdiki üreme kanununun ve bunun cereyan ettiği yer küresinin sonradan olma olmayıp, sonsuz şekilde ezelî ve ebedî olmalarının tercih edilmesi gerekeceği, halbuki ilim ve fen nazarında arzın yaratılmışlığı ve sonradan oluşu kuvvetli deliller ile zorunlu olarak sabit bulunduğu ve sonuç olarak yeni felsefelerin ilim ve ahlâk bakımından insan yaratılışındaki cereyanını isbata çalıştıkları, veraset kanununu (soya çekimi)n az çok bir esası içerdiği ve fakat bunun da soya çekim şekliyle değil, hilâfet (sonra gelme) şekliyle düşünülmesi gerektiği, yani her intikal (babadan oğula geçme) de Allah Teâlâ'nın bizzat bir yaratma ve tesirinin gözetilmesi gerektiği ilim ehline hatırlatılmış bulunuyor.

    Burada açıklanmış olan ayeti(30-tefsirini)açıklar mısınız?hiç bir şey anlamadım.Diyor ki hitap neşesi,fln filan açıklayın lüfen,çok istiyorum,yoksa başkasına sorucam...



  7. 05.Ağustos.2010, 17:07
    4
    Psikojenez
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Ağustos.2010
    Üye No: 77718
    Mesaj Sayısı: 4
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1

    --->: Halife nedir ayette anlatılmak istenen?

    Her kelimesini açıklamanızı çok istiyorum lütfen,çünkü hiçbirini anlmadım.:D


  8. 05.Ağustos.2010, 17:07
    4
    Psikojenez - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Her kelimesini açıklamanızı çok istiyorum lütfen,çünkü hiçbirini anlmadım.:D


  9. 05.Ağustos.2010, 17:23
    5
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    --->: Halife nedir ayette anlatılmak istenen?

    Bakara suresi, ayet 30- "Bir zamanlar Rabb'in meleklere: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. (Melekler): "A!.. Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz" dediler. (Rabb'in): "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim." dedi."


    İşte bütün melekler yeryüzünde hilafetle ilgili böyle bir ezelî takdirin kendilerine tebliği üzerine ilâhî hitab karşısında "orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz" diye maruzat (sunuş)ta bulundular. Cevap olarak Rabbın:


    "Şüphesiz ben sizin bilemiyeceklerinizi bilirim." buyurdu. Şüphe yok ki mutlak bir şekilde düşünüldüğü zaman bunun böyle olduğunu ve ilâhî ilmin kendilerinden çok fazla ve yüksek olduğunu melekler bilirlerdi. Öyle iken inkâr makamında te'kit ifade eden ile kuvvetlendirerek Cenab-ı Allah'ın bunu tekrar hatırlatması gösterir ki ilâhî istek, bu genellik içinde bir özeli, yani istihlâf (birini yerine geçirme) meselesini, hedef almaktadır ki, meleklere gizli kalan ve şer ihtimali karşısında şaşma ve uzak görme ve özellik arzetme ile söz söylemelerine sebep olan da bu idi.


    Şu halde mânânın sevki, "Hilafetin hikmet ve sebepleri ve ona layık olma meselesi hakkında bilmediğiniz yönler var. Ben sizin bilmediğiniz bir çok şeyleri bildiğim gibi, bunu da bilirim." demek olur. Ve bununla cevabın soruya her yönden uygun olması için, bu bapta yalnız meleğe has hasletlerin yetersizliğine ve talebin caiz olmadığına da -dolayısıyle- işaret buyurulmuştur. Burada hikmetine de tenbih vardır.

    Kuran'ı Kerim tesviri Elmalılı Hamdi Yazır


  10. 05.Ağustos.2010, 17:23
    5
    Silent and lonely rains
    Bakara suresi, ayet 30- "Bir zamanlar Rabb'in meleklere: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. (Melekler): "A!.. Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz" dediler. (Rabb'in): "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim." dedi."


    İşte bütün melekler yeryüzünde hilafetle ilgili böyle bir ezelî takdirin kendilerine tebliği üzerine ilâhî hitab karşısında "orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz" diye maruzat (sunuş)ta bulundular. Cevap olarak Rabbın:


    "Şüphesiz ben sizin bilemiyeceklerinizi bilirim." buyurdu. Şüphe yok ki mutlak bir şekilde düşünüldüğü zaman bunun böyle olduğunu ve ilâhî ilmin kendilerinden çok fazla ve yüksek olduğunu melekler bilirlerdi. Öyle iken inkâr makamında te'kit ifade eden ile kuvvetlendirerek Cenab-ı Allah'ın bunu tekrar hatırlatması gösterir ki ilâhî istek, bu genellik içinde bir özeli, yani istihlâf (birini yerine geçirme) meselesini, hedef almaktadır ki, meleklere gizli kalan ve şer ihtimali karşısında şaşma ve uzak görme ve özellik arzetme ile söz söylemelerine sebep olan da bu idi.


    Şu halde mânânın sevki, "Hilafetin hikmet ve sebepleri ve ona layık olma meselesi hakkında bilmediğiniz yönler var. Ben sizin bilmediğiniz bir çok şeyleri bildiğim gibi, bunu da bilirim." demek olur. Ve bununla cevabın soruya her yönden uygun olması için, bu bapta yalnız meleğe has hasletlerin yetersizliğine ve talebin caiz olmadığına da -dolayısıyle- işaret buyurulmuştur. Burada hikmetine de tenbih vardır.

    Kuran'ı Kerim tesviri Elmalılı Hamdi Yazır


  11. 05.Ağustos.2010, 18:13
    6
    Psikojenez
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Ağustos.2010
    Üye No: 77718
    Mesaj Sayısı: 4
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 1
    sizin konuşmalarınızdan hiç bir şey anlamıyorum üzgünüm,yanlış anlamayın.ben 15 yaşındayım ve sizin sözleriniz bnm kelime dağarcığımda yok.Arzetmek fln filan.Eski türkçe mi ne bu?anlamadım.Lütfen daha modern(yanlış anlamayın)ve basit konuşur musunuz?:Dsalakda değilim,bunuda hatırlatıyım.:D

    vay beeeeeee!bir daha okudumda,çoğunu anlamadım cümlelerin.yanlış anlamayın.ama daha basit konuşun.Akıl seviyeme göre.


  12. 05.Ağustos.2010, 18:13
    6
    Psikojenez - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    sizin konuşmalarınızdan hiç bir şey anlamıyorum üzgünüm,yanlış anlamayın.ben 15 yaşındayım ve sizin sözleriniz bnm kelime dağarcığımda yok.Arzetmek fln filan.Eski türkçe mi ne bu?anlamadım.Lütfen daha modern(yanlış anlamayın)ve basit konuşur musunuz?:Dsalakda değilim,bunuda hatırlatıyım.:D

    vay beeeeeee!bir daha okudumda,çoğunu anlamadım cümlelerin.yanlış anlamayın.ama daha basit konuşun.Akıl seviyeme göre.


  13. 05.Ağustos.2010, 20:46
    7
    mumsema
    Administrator

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 19.Ocak.2007
    Üye No: 1
    Mesaj Sayısı: 10,075
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: Türkiye

    --->: Halife nedir ayette anlatılmak istenen?

    Aşağıdaki Baka Süresi 30. ayetin tefsiri, Ali Sağir hocanın "Besairul Kur'an" adlı tefsirden alıntı yaptım.
    Halk diliyle yazılmış son dönemin güzel tefsirlerindendir.
    _____________________________

    Bakara Süresi 30:
    "Hatırla ki, Rabbin meleklere şöyle demişti. “Mu­hakkak ki ben yeryüzünde bir halîfe yarataca­ğım." Melekler dediler ki: Ya Rab! Sen orada demek kan döke­cek, bozgunculuk yapacak bir varlık mı yarata­caksın? Halbuki biz seni hamdinle tesbih ve noksan sıfat­lardan tenzih edip duruyoruz. Hayır! Öyle değil mesele! İş sizin bildiğiniz gibi değil! Siz bilmiyorsunuz! Ben biliyorum!"



    Hatırlayalım, bilelim ve bu konuda bilgi sahibi olalım diye Rab-bimiz bu konuyu gündeme getiriyor. Burada bir insan problemi çözü­lecek. Burada bir insan problemine muttali kılınacağız. Ama dikkat ederseniz bu problemin çözümü Rab'le başlıyor. İnsan ve yaratılışı Rable gündeme geliyor. İnsan ve yaratılışı konusunda Rabbi devre­den çıkaramayız. İnsanı Rable birlik tanımak, Rable birlik düşünmek mecburiyetindeyiz. Yâni eğer insanı tanımak isti­yorsanız, insanla ilgili problemleri çözmek istiyorsanız, insan de­nen bu varlığı mutlu etmek istiyorsanız Rabsiz yapamazsınız bunu. Çünkü eğer bu işin başlangı­cında Rab varsa, hayatın baş­langıcında ve de hayatın devamında Rab varsa, ölümünde Rab varsa, ölüm ötesinde de Rab varsa bu in­sanı tanımada ve bu in­sanla alâkalı problemlerin çözümünde mutlaka bu Rabbin varlığı da gündeme gelecektir. Evet insanı var eden bir Rab var, sonra bir de melekler var. Bu iki varlığın ikisi de bizim dışı­mızdadır.



    Bakın insanı var eden Rabbimiz der ki meleklere:


    “Muhakkak ki ben, yeryüzünde bir halîfe yarataca­ğım."



    Kur’an’ı okurken, Kur’an’ı anlarken bunun Allah sözü oldu­ğunu asla unutmamalıyız. Kur’an’ı kesinlikle insan sözü gibi anla­maya ça­lışmamalıyız. Bu konudaki orijinal örneklerden birisi işte bura­dadır. Önce bu bölümle alâkalı bir özet sunalım inşallah.



    Sanki biz gibi, beşer sözü gibi -hâşâ- Allah melekleri karşı­sına alıyor: E! Meleklerim ne dersiniz? Ben bir halîfe yaratmak is­terim! Ne yaparsınız? Ne dersiniz? Fikriniz nedir bu konuda? On­lar da: A!! Ne o ya Rabbi? Halîfe filan dedin. Bugüne kadar böyle bir şey duymamış­tık! Ne o? Nasıl bir şey? Meleklerim! İşte kan dökecek, fesat çıkara­cak özellikleri yanında, yâni esfel-i safilin özellikleri yanında, ahsen-i takvim özellikleri de olan bir varlık. Yâni iman edecek, sabredecek, ci-had edecek, canını verecek, oruç tutacak, kulluk yapacak bir varlık. Eh tamam Ya Rabbi bu ikinci özelliklerini anladık da, ama bu birinci özellikleri de ne olacak? Ne olacak bu? Böyle bir şey sana yakışmaz! Ne lüzum vardı buna? Demişler gibi anlatılıyor. Sanki böyle anlaşılı­yor gibi.



    Ama hani Allah sözünü insan sözü gibi anlamaya çalışmaya­ca­ğız demiştik ya. Sözü Allah söylediğine göre şöyle de anlaşılır diyo-rum:



    Şu anda birisi zile bassa ve ben o anda sizlere dönüp: "Ha­san geldi!" desem. Ama bunu size haber veren ben,öyle güçlü birisi olsam ki; bu güç yeryüzünde hiç kimsede bulunmasa. Hasan geldi sözünü söylerken hemen otomatikman Hasan’ın kimliğini de size aktarabile­cek biri olsam. Yâni Hasan geldi sözüyle Hasan’ın kim olduğunu? Ba-basını, sülalesini, yedi ceddini, künhünü, barsağını, ciğerini, nereli olduğunu, niye geldiğini, nereden geldi­ğini size anlatabilsem ve he­men siz bütün bunları bilebilseniz. Ama bende bu güç yoktur. Bunu yapabilen ancak Allah’tır.



    Bakın burada bu sözü söyleyen Allah’tır. Allah meleklerine: Ben yeryüzünde halîfe yaratacağım! Buyurduğu anda melekler kimin geldiğini? Kimin geleceğini? Bu gelenin ne yapacağını? Ne olacağını? Ve ne gibi özelliklere sahip olacağını hemen bilebilirler. Çünkü Al­lah’ın böyle bir cümleyle onlara her şeyi anlatabileceğini biliyoruz. Yâ-ni böyle Allah’ça bir söz, olmayan bir şeyi oldurucu biçimde söz söylemek ancak Allah’a aittir. Bunun bir tane örneğini yaşadık yeryü­zün-de: Rasulullah Efendimiz okur yazar değildi de: "Oku!" Dedi Allah, O oku deyince hemen Allah’ın Rasûlü okur olu­verdi. Tekvînî irade di­yo-ruz buna. Olmayan şeyin var edilmesi bi­çiminde, olmayan şeyin var kılınması biçiminde bir harekettir veya bir sözdür.



    Ol! Dedi mi Allah, hemen anında oluverecektir. İşte böyle Ce-nab-ı Hak: "Ben halîfe yaratacağım!" Dedi mi melekler onun baştan sona ne olduğunu? İnsan olduğunu ve halîfe olarak yara­tılacak bu in­sanın hangi özellikler sahibi olduğunu hemen anlaya­bilirler.



    Peki acaba birinci şekilde anlamak caiz mi? Bu konuda diyo-ruz ki, Kur’an’ın anlatım modeline göre bu caizdir, ama Allah’a caiz değildir. Bu yöntem Cenab-ı Hakkın meseleyi bir diyalog yo­luyla an­latma yöntemidir. Bu tür anlatım daha kolay, daha kes­tirme yoldan kavratmayı sağlayan bir anlatımdır. Bu yöntemi Kur’an’ın başka yerle­rinde de görüyoruz: Meselâ cansız varlıklarla tıpkı buna benzer bir di­yalogdan bahseder Fussilet sûresi:


    "Sonra duman halinde bulunan semaya yöneldi Al­lah ona ve yeryüzüne: İsteyerek veya istemeyerek ge­lin! Dedi. Onlar da: İsteyerek geldik! dediler."


    (Fussilet: 11)



    Burada da böyle meleklerle bir diyalogdan söz ediliyor. Şimdi acaba bu diyalogu nasıl anlayacağız? Acaba gerçekten Al­lah bu ha­lîfe yaratma konusunda meleklerle istişare mi ediyordu? Bu konuyu onlara danışıyor muydu? Yoksa bu halîfe yaratma ko­nusunu onlara haber vermek miydi bu diyalogun mânâsı? Soru­nun birinci şıkkını reddetmek gerektiğine inanıyoruz. Çünkü isti­şare, danışmak bilgi ek­sikliğinden kaynaklanır. Allah için böyle bir şey caiz değildir. Yok eğer bu diyalogun maksadı Adem’i yarat­mak istediğini meleklere haber vermekse o zaman meleklerin buna itirazını nasıl anlayacağız? Çün-kü biz meleklerin Allah’a iti­raz haklarının olmadığını Kur’an’dan öğre-niyoruz:


    "Allah kendilerine ne emrettiyse O’na isyan et­mez­ler. Emredildikleri şeyi yaparlar."


    (Tahrîm: 6)



    Öyleyse mesele verilen bir haber karşısında sadece bir soru sormakla sınırlıdır. Meleklerin, mahiyetini anlayamadıkları bir haber karşısında sordukları bu soruyu illa da itiraz şeklinde anlamamak lâ­zımdır. Haberin yapısından kaynaklanan, hikmetin sırrını öğrenmek kastıyla sorulmuş bir soruydu bu. Bunlar halîfe denince yaratılacak bu varlığa Allah tarafından bazı güçler verileceğini, bu varlığın bazı özel­liklerle donatılacağını anladılar. Fakat böyle ira­deli bir varlığın evrenin zorunlu kanunlarla yönetilen düzenine na­sıl uyum sağlayacağını an­layamadılar. Kâinatta her şey itirazsız kulluk ilkesine dayanıyordu. Tüm varlıklar iradesizdi. Meleklerin kendileri de. Ama anlayamıyor­lardı, yeni bir varlık geliyordu ve bu varlık tüm diğer varlıklara göre iradeli, itiraz edebilme, reddede­bilme, karşı gelebilme, kafa tutabilme özelliğinde yaratılacak bir varlıktı.



    İşte nasıl olacaktı bu iş? İradesiz binlerce varlık içinde ira­deli bir varlık. Allah yeryüzünde kendi istediği şekilde hayat süre­cek bir varlık yaratmayı murad ediyor, ama halîfe olma özelliğinde yaratılan bu insanın bu özelliğinin yanı başında bir başka özelliği daha vardı. Bu insan ya halîfeliği seçecekti, ya da kan dökücülüğü ve bozguncu­luğu. Yâni bu insan hem Allah’ın istediği bir hayat tarzını tercih ede­bilecek, hem de kendi isteyip de Allah’ın iste­mediği bir yaşam biçimini de tercih edebilecek ve yeryüzünde kan döküp bozgunculuk yapabi­lecekti. Bu halîfe tabirinin içinde hem Allah’ın istediği biçimde bir ha­yat sürebilen, hem de kan dökebilen, yan çizebilen anlamları vardı. İşte görüyoruz bugün Allah’ın iste­diği imanı yaşayanlar da, Allah’ın istemediği bir hayatı yaşayan kâfirler de mevcuttur.



    Melekler hem bunu anlamak için, hem de bu görev için ken­dile­rinin daha müsait olduklarını gündeme getirmek için diyor­lardı ki: "Ya Rabbi biz seni tesbih edip duruyoruz. Ya Rab! Biz se­nin emirlerini boyun eğerek, itaat ederek ve isteyerek yerine geti­riyoruz. Bütün ev­reni temiz ve düzgün bir biçimde muhafaza edi­yoruz. Seni hamd ile tesbih ve takdis ediyoruz. Bu nedenle niçin böyle bir halîfeye gerek duyduğunu anlayamıyoruz! Diyorlardı. Meleklerin ilimleri kıttı. Onlar hilafet görevi denince bunun altında yatan maksadın sadece tesbih ve takdis olduğunu, sadece ibâdet olduğunu anlıyorlardı. Halbuki Allah’ın kendilerine haber verdiği bu hilafetin fonksiyonu sadece tesbih ve takdisle sınırlı değildi. Hilafet; tesbih ve takdisle beraber Allah’ın ya­salarından ve niza­mın­dan kaynaklanan ustaca idare esasına göre ev­reni idare et­mek demekti.



    Yâni idareye, korunmaya ve tedbire muhtaç olan yeryüzündeki sosyal hayatı Allah’ın belirlediği sistemin ilkelerine göre idare etmekti hilafet. İşte halîfe olarak yaratılan insan Allah’ın kendisine bahşettiği bu güçle, bu bilgiyle etrafını kuşatan varlıkları ta­nıyabilecek ve yine Allah’ın kendisine verdiği akıl gücüyle iyilik ve kötülüğü, salah ve fesadı kavrayabilecek, karşılaştığı olayları birbirle­riyle kıyas ederek hayatın problemlerine çözümler getirebi­lecekti. İşte melekler bunu anlayamadıklarından bu işin hikmetinden sual ediyor­lardı.



    Burada bu diyalogla şunu da anlıyoruz ki; insana Allah tarafın­dan verilen bu özellikler övünme vesilesi yapılacak, diğer varlıklara karşı üstünlük taslana­cak şeyler değil; aksine insana insanın sorum­luluklarını hatırlatan şeylerdir. Verilen şeylerin büyüklüğü, görevin de o nispette bü­yüklüğünü gösterir. İnsana verilen bu irade, bu güç, bu bilgi, bu akıl ve enerji mahza emanettir. Allah’ın emanetidir bunlar. İn­san Allah tarafından kendisine emaneten verilen bu gücü, bu enerjiyi, bu aklı dondurmak, dumura uğratmak, kullanmamak hakkına sa­hip değildir. Bunları hayata hiç bir şey kazandırmayacak ve hayatı bir adım daha ileri götürmeyecek boş şeylerde kullanamaz. Bu düşünce insanı bencillik ve bireysellikten kurtaracak, artık o yalnız kendini dü­şünen, kendi hayatını yaşayan birisi olmadığını, baş­kalarını da dü­şünmek zorunda olduğunu anlayacaktır. İşte bu di­yalogdan bunları anlıyoruz. Allah bu çok önemli konu daha kolay anlaşılsın diye me­seleyi bize böyle bir diyalogla anlatmıştır diyoruz. Yâni hayatın, varlı­ğın esas gâyesini teşkil eden bu çok önemli konunun zihinlere kazın­ması ve hiçbir zaman unutulmaması için böyle bir diyalog anlatım ter­cih edilmiş anlıyoruz.



    Meselâ Hz. Yusuf’un Aleyhisselâm zindandaki hayatının sona er­mesi dönemini içeren Yusuf sûresinin son bölümü buna en güzel örnektir. Hani rüya görüyordu ya kral, yedi başak, yedi inek filan rüya­sını bildiniz. Adam dedi ki, o zindan arkadaşı Yusuf’u ve onun duru­munu hatırladı da dedi ki: "Beni gönderin de ben bunun ce­vabını bu­lup getireyim size!" Hayrola! Dediler kimden bulup geti­receksin bunun cevabını? Kimden öğreneceksin? Nereden bula­caksın? Dediler. Ama bu bölüm yoktur Kur’an’da. Bu bölüm at­lanmıştır. Adam burada zin­danı anlattı, Yusuf’u anlattı, başından geçen rüya ile ilgili Yusuf’un ta­birinin aynen çıktığını anlattı. Yu­suf’un bu konudaki durumunu anlattı, konuştular, istişare ettiler, onu zindana gönderdiler, zindana gitti adam, Yusuf’u orada buldu ve onunla konuşarak durumu ona anlattı. Ama dikkat ederseniz bu bölümler yoktur Kur’an’da tabii. Bu Kur’an’ın bir anlatım özelliğidir diyoruz.


    İşte aynen bunun gibi Allah burada da meleklerle böyle bir tea­tide bulunuyor dersek, Allah için bu olmuyor, yakışmıyor yâni. Allah için böyle melekleriyle bir istişarede bulunma, böyle bir dü­şünce bize gerçekten yavan geliyor, olmuyor, hiç yakışık almıyor yâni. Peki ne­den yakışmıyor? Allah dediyse demiştir. Bak dediğini söylüyor âyette. Denirse, ha! Buradan şunu anlıyoruz: Allah bu­rada bize en bildiğiniz konularda bile istişareden kaçınmamamızı öğretiyor. Yâni di-yor ki: Kullarım! En bildiğiniz konu bile olsa istişare edin. Ba­kın Ben en bile­nim. Melekler bilemediler, şaşırdılar, ama Ben, yine Ben bilirim! De­dim. Öyleyse sizler istişare edin! Diyor bize. Öyleyse biz de istişare edeceğiz. Anlayabildiğimiz kadarıyla böyle bir yol gös­teriş var burada.



    Meselâ Kur’an’ın başka bir yerinde bize kitabı göndermesi­nin sebebini şöyle anlatıyor Allah:


    "(Onu size indirmemiz) Doğrusu bizden önceki iki tai­feye kitap indirildi de biz onun dirasetinden gafil­dik demeyesiniz içindir."


    (En’âm 156)



    Dikkat ediyor musunuz? Allah bize bu elimdeki kitabı indirişi­nin sebebini anlatıyor. Yarın sizden şöyle bir itiraz gelmesin diye: Ya Rabbi sen bizden önceki iki taifeye, yâni yahudi ve hıris­tiyanlara kitap indirdin, ama bize indirmedin. Eğer bize de bir kitap gönderseydin biz de sana kulluk yapardık diye sizden yarın bir iti­raz gelmesin diye bu kitabı size indiriyorum diyor. Yâni dilim var­mıyor demeye ama tabiri caizse Allah kendini garantiye alıyor. Kendisini töhmet makamında bulundurmuyor. Halbuki kimse buna cesaret edemezken, hiç kimse bu konuda onu töhmet altında tu­tamazken, hiç kimse bu konuda ona itiraz etme imkânına sahip değilken böyle diyor Rabbimiz. Tabi bu bize bir yol gösteriştir di­yoruz. Yâni ben bile bu kitap konusunda böyle yaparken sizin bu haliniz nedir? Yarın çocuklarınızdan, hanımlarınız­dan, komşuları­nızdan:


    Ya Rabbi babamızdı! Ya Rabbi kocamızdı! Ya Rabbi kom­şu­muzdu! Kendisi biliyordu kitabı, okuyordu; ama biz onun dirasetinden gafildik, bize duyurmadı, bize anlatmadı diye gelebilecek iti­razlar kar­şısında ne yapacaksınız? Bakın ben bile kimse beni hesaba çekeme­yecek iken yarın insanlardan böyle bir itiraz gelmesin diye kendimi garantiye alıp size kitap gönderiyorum. İnsanlara karşı sorumluluğu­nuzu yerine getirmez, onlara bu kitabın âyetlerini ulaştırmazsanız ya­rın siz ne yapacaksınız diyor sanki Rabbimiz. İşte burada da durum aynen böyledir. Burada da ben bile istişare konusunda böyle iken siz ne yapıyorsunuz? Diyerek bize bu konuda yol gösteriyor Allah.



    Şimdi burada, bu diyalogda üzerinde durulan bir mesele var: Efendim melekler nereden bildiler ya bu işi? Diye, dönüp dö­nüp bu konuda sorular yoğunlaştırılıyor. Deniliyor ki; efendim, Allah melek­lerle arasında geçen bu diyalogu bize özet olarak anlatmış­tır. Olayın detaylarına girmemiştir. Belki de “Ben halîfe yarataca­ğım!” Buyurunca melekler sormuşlardır: “Ya Rabbi nedir bu halîfe dediğin? Bize biraz özelliklerinden bahseder misin?” Onların bu taleplerine karşılık Allah da bu özellikleri onlara bildirmiş, ama Kur’an’ın bir özel­liği olarak bu bölüm de bize anlatılmamıştır, işte melekler de böy­lece bunu bilmiş­lerdir deniyor.



    Sonra işte yeryüzünde insana benzeyen başka varlıklar vardı daha önce de bunlar Allah’a isyan edince bunların kökü ke­silmiş ve bunların yerine insanı getirmeye Allah karar verince on­lardan bildikleri tecrübeye dayanarak melekler bunu bildiler filan denmiş. Oysa biraz sabretsek iki üç âyet sonra denilecek ki:


    "Aman ya Rabbi! Seni tesbih ve tenzih ederiz, ne mü­kemmelsin sen! Ne noksansızsın sen ya Rabbi! Bi­zim bilgimiz yoktur, ancak senin bildirdiğin vardır!"


    (Bakara 32)



    Melekler böyle diyorlar. O zaman melekler nereden bilmiş­ler bunu? Allah bildirmiş işte. Peki nerede, ne zaman ve nasıl bil­dirmiş Allah onlara bunu? Nerede ve nasıl bildirdiğini benim bil­mem gerek­mez ki! Ama Allah’ın bildirdiğini biliyorum, çünkü işte âyet:


    "Biz ancak senin bildirdiğini biliriz ya Rabbi!"



    Diyorlar. Öyleyse onlara halîfenin bir insan olduğunu ve bu insa­nın ahsen-i takvim ile, esfel-i safilin arasında bir özellik taşıdığını Allah bildirdi diyoruz.



    Meselâ Allah’ın eli olduğunu tartışmışlar yıllarca. Allah’ın arşı istivâ ettiği konusunu tartışmışlar yıllarca. Oysa âyeti biraz daha de­vam etselerdi hemen arkasından anlatacaktı Allah. Me­selâ Rabbi-mizin arşı istivâ ettiğini anlatan âyetin hemen sonunda deniliyor ki:


    "Dikkat edin yaratmak da emretmek de yalnız ve yal­nız Allah’a mahsustur."


    (A’râf: 54)



    Yaratan Allah’tır, emir de ona aittir! Yaratan, yarattığını idare et­mesini de bilir. Yaratan, yarattıklarının hayatını tanzim için emirlerde de bulunur. Yaratan, yarattığını unutmuş de­ğildir, onu başı boş salı­vermiş değildir. Bunu böylece bilin! İşte is­tivânın anlamı budur. Başka bir yerde de yine bu istivâ âyetinden hemen sonra deniliyor ki:


    "Siz neredeyseniz O sizinle beraberdir."


    (Hadîd: 4)



    Yâni, “O ho! Allah ta arşın üstündedir. Dünyanın dibindeki ben­den, benim yaptıklarımdan, benim hayatımdan, benim hayat prog­ramımdan nereden haberdar olacaktır? Nasıl görecek? Nasıl bilecek­tir?” Filan diye sakın ha onu kendinizden habersiz filan zannetmeyin! O Allah’ı atlatabileceğiniz zehabına kapılmayın! Siz neredeyseniz o Allah sizinle beraberdir! Deniliyordu.



    Yâni eğer Kur’an’ı Kur’an olarak düşünür, Kur’an’ı Kur’an bü­tünlüğü içinde düşünür ve gelecek açıklamalarla bütünleştir­meye ça­lışırsak, yâni biraz sabırlı davranırsak, o zaman herhalde mânâ biraz daha kolay anlaşılacaktır diyoruz.



    Bir de burada ihtilâflı bir konu var, onu da söyleyelim inşal­lah: Âyette meleklere secde ile emrediyor Allah da acaba cinlere de şey­tana da secde ile emretmiş miydi? Yoksa şeytana emret­medi mi? Peki nereden çıktı bu iş? Var. Oysa A’râf sûresinde bu konu anlatıl­dıktan hemen sonra:


    "Ben sana secdeyle emrettiğim halde secde etmene mâni neydi ey İblis?"


    (A’râf: 12)



    Buyurulur.



    Yâni biz emrettiğimiz halde hani ne oldu? Sen niye secde etme­din? denilmektedir. Ama bu ilk âyette secde olmayınca bu nere­den çıktı? diyorlar. Biraz sabretseler gelecek, ama sabır yok adam­larda, ya da devam yok okumaya.



    "Hatırla ki, Rabbin meleklere şöyle demişti."



    Kur’an’da hatırlayabildiğim kadarıyla yedi tane sûrede Adem ib­lis olayı anlatılır. Ama bu olaylar tekrar değildir. Sanki her birinde olayın bir başka veçhesine dikkat çekiliyor. Buralardan sa­dece ikisini yakînen bildiğim için söyleyeceğim: Bir Bakara sûre­sinde var, bir de A’râf sûresinde var. Bakara sûresinde benim ha­lîfe olma özelliğim anlatılırken, ben Hz. Adem şahsında anlatılıyo­rum. Yâni ey insan! Senin aslın ve esasın olan Hz. Adem halîfe olma özelliğiyle yeryü­zünde göreve başlarken bak böyle başladı bu iş. İblis de vardı karşı­sında. İşte bu yönü anlatılır.



    Ama A’râf sûresinde ise, benim sırat-ı müstakimde yürüye­bil-me özelliğim bana tanıtılırken: Bak senin baban olan Adem de bu sıratta yürürken şeytan ona, şöyle şöyle yapmıştı, aman ha, sen bu konuda titiz davran! Şeytanın hilelerine karşı dikkat et! de­niliyor.


    "Rabbin meleklere demişti ki: Ben yeryüzünde bir ha­lîfe yaratacağım!"



    Kimileri halîfeyi şu bizim bugüne kadar bildiğimiz insan fonk­siyo­nunun dışında anlamaya çalışmış.



    1- Yâni demişler ki halîfe; halef selef mânâsına, birbiri peşi sıra gelen demektir. Yâni halef olan, birinin yerine gelen demektir. Böyle anlamaya çalışanlar olmuş. Yâni nesilden sonra nesil, asır­dan sonra asır halinde birbiri peşi sıra gelen demektir. Yâni böyle biri diğe­rine halef olan, birinin yerine diğeri gelen, birbiri ardınca gelen insan­lar, kavimler yaratacağım şeklinde anlamışlar.



    2- Veya halîfe; bir şeyin arkasından gelen değil de, bir şe­yin nam-ı hesabına bir yerde bir şeyler yapan demektir halîfe. Çünkü "Halîfe-i arz" Bu demektir. Yâni arzın halîfesi.



    Eh arz öldü bitti de yerine birileri mi geldi? Tamam: "Nuh kavminden sonra Allah sizi yeryüzünün halîfeleri yaptı". Âyetini hadi öyle anlayalım, Nuh kavmi gitti de yerine Âd kavmi geldi diyelim. Oysa yeryüzünün halîfeleri deyince, bu biri gitti de öbürü onun yerine geldi anlamına gelmeyecektir. Ya ne anlama gelecektir? Bir yerde ve bir dönemde birileri nam-ı hesa­bına bir şeyler yapmakla görevli varlık anlamına gelecektir halîfe.



    Öyleyse halîfe; yeryüzünde Allah’ın hesabına, Allah’ın is­mine, Allah’ın adına bir şeyler yapmakla mükellef olan insanlar demektir. Halîfe temsil etmek, vekalet etmek demektir. Halîfe; kendisine otorite tarafından verilen görevleri onun yerine kullanan kişidir. Yâni kendisi mâlik olmayıp, sadece Allah’ın temsilcisidir. Kendisine gerçek mâlik tarafından verilenler dışında hiçbir güce sahip olmayan varlık demek­tir. Onun görevi sadece temsil ettiği otoritenin isteklerini yerine getir­mektir. Halîfe; bu hususta asıl ol­mayan, vekil olan ve Allah adına yer­yüzünde Allah’ın hükümlerini icra eden varlık demektir. Allah adına yapacaklar ama. Yâni adâ­leti ikâme edecekler Allah adına, zulmü kal-dıracaklar Allah adına, düzeni temin edecekler Allah adına gibi. Zaten meleklerin bu ko­nudaki endişeleri de buradan kaynaklanıyordu. Aca-ba insanlar kendilerine verilen bu vekaleti asalet zannedip, hü­kümleri kendi keyiflerine, kendi çıkarlarına kullanmaya kalkışırlarsa yeryüzünü fesada verirler mi acaba? diye endişe taşıyorlardı. Evet yeryü­zünde olacaktı bu iş. Arzda. Arzın, şu bilinen yeryüzü olduğu bir gerçektir. O zaman insanoğlu hep yeryüzünde yaşamıştır. Onun dı­şında birilerini aramanın anlamı yoktur.


    "Melekler dediler ki: Ya Rab! Sen orada demek kan dökecek, bozgunculuk yapacak bir varlık mı yarata­cak­sın?"



    Yâni bu özelliklere sahip olan bir varlık mı yaratıyorsun? Yâni insan dediğin bu varlığın neticesini biz böyle anlıyoruz. Allah bildirmiş ve melekler de öyle anlamıştır, tamam.



    Birileri Allah meleklere şöyle de bildirebilirdi demişler: Efen­dim cinler yaşıyordular daha önce ve onlar bunu becerebiliyor­dular. Kan dökme işini, fesat çıkarma işini becerebiliyordu cinler de, melekler onlar gibi yaratılacak insanın da bu işleri yapacağını anladılar filan demeye çalışmışlar.



    Kimileri de melekler, halîfe kelimesinin anlamından bunu çı­kar­mışlardır demişler. Halîfe; hükmetme, hüküm verme konu­sunda Allah’a vekil olduğundan, hâkime, kadıya ancak bir niza söz konusu olduğu zaman, birbirlerine zulmettikleri zaman ihtiyaç duyulacaktı ya işte kelimenin muhtevasından bunu çıkarmışlardır demişler. Ama Al­lah bunu onlara nasıl bildirdiğini anlatmadığına göre, bize de bunu bilmek gerekmez diyoruz. Allah nasıl bildir­mişse öylece bilmişlerdir.



    Bu özellikler hoşlarına gitmemiş, ama Allah’a itiraz da etme­miş­ler, çünkü Allah melekleri bize tanıtırken yukarıda dedi­ğim gibi, âyeti okuduğum gibi:


    "Yâni Allah’a kesinlikle isyan etmezler ve kendile­rine emredileni yaparlar."


    (Tahrîm 6)



    Meleğin karakteridir bu. Onun için “Hârût ve Mârût" isimli iki me­lek Allah’a isyan ettiler de sonra adam oldular değildir yâni. Çünkü Melek isyan etmez, edemez, gücü yoktur buna. Meselâ taş insana kafa tutabilir mi? Bugüne kadar hiç taşın size kafa tuttu­ğunu gördü­nüz mü? Bu nasıl olmazsa veya güneş doğmamazlık yapamıyorsa, Meleğin de Allah’a isyan etme özelliği yoktur, Allah izin vermemiştir buna. Doğuştan bunların boyunlarındaki ipin ucu Allah’ın elindedir di­yoruz.



    Peki madem ki melekler böyle isyan etmezler, edemezler de ne­den dediler ya bunu? Nasıl diyebildiler ya bunu? E Allah bu konuda izin vermişse, yâni onları kendine muhatap kabul edip de sormuşsa, elbette melekler de cevap vereceklerdi diyoruz. Yâni kafalarına takı­lan, anlayamadıkları bölümün hikmetini sorabile­ceklerdi diyoruz.



    Süddî gibi kimileri bu diyalogla, Allah meleklere danıştı, bu ko­nuda onlarla istişare etti filan demeye çalışmışlar. Ama daha önce de dediğimiz gibi istişare, bir konuda sıhhatli bilgi eksikliğin­den kaynak­landığından, böyle bir nâkısayı Allah’a izâfe edeme­yeceğimizden, Al­lah meleklere danıştı demek yerine, onlara haber verdi demeyi daha münâsip görüyoruz.



    Ama Allah’ın meleklere böyle buyurmasının nedenini bilmiyo­ruz. Yâni Allan niçin gerek duydu buna? Neden bunu me­leklere haber verdi? Bunu bilmiyoruz. Belki de ya böyle bir haber verişte:



    1- Hem meleklerin, hem de insanın konumu, görevleri ve so­rumlulukları belirleniyordur.



    2- Veya böylece meleklere meydan okunmak istenmiştir.



    3- Onların bilgilerinin de sınırlı olduğu anlatılmak istenmiş­tir.



    4- Veya âcizlikleri ortaya konmuştur.



    5- Veya mahza hilafetin boyutları ortaya konularak, buna gücü yetecek varlığın melek değil de bu işe hazır yaratılan insan olduğu vurgulanmak istenmiştir.



    6- Veya insana verilen şeref, üstünlükler ve buna oranla da so­rumlulukları anlatılmak istenmiştir diyoruz Allahu âlem.



    Melekler diyorlar ki: Ya Rabbi sen böyle birini mi yaratacak­sın? Halbuki:


    "Halbuki biz seni hamdinle tesbih ve noksan sıfat­lar­dan tenzih edip duruyoruz."



    Tesbih; Allah’ı, Allah’ın kendisini tanıttığı gibi tanımak ve öy­lece inanmak demektir. Melekler diyorlar ki: “Ya Rabbi sen kendini bize nasıl tanıtmışsan, kendini bize hangi sıfatlarla muttasıf ve hangi sıfatlardan münezzeh tanıtmışsan, seni öylece tanıyor ve sana öylece iman ediyoruz. Sen kendini nasıl takdis edip kutsa­mamızı istemişsen seni öylece takdis ediyoruz.”



    Bir de onlar bu işin illetini bununla da anlamış olabilirler. Yâni dediler ki: “Ya Rabbi! Sen hamde lâyıksın! Hiç kimse seni hamd et­mese de sen kendi kendine "Hamîdsin"! Kendi kendini hamd edensin. Hamde, övgüye lâyık olansın! Yâni sen kendi ken­dini översin ya Rab-bi! Fakat biz de seni hamd ile tesbih edip du­ruyoruz. Mukaddes biliyoruz seni. Bunun için miydi ki yoksa? Yoksa ya Rabbi, yoksa biz bu hamd işini, tesbih işini beceremedik de ondan mı bu insanı yaratı­yorsun?” diye mahcup olup bel büküyorlar, utanıyorlar ve böylece af dileme ve dilenme pozis­yonuna giriyorlar dersek, o zaman mânâ bi­raz daha hoş oluyor yâni. Gerçi buna hiç dikkat çekilmemiş, ama (Al­lah affetsin yanılı­yorsam) bu mânâ meleklerin kulluğuna da ha münâ­sip geliyor gibi.



    Yâni sanki melekler bu ifadeleriyle arz-ı kulluk eyliyorlar. Arz-ı ubûdiyette de bulunuyorlar. “Ya Rabbi ne dersin? Nasıl istersin? Yok-sa beceremedik mi bu işi? Yoksa bu hamd ve tesbih işinde bir kusur mu işledik ki insan denen bir varlığı yaratıyorsun?” diyerek özür diliyorlar, affedilmelerini beyan ediyorlar. Bu aynı zamanda bizim için de çok uygun ve örnek almamız gereken bir mânâdır. Cenab-ı Hak da onların bu cevapları karşısında:


    "Hayır! Öyle değil mesele! İş sizin bildiğiniz gibi de­ğil! Siz bilmiyorsunuz! Ben biliyorum!"



    Buyurdu. Yâni yanlış anladınız! Ben bu insanı onun için ya­ratmı­yorum! Siz bilmediniz, bilemediniz! İşin aslı o değildi! On­dan do-layı değildi, mesele o değildi, ama sizin bunu bilmeniz de mümkün değil zaten! buyuracaktır..



    Peki o zaman hatırımıza şöyle bir soru geliyor: Allah önce­den bunu biliyordu. Yâni meleklerin bilgilerinin sınırlı olduğunu, bunu bil­mediklerini, bilemediklerini Allah önceden biliyordu da, madem me­lekler bilmeyecek, bilemeyeceklerdi de o zaman neye haber edildi bu meleklere acaba? Bunun sebebini bilmiyoruz da, bu konuda bilebildi­ğimiz bir şey var:



    Allahu âlem insan, meleklerle doğrudan ilgili bir varlık da on­dan meleklerle diyalog kuruluyor, diyoruz. Belki bu insan denen varlı­ğın yaratılışı, Rahmân olan Allah’ın rahmetinin, Rahmâniyetinin bir te­cellisiydi. Yâni bakıyoruz sonunda insan de­nen bu varlığa, meleklerin secde etmesi de emredilecekti. Belki de şeytanın yarın yaptığını, ya­pacağını yapmasınlar diye şimdiden meleklerini ruhen bu işe hazırlı­yordu Rabbimiz. Evet Allah biliyor ki böyle bir şey olacak. Allah me­leklerine o insana secde ile emre­decek, zaten buna itiraz edemeye­cekler, ama böyle rahat rahat secde etsinler diye Allah, onları şimdi­den bu işe hazırlıyordu, an­lamı çıkar buradan Allahu âlem.



    Peki biz ne anlayacağız bundan? Bize ne diyor bu âyetler? Bu âyetler bize şunu diyor: Biz de Rabbimizin bize haber verdiği şeylere, onların hikmetini anlamasak da, bilmesek de inanalım. Rabbimizin bize haber verdiği şeylere gönül huzuruyla katlanalım. Kulluk yolunda başımıza şunlar şunlar gelebilecek, şöyle bir der­dimiz olabilecek, şunlar şunlarla imtihan olabileceğiz. Secde iste­necek, namaz istene­cek, tesettür istenecek, savaşla, kıtlıkla, aç­lıkla, toklukla imtihan olu­nacağız. Bütün bunlarla karşı karşıya ge­lince tamam ya Rabbi, kabul ya Rabbi! diye biz de secde edelim.



    Rabbimizin tüm emir ve yasakları karşısında hikmeti anlaya-ma­sak da O mutlak doğrudur diyerek hemen biz de boyun bü­küp emre inkıyatta bulunalım inşallah. İşte anlayabildiğimiz kadarıyla bu âyetler bize de bunları söylüyor. Daha sonra Allah halîfe olarak ya­rat­tığı bu insanla melekleri kaşı karşıya getirir. Ancak Adem’in nasıl ya­ratıl-dığını ve onu hangi ev­relerden geçirdiğini burada anlatmıyor Rab-bimiz. Bunu Kur’an’ın başka bölümlerinden öğreniyoruz.



  14. 05.Ağustos.2010, 20:46
    7
    Administrator
    Aşağıdaki Baka Süresi 30. ayetin tefsiri, Ali Sağir hocanın "Besairul Kur'an" adlı tefsirden alıntı yaptım.
    Halk diliyle yazılmış son dönemin güzel tefsirlerindendir.
    _____________________________

    Bakara Süresi 30:
    "Hatırla ki, Rabbin meleklere şöyle demişti. “Mu­hakkak ki ben yeryüzünde bir halîfe yarataca­ğım." Melekler dediler ki: Ya Rab! Sen orada demek kan döke­cek, bozgunculuk yapacak bir varlık mı yarata­caksın? Halbuki biz seni hamdinle tesbih ve noksan sıfat­lardan tenzih edip duruyoruz. Hayır! Öyle değil mesele! İş sizin bildiğiniz gibi değil! Siz bilmiyorsunuz! Ben biliyorum!"



    Hatırlayalım, bilelim ve bu konuda bilgi sahibi olalım diye Rab-bimiz bu konuyu gündeme getiriyor. Burada bir insan problemi çözü­lecek. Burada bir insan problemine muttali kılınacağız. Ama dikkat ederseniz bu problemin çözümü Rab'le başlıyor. İnsan ve yaratılışı Rable gündeme geliyor. İnsan ve yaratılışı konusunda Rabbi devre­den çıkaramayız. İnsanı Rable birlik tanımak, Rable birlik düşünmek mecburiyetindeyiz. Yâni eğer insanı tanımak isti­yorsanız, insanla ilgili problemleri çözmek istiyorsanız, insan de­nen bu varlığı mutlu etmek istiyorsanız Rabsiz yapamazsınız bunu. Çünkü eğer bu işin başlangı­cında Rab varsa, hayatın baş­langıcında ve de hayatın devamında Rab varsa, ölümünde Rab varsa, ölüm ötesinde de Rab varsa bu in­sanı tanımada ve bu in­sanla alâkalı problemlerin çözümünde mutlaka bu Rabbin varlığı da gündeme gelecektir. Evet insanı var eden bir Rab var, sonra bir de melekler var. Bu iki varlığın ikisi de bizim dışı­mızdadır.



    Bakın insanı var eden Rabbimiz der ki meleklere:


    “Muhakkak ki ben, yeryüzünde bir halîfe yarataca­ğım."



    Kur’an’ı okurken, Kur’an’ı anlarken bunun Allah sözü oldu­ğunu asla unutmamalıyız. Kur’an’ı kesinlikle insan sözü gibi anla­maya ça­lışmamalıyız. Bu konudaki orijinal örneklerden birisi işte bura­dadır. Önce bu bölümle alâkalı bir özet sunalım inşallah.



    Sanki biz gibi, beşer sözü gibi -hâşâ- Allah melekleri karşı­sına alıyor: E! Meleklerim ne dersiniz? Ben bir halîfe yaratmak is­terim! Ne yaparsınız? Ne dersiniz? Fikriniz nedir bu konuda? On­lar da: A!! Ne o ya Rabbi? Halîfe filan dedin. Bugüne kadar böyle bir şey duymamış­tık! Ne o? Nasıl bir şey? Meleklerim! İşte kan dökecek, fesat çıkara­cak özellikleri yanında, yâni esfel-i safilin özellikleri yanında, ahsen-i takvim özellikleri de olan bir varlık. Yâni iman edecek, sabredecek, ci-had edecek, canını verecek, oruç tutacak, kulluk yapacak bir varlık. Eh tamam Ya Rabbi bu ikinci özelliklerini anladık da, ama bu birinci özellikleri de ne olacak? Ne olacak bu? Böyle bir şey sana yakışmaz! Ne lüzum vardı buna? Demişler gibi anlatılıyor. Sanki böyle anlaşılı­yor gibi.



    Ama hani Allah sözünü insan sözü gibi anlamaya çalışmaya­ca­ğız demiştik ya. Sözü Allah söylediğine göre şöyle de anlaşılır diyo-rum:



    Şu anda birisi zile bassa ve ben o anda sizlere dönüp: "Ha­san geldi!" desem. Ama bunu size haber veren ben,öyle güçlü birisi olsam ki; bu güç yeryüzünde hiç kimsede bulunmasa. Hasan geldi sözünü söylerken hemen otomatikman Hasan’ın kimliğini de size aktarabile­cek biri olsam. Yâni Hasan geldi sözüyle Hasan’ın kim olduğunu? Ba-basını, sülalesini, yedi ceddini, künhünü, barsağını, ciğerini, nereli olduğunu, niye geldiğini, nereden geldi­ğini size anlatabilsem ve he­men siz bütün bunları bilebilseniz. Ama bende bu güç yoktur. Bunu yapabilen ancak Allah’tır.



    Bakın burada bu sözü söyleyen Allah’tır. Allah meleklerine: Ben yeryüzünde halîfe yaratacağım! Buyurduğu anda melekler kimin geldiğini? Kimin geleceğini? Bu gelenin ne yapacağını? Ne olacağını? Ve ne gibi özelliklere sahip olacağını hemen bilebilirler. Çünkü Al­lah’ın böyle bir cümleyle onlara her şeyi anlatabileceğini biliyoruz. Yâ-ni böyle Allah’ça bir söz, olmayan bir şeyi oldurucu biçimde söz söylemek ancak Allah’a aittir. Bunun bir tane örneğini yaşadık yeryü­zün-de: Rasulullah Efendimiz okur yazar değildi de: "Oku!" Dedi Allah, O oku deyince hemen Allah’ın Rasûlü okur olu­verdi. Tekvînî irade di­yo-ruz buna. Olmayan şeyin var edilmesi bi­çiminde, olmayan şeyin var kılınması biçiminde bir harekettir veya bir sözdür.



    Ol! Dedi mi Allah, hemen anında oluverecektir. İşte böyle Ce-nab-ı Hak: "Ben halîfe yaratacağım!" Dedi mi melekler onun baştan sona ne olduğunu? İnsan olduğunu ve halîfe olarak yara­tılacak bu in­sanın hangi özellikler sahibi olduğunu hemen anlaya­bilirler.



    Peki acaba birinci şekilde anlamak caiz mi? Bu konuda diyo-ruz ki, Kur’an’ın anlatım modeline göre bu caizdir, ama Allah’a caiz değildir. Bu yöntem Cenab-ı Hakkın meseleyi bir diyalog yo­luyla an­latma yöntemidir. Bu tür anlatım daha kolay, daha kes­tirme yoldan kavratmayı sağlayan bir anlatımdır. Bu yöntemi Kur’an’ın başka yerle­rinde de görüyoruz: Meselâ cansız varlıklarla tıpkı buna benzer bir di­yalogdan bahseder Fussilet sûresi:


    "Sonra duman halinde bulunan semaya yöneldi Al­lah ona ve yeryüzüne: İsteyerek veya istemeyerek ge­lin! Dedi. Onlar da: İsteyerek geldik! dediler."


    (Fussilet: 11)



    Burada da böyle meleklerle bir diyalogdan söz ediliyor. Şimdi acaba bu diyalogu nasıl anlayacağız? Acaba gerçekten Al­lah bu ha­lîfe yaratma konusunda meleklerle istişare mi ediyordu? Bu konuyu onlara danışıyor muydu? Yoksa bu halîfe yaratma ko­nusunu onlara haber vermek miydi bu diyalogun mânâsı? Soru­nun birinci şıkkını reddetmek gerektiğine inanıyoruz. Çünkü isti­şare, danışmak bilgi ek­sikliğinden kaynaklanır. Allah için böyle bir şey caiz değildir. Yok eğer bu diyalogun maksadı Adem’i yarat­mak istediğini meleklere haber vermekse o zaman meleklerin buna itirazını nasıl anlayacağız? Çün-kü biz meleklerin Allah’a iti­raz haklarının olmadığını Kur’an’dan öğre-niyoruz:


    "Allah kendilerine ne emrettiyse O’na isyan et­mez­ler. Emredildikleri şeyi yaparlar."


    (Tahrîm: 6)



    Öyleyse mesele verilen bir haber karşısında sadece bir soru sormakla sınırlıdır. Meleklerin, mahiyetini anlayamadıkları bir haber karşısında sordukları bu soruyu illa da itiraz şeklinde anlamamak lâ­zımdır. Haberin yapısından kaynaklanan, hikmetin sırrını öğrenmek kastıyla sorulmuş bir soruydu bu. Bunlar halîfe denince yaratılacak bu varlığa Allah tarafından bazı güçler verileceğini, bu varlığın bazı özel­liklerle donatılacağını anladılar. Fakat böyle ira­deli bir varlığın evrenin zorunlu kanunlarla yönetilen düzenine na­sıl uyum sağlayacağını an­layamadılar. Kâinatta her şey itirazsız kulluk ilkesine dayanıyordu. Tüm varlıklar iradesizdi. Meleklerin kendileri de. Ama anlayamıyor­lardı, yeni bir varlık geliyordu ve bu varlık tüm diğer varlıklara göre iradeli, itiraz edebilme, reddede­bilme, karşı gelebilme, kafa tutabilme özelliğinde yaratılacak bir varlıktı.



    İşte nasıl olacaktı bu iş? İradesiz binlerce varlık içinde ira­deli bir varlık. Allah yeryüzünde kendi istediği şekilde hayat süre­cek bir varlık yaratmayı murad ediyor, ama halîfe olma özelliğinde yaratılan bu insanın bu özelliğinin yanı başında bir başka özelliği daha vardı. Bu insan ya halîfeliği seçecekti, ya da kan dökücülüğü ve bozguncu­luğu. Yâni bu insan hem Allah’ın istediği bir hayat tarzını tercih ede­bilecek, hem de kendi isteyip de Allah’ın iste­mediği bir yaşam biçimini de tercih edebilecek ve yeryüzünde kan döküp bozgunculuk yapabi­lecekti. Bu halîfe tabirinin içinde hem Allah’ın istediği biçimde bir ha­yat sürebilen, hem de kan dökebilen, yan çizebilen anlamları vardı. İşte görüyoruz bugün Allah’ın iste­diği imanı yaşayanlar da, Allah’ın istemediği bir hayatı yaşayan kâfirler de mevcuttur.



    Melekler hem bunu anlamak için, hem de bu görev için ken­dile­rinin daha müsait olduklarını gündeme getirmek için diyor­lardı ki: "Ya Rabbi biz seni tesbih edip duruyoruz. Ya Rab! Biz se­nin emirlerini boyun eğerek, itaat ederek ve isteyerek yerine geti­riyoruz. Bütün ev­reni temiz ve düzgün bir biçimde muhafaza edi­yoruz. Seni hamd ile tesbih ve takdis ediyoruz. Bu nedenle niçin böyle bir halîfeye gerek duyduğunu anlayamıyoruz! Diyorlardı. Meleklerin ilimleri kıttı. Onlar hilafet görevi denince bunun altında yatan maksadın sadece tesbih ve takdis olduğunu, sadece ibâdet olduğunu anlıyorlardı. Halbuki Allah’ın kendilerine haber verdiği bu hilafetin fonksiyonu sadece tesbih ve takdisle sınırlı değildi. Hilafet; tesbih ve takdisle beraber Allah’ın ya­salarından ve niza­mın­dan kaynaklanan ustaca idare esasına göre ev­reni idare et­mek demekti.



    Yâni idareye, korunmaya ve tedbire muhtaç olan yeryüzündeki sosyal hayatı Allah’ın belirlediği sistemin ilkelerine göre idare etmekti hilafet. İşte halîfe olarak yaratılan insan Allah’ın kendisine bahşettiği bu güçle, bu bilgiyle etrafını kuşatan varlıkları ta­nıyabilecek ve yine Allah’ın kendisine verdiği akıl gücüyle iyilik ve kötülüğü, salah ve fesadı kavrayabilecek, karşılaştığı olayları birbirle­riyle kıyas ederek hayatın problemlerine çözümler getirebi­lecekti. İşte melekler bunu anlayamadıklarından bu işin hikmetinden sual ediyor­lardı.



    Burada bu diyalogla şunu da anlıyoruz ki; insana Allah tarafın­dan verilen bu özellikler övünme vesilesi yapılacak, diğer varlıklara karşı üstünlük taslana­cak şeyler değil; aksine insana insanın sorum­luluklarını hatırlatan şeylerdir. Verilen şeylerin büyüklüğü, görevin de o nispette bü­yüklüğünü gösterir. İnsana verilen bu irade, bu güç, bu bilgi, bu akıl ve enerji mahza emanettir. Allah’ın emanetidir bunlar. İn­san Allah tarafından kendisine emaneten verilen bu gücü, bu enerjiyi, bu aklı dondurmak, dumura uğratmak, kullanmamak hakkına sa­hip değildir. Bunları hayata hiç bir şey kazandırmayacak ve hayatı bir adım daha ileri götürmeyecek boş şeylerde kullanamaz. Bu düşünce insanı bencillik ve bireysellikten kurtaracak, artık o yalnız kendini dü­şünen, kendi hayatını yaşayan birisi olmadığını, baş­kalarını da dü­şünmek zorunda olduğunu anlayacaktır. İşte bu di­yalogdan bunları anlıyoruz. Allah bu çok önemli konu daha kolay anlaşılsın diye me­seleyi bize böyle bir diyalogla anlatmıştır diyoruz. Yâni hayatın, varlı­ğın esas gâyesini teşkil eden bu çok önemli konunun zihinlere kazın­ması ve hiçbir zaman unutulmaması için böyle bir diyalog anlatım ter­cih edilmiş anlıyoruz.



    Meselâ Hz. Yusuf’un Aleyhisselâm zindandaki hayatının sona er­mesi dönemini içeren Yusuf sûresinin son bölümü buna en güzel örnektir. Hani rüya görüyordu ya kral, yedi başak, yedi inek filan rüya­sını bildiniz. Adam dedi ki, o zindan arkadaşı Yusuf’u ve onun duru­munu hatırladı da dedi ki: "Beni gönderin de ben bunun ce­vabını bu­lup getireyim size!" Hayrola! Dediler kimden bulup geti­receksin bunun cevabını? Kimden öğreneceksin? Nereden bula­caksın? Dediler. Ama bu bölüm yoktur Kur’an’da. Bu bölüm at­lanmıştır. Adam burada zin­danı anlattı, Yusuf’u anlattı, başından geçen rüya ile ilgili Yusuf’un ta­birinin aynen çıktığını anlattı. Yu­suf’un bu konudaki durumunu anlattı, konuştular, istişare ettiler, onu zindana gönderdiler, zindana gitti adam, Yusuf’u orada buldu ve onunla konuşarak durumu ona anlattı. Ama dikkat ederseniz bu bölümler yoktur Kur’an’da tabii. Bu Kur’an’ın bir anlatım özelliğidir diyoruz.


    İşte aynen bunun gibi Allah burada da meleklerle böyle bir tea­tide bulunuyor dersek, Allah için bu olmuyor, yakışmıyor yâni. Allah için böyle melekleriyle bir istişarede bulunma, böyle bir dü­şünce bize gerçekten yavan geliyor, olmuyor, hiç yakışık almıyor yâni. Peki ne­den yakışmıyor? Allah dediyse demiştir. Bak dediğini söylüyor âyette. Denirse, ha! Buradan şunu anlıyoruz: Allah bu­rada bize en bildiğiniz konularda bile istişareden kaçınmamamızı öğretiyor. Yâni di-yor ki: Kullarım! En bildiğiniz konu bile olsa istişare edin. Ba­kın Ben en bile­nim. Melekler bilemediler, şaşırdılar, ama Ben, yine Ben bilirim! De­dim. Öyleyse sizler istişare edin! Diyor bize. Öyleyse biz de istişare edeceğiz. Anlayabildiğimiz kadarıyla böyle bir yol gös­teriş var burada.



    Meselâ Kur’an’ın başka bir yerinde bize kitabı göndermesi­nin sebebini şöyle anlatıyor Allah:


    "(Onu size indirmemiz) Doğrusu bizden önceki iki tai­feye kitap indirildi de biz onun dirasetinden gafil­dik demeyesiniz içindir."


    (En’âm 156)



    Dikkat ediyor musunuz? Allah bize bu elimdeki kitabı indirişi­nin sebebini anlatıyor. Yarın sizden şöyle bir itiraz gelmesin diye: Ya Rabbi sen bizden önceki iki taifeye, yâni yahudi ve hıris­tiyanlara kitap indirdin, ama bize indirmedin. Eğer bize de bir kitap gönderseydin biz de sana kulluk yapardık diye sizden yarın bir iti­raz gelmesin diye bu kitabı size indiriyorum diyor. Yâni dilim var­mıyor demeye ama tabiri caizse Allah kendini garantiye alıyor. Kendisini töhmet makamında bulundurmuyor. Halbuki kimse buna cesaret edemezken, hiç kimse bu konuda onu töhmet altında tu­tamazken, hiç kimse bu konuda ona itiraz etme imkânına sahip değilken böyle diyor Rabbimiz. Tabi bu bize bir yol gösteriştir di­yoruz. Yâni ben bile bu kitap konusunda böyle yaparken sizin bu haliniz nedir? Yarın çocuklarınızdan, hanımlarınız­dan, komşuları­nızdan:


    Ya Rabbi babamızdı! Ya Rabbi kocamızdı! Ya Rabbi kom­şu­muzdu! Kendisi biliyordu kitabı, okuyordu; ama biz onun dirasetinden gafildik, bize duyurmadı, bize anlatmadı diye gelebilecek iti­razlar kar­şısında ne yapacaksınız? Bakın ben bile kimse beni hesaba çekeme­yecek iken yarın insanlardan böyle bir itiraz gelmesin diye kendimi garantiye alıp size kitap gönderiyorum. İnsanlara karşı sorumluluğu­nuzu yerine getirmez, onlara bu kitabın âyetlerini ulaştırmazsanız ya­rın siz ne yapacaksınız diyor sanki Rabbimiz. İşte burada da durum aynen böyledir. Burada da ben bile istişare konusunda böyle iken siz ne yapıyorsunuz? Diyerek bize bu konuda yol gösteriyor Allah.



    Şimdi burada, bu diyalogda üzerinde durulan bir mesele var: Efendim melekler nereden bildiler ya bu işi? Diye, dönüp dö­nüp bu konuda sorular yoğunlaştırılıyor. Deniliyor ki; efendim, Allah melek­lerle arasında geçen bu diyalogu bize özet olarak anlatmış­tır. Olayın detaylarına girmemiştir. Belki de “Ben halîfe yarataca­ğım!” Buyurunca melekler sormuşlardır: “Ya Rabbi nedir bu halîfe dediğin? Bize biraz özelliklerinden bahseder misin?” Onların bu taleplerine karşılık Allah da bu özellikleri onlara bildirmiş, ama Kur’an’ın bir özel­liği olarak bu bölüm de bize anlatılmamıştır, işte melekler de böy­lece bunu bilmiş­lerdir deniyor.



    Sonra işte yeryüzünde insana benzeyen başka varlıklar vardı daha önce de bunlar Allah’a isyan edince bunların kökü ke­silmiş ve bunların yerine insanı getirmeye Allah karar verince on­lardan bildikleri tecrübeye dayanarak melekler bunu bildiler filan denmiş. Oysa biraz sabretsek iki üç âyet sonra denilecek ki:


    "Aman ya Rabbi! Seni tesbih ve tenzih ederiz, ne mü­kemmelsin sen! Ne noksansızsın sen ya Rabbi! Bi­zim bilgimiz yoktur, ancak senin bildirdiğin vardır!"


    (Bakara 32)



    Melekler böyle diyorlar. O zaman melekler nereden bilmiş­ler bunu? Allah bildirmiş işte. Peki nerede, ne zaman ve nasıl bil­dirmiş Allah onlara bunu? Nerede ve nasıl bildirdiğini benim bil­mem gerek­mez ki! Ama Allah’ın bildirdiğini biliyorum, çünkü işte âyet:


    "Biz ancak senin bildirdiğini biliriz ya Rabbi!"



    Diyorlar. Öyleyse onlara halîfenin bir insan olduğunu ve bu insa­nın ahsen-i takvim ile, esfel-i safilin arasında bir özellik taşıdığını Allah bildirdi diyoruz.



    Meselâ Allah’ın eli olduğunu tartışmışlar yıllarca. Allah’ın arşı istivâ ettiği konusunu tartışmışlar yıllarca. Oysa âyeti biraz daha de­vam etselerdi hemen arkasından anlatacaktı Allah. Me­selâ Rabbi-mizin arşı istivâ ettiğini anlatan âyetin hemen sonunda deniliyor ki:


    "Dikkat edin yaratmak da emretmek de yalnız ve yal­nız Allah’a mahsustur."


    (A’râf: 54)



    Yaratan Allah’tır, emir de ona aittir! Yaratan, yarattığını idare et­mesini de bilir. Yaratan, yarattıklarının hayatını tanzim için emirlerde de bulunur. Yaratan, yarattığını unutmuş de­ğildir, onu başı boş salı­vermiş değildir. Bunu böylece bilin! İşte is­tivânın anlamı budur. Başka bir yerde de yine bu istivâ âyetinden hemen sonra deniliyor ki:


    "Siz neredeyseniz O sizinle beraberdir."


    (Hadîd: 4)



    Yâni, “O ho! Allah ta arşın üstündedir. Dünyanın dibindeki ben­den, benim yaptıklarımdan, benim hayatımdan, benim hayat prog­ramımdan nereden haberdar olacaktır? Nasıl görecek? Nasıl bilecek­tir?” Filan diye sakın ha onu kendinizden habersiz filan zannetmeyin! O Allah’ı atlatabileceğiniz zehabına kapılmayın! Siz neredeyseniz o Allah sizinle beraberdir! Deniliyordu.



    Yâni eğer Kur’an’ı Kur’an olarak düşünür, Kur’an’ı Kur’an bü­tünlüğü içinde düşünür ve gelecek açıklamalarla bütünleştir­meye ça­lışırsak, yâni biraz sabırlı davranırsak, o zaman herhalde mânâ biraz daha kolay anlaşılacaktır diyoruz.



    Bir de burada ihtilâflı bir konu var, onu da söyleyelim inşal­lah: Âyette meleklere secde ile emrediyor Allah da acaba cinlere de şey­tana da secde ile emretmiş miydi? Yoksa şeytana emret­medi mi? Peki nereden çıktı bu iş? Var. Oysa A’râf sûresinde bu konu anlatıl­dıktan hemen sonra:


    "Ben sana secdeyle emrettiğim halde secde etmene mâni neydi ey İblis?"


    (A’râf: 12)



    Buyurulur.



    Yâni biz emrettiğimiz halde hani ne oldu? Sen niye secde etme­din? denilmektedir. Ama bu ilk âyette secde olmayınca bu nere­den çıktı? diyorlar. Biraz sabretseler gelecek, ama sabır yok adam­larda, ya da devam yok okumaya.



    "Hatırla ki, Rabbin meleklere şöyle demişti."



    Kur’an’da hatırlayabildiğim kadarıyla yedi tane sûrede Adem ib­lis olayı anlatılır. Ama bu olaylar tekrar değildir. Sanki her birinde olayın bir başka veçhesine dikkat çekiliyor. Buralardan sa­dece ikisini yakînen bildiğim için söyleyeceğim: Bir Bakara sûre­sinde var, bir de A’râf sûresinde var. Bakara sûresinde benim ha­lîfe olma özelliğim anlatılırken, ben Hz. Adem şahsında anlatılıyo­rum. Yâni ey insan! Senin aslın ve esasın olan Hz. Adem halîfe olma özelliğiyle yeryü­zünde göreve başlarken bak böyle başladı bu iş. İblis de vardı karşı­sında. İşte bu yönü anlatılır.



    Ama A’râf sûresinde ise, benim sırat-ı müstakimde yürüye­bil-me özelliğim bana tanıtılırken: Bak senin baban olan Adem de bu sıratta yürürken şeytan ona, şöyle şöyle yapmıştı, aman ha, sen bu konuda titiz davran! Şeytanın hilelerine karşı dikkat et! de­niliyor.


    "Rabbin meleklere demişti ki: Ben yeryüzünde bir ha­lîfe yaratacağım!"



    Kimileri halîfeyi şu bizim bugüne kadar bildiğimiz insan fonk­siyo­nunun dışında anlamaya çalışmış.



    1- Yâni demişler ki halîfe; halef selef mânâsına, birbiri peşi sıra gelen demektir. Yâni halef olan, birinin yerine gelen demektir. Böyle anlamaya çalışanlar olmuş. Yâni nesilden sonra nesil, asır­dan sonra asır halinde birbiri peşi sıra gelen demektir. Yâni böyle biri diğe­rine halef olan, birinin yerine diğeri gelen, birbiri ardınca gelen insan­lar, kavimler yaratacağım şeklinde anlamışlar.



    2- Veya halîfe; bir şeyin arkasından gelen değil de, bir şe­yin nam-ı hesabına bir yerde bir şeyler yapan demektir halîfe. Çünkü "Halîfe-i arz" Bu demektir. Yâni arzın halîfesi.



    Eh arz öldü bitti de yerine birileri mi geldi? Tamam: "Nuh kavminden sonra Allah sizi yeryüzünün halîfeleri yaptı". Âyetini hadi öyle anlayalım, Nuh kavmi gitti de yerine Âd kavmi geldi diyelim. Oysa yeryüzünün halîfeleri deyince, bu biri gitti de öbürü onun yerine geldi anlamına gelmeyecektir. Ya ne anlama gelecektir? Bir yerde ve bir dönemde birileri nam-ı hesa­bına bir şeyler yapmakla görevli varlık anlamına gelecektir halîfe.



    Öyleyse halîfe; yeryüzünde Allah’ın hesabına, Allah’ın is­mine, Allah’ın adına bir şeyler yapmakla mükellef olan insanlar demektir. Halîfe temsil etmek, vekalet etmek demektir. Halîfe; kendisine otorite tarafından verilen görevleri onun yerine kullanan kişidir. Yâni kendisi mâlik olmayıp, sadece Allah’ın temsilcisidir. Kendisine gerçek mâlik tarafından verilenler dışında hiçbir güce sahip olmayan varlık demek­tir. Onun görevi sadece temsil ettiği otoritenin isteklerini yerine getir­mektir. Halîfe; bu hususta asıl ol­mayan, vekil olan ve Allah adına yer­yüzünde Allah’ın hükümlerini icra eden varlık demektir. Allah adına yapacaklar ama. Yâni adâ­leti ikâme edecekler Allah adına, zulmü kal-dıracaklar Allah adına, düzeni temin edecekler Allah adına gibi. Zaten meleklerin bu ko­nudaki endişeleri de buradan kaynaklanıyordu. Aca-ba insanlar kendilerine verilen bu vekaleti asalet zannedip, hü­kümleri kendi keyiflerine, kendi çıkarlarına kullanmaya kalkışırlarsa yeryüzünü fesada verirler mi acaba? diye endişe taşıyorlardı. Evet yeryü­zünde olacaktı bu iş. Arzda. Arzın, şu bilinen yeryüzü olduğu bir gerçektir. O zaman insanoğlu hep yeryüzünde yaşamıştır. Onun dı­şında birilerini aramanın anlamı yoktur.


    "Melekler dediler ki: Ya Rab! Sen orada demek kan dökecek, bozgunculuk yapacak bir varlık mı yarata­cak­sın?"



    Yâni bu özelliklere sahip olan bir varlık mı yaratıyorsun? Yâni insan dediğin bu varlığın neticesini biz böyle anlıyoruz. Allah bildirmiş ve melekler de öyle anlamıştır, tamam.



    Birileri Allah meleklere şöyle de bildirebilirdi demişler: Efen­dim cinler yaşıyordular daha önce ve onlar bunu becerebiliyor­dular. Kan dökme işini, fesat çıkarma işini becerebiliyordu cinler de, melekler onlar gibi yaratılacak insanın da bu işleri yapacağını anladılar filan demeye çalışmışlar.



    Kimileri de melekler, halîfe kelimesinin anlamından bunu çı­kar­mışlardır demişler. Halîfe; hükmetme, hüküm verme konu­sunda Allah’a vekil olduğundan, hâkime, kadıya ancak bir niza söz konusu olduğu zaman, birbirlerine zulmettikleri zaman ihtiyaç duyulacaktı ya işte kelimenin muhtevasından bunu çıkarmışlardır demişler. Ama Al­lah bunu onlara nasıl bildirdiğini anlatmadığına göre, bize de bunu bilmek gerekmez diyoruz. Allah nasıl bildir­mişse öylece bilmişlerdir.



    Bu özellikler hoşlarına gitmemiş, ama Allah’a itiraz da etme­miş­ler, çünkü Allah melekleri bize tanıtırken yukarıda dedi­ğim gibi, âyeti okuduğum gibi:


    "Yâni Allah’a kesinlikle isyan etmezler ve kendile­rine emredileni yaparlar."


    (Tahrîm 6)



    Meleğin karakteridir bu. Onun için “Hârût ve Mârût" isimli iki me­lek Allah’a isyan ettiler de sonra adam oldular değildir yâni. Çünkü Melek isyan etmez, edemez, gücü yoktur buna. Meselâ taş insana kafa tutabilir mi? Bugüne kadar hiç taşın size kafa tuttu­ğunu gördü­nüz mü? Bu nasıl olmazsa veya güneş doğmamazlık yapamıyorsa, Meleğin de Allah’a isyan etme özelliği yoktur, Allah izin vermemiştir buna. Doğuştan bunların boyunlarındaki ipin ucu Allah’ın elindedir di­yoruz.



    Peki madem ki melekler böyle isyan etmezler, edemezler de ne­den dediler ya bunu? Nasıl diyebildiler ya bunu? E Allah bu konuda izin vermişse, yâni onları kendine muhatap kabul edip de sormuşsa, elbette melekler de cevap vereceklerdi diyoruz. Yâni kafalarına takı­lan, anlayamadıkları bölümün hikmetini sorabile­ceklerdi diyoruz.



    Süddî gibi kimileri bu diyalogla, Allah meleklere danıştı, bu ko­nuda onlarla istişare etti filan demeye çalışmışlar. Ama daha önce de dediğimiz gibi istişare, bir konuda sıhhatli bilgi eksikliğin­den kaynak­landığından, böyle bir nâkısayı Allah’a izâfe edeme­yeceğimizden, Al­lah meleklere danıştı demek yerine, onlara haber verdi demeyi daha münâsip görüyoruz.



    Ama Allah’ın meleklere böyle buyurmasının nedenini bilmiyo­ruz. Yâni Allan niçin gerek duydu buna? Neden bunu me­leklere haber verdi? Bunu bilmiyoruz. Belki de ya böyle bir haber verişte:



    1- Hem meleklerin, hem de insanın konumu, görevleri ve so­rumlulukları belirleniyordur.



    2- Veya böylece meleklere meydan okunmak istenmiştir.



    3- Onların bilgilerinin de sınırlı olduğu anlatılmak istenmiş­tir.



    4- Veya âcizlikleri ortaya konmuştur.



    5- Veya mahza hilafetin boyutları ortaya konularak, buna gücü yetecek varlığın melek değil de bu işe hazır yaratılan insan olduğu vurgulanmak istenmiştir.



    6- Veya insana verilen şeref, üstünlükler ve buna oranla da so­rumlulukları anlatılmak istenmiştir diyoruz Allahu âlem.



    Melekler diyorlar ki: Ya Rabbi sen böyle birini mi yaratacak­sın? Halbuki:


    "Halbuki biz seni hamdinle tesbih ve noksan sıfat­lar­dan tenzih edip duruyoruz."



    Tesbih; Allah’ı, Allah’ın kendisini tanıttığı gibi tanımak ve öy­lece inanmak demektir. Melekler diyorlar ki: “Ya Rabbi sen kendini bize nasıl tanıtmışsan, kendini bize hangi sıfatlarla muttasıf ve hangi sıfatlardan münezzeh tanıtmışsan, seni öylece tanıyor ve sana öylece iman ediyoruz. Sen kendini nasıl takdis edip kutsa­mamızı istemişsen seni öylece takdis ediyoruz.”



    Bir de onlar bu işin illetini bununla da anlamış olabilirler. Yâni dediler ki: “Ya Rabbi! Sen hamde lâyıksın! Hiç kimse seni hamd et­mese de sen kendi kendine "Hamîdsin"! Kendi kendini hamd edensin. Hamde, övgüye lâyık olansın! Yâni sen kendi ken­dini översin ya Rab-bi! Fakat biz de seni hamd ile tesbih edip du­ruyoruz. Mukaddes biliyoruz seni. Bunun için miydi ki yoksa? Yoksa ya Rabbi, yoksa biz bu hamd işini, tesbih işini beceremedik de ondan mı bu insanı yaratı­yorsun?” diye mahcup olup bel büküyorlar, utanıyorlar ve böylece af dileme ve dilenme pozis­yonuna giriyorlar dersek, o zaman mânâ bi­raz daha hoş oluyor yâni. Gerçi buna hiç dikkat çekilmemiş, ama (Al­lah affetsin yanılı­yorsam) bu mânâ meleklerin kulluğuna da ha münâ­sip geliyor gibi.



    Yâni sanki melekler bu ifadeleriyle arz-ı kulluk eyliyorlar. Arz-ı ubûdiyette de bulunuyorlar. “Ya Rabbi ne dersin? Nasıl istersin? Yok-sa beceremedik mi bu işi? Yoksa bu hamd ve tesbih işinde bir kusur mu işledik ki insan denen bir varlığı yaratıyorsun?” diyerek özür diliyorlar, affedilmelerini beyan ediyorlar. Bu aynı zamanda bizim için de çok uygun ve örnek almamız gereken bir mânâdır. Cenab-ı Hak da onların bu cevapları karşısında:


    "Hayır! Öyle değil mesele! İş sizin bildiğiniz gibi de­ğil! Siz bilmiyorsunuz! Ben biliyorum!"



    Buyurdu. Yâni yanlış anladınız! Ben bu insanı onun için ya­ratmı­yorum! Siz bilmediniz, bilemediniz! İşin aslı o değildi! On­dan do-layı değildi, mesele o değildi, ama sizin bunu bilmeniz de mümkün değil zaten! buyuracaktır..



    Peki o zaman hatırımıza şöyle bir soru geliyor: Allah önce­den bunu biliyordu. Yâni meleklerin bilgilerinin sınırlı olduğunu, bunu bil­mediklerini, bilemediklerini Allah önceden biliyordu da, madem me­lekler bilmeyecek, bilemeyeceklerdi de o zaman neye haber edildi bu meleklere acaba? Bunun sebebini bilmiyoruz da, bu konuda bilebildi­ğimiz bir şey var:



    Allahu âlem insan, meleklerle doğrudan ilgili bir varlık da on­dan meleklerle diyalog kuruluyor, diyoruz. Belki bu insan denen varlı­ğın yaratılışı, Rahmân olan Allah’ın rahmetinin, Rahmâniyetinin bir te­cellisiydi. Yâni bakıyoruz sonunda insan de­nen bu varlığa, meleklerin secde etmesi de emredilecekti. Belki de şeytanın yarın yaptığını, ya­pacağını yapmasınlar diye şimdiden meleklerini ruhen bu işe hazırlı­yordu Rabbimiz. Evet Allah biliyor ki böyle bir şey olacak. Allah me­leklerine o insana secde ile emre­decek, zaten buna itiraz edemeye­cekler, ama böyle rahat rahat secde etsinler diye Allah, onları şimdi­den bu işe hazırlıyordu, an­lamı çıkar buradan Allahu âlem.



    Peki biz ne anlayacağız bundan? Bize ne diyor bu âyetler? Bu âyetler bize şunu diyor: Biz de Rabbimizin bize haber verdiği şeylere, onların hikmetini anlamasak da, bilmesek de inanalım. Rabbimizin bize haber verdiği şeylere gönül huzuruyla katlanalım. Kulluk yolunda başımıza şunlar şunlar gelebilecek, şöyle bir der­dimiz olabilecek, şunlar şunlarla imtihan olabileceğiz. Secde iste­necek, namaz istene­cek, tesettür istenecek, savaşla, kıtlıkla, aç­lıkla, toklukla imtihan olu­nacağız. Bütün bunlarla karşı karşıya ge­lince tamam ya Rabbi, kabul ya Rabbi! diye biz de secde edelim.



    Rabbimizin tüm emir ve yasakları karşısında hikmeti anlaya-ma­sak da O mutlak doğrudur diyerek hemen biz de boyun bü­küp emre inkıyatta bulunalım inşallah. İşte anlayabildiğimiz kadarıyla bu âyetler bize de bunları söylüyor. Daha sonra Allah halîfe olarak ya­rat­tığı bu insanla melekleri kaşı karşıya getirir. Ancak Adem’in nasıl ya­ratıl-dığını ve onu hangi ev­relerden geçirdiğini burada anlatmıyor Rab-bimiz. Bunu Kur’an’ın başka bölümlerinden öğreniyoruz.






+ Yorum Gönder