Konusunu Oylayın.: Emeviler döneminde niçin Hz.Aliye hakaret ediliyordu?

5 üzerinden 4.75 | Toplam : 4 kişi
Emeviler döneminde niçin Hz.Aliye hakaret ediliyordu?
  1. 16.Aralık.2009, 23:35
    1
    Rüyet-iTaksîr
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 27.Ekim.2009
    Üye No: 61896
    Mesaj Sayısı: 219
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 3

    Emeviler döneminde niçin Hz.Aliye hakaret ediliyordu?






    Emeviler döneminde niçin Hz.Aliye hakaret ediliyordu? Mumsema Allah c.c. razı olsun birşey sorucam emeviler döneminde niçin Hz.ALi r.a. ye hakaret ediliyordu?


  2. 16.Aralık.2009, 23:35
    1



  3. 18.Aralık.2009, 11:19
    2
    @hmet
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 16.Mayıs.2007
    Üye No: 771
    Mesaj Sayısı: 7,758
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: gölbaşı

    --->: Emeviler döneminde niçin Hz.Ali (ra)'ye hakaret ediliyordu?




    İslam Tarih ve Kültüründe Ehl-i Beyt-i Rasûlullah'ın Yeri ve Önemi


    Siyasi Gelişmeler Karşısında Ehl-i Beyt

    Hz. Peygamber'in Vefatından Sonra


    Ehl-i Beyte yaklaşımları açısından bakıldığında Emevî halifelerinin önemli yanlış uygulamaları cereyan etmiştir. Bu dönem zarfında Ali-Fatıma evladını siyasetten uzak tutmak için bilinçli bir siyaset takip edilmiştir. Her şeyden önce Muaviye döneminde, kesin çizgilerle bir Hz. Ali karşıtlığı yerleştirilmeye çalışılmıştır. Hz. Ali'ye sebbedilmesi (beddua) bu karşıtlığın açık bir göstergesi haline gelmiştir.

    Siyerin her sayfasında Ehl-i Beytin isimleri şerefle yazılmıştır. Ehl-i Beyti, Peygamber Efendimiz'in yüz akı olmuştur. Hz. Peygamber'in hatırasına onların da kokusu sinmiştir. İlk üç halife döneminde de Ehl-i Beyte gereken sevgi ve saygı gösterilmiştir. Sadece Hz. Ebû Bekir'in halife seçildiği toplantıya çağırılmamış olması o sırada defin işleriyle meşgul olan Hz. Ali'nin sitemine sebep olmuş, ancak mevzu gerginlik yaratacak şekilde büyütülmemiştir. Hz. Fatıma ve Hz. Ebû Bekir arasında Hz. Peygamber'in mirası konusunda görüş ayrılığından kaynaklanan bir serinlik sudur etmişse de bu konu da Hz. Ebû Bekir'in, Hz. Fatıma'nın gönlünü almaya çalışmasıyla aksi tesir uyandırmamıştır.
    Hz. Osman'ın hilafet döneminin son zamanlarında ortaya çıkan karışıklıklar sonucu halifenin şehid edilmesinin ardından Hz. Ali'ye biat edilmiştir. Şam valisi Muaviye b. Ebû Süfyan'ın önce Hz. Osman'ın katillerinin cezalandırılmasını talep ederek meşru halife olmasına rağmen Hz. Ali'ye biat etmemesi ve Hz. Aişe'nin etrafında yine aynı gerekçe ile toplananların Hz. Ali'nin karşısında yer almaları ile meydana gelen siyasi gelişmeler, Ehl-i Beyt mensuplarının ileride çekeceği sıkıntıların sanki birer habercisi olmuştur.
    Emevî Dönemi

    Bu tarihî gelişmeler neticesinde Hz. Ali dönemi Cemel ve Sıffin savaşları gibi maalesef son derece talihsiz iki olaya sahne olmuştur. Bu gerilim Hz. Ali'nin şehadetiyle neticelenecek hadiselere sebebiyet vermiş, fakat bu kadarla da kalmamıştır. Hz. Hasan'a biat edilmiş olmakla birlikte, artık Kufe karşısında ayrı bir güç haline gelen Muaviye b. Ebû Süfyan, Hz. Hasan'ı da halife olarak tanımayarak hilafet mücadelesini sürdürmüştür. Kendi ordusunda yeterli gücü ve desteği bulamayan Hz. Hasan ise, daha fazla kan dökülmesini de istemediği için sonunda hilafeti Muaviye b. Ebû Süfyan'a devretmiştir. Böylece tek merkezli siyasi idare tekrar hakim olmuş, Ümeyyeoğulları arzuladıkları iktidara kavuşmuşlar ve böylece Emevî Devleti kurulmuştur.
    Ehl-i Beyte yaklaşımları açısından bakıldığında Emevî halifelerinin önemli yanlış uygulamaları cereyan etmiştir. Bu dönem zarfında Ali-Fatıma evladını siyasetten uzak tutmak için bilinçli bir siyaset takip edilmiştir. Her şeyden önce Muaviye döneminde, kesin çizgilerle bir Hz. Ali karşıtlığı yerleştirilmeye çalışılmıştır. Hz. Ali'ye sebbedilmesi (beddua) bu karşıtlığın açık bir göstergesi haline gelmiştir. Cuma hutbelerinde açıkça Hz. Ali'yi kötüleyen ifadelere yer verilmiştir. Diğer vilayetlerde olduğu gibi Medine'de Hz. Peygamber'in mescidinde de, cemaatin arasında Hz. Hasan ve Hüseyin'in de bulunmasına rağmen bu uygulama devam ettirilmiştir. Hz. Ali'ye minberden lanet okunmasına açıktan tepki gösterenler ise sert bir şekilde cezalandırılmışlardır. Hutbelerde Hz. Ali'ye sebbetme âdetine, Emevî halifelerinden Ömer b. Abdülaziz son vererek onun yerine "İnnallahe ye'mürü bi'l-adli ve'l-ihsân.." şeklinde başlayan Nahl sûresinin 90. âyetinin okunmasını sağlamıştır.
    Yine bu dönemde 49/669 senesinde vefat eden Hz. Hasan'ın cenazesinin defni sırasında Haşimîlerle Emevîler arasında bir gerginlik yaşanmıştır. Vefatının yaklaştığını anlayan Hz. Hasan, Hz. Aişe'ye müracaat ederek Hücre-i saadette boş bulunan mezar yerine kendisinin defnedilmesi için izin istemişti. Ancak Medine valiliği tarafından Hz. Hasan'ın buraya defnedilmesine engel olunmuştur.
    Muaviye b. Ebû Süfyan'ın, Yezid'e veliahd olarak biat alma girişimine ise Hz. Hüseyin olumlu cevap vermemiştir. Medineliler üzerindeki tesirini çok iyi bildiği Hz. Hüseyin'in biatı Muaviye b. Ebû Süfyan için son derece önem arzediyordu. Bu sebeple Hz. Hüseyin üzerinde baskı oluşturmuş, icbar edici tedbirlere başvurmuş, sanki Hz. Hüseyin kabul etmiş gibi gösterek oğlu Yezid'e veliahd olarak biat almıştır.
    Yezid b. Muaviye'nin hilafetinde meydana gelen Kerbela faciası (10 Muharrem 61) ise bu gerilimin kırılma noktasını oluşturur. Bu vaka İslam tarihinin en elim hadiselerinden biri olarak zihinlere kazınmış, acısı ise tazelenerek bugünlere kadar devam etmiştir.
    Emevîler dönemine bakıldığında Hz. Ali ve evladı taraftarlığının karşısında, daha çok siyasi elit arasında hakim olan "nâsıbîlik" olgusunun şekillendiğini görmekteyiz. Kufe valisi Haccac es-Sekafî (95/714) Ehl-i Beyte muhalif olması sebebiyle "nâsıbî" ünvanını alan ilk kişilerdendir.
    Abbasî Dönemi

    İktidar söz konusu olunca Abbasîler döneminde de Emevîler'in tutumundan çok farklı bir manzara ortaya çıkmamıştır. Abbasoğulları Emevî iktidarına son vermek üzere sürdürdükleri gizli propaganda döneminde "er-rızâ min Âl-i Muhammed" sloganıyla, Âl-i Muhammed'den razı olunacak birisi için biat alıyorlardı. Biat esnasında belli bir isim zikredilmiyordu, ancak biat edenler Ehl-i Beytten birisinin başa geçmesi üzere biat ettiklerini zannediyorlardı. Abbasoğulları bu gizli davet sürecinin başarıya ulaşması için Ehl-i Beytin Müslümanlar üzerindeki müsbet tesirinden ve onlara karşı tabii olarak neşet eden teveccühten istifade etmişlerdir. Emevî saltanatına nihayet veren bu ihtilalin başarısını Abbasoğulları kendilerine mal ederek hilafet koltuğuna oturmuştur.
    Abbasî döneminin ilk dönemine genel olarak bakıldığında Ali-Fatıma evladının herhangi bir isyan girişimleri bulunmasa bile sürekli denetim altında tutulduklarını görüyoruz. Bu sebeple hapsedilenler, sürülenler, takip edildikleri için kaçıp saklananlar olmuştur. Ancak halifelerin tamamı aynı ölçüde baskıcı davranmamışlardır. Me'mun, Mu'tasım, Vasık ve Muntasır'ın hilafetleri bu anlamda ilişkilerin düzeltildiği, hataların telafi edildiği zaman dilimleri kabul edilir.
    Abbasîlerin ilk döneminde küçüklü-büyüklü başkaldırı hareketleri meydana gelse de gördükleri baskı karşısında Ehl-i Beyt mensuplarının genelde sabır ve teenni yolunu tuttukları görülür. Âl-i Beyt, cemiyet içerisinde alim ve fazıl kişiler olarak temayüz etmişlerdir. Devlet görevlileri bir tarafa bırakılacak olursa, toplum tarafından her zaman hürmet görmüşler, sevilmişlerdir. Özellikle tabileri arasında ilim adamları, şairler bulunmuştur. Burada özellikle zikretmemiz gereken bir husus İmam-ı Azam Ebû Hanife ve İmam Şafiî'nin açıkça ortaya koydukları Ehl-i Beyt taraftarlığıdır. Dolayısıyla onların bu tutumu Ehl-i Beyte bağlılık ve saygı gösterme noktasında Ehl-i Sünnet çizgisini şekillendirmiştir.
    Ehl-i Beytin İslam Coğrafyasına Dağılması


    Abbasî döneminin ilk dönemine genel olarak bakıldığında Ali-Fatıma evladının herhangi bir isyan girişimleri bulunmasa bile sürekli denetim altında tutulduklarını görüyoruz. Bu sebeple hapsedilenler, sürülenler, takip edildikleri için kaçıp saklananlar olmuştur. Ancak halifelerin tamamı aynı ölçüde baskıcı davranmamışlardır. Me'mun, Mu'tasım, Vasık ve Muntasır'ın hilafetleri bu anlamda ilişkilerin düzeltildiği, hataların telafi edildiği zaman dilimleri kabul edilir

    II. yüzyılın yarısından itibaren bazı Ehl-i Beyt mensupları farklı coğrafyalara dağılmışlardır. Fas'ta devam etmekte olan İdrisî Devleti'nin temelleri bu dönemde atılmıştır. Yine Hazar Denizi'nin kuzeyinde Taberistan bölgesinde, Mekke'de, Yemen'de Ehl-i Beyt yönetimleri ortaya çıkmıştır. Ticaret yolları vasıtasıyla Kore'ye kadar giden Ehl-i Beytten bahsedilmektedir. Ayrıca Türkistan bölgesi ve Malezya gibi bazı bölge insanları Ehl-i Beyt mensupları sayesinde Müslüman olduklarını söylemektedirler. Yerleştikleri bölgelerin yerel halkıyla yaptıkları evlilikler sonucunda da, Arabından-Çinlisine, Türkünden-Acemine kadar farklı farklı ırklara mensup Seyyid ve Şerifler doğmuşlardır.
    Ali-Fatıma evladı merkezli bazı itikadi mezhepler ve oluşumlar da mevcuttur. Erken tarihte daha çok Rafızi olarak adlandırılan bu topluluklar, daha sonra Şia genel başlığı altında İmamiyye (İsnâ Aşeriyye veya Caferiyye), İsmailiyye (Sebıyye veya Batıniyye) ve Zeydiyye gibi özel isimlerle anılmaya başlamışlardır.
    Hz. Ali ve Hz. Fatıma'nın evladı Fütüvvet ve Ahilik mesleğinde de birinci derecede önemli temel şahsiyetler olmuşlardır. Fütüvvet adab ve erkanı arasında Hz. Ali ve evladına dayalı sayısız unsur yer almaktadır.
    Tasavvuf kültüründe Hulefa-i Raşidin'e nisbet edilen ana tarikatlardan birisi de Hz. Ali'ye dayandırılan turuk-ı Aliyye'dir. Bu tariklerin silsilelerinde mutlaka Hz. Peygamber'in ilk sekiz torunundan bir veya daha fazlası yer almaktadır ve bu silsileler ‘silsiletü'z-zeheb' olarak adlandırılmaktadır.
    İslam Kültüründe Ehl-i Beyt Sevgisi

    Tarih içindeİslam devletlerine bakıldığında Ehl-i Beyt mensuplarına Peygamber torunları olmaları hasebiyle son derece hürmet edildiği görülmektedir. Türk-İslam literatürünün ilk örneklerinden olup, Yusuf Has Hacib (462/1070)'in kaleme aldığı ve Karahanlı hakanı Buğra Han'a takdim ettiği Kutadgu Bilig adlı eserde, Ali evladı ile münasebetlere değinilmiş ve bu konuda şu tavsiyelerde bulunulmuştur:
    "Hizmetkarlardan başka ve beyin adamları dışında, münasebette bulunacak kimseler şunlardır.
    Bunlardan biri Peygamber'in neslidir; bunlara hürmet edersen, devlet ve saadete kavuşursun.
    Bunları pek çok ve gönülden sev; onlara iyi bak ve yardımda bulun.
    Bunlar Ehl-i Beyttir, Peygamber'in uruğudur; ey kardeş, sen de onları, sevgili Peygamber için sev.
    Ağızlarından yakışıksız bir söz çıkmadıkça, onların içini-dışını ve aslını-esasını araştırma".
    İslam Devletlerinde Âl-i Muhammed'e sevgi, hürmet gösterme ve onları maddi ve manevi anlamda koruma gayreti nakiblik müessesesinin doğmasına yol açmıştır. Devletin bir organı olarak faaliyet gösteren Nikabet müessesesinin temel vazifesi seyyidlerin neseblerini doğru olarak tespit etmekti. Bilindiği üzere Âl-i Muhammed'in zekat almaları haramdır, bu husus Hz. Peygamber tarafından yasaklanmıştır. Dolayısıyla seyyidlerin maişet sıkıntısı çekmemeleri için daimi tahsisatta bulunmak da nakiblerin vazifeleri arasında yer almaktaydı. Ayrıca bu müessese vasıtasıyla seyyidlerin hatalı fiillerden korunmasına da çalışıldığı görülmektedir. Bir suç işlediklerinde ise cezaları yine nakîbler tarafından tatbik edilmekteydi.
    Nikabet müessesesi İslam devletlerinde devamlılık gösteren bir müessese olmuştur. Osmanlı Devleti'nde ise Nakibü'l-eşraflık adını almıştır. Nakibü'l-eşrafların kendileri de Ehl-i Beyte mensup oluyorlar ve devlet protokolünde hemen padişahtan sonra yer alıyorlar, padişahlara onlar kılıç kuşatıyorlardı. Nakibü'l-eşraflık Osmanlı'nın son günlerine kadar hayatiyetini devam ettirmiştir.
    Görüldüğü gibi Müslümanların nazarında Ehl-i Beytin yeri ve önemi büyüktür. Yapılması gereken Ehl-i Beyti bilmek, tanımak, benimsemek ve anmak konusunda bilinçli olmaktır. Bunun için ise geleneğimizle bağ kurmamız bize yardımcı olacaktır. Zira inanıyoruz ki Ehl-i Sünnetin yeri, Ehl-i Beytin yanıdır ve Ehl-i Beytin sevgisi ilelebed müminlerin gönüllerinde bakidir.

    Dr. Gülgûn UYAR


  4. 18.Aralık.2009, 11:19
    2
    Üye



    İslam Tarih ve Kültüründe Ehl-i Beyt-i Rasûlullah'ın Yeri ve Önemi


    Siyasi Gelişmeler Karşısında Ehl-i Beyt

    Hz. Peygamber'in Vefatından Sonra


    Ehl-i Beyte yaklaşımları açısından bakıldığında Emevî halifelerinin önemli yanlış uygulamaları cereyan etmiştir. Bu dönem zarfında Ali-Fatıma evladını siyasetten uzak tutmak için bilinçli bir siyaset takip edilmiştir. Her şeyden önce Muaviye döneminde, kesin çizgilerle bir Hz. Ali karşıtlığı yerleştirilmeye çalışılmıştır. Hz. Ali'ye sebbedilmesi (beddua) bu karşıtlığın açık bir göstergesi haline gelmiştir.

    Siyerin her sayfasında Ehl-i Beytin isimleri şerefle yazılmıştır. Ehl-i Beyti, Peygamber Efendimiz'in yüz akı olmuştur. Hz. Peygamber'in hatırasına onların da kokusu sinmiştir. İlk üç halife döneminde de Ehl-i Beyte gereken sevgi ve saygı gösterilmiştir. Sadece Hz. Ebû Bekir'in halife seçildiği toplantıya çağırılmamış olması o sırada defin işleriyle meşgul olan Hz. Ali'nin sitemine sebep olmuş, ancak mevzu gerginlik yaratacak şekilde büyütülmemiştir. Hz. Fatıma ve Hz. Ebû Bekir arasında Hz. Peygamber'in mirası konusunda görüş ayrılığından kaynaklanan bir serinlik sudur etmişse de bu konu da Hz. Ebû Bekir'in, Hz. Fatıma'nın gönlünü almaya çalışmasıyla aksi tesir uyandırmamıştır.
    Hz. Osman'ın hilafet döneminin son zamanlarında ortaya çıkan karışıklıklar sonucu halifenin şehid edilmesinin ardından Hz. Ali'ye biat edilmiştir. Şam valisi Muaviye b. Ebû Süfyan'ın önce Hz. Osman'ın katillerinin cezalandırılmasını talep ederek meşru halife olmasına rağmen Hz. Ali'ye biat etmemesi ve Hz. Aişe'nin etrafında yine aynı gerekçe ile toplananların Hz. Ali'nin karşısında yer almaları ile meydana gelen siyasi gelişmeler, Ehl-i Beyt mensuplarının ileride çekeceği sıkıntıların sanki birer habercisi olmuştur.
    Emevî Dönemi

    Bu tarihî gelişmeler neticesinde Hz. Ali dönemi Cemel ve Sıffin savaşları gibi maalesef son derece talihsiz iki olaya sahne olmuştur. Bu gerilim Hz. Ali'nin şehadetiyle neticelenecek hadiselere sebebiyet vermiş, fakat bu kadarla da kalmamıştır. Hz. Hasan'a biat edilmiş olmakla birlikte, artık Kufe karşısında ayrı bir güç haline gelen Muaviye b. Ebû Süfyan, Hz. Hasan'ı da halife olarak tanımayarak hilafet mücadelesini sürdürmüştür. Kendi ordusunda yeterli gücü ve desteği bulamayan Hz. Hasan ise, daha fazla kan dökülmesini de istemediği için sonunda hilafeti Muaviye b. Ebû Süfyan'a devretmiştir. Böylece tek merkezli siyasi idare tekrar hakim olmuş, Ümeyyeoğulları arzuladıkları iktidara kavuşmuşlar ve böylece Emevî Devleti kurulmuştur.
    Ehl-i Beyte yaklaşımları açısından bakıldığında Emevî halifelerinin önemli yanlış uygulamaları cereyan etmiştir. Bu dönem zarfında Ali-Fatıma evladını siyasetten uzak tutmak için bilinçli bir siyaset takip edilmiştir. Her şeyden önce Muaviye döneminde, kesin çizgilerle bir Hz. Ali karşıtlığı yerleştirilmeye çalışılmıştır. Hz. Ali'ye sebbedilmesi (beddua) bu karşıtlığın açık bir göstergesi haline gelmiştir. Cuma hutbelerinde açıkça Hz. Ali'yi kötüleyen ifadelere yer verilmiştir. Diğer vilayetlerde olduğu gibi Medine'de Hz. Peygamber'in mescidinde de, cemaatin arasında Hz. Hasan ve Hüseyin'in de bulunmasına rağmen bu uygulama devam ettirilmiştir. Hz. Ali'ye minberden lanet okunmasına açıktan tepki gösterenler ise sert bir şekilde cezalandırılmışlardır. Hutbelerde Hz. Ali'ye sebbetme âdetine, Emevî halifelerinden Ömer b. Abdülaziz son vererek onun yerine "İnnallahe ye'mürü bi'l-adli ve'l-ihsân.." şeklinde başlayan Nahl sûresinin 90. âyetinin okunmasını sağlamıştır.
    Yine bu dönemde 49/669 senesinde vefat eden Hz. Hasan'ın cenazesinin defni sırasında Haşimîlerle Emevîler arasında bir gerginlik yaşanmıştır. Vefatının yaklaştığını anlayan Hz. Hasan, Hz. Aişe'ye müracaat ederek Hücre-i saadette boş bulunan mezar yerine kendisinin defnedilmesi için izin istemişti. Ancak Medine valiliği tarafından Hz. Hasan'ın buraya defnedilmesine engel olunmuştur.
    Muaviye b. Ebû Süfyan'ın, Yezid'e veliahd olarak biat alma girişimine ise Hz. Hüseyin olumlu cevap vermemiştir. Medineliler üzerindeki tesirini çok iyi bildiği Hz. Hüseyin'in biatı Muaviye b. Ebû Süfyan için son derece önem arzediyordu. Bu sebeple Hz. Hüseyin üzerinde baskı oluşturmuş, icbar edici tedbirlere başvurmuş, sanki Hz. Hüseyin kabul etmiş gibi gösterek oğlu Yezid'e veliahd olarak biat almıştır.
    Yezid b. Muaviye'nin hilafetinde meydana gelen Kerbela faciası (10 Muharrem 61) ise bu gerilimin kırılma noktasını oluşturur. Bu vaka İslam tarihinin en elim hadiselerinden biri olarak zihinlere kazınmış, acısı ise tazelenerek bugünlere kadar devam etmiştir.
    Emevîler dönemine bakıldığında Hz. Ali ve evladı taraftarlığının karşısında, daha çok siyasi elit arasında hakim olan "nâsıbîlik" olgusunun şekillendiğini görmekteyiz. Kufe valisi Haccac es-Sekafî (95/714) Ehl-i Beyte muhalif olması sebebiyle "nâsıbî" ünvanını alan ilk kişilerdendir.
    Abbasî Dönemi

    İktidar söz konusu olunca Abbasîler döneminde de Emevîler'in tutumundan çok farklı bir manzara ortaya çıkmamıştır. Abbasoğulları Emevî iktidarına son vermek üzere sürdürdükleri gizli propaganda döneminde "er-rızâ min Âl-i Muhammed" sloganıyla, Âl-i Muhammed'den razı olunacak birisi için biat alıyorlardı. Biat esnasında belli bir isim zikredilmiyordu, ancak biat edenler Ehl-i Beytten birisinin başa geçmesi üzere biat ettiklerini zannediyorlardı. Abbasoğulları bu gizli davet sürecinin başarıya ulaşması için Ehl-i Beytin Müslümanlar üzerindeki müsbet tesirinden ve onlara karşı tabii olarak neşet eden teveccühten istifade etmişlerdir. Emevî saltanatına nihayet veren bu ihtilalin başarısını Abbasoğulları kendilerine mal ederek hilafet koltuğuna oturmuştur.
    Abbasî döneminin ilk dönemine genel olarak bakıldığında Ali-Fatıma evladının herhangi bir isyan girişimleri bulunmasa bile sürekli denetim altında tutulduklarını görüyoruz. Bu sebeple hapsedilenler, sürülenler, takip edildikleri için kaçıp saklananlar olmuştur. Ancak halifelerin tamamı aynı ölçüde baskıcı davranmamışlardır. Me'mun, Mu'tasım, Vasık ve Muntasır'ın hilafetleri bu anlamda ilişkilerin düzeltildiği, hataların telafi edildiği zaman dilimleri kabul edilir.
    Abbasîlerin ilk döneminde küçüklü-büyüklü başkaldırı hareketleri meydana gelse de gördükleri baskı karşısında Ehl-i Beyt mensuplarının genelde sabır ve teenni yolunu tuttukları görülür. Âl-i Beyt, cemiyet içerisinde alim ve fazıl kişiler olarak temayüz etmişlerdir. Devlet görevlileri bir tarafa bırakılacak olursa, toplum tarafından her zaman hürmet görmüşler, sevilmişlerdir. Özellikle tabileri arasında ilim adamları, şairler bulunmuştur. Burada özellikle zikretmemiz gereken bir husus İmam-ı Azam Ebû Hanife ve İmam Şafiî'nin açıkça ortaya koydukları Ehl-i Beyt taraftarlığıdır. Dolayısıyla onların bu tutumu Ehl-i Beyte bağlılık ve saygı gösterme noktasında Ehl-i Sünnet çizgisini şekillendirmiştir.
    Ehl-i Beytin İslam Coğrafyasına Dağılması


    Abbasî döneminin ilk dönemine genel olarak bakıldığında Ali-Fatıma evladının herhangi bir isyan girişimleri bulunmasa bile sürekli denetim altında tutulduklarını görüyoruz. Bu sebeple hapsedilenler, sürülenler, takip edildikleri için kaçıp saklananlar olmuştur. Ancak halifelerin tamamı aynı ölçüde baskıcı davranmamışlardır. Me'mun, Mu'tasım, Vasık ve Muntasır'ın hilafetleri bu anlamda ilişkilerin düzeltildiği, hataların telafi edildiği zaman dilimleri kabul edilir

    II. yüzyılın yarısından itibaren bazı Ehl-i Beyt mensupları farklı coğrafyalara dağılmışlardır. Fas'ta devam etmekte olan İdrisî Devleti'nin temelleri bu dönemde atılmıştır. Yine Hazar Denizi'nin kuzeyinde Taberistan bölgesinde, Mekke'de, Yemen'de Ehl-i Beyt yönetimleri ortaya çıkmıştır. Ticaret yolları vasıtasıyla Kore'ye kadar giden Ehl-i Beytten bahsedilmektedir. Ayrıca Türkistan bölgesi ve Malezya gibi bazı bölge insanları Ehl-i Beyt mensupları sayesinde Müslüman olduklarını söylemektedirler. Yerleştikleri bölgelerin yerel halkıyla yaptıkları evlilikler sonucunda da, Arabından-Çinlisine, Türkünden-Acemine kadar farklı farklı ırklara mensup Seyyid ve Şerifler doğmuşlardır.
    Ali-Fatıma evladı merkezli bazı itikadi mezhepler ve oluşumlar da mevcuttur. Erken tarihte daha çok Rafızi olarak adlandırılan bu topluluklar, daha sonra Şia genel başlığı altında İmamiyye (İsnâ Aşeriyye veya Caferiyye), İsmailiyye (Sebıyye veya Batıniyye) ve Zeydiyye gibi özel isimlerle anılmaya başlamışlardır.
    Hz. Ali ve Hz. Fatıma'nın evladı Fütüvvet ve Ahilik mesleğinde de birinci derecede önemli temel şahsiyetler olmuşlardır. Fütüvvet adab ve erkanı arasında Hz. Ali ve evladına dayalı sayısız unsur yer almaktadır.
    Tasavvuf kültüründe Hulefa-i Raşidin'e nisbet edilen ana tarikatlardan birisi de Hz. Ali'ye dayandırılan turuk-ı Aliyye'dir. Bu tariklerin silsilelerinde mutlaka Hz. Peygamber'in ilk sekiz torunundan bir veya daha fazlası yer almaktadır ve bu silsileler ‘silsiletü'z-zeheb' olarak adlandırılmaktadır.
    İslam Kültüründe Ehl-i Beyt Sevgisi

    Tarih içindeİslam devletlerine bakıldığında Ehl-i Beyt mensuplarına Peygamber torunları olmaları hasebiyle son derece hürmet edildiği görülmektedir. Türk-İslam literatürünün ilk örneklerinden olup, Yusuf Has Hacib (462/1070)'in kaleme aldığı ve Karahanlı hakanı Buğra Han'a takdim ettiği Kutadgu Bilig adlı eserde, Ali evladı ile münasebetlere değinilmiş ve bu konuda şu tavsiyelerde bulunulmuştur:
    "Hizmetkarlardan başka ve beyin adamları dışında, münasebette bulunacak kimseler şunlardır.
    Bunlardan biri Peygamber'in neslidir; bunlara hürmet edersen, devlet ve saadete kavuşursun.
    Bunları pek çok ve gönülden sev; onlara iyi bak ve yardımda bulun.
    Bunlar Ehl-i Beyttir, Peygamber'in uruğudur; ey kardeş, sen de onları, sevgili Peygamber için sev.
    Ağızlarından yakışıksız bir söz çıkmadıkça, onların içini-dışını ve aslını-esasını araştırma".
    İslam Devletlerinde Âl-i Muhammed'e sevgi, hürmet gösterme ve onları maddi ve manevi anlamda koruma gayreti nakiblik müessesesinin doğmasına yol açmıştır. Devletin bir organı olarak faaliyet gösteren Nikabet müessesesinin temel vazifesi seyyidlerin neseblerini doğru olarak tespit etmekti. Bilindiği üzere Âl-i Muhammed'in zekat almaları haramdır, bu husus Hz. Peygamber tarafından yasaklanmıştır. Dolayısıyla seyyidlerin maişet sıkıntısı çekmemeleri için daimi tahsisatta bulunmak da nakiblerin vazifeleri arasında yer almaktaydı. Ayrıca bu müessese vasıtasıyla seyyidlerin hatalı fiillerden korunmasına da çalışıldığı görülmektedir. Bir suç işlediklerinde ise cezaları yine nakîbler tarafından tatbik edilmekteydi.
    Nikabet müessesesi İslam devletlerinde devamlılık gösteren bir müessese olmuştur. Osmanlı Devleti'nde ise Nakibü'l-eşraflık adını almıştır. Nakibü'l-eşrafların kendileri de Ehl-i Beyte mensup oluyorlar ve devlet protokolünde hemen padişahtan sonra yer alıyorlar, padişahlara onlar kılıç kuşatıyorlardı. Nakibü'l-eşraflık Osmanlı'nın son günlerine kadar hayatiyetini devam ettirmiştir.
    Görüldüğü gibi Müslümanların nazarında Ehl-i Beytin yeri ve önemi büyüktür. Yapılması gereken Ehl-i Beyti bilmek, tanımak, benimsemek ve anmak konusunda bilinçli olmaktır. Bunun için ise geleneğimizle bağ kurmamız bize yardımcı olacaktır. Zira inanıyoruz ki Ehl-i Sünnetin yeri, Ehl-i Beytin yanıdır ve Ehl-i Beytin sevgisi ilelebed müminlerin gönüllerinde bakidir.

    Dr. Gülgûn UYAR


  5. 19.Aralık.2009, 08:33
    3
    Rüyet-iTaksîr
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 27.Ekim.2009
    Üye No: 61896
    Mesaj Sayısı: 219
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 3

    --->: Emeviler döneminde niçin Hz.Ali (ra)'ye hakaret ediliyordu?

    EyvAllah kardeş Allah c.c. razı olsun...


  6. 19.Aralık.2009, 08:33
    3
    EyvAllah kardeş Allah c.c. razı olsun...





+ Yorum Gönder