Konusunu Oylayın.: Kardeşlik payı - Ramazan Kayan

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Kardeşlik payı - Ramazan Kayan
  1. 04.Nisan.2012, 22:08
    1
    Misafir

    Kardeşlik payı - Ramazan Kayan






    Kardeşlik payı - Ramazan Kayan Mumsema Kardeşlik payı Ramazan Kayan hakkında eğitici bir yazı örneği paylaşabilir misiniz ?


  2. 04.Nisan.2012, 22:08
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 05.Nisan.2012, 06:57
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,670
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 336
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Kardeşlik payı - Ramazan Kayan




    KARDEŞLİK PAYI

    Hayat, paylaşmaktır…

    Kalabalıkları toplum yapan paylaşım ruhudur… Sağlıklı bir toplumun oluşum sürecinde “paylaşma bilinci” oldukça belirleyicidir…

    İnsan sosyal bir varlıktır… Kişi, sosyal bir çevre olmadan “insan” kalamaz…

    Dikkatinizi çekti mi, bilmiyorum;

    “Yaşayamaz” demiyorum, “insan” kalamaz diyorum…

    Tek kişilik hayatlar kabul edilemez… Ve sürdürülemez…

    Toplumsal duyarlılıktan yoksun bireyler sürü mantığından kurtulmaları oldukça zor…

    Toplumsal kalitemiz ise paylaşım ruhu ile bağlantılıdır…

    Paylaşmak en soylu bir davranıştır… Kişinin asaleti bunda saklıdır… Zaten herkes paylaşmaz. Bu yüce bir ruh halidir… Paylaşmak aynı zamanda insan olma sanatıdır…

    Yaşamı, sadece kendi dünyasından ibaret görme sığlığından kurtulamayanlar “benlik zindanı”nda çürümeye mahkum kalırlar… “Ben” önemli olabilirim ama dünya “ben”den ibaret değil ki!..

    Batı insanı, “vefa”yı lügatinden sildi… Çünkü tek “önemli” kendisi… Benliği merkeze alınca bir içe kapanma, akabinde tedirgin, telaşlı bir ruh hali beliriyor… Kapitalizmin insanoğluna yaptığı en büyük kötülük, paylaşma ruhunu katletmesidir… Komünizm, buna karşı çıkayım derken, o daha beter bir cürüm işledi; insanın ruhunu yok etti… Paylaşımla ilgili cennetler vaat etti ancak görüldü ki, meğer cennet zannedilen şey cehennemin ta kendisiymiş… Sosyal adalet, eşitlik, özgürlük tatlı bir rüya olarak kaldı…

    Peki, bu çağ bizi nereye çekiyor?

    “Seyirci” kalmamızı istiyor… Seyir medeniyeti… Sorunlara lakayt kalan, sorumluluk kuşanmayan, duyarlılık göstermeyen kitleler, egemenlerin ömrünü uzatmaktan başka bir özellik taşımıyorlar…

    Mekanik bir düzenin boyunduruğunda bir makine misali işletilen insanlar, son kullanma tarihini bekliyorlar… İnsanı bencilleştiren beşeri sistemler, onu yalnızlığın gayyasına ittiler… Yaşam alanı daralan yığınlar, şimdilerde sanal dünyalara sığınıyorlar…

    Fakat sancı derinleşiyor, insan yalnızlaşıyor…

    Kim kime? Kime ne? Herkes kendi keyfinde… Herkesin kendi “özeli” önemli… “Büyüme”yi biricik gaye edinip, “paylaşma”yı unutan insanlar nefrete nefret katıyorlar demektir…

    En kötü körlük, toplumsal sorunlara lakayt kalıp, nankörlüğü meslek edinmektir…

    Bu şartlarda; nasıl bir bilinçle olayı ortaya koymalıyız ki, kimse: “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” demesin… İnsanlar, “Her koyun kendi bacağından asılır” kolaycılığına kaçmasın… Yahut “Aldırma, bu dünya böyle gelmiş, böyle gider” vurdumduymazlığına kapılmasın…

    Bunun için önce; “vicdan-ı şahsi”nin, “vicdan-ı ictimai”ye inkilab etmesi gerekir…

    Yani, duyarlı olmak… Kafa yormak… Dert edinmek…

    Bu sorun benden sorulur… Çare bendedir, diyebilmek… Önce, şunu kendimize sormamız gerekiyor: Antenlerimiz, algılarımız, yüreklerimiz toplumsal sorunlara açık mı?

    Anlık heyecanlarla, duygusal hamlelerle, bireysel çabalarla bu sorunları aşmanın kolay olmayacağını unutmadan konuya eğilmemiz gerekiyor…

    Toplum içinde mağdurların günübirlik bir takım ihtiyaçlarının karşılanıyor olması bizi vebalden kurtarmayacaktır… Günübirlik düşünmek, günübirlik yaşamak bu çağın hastalığıdır… Günü, dünü ve yarını birlikte düşünmek durumundayız…

    Kurucu, üretici bir irade ile geleceği inşa etmeliyiz…

    Bunun için de öncelikle güven vermeliyiz…

    Bu toplumdan ne devşirebiliriz değil, ne verebiliriz? Bu bizim toplumsal sınavımızdır… Bu toplum bizim hangi halimize şahitlik edecek?

    Maddi- manevi birikimlerimizi bu insanlarla nasıl paylaşabiliriz? Çevreyi eleştirmek kolaydır… Topluma kattığımız değer nedir? Kitlelerde kabaran nefreti, öfkeyi rahmete dönüştüremez miyiz? Alemlere rahmet olanın izinde olmanın bizdeki yansıması nedir?

    Evet, önce şu sorunun netleşmesi lazım… Kiminle, neyi paylaşacağız?

    Zamanı, bilgiyi, düşünceyi, duyguyu, duayı, tasayı, eşyayı, metaı, hayrı, hikmeti, çileyi, acıyı, hayali, rüyayı, pratiği, teoriyi, güzeli, doğruyu, değeri, kolayı, zoru… Hülasa; Rabbimizden bize sunulan tüm ikramları… Bize tashih edilen tüm imkanları… Maruz kaldığımız tüm imtihanları paylaşarak başarabiliriz…

    Paylaşımı sadece ekonomik olarak düşünemeyiz… Kimi sosyal, siyasal, kültürel sorunlara eğildik… Yeter mi? Yaşamı ve toplumu kuşatacak bir paylaşım projesi…

    Hatta toplumsal paylaşım sorumluluğunu sadece iyi insanlara yönelik de tutamayız… Öyle ki; paylaşım ruhumuz kötüleri de kuşatabilmeli… Yoksa, “nehyi anil münker”in anlamı nedir?

    Rabbani olmanın yolu, paylaşmak ve katlanmaktan geçiyor…

    Müslüman’ca yaşamak, paylaşmakla eş anlamlıdır… Vahyin öğretisinden bunu öğreniyoruz… İlk inen sure Alak’tır… Hemen sonrasında ikinci olarak Kalem suresi inzal oluyor… Bu sürede Bahçe sahipleri kıssası dikkatimizi çekiyor… Toplumsal paylaşımdan kaçınanların acı akıbetine vurgu yapıyor:

    “Nihayet sabah vakti birbirlerine seslendiler. Eğer ürününüzü devşirecekseniz erkenden kalkıp-çıkın. Derken aralarında fısıldaşarak çıkıp-gittiler. Bugün sakın oraya hiçbir yoksul girip karşınıza çıkmasın.” (Kalem, 21-24)

    Kur’an ilk günden itibaren bu anlayışı yerden yere vuruyor… Kendi insanına paylaşım aşısı vuruyor…

    Yine Kur’an’ın sunduğu kıssalardan anlıyoruz ki; peygamberler toplumsal sorunlara bigane kalmadılar ve bunu onlarla paylaştılar…

    Hz. Musa (as), zulüm ve zillet altında yozlaşan ve yok oluşa maruz kalan bir kavmi özgürlüğe taşıdı…

    Hz. Lut (as), iğrenç ilişkiler içinde kokuşan bir toplumu kurtarabilmek için son saate kadar çırpındı, durdu…

    Hz. Yusuf (as), Mısır’da kıtlık ve kuraklığın tehdit ettiği nesillerin sorununu çözmek için sorumluluk almakta tereddüt etmedi…

    Hz. Şuayb (as) Meyden halkında yaygınlaşan ticari hayattaki kokuşmaya duyarsız değildi…

    Hz. İsa (as), din simsarlarının elinde tahrife uğrayan dini, aslına döndürmek için yola çıktı…

    Hz. MUHAMMED (sav), daha Risalet gelmeden önce Hılfu’l- Fudul’da yerini almıştı bile… Mekke’de diri diri toprağa gömülen her kız çocuğu onun yüreğini dağlıyordu…

    Toplumdan topluma, zamandan zamana öncelikler değişebiliyor, fakat sorumluluklar sakıt olmaz…

    Ancak, bir öncelik var ki, bu tüm zamanların birinci gündemidir… Toplumların inanç problemi… Paylaşılması, konuşulması gereken temel mesele bu olsa gerek… Akide açmasında savrulan nesillerin tükenişi karşısında kendi payımıza ne yapabiliriz?

    Mus’ab, Yesrib’de… Muaz, Yemen’de… Cafer, Habeş diyarında… Önce neyi paylaştılar?

    Toplumsal yaşamı tevhitle temellendirme… Toplumu takva ile tahkim etme…

    Müslüman olarak insanlara çağrımız şu değil midir?

    Rabbimizden bir mağfirete ve genişliği göklerle yer arası olan cennete…

    Evet, müteal değerlere… Mutlak doğrulara… Ulvi hedeflere… Önce bunları paylaşmak durumundayız…

    Unutmayalım ki; nasıl bir toplum? Sorusunun cevabı, Hz. MUHAMMED’dedir… O üsve’dir (örnektir)… Paylaşımın en güzel modelini ilk Kur’an neslinde görüyoruz…

    O’nun öğretisinde, mümin yalnız kendisi için yaşamaz… Kendi nefsi için istediğini kardeşleri için istemedikçe, bu bir iman sorunu olarak karşısına çıkar…

    Hatta işin daha ileriye götürüldüğünü görüyoruz… “İsar” aşaması… Bu seviyede insan başkasını kendisine üstün tutar, kendini feda eder. Canını, menfaatini, şöhretini, mutluluğunu, huzurunu, malı, gelirini bu uğurda gözden çıkarır…

    Ancak bunun üzerine oturduğu bir zemin vardır: Cemaat ve kardeşlik… Paylaşımın toplumsallaşması cemaat ruhundan ve kardeşlik bilincinden geçiyor… Kur’an bize “Ey iman edenler” diyerek muhatap alırken bir cemaat olduğumuzu, aynı bedenin parçaları olduğumuzu hatırlatıyor… Gerçekten biz bir beden miyiz? Bu yoksa, İslam’ı vicdanlara itmiş oluruz…

    Her gün beş defa ezanla bize ulaşan çağrı neye çağrışım yapıyor?

    Cami toplumsal paylaşımın merkezi olmayacaksa, anlamı nedir?

    Camilerde aynı safları paylaşan cemaat, sorunlarını paylaşmaları gerekmiyor mu?

    Camiler, kalabalıklar cemaat olsun diye değil mi? Orada dertleşmeyeceksek, paylaşmayacaksak, yaraları sarmayacaksak… Nerede, kime sığınacağız?

    Bizden olmayanlara, kendimizi terk edebilir miyiz?

    Hayır, önce birbirimize döneceğiz… Velayet neyi gerektiriyorsa, uhuvvetin omuzlarımıza yüklediği hukuk ne ise bunu netleştireceğiz…

    Ama! Kardeşlere vakit ayıracak zamanımız mı yok? Çok mu yoğunuz? Çok mu yorgunuz? ALLAH aşkına söyler misin? Vaktinizi kiminle paylaşıyorsunuz? Ekranla mı? Oyunla mı? Kendi özelinizle mi? Hobilerinle mi?

    Sonuçta “dünyanın bir oyun ve eğlence” olduğunu biliyoruz… Ve bizi bekleyen bir hesabın yakınlaştığının da bilincindeyiz… Geriye ölüm ötesi yatırımlarda bulunmak kalıyor… İnsanların derdiyle dertlenmek… İnsanlara faydalı olmak…

    Öyle olmalı ki, insanlar bizimle rahat bir nefes alabilsinler…

    Gizli bir el olup yoksulları, mazlumları kollamalıyız… En çaresizler bile her an kendilerine ulaşacak bir “görünmez el”in umudu ile yaşama tutunacak… Görünürde “eli” olacak ama kendisi olmayacak… Hani, “Hızır gibi yetişmek” derler ya, öyle bir hal… O riyasız el, Rabbinin işaret ettiği adreslere mutlaka ulaşacak… O meçhul elin gündeminde reklam, rekabet, rant, reyting olmayacak….

    Şefkatimizle yürekler ısınacak…

    Gök sofralarının bize açılmasını istiyorsak , önce lokmamızı paylaşmasını öğrenelim…

    Kalplerin yumuşaması, öfkelerin dinmesi başka türlü nasıl mümkün olabilir?

    Varımızı, varlığımızı elden çıkaralım, ta ki kardeşlik elden gitmesin…

    Sermayemizi sadece kâra ve kazanca bağlamak ne kadar doğru? Bu sermaye ile nice dost kazanmakta mümkün… Daha da ötesi sevap kazanmak en önemlisi…

    Bunu kim başarabilir?

    “Haza min fadli rabbi (Bu Rabbimin lütfundandır)” (27-40) deyip mülkün Sahibi’ni unutmayanlar…

    Bu paylaşımı kim yapamaz?

    “Bu, bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir.” (28-78) diyenin yapabileceği bir iş değildir…

    Biz ne dersek diyelim, öyleleri var ki, günahını bile paylaşmaz…

    Ne yapalım?

    Biz doğru bildiklerimizden şaşmayalım…



    Ramazan KAYAN


  4. 05.Nisan.2012, 06:57
    2
    Moderatör



    KARDEŞLİK PAYI

    Hayat, paylaşmaktır…

    Kalabalıkları toplum yapan paylaşım ruhudur… Sağlıklı bir toplumun oluşum sürecinde “paylaşma bilinci” oldukça belirleyicidir…

    İnsan sosyal bir varlıktır… Kişi, sosyal bir çevre olmadan “insan” kalamaz…

    Dikkatinizi çekti mi, bilmiyorum;

    “Yaşayamaz” demiyorum, “insan” kalamaz diyorum…

    Tek kişilik hayatlar kabul edilemez… Ve sürdürülemez…

    Toplumsal duyarlılıktan yoksun bireyler sürü mantığından kurtulmaları oldukça zor…

    Toplumsal kalitemiz ise paylaşım ruhu ile bağlantılıdır…

    Paylaşmak en soylu bir davranıştır… Kişinin asaleti bunda saklıdır… Zaten herkes paylaşmaz. Bu yüce bir ruh halidir… Paylaşmak aynı zamanda insan olma sanatıdır…

    Yaşamı, sadece kendi dünyasından ibaret görme sığlığından kurtulamayanlar “benlik zindanı”nda çürümeye mahkum kalırlar… “Ben” önemli olabilirim ama dünya “ben”den ibaret değil ki!..

    Batı insanı, “vefa”yı lügatinden sildi… Çünkü tek “önemli” kendisi… Benliği merkeze alınca bir içe kapanma, akabinde tedirgin, telaşlı bir ruh hali beliriyor… Kapitalizmin insanoğluna yaptığı en büyük kötülük, paylaşma ruhunu katletmesidir… Komünizm, buna karşı çıkayım derken, o daha beter bir cürüm işledi; insanın ruhunu yok etti… Paylaşımla ilgili cennetler vaat etti ancak görüldü ki, meğer cennet zannedilen şey cehennemin ta kendisiymiş… Sosyal adalet, eşitlik, özgürlük tatlı bir rüya olarak kaldı…

    Peki, bu çağ bizi nereye çekiyor?

    “Seyirci” kalmamızı istiyor… Seyir medeniyeti… Sorunlara lakayt kalan, sorumluluk kuşanmayan, duyarlılık göstermeyen kitleler, egemenlerin ömrünü uzatmaktan başka bir özellik taşımıyorlar…

    Mekanik bir düzenin boyunduruğunda bir makine misali işletilen insanlar, son kullanma tarihini bekliyorlar… İnsanı bencilleştiren beşeri sistemler, onu yalnızlığın gayyasına ittiler… Yaşam alanı daralan yığınlar, şimdilerde sanal dünyalara sığınıyorlar…

    Fakat sancı derinleşiyor, insan yalnızlaşıyor…

    Kim kime? Kime ne? Herkes kendi keyfinde… Herkesin kendi “özeli” önemli… “Büyüme”yi biricik gaye edinip, “paylaşma”yı unutan insanlar nefrete nefret katıyorlar demektir…

    En kötü körlük, toplumsal sorunlara lakayt kalıp, nankörlüğü meslek edinmektir…

    Bu şartlarda; nasıl bir bilinçle olayı ortaya koymalıyız ki, kimse: “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” demesin… İnsanlar, “Her koyun kendi bacağından asılır” kolaycılığına kaçmasın… Yahut “Aldırma, bu dünya böyle gelmiş, böyle gider” vurdumduymazlığına kapılmasın…

    Bunun için önce; “vicdan-ı şahsi”nin, “vicdan-ı ictimai”ye inkilab etmesi gerekir…

    Yani, duyarlı olmak… Kafa yormak… Dert edinmek…

    Bu sorun benden sorulur… Çare bendedir, diyebilmek… Önce, şunu kendimize sormamız gerekiyor: Antenlerimiz, algılarımız, yüreklerimiz toplumsal sorunlara açık mı?

    Anlık heyecanlarla, duygusal hamlelerle, bireysel çabalarla bu sorunları aşmanın kolay olmayacağını unutmadan konuya eğilmemiz gerekiyor…

    Toplum içinde mağdurların günübirlik bir takım ihtiyaçlarının karşılanıyor olması bizi vebalden kurtarmayacaktır… Günübirlik düşünmek, günübirlik yaşamak bu çağın hastalığıdır… Günü, dünü ve yarını birlikte düşünmek durumundayız…

    Kurucu, üretici bir irade ile geleceği inşa etmeliyiz…

    Bunun için de öncelikle güven vermeliyiz…

    Bu toplumdan ne devşirebiliriz değil, ne verebiliriz? Bu bizim toplumsal sınavımızdır… Bu toplum bizim hangi halimize şahitlik edecek?

    Maddi- manevi birikimlerimizi bu insanlarla nasıl paylaşabiliriz? Çevreyi eleştirmek kolaydır… Topluma kattığımız değer nedir? Kitlelerde kabaran nefreti, öfkeyi rahmete dönüştüremez miyiz? Alemlere rahmet olanın izinde olmanın bizdeki yansıması nedir?

    Evet, önce şu sorunun netleşmesi lazım… Kiminle, neyi paylaşacağız?

    Zamanı, bilgiyi, düşünceyi, duyguyu, duayı, tasayı, eşyayı, metaı, hayrı, hikmeti, çileyi, acıyı, hayali, rüyayı, pratiği, teoriyi, güzeli, doğruyu, değeri, kolayı, zoru… Hülasa; Rabbimizden bize sunulan tüm ikramları… Bize tashih edilen tüm imkanları… Maruz kaldığımız tüm imtihanları paylaşarak başarabiliriz…

    Paylaşımı sadece ekonomik olarak düşünemeyiz… Kimi sosyal, siyasal, kültürel sorunlara eğildik… Yeter mi? Yaşamı ve toplumu kuşatacak bir paylaşım projesi…

    Hatta toplumsal paylaşım sorumluluğunu sadece iyi insanlara yönelik de tutamayız… Öyle ki; paylaşım ruhumuz kötüleri de kuşatabilmeli… Yoksa, “nehyi anil münker”in anlamı nedir?

    Rabbani olmanın yolu, paylaşmak ve katlanmaktan geçiyor…

    Müslüman’ca yaşamak, paylaşmakla eş anlamlıdır… Vahyin öğretisinden bunu öğreniyoruz… İlk inen sure Alak’tır… Hemen sonrasında ikinci olarak Kalem suresi inzal oluyor… Bu sürede Bahçe sahipleri kıssası dikkatimizi çekiyor… Toplumsal paylaşımdan kaçınanların acı akıbetine vurgu yapıyor:

    “Nihayet sabah vakti birbirlerine seslendiler. Eğer ürününüzü devşirecekseniz erkenden kalkıp-çıkın. Derken aralarında fısıldaşarak çıkıp-gittiler. Bugün sakın oraya hiçbir yoksul girip karşınıza çıkmasın.” (Kalem, 21-24)

    Kur’an ilk günden itibaren bu anlayışı yerden yere vuruyor… Kendi insanına paylaşım aşısı vuruyor…

    Yine Kur’an’ın sunduğu kıssalardan anlıyoruz ki; peygamberler toplumsal sorunlara bigane kalmadılar ve bunu onlarla paylaştılar…

    Hz. Musa (as), zulüm ve zillet altında yozlaşan ve yok oluşa maruz kalan bir kavmi özgürlüğe taşıdı…

    Hz. Lut (as), iğrenç ilişkiler içinde kokuşan bir toplumu kurtarabilmek için son saate kadar çırpındı, durdu…

    Hz. Yusuf (as), Mısır’da kıtlık ve kuraklığın tehdit ettiği nesillerin sorununu çözmek için sorumluluk almakta tereddüt etmedi…

    Hz. Şuayb (as) Meyden halkında yaygınlaşan ticari hayattaki kokuşmaya duyarsız değildi…

    Hz. İsa (as), din simsarlarının elinde tahrife uğrayan dini, aslına döndürmek için yola çıktı…

    Hz. MUHAMMED (sav), daha Risalet gelmeden önce Hılfu’l- Fudul’da yerini almıştı bile… Mekke’de diri diri toprağa gömülen her kız çocuğu onun yüreğini dağlıyordu…

    Toplumdan topluma, zamandan zamana öncelikler değişebiliyor, fakat sorumluluklar sakıt olmaz…

    Ancak, bir öncelik var ki, bu tüm zamanların birinci gündemidir… Toplumların inanç problemi… Paylaşılması, konuşulması gereken temel mesele bu olsa gerek… Akide açmasında savrulan nesillerin tükenişi karşısında kendi payımıza ne yapabiliriz?

    Mus’ab, Yesrib’de… Muaz, Yemen’de… Cafer, Habeş diyarında… Önce neyi paylaştılar?

    Toplumsal yaşamı tevhitle temellendirme… Toplumu takva ile tahkim etme…

    Müslüman olarak insanlara çağrımız şu değil midir?

    Rabbimizden bir mağfirete ve genişliği göklerle yer arası olan cennete…

    Evet, müteal değerlere… Mutlak doğrulara… Ulvi hedeflere… Önce bunları paylaşmak durumundayız…

    Unutmayalım ki; nasıl bir toplum? Sorusunun cevabı, Hz. MUHAMMED’dedir… O üsve’dir (örnektir)… Paylaşımın en güzel modelini ilk Kur’an neslinde görüyoruz…

    O’nun öğretisinde, mümin yalnız kendisi için yaşamaz… Kendi nefsi için istediğini kardeşleri için istemedikçe, bu bir iman sorunu olarak karşısına çıkar…

    Hatta işin daha ileriye götürüldüğünü görüyoruz… “İsar” aşaması… Bu seviyede insan başkasını kendisine üstün tutar, kendini feda eder. Canını, menfaatini, şöhretini, mutluluğunu, huzurunu, malı, gelirini bu uğurda gözden çıkarır…

    Ancak bunun üzerine oturduğu bir zemin vardır: Cemaat ve kardeşlik… Paylaşımın toplumsallaşması cemaat ruhundan ve kardeşlik bilincinden geçiyor… Kur’an bize “Ey iman edenler” diyerek muhatap alırken bir cemaat olduğumuzu, aynı bedenin parçaları olduğumuzu hatırlatıyor… Gerçekten biz bir beden miyiz? Bu yoksa, İslam’ı vicdanlara itmiş oluruz…

    Her gün beş defa ezanla bize ulaşan çağrı neye çağrışım yapıyor?

    Cami toplumsal paylaşımın merkezi olmayacaksa, anlamı nedir?

    Camilerde aynı safları paylaşan cemaat, sorunlarını paylaşmaları gerekmiyor mu?

    Camiler, kalabalıklar cemaat olsun diye değil mi? Orada dertleşmeyeceksek, paylaşmayacaksak, yaraları sarmayacaksak… Nerede, kime sığınacağız?

    Bizden olmayanlara, kendimizi terk edebilir miyiz?

    Hayır, önce birbirimize döneceğiz… Velayet neyi gerektiriyorsa, uhuvvetin omuzlarımıza yüklediği hukuk ne ise bunu netleştireceğiz…

    Ama! Kardeşlere vakit ayıracak zamanımız mı yok? Çok mu yoğunuz? Çok mu yorgunuz? ALLAH aşkına söyler misin? Vaktinizi kiminle paylaşıyorsunuz? Ekranla mı? Oyunla mı? Kendi özelinizle mi? Hobilerinle mi?

    Sonuçta “dünyanın bir oyun ve eğlence” olduğunu biliyoruz… Ve bizi bekleyen bir hesabın yakınlaştığının da bilincindeyiz… Geriye ölüm ötesi yatırımlarda bulunmak kalıyor… İnsanların derdiyle dertlenmek… İnsanlara faydalı olmak…

    Öyle olmalı ki, insanlar bizimle rahat bir nefes alabilsinler…

    Gizli bir el olup yoksulları, mazlumları kollamalıyız… En çaresizler bile her an kendilerine ulaşacak bir “görünmez el”in umudu ile yaşama tutunacak… Görünürde “eli” olacak ama kendisi olmayacak… Hani, “Hızır gibi yetişmek” derler ya, öyle bir hal… O riyasız el, Rabbinin işaret ettiği adreslere mutlaka ulaşacak… O meçhul elin gündeminde reklam, rekabet, rant, reyting olmayacak….

    Şefkatimizle yürekler ısınacak…

    Gök sofralarının bize açılmasını istiyorsak , önce lokmamızı paylaşmasını öğrenelim…

    Kalplerin yumuşaması, öfkelerin dinmesi başka türlü nasıl mümkün olabilir?

    Varımızı, varlığımızı elden çıkaralım, ta ki kardeşlik elden gitmesin…

    Sermayemizi sadece kâra ve kazanca bağlamak ne kadar doğru? Bu sermaye ile nice dost kazanmakta mümkün… Daha da ötesi sevap kazanmak en önemlisi…

    Bunu kim başarabilir?

    “Haza min fadli rabbi (Bu Rabbimin lütfundandır)” (27-40) deyip mülkün Sahibi’ni unutmayanlar…

    Bu paylaşımı kim yapamaz?

    “Bu, bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir.” (28-78) diyenin yapabileceği bir iş değildir…

    Biz ne dersek diyelim, öyleleri var ki, günahını bile paylaşmaz…

    Ne yapalım?

    Biz doğru bildiklerimizden şaşmayalım…



    Ramazan KAYAN





+ Yorum Gönder