Konusunu Oylayın.: Türkçe ramazan bayramı hutbesi

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Türkçe ramazan bayramı hutbesi
  1. 28.Ağustos.2011, 23:23
    1
    Misafir

    Türkçe ramazan bayramı hutbesi






    Türkçe ramazan bayramı hutbesi Mumsema Türkçe ramazan bayramı hutbesi örneğine ihtiyacım var bana ramazan bayramı için hutbe yazar mısınız ?


  2. 28.Ağustos.2011, 23:23
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    Türkçe ramazan bayramı hutbesi örneğine ihtiyacım var bana ramazan bayramı için hutbe yazar mısınız ?


    Benzer Konular

    - Arapça ramazan bayramı hutbesi

    - Ramazan Bayramı Hutbesi

    - Yeni güzel bir Ramazan bayramı hutbesi

    - Zekat hakkında ramazan bayramı hutbesi

    - Kürtçe ramazan bayramı hutbesi

  3. 28.Ağustos.2011, 23:46
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Türkçe ramazan bayramı hutbesi




    Ramazan Bayramı Hutbesi



    Muhterem Müslümanlar,
    Ramazan gelirken bin nazla ve dolu dolu düşüncelerle gelir. Gece-gündüz hep gufranla tüllenir durur. Mîâdı dolunca da kendini duyura duyura gider. Ne var ki, Ramazanlaşan ruhlara tam bir boşluk yaşatmamak için de bizi, hayrı, bereketi, neş'esi sıkıştırılmış bir gün diyebileceğimiz bayrama emanet eder. Ramazanla sıcak alaka kurabilmiş hemen herkes bayramı, ilâhî ihsanların bir tevzî zamanı füsunuyla duyar, onu olabildiğine tılsımlı bulur; koca bir gufran ayının vedasıyla engin bir ihsan gününün şölenini iç içe yaşar.

    Aslında Ramazandan ayrılmak hiç de kolay değildir: Zira; bakış açısının ayarlanması ve teveccühün çok iyi belirlenmesi neticesinde, Ramazan her şeyi öyle farklılaştırır ve gönüllerimize o denli tesir eder ki, bir ay boyunca duygu dünyamızın, tomurcuklar gibi sürekli inkişaf ettiğini duyar ve kendimizi mânâlarla, hislerle taşkın bir atmosfer içinde hissederiz; ederiz de çevremizdeki her şeyin dili birdenbire çözülür; birer hatip gibi ruhlarımıza en duyulmadık hutbeler îrad eder ve bugüne kadar hiç söylenmedik sözler söylerler; seherler-sahurlar, ezanlar-namazlar, minareler-mahyalar, sokaklar-sokaklardaki lambalar, her yerde yükselen Kur’ân sesleri, hâfız nağmeleri, imamın solukları-cemaatın çehresi, çocukların çığlığı-yaşlıların temkini.. evet bütün bunlar ruhlarımıza neler ve neler söylerler!.

    Şu son bir kaç sene var ki, o harfsiz, kelimesiz beyanlarıyla gönüllerimize türlü türlü ziyafetler çekenler sadece az önce zikrettilerimizle de sınırlı değil. Son yıllarda, sevgi kahramanlarının cihanın her yanına şefkat ve merhamet olup yağdığını seyretmemiz, onlar vesilesiyle bütün dünyanın Ramazanlaşmasına dair sahneler görmemiz vicdanlarımızı daha bir duyarlı hâle getiriyor ve iftarda, sahurda sofralarımıza akseden ümitbahş manzaralar lezzet olup oluk oluk içimize akıyor.. hem bütün kederlerimizi, acılarımızı unutturacak şekilde öyle bir çağıltıyla akıyor ki, en karanlık noktalarda dahi bir çerağ tutuşturma cehdindeki fedakar ruhların güzel haberleri ve ekrana yansıyan göz kamaştırıcı halleri salkım salkım ümit ve emeller sunarak bütün hicran duygularımızı gideriyor ve kederli yüzlerimizi güldürüyor.

    Bu Ramazanda da yeryüzünün her bucağında pek çok insanın imdadına koşulduğunu şükran hisleriyle dolu dolu seyrettik; Efendimizin bir yarım bakışına can verecek âşık delikanlıların birer ışık süvarisi olup etraflarını ayrınlattıklarını müşahede ettik. Bugün birer birer ışığa koşanları gördük, sevindik; yarın fevc fevc yeniden dirilecekleri hayal ettik, ümitle gerildik. Gönüllüler hareketinin Cenab-ı Hakk tarafından nasıl da hüsn-ü kabule mazhar kılındığını düşündük, şükür hislerimizi dile getirememe aczi yaşadık. Bir ilahi program neticesinde attıkları tek adıma karşılık kendilerine koşarak gelindiğini gören, seslerine ses verilen, çağrılarına icabet edilen ve gittikleri her yerde çok hem de çok sevilen sevgi elçilerinin üzerine sağanak sağanak yağan ihsanlara mukabil “Her şeyden Senden Allahım, hamd Sana, şükür Sana, minnet sana...” dedik, hamd ü sena duygularıyla dolduk. Bu arada, günümüzün karasevdalıları hakkındaki teveccühler karşısında bir kere daha Allah’u Teala’ya sığındık; “Ne olur Allahım, İslam’ın gülen yüzünü bu harekette bulduğuna inanan insanları hüsn-ü zanlarında yalancı çıkarma; bu hizmete bel bağlayanlara inkisar yaşatma. Ne olur Allahım, bizi vazifesini müdrik ve bu davaya layık kullardan eyle ve muhataplarımıza aradıklarını bizde görememe talihsizliği yaşatarak onları hayal kırıklığına uğratma!.. demekten de kendimizi alamadık.

    Hani hatırlarsınız.. Sakarya depreminden sonra.. Yaşlı bir karı-koca.. depremde evleri yıkılmış, içinde barınacakları bir kulubeleri bile kalmamış.. gecenin karanlığında bir otobüs durağına sığınmış, birbirlerine sarılmış ısınmaya çalışıyorlar.. Gece yarısı olmasına rağmen, iki öğretmen arkadaşımız muhtaç birilerini bulma gayretiyle ellerinde yardım malzemeleri bir baştan bir başa şehri dolaşıyorlar. O yaşlı insanları görünce hemen çadır kurup onlara yiyecek içecek veriyorlar. Ayrılacakları sırada dede “Oğul siz kimsiniz?” diye soruyor. Öğretmenlerden biri “Dede, biz Hocaefendi’nin talebeleriyiz, şu okulda vazifeliyiz” deyince, yaşlı adam eşine dönüyor adeta bağırarak şöyle sesleniyor: “Hanım, ben sana demedim mi onlar bizi mutlaka bulur diye, demedim mi onlar bizim de imdadımıza yetişir diye!” İşte, bu hüsn-ü zan bizi Cenab-ı Hakk’ın inayetine daha bir sığınmaya sevkediyor. Omuzlarımıza çok ağır bir mükellefiyet yüklüyor.

    Evet, dünyanın dört bucağında gördüğümüz sevindirici manzaralar hem ümitlerimize fer oldu, bizi şükür hisleriyle doldurdu hem de vazifemizin büyüklüğünü ve sorumluluğumuzun ağırlığını vicdanlarımıza bir kere daha duyurdu. Zira, bir mütefekkirimiz der ki: “Çok tesbih çekenlerden ziyade ümitsizlikle kıvranan yetimin yüzünü ümit ile güldürenler affedilecek. Sarhoş, affını arayan kalbe sahip olunca Levh-i Mahfuz’da af fermanını hazır bulacak.. bedende suç işleyenler affedilecek ama ruhlara ümitsizlik, yeis ve bedbinlik salanlar, insanlara hayal kırıklıkları yaşatanlar asla affedilmeyecek.”

    Söz gelmişken, bir münasebete binaen, pek meşhur bir hikayeciği de hatırlatmak istiyorum: Bir savaşın en kanlı günlerinden biridir. Bir asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü görür. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı bir durumda, kurşun yağmuru altındadırlar. Asker teğmene koşar ve “Komutanım, arkadaşım yaralandı, müsade ederseniz onu alıp gelebilir miyim?..” diye sorar. Komutan, “Delirdin mi sen?” dercesine bakar ona, “ Gitmeye değer mi?. Arkadaşın delik deşik olmuştur... Yaşaması mümkün değil, çoktan ölmüştür bile.. Kendi hayatını da tehlikeye atmış olursun., gitme” der. Asker çok ısrar edince teğmen "Peki " der.. "Git o zaman.."

    Vefalı asker o korkunc ateş yağmuru altında arkadaşına ulaşır. Onu sırtına alıp koşa koşa döner.. Birlikte siperin içine yuvarlanırlar. Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene eder; sonra da onu sipere taşıyan arkadaşına döner ve “Sana, ‘değmez.. hayatını tehlikeye atmana değmez’, demiştim. Bu zaten ölmüş..” diye söylenir. Bu azarı işiten asker, “Değdi komutanım, gittiğime değdi; hatta ölseydim, öldüğüme de değerdi” der. Teğmen sorar. “Nasıl değdi? Bu adam ölmüş görmüyor musun?..” deyince vefa insanı cevap verir: “Gene de değdi komutanım.. Çünkü yanına ulaştığımda arkadaşım henüz yaşıyordu.. her tarafından kanlar akıyordu; ama beni görünce çok sevindi, tebessüm etti; belki bir cümlelik canı kalmıştı, son nefesinde şöyle dedi: “Geleceğini biliyordum dostum!.. Geleceğini biliyordum..”

    Haddizatında, Allah’ın rızası ilk ve asıl hedef olmak kaydıyla, tek bir iman yetiminin başını okşamak, tek bir öksüzün sırtını sıvazlamak, tek bir beklentiye cevap verebilmek için dünyanın en ücra köşesine gidilse değer. Değer zira, gidilen yerlerde kim bilir nice insan “geleceğinizi biliyordum” sözleriyle ışık süvarilerini istikbal etmeyi bekliyordur. İşte, Ramazan boyunca ekranların yüzakında seyrettiğimiz her sahne hayalimizde bir sürü insan slüeti hasıl etti. Hepsinin elleri açıktı ve herbiri “Buraya ne zaman geleceksiniz; bize ne zaman el uzatacaksınız?” diyordu. Onların son anına da yetişsek, onlarla sadece bir kere de görüşecek olsak yine de her tarafa koşmak, her yana ulaşmak lazımdı ve bu uğurda, katlanılması gereken bütün fedakarlıklara değerdi. Hem öyle bir gidiş sadece bir dosta karşı gösterilen vefa değil; aynı zamanda Allah’a karşı vefaydı, Rasul-ü Ekrem’e karşı vefaydı; Kur’an’a karşı vefaydı ve ümidini bize bağlayıp hediye olarak götüreceğimiz kardelenleri intizar eden seleflerimize karşı vefaydı.

    Evet evet, bizim niyetimiz öyle bir beklentiye cevap vermekten de ötedir; hatta bizim tek dileğimiz vardır. O dilek, asırlar boyu bütün hak yolcularının da dileği ve beklentisidir: Bazı kitaplarda anlatıldığına göre; Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’a ilk giren askerlerden hemen sonra surlara tırmanmıştı. O, kazanılan zaferi adeta unutmuş; Hasan’ını arıyordu. Onu ancak sancağının yanında bulacağını düşünüyor; sancağın olduğu yere koşuyordu.. her yanı yara bere içinde kalan bu yiğidini kanlar içinde ve şehit olmak üzere görünce dizleri üzerine yığılıveriyor.. onu omuzlarından kavrayıp alnına bir bûse kondururken ancak bir dostun söyleyebileceği sözü hıçkırıklar eşliğinde söylüyordu: “Hasan’ım İstanbul sana değer miydi?”

    Bunun üzerine Hasan, dostu ve sultanının hüznünü azaltmak için şunu anlatıyordu: “Sultanım, Sen bana emir verince sancağı alıp koştum. Ben ilerlemeye çalışırken üzerime ok, mızrak ve kızgın yağ yağıyordu. Pek çok yerimden yara almıştım. Surlara yaklaşmıştım ama tâkatim de kesilmişti. Hele bir aralık ayağımın altından bir taş da kayınca düşüverecek gibi oldum. Uçuruma yuvarlanacağım o sırada “Efendim” diye Allah Rasulüne seslendim, O’na sığındım. Birden bana doğru iki el uzandı. Beni düşmekten koruyan o iki el, Rasûlüllah’ın elleriydi.” diyordu.. diyor ve son bir gayretle doğrulup az ileriyi gösteriyor: “Baksana sultanım, İstanbul’un surlarında Hazreti Muhammed dolaşıyor. O’nun dolaştığı surlar için değil bir Hasan, binlerce Hasan feda olsun.” sözleriyle ötelere kanatlanıyordu.

    İşte, biz Allah Rasülü’nün sadece Medine’de bulunmadığına, O’nun Orta Asya’da, Uzak Doğu’da, Güney Afrika’da ve daha ismini bile bilmediğimiz pek çok ülkede adını bayraklaştırmak için gayret eden kardeşlerinin arasında da dolaştığına inanıyoruz.. bir mekana hapsedilemeyecek olan Ruh-u Seyyidi’l-Enam’ın bu asrın garibleri olan kardeşlerini de birer birer ziyaret ettiğine inanıyoruz. Bundan dolayıdır ki, O’nun “Kardeşlerim” hitabını duyabilmek için bu yolda çekilen bütün çile ve ızdıraplara değer diyoruz.

    Evet, Ramazan boyunca ekrandan gönüllerimize bir ışık gibi yansıyan Ramazanlaşan dünyanın görüntüleri bize çok şey söylüyordu. O görüntülerin herbiri harfsiz ve kelimesiz birer hutbe idi, nasihat idi; ve nasipsiz olmayanlara çok şeyler anlatıyordu. Aslında, vicdanı tefessüh etmemiş insanlar için bir söz, bir işaret, bir tavır, hatta bir îma çok şey ifade eder. Bazen bir yüz çevirme ya da kaş çatma öldüresiye dövmekten daha ağır, tesirli ve can yakıcıdır. Öğretmeninden yediği iki tokat akabinde hâlâ sırıtan haylaz öğrenciye rağmen pek sevdiği mualliminin çehresindeki bulutlanma ve sadece “Sen de mi?” sözü karşısında bitip tükenen, hayat mumu sönmeye yüz tutan ilk mektepli talebeler de vardır.

    Sağlam bir vicdana sahibi olan kimseler, bir damlada deryayı gören, tek şuada güneşi müşahede eden ve bir cümlede cilt cilt kitap okuyan insanlardır. Büreyde b. Husayb hazretleri de bir bakıştan binlerce mana çıkaranlardandır. Bildiğiniz gibi, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke’den Medine’ye hicret ederken O’nu yakalayacak olanlara yüzlerce deve, mal-mülk vaadinde bulunulmuştu. Zenginlik hülyalarıyla pek çok dünya talibi O’nun peşine düşmüştü. Kendilerini kurtarmaya ve ışığa taşımaya gelen Rehber’i öldürme ardına düşenlerden biriydi Büreyde. Efendimiz’in Kuba’ya ulaştığı, kendisini karşılamak için toplanan mü’minlerin sevinç şarkılarını duyduğu bir sırada Büreyde elinde kılıç hedefine yetişmişti. Aralarında bir-kaç adımlık mesafe kalınca Hz. Ebu Bekir, Allah Rasûlü’nün kah önüne kah arkasına geçiyor, O’nun etrafında dönüp duruyordu. “Ne yapıyorsun?” sorusuna gözyaşıyla ve “Sana zarar gelmesinde korkuyorum, ya Rasûlallah.” sözüyle mukabelede bulununca “Hüzünlenme, korkma ey Ebu Bekir, Allah bizimle beraberdir.” itminan soluklu cevabını alıyordu. Ve sonrasını şöyle anlatıyordu:

    Büreyde iyice yaklaşmış, aramızda bir kılıçlık mesafe kalmıştı. O kılıcını kınından sıyırdı, havaya kaldırdı ve tam Efendimiz’e vuracaktı ki, Kainâtın İftihar Tablosu hafifçe geriye döndü. Nazarlarını Büreyde’nin nazarlarına çevirdi. Göz göze gelmişlerdi. Bu sadece bir bakıştı ama muhatap insaflı ve kalbi hüşyar olunca o bakışta pek çok mana okumuştu. Sultan O’na diyordu ki, “Sen de mi Büreyde?! Ben seni tanırdım. Sen asil bir insandın. Yoksa sen de mi dünyanın süs ve zinetine kandın? Sen de mi seni diriltmeye geleni öldürecek kadar aldandın. Sen de mi?...” Büreyde önce durdu, başındaki sarığını çözüp onu kılıcının ucuna bağladı. Aradığını bulan insan edasıyla Kutlu Nebî’ye yaklaştı. Elini göğsüne vururken hıçkırıklarla karışık “Ben de ya Rasûlallah, ben de. Senin gibi bir peygamber Medine’ye girerken nasıl bayraktarsız olur. Ben de Senin bayraktarın olayım.” diyordu. Bazı rivayetlere göre; Büreyde ilk bayraktar, ucundaki sarıkla o mütevazi kılıç da ilk bayrak oluyordu.

    Evet, Ramazan bize, o derin ve keskin bakışların bugün de fert fert biz müslümanlara yöneldiğini düşündürdü. Hep ümmetinin dertleriyle iki büklüm yaşayan Mahzun Nebînin her vefasızlık karşısında “sen de mi” der gibi baktığını hayal ettirdi. “Sen de mi dertsiz ve gamsız olacaktın. Sen de mi bir kaç tepe aşamadan yolda kalacaktın. İnsanlık Muhammedî mesajlara hasretken Sen de mi nefsî ve şeytânî mırıltılarla oyalanacak, dünyevi arzuların iflah etmeyen ağına yakalanacaktın.”

    İşte bu duygularla, şu mübarek anda bir kere daha Hazreti Büreyde gibi elimizi göğsümüze vurup hiç olmazsa iç sızlanışlarımızla “Ben de ya Rasûlallah!.. Hazreti Musa’nın, Hazreti İsa’nın dili varken ve her yerde şakıyorken ve hatta köklü bir esasa dayanmayan bir kısım felsefî doktrinler gürül gürül anlatılıyorken Sen’in davan nasıl dilsiz kalır. Ben de senin dilin olayım ya Rasûlallah. Seni, Senin getirdiğin mesajları anlatayım.” demek istedik.. bu duygularımızın ind-i ilahide bir dua yerine geçmesini ve hüsn-ü zanları yalancı çıkarmamamız için Cenab-ı Hakkın inayet ve keremine muhtaç bulunduğumuzu seslendirmeyi diledik.

    Hutbemizi bitirirken; Âlemlerin Rabbi, Rahman ve Rahîm Allah’a, üzerimizdeki hadd ü hesaba gelmez lütufları adedince hamd ü sena; bütün insanlığa rahmet ve kurtuluş vesilesi olarak gönderdiği Hazreti Muhammed’e, nezih aile fertlerine ve seçkin ashabına kainatın zerratı adedince salât ü selam ediyor; dualara kabul mührünün vurulduğu şu dakikalarda el açıp bir kez daha Rabb-i Kerîmimizin ulu dergâhına sığınıyoruz:

    Allah’ım! Semi’ ve Alîmsin, her sesi işiten ve ilmiyle her şeyi kuşatan Sen’sin; Sen bizim yakarışlarımızı da duyar, gizli-açık bütün hallerimizi bilirsin. Dualarımızı kabul buyur ve beklentilerimizi boşa çıkarma.. ihtiyaçlarımızı gider ve ne olur bize terkedilmişlik hüsranını yaşatma!

    Dua edenlere cevap veren Sen, ızdırapları dindirip ihtiyaçları gideren Sen, devrilenleri kaldırıp doğrultan Sen, çatlayıp kırılanları sarıp-sarmalayıp tedavi eden de Sensin! Senden ayrı kalışımız ruhumuza renk attırdı; nefsânîlik ve gaflet, ibadetlerimizin mânâ ve özünü alıp götürdü; samimiyetsizlik dualarımızın kolunu-kanadını kırdı. Ey kimsesizler kimsesi, bizi Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın nefehâtıyla yeniden dirilişe erdir.. yakınlığınla gözlerimizi aydınlat ve bizi uzaklığımızın zulmetlerinden kurtar.

    Allahım, var eden Sensin, yok eden de Sen; uzak tutan Sensin, yaklaştıran da Sen; Sen bizi biz etmeseydin biz bu duyduklarımızı duyamaz ve bize imanın neş’esini tattırmasaydın şu söylediklerimizi de mırıldanamazdık. Verdiklerin vereceklerinin referansı; diliyor ve dileniyoruz, bize yakınlığını duyur ve benliğimizde Sana karşı yaklaşma heyecanları uyar.

    Ya Rab! Önümüzdeki şu upuzun hayat yolculuğunda, bizi kendi idrak ve ihsaslarımızın darlığıyla baş başa bırakma; akıllarımızı inhiraf ve sürçmelerden, nefislerimizi cismânîliğin baskılarından, gönüllerimizi de hevâ ve heveslerin öldürücü oklarından sıyânet eyle. Kapının kullarını; ilimde kibr u gururdan, ibadette riya ve gafletten ve duygularına renk attıran ülfetten koru. Senin yolunda yürüyor gibi görünüp Senden uzaklaşmak, kurbet atmosferinde iç içe firkat yaşamak, hep rızadan söz edip gazap arkasından koşmak ne acıdır! Sen bizi kazanç yolu sanılan bu tür haybet vadilerinde ömür tüketmekten muhafaza buyur.

    Seni bilenlerce Sen, bugüne kadar –hikmetinin çerçevesinde– her isteyene istediğini verdin ve Sana bel bağlayanları hiçbir zaman hayal kırıklığına uğratmadın. Sana doğru bir adım atanı on katı yakınlığınla şereflendirdin. Sana gelirken yolda sürçüp düşenleri, yolunun delisi sadık bendelerin gibi arındırıp mükâfatlandırdın. Şimdiye kadar Sana misafir olmuş da ziyafet görmemiş, kapının tokmağına dokunmuş da cevap almamış kimse yoktur.

    Biz de, muhtaçlar ve muztarlar olarak bir hayli yol teptik, bir hayli kapı çaldık ve nihayet gelip Senin inayet arsana çadır kurduk. Bizler, bir zamanlar yoktuk; var olma ihtiyaç ve neş’esinden de habersizdik. Sen bizi cebr-i lütfîler tezgahından geçirerek, talep üstü, vücud, hayat, şuur, idrak, irade ve gönül gibi latîfelerle şereflendirip, rahmet yurdunun koridoru şu mihnet diyarına gönderdin. Verdiğin şeyleri istememiştik, isteyemezdik, isteyecek bir mahiyette de değildik. Sen, ihtiyaç nedir bilmediğimiz, ıztırardan anlamadığımız bir âlemde bize vücut verdin, can verdin, şuur verdin, vicdan verdin. Şimdi giderilmiş olan bu ihtiyaçlarımızın farkındayız ve Senden bir kere daha günahlarımıza değil, yüzümüze bakıp “Haydi siz de seçkin kullarım arasına girin ve lütuflarımı paylaşın.” diyeceğin eşref saatleri bekliyoruz.

    Allahım, rahmetinin vesâyetine sığınırken ve lütfundan sürpriz ihsanlar beklerken, kirlettiğimiz üstümüze-başımıza, gönlümüze-ruhumuza bakmıyor; her nasılsa, uzun zaman takılıp yollarda kaldıktan, ya da yolda bulunmanın erkânına saygısızlık ettikten sonra, toparlanıp Sana gelen birine gösterdiğin mukaddes memnuniyet ve münezzeh sevince dayanarak aynı muameleyi bekleme cür’etinde bulunuyoruz.

    Bize, her şeyde Seni okuyan gözler, her nağmede Seni duyan kulaklar ihsan ederek düşünce ve beyanlarımızı varlığına tercüman kıl! Yakınlığını gönüllerimize öyle duyur ki, ömrümüzü hep “Sen, Sen” demenin zemzemesi içinde geçirelim.

    Rabbimiz! Kalb katılığından, gafletten, başkalarına bâr olmaktan, aşağılıktan, aşağılanmaktan, miskinlikten; cehaletten ve faydasız bilgiden; ürpermeyen gönülden, doyma bilmeyen nefisten, kabul edilmeyen duadan; nimetlerinin zeval bulmasından, lütuflarının değişip başkalaşmasından; ansızın bastıran azabından, gelip çatan gazabından Sana sığınıyoruz. Senden her zaman, yalvaran diller, haşyetle ürperen gönüller istiyoruz. Tevbelerimizi kabul buyur, bizi günahlardan arındır, dua ve isteklerimize cevaplar lütfeyle! Kalblerimizin ufkunu aç, dilimizi doğruluğa bağla ve gönül kirlerimizi temizle!

    Osman Şimşek
    [/COLOR]


  4. 28.Ağustos.2011, 23:46
    2
    Silent and lonely rains



    Ramazan Bayramı Hutbesi



    Muhterem Müslümanlar,
    Ramazan gelirken bin nazla ve dolu dolu düşüncelerle gelir. Gece-gündüz hep gufranla tüllenir durur. Mîâdı dolunca da kendini duyura duyura gider. Ne var ki, Ramazanlaşan ruhlara tam bir boşluk yaşatmamak için de bizi, hayrı, bereketi, neş'esi sıkıştırılmış bir gün diyebileceğimiz bayrama emanet eder. Ramazanla sıcak alaka kurabilmiş hemen herkes bayramı, ilâhî ihsanların bir tevzî zamanı füsunuyla duyar, onu olabildiğine tılsımlı bulur; koca bir gufran ayının vedasıyla engin bir ihsan gününün şölenini iç içe yaşar.

    Aslında Ramazandan ayrılmak hiç de kolay değildir: Zira; bakış açısının ayarlanması ve teveccühün çok iyi belirlenmesi neticesinde, Ramazan her şeyi öyle farklılaştırır ve gönüllerimize o denli tesir eder ki, bir ay boyunca duygu dünyamızın, tomurcuklar gibi sürekli inkişaf ettiğini duyar ve kendimizi mânâlarla, hislerle taşkın bir atmosfer içinde hissederiz; ederiz de çevremizdeki her şeyin dili birdenbire çözülür; birer hatip gibi ruhlarımıza en duyulmadık hutbeler îrad eder ve bugüne kadar hiç söylenmedik sözler söylerler; seherler-sahurlar, ezanlar-namazlar, minareler-mahyalar, sokaklar-sokaklardaki lambalar, her yerde yükselen Kur’ân sesleri, hâfız nağmeleri, imamın solukları-cemaatın çehresi, çocukların çığlığı-yaşlıların temkini.. evet bütün bunlar ruhlarımıza neler ve neler söylerler!.

    Şu son bir kaç sene var ki, o harfsiz, kelimesiz beyanlarıyla gönüllerimize türlü türlü ziyafetler çekenler sadece az önce zikrettilerimizle de sınırlı değil. Son yıllarda, sevgi kahramanlarının cihanın her yanına şefkat ve merhamet olup yağdığını seyretmemiz, onlar vesilesiyle bütün dünyanın Ramazanlaşmasına dair sahneler görmemiz vicdanlarımızı daha bir duyarlı hâle getiriyor ve iftarda, sahurda sofralarımıza akseden ümitbahş manzaralar lezzet olup oluk oluk içimize akıyor.. hem bütün kederlerimizi, acılarımızı unutturacak şekilde öyle bir çağıltıyla akıyor ki, en karanlık noktalarda dahi bir çerağ tutuşturma cehdindeki fedakar ruhların güzel haberleri ve ekrana yansıyan göz kamaştırıcı halleri salkım salkım ümit ve emeller sunarak bütün hicran duygularımızı gideriyor ve kederli yüzlerimizi güldürüyor.

    Bu Ramazanda da yeryüzünün her bucağında pek çok insanın imdadına koşulduğunu şükran hisleriyle dolu dolu seyrettik; Efendimizin bir yarım bakışına can verecek âşık delikanlıların birer ışık süvarisi olup etraflarını ayrınlattıklarını müşahede ettik. Bugün birer birer ışığa koşanları gördük, sevindik; yarın fevc fevc yeniden dirilecekleri hayal ettik, ümitle gerildik. Gönüllüler hareketinin Cenab-ı Hakk tarafından nasıl da hüsn-ü kabule mazhar kılındığını düşündük, şükür hislerimizi dile getirememe aczi yaşadık. Bir ilahi program neticesinde attıkları tek adıma karşılık kendilerine koşarak gelindiğini gören, seslerine ses verilen, çağrılarına icabet edilen ve gittikleri her yerde çok hem de çok sevilen sevgi elçilerinin üzerine sağanak sağanak yağan ihsanlara mukabil “Her şeyden Senden Allahım, hamd Sana, şükür Sana, minnet sana...” dedik, hamd ü sena duygularıyla dolduk. Bu arada, günümüzün karasevdalıları hakkındaki teveccühler karşısında bir kere daha Allah’u Teala’ya sığındık; “Ne olur Allahım, İslam’ın gülen yüzünü bu harekette bulduğuna inanan insanları hüsn-ü zanlarında yalancı çıkarma; bu hizmete bel bağlayanlara inkisar yaşatma. Ne olur Allahım, bizi vazifesini müdrik ve bu davaya layık kullardan eyle ve muhataplarımıza aradıklarını bizde görememe talihsizliği yaşatarak onları hayal kırıklığına uğratma!.. demekten de kendimizi alamadık.

    Hani hatırlarsınız.. Sakarya depreminden sonra.. Yaşlı bir karı-koca.. depremde evleri yıkılmış, içinde barınacakları bir kulubeleri bile kalmamış.. gecenin karanlığında bir otobüs durağına sığınmış, birbirlerine sarılmış ısınmaya çalışıyorlar.. Gece yarısı olmasına rağmen, iki öğretmen arkadaşımız muhtaç birilerini bulma gayretiyle ellerinde yardım malzemeleri bir baştan bir başa şehri dolaşıyorlar. O yaşlı insanları görünce hemen çadır kurup onlara yiyecek içecek veriyorlar. Ayrılacakları sırada dede “Oğul siz kimsiniz?” diye soruyor. Öğretmenlerden biri “Dede, biz Hocaefendi’nin talebeleriyiz, şu okulda vazifeliyiz” deyince, yaşlı adam eşine dönüyor adeta bağırarak şöyle sesleniyor: “Hanım, ben sana demedim mi onlar bizi mutlaka bulur diye, demedim mi onlar bizim de imdadımıza yetişir diye!” İşte, bu hüsn-ü zan bizi Cenab-ı Hakk’ın inayetine daha bir sığınmaya sevkediyor. Omuzlarımıza çok ağır bir mükellefiyet yüklüyor.

    Evet, dünyanın dört bucağında gördüğümüz sevindirici manzaralar hem ümitlerimize fer oldu, bizi şükür hisleriyle doldurdu hem de vazifemizin büyüklüğünü ve sorumluluğumuzun ağırlığını vicdanlarımıza bir kere daha duyurdu. Zira, bir mütefekkirimiz der ki: “Çok tesbih çekenlerden ziyade ümitsizlikle kıvranan yetimin yüzünü ümit ile güldürenler affedilecek. Sarhoş, affını arayan kalbe sahip olunca Levh-i Mahfuz’da af fermanını hazır bulacak.. bedende suç işleyenler affedilecek ama ruhlara ümitsizlik, yeis ve bedbinlik salanlar, insanlara hayal kırıklıkları yaşatanlar asla affedilmeyecek.”

    Söz gelmişken, bir münasebete binaen, pek meşhur bir hikayeciği de hatırlatmak istiyorum: Bir savaşın en kanlı günlerinden biridir. Bir asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü görür. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı bir durumda, kurşun yağmuru altındadırlar. Asker teğmene koşar ve “Komutanım, arkadaşım yaralandı, müsade ederseniz onu alıp gelebilir miyim?..” diye sorar. Komutan, “Delirdin mi sen?” dercesine bakar ona, “ Gitmeye değer mi?. Arkadaşın delik deşik olmuştur... Yaşaması mümkün değil, çoktan ölmüştür bile.. Kendi hayatını da tehlikeye atmış olursun., gitme” der. Asker çok ısrar edince teğmen "Peki " der.. "Git o zaman.."

    Vefalı asker o korkunc ateş yağmuru altında arkadaşına ulaşır. Onu sırtına alıp koşa koşa döner.. Birlikte siperin içine yuvarlanırlar. Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene eder; sonra da onu sipere taşıyan arkadaşına döner ve “Sana, ‘değmez.. hayatını tehlikeye atmana değmez’, demiştim. Bu zaten ölmüş..” diye söylenir. Bu azarı işiten asker, “Değdi komutanım, gittiğime değdi; hatta ölseydim, öldüğüme de değerdi” der. Teğmen sorar. “Nasıl değdi? Bu adam ölmüş görmüyor musun?..” deyince vefa insanı cevap verir: “Gene de değdi komutanım.. Çünkü yanına ulaştığımda arkadaşım henüz yaşıyordu.. her tarafından kanlar akıyordu; ama beni görünce çok sevindi, tebessüm etti; belki bir cümlelik canı kalmıştı, son nefesinde şöyle dedi: “Geleceğini biliyordum dostum!.. Geleceğini biliyordum..”

    Haddizatında, Allah’ın rızası ilk ve asıl hedef olmak kaydıyla, tek bir iman yetiminin başını okşamak, tek bir öksüzün sırtını sıvazlamak, tek bir beklentiye cevap verebilmek için dünyanın en ücra köşesine gidilse değer. Değer zira, gidilen yerlerde kim bilir nice insan “geleceğinizi biliyordum” sözleriyle ışık süvarilerini istikbal etmeyi bekliyordur. İşte, Ramazan boyunca ekranların yüzakında seyrettiğimiz her sahne hayalimizde bir sürü insan slüeti hasıl etti. Hepsinin elleri açıktı ve herbiri “Buraya ne zaman geleceksiniz; bize ne zaman el uzatacaksınız?” diyordu. Onların son anına da yetişsek, onlarla sadece bir kere de görüşecek olsak yine de her tarafa koşmak, her yana ulaşmak lazımdı ve bu uğurda, katlanılması gereken bütün fedakarlıklara değerdi. Hem öyle bir gidiş sadece bir dosta karşı gösterilen vefa değil; aynı zamanda Allah’a karşı vefaydı, Rasul-ü Ekrem’e karşı vefaydı; Kur’an’a karşı vefaydı ve ümidini bize bağlayıp hediye olarak götüreceğimiz kardelenleri intizar eden seleflerimize karşı vefaydı.

    Evet evet, bizim niyetimiz öyle bir beklentiye cevap vermekten de ötedir; hatta bizim tek dileğimiz vardır. O dilek, asırlar boyu bütün hak yolcularının da dileği ve beklentisidir: Bazı kitaplarda anlatıldığına göre; Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’a ilk giren askerlerden hemen sonra surlara tırmanmıştı. O, kazanılan zaferi adeta unutmuş; Hasan’ını arıyordu. Onu ancak sancağının yanında bulacağını düşünüyor; sancağın olduğu yere koşuyordu.. her yanı yara bere içinde kalan bu yiğidini kanlar içinde ve şehit olmak üzere görünce dizleri üzerine yığılıveriyor.. onu omuzlarından kavrayıp alnına bir bûse kondururken ancak bir dostun söyleyebileceği sözü hıçkırıklar eşliğinde söylüyordu: “Hasan’ım İstanbul sana değer miydi?”

    Bunun üzerine Hasan, dostu ve sultanının hüznünü azaltmak için şunu anlatıyordu: “Sultanım, Sen bana emir verince sancağı alıp koştum. Ben ilerlemeye çalışırken üzerime ok, mızrak ve kızgın yağ yağıyordu. Pek çok yerimden yara almıştım. Surlara yaklaşmıştım ama tâkatim de kesilmişti. Hele bir aralık ayağımın altından bir taş da kayınca düşüverecek gibi oldum. Uçuruma yuvarlanacağım o sırada “Efendim” diye Allah Rasulüne seslendim, O’na sığındım. Birden bana doğru iki el uzandı. Beni düşmekten koruyan o iki el, Rasûlüllah’ın elleriydi.” diyordu.. diyor ve son bir gayretle doğrulup az ileriyi gösteriyor: “Baksana sultanım, İstanbul’un surlarında Hazreti Muhammed dolaşıyor. O’nun dolaştığı surlar için değil bir Hasan, binlerce Hasan feda olsun.” sözleriyle ötelere kanatlanıyordu.

    İşte, biz Allah Rasülü’nün sadece Medine’de bulunmadığına, O’nun Orta Asya’da, Uzak Doğu’da, Güney Afrika’da ve daha ismini bile bilmediğimiz pek çok ülkede adını bayraklaştırmak için gayret eden kardeşlerinin arasında da dolaştığına inanıyoruz.. bir mekana hapsedilemeyecek olan Ruh-u Seyyidi’l-Enam’ın bu asrın garibleri olan kardeşlerini de birer birer ziyaret ettiğine inanıyoruz. Bundan dolayıdır ki, O’nun “Kardeşlerim” hitabını duyabilmek için bu yolda çekilen bütün çile ve ızdıraplara değer diyoruz.

    Evet, Ramazan boyunca ekrandan gönüllerimize bir ışık gibi yansıyan Ramazanlaşan dünyanın görüntüleri bize çok şey söylüyordu. O görüntülerin herbiri harfsiz ve kelimesiz birer hutbe idi, nasihat idi; ve nasipsiz olmayanlara çok şeyler anlatıyordu. Aslında, vicdanı tefessüh etmemiş insanlar için bir söz, bir işaret, bir tavır, hatta bir îma çok şey ifade eder. Bazen bir yüz çevirme ya da kaş çatma öldüresiye dövmekten daha ağır, tesirli ve can yakıcıdır. Öğretmeninden yediği iki tokat akabinde hâlâ sırıtan haylaz öğrenciye rağmen pek sevdiği mualliminin çehresindeki bulutlanma ve sadece “Sen de mi?” sözü karşısında bitip tükenen, hayat mumu sönmeye yüz tutan ilk mektepli talebeler de vardır.

    Sağlam bir vicdana sahibi olan kimseler, bir damlada deryayı gören, tek şuada güneşi müşahede eden ve bir cümlede cilt cilt kitap okuyan insanlardır. Büreyde b. Husayb hazretleri de bir bakıştan binlerce mana çıkaranlardandır. Bildiğiniz gibi, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke’den Medine’ye hicret ederken O’nu yakalayacak olanlara yüzlerce deve, mal-mülk vaadinde bulunulmuştu. Zenginlik hülyalarıyla pek çok dünya talibi O’nun peşine düşmüştü. Kendilerini kurtarmaya ve ışığa taşımaya gelen Rehber’i öldürme ardına düşenlerden biriydi Büreyde. Efendimiz’in Kuba’ya ulaştığı, kendisini karşılamak için toplanan mü’minlerin sevinç şarkılarını duyduğu bir sırada Büreyde elinde kılıç hedefine yetişmişti. Aralarında bir-kaç adımlık mesafe kalınca Hz. Ebu Bekir, Allah Rasûlü’nün kah önüne kah arkasına geçiyor, O’nun etrafında dönüp duruyordu. “Ne yapıyorsun?” sorusuna gözyaşıyla ve “Sana zarar gelmesinde korkuyorum, ya Rasûlallah.” sözüyle mukabelede bulununca “Hüzünlenme, korkma ey Ebu Bekir, Allah bizimle beraberdir.” itminan soluklu cevabını alıyordu. Ve sonrasını şöyle anlatıyordu:

    Büreyde iyice yaklaşmış, aramızda bir kılıçlık mesafe kalmıştı. O kılıcını kınından sıyırdı, havaya kaldırdı ve tam Efendimiz’e vuracaktı ki, Kainâtın İftihar Tablosu hafifçe geriye döndü. Nazarlarını Büreyde’nin nazarlarına çevirdi. Göz göze gelmişlerdi. Bu sadece bir bakıştı ama muhatap insaflı ve kalbi hüşyar olunca o bakışta pek çok mana okumuştu. Sultan O’na diyordu ki, “Sen de mi Büreyde?! Ben seni tanırdım. Sen asil bir insandın. Yoksa sen de mi dünyanın süs ve zinetine kandın? Sen de mi seni diriltmeye geleni öldürecek kadar aldandın. Sen de mi?...” Büreyde önce durdu, başındaki sarığını çözüp onu kılıcının ucuna bağladı. Aradığını bulan insan edasıyla Kutlu Nebî’ye yaklaştı. Elini göğsüne vururken hıçkırıklarla karışık “Ben de ya Rasûlallah, ben de. Senin gibi bir peygamber Medine’ye girerken nasıl bayraktarsız olur. Ben de Senin bayraktarın olayım.” diyordu. Bazı rivayetlere göre; Büreyde ilk bayraktar, ucundaki sarıkla o mütevazi kılıç da ilk bayrak oluyordu.

    Evet, Ramazan bize, o derin ve keskin bakışların bugün de fert fert biz müslümanlara yöneldiğini düşündürdü. Hep ümmetinin dertleriyle iki büklüm yaşayan Mahzun Nebînin her vefasızlık karşısında “sen de mi” der gibi baktığını hayal ettirdi. “Sen de mi dertsiz ve gamsız olacaktın. Sen de mi bir kaç tepe aşamadan yolda kalacaktın. İnsanlık Muhammedî mesajlara hasretken Sen de mi nefsî ve şeytânî mırıltılarla oyalanacak, dünyevi arzuların iflah etmeyen ağına yakalanacaktın.”

    İşte bu duygularla, şu mübarek anda bir kere daha Hazreti Büreyde gibi elimizi göğsümüze vurup hiç olmazsa iç sızlanışlarımızla “Ben de ya Rasûlallah!.. Hazreti Musa’nın, Hazreti İsa’nın dili varken ve her yerde şakıyorken ve hatta köklü bir esasa dayanmayan bir kısım felsefî doktrinler gürül gürül anlatılıyorken Sen’in davan nasıl dilsiz kalır. Ben de senin dilin olayım ya Rasûlallah. Seni, Senin getirdiğin mesajları anlatayım.” demek istedik.. bu duygularımızın ind-i ilahide bir dua yerine geçmesini ve hüsn-ü zanları yalancı çıkarmamamız için Cenab-ı Hakkın inayet ve keremine muhtaç bulunduğumuzu seslendirmeyi diledik.

    Hutbemizi bitirirken; Âlemlerin Rabbi, Rahman ve Rahîm Allah’a, üzerimizdeki hadd ü hesaba gelmez lütufları adedince hamd ü sena; bütün insanlığa rahmet ve kurtuluş vesilesi olarak gönderdiği Hazreti Muhammed’e, nezih aile fertlerine ve seçkin ashabına kainatın zerratı adedince salât ü selam ediyor; dualara kabul mührünün vurulduğu şu dakikalarda el açıp bir kez daha Rabb-i Kerîmimizin ulu dergâhına sığınıyoruz:

    Allah’ım! Semi’ ve Alîmsin, her sesi işiten ve ilmiyle her şeyi kuşatan Sen’sin; Sen bizim yakarışlarımızı da duyar, gizli-açık bütün hallerimizi bilirsin. Dualarımızı kabul buyur ve beklentilerimizi boşa çıkarma.. ihtiyaçlarımızı gider ve ne olur bize terkedilmişlik hüsranını yaşatma!

    Dua edenlere cevap veren Sen, ızdırapları dindirip ihtiyaçları gideren Sen, devrilenleri kaldırıp doğrultan Sen, çatlayıp kırılanları sarıp-sarmalayıp tedavi eden de Sensin! Senden ayrı kalışımız ruhumuza renk attırdı; nefsânîlik ve gaflet, ibadetlerimizin mânâ ve özünü alıp götürdü; samimiyetsizlik dualarımızın kolunu-kanadını kırdı. Ey kimsesizler kimsesi, bizi Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın nefehâtıyla yeniden dirilişe erdir.. yakınlığınla gözlerimizi aydınlat ve bizi uzaklığımızın zulmetlerinden kurtar.

    Allahım, var eden Sensin, yok eden de Sen; uzak tutan Sensin, yaklaştıran da Sen; Sen bizi biz etmeseydin biz bu duyduklarımızı duyamaz ve bize imanın neş’esini tattırmasaydın şu söylediklerimizi de mırıldanamazdık. Verdiklerin vereceklerinin referansı; diliyor ve dileniyoruz, bize yakınlığını duyur ve benliğimizde Sana karşı yaklaşma heyecanları uyar.

    Ya Rab! Önümüzdeki şu upuzun hayat yolculuğunda, bizi kendi idrak ve ihsaslarımızın darlığıyla baş başa bırakma; akıllarımızı inhiraf ve sürçmelerden, nefislerimizi cismânîliğin baskılarından, gönüllerimizi de hevâ ve heveslerin öldürücü oklarından sıyânet eyle. Kapının kullarını; ilimde kibr u gururdan, ibadette riya ve gafletten ve duygularına renk attıran ülfetten koru. Senin yolunda yürüyor gibi görünüp Senden uzaklaşmak, kurbet atmosferinde iç içe firkat yaşamak, hep rızadan söz edip gazap arkasından koşmak ne acıdır! Sen bizi kazanç yolu sanılan bu tür haybet vadilerinde ömür tüketmekten muhafaza buyur.

    Seni bilenlerce Sen, bugüne kadar –hikmetinin çerçevesinde– her isteyene istediğini verdin ve Sana bel bağlayanları hiçbir zaman hayal kırıklığına uğratmadın. Sana doğru bir adım atanı on katı yakınlığınla şereflendirdin. Sana gelirken yolda sürçüp düşenleri, yolunun delisi sadık bendelerin gibi arındırıp mükâfatlandırdın. Şimdiye kadar Sana misafir olmuş da ziyafet görmemiş, kapının tokmağına dokunmuş da cevap almamış kimse yoktur.

    Biz de, muhtaçlar ve muztarlar olarak bir hayli yol teptik, bir hayli kapı çaldık ve nihayet gelip Senin inayet arsana çadır kurduk. Bizler, bir zamanlar yoktuk; var olma ihtiyaç ve neş’esinden de habersizdik. Sen bizi cebr-i lütfîler tezgahından geçirerek, talep üstü, vücud, hayat, şuur, idrak, irade ve gönül gibi latîfelerle şereflendirip, rahmet yurdunun koridoru şu mihnet diyarına gönderdin. Verdiğin şeyleri istememiştik, isteyemezdik, isteyecek bir mahiyette de değildik. Sen, ihtiyaç nedir bilmediğimiz, ıztırardan anlamadığımız bir âlemde bize vücut verdin, can verdin, şuur verdin, vicdan verdin. Şimdi giderilmiş olan bu ihtiyaçlarımızın farkındayız ve Senden bir kere daha günahlarımıza değil, yüzümüze bakıp “Haydi siz de seçkin kullarım arasına girin ve lütuflarımı paylaşın.” diyeceğin eşref saatleri bekliyoruz.

    Allahım, rahmetinin vesâyetine sığınırken ve lütfundan sürpriz ihsanlar beklerken, kirlettiğimiz üstümüze-başımıza, gönlümüze-ruhumuza bakmıyor; her nasılsa, uzun zaman takılıp yollarda kaldıktan, ya da yolda bulunmanın erkânına saygısızlık ettikten sonra, toparlanıp Sana gelen birine gösterdiğin mukaddes memnuniyet ve münezzeh sevince dayanarak aynı muameleyi bekleme cür’etinde bulunuyoruz.

    Bize, her şeyde Seni okuyan gözler, her nağmede Seni duyan kulaklar ihsan ederek düşünce ve beyanlarımızı varlığına tercüman kıl! Yakınlığını gönüllerimize öyle duyur ki, ömrümüzü hep “Sen, Sen” demenin zemzemesi içinde geçirelim.

    Rabbimiz! Kalb katılığından, gafletten, başkalarına bâr olmaktan, aşağılıktan, aşağılanmaktan, miskinlikten; cehaletten ve faydasız bilgiden; ürpermeyen gönülden, doyma bilmeyen nefisten, kabul edilmeyen duadan; nimetlerinin zeval bulmasından, lütuflarının değişip başkalaşmasından; ansızın bastıran azabından, gelip çatan gazabından Sana sığınıyoruz. Senden her zaman, yalvaran diller, haşyetle ürperen gönüller istiyoruz. Tevbelerimizi kabul buyur, bizi günahlardan arındır, dua ve isteklerimize cevaplar lütfeyle! Kalblerimizin ufkunu aç, dilimizi doğruluğa bağla ve gönül kirlerimizi temizle!

    Osman Şimşek
    [/COLOR]





+ Yorum Gönder