Konusunu Oylayın.: Ramazanın ve orucun bize kazandırdıkları

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Ramazanın ve orucun bize kazandırdıkları
  1. 11.Şubat.2011, 04:09
    1
    Misafir

    Ramazanın ve orucun bize kazandırdıkları






    Ramazanın ve orucun bize kazandırdıkları Mumsema Ramazanın ve orucun bize kazandırdıkları nelerdir ramazan ayının ve orucun bizlere kazandırdıklarını yazar mısınız ?


  2. 11.Şubat.2011, 04:09
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    Ramazanın ve orucun bize kazandırdıkları nelerdir ramazan ayının ve orucun bizlere kazandırdıklarını yazar mısınız ?


    Benzer Konular

    - Orucun irademize ve topluma kazandırdıkları nelerdir

    - Orucun bize kazandırdıkları: Zorluklara alıştırır

    - Ramazan Ayının Bize Kazandırdıkları

    - Ramazanın topluma kazandırdıkları şeyler

    - Orucun Ve Ramazanın Faziletleri

  3. 11.Şubat.2011, 11:47
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Ramazanın ve orucun bize kazandırdıkları




    ORUCUN KAZANDIRDIKLARI
    Yeryüzünün halifesi olarak yaratılan insan, Cenab-ı Hakk’ın sayılamayacak kadar fazla olan lütuf ve ihsanlarına mazhardır. Onda melekî ve şeytanî dediğimiz iki uç nokta vardır. Bu kısacık hayatında yapacağı amellerle o bu iki noktadan birinde karar kılacak ve akıbetini bu yönde hazırlamış olacaktır.

    Rahmeti sonsuz Allah’ın insana verdiği nimetlerden biri de onu kendi aklıyla baş başa bırakmayıp, yol gösterici olarak peygamberleri ve kitapları göndermesidir. Bunlar vasıtasıyla insan, şeytani dehlizlerde gezmek yerine melekî ufukta pervaz edecek, böylece yaratılış gayesine muvafık hareket etmiş olacaktır.

    Bu gayeyi Kur’ân bizlere: “Ben cinleri ve insanları başka değil, (Beni bilip) Bana kullukta bulunsunlar diye yarattım.” (Zariyat 51/56) âyetiyle bildirmektedir. Yani insanın mevcudiyetinin gayesi ibadet etmektir. Yapılan bu ibadetlerin karşılığı Allah’tan beklenir. İbadetlerin semeresi uhrevîdir, faydası orada görülecektir. Bazı ibadet¬lere iktiran eden dünyevi faydalar katiyen o ibadetlere sebep ve gaye olamaz. Bu sebepledir ki ibadetlerle insan, uhrevi yanı ağır basan kâmil kul durumuna yükselir. Bu durumu korumak da yine ibadetlerle olur.

    İbadetlere iktiran eden, hiç düşünülmeden gelen fayda ve maslahatlar ise Hakim olan Allah’ın hikmetinin gereğidir. O’nun bize olan tekliflerinde nice hikmetler gizlidir. Namaza, hacca, zekâta ve oruca iktiran eden fayda ve maslahatlar hep bu perspektiften değerlendirilmelidir.

    1. Orucun Ferde Kazandırdıkları

    a- Bedene Kazandırdıkları

    İnsan, ruhla cesetten mürekkep olarak yaratılan bir varlıktır. Ruhun olmadığı ceset bir şey ifade etmediği gibi, cesedin olmadığı ruh da teklif dünyası adına bir mânâ ifade etmez. İnsan, yiyip içtiği yiyeceklerle, yaptığı hâl ve hareketlerle, yerine getirmeye çalıştığı ibadet ü taatle hem cesedine ve hem de ruhuna birtakım tesirlerde bulunmuş olmaktadır. Ağzına aldığı bir lokma zahiren midesine gitse bile o aslında ruhta da birtakım tesirler icra etmektedir. Yaptığı bedenî hareketler, vücutta maddî olarak bazı tesirler oluşturduğu gibi ruhta da değişik tesirler icra etmektedir. İnsanın ferdi hayatının geliştirilmesi ve olgunlaştırılmasında riyazatın pek mühim bir yeri vardır. Bu da ancak oruçla olur. Orucun bir manası da, ruhun riyazatı ve cesedin perhizi olmasıdır. Sık sık oruca müracat edildiği zaman, içte, vicdanda hasıl edeceği meziyet ve faziletler açık bir şekilde müşahade edilecektir. Midede fani olan, tamamen ceset kesilen, her zaman ve her yerde mideyi düşünen bir insanda temiz bir ruh ve saf bir kalbin bulunmasına ihtimal verilemez. Böyle birisinin yaptığı tek iş, yeme, içme, def-i tabiîde bulunma, çeşitli nimetleri alma, şükürsüz bir nankör olarak tüketme olacaktır. İşte oruç, fertlere bunun böyle olmaması gerektiğini hatırlatır.

    aa- Bedeni Dinlendirir

    Dünyaya gelir gelmez faaliyete başlayan sindirim siste¬minin zaman zaman dinlenmeye ihtiyacının olduğu, tıbbî çevrelerce kabul edilip savunulan bir hakikattir. Senenin bir ayında vücudun dinlendirilmesi anlamina gelen orucun bu yönüyle insan bedenine faydası inkâr edilemez. Hem o mide fabrikasının pek çok hademeleri ve kendisiyle alâkadar çok insanî duyguları var. Eğer senenin bir ayında gündüzleri tatile girmezse, hademelerin ve diğer duyguların hususî ibadetlerini onlara unutturur, kendiyle meşgul eder, onları tahakkümü altına alır, nazarı dikkatlerini daima kendine çeker, onlara ulvî vazifelerini unutturur. Fakat Ramazan-ı Şerif orucuyla o fabrikanın hademeleri anlarlar ki, sırf o fabrika için yaratılmamışlardır. Ve sair cihazat, o fabrikanın süflî eğlencelerine bedel, Ramazan-ı Şerif’te melekî ve ruhanî eğlencelerle lezzet alırlar, nazarlarını o manevî zevklere dikerler. Onun içindir ki, Ramazan-ı Şerif’te mü’minler, derecelerine göre ayrı ayrı nurlara, feyizlere, manevî zevklere mazhar olurlar. O mübarek ayda oruç vasıtasıyla ruh, akıl ve sır gibi latifeler çok terakki eder, midenin ağlamasına karşılık onlar masumâne gülerler.

    Faaliyet içinde olan her makine bir müddet sonra bakıma ve dinlenmeye tâbi tutulur. Bu yapılmadığında ya makine tamamen tahrip olur ya da ömrü kısalır. Bir talebeye belirli bir süre tedrisat gördükten sonra tatil verilir. Bir işçi, sabahtan akşama kadar çalışır ama akşamleyin istirahata çekilir. Bu mola ve dinlenmeler olmadan aynı tempoda çalışma ve semere verme mümkün değildir. İnsanın vücudu bir fabrika, azaları o fabrikanın aletleri hükmündedir. Oruç ise, vücut fabrikamızın dinlenmesine, eskimemesine ve mükemmel bir şekilde çalışmasına vesiledir. Oruçla vücutta biriken zararlı yağlar, şişmanlık vesilesi fazla etler atılmış, vücut rahatlık kazanmış olur. Bugün şişmanlıktan dolayı sağa sola başvuran, buna çare arayan bir sürü insan vardır. Ve bu şişmanlığın kanın deveranına, beynin yavaş çalışmasına sebep olduğu da yine tıbbın kabul ettiği bir gerçektir. Halbuki oruç, hem bu dertlere çare hem de sevap kazanmaya önemli bir vesiledir.

    bb- Hastalıklara Karşı Korur

    “Orucun ruh ve beden sağlığına faydası hakkında şu ana kadar çok söz söylenmiş, bu hususta bir hayli makale ve kitap yazılmıştır. Bunlardan biri olarak Alman profesör Cehardet, iradenin takviyesi konusunda yazdığı kitapta orucu tavsiye ederek, insanın, maddî meyillerinin esiri olmaması, nefsinin dizginlerine malik bir hayat yaşaması için ruhun cesede hakimiyetini temin edecek en tesirli yolun oruç olduğunu belirtir.

    Dr. Rowy ise, bu hususta, “Oruç, vücudun hastalıklara karşı mukavemetini artırır. Bu önemli tıbbi hakikati İslâm, orucu farz kılarak ortaya koymuş, bugünkü modern tıp ise orucu hastalıklara karşı koruyucu ve ilâç olarak kullan¬maktadır” demektedir. Dr. Rawy’nin sözlerini teyid edercesine Dr. Henri Lahman’ın Saksonya’nın Dresden şehrindeki hastanesinde, ayrıca Dr. Berşerbenr ve Dr. Moliere ait sağlık evlerinde oruçla tedavi yapılmaktadır.

    b- Ruha Kazandırdıkları

    Daha önce ki satırlarda da geçtiği üzere insan, ruhla cesetten mürekkep bir yapıya sahiptir. Bu yapıdaki her iki unsur, insanı kendi yörüngesi etrafında döndürmeye çalışmaktadır. Bu ikisinden biri olan madde, şehevî ve behîmi arzulardır. Yani insanın ceset itibariyle sahip olduğu, Kur’ân’ın da bize şu cümlelerle tanıttığı yönüdür: “Andolsun ki biz insanı kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.” ; “Onlara bir sor bakalım: Yaratılışta kendileri mi daha kuvvetli, yoksa bizim yarattıklarımız mı? Gerçekten biz onları yapışkan çamurdan yarattık.” ; “O, insanı bardak gibi (çınlayan) kupkuru bir balçıktan yarattı.”

    İnsanın diğer bir yönü ise, ona yaratılış gayesini hatırlatan, onu Rahmanî şeyler yapmaya sevk eden, manevî âlemleri seyrettirmeye vesile olan, aç-susuz kalmasına rağmen tarif edilemeyen lezzetler hissettiren, kötülükleri hoş göstermeyip ondan kaçınmayı ve hoşlanmamayı ihsas ettiren vs. rûhî tarafıdır.

    İnsanın üzerinde ruhun hakimiyeti zayıflar veya ceset hakim duruma geçerse, o zaman insan lezzet ve şehvetlerinde dolu dizgin gider. Aklın hududunu, dinin çizdiği sınırları hiçe sayar, âdeta zihni gücünü, yiyeceğin çeşidini, içeceğin türlüsünü elde etmeye harcar. Bütün tasası şehevî arzularını kamçılayacak maddeleri bulma, acıktırıcı, hazmettirici, iştah açıcı yolları öğrenmek olur. “Böylece ilmin, kültürün ve medeniyetin zirvesine çıktığı halde değirmen merkebinden, saban öküzünden farksız hale gelir, yemek odasıyla ayak yolu arasında mekik dokur durur. Bundan başka da ne bir prensipten ne de ikinci bir hayattan haberi olur ve bu ikisinin arasında dolaşıp durmaktan gayri bir şey tanımaz, kendisinde de yeme içme arzusundan başka, zevk ve safa duygusundan gayri, yemek için kazanma kaygısının dışında her şey ölür gider. Kur’ân’ın tasvirinden daha doğru ve daha ince tasvire imkân olmadığına göre sözü yine ona bırakalım : “Küfredenlere gelince, onlar dünyada sadece zevk u safa ederler, davarların yediği gibi yerler. Onların yeri de ateştir.


    aa- Oruç Cenab-ı Hakk’a Kavuşmayı Hatırlatır

    Oruçlunun her saati, her saniyesi Allah’ı ve Allah’ın nimetlerini hatırlatması ve netice itibariyle de en büyük nimet olan Allah’a lika (kavuşma) nimetini hatırlatması itibariyle çok kıymetlidir. Oruç bu fonksiyonunu iki türlü eda eder. Bunu, lezzetlerin zevaliyle zeval bulmayacak nimetlere iştiyak ve yine elemlerin zevaliyle gelen lezzet şeklinde özetleyebiliriz. Sabahtan akşama kadar aç ve susuz olan insan zahiren sıkıntı çekse de, bu ibadetin getireceği uhrevî semere (lika) bu elemleri unutturur. Oruçlu bütün gün şehvetini, yemesini ve içmesini hoşnutluğunu elde etmek için bıraktığı Rabbisine kavuşmayı düşünür. Bu düşünce sayesinde hayatının bütün fakülteleri istikamet dairesinde cereyan eder. Rasulü Ekrem de “Oruçlu için iki rahatlatıcı zaman vardır. Birisi iftar ettiği, diğeri de Rabbiyle buluşacağı zamandır.” buyurmaktadır.

    bb- Oruç İnsanı Melekiyete Yükseltir

    İnsanda melekî ve behimî olmak üzere iki yön vardır. İnsan hayvânî hislere ters istikamette yürüdüğü zaman melekî yönünün geliştiğini ve hayvanî tarafının azaldığını vicdanen hisseder. İnsan, meleklerin altında, diğer canlıların ise üstünde yaratılmıştır. Fakat Allah onu, yüceler yücesi bir makamdan, aşağılar aşağısı bir seviyeye uzanan çizgide yol almaya muktedir kılmıştır. Dolayısıyla insan yer yer melekler âlemini aşar, derece itibariyle onları geride bırakır. Zaman zaman da şeytanların altında bir yere sukut eder. “Biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına atıverdik. Yalnız inanıp iyi işler yapanlar hariç. Onlar için kesintisiz bir mükâfat vardır.”

    İnsanı meleklerden ayıran özelliklerden birisi, onun nefis sahibi olmasıdır. Meleklerde yeme-içme, evlenme, Allah’a isyan etme vs. gibi davranışlar söz konusu değildir. Yaratılış icabı onlar masum, her an Allah’a tesbih ve taatle meşgul varlıklardır. “Ondan önce söz söylemezler ve onlar O’nun emriyle hareket ederler. (Allah) onların önlerinde ve arkalarında ne varsa (ne yapmış, ne etmişlerse) bilir. (Allah’ın) razı olduğundan başkasına şefaat edemezler ve onlar, O’nun korkusundan tir tir titrerler “. İnsana gelince, o hayatiyetini ancak yeme-içmeyle devam ettirebilir. İsyan etmesi, kusur yapması her zaman için muhtemeldir. Ama oruç tutan bir mü’mine gelince o, sabahtan akşama kadar yemeyip içmemesiyle, şehvetine hakim olmasıyla, gıybet ve zulümden kaçınmasıyla âdeta melekleşir. Hatta o bu davranışıyla melekleri bile geride bırakır. Cenab-ı Hakk, meleklere karşı böyle olan mü’min kullarıyla iftihar eder, onları meleklere örnek gösterir.

    cc- Oruç Nimetlerin Değerini Öğretir

    Cenab-ı Hakk, küre-i arzı bin bir çeşit nimetlerle donatmış ve onu yeryüzünün halifesi olan insanın emrine musahhar kılmıştır. Her gün önümüze âdeta semadan bir sofra indirilip diğeri kaldırılmakta, o kaldırılırken de hemen arkasından başka biri gelmektedir. Yaz, bahar, kış, sonbahar demeden ağaçlar meyve vermekte; sema, dolu dolu etekleriyle mücevherler göndermekte; zemin, çeşit çeşit nimetler fışkırtmaktadır. “Semada rızkınız ve size va’dolunan şeyler vardır.”

    Yer ve gök insanın emrine sunulmuştur. İnsanlar, bu sayılamayacak kadar fazla olan nimetlerin içerisinde yüzerken, çoğu kez bu nimetlerin farkına varamamaktadırlar. “O mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler.” Denizin içindedirler ama, yüzmeyi kolaylaştıran sudan habersizdirler. Nimetler içinde yüzen insan, oruçla onların kıymetini ve ehemmiyetini anlar, şükrünü eda etmeye çalışır.

    dd- Oruç İnsanı İktisada Alıştırır

    İslâm’daki oruç ibadeti, insana güzel bir haslet olan iktisat düsturunu öğretir. Oruç, insanlara iktisadı öğreten bir muallim mevkiindedir. İstediği şeyi aklına geldiği zaman hiçbir sınırlama getirmeden yapmaya alışan kişi, oruçlu olduğu zaman mecburen onu yapamayacaktır. Mesela her aklına estiği zaman yemek yiyen, maddî olarak vücudunun arzularına boyun eğen insan, oruçlu olduğunda mecburen akşamın olmasını bekleyecek, dolayısıyla bu beklemeyle o, iktisat etmeyi öğrenecek, sorumsuzca yaşamaktan uzaklaşmış olacaktır.

    ee- Oruç Ruhu Olgunlaştırır

    İnsan, beden-ruh ikilisinden mürekkep bir varlıktır. Bedenin bir kısım ihtiyaç ve istekleri olduğu gibi, ruhun da kendine göre istekleri vardır. İnsan cismaniyeti itibariyle küçük bir varlıktır; ama ruhî melekeleri yönüyle o, sonsuzla kucaklaşma yarışındadır. Sınırsız meyilleri, arzuları, istekleri, duyguları, hayalleri, düşünceleri ve fikirleriyle insan sanki kainatın küçük bir fihristi hükmündedir.

    İşte böyle bir insanın ruhî yönünü ve bütün istidatlarını inbisat ve inkişaf ettiren meyillerinin, emellerinin tahak¬kukuna vesilelik eden, fikirlerini genişletip intizama tâbi tutan, şeheviyye ve gadabiyye gibi kuvvelerini zabt u rabt altına alan; insanı, mukadder olan kemalatına ulaştıran ve onu Rabbine rabteden en ulvî ve en yüksek irtibat ameliyesi ancak ve ancak ibadettir. Dolayısıyla bir ibadet şekli olan oruçta bütün bu hususiyetler mevcuttur. Peygamber Efendimiz bir hadislerinde: “Her şeyin zekâtı vardır, bedenin zekâtı da oruçtur. Oruç ise sabrın yarısıdır.” buyur¬maktadır. Namaz dinin direği, oruç ruhun direği ve gıdası, zekât da cemiyetin direğidir. Yani namazsız dinin, oruçsuz ruhun, zekât vermeden de cemiyetin ayakta durması zordur. Yemek cesedi beslediği gibi, oruç da ruhu besler. Yemek yenmeyince hayatı devam ettirmek nasıl zor ise, oruç tutmadan da ruhanî hayatı devam ettirmek o kadar zordur.


  4. 11.Şubat.2011, 11:47
    2
    Silent and lonely rains



    ORUCUN KAZANDIRDIKLARI
    Yeryüzünün halifesi olarak yaratılan insan, Cenab-ı Hakk’ın sayılamayacak kadar fazla olan lütuf ve ihsanlarına mazhardır. Onda melekî ve şeytanî dediğimiz iki uç nokta vardır. Bu kısacık hayatında yapacağı amellerle o bu iki noktadan birinde karar kılacak ve akıbetini bu yönde hazırlamış olacaktır.

    Rahmeti sonsuz Allah’ın insana verdiği nimetlerden biri de onu kendi aklıyla baş başa bırakmayıp, yol gösterici olarak peygamberleri ve kitapları göndermesidir. Bunlar vasıtasıyla insan, şeytani dehlizlerde gezmek yerine melekî ufukta pervaz edecek, böylece yaratılış gayesine muvafık hareket etmiş olacaktır.

    Bu gayeyi Kur’ân bizlere: “Ben cinleri ve insanları başka değil, (Beni bilip) Bana kullukta bulunsunlar diye yarattım.” (Zariyat 51/56) âyetiyle bildirmektedir. Yani insanın mevcudiyetinin gayesi ibadet etmektir. Yapılan bu ibadetlerin karşılığı Allah’tan beklenir. İbadetlerin semeresi uhrevîdir, faydası orada görülecektir. Bazı ibadet¬lere iktiran eden dünyevi faydalar katiyen o ibadetlere sebep ve gaye olamaz. Bu sebepledir ki ibadetlerle insan, uhrevi yanı ağır basan kâmil kul durumuna yükselir. Bu durumu korumak da yine ibadetlerle olur.

    İbadetlere iktiran eden, hiç düşünülmeden gelen fayda ve maslahatlar ise Hakim olan Allah’ın hikmetinin gereğidir. O’nun bize olan tekliflerinde nice hikmetler gizlidir. Namaza, hacca, zekâta ve oruca iktiran eden fayda ve maslahatlar hep bu perspektiften değerlendirilmelidir.

    1. Orucun Ferde Kazandırdıkları

    a- Bedene Kazandırdıkları

    İnsan, ruhla cesetten mürekkep olarak yaratılan bir varlıktır. Ruhun olmadığı ceset bir şey ifade etmediği gibi, cesedin olmadığı ruh da teklif dünyası adına bir mânâ ifade etmez. İnsan, yiyip içtiği yiyeceklerle, yaptığı hâl ve hareketlerle, yerine getirmeye çalıştığı ibadet ü taatle hem cesedine ve hem de ruhuna birtakım tesirlerde bulunmuş olmaktadır. Ağzına aldığı bir lokma zahiren midesine gitse bile o aslında ruhta da birtakım tesirler icra etmektedir. Yaptığı bedenî hareketler, vücutta maddî olarak bazı tesirler oluşturduğu gibi ruhta da değişik tesirler icra etmektedir. İnsanın ferdi hayatının geliştirilmesi ve olgunlaştırılmasında riyazatın pek mühim bir yeri vardır. Bu da ancak oruçla olur. Orucun bir manası da, ruhun riyazatı ve cesedin perhizi olmasıdır. Sık sık oruca müracat edildiği zaman, içte, vicdanda hasıl edeceği meziyet ve faziletler açık bir şekilde müşahade edilecektir. Midede fani olan, tamamen ceset kesilen, her zaman ve her yerde mideyi düşünen bir insanda temiz bir ruh ve saf bir kalbin bulunmasına ihtimal verilemez. Böyle birisinin yaptığı tek iş, yeme, içme, def-i tabiîde bulunma, çeşitli nimetleri alma, şükürsüz bir nankör olarak tüketme olacaktır. İşte oruç, fertlere bunun böyle olmaması gerektiğini hatırlatır.

    aa- Bedeni Dinlendirir

    Dünyaya gelir gelmez faaliyete başlayan sindirim siste¬minin zaman zaman dinlenmeye ihtiyacının olduğu, tıbbî çevrelerce kabul edilip savunulan bir hakikattir. Senenin bir ayında vücudun dinlendirilmesi anlamina gelen orucun bu yönüyle insan bedenine faydası inkâr edilemez. Hem o mide fabrikasının pek çok hademeleri ve kendisiyle alâkadar çok insanî duyguları var. Eğer senenin bir ayında gündüzleri tatile girmezse, hademelerin ve diğer duyguların hususî ibadetlerini onlara unutturur, kendiyle meşgul eder, onları tahakkümü altına alır, nazarı dikkatlerini daima kendine çeker, onlara ulvî vazifelerini unutturur. Fakat Ramazan-ı Şerif orucuyla o fabrikanın hademeleri anlarlar ki, sırf o fabrika için yaratılmamışlardır. Ve sair cihazat, o fabrikanın süflî eğlencelerine bedel, Ramazan-ı Şerif’te melekî ve ruhanî eğlencelerle lezzet alırlar, nazarlarını o manevî zevklere dikerler. Onun içindir ki, Ramazan-ı Şerif’te mü’minler, derecelerine göre ayrı ayrı nurlara, feyizlere, manevî zevklere mazhar olurlar. O mübarek ayda oruç vasıtasıyla ruh, akıl ve sır gibi latifeler çok terakki eder, midenin ağlamasına karşılık onlar masumâne gülerler.

    Faaliyet içinde olan her makine bir müddet sonra bakıma ve dinlenmeye tâbi tutulur. Bu yapılmadığında ya makine tamamen tahrip olur ya da ömrü kısalır. Bir talebeye belirli bir süre tedrisat gördükten sonra tatil verilir. Bir işçi, sabahtan akşama kadar çalışır ama akşamleyin istirahata çekilir. Bu mola ve dinlenmeler olmadan aynı tempoda çalışma ve semere verme mümkün değildir. İnsanın vücudu bir fabrika, azaları o fabrikanın aletleri hükmündedir. Oruç ise, vücut fabrikamızın dinlenmesine, eskimemesine ve mükemmel bir şekilde çalışmasına vesiledir. Oruçla vücutta biriken zararlı yağlar, şişmanlık vesilesi fazla etler atılmış, vücut rahatlık kazanmış olur. Bugün şişmanlıktan dolayı sağa sola başvuran, buna çare arayan bir sürü insan vardır. Ve bu şişmanlığın kanın deveranına, beynin yavaş çalışmasına sebep olduğu da yine tıbbın kabul ettiği bir gerçektir. Halbuki oruç, hem bu dertlere çare hem de sevap kazanmaya önemli bir vesiledir.

    bb- Hastalıklara Karşı Korur

    “Orucun ruh ve beden sağlığına faydası hakkında şu ana kadar çok söz söylenmiş, bu hususta bir hayli makale ve kitap yazılmıştır. Bunlardan biri olarak Alman profesör Cehardet, iradenin takviyesi konusunda yazdığı kitapta orucu tavsiye ederek, insanın, maddî meyillerinin esiri olmaması, nefsinin dizginlerine malik bir hayat yaşaması için ruhun cesede hakimiyetini temin edecek en tesirli yolun oruç olduğunu belirtir.

    Dr. Rowy ise, bu hususta, “Oruç, vücudun hastalıklara karşı mukavemetini artırır. Bu önemli tıbbi hakikati İslâm, orucu farz kılarak ortaya koymuş, bugünkü modern tıp ise orucu hastalıklara karşı koruyucu ve ilâç olarak kullan¬maktadır” demektedir. Dr. Rawy’nin sözlerini teyid edercesine Dr. Henri Lahman’ın Saksonya’nın Dresden şehrindeki hastanesinde, ayrıca Dr. Berşerbenr ve Dr. Moliere ait sağlık evlerinde oruçla tedavi yapılmaktadır.

    b- Ruha Kazandırdıkları

    Daha önce ki satırlarda da geçtiği üzere insan, ruhla cesetten mürekkep bir yapıya sahiptir. Bu yapıdaki her iki unsur, insanı kendi yörüngesi etrafında döndürmeye çalışmaktadır. Bu ikisinden biri olan madde, şehevî ve behîmi arzulardır. Yani insanın ceset itibariyle sahip olduğu, Kur’ân’ın da bize şu cümlelerle tanıttığı yönüdür: “Andolsun ki biz insanı kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.” ; “Onlara bir sor bakalım: Yaratılışta kendileri mi daha kuvvetli, yoksa bizim yarattıklarımız mı? Gerçekten biz onları yapışkan çamurdan yarattık.” ; “O, insanı bardak gibi (çınlayan) kupkuru bir balçıktan yarattı.”

    İnsanın diğer bir yönü ise, ona yaratılış gayesini hatırlatan, onu Rahmanî şeyler yapmaya sevk eden, manevî âlemleri seyrettirmeye vesile olan, aç-susuz kalmasına rağmen tarif edilemeyen lezzetler hissettiren, kötülükleri hoş göstermeyip ondan kaçınmayı ve hoşlanmamayı ihsas ettiren vs. rûhî tarafıdır.

    İnsanın üzerinde ruhun hakimiyeti zayıflar veya ceset hakim duruma geçerse, o zaman insan lezzet ve şehvetlerinde dolu dizgin gider. Aklın hududunu, dinin çizdiği sınırları hiçe sayar, âdeta zihni gücünü, yiyeceğin çeşidini, içeceğin türlüsünü elde etmeye harcar. Bütün tasası şehevî arzularını kamçılayacak maddeleri bulma, acıktırıcı, hazmettirici, iştah açıcı yolları öğrenmek olur. “Böylece ilmin, kültürün ve medeniyetin zirvesine çıktığı halde değirmen merkebinden, saban öküzünden farksız hale gelir, yemek odasıyla ayak yolu arasında mekik dokur durur. Bundan başka da ne bir prensipten ne de ikinci bir hayattan haberi olur ve bu ikisinin arasında dolaşıp durmaktan gayri bir şey tanımaz, kendisinde de yeme içme arzusundan başka, zevk ve safa duygusundan gayri, yemek için kazanma kaygısının dışında her şey ölür gider. Kur’ân’ın tasvirinden daha doğru ve daha ince tasvire imkân olmadığına göre sözü yine ona bırakalım : “Küfredenlere gelince, onlar dünyada sadece zevk u safa ederler, davarların yediği gibi yerler. Onların yeri de ateştir.


    aa- Oruç Cenab-ı Hakk’a Kavuşmayı Hatırlatır

    Oruçlunun her saati, her saniyesi Allah’ı ve Allah’ın nimetlerini hatırlatması ve netice itibariyle de en büyük nimet olan Allah’a lika (kavuşma) nimetini hatırlatması itibariyle çok kıymetlidir. Oruç bu fonksiyonunu iki türlü eda eder. Bunu, lezzetlerin zevaliyle zeval bulmayacak nimetlere iştiyak ve yine elemlerin zevaliyle gelen lezzet şeklinde özetleyebiliriz. Sabahtan akşama kadar aç ve susuz olan insan zahiren sıkıntı çekse de, bu ibadetin getireceği uhrevî semere (lika) bu elemleri unutturur. Oruçlu bütün gün şehvetini, yemesini ve içmesini hoşnutluğunu elde etmek için bıraktığı Rabbisine kavuşmayı düşünür. Bu düşünce sayesinde hayatının bütün fakülteleri istikamet dairesinde cereyan eder. Rasulü Ekrem de “Oruçlu için iki rahatlatıcı zaman vardır. Birisi iftar ettiği, diğeri de Rabbiyle buluşacağı zamandır.” buyurmaktadır.

    bb- Oruç İnsanı Melekiyete Yükseltir

    İnsanda melekî ve behimî olmak üzere iki yön vardır. İnsan hayvânî hislere ters istikamette yürüdüğü zaman melekî yönünün geliştiğini ve hayvanî tarafının azaldığını vicdanen hisseder. İnsan, meleklerin altında, diğer canlıların ise üstünde yaratılmıştır. Fakat Allah onu, yüceler yücesi bir makamdan, aşağılar aşağısı bir seviyeye uzanan çizgide yol almaya muktedir kılmıştır. Dolayısıyla insan yer yer melekler âlemini aşar, derece itibariyle onları geride bırakır. Zaman zaman da şeytanların altında bir yere sukut eder. “Biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına atıverdik. Yalnız inanıp iyi işler yapanlar hariç. Onlar için kesintisiz bir mükâfat vardır.”

    İnsanı meleklerden ayıran özelliklerden birisi, onun nefis sahibi olmasıdır. Meleklerde yeme-içme, evlenme, Allah’a isyan etme vs. gibi davranışlar söz konusu değildir. Yaratılış icabı onlar masum, her an Allah’a tesbih ve taatle meşgul varlıklardır. “Ondan önce söz söylemezler ve onlar O’nun emriyle hareket ederler. (Allah) onların önlerinde ve arkalarında ne varsa (ne yapmış, ne etmişlerse) bilir. (Allah’ın) razı olduğundan başkasına şefaat edemezler ve onlar, O’nun korkusundan tir tir titrerler “. İnsana gelince, o hayatiyetini ancak yeme-içmeyle devam ettirebilir. İsyan etmesi, kusur yapması her zaman için muhtemeldir. Ama oruç tutan bir mü’mine gelince o, sabahtan akşama kadar yemeyip içmemesiyle, şehvetine hakim olmasıyla, gıybet ve zulümden kaçınmasıyla âdeta melekleşir. Hatta o bu davranışıyla melekleri bile geride bırakır. Cenab-ı Hakk, meleklere karşı böyle olan mü’min kullarıyla iftihar eder, onları meleklere örnek gösterir.

    cc- Oruç Nimetlerin Değerini Öğretir

    Cenab-ı Hakk, küre-i arzı bin bir çeşit nimetlerle donatmış ve onu yeryüzünün halifesi olan insanın emrine musahhar kılmıştır. Her gün önümüze âdeta semadan bir sofra indirilip diğeri kaldırılmakta, o kaldırılırken de hemen arkasından başka biri gelmektedir. Yaz, bahar, kış, sonbahar demeden ağaçlar meyve vermekte; sema, dolu dolu etekleriyle mücevherler göndermekte; zemin, çeşit çeşit nimetler fışkırtmaktadır. “Semada rızkınız ve size va’dolunan şeyler vardır.”

    Yer ve gök insanın emrine sunulmuştur. İnsanlar, bu sayılamayacak kadar fazla olan nimetlerin içerisinde yüzerken, çoğu kez bu nimetlerin farkına varamamaktadırlar. “O mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler.” Denizin içindedirler ama, yüzmeyi kolaylaştıran sudan habersizdirler. Nimetler içinde yüzen insan, oruçla onların kıymetini ve ehemmiyetini anlar, şükrünü eda etmeye çalışır.

    dd- Oruç İnsanı İktisada Alıştırır

    İslâm’daki oruç ibadeti, insana güzel bir haslet olan iktisat düsturunu öğretir. Oruç, insanlara iktisadı öğreten bir muallim mevkiindedir. İstediği şeyi aklına geldiği zaman hiçbir sınırlama getirmeden yapmaya alışan kişi, oruçlu olduğu zaman mecburen onu yapamayacaktır. Mesela her aklına estiği zaman yemek yiyen, maddî olarak vücudunun arzularına boyun eğen insan, oruçlu olduğunda mecburen akşamın olmasını bekleyecek, dolayısıyla bu beklemeyle o, iktisat etmeyi öğrenecek, sorumsuzca yaşamaktan uzaklaşmış olacaktır.

    ee- Oruç Ruhu Olgunlaştırır

    İnsan, beden-ruh ikilisinden mürekkep bir varlıktır. Bedenin bir kısım ihtiyaç ve istekleri olduğu gibi, ruhun da kendine göre istekleri vardır. İnsan cismaniyeti itibariyle küçük bir varlıktır; ama ruhî melekeleri yönüyle o, sonsuzla kucaklaşma yarışındadır. Sınırsız meyilleri, arzuları, istekleri, duyguları, hayalleri, düşünceleri ve fikirleriyle insan sanki kainatın küçük bir fihristi hükmündedir.

    İşte böyle bir insanın ruhî yönünü ve bütün istidatlarını inbisat ve inkişaf ettiren meyillerinin, emellerinin tahak¬kukuna vesilelik eden, fikirlerini genişletip intizama tâbi tutan, şeheviyye ve gadabiyye gibi kuvvelerini zabt u rabt altına alan; insanı, mukadder olan kemalatına ulaştıran ve onu Rabbine rabteden en ulvî ve en yüksek irtibat ameliyesi ancak ve ancak ibadettir. Dolayısıyla bir ibadet şekli olan oruçta bütün bu hususiyetler mevcuttur. Peygamber Efendimiz bir hadislerinde: “Her şeyin zekâtı vardır, bedenin zekâtı da oruçtur. Oruç ise sabrın yarısıdır.” buyur¬maktadır. Namaz dinin direği, oruç ruhun direği ve gıdası, zekât da cemiyetin direğidir. Yani namazsız dinin, oruçsuz ruhun, zekât vermeden de cemiyetin ayakta durması zordur. Yemek cesedi beslediği gibi, oruç da ruhu besler. Yemek yenmeyince hayatı devam ettirmek nasıl zor ise, oruç tutmadan da ruhanî hayatı devam ettirmek o kadar zordur.





+ Yorum Gönder