Konusunu Oylayın.: Açıklamalı Osmalıca Sözlük

5 üzerinden 3.50 | Toplam : 2 kişi
Açıklamalı Osmalıca Sözlük
  1. 03.Eylül.2012, 03:25
    13
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Açıklamalı Osmalıca Sözlük

    reklam


    Cevap: Açıklamalı Osmalıca Sözlük isimli yazı www.Mumsema.comCevap: Açıklamalı Osmalıca Sözlük
    -U-Ü-

    UBUDİYYET: Kulluk, kölelik, bağlılık, aşırı mensupluk.
    UHREVÎ: Ahiretle ilgili, öteki dünyaya ait.
    UHUVVET: Kardeşlik, dostluk, bağlılık.
    UKALÂ: 1. Akıllılar. 2. Akıllılık iddia edenler, ukelalar.
    UKDE: Düğüm, zor iş, muamma.
    UKUBET: Ceza, azap, işkence, eziyet.
    ULEMA: Âlimler, bilginler.
    ULUHİYYET: Allahlık, ilâhlık.
    ULUM: İlimler, bilimler.
    ULUM-İ ÂLİYYE: 1. Sarf ve nahiv gibi âlet ve anahtar durumunda olan ilimler. 2. "ayn" ile yüce ilimler, din ilimleri.
    ULÜ'L-EMR: Emir sahipleri, buyruk sahipleri, kadılar, idareciler, yöneticiler.
    ULVÎ: Yüce, yüksek, göğe ve manevî âleme mensup.
    UMDE: 1. Dayanacak, inanılacak şey. 2. Güvenilecek yer, kimse.
    UMRE: Hac günleri dışında yapılan Kâbe ve diğer mukaddes yerlerin ziyareti.
    UMUM: Genel olma, hep, herkes.
    UMUMÎ: Umumî, herkese ait, herkesle ilgili, genel.
    URYAN: Çıplak.
    USUL: Bir ilmin veya tekniğin asıl konusundan önce öğrenilmesi gereken başlangıç bilgileri, başlangıç, tertip, düzen metod.
    UZLET: Yalnızlık, bir tarafa çekilip kendi kendine tenha kalma.
    UZV: Canlıyı meydana getiren parçaların her biri, organ.
    ÜLFET: 1. Alışma, kaynaşma. 2. Görüşme, konuşma. 3. Dostluk.
    ÜMERA: Emirler, beyler, yöneticiler.
    ÜMİD: Umut, ümit.
    ÜMMET: Bir Peygambere inanan insan topluluğu.
    ÜMMÎ: Anasından doğduğu gibi kalıp, okuyup yazma öğrenmeyen kimse.
    ÜMMÜ'L-HABÂİS: (Kötülüklerin anası) şarap, içki.
    ÜMMÜ'L-KURA: Şehirlerin anası, Mekke-i Mükerreme.
    ÜNSİYYET: Alışkanlık, sokulganlık, düşüp kalkma.
    ÜNVAN: Lakap, ünvan.
    ÜSLUB: Tarz, biçim, ifade yolu.

    -V-

    VÂCİB: Gerekli, zorunlu olan, yerine getirilmesi her müslüman için gerekli ve zorunlu olan Allah'ın emirleri.
    VÂCİBÂT: Yapılması gerekli olan şeyler, farzlar.
    VÂCİBU'L-VÜCÛD: Vücudu mutlak var olan, yokluğu mümkün olmayan Allah.
    VADİ: 1. Bir nehrin yatağı. 2. İki dağ arasındaki uzun çukur. 3. Yol, tarz, metod, dere.
    VAFTİZ: Hıristiyanlığa yeni girenin ve çocuğunun dine girmesi için gerekli sayılan, suya sokma töreni.
    VAHDET: 1. Birlik, bir ve tek olma. 2. Yalnızlık, kendi kendine kalış.
    VAHDET-İ VÜCUD: Varlıkların tek asıldan çıkma inanışı.. Tasavvufî bir görüş. Varoluşun tek kaynağa bağlılığı.
    VAHİM: Ağır, sonu tehlikeli, çok korkulu.
    VAHİY: İlâhî bilgi Allah'tan peygamberlere gelen özelliği, Allah'ın dilediği şeyleri peygambere bildirmesi.
    VAÎD: İyiliğe sevk veya kötülükten kurtarmak için ileride olacak kesin hadiseleri haber vererek korkutmak, cehennemi haber vermek.
    VAKAR: Ağırbaşlılık, kalp rahatlığı.
    VÂKİ: 1. Vuku bulan, olan. 2. Olağan, olmuş, mevcut.
    VÂLİD: Baba, doğurtan.
    VALİDE: Ana, doğuran.
    VALİDEYN: Ana-baba.
    VÂRESTE: Afvedilmiş, halâs bulmuş, kurtulmuş, rahat, serbest.
    VÂRİD: 1. Ulaşan, yetişen, gelen, erişen. 2. Akla gelen. 3. Bir şey hakkında söylenen, uygulanan.
    VÂSIL: Ulaşan, erişen, kavuşan.
    VASIYYET: Bir işi birisine havale etmek, emir, bir malı veya menfaati ölümden sonrası için bir kişiye veya hayır cihetine teberru yolu ile temlik etmek.
    VASÎYLE: Cahiliye döneminde bir koyun dişi doğurursa yavru sahibinin, erkek doğurursa ilâhlarının olurdu. Koyun dişi ve erkek yavru doğurduğu takdirde dişi yüzünden erkek yavru da kurban edilmezdi. Buna vasîyle denirdi.
    VATI': Ayak altına alıp çiğneme, uygun hale getirme, cima.
    VEBAL: Günah, zarar, ziyan, şiddet, ağırlık, azap, doğru olmayan bir hareketin manevî sorumluluğu.
    VECD: 1. Aşk, muhabbet. 2. Kendinden geçmek, kendini unutacak kadar aşk hâli.
    VECH: 1. Yüz, çehre, surat. 2. Tarz, üslub. 3. Alın, ön, satıh, cephe.
    VECİBE: Çok gerekli ve şart olan şey. Borç hükmünde olan görev, yapılması mecburi iş.
    VECİZ: 1. Özdeyiş. 2. Kısa, toplu.
    VEDÛD: Çok şefkatli, kendisine çok sevgi beslenen. Esmâ-i hüsnâdan.
    VEFD: 1. Delege, murahhas, elçi. 2. Gelme, vurma, ulaşma. 3. Hususi bir işle başkasının yanına varma, elçilik.
    VEHBÎ: Doğuştan, Allah vergisi, çalışmakla kazanılmayıp Allah'ın lütfu ile olan.
    VEHHAB: Çok fazla bağışlayan, ihsan eden, Allah'ın isimlerinden biri.
    VELÂYET: Veli olan kimsenin hali, dervişlik, dostluk, sadakat, başkasına sözünü geçirmek.
    VELED: Erkek çocuk, oğul, çocuk.
    VELED-İ ZİNÂ: Meşru olmayan birleşmeden doğan çocuk, nikah dışı birleşmeden doğan çocuk.
    VELİ: 1. Sahip, malik, evliya, koruyucu, muhafaza eden, küçük çocukların durumundan sorumlu kişi, baba, ata. 2. Velâkin, fakat, amma.
    VELİYYÜ'L-EMİR: Emir veren, emir sahibi olan.
    VELYETME: Birbiri ardı sıra gitmek birini takip etmek.
    VESÎLE: Bahane, sebep, fırsat, uygun durum.
    VESVESE: Kuşku, kuruntu, tereddüt.
    VETER: Yay kirişi.
    VEYL: Vay haline, yazık, hüzün ve hüsran. Cehennemde bir çukurun adı.
    VEYLETTİRMEK: Birbiri ardı sıra götürmek, birbiri ardı sıra gelmeyi sağlamak.
    VİKAYE: Koruma, koruyuculuk, sahip olma, arka çıkma, kayırma.
    VİLÂDET: Doğmak, doğuş, dünyaya gelmek, doğurmak.
    VİLÂYET: 1. İl. 2.Velilik, ermişlik. 3. Veli olan kimsenin hali. 4. Başkasına sözünü geçirme.
    VİRD: Sık sık ve devamlı okunan dua.
    VİSÂL: Kavuşma, sevdiğine ulaşma, ayrılıktan kurtulma.
    VİZR: Günah, yük, ağırlık, yük götürmek, sırta vurulan ağır yük.
    VUKUF: Bir şeyi bilme, öğrenmiş olma.
    VUSTÂ: Orta.
    VÜCÛD: Varlık, var olmak, bulunmak, cesed, cisim, ten, gövde.



  2. 03.Eylül.2012, 03:25
    13
    Silent and lonely rains
    reklam


    -U-Ü-

    UBUDİYYET: Kulluk, kölelik, bağlılık, aşırı mensupluk.
    UHREVÎ: Ahiretle ilgili, öteki dünyaya ait.
    UHUVVET: Kardeşlik, dostluk, bağlılık.
    UKALÂ: 1. Akıllılar. 2. Akıllılık iddia edenler, ukelalar.
    UKDE: Düğüm, zor iş, muamma.
    UKUBET: Ceza, azap, işkence, eziyet.
    ULEMA: Âlimler, bilginler.
    ULUHİYYET: Allahlık, ilâhlık.
    ULUM: İlimler, bilimler.
    ULUM-İ ÂLİYYE: 1. Sarf ve nahiv gibi âlet ve anahtar durumunda olan ilimler. 2. "ayn" ile yüce ilimler, din ilimleri.
    ULÜ'L-EMR: Emir sahipleri, buyruk sahipleri, kadılar, idareciler, yöneticiler.
    ULVÎ: Yüce, yüksek, göğe ve manevî âleme mensup.
    UMDE: 1. Dayanacak, inanılacak şey. 2. Güvenilecek yer, kimse.
    UMRE: Hac günleri dışında yapılan Kâbe ve diğer mukaddes yerlerin ziyareti.
    UMUM: Genel olma, hep, herkes.
    UMUMÎ: Umumî, herkese ait, herkesle ilgili, genel.
    URYAN: Çıplak.
    USUL: Bir ilmin veya tekniğin asıl konusundan önce öğrenilmesi gereken başlangıç bilgileri, başlangıç, tertip, düzen metod.
    UZLET: Yalnızlık, bir tarafa çekilip kendi kendine tenha kalma.
    UZV: Canlıyı meydana getiren parçaların her biri, organ.
    ÜLFET: 1. Alışma, kaynaşma. 2. Görüşme, konuşma. 3. Dostluk.
    ÜMERA: Emirler, beyler, yöneticiler.
    ÜMİD: Umut, ümit.
    ÜMMET: Bir Peygambere inanan insan topluluğu.
    ÜMMÎ: Anasından doğduğu gibi kalıp, okuyup yazma öğrenmeyen kimse.
    ÜMMÜ'L-HABÂİS: (Kötülüklerin anası) şarap, içki.
    ÜMMÜ'L-KURA: Şehirlerin anası, Mekke-i Mükerreme.
    ÜNSİYYET: Alışkanlık, sokulganlık, düşüp kalkma.
    ÜNVAN: Lakap, ünvan.
    ÜSLUB: Tarz, biçim, ifade yolu.

    -V-

    VÂCİB: Gerekli, zorunlu olan, yerine getirilmesi her müslüman için gerekli ve zorunlu olan Allah'ın emirleri.
    VÂCİBÂT: Yapılması gerekli olan şeyler, farzlar.
    VÂCİBU'L-VÜCÛD: Vücudu mutlak var olan, yokluğu mümkün olmayan Allah.
    VADİ: 1. Bir nehrin yatağı. 2. İki dağ arasındaki uzun çukur. 3. Yol, tarz, metod, dere.
    VAFTİZ: Hıristiyanlığa yeni girenin ve çocuğunun dine girmesi için gerekli sayılan, suya sokma töreni.
    VAHDET: 1. Birlik, bir ve tek olma. 2. Yalnızlık, kendi kendine kalış.
    VAHDET-İ VÜCUD: Varlıkların tek asıldan çıkma inanışı.. Tasavvufî bir görüş. Varoluşun tek kaynağa bağlılığı.
    VAHİM: Ağır, sonu tehlikeli, çok korkulu.
    VAHİY: İlâhî bilgi Allah'tan peygamberlere gelen özelliği, Allah'ın dilediği şeyleri peygambere bildirmesi.
    VAÎD: İyiliğe sevk veya kötülükten kurtarmak için ileride olacak kesin hadiseleri haber vererek korkutmak, cehennemi haber vermek.
    VAKAR: Ağırbaşlılık, kalp rahatlığı.
    VÂKİ: 1. Vuku bulan, olan. 2. Olağan, olmuş, mevcut.
    VÂLİD: Baba, doğurtan.
    VALİDE: Ana, doğuran.
    VALİDEYN: Ana-baba.
    VÂRESTE: Afvedilmiş, halâs bulmuş, kurtulmuş, rahat, serbest.
    VÂRİD: 1. Ulaşan, yetişen, gelen, erişen. 2. Akla gelen. 3. Bir şey hakkında söylenen, uygulanan.
    VÂSIL: Ulaşan, erişen, kavuşan.
    VASIYYET: Bir işi birisine havale etmek, emir, bir malı veya menfaati ölümden sonrası için bir kişiye veya hayır cihetine teberru yolu ile temlik etmek.
    VASÎYLE: Cahiliye döneminde bir koyun dişi doğurursa yavru sahibinin, erkek doğurursa ilâhlarının olurdu. Koyun dişi ve erkek yavru doğurduğu takdirde dişi yüzünden erkek yavru da kurban edilmezdi. Buna vasîyle denirdi.
    VATI': Ayak altına alıp çiğneme, uygun hale getirme, cima.
    VEBAL: Günah, zarar, ziyan, şiddet, ağırlık, azap, doğru olmayan bir hareketin manevî sorumluluğu.
    VECD: 1. Aşk, muhabbet. 2. Kendinden geçmek, kendini unutacak kadar aşk hâli.
    VECH: 1. Yüz, çehre, surat. 2. Tarz, üslub. 3. Alın, ön, satıh, cephe.
    VECİBE: Çok gerekli ve şart olan şey. Borç hükmünde olan görev, yapılması mecburi iş.
    VECİZ: 1. Özdeyiş. 2. Kısa, toplu.
    VEDÛD: Çok şefkatli, kendisine çok sevgi beslenen. Esmâ-i hüsnâdan.
    VEFD: 1. Delege, murahhas, elçi. 2. Gelme, vurma, ulaşma. 3. Hususi bir işle başkasının yanına varma, elçilik.
    VEHBÎ: Doğuştan, Allah vergisi, çalışmakla kazanılmayıp Allah'ın lütfu ile olan.
    VEHHAB: Çok fazla bağışlayan, ihsan eden, Allah'ın isimlerinden biri.
    VELÂYET: Veli olan kimsenin hali, dervişlik, dostluk, sadakat, başkasına sözünü geçirmek.
    VELED: Erkek çocuk, oğul, çocuk.
    VELED-İ ZİNÂ: Meşru olmayan birleşmeden doğan çocuk, nikah dışı birleşmeden doğan çocuk.
    VELİ: 1. Sahip, malik, evliya, koruyucu, muhafaza eden, küçük çocukların durumundan sorumlu kişi, baba, ata. 2. Velâkin, fakat, amma.
    VELİYYÜ'L-EMİR: Emir veren, emir sahibi olan.
    VELYETME: Birbiri ardı sıra gitmek birini takip etmek.
    VESÎLE: Bahane, sebep, fırsat, uygun durum.
    VESVESE: Kuşku, kuruntu, tereddüt.
    VETER: Yay kirişi.
    VEYL: Vay haline, yazık, hüzün ve hüsran. Cehennemde bir çukurun adı.
    VEYLETTİRMEK: Birbiri ardı sıra götürmek, birbiri ardı sıra gelmeyi sağlamak.
    VİKAYE: Koruma, koruyuculuk, sahip olma, arka çıkma, kayırma.
    VİLÂDET: Doğmak, doğuş, dünyaya gelmek, doğurmak.
    VİLÂYET: 1. İl. 2.Velilik, ermişlik. 3. Veli olan kimsenin hali. 4. Başkasına sözünü geçirme.
    VİRD: Sık sık ve devamlı okunan dua.
    VİSÂL: Kavuşma, sevdiğine ulaşma, ayrılıktan kurtulma.
    VİZR: Günah, yük, ağırlık, yük götürmek, sırta vurulan ağır yük.
    VUKUF: Bir şeyi bilme, öğrenmiş olma.
    VUSTÂ: Orta.
    VÜCÛD: Varlık, var olmak, bulunmak, cesed, cisim, ten, gövde.



  3. 03.Eylül.2012, 03:27
    14
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Açıklamalı Osmalıca Sözlük

    reklam


    -Y-

    YÂD: 1. Anma, hatırda tutma, zikretme. 2. Hediye. 3. Hatıra. 4. Hatır gönül.
    YAKAZA: Uyanıklık, dikkatli olma, uyku ile uyanıklık arasındaki hal.
    YÂRÂN: Dostlar, sadık arkadaşlar, sevgililer.
    YE'CÜC VE ME'CÜC: Kur'ân-ı Kerim'de bahse konu edilen ve kısa boylu olacakları söylenen, ortalığı fitne ve anarşiye boğacak olan bir kavmin adı.
    YED: El, (mecazen) güç, kudret, yardım.
    YEMÎN-İ GAMÛS: Yalan yere bile bile yapılan yemin.
    YEMÎN-İ MÜN'AKİDE: Akit yemini, and içme.
    YETÎM: Babası ölmüş çocuk.
    YEÛS: "Ye's"den: Ümitsiz.
    YEVM: Gün.
    YEVM-İ KIYÂMET: Kıyamet günü.
    YEZDÂN: 1. Allah (c.c.). 2. Mecûsilere göre hayırları yaratan hayır tanrısı.

    -Z-

    ZABT: 1. Sıkı tutma. 2. İdaresi altına alma, kendine mal etme. 3. Silah zoru ile bir yeri alma. 4. Anlama, kavrama. 5. Kaydetme, özetini yazma.
    ZÂHİB: 1. Gidici, giden. 2. Bir fikre veya zanna uyan, kapılan.
    ZÂHİR: Açık, belli, görünür, meydanda olan.
    ZÂHİRÎ: Dıştan görünen, meydanda olan.
    ZAİL: Sona eren, sürekli olmayan.
    ZAMİR: 1. Her şeyin iç yüzü. 2. Yürek, vicdan. 3. Gizli fikir. 4. Zamir, ismin yerini tutan kelime.
    ZÂNİ: Zina eden erkek.
    ZÂNİYE: Zina eden kadın.
    ZARAR: Ziyan, eksiklik, kayıp.
    ZARF: Yer ve zaman bildiren edat.
    ZAT: Kendi, asıl, öz, cevher, saygıdeğer kişi.
    ZAYİ': Elden çıkan, yitik, kaybolan.
    ZAYİAT: Kayıplar, yitikler.
    ZEBÂNÎ: Zebanî, cehennemlikleri cehenneme atan melek.
    ZEBERCED: Zümrütten daha açık renkte bir süs taşı.
    ZEBH: Boğazlama, kesme, kurban kesme.
    ZECR: 1. Yasaklama, yaptırmama. 2. Zorlama, zorla yaptırma, angarya işletme sıkma, eziyet.
    ZEKER: Erkek, erkeklik organı.
    ZELİL: Hor, hakir, alçak.
    ZELLE: 1. Ayak sürçüp kayma. 2. Hata, suç.
    ZEM (ZEMM): Birinin kötülüğünü söyleme, ayıplama, yerme, çekiştirme.
    ZEMHERİR: Karakış.
    ZEMZEME: 1. Ezgili ses, terennüm, teganni. 2. Mezamir'i okuyanların teranesi (Zebur).
    ZENB: Günah, suç, kabahat.
    ZEVAL: 1. Zail olma, sona erme. 2. Aşağılama, inme. 3. Güneşin başucunda, tam tepeden bulunma zamanı zeval vakti, öğle vakti.
    ZEVC: Çift, eş.
    ZEVCYEN: Karı-koca, iki eş.
    ZEVİ'L-UKUL: Akıl sahipleri, akıllılar.
    ZİKR: 1. Zikir, anma, hatıra getirme. 2. Ağıza alma, adını söyleme. 3. Anlatma, ifade etme. 4. Övme, iyilikle anma. 5. Tasavvufi anlamıyla Allah adını anarak zikretme.
    ZİKR-İ CEMİL: Güzel zikir, övgü.
    ZİKRULLAH: Allah'ı anma.
    ZİLLET: Alçaklık, aşağılık.
    ZİMMÎ: 1. İslâm devletinde yaşayan gayr-i müslim. 2. Haraç veren, raiyye.
    ZİNET: Süs eşyası, bezek.
    ZİRA': Dirsekten orta parmak ucuna kadar olan uzunluk ölçüsü, 75-90 santim arasında değişir.
    ZÎRAHİM-İ MAHREM: Nikah düşmeyen akraba kadın.
    ZİŞAN: Şanlı, ünlü, gösterişli.
    ZİYA: Işık, aydınlık.
    ZUHR: Öğle zamanı, öğle namazı.
    ZULM: Zulüm, haksızlık, eziyet.
    ZULMET: Karanlık.
    ZÜBDE: Bir şeyin en seçkin parçası, öz, özet.
    ZÜBUR-ZÜBÜR: Kitaplar, yazılı şeyler.
    ZÜHD: Dünya lezzetlerinden el çekerek ibadetle meşgul olma, sofuluk.
    ZÜHÛL: İsteyerek veya elde olmayarak unutma, geçiştirme, yanılma.
    ZÜLCELAL: Celal sahibi, Allah.
    ZÜLKARNEYN: İki boynuz sahibi, Kur'ân-ı Kerim'de adı geçen bir hükümdar, iki yönlü.
    ZÜLL: Horluk, hakirlik, alçaklık.
    ZÜRRİYET: Soy, nesil, kuşak.



  4. 03.Eylül.2012, 03:27
    14
    Silent and lonely rains
    reklam


    -Y-

    YÂD: 1. Anma, hatırda tutma, zikretme. 2. Hediye. 3. Hatıra. 4. Hatır gönül.
    YAKAZA: Uyanıklık, dikkatli olma, uyku ile uyanıklık arasındaki hal.
    YÂRÂN: Dostlar, sadık arkadaşlar, sevgililer.
    YE'CÜC VE ME'CÜC: Kur'ân-ı Kerim'de bahse konu edilen ve kısa boylu olacakları söylenen, ortalığı fitne ve anarşiye boğacak olan bir kavmin adı.
    YED: El, (mecazen) güç, kudret, yardım.
    YEMÎN-İ GAMÛS: Yalan yere bile bile yapılan yemin.
    YEMÎN-İ MÜN'AKİDE: Akit yemini, and içme.
    YETÎM: Babası ölmüş çocuk.
    YEÛS: "Ye's"den: Ümitsiz.
    YEVM: Gün.
    YEVM-İ KIYÂMET: Kıyamet günü.
    YEZDÂN: 1. Allah (c.c.). 2. Mecûsilere göre hayırları yaratan hayır tanrısı.

    -Z-

    ZABT: 1. Sıkı tutma. 2. İdaresi altına alma, kendine mal etme. 3. Silah zoru ile bir yeri alma. 4. Anlama, kavrama. 5. Kaydetme, özetini yazma.
    ZÂHİB: 1. Gidici, giden. 2. Bir fikre veya zanna uyan, kapılan.
    ZÂHİR: Açık, belli, görünür, meydanda olan.
    ZÂHİRÎ: Dıştan görünen, meydanda olan.
    ZAİL: Sona eren, sürekli olmayan.
    ZAMİR: 1. Her şeyin iç yüzü. 2. Yürek, vicdan. 3. Gizli fikir. 4. Zamir, ismin yerini tutan kelime.
    ZÂNİ: Zina eden erkek.
    ZÂNİYE: Zina eden kadın.
    ZARAR: Ziyan, eksiklik, kayıp.
    ZARF: Yer ve zaman bildiren edat.
    ZAT: Kendi, asıl, öz, cevher, saygıdeğer kişi.
    ZAYİ': Elden çıkan, yitik, kaybolan.
    ZAYİAT: Kayıplar, yitikler.
    ZEBÂNÎ: Zebanî, cehennemlikleri cehenneme atan melek.
    ZEBERCED: Zümrütten daha açık renkte bir süs taşı.
    ZEBH: Boğazlama, kesme, kurban kesme.
    ZECR: 1. Yasaklama, yaptırmama. 2. Zorlama, zorla yaptırma, angarya işletme sıkma, eziyet.
    ZEKER: Erkek, erkeklik organı.
    ZELİL: Hor, hakir, alçak.
    ZELLE: 1. Ayak sürçüp kayma. 2. Hata, suç.
    ZEM (ZEMM): Birinin kötülüğünü söyleme, ayıplama, yerme, çekiştirme.
    ZEMHERİR: Karakış.
    ZEMZEME: 1. Ezgili ses, terennüm, teganni. 2. Mezamir'i okuyanların teranesi (Zebur).
    ZENB: Günah, suç, kabahat.
    ZEVAL: 1. Zail olma, sona erme. 2. Aşağılama, inme. 3. Güneşin başucunda, tam tepeden bulunma zamanı zeval vakti, öğle vakti.
    ZEVC: Çift, eş.
    ZEVCYEN: Karı-koca, iki eş.
    ZEVİ'L-UKUL: Akıl sahipleri, akıllılar.
    ZİKR: 1. Zikir, anma, hatıra getirme. 2. Ağıza alma, adını söyleme. 3. Anlatma, ifade etme. 4. Övme, iyilikle anma. 5. Tasavvufi anlamıyla Allah adını anarak zikretme.
    ZİKR-İ CEMİL: Güzel zikir, övgü.
    ZİKRULLAH: Allah'ı anma.
    ZİLLET: Alçaklık, aşağılık.
    ZİMMÎ: 1. İslâm devletinde yaşayan gayr-i müslim. 2. Haraç veren, raiyye.
    ZİNET: Süs eşyası, bezek.
    ZİRA': Dirsekten orta parmak ucuna kadar olan uzunluk ölçüsü, 75-90 santim arasında değişir.
    ZÎRAHİM-İ MAHREM: Nikah düşmeyen akraba kadın.
    ZİŞAN: Şanlı, ünlü, gösterişli.
    ZİYA: Işık, aydınlık.
    ZUHR: Öğle zamanı, öğle namazı.
    ZULM: Zulüm, haksızlık, eziyet.
    ZULMET: Karanlık.
    ZÜBDE: Bir şeyin en seçkin parçası, öz, özet.
    ZÜBUR-ZÜBÜR: Kitaplar, yazılı şeyler.
    ZÜHD: Dünya lezzetlerinden el çekerek ibadetle meşgul olma, sofuluk.
    ZÜHÛL: İsteyerek veya elde olmayarak unutma, geçiştirme, yanılma.
    ZÜLCELAL: Celal sahibi, Allah.
    ZÜLKARNEYN: İki boynuz sahibi, Kur'ân-ı Kerim'de adı geçen bir hükümdar, iki yönlü.
    ZÜLL: Horluk, hakirlik, alçaklık.
    ZÜRRİYET: Soy, nesil, kuşak.






+ Yorum Gönder
Git İlk 12