Konusunu Oylayın.: Namaz kılmayan müslüman değildir denilebilir mi?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Namaz kılmayan müslüman değildir denilebilir mi?
  1. 16.Aralık.2011, 11:38
    1
    Misafir

    Namaz kılmayan müslüman değildir denilebilir mi?

  2. 16.Aralık.2011, 17:02
    2
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,810
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: "Namaz kılmayan müslüman değildir." denilebilir mi?




    Öncelikle şunu belirtelim ki, Hz. Peygamber ve arkadaşlarının canla başla çalışarak, nice zorluk ve imtihanlarla temelini attıkları ve bu büyük gayretler neticesinde çeyrek asrı bulmayan bir süre içerisinde teşekkül eden Asr-ı Saadet ikliminde, bir Müslüman için namazın vazgeçilmezliği üzerine böyle bir yazı yazma gereği bulunmuyordu şüphesiz ki. Çünkü, Asr-ı Saadet Müslümanları, dini bizzat Allah’ın Kitabı’ndan öğreniyorlar ve Hz. Peygamber’in güzel örnekliğine tabi oluyorlardı.

    Dolayısıyla, Allah’ın Kitabı’nda, namaz yükümlülüğünün İslami kimlik ve şahsiyetle etle tırnak gibi nasıl bütünleştirildiğini gören ve Kitabullah’ın hayata nasıl hakim kılınacağını an be an yaşayarak pratize eden Hz. Nebi’nin izini süren ilk dönem Müslümanlar için namaz kılmama gibi bir sorun yoktu. Zira namaz Allah’ın Kitabı’nda Müslüman olmanın temel ve olmazsa olmaz şartlarından biri olarak vazedilmekteydi. Kur’an’da fiili savaş durumunda bile namaz kılmanın farz kılınmış olduğunu müşahade eden Saadet Asrı Müslümanları, bir anlamda namaz eksenli bir hayat yaşıyorlardı. Ta ki, cahiliyye döneminde kalmış olan ve Hz. Peygamber’in büyük İslam inkılabıyla yerle bir ettiği kabile asabiyetinin Ümeyyeoğulları eliyle yeniden depreşmeye başlayıp İslam toplumunu paramparça etmesine ve ardından Emevi saltanatına uygun bir din anlayışının iktidarlar eliyle toplumda yaygınlaştırılmaya başlanmasına kadar.

    Bundan sonradır ki, “Hangi günahı işlerse işlesin, hangi zulmü icra ederse etsin insanın bunda sorumluluğu yoktur. Zira insanın hayatı rüzgar karşısındaki yaprağın durumu gibidir, kader onu nereye sürüklerse oraya gider” şeklindeki ‘saray molları’na ait çarpık kader anlayışı; “Bir kimse kelime-i tevhide inandıktan ve onu dile getirdikten sonra nasıl bir hayata sahip olursa olsun Müslümandır” şeklindeki, İslami kimliği parçalayan ve onu hayattan koparıp bir iddiaya indirgeyen Emevi uydurması ve “Bir hükümdar içki de içse, zina da yapsa, insanların malını zorla elinden de alsa o hükümdara itaat şarttır” şeklindeki saltanat sokuşturması, Emevi ve ardından Abbasi sultalarının zulümlerini meşrulaştırmak gayesiyle resmi kanallarla yaygınlaştırılmıştır. Böylece, namaz kılmayan, zekat vermeyen, insanların malını gasbetmekte bir sakınca görmeyen “Müslümanlar” türemeye başlamıştır. Ve bu çarpık anlayışlar günümüze kadar etkisini sürdürmüştür ne yazık ki.



  3. 16.Aralık.2011, 17:02
    2
    Editör



    Öncelikle şunu belirtelim ki, Hz. Peygamber ve arkadaşlarının canla başla çalışarak, nice zorluk ve imtihanlarla temelini attıkları ve bu büyük gayretler neticesinde çeyrek asrı bulmayan bir süre içerisinde teşekkül eden Asr-ı Saadet ikliminde, bir Müslüman için namazın vazgeçilmezliği üzerine böyle bir yazı yazma gereği bulunmuyordu şüphesiz ki. Çünkü, Asr-ı Saadet Müslümanları, dini bizzat Allah’ın Kitabı’ndan öğreniyorlar ve Hz. Peygamber’in güzel örnekliğine tabi oluyorlardı.

    Dolayısıyla, Allah’ın Kitabı’nda, namaz yükümlülüğünün İslami kimlik ve şahsiyetle etle tırnak gibi nasıl bütünleştirildiğini gören ve Kitabullah’ın hayata nasıl hakim kılınacağını an be an yaşayarak pratize eden Hz. Nebi’nin izini süren ilk dönem Müslümanlar için namaz kılmama gibi bir sorun yoktu. Zira namaz Allah’ın Kitabı’nda Müslüman olmanın temel ve olmazsa olmaz şartlarından biri olarak vazedilmekteydi. Kur’an’da fiili savaş durumunda bile namaz kılmanın farz kılınmış olduğunu müşahade eden Saadet Asrı Müslümanları, bir anlamda namaz eksenli bir hayat yaşıyorlardı. Ta ki, cahiliyye döneminde kalmış olan ve Hz. Peygamber’in büyük İslam inkılabıyla yerle bir ettiği kabile asabiyetinin Ümeyyeoğulları eliyle yeniden depreşmeye başlayıp İslam toplumunu paramparça etmesine ve ardından Emevi saltanatına uygun bir din anlayışının iktidarlar eliyle toplumda yaygınlaştırılmaya başlanmasına kadar.

    Bundan sonradır ki, “Hangi günahı işlerse işlesin, hangi zulmü icra ederse etsin insanın bunda sorumluluğu yoktur. Zira insanın hayatı rüzgar karşısındaki yaprağın durumu gibidir, kader onu nereye sürüklerse oraya gider” şeklindeki ‘saray molları’na ait çarpık kader anlayışı; “Bir kimse kelime-i tevhide inandıktan ve onu dile getirdikten sonra nasıl bir hayata sahip olursa olsun Müslümandır” şeklindeki, İslami kimliği parçalayan ve onu hayattan koparıp bir iddiaya indirgeyen Emevi uydurması ve “Bir hükümdar içki de içse, zina da yapsa, insanların malını zorla elinden de alsa o hükümdara itaat şarttır” şeklindeki saltanat sokuşturması, Emevi ve ardından Abbasi sultalarının zulümlerini meşrulaştırmak gayesiyle resmi kanallarla yaygınlaştırılmıştır. Böylece, namaz kılmayan, zekat vermeyen, insanların malını gasbetmekte bir sakınca görmeyen “Müslümanlar” türemeye başlamıştır. Ve bu çarpık anlayışlar günümüze kadar etkisini sürdürmüştür ne yazık ki.






+ Yorum Gönder