Konusunu Oylayın.: Adil Şahitler

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Adil Şahitler
  1. 18.Kasım.2009, 14:10
    1
    Misafir

    Adil Şahitler






    Adil Şahitler Mumsema s.a.
    nikah ve benzeri durumlarda adil şahit gerekir yoksa şehadetleri kabul olmaz.
    adeletten amaç nedir?


  2. 18.Kasım.2009, 14:10
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 18.Kasım.2009, 15:17
    2
    esin-ti
    ♥• ραyLαşмακ güzéLdiя •♥

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 11.Ocak.2009
    Üye No: 46167
    Mesaj Sayısı: 2,863
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 33

    --->: Adil Şahitler




    adaletin nihai amacı

    Paul Ricoeur'a göre adaletin temelindeki etik niyet başka insanlarla adil kurumlar içinde bir arada iyi bir hayat yaşama isteğidir. Adaletin nihai amacı ise barıştır. İntikam ve hınç duyguları adalete yabancıdır. Türkiye'deki yargı mekanizmasının işleyişi ise adaletsizliğe zemin hazırlıyor

    'Adaletli' başlığı altında yayımlanan yazılarında 'Başkası Olarak Kendisi'nde geliştirdiği 'küçük etik'i antropolojiyle bütünlemeye çalışan Paul Ricoeur öncelikle, felsefenin adalet kavramını ihmal ettiğini, Aydınlanma'dan günümüze felsefenin adaletiyle pek az ilgilendiğini belirtir. Ricoeur'e göre adalet sorununun ihmal edilmesi adaletin bir görev duygusundan kaynaklanmadığını görmemizi engellemiş, adaletin temelinde etik bir niyetin bulunduğunu gözden kaçırmamıza yol açmıştır. (Bkz. Paul Ricoeur, The Just, Fransızcadan İngilizceye çev. D. Pellauer, University of Chicago Pres, 2000)
    Adaletin temelindeki etik niyet, başka insanlarla adil kurumlar içinde bir arada, iyi bir hayat yaşama isteğidir. Söz konusu niyet, adaletin aynı zamanda bir arzu nesnesi olduğunu da gösterir. Adalet görev duygusundan, buyruktan değil, arzudan doğar. Adaletin bir arzu nesnesi olduğu tezi, Ricoeur'ün temel antropolojisinin çıkış noktasıdır. Böylelikle, adaletin zorunluluktan, ahlaki yükümlülükten doğmadığını hatırlatarak adaleti deontolojik temelden kurtarır. Adaleti aynı zamanda kültürel bir değer olarak ele alır.

    Özel rejimli mahkemeler
    Felsefenin adaleti ihmal etmesinin ikinci sonucu adaletin nihai amacının barış olduğunun unutulmasıdır. Adalet nihai olarak intikama, kısasa ve hatta tazmine değil, barışa yönelir. İntikam, hınç duyguları adalete yabancıdır. Bu duygular ancak şiddete şiddet ekler. Dolayısıyla çoğu zaman üçüncü bir şahsın araya girmesi ve taraflar arasına bir mesafe koyması gerekir. Ricouer yargıcın, mağdur ve failin arasına nesnel yargıda bulunmak üzere tarafsız üçüncü kişi olarak girmesini 'adil mesafe' olarak kavramlaştırıyor. Ancak şu da var: Devlet kendine karşı işlenmiş saydığı ve çoğunu 'terör suçu' olarak nitelediği suçları özel bir yargılama rejimine tabi kılıyor, Devlet Güvenlik Mahkemeleri örneğinde olduğu gibi. Bu özel rejimde devlet ile sanık arasına hâkim güvencesinden yoksun olan ve tarafsız sayılamayacak bir kişi giriyor. Daha yerinde bir deyişle, bu durumda 'adil mesafe' hiç oluşmuyor.
    Tarafsız üçüncü şahıs ihlal edilen hukuk kuralının karşılığı olan ve bozulan hukuk düzeninin yeniden bütünlüğünü tesis etmeyi, mağdurun zararını gidermeyi amaçlayan yasal müeyyidenin uygulanmasına karar verir. Ancak müeyyidenin uygulanması adaleti tam olarak gerçekleştiremez. Müeyyide tam olarak uygulandığında dahi intikam duygusunu, kısas isteğini ortadan kaldıramayabilir; çünkü, müeyyide mağdurun kaybettiğinin yerini doldurmaz. Verilen cezanın zararla orantılı olmasına çalışılsa da, ceza kaybedileni geri getirmez. Şöyle de denilebilir: Adalet için hukuk kurumlarının, yargı organlarının araya girmesi yeterli değildir. Suçluya ceza verilmesi, cezanın infaz edilerek adli sürecin tamamlanması suçlunun yaptığı kötülüğün mağdur üzerindeki etkilerini bütünüyle ortadan kaldırmaz. Adalet tazminden daha fazlasını ifade eder ve yargı sürecinden daha karmaşık bir sürecin sonunda gerçekleşir. Kaldı ki, Türkiye'de yargı çok ağır işliyor; dahası, suç zamanaşımına uğrayabiliyor ve adalet asla zuhur etmiyor. Bu, özellikle işkence davaları açısından hayli endişe verici bir durum. İşkence davalarında zamanaşımı kabul edildiği müddetçe işkence sanıkları suçtan kurtulma imkânlarının bulunduğunu biliyorlar. 16 yıldan beri devam eden, kamuoyunun yakından ilgilendiği Birtan Altunbaş davasını düşünelim. Hacettepe Üniversitesi öğrencisi Birtan Altunbaş'ın 1991 yılında gözaltında ölümüyle ilgili davanın sanıkları zamanaşımı nedeniyle cezadan kurtulmak için davayı daha da uzatmaya çalışıyorlar.
    Türkiye İnsan Hakları Vakfı'nın (TİHV) 2005 yılı raporunda da saptandığı üzere, bu koşullar altında işkencenin ortadan kalkması nerdeyse imkânsız hale geliyor.
    Adaletten söz edebilmek için öncelikle mağdurun kırılan onuru, yaralanan ruhu onarılmalıdır Onarma bir tür katharsis sayabileceğimiz yas tutma yoluyla gerçekleşir. Ancak, burada söz konusu olan kolektif bir katharsistir. Tutulan yas, toplum mağdurun duygularını anladığında, acısını paylaştığında onarıcı işlevini yerini getirebilir. Toplum onun yasına ortak olmalıdır. Mağdur intikam duygularını ancak böylesi bir yas sürecinin sonunda yenebilir. Ruhu iyileşmiş, onarılmıştır, artık adil davranabilir, bağışlayabilir.
    Bütün bu özelliklerinden dolayı bağışlama sonuçta hukuk düzenine ait değildir. Yasa ile aynı düzen içinde yer almaz. Pascal'ın sözünü ettiği 'üç düzen' ile, yani bedenin, ruhun ve merhametin düzenleriyle bağlantılıdır.
    O halde denilebilir ki, bağışlama mutlaka bir yargı sürecini gerektirmez.
    Bağışlama hukuktan değil, armağan ekonomisinden kaynaklanır. Yalnızca mağdur bağışlayabilir. Beri yandan, failin bağışı kabul etmemesi de söz konusu olamaz. Bu açıdan bakıldığında, bağışlama geri çevrilemeyen bir armağandır.
    (Bkz. P. Ricoeur, a.g.e., s. 144)
    Bağışlama unutmak anlamına da gelmez. Tam aksine, bağışlama belleği güçlendirir, belleğe gelecek kazandırır, belleği geleceğe açar. İşte bu noktada bağışlama ve genel af arasındaki o çok önemli fark beliriyor. Bağışlamanın hukuktan kaynaklanmadığını belirtmiştik. Devletin çıkardığı genel af da hukuksal değildir, özünde siyasaldır. Oysa, bağışlama 'politik kategorileri kesinlikle aşar.' Hibe ekonomisi alanına dahildir.
    Genel af söz konusu olduğunda devlet sanki vicdanı varmış gibi, sanki yas tutmuş gibi affettiğini açıklar. Suç sayılan eylemi hiç işlenmemiş sayar ve bir daha hiç anılmamasını ister. Bu açıdan bakıldığında genel af, 'devlet eliyle yaratılan bellek kaybı'dır. Dolayısıyla, genel af adaleti gerçekleştirmez, sallantıda bırakır.
    Kuşkusuz bir de devletin kendine karşı işlenmiş saydığı suçlar var. Politik muhaliflerin durumları geliyor hemen akla. Devlet muhaliflerine karşı o denli bağışlayıcı değil. Daha doğrusu ancak, gözdağı verdikten, ağır biçimde cezalandırdıktan, hatta açıkça zulüm politikalarına maruz bıraktıktan sonra affediyor, çoğu kez bu kadarını da yapmıyor.
    28 Aralık 2006 tarihli Radikal'de (s. 5), İsmail Saymaz'ın cezaevinden yatalak ve kör olarak tahliye edilen Savaş Kör ile ilgili haberini görmemiş, okumamış olamazsınız. Savaş Kör'ün Wernice Korsakoff teşhisi konulmasına rağmen cezaevinde tutulması ve cezası infaz edildikten sonra iki gözü kör ve yatalak halde tahliye edilmesi sıradan infazı aşan, devlet eliyle uygulanan zulüm politikalarının örneklerinden yalnızca biri.
    Devlet böylesi durumlarda ibret ve gözdağı amaçlı cezalandırmayla kolektif bir bellek inşa ediyor. Toplumu suskunlaştıracak, Judith Skhlar'ın deyişiyle 'edilgen adaletsizliği' yaygınlaştıracak bir bellek.




  4. 18.Kasım.2009, 15:17
    2
    ♥• ραyLαşмακ güzéLdiя •♥



    adaletin nihai amacı

    Paul Ricoeur'a göre adaletin temelindeki etik niyet başka insanlarla adil kurumlar içinde bir arada iyi bir hayat yaşama isteğidir. Adaletin nihai amacı ise barıştır. İntikam ve hınç duyguları adalete yabancıdır. Türkiye'deki yargı mekanizmasının işleyişi ise adaletsizliğe zemin hazırlıyor

    'Adaletli' başlığı altında yayımlanan yazılarında 'Başkası Olarak Kendisi'nde geliştirdiği 'küçük etik'i antropolojiyle bütünlemeye çalışan Paul Ricoeur öncelikle, felsefenin adalet kavramını ihmal ettiğini, Aydınlanma'dan günümüze felsefenin adaletiyle pek az ilgilendiğini belirtir. Ricoeur'e göre adalet sorununun ihmal edilmesi adaletin bir görev duygusundan kaynaklanmadığını görmemizi engellemiş, adaletin temelinde etik bir niyetin bulunduğunu gözden kaçırmamıza yol açmıştır. (Bkz. Paul Ricoeur, The Just, Fransızcadan İngilizceye çev. D. Pellauer, University of Chicago Pres, 2000)
    Adaletin temelindeki etik niyet, başka insanlarla adil kurumlar içinde bir arada, iyi bir hayat yaşama isteğidir. Söz konusu niyet, adaletin aynı zamanda bir arzu nesnesi olduğunu da gösterir. Adalet görev duygusundan, buyruktan değil, arzudan doğar. Adaletin bir arzu nesnesi olduğu tezi, Ricoeur'ün temel antropolojisinin çıkış noktasıdır. Böylelikle, adaletin zorunluluktan, ahlaki yükümlülükten doğmadığını hatırlatarak adaleti deontolojik temelden kurtarır. Adaleti aynı zamanda kültürel bir değer olarak ele alır.

    Özel rejimli mahkemeler
    Felsefenin adaleti ihmal etmesinin ikinci sonucu adaletin nihai amacının barış olduğunun unutulmasıdır. Adalet nihai olarak intikama, kısasa ve hatta tazmine değil, barışa yönelir. İntikam, hınç duyguları adalete yabancıdır. Bu duygular ancak şiddete şiddet ekler. Dolayısıyla çoğu zaman üçüncü bir şahsın araya girmesi ve taraflar arasına bir mesafe koyması gerekir. Ricouer yargıcın, mağdur ve failin arasına nesnel yargıda bulunmak üzere tarafsız üçüncü kişi olarak girmesini 'adil mesafe' olarak kavramlaştırıyor. Ancak şu da var: Devlet kendine karşı işlenmiş saydığı ve çoğunu 'terör suçu' olarak nitelediği suçları özel bir yargılama rejimine tabi kılıyor, Devlet Güvenlik Mahkemeleri örneğinde olduğu gibi. Bu özel rejimde devlet ile sanık arasına hâkim güvencesinden yoksun olan ve tarafsız sayılamayacak bir kişi giriyor. Daha yerinde bir deyişle, bu durumda 'adil mesafe' hiç oluşmuyor.
    Tarafsız üçüncü şahıs ihlal edilen hukuk kuralının karşılığı olan ve bozulan hukuk düzeninin yeniden bütünlüğünü tesis etmeyi, mağdurun zararını gidermeyi amaçlayan yasal müeyyidenin uygulanmasına karar verir. Ancak müeyyidenin uygulanması adaleti tam olarak gerçekleştiremez. Müeyyide tam olarak uygulandığında dahi intikam duygusunu, kısas isteğini ortadan kaldıramayabilir; çünkü, müeyyide mağdurun kaybettiğinin yerini doldurmaz. Verilen cezanın zararla orantılı olmasına çalışılsa da, ceza kaybedileni geri getirmez. Şöyle de denilebilir: Adalet için hukuk kurumlarının, yargı organlarının araya girmesi yeterli değildir. Suçluya ceza verilmesi, cezanın infaz edilerek adli sürecin tamamlanması suçlunun yaptığı kötülüğün mağdur üzerindeki etkilerini bütünüyle ortadan kaldırmaz. Adalet tazminden daha fazlasını ifade eder ve yargı sürecinden daha karmaşık bir sürecin sonunda gerçekleşir. Kaldı ki, Türkiye'de yargı çok ağır işliyor; dahası, suç zamanaşımına uğrayabiliyor ve adalet asla zuhur etmiyor. Bu, özellikle işkence davaları açısından hayli endişe verici bir durum. İşkence davalarında zamanaşımı kabul edildiği müddetçe işkence sanıkları suçtan kurtulma imkânlarının bulunduğunu biliyorlar. 16 yıldan beri devam eden, kamuoyunun yakından ilgilendiği Birtan Altunbaş davasını düşünelim. Hacettepe Üniversitesi öğrencisi Birtan Altunbaş'ın 1991 yılında gözaltında ölümüyle ilgili davanın sanıkları zamanaşımı nedeniyle cezadan kurtulmak için davayı daha da uzatmaya çalışıyorlar.
    Türkiye İnsan Hakları Vakfı'nın (TİHV) 2005 yılı raporunda da saptandığı üzere, bu koşullar altında işkencenin ortadan kalkması nerdeyse imkânsız hale geliyor.
    Adaletten söz edebilmek için öncelikle mağdurun kırılan onuru, yaralanan ruhu onarılmalıdır Onarma bir tür katharsis sayabileceğimiz yas tutma yoluyla gerçekleşir. Ancak, burada söz konusu olan kolektif bir katharsistir. Tutulan yas, toplum mağdurun duygularını anladığında, acısını paylaştığında onarıcı işlevini yerini getirebilir. Toplum onun yasına ortak olmalıdır. Mağdur intikam duygularını ancak böylesi bir yas sürecinin sonunda yenebilir. Ruhu iyileşmiş, onarılmıştır, artık adil davranabilir, bağışlayabilir.
    Bütün bu özelliklerinden dolayı bağışlama sonuçta hukuk düzenine ait değildir. Yasa ile aynı düzen içinde yer almaz. Pascal'ın sözünü ettiği 'üç düzen' ile, yani bedenin, ruhun ve merhametin düzenleriyle bağlantılıdır.
    O halde denilebilir ki, bağışlama mutlaka bir yargı sürecini gerektirmez.
    Bağışlama hukuktan değil, armağan ekonomisinden kaynaklanır. Yalnızca mağdur bağışlayabilir. Beri yandan, failin bağışı kabul etmemesi de söz konusu olamaz. Bu açıdan bakıldığında, bağışlama geri çevrilemeyen bir armağandır.
    (Bkz. P. Ricoeur, a.g.e., s. 144)
    Bağışlama unutmak anlamına da gelmez. Tam aksine, bağışlama belleği güçlendirir, belleğe gelecek kazandırır, belleği geleceğe açar. İşte bu noktada bağışlama ve genel af arasındaki o çok önemli fark beliriyor. Bağışlamanın hukuktan kaynaklanmadığını belirtmiştik. Devletin çıkardığı genel af da hukuksal değildir, özünde siyasaldır. Oysa, bağışlama 'politik kategorileri kesinlikle aşar.' Hibe ekonomisi alanına dahildir.
    Genel af söz konusu olduğunda devlet sanki vicdanı varmış gibi, sanki yas tutmuş gibi affettiğini açıklar. Suç sayılan eylemi hiç işlenmemiş sayar ve bir daha hiç anılmamasını ister. Bu açıdan bakıldığında genel af, 'devlet eliyle yaratılan bellek kaybı'dır. Dolayısıyla, genel af adaleti gerçekleştirmez, sallantıda bırakır.
    Kuşkusuz bir de devletin kendine karşı işlenmiş saydığı suçlar var. Politik muhaliflerin durumları geliyor hemen akla. Devlet muhaliflerine karşı o denli bağışlayıcı değil. Daha doğrusu ancak, gözdağı verdikten, ağır biçimde cezalandırdıktan, hatta açıkça zulüm politikalarına maruz bıraktıktan sonra affediyor, çoğu kez bu kadarını da yapmıyor.
    28 Aralık 2006 tarihli Radikal'de (s. 5), İsmail Saymaz'ın cezaevinden yatalak ve kör olarak tahliye edilen Savaş Kör ile ilgili haberini görmemiş, okumamış olamazsınız. Savaş Kör'ün Wernice Korsakoff teşhisi konulmasına rağmen cezaevinde tutulması ve cezası infaz edildikten sonra iki gözü kör ve yatalak halde tahliye edilmesi sıradan infazı aşan, devlet eliyle uygulanan zulüm politikalarının örneklerinden yalnızca biri.
    Devlet böylesi durumlarda ibret ve gözdağı amaçlı cezalandırmayla kolektif bir bellek inşa ediyor. Toplumu suskunlaştıracak, Judith Skhlar'ın deyişiyle 'edilgen adaletsizliği' yaygınlaştıracak bir bellek.




  5. 18.Kasım.2009, 15:19
    3
    esin-ti
    ♥• ραyLαşмακ güzéLdiя •♥

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 11.Ocak.2009
    Üye No: 46167
    Mesaj Sayısı: 2,863
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 33

    --->: Adil Şahitler

  6. 18.Kasım.2009, 15:19
    3
    ♥• ραyLαşмακ güzéLdiя •♥

+ Yorum Gönder