Konusunu Oylayın.: İslamda eşitlik demokrasi ve adalet

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
İslamda eşitlik demokrasi ve adalet
  1. 16.Kasım.2009, 19:28
    1
    Misafir

    İslamda eşitlik demokrasi ve adalet

  2. 10.Kasım.2013, 12:00
    2
    Ebu Ducane
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2008
    Üye No: 8931
    Mesaj Sayısı: 823
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 9

    Cevap: islamda eşitlik demokrasi ve adalet




    Dr. Seyfi Say

    Olduğu gibi görünüp göründüğü gibi olmak önemlidir ve bunun aksi tutumun İslamî terminolojideki karşılığı münafıklıktır. Gerçekte demokrasiyi benimsemediği halde konjonktür gereği demokrasiyi savunmak da, dürüstlükten uzak bir tavırdır ve münafıklık kavramını akla getirmektedir. Bugünün “ulusalcı laikler”inin geçmişte yaptıkları demokrasi savunuculuğunun samimiyetten yoksun olduğunu vedemokrasi münafıklığı yaptıklarını zaman gösterdi. Aslına bakılırsa onların cumhuriyetçi oldukları bile şüphelidir. Buna karşılık, bir müslümanın, yani İslâm’ı bütünüyle benimsemiş bir insanın da, demokrasiyi bütün kurum ve kurallarıyla benimsemesi gerçekte mümkün değildir.
    Böyle olmakla birlikte, çoğunluğun tercihlerinin yasalaştığı bir düzenin, yani demokratik bir sistemin, müslümanların ekseriyeti teşkil ettikleri bir toplumda, müslümanlar için faydalı sonuçlar üretebileceği izahtan varestedir. Demokrasi, hristiyan bir toplumda Hristiyanlar’a, budist bir toplumda Budistler’e, ateist bir toplumda ateistlere hizmet edecektir. Bu yüzden, müslümanların azınlıkta bulundukları bir toplumda, demokratik süreçlerin onların aleyhine işlemesi ihtimali çok yüksektir. Sadece bu bile, bir müslümanın neden demokrat olamayacağını gösterir. Fakat bu, sadece müslümanlar için değil, her dünya görüşü mensubu için geçerlidir.
    İslam’ın, halkın seçimi ve tercihine bırakılamayacak “doğru”ları vardır ve bu nedenle demokrasi ile İslam son tahlilde bağdaşmaz.
    Buna karşılık, kendi resmî ideolojisini tahkim eden bir düzeni demokrasinin tezahürü olarak kabul eden rejimler, bir yandan anayasalarına “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilkeler yerleştirir, sonra da halktan, kendi kendilerini yönettiklerineinanmalarını isterler. Bu tutumu benimseyenlerin, “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilkelerinin baştan benimsenmesi durumunda İslam’ın da has halis bir demokrasi sayılabileceğini kabul etmeleri kaçınılmazdır, ama buna rağmen, bir müslümanın gönlüikiyüzlülük olarak da yorumlanabilecek böyle bir tutumu savunmayı kabul edemez.
    Evet, İslam, bir demokrasi değildir.
    İslam hak-hukuk meselesi sözkonusu olduğunda parmak hesabı ile alınan kararları geçerli kabul etmez ve sadece bu nedenle bile modern demokratik devletlerden daha özgürlükçü olduğundan şüphe edilemez.
    Bunu, tarihî örnekler ispatlamaktadır. Hz. Ali’nin, daha önce kendisini halife olarak tanıdıkları halde isyan eden Haricîler’e gönderdiği mesaj bunlardan biridir: “İstediğiniz durumda kalabilirsiniz. Kan dökmediğiniz, yol kesmediğiniz, adalete aykırı ve fesada yol açıcı fiillerden uzak durduğunuz sürece size savaş açmayacağız. Fakat bu suçların herhangi birini işlerseniz savaşırız.” (1)
    İslam’a göre, “dinde zorlama olmadığı” için (Bakara, 2/256) müslümanların inanmayanlara müdahalesi, müslümanca yaşamanın önündeki engellerin kaldırılması yani kendi haklarını koruma amacının ötesine geçemez. (Buna karşılık, günümüz için konuşmak gerekirse, “Rejimde zorlama yoktur” veya “Atatürkçülükte zorlama yoktur” ya da “Laiklikte zorlama yoktur” diyen çıkmaz.)
    İslamî bir devlette ya da düzende, inanmayanların, kendi inançlarına göre yaşama hakları vardır. Mesela onların, inançlarına göre giyinmeleri yasaklanamaz. Veya, basit bir örnek vermek gerekirse, bir resmî dairede işlerini takip ederken müslümanca giyinmeleri istenmez. Ayrıca bunlar, salt müslüman olmadıkları için “iç tehdit”, “öncelikli düşman” vs. de ilan edilemezler; çünkü bu, onlara apaçıksavaş ilan etmek, onlara en azından psikolojik baskı yapmak ve üzerlerinde terör estirmek anlamına gelir. İslamî bir devlette, inanmayanlara ikide bir gözdağı verilmez, “başlarının ezilmesinden” bahsedilmez. Aynı şekilde, inançlarına hakaret de edilmez. Kendi inançlarını savunmalarına müsaade edilir. İslam’ın sağladığı hürriyet ortamını “istismar ettikleri” öne sürülmez.
    Osmanlı’da böyleydi, fakat bu özgürlük ortamı Osmanlı dönemiyle sınırlı da değildi. Prof. Dr. Cerrahoğlu şunları yazmaktadır:

    Müslümanlar, Suriye’deki Hristiyanları İslam’a davet etmişler ve dinlerinin hak olduğunu onlara ispat etmeğe çalışmışlardır. Din salikleri arasında, bu gibi münakaşalar Şam’da sık sık vuku buluyordu. Abdülmelik’in [Emevi halifesi] sarayında mevki sahibi olan Yahya ed-Dımaşki, müslümanlara karşı Hristiyanlığı müdafaa etmek için bir kitap yazdı. Bu kitap sualli cevaplı idi. Bir müslüman sana şöyle sorarsa, ona şöyle cevap ver ve sen de ona şu suali sor, diyordu. Bu Hristiyanlar ve diğer din salikleri, İslam’da geniş bir anlayış içinde, din ve vicdan hürriyetine sahiptiler. (2)

    Müslümanlar, topraklarında yaşayan gayrimüslimlerin din ve vicdan hürriyetinin bir “bağış ya da lütuf” değil, onların Allah tarafından verilmiş “doğal hakları” olduğunu bilirler ve bunu başa kakmak gibi asil ruhlu insanlara yakışmayan tavırlardan uzak dururlar.
    İslam’da, müslüman olduğunu ispatlamanın yolu “Kelime-i Şehadet” getirmek, “Allah’tan başka tanrı olmadığına ve Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ediyorum” demekten ibarettir. İslam dışı rejimlerde de, etkili mevkilere gelen insanların önce rejimin “kelime-i şehadet”ini (tanıklık sözü) söylemeleri gerekir. Hatta, Müslümanlar’ın kelime-i şehadetinin aksine, salt söylemek de yetmez; ayrıca namus üzerine yemin edilmesi istenir. Bu genellikle, “anayasadaki falan ilkelere” veya “falanca şahsın ilkelerine bağlı olduğuna” dair namus sözü vermek şeklinde gerçekleşir.
    Din nasıl değişme kabul etmezse, dinde “reform” olmazsa, bu rejimlerde de “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez”, yani reform kabul etmeyen ilkeler mevcuttur.
    Ancak, nasıl İslam’da insanın müslüman olduğunu göstermek için “Kelime-i Şehadet”i söylemesi yeterli değilse, namaz ve oruç gibi bazı emirlere uyması, Cuma namazı gibi “toplu ibadet”lere katılması gerekiyorsa, aksi takdirde müslümanlığına kuşkuyla bakılacaksa, sözünü ettiğimiz türden rejimlerde de, insanların hem sözlü beyanlarına, hem de “namus yemini”ne çok fazla itibar edilmez. “Rejim”in bazen açıkça ilan edilen, bazen de zımnen belirtilen birtakım ritüellerine uymak gerekir. Rejimin “toplu törenleri”ne katılmak, bu törenlerin icra edildiği açık ve kapalı mekanlarda boy göstermek, anıtsal mekanlarda devlet kurucularına bağlılık arzetme seremonisine katılmak gerekebilir.
    Bu noktada, dinî emir ve yasakları “Allah ile kul arasındaki” bir mesele olarak gören ve “Sen kalbime bak” diyenlerin, “Bu insanların kalbine bakın, vatandaş ile devlet arasına kimse giremez” demekten sarf-ı nazar ettikleri görülür.
    Tam aksine, bunları yapmayan bir resmî görevlinin kutsal “devlet”e bağlılığı tartışma konusu yapılır. “İnsan ürünü” olan devlet, adeta “tanrı” haline getirilir. O nedenle, böylesi rejimlerin “tanıklık sözü ve/veya yeminleri”ni söylemeyenlerin birtakım önemligörevlere başlamaları mümkün değildir. Mesela, salt milletvekili seçilmiş olmanız, milletvekili olarak görev yapmanız için gerek şarttır, fakat yeter şart değildir. Ayrıca, kutsal devletin kutsal şahıslarının ilkelerine bağlılık yemini etmeniz, rejimin kelime-i şehadetini bütün toplumun gözü önünde söylemeniz gerekir.
    Kısacası, “Herkes eşittir fakat bazıları daha eşittir” ve bu eşitlikten yararlanmak için insanlar rejimin “kelime-i şehadet”ini söylemek zorundadırlar.
    Buna karşılık İslam, herkesi her konuda eşit kabul etmediğini daha baştan açıkça ve dürüst bir şekilde ilan eder, ‘dolambaçlı’ yollarlaeşitsizliği eşitlikmiş gibi göstermeye çalışmaz.
    Çünkü İslam’a göre, herkesin her konuda eşit muamele görmesi “adalet”le bağdaşmaz, zulümdür.
    Mesela mahkemelerde şahitlik yapacak insanlarda belirli şartlar aranır, herkes şahitlik yapamaz; yalancılık ve iftiracılığı tescil edilmiş bir kişinin şahitliği makbul değildir. Seçmen olmak da en az şahitlik kadar ciddi bir iştir.
    Burada ilke, “eşitlik” değil “adalet”tir.
    Nitekim hukuk felsefecileri eşitlik ile adalet arasında kimi zaman çelişki ortaya çıkabildiğini, bu durumda adaletin önceliği bulunduğunu açıklamaktadırlar. Konuyla ilgili olarak Prof. Dr. Aral şunu söyler: “... herkese eşit olanın verilmesi, herkesin eşit bir işleme tabi tutulması, bazı durumlarda bizzat eşitliğin bozulması sonucunu doğurur. Nitekim, her çocuğa eşit miktarda ve aynı türden yemek veren anne değil, büyük çocuğa küçüğüne oranla daha çok ve daha başka türden yiyecek veren anne adaletli görülecektir...” (3)
    Salt bir eşitlik düşüncesi, haklı ile haksızı, iyi ile kötüyü, ehliyetli ile ehliyetsizi, masum ile suçluyu, yetenekli ile yeteneksizi, bilgili ile bilgisizi aynı kefeye koyar.
    Doğal olarak bu, adaletsizliğin en aldatıcı biçimidir; çünkü kendisini adalet kılığında sunmaktadır. O nedenle, günümüz demokrasi düşüncesinin büyük ölçüde adaletsizlik ve dayatmacılıkolarak tezahür etmesini yadırgamamak gerekir.
    Daha kötüsü, demokrat olduklarını düşünenler, Baudrillard’ın ifade ettiği gibi, başkalarını demokrat olmaya zorlama hakkını kendilerinde görerek (Yani "Demokraside zorlama yoktur" denilmiyor), eşitlik düşüncesini de bir tarafa bırakabilmektedirler.
    Öte yandan, çoğunluğa verilen önem de, adaletle bağdaşmaz. Çünkü haksızların çoğunlukta olması, haklıları haksız hale getirmez.
    Bu nedenle İslam, çoğunluğa önem vermez. Nitekim Allah Teala c.c. şöyle buyurur: “Yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan onlar seni Allah yolundan saptırırlar.” (En’âm, 6/16.) “Yoksa onların çoğunu söz dinler ve akıllanır mı sanıyorsun? Onlar ancak davarlar gibidir. Belki yol bakımından onlardan daha da sapıktırlar.” (Furkân, 25/44-46.) (Çünkü davarlar, “akıl” sahibi olmadıkları için mazurdur. Buna karşılık, kendisine akıl bahşedilmiş olan insan, o aklı bahşedeni bırakıp da sürü psikolojisiyle başka canlı ve nesnelere itaat arz etmekle davardan daha aşağı duruma düşmektedir.)
    Ancak, İslam anlayışlarını demokrasi düşüncesine/ideolojisinegöre revize edenlerin, yukarıda meallerini aktardığımız ayetleri yok saydıkları görülmektedir. Mesela Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Davos’ta yapmış olduğu konuşma sırasında şunu söylemiş olduğunu görüyoruz: “Kuran’ın en temel değeri insan onurudur. Demokrasinin de temelinde insan onuru yatar. İkisi birbiriyle çelişmez.” (4)
    Davutoğlu, söz konusu konuşmasında oryantalist yaklaşımdan şikayetçi olmakla birlikte, Kur’an’ın en temel değeri olarak insan onuru kavramını öne sürmekle, gerçekte hümanist ve oryantalist bir bakış açısının savunuculuğunu yapmaktadır. Kur’an’ın en temel değeri insan onuru değildir, tevhid inancıdır. İnsan onuru kavramını merkeze koyduğunuzda hümanist, tevhid inancını merkeze koyduğunuzda iseİslamî bakış açısını benimsemiş olursunuz. İkinci olarak, demokrasinin temelinde insan onurunun yer aldığı düşüncesi de tartışılır. Belki de demokrasi, çoğunluk sağlamayı ya da çoğunluğun tercihlerini belirlemeyi başarabilen insanlara ya da kesimlere muhalefet etme bahtsızlığına uğrayan bireylerin onurlarının hiçe sayılmasıdır. “Yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan onlar seni Allah yolundansaptırırlar.” (En’âm, 6/16)
    Prof. Dr. M. Ziyauddin Rayyıs, İslam ile demokrasi arasındaki farklılıklardan en temel olanlarını şu şekilde sıralar: Birincisi, bugün Batı dünyasında “halk” ya da ulus/millet sözcüğüyle, ülke sınırları içinde yaşayan, kan, soy, dil ve benzeri ortak öğelere sahip topluluk anlaşılır. Böylece demokrasi kavramı, bir yandan ırkçılığa özgü ayrımcılığı,diğer yandan da bölgecilik asabiyetini de yanı başında taşır. İslam yönetiminin temeli olan “ümmet” ise, hiçbir zaman kan, ırk, dil ve toprak birliğinin bütünleştirdiği, oluşturduğu bir kavram değildir. İslam, insanların Hz. Adem’e dayanan kardeşliğinden dolayı ırk üstünlüğü düşüncesini de kabul etmez.
    İslam ile demokrasi arasındaki ikinci önemli fark şudur: Batı demokrasilerinde halkın sınırsız bir yetkisinin bulunduğu kabul edilir. Halk veya seçtiği meclis, yasaları koyar ve kaldırır. Bu, farklı düşünen bireylere karşı bir haksızlık, İslam açısından da, insanın insan üzerinde tahakküm kurmasıdır. Öyle ki, demokratik teoriye göre, ahlâk kurallarına ve insanın yapısına aykırı da düşse, söz konusu yasalara uyulması gerekir, zorunludur. Oysa, İslam’da ümmetin yetkisi böylesine salt bir sınırsızlık ve bir başına buyrukluk göstermez. Tersine, bu yetki, Allah’ın göndermiş bulunduğu ölçütlerle sınırlıdır. (5) İnsanlar, yönetenler ve yönetilenler olarak ikiye ayrılırlar, fakat yönetim oyununun kurallarını yöneten sınıf koyamaz; yönetenlerin de, yönetilenlerin de bağlı kalacakları kurallar, onların yaratıcısı olan Allahu Teala tarafından konulmuştur. Demokraside ise, yönetenler ile yönetilenler arasındaki yönetim/yönetilme oyununun kurallarını koyanlar yönetenlerdir. Kural koyarken yönetenleri dizginleyen ve insafa getiren gerçek tek etken ise, yönetilenlerin bir gün gelip isyan edebileceklerikorkusudur. Bu yüzden, halktan, kendi kendisini yönettiğine inanması istenir. Bu düşünce, sistematik bir eğitim ve düzenli propaganda ile, sürekli tekrarlanarak, insanların şuuraltına yerleştirilir. Bununla birlikte, yönetilenler her zaman, yönetenler karşısında dezavantajlı konumda kalmaya devam ederler. O nedenle, yönetilenlerin, yönetenlerin her halükârda kendilerinin hizmetinde olduğuna inanmaları sağlanmaya çalışılır. Demokrasilerde, yönetilenlerin birey olarak söz hakkı, üç-beş senede bir önlerine konan sandık denizinde bir damlacık ya da oy parçacığı olmaktan öteye gitmezken, her bir oy birkaç saniyelik tek atımlık barut anlamına gelirken, yöneticilerin iktidarı sürekli, yaygın, kapsamlı ve bütüncüldür.
    İslam’da ise, bütün insanlar Allah’ın hükümleri karşısında eşittir, yani yönetenlerle yönetilenler arasındaki yönetim/yönetilme oyununun kuralları Allahu Teala tarafından konulmuştur, yönetenler tarafından değil. Bu yüzden, genelde, yönetilenler karşısında avantajlı konumda olan yönetenler, Şeriat’ten hoşlanmazlar. Çünkü, Şeriat, onlara hiçbirayrıcalık tanımaz. Bu yüzden de yöneticiler, yönetilenleri, Şeriat’in kendileri açısından zararlı sonuçlar doğuracağı vehmine sürükler ve dehşete düşürürler. Oysa İslam, yönetilenlerin çıkarlarını garanti altına alır. Öyle ki, peygamberler bile, kendiliklerinden hüküm/yasa koyamazlar. Allah’ın hükümlerini eksen alarak yaptıkları ictihatlarında hata yapabilecekleri ve Allah c. c. tarafından bu ictihatların düzeltildiği kabul edilir, bilinir. Yani peygamberler bile, yasa yapma noktasından ümmet üzerinde mutlak bir yetkiye sahip değildir. Peygamberlerin varisleri olan ulemanın ictihatları ise, peygamberlerinki gibi düzeltilmedikleri için, sadece o ictihatları kabul edenleri bağlar. Ve bir ictihat, bir başka ictihadı nakzedemez.
    Yani İslam’da, yönetim oyununun kurallarının pasif kabullenicileri durumuna düşme anlamında kula kul olmak diye birşey yoktur. Bir insan, bir başkasının efendisi olamaz. Kimse kimseye efendilik taslayamaz.
    Öte yandan, birçok ülkede sahte demokratlık diyebileceğimiz bir olgunun ya da “demokrasi münafıklığı”nın ortaya çıktığını da akılda tutmak gerekir.
    Bu hususu şöyle açabiliriz: İslam, İslamî ilkelerin uygulanmasını İslam düşmanlarından değil, bizzat inananlardan ister. Mesela Selahaddin-i Eyyubî Kudüs’ü fethettiğinde Hıristiyan halka karşı katliam ve zulüm uygulamadı. Oysa şöyle diyebilirdi: “Onlar bizim yerimizde olsalar yaparlardı, o halde biz de yapmalıyız.” Bu bir vehim olarak nitelendirilemezdi, çünkü geçmişte Haçlılar Kudüs’ü işgal ettiklerinde bunu fazlasıyla gerçekleştirmişlerdi. Fakat Selahaddin-i Eyyubî, İslamî ilkelere uymakla sorumlu olarak muhataplarını değil, kendisini görüyordu.
    Bugünün sahte demokratları ise, birilerinin demokratik yoldan gelip demokrasiyi rafa kaldıracağı iddiasıyla bizzat kendileri demokrasiyi yok edebiliyorlar. Yani demokratlığı muhataplarından bekliyorlar, kendilerini ise bununla kayıtlı kabul etmiyorlar.
    Bu olguya “demokrasi münafıklığı” demek yerinde olabilir. Ve bu olgu, eskiden sadece demokrasisi gelişmemiş ülkelere özgü bir durumdu, bugünse ABD’nin dış politikasının temeli haline gelmiş bulunuyor.

    Notlar:
    1. Muhammed H. Kemalî, “İslâm’da İfade Hürriyeti: Fitne Kavramının Tahlili”, İslâmî Sosyal Bilimler Dergisi, çev. Halim Sırçancı, Kış 1993, Cilt: 1, Sayı: 2, s. 47.
    2. İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, Ankara 1983, s. 259.
    3. Vecdi Aral, Hukuk Felsefesinin Temel Sorunları, 2. b., İstanbul 1992, s. 131.
    4. http://www.haber7.com/dis-politika/h...n-asil-dusmani
    5. Ziyauddin Rayyıs, İslam’da Siyasi Düşünce Tarihi, çev. İbrahim Sarmış, 2. b., İstanbul 1995, s. 482-485.



  3. 10.Kasım.2013, 12:00
    2
    Devamlı Üye



    Dr. Seyfi Say

    Olduğu gibi görünüp göründüğü gibi olmak önemlidir ve bunun aksi tutumun İslamî terminolojideki karşılığı münafıklıktır. Gerçekte demokrasiyi benimsemediği halde konjonktür gereği demokrasiyi savunmak da, dürüstlükten uzak bir tavırdır ve münafıklık kavramını akla getirmektedir. Bugünün “ulusalcı laikler”inin geçmişte yaptıkları demokrasi savunuculuğunun samimiyetten yoksun olduğunu vedemokrasi münafıklığı yaptıklarını zaman gösterdi. Aslına bakılırsa onların cumhuriyetçi oldukları bile şüphelidir. Buna karşılık, bir müslümanın, yani İslâm’ı bütünüyle benimsemiş bir insanın da, demokrasiyi bütün kurum ve kurallarıyla benimsemesi gerçekte mümkün değildir.
    Böyle olmakla birlikte, çoğunluğun tercihlerinin yasalaştığı bir düzenin, yani demokratik bir sistemin, müslümanların ekseriyeti teşkil ettikleri bir toplumda, müslümanlar için faydalı sonuçlar üretebileceği izahtan varestedir. Demokrasi, hristiyan bir toplumda Hristiyanlar’a, budist bir toplumda Budistler’e, ateist bir toplumda ateistlere hizmet edecektir. Bu yüzden, müslümanların azınlıkta bulundukları bir toplumda, demokratik süreçlerin onların aleyhine işlemesi ihtimali çok yüksektir. Sadece bu bile, bir müslümanın neden demokrat olamayacağını gösterir. Fakat bu, sadece müslümanlar için değil, her dünya görüşü mensubu için geçerlidir.
    İslam’ın, halkın seçimi ve tercihine bırakılamayacak “doğru”ları vardır ve bu nedenle demokrasi ile İslam son tahlilde bağdaşmaz.
    Buna karşılık, kendi resmî ideolojisini tahkim eden bir düzeni demokrasinin tezahürü olarak kabul eden rejimler, bir yandan anayasalarına “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilkeler yerleştirir, sonra da halktan, kendi kendilerini yönettiklerineinanmalarını isterler. Bu tutumu benimseyenlerin, “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilkelerinin baştan benimsenmesi durumunda İslam’ın da has halis bir demokrasi sayılabileceğini kabul etmeleri kaçınılmazdır, ama buna rağmen, bir müslümanın gönlüikiyüzlülük olarak da yorumlanabilecek böyle bir tutumu savunmayı kabul edemez.
    Evet, İslam, bir demokrasi değildir.
    İslam hak-hukuk meselesi sözkonusu olduğunda parmak hesabı ile alınan kararları geçerli kabul etmez ve sadece bu nedenle bile modern demokratik devletlerden daha özgürlükçü olduğundan şüphe edilemez.
    Bunu, tarihî örnekler ispatlamaktadır. Hz. Ali’nin, daha önce kendisini halife olarak tanıdıkları halde isyan eden Haricîler’e gönderdiği mesaj bunlardan biridir: “İstediğiniz durumda kalabilirsiniz. Kan dökmediğiniz, yol kesmediğiniz, adalete aykırı ve fesada yol açıcı fiillerden uzak durduğunuz sürece size savaş açmayacağız. Fakat bu suçların herhangi birini işlerseniz savaşırız.” (1)
    İslam’a göre, “dinde zorlama olmadığı” için (Bakara, 2/256) müslümanların inanmayanlara müdahalesi, müslümanca yaşamanın önündeki engellerin kaldırılması yani kendi haklarını koruma amacının ötesine geçemez. (Buna karşılık, günümüz için konuşmak gerekirse, “Rejimde zorlama yoktur” veya “Atatürkçülükte zorlama yoktur” ya da “Laiklikte zorlama yoktur” diyen çıkmaz.)
    İslamî bir devlette ya da düzende, inanmayanların, kendi inançlarına göre yaşama hakları vardır. Mesela onların, inançlarına göre giyinmeleri yasaklanamaz. Veya, basit bir örnek vermek gerekirse, bir resmî dairede işlerini takip ederken müslümanca giyinmeleri istenmez. Ayrıca bunlar, salt müslüman olmadıkları için “iç tehdit”, “öncelikli düşman” vs. de ilan edilemezler; çünkü bu, onlara apaçıksavaş ilan etmek, onlara en azından psikolojik baskı yapmak ve üzerlerinde terör estirmek anlamına gelir. İslamî bir devlette, inanmayanlara ikide bir gözdağı verilmez, “başlarının ezilmesinden” bahsedilmez. Aynı şekilde, inançlarına hakaret de edilmez. Kendi inançlarını savunmalarına müsaade edilir. İslam’ın sağladığı hürriyet ortamını “istismar ettikleri” öne sürülmez.
    Osmanlı’da böyleydi, fakat bu özgürlük ortamı Osmanlı dönemiyle sınırlı da değildi. Prof. Dr. Cerrahoğlu şunları yazmaktadır:

    Müslümanlar, Suriye’deki Hristiyanları İslam’a davet etmişler ve dinlerinin hak olduğunu onlara ispat etmeğe çalışmışlardır. Din salikleri arasında, bu gibi münakaşalar Şam’da sık sık vuku buluyordu. Abdülmelik’in [Emevi halifesi] sarayında mevki sahibi olan Yahya ed-Dımaşki, müslümanlara karşı Hristiyanlığı müdafaa etmek için bir kitap yazdı. Bu kitap sualli cevaplı idi. Bir müslüman sana şöyle sorarsa, ona şöyle cevap ver ve sen de ona şu suali sor, diyordu. Bu Hristiyanlar ve diğer din salikleri, İslam’da geniş bir anlayış içinde, din ve vicdan hürriyetine sahiptiler. (2)

    Müslümanlar, topraklarında yaşayan gayrimüslimlerin din ve vicdan hürriyetinin bir “bağış ya da lütuf” değil, onların Allah tarafından verilmiş “doğal hakları” olduğunu bilirler ve bunu başa kakmak gibi asil ruhlu insanlara yakışmayan tavırlardan uzak dururlar.
    İslam’da, müslüman olduğunu ispatlamanın yolu “Kelime-i Şehadet” getirmek, “Allah’tan başka tanrı olmadığına ve Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ediyorum” demekten ibarettir. İslam dışı rejimlerde de, etkili mevkilere gelen insanların önce rejimin “kelime-i şehadet”ini (tanıklık sözü) söylemeleri gerekir. Hatta, Müslümanlar’ın kelime-i şehadetinin aksine, salt söylemek de yetmez; ayrıca namus üzerine yemin edilmesi istenir. Bu genellikle, “anayasadaki falan ilkelere” veya “falanca şahsın ilkelerine bağlı olduğuna” dair namus sözü vermek şeklinde gerçekleşir.
    Din nasıl değişme kabul etmezse, dinde “reform” olmazsa, bu rejimlerde de “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez”, yani reform kabul etmeyen ilkeler mevcuttur.
    Ancak, nasıl İslam’da insanın müslüman olduğunu göstermek için “Kelime-i Şehadet”i söylemesi yeterli değilse, namaz ve oruç gibi bazı emirlere uyması, Cuma namazı gibi “toplu ibadet”lere katılması gerekiyorsa, aksi takdirde müslümanlığına kuşkuyla bakılacaksa, sözünü ettiğimiz türden rejimlerde de, insanların hem sözlü beyanlarına, hem de “namus yemini”ne çok fazla itibar edilmez. “Rejim”in bazen açıkça ilan edilen, bazen de zımnen belirtilen birtakım ritüellerine uymak gerekir. Rejimin “toplu törenleri”ne katılmak, bu törenlerin icra edildiği açık ve kapalı mekanlarda boy göstermek, anıtsal mekanlarda devlet kurucularına bağlılık arzetme seremonisine katılmak gerekebilir.
    Bu noktada, dinî emir ve yasakları “Allah ile kul arasındaki” bir mesele olarak gören ve “Sen kalbime bak” diyenlerin, “Bu insanların kalbine bakın, vatandaş ile devlet arasına kimse giremez” demekten sarf-ı nazar ettikleri görülür.
    Tam aksine, bunları yapmayan bir resmî görevlinin kutsal “devlet”e bağlılığı tartışma konusu yapılır. “İnsan ürünü” olan devlet, adeta “tanrı” haline getirilir. O nedenle, böylesi rejimlerin “tanıklık sözü ve/veya yeminleri”ni söylemeyenlerin birtakım önemligörevlere başlamaları mümkün değildir. Mesela, salt milletvekili seçilmiş olmanız, milletvekili olarak görev yapmanız için gerek şarttır, fakat yeter şart değildir. Ayrıca, kutsal devletin kutsal şahıslarının ilkelerine bağlılık yemini etmeniz, rejimin kelime-i şehadetini bütün toplumun gözü önünde söylemeniz gerekir.
    Kısacası, “Herkes eşittir fakat bazıları daha eşittir” ve bu eşitlikten yararlanmak için insanlar rejimin “kelime-i şehadet”ini söylemek zorundadırlar.
    Buna karşılık İslam, herkesi her konuda eşit kabul etmediğini daha baştan açıkça ve dürüst bir şekilde ilan eder, ‘dolambaçlı’ yollarlaeşitsizliği eşitlikmiş gibi göstermeye çalışmaz.
    Çünkü İslam’a göre, herkesin her konuda eşit muamele görmesi “adalet”le bağdaşmaz, zulümdür.
    Mesela mahkemelerde şahitlik yapacak insanlarda belirli şartlar aranır, herkes şahitlik yapamaz; yalancılık ve iftiracılığı tescil edilmiş bir kişinin şahitliği makbul değildir. Seçmen olmak da en az şahitlik kadar ciddi bir iştir.
    Burada ilke, “eşitlik” değil “adalet”tir.
    Nitekim hukuk felsefecileri eşitlik ile adalet arasında kimi zaman çelişki ortaya çıkabildiğini, bu durumda adaletin önceliği bulunduğunu açıklamaktadırlar. Konuyla ilgili olarak Prof. Dr. Aral şunu söyler: “... herkese eşit olanın verilmesi, herkesin eşit bir işleme tabi tutulması, bazı durumlarda bizzat eşitliğin bozulması sonucunu doğurur. Nitekim, her çocuğa eşit miktarda ve aynı türden yemek veren anne değil, büyük çocuğa küçüğüne oranla daha çok ve daha başka türden yiyecek veren anne adaletli görülecektir...” (3)
    Salt bir eşitlik düşüncesi, haklı ile haksızı, iyi ile kötüyü, ehliyetli ile ehliyetsizi, masum ile suçluyu, yetenekli ile yeteneksizi, bilgili ile bilgisizi aynı kefeye koyar.
    Doğal olarak bu, adaletsizliğin en aldatıcı biçimidir; çünkü kendisini adalet kılığında sunmaktadır. O nedenle, günümüz demokrasi düşüncesinin büyük ölçüde adaletsizlik ve dayatmacılıkolarak tezahür etmesini yadırgamamak gerekir.
    Daha kötüsü, demokrat olduklarını düşünenler, Baudrillard’ın ifade ettiği gibi, başkalarını demokrat olmaya zorlama hakkını kendilerinde görerek (Yani "Demokraside zorlama yoktur" denilmiyor), eşitlik düşüncesini de bir tarafa bırakabilmektedirler.
    Öte yandan, çoğunluğa verilen önem de, adaletle bağdaşmaz. Çünkü haksızların çoğunlukta olması, haklıları haksız hale getirmez.
    Bu nedenle İslam, çoğunluğa önem vermez. Nitekim Allah Teala c.c. şöyle buyurur: “Yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan onlar seni Allah yolundan saptırırlar.” (En’âm, 6/16.) “Yoksa onların çoğunu söz dinler ve akıllanır mı sanıyorsun? Onlar ancak davarlar gibidir. Belki yol bakımından onlardan daha da sapıktırlar.” (Furkân, 25/44-46.) (Çünkü davarlar, “akıl” sahibi olmadıkları için mazurdur. Buna karşılık, kendisine akıl bahşedilmiş olan insan, o aklı bahşedeni bırakıp da sürü psikolojisiyle başka canlı ve nesnelere itaat arz etmekle davardan daha aşağı duruma düşmektedir.)
    Ancak, İslam anlayışlarını demokrasi düşüncesine/ideolojisinegöre revize edenlerin, yukarıda meallerini aktardığımız ayetleri yok saydıkları görülmektedir. Mesela Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Davos’ta yapmış olduğu konuşma sırasında şunu söylemiş olduğunu görüyoruz: “Kuran’ın en temel değeri insan onurudur. Demokrasinin de temelinde insan onuru yatar. İkisi birbiriyle çelişmez.” (4)
    Davutoğlu, söz konusu konuşmasında oryantalist yaklaşımdan şikayetçi olmakla birlikte, Kur’an’ın en temel değeri olarak insan onuru kavramını öne sürmekle, gerçekte hümanist ve oryantalist bir bakış açısının savunuculuğunu yapmaktadır. Kur’an’ın en temel değeri insan onuru değildir, tevhid inancıdır. İnsan onuru kavramını merkeze koyduğunuzda hümanist, tevhid inancını merkeze koyduğunuzda iseİslamî bakış açısını benimsemiş olursunuz. İkinci olarak, demokrasinin temelinde insan onurunun yer aldığı düşüncesi de tartışılır. Belki de demokrasi, çoğunluk sağlamayı ya da çoğunluğun tercihlerini belirlemeyi başarabilen insanlara ya da kesimlere muhalefet etme bahtsızlığına uğrayan bireylerin onurlarının hiçe sayılmasıdır. “Yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan onlar seni Allah yolundansaptırırlar.” (En’âm, 6/16)
    Prof. Dr. M. Ziyauddin Rayyıs, İslam ile demokrasi arasındaki farklılıklardan en temel olanlarını şu şekilde sıralar: Birincisi, bugün Batı dünyasında “halk” ya da ulus/millet sözcüğüyle, ülke sınırları içinde yaşayan, kan, soy, dil ve benzeri ortak öğelere sahip topluluk anlaşılır. Böylece demokrasi kavramı, bir yandan ırkçılığa özgü ayrımcılığı,diğer yandan da bölgecilik asabiyetini de yanı başında taşır. İslam yönetiminin temeli olan “ümmet” ise, hiçbir zaman kan, ırk, dil ve toprak birliğinin bütünleştirdiği, oluşturduğu bir kavram değildir. İslam, insanların Hz. Adem’e dayanan kardeşliğinden dolayı ırk üstünlüğü düşüncesini de kabul etmez.
    İslam ile demokrasi arasındaki ikinci önemli fark şudur: Batı demokrasilerinde halkın sınırsız bir yetkisinin bulunduğu kabul edilir. Halk veya seçtiği meclis, yasaları koyar ve kaldırır. Bu, farklı düşünen bireylere karşı bir haksızlık, İslam açısından da, insanın insan üzerinde tahakküm kurmasıdır. Öyle ki, demokratik teoriye göre, ahlâk kurallarına ve insanın yapısına aykırı da düşse, söz konusu yasalara uyulması gerekir, zorunludur. Oysa, İslam’da ümmetin yetkisi böylesine salt bir sınırsızlık ve bir başına buyrukluk göstermez. Tersine, bu yetki, Allah’ın göndermiş bulunduğu ölçütlerle sınırlıdır. (5) İnsanlar, yönetenler ve yönetilenler olarak ikiye ayrılırlar, fakat yönetim oyununun kurallarını yöneten sınıf koyamaz; yönetenlerin de, yönetilenlerin de bağlı kalacakları kurallar, onların yaratıcısı olan Allahu Teala tarafından konulmuştur. Demokraside ise, yönetenler ile yönetilenler arasındaki yönetim/yönetilme oyununun kurallarını koyanlar yönetenlerdir. Kural koyarken yönetenleri dizginleyen ve insafa getiren gerçek tek etken ise, yönetilenlerin bir gün gelip isyan edebileceklerikorkusudur. Bu yüzden, halktan, kendi kendisini yönettiğine inanması istenir. Bu düşünce, sistematik bir eğitim ve düzenli propaganda ile, sürekli tekrarlanarak, insanların şuuraltına yerleştirilir. Bununla birlikte, yönetilenler her zaman, yönetenler karşısında dezavantajlı konumda kalmaya devam ederler. O nedenle, yönetilenlerin, yönetenlerin her halükârda kendilerinin hizmetinde olduğuna inanmaları sağlanmaya çalışılır. Demokrasilerde, yönetilenlerin birey olarak söz hakkı, üç-beş senede bir önlerine konan sandık denizinde bir damlacık ya da oy parçacığı olmaktan öteye gitmezken, her bir oy birkaç saniyelik tek atımlık barut anlamına gelirken, yöneticilerin iktidarı sürekli, yaygın, kapsamlı ve bütüncüldür.
    İslam’da ise, bütün insanlar Allah’ın hükümleri karşısında eşittir, yani yönetenlerle yönetilenler arasındaki yönetim/yönetilme oyununun kuralları Allahu Teala tarafından konulmuştur, yönetenler tarafından değil. Bu yüzden, genelde, yönetilenler karşısında avantajlı konumda olan yönetenler, Şeriat’ten hoşlanmazlar. Çünkü, Şeriat, onlara hiçbirayrıcalık tanımaz. Bu yüzden de yöneticiler, yönetilenleri, Şeriat’in kendileri açısından zararlı sonuçlar doğuracağı vehmine sürükler ve dehşete düşürürler. Oysa İslam, yönetilenlerin çıkarlarını garanti altına alır. Öyle ki, peygamberler bile, kendiliklerinden hüküm/yasa koyamazlar. Allah’ın hükümlerini eksen alarak yaptıkları ictihatlarında hata yapabilecekleri ve Allah c. c. tarafından bu ictihatların düzeltildiği kabul edilir, bilinir. Yani peygamberler bile, yasa yapma noktasından ümmet üzerinde mutlak bir yetkiye sahip değildir. Peygamberlerin varisleri olan ulemanın ictihatları ise, peygamberlerinki gibi düzeltilmedikleri için, sadece o ictihatları kabul edenleri bağlar. Ve bir ictihat, bir başka ictihadı nakzedemez.
    Yani İslam’da, yönetim oyununun kurallarının pasif kabullenicileri durumuna düşme anlamında kula kul olmak diye birşey yoktur. Bir insan, bir başkasının efendisi olamaz. Kimse kimseye efendilik taslayamaz.
    Öte yandan, birçok ülkede sahte demokratlık diyebileceğimiz bir olgunun ya da “demokrasi münafıklığı”nın ortaya çıktığını da akılda tutmak gerekir.
    Bu hususu şöyle açabiliriz: İslam, İslamî ilkelerin uygulanmasını İslam düşmanlarından değil, bizzat inananlardan ister. Mesela Selahaddin-i Eyyubî Kudüs’ü fethettiğinde Hıristiyan halka karşı katliam ve zulüm uygulamadı. Oysa şöyle diyebilirdi: “Onlar bizim yerimizde olsalar yaparlardı, o halde biz de yapmalıyız.” Bu bir vehim olarak nitelendirilemezdi, çünkü geçmişte Haçlılar Kudüs’ü işgal ettiklerinde bunu fazlasıyla gerçekleştirmişlerdi. Fakat Selahaddin-i Eyyubî, İslamî ilkelere uymakla sorumlu olarak muhataplarını değil, kendisini görüyordu.
    Bugünün sahte demokratları ise, birilerinin demokratik yoldan gelip demokrasiyi rafa kaldıracağı iddiasıyla bizzat kendileri demokrasiyi yok edebiliyorlar. Yani demokratlığı muhataplarından bekliyorlar, kendilerini ise bununla kayıtlı kabul etmiyorlar.
    Bu olguya “demokrasi münafıklığı” demek yerinde olabilir. Ve bu olgu, eskiden sadece demokrasisi gelişmemiş ülkelere özgü bir durumdu, bugünse ABD’nin dış politikasının temeli haline gelmiş bulunuyor.

    Notlar:
    1. Muhammed H. Kemalî, “İslâm’da İfade Hürriyeti: Fitne Kavramının Tahlili”, İslâmî Sosyal Bilimler Dergisi, çev. Halim Sırçancı, Kış 1993, Cilt: 1, Sayı: 2, s. 47.
    2. İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, Ankara 1983, s. 259.
    3. Vecdi Aral, Hukuk Felsefesinin Temel Sorunları, 2. b., İstanbul 1992, s. 131.
    4. http://www.haber7.com/dis-politika/h...n-asil-dusmani
    5. Ziyauddin Rayyıs, İslam’da Siyasi Düşünce Tarihi, çev. İbrahim Sarmış, 2. b., İstanbul 1995, s. 482-485.






+ Yorum Gönder