Konusunu Oylayın.: Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası dostunun yüz karası düşmanının masskarası

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası dostunun yüz karası düşmanının masskarası
  1. 15.Kasım.2009, 16:18
    1
    Misafir

    Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası dostunun yüz karası düşmanının masskarası






    Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası dostunun yüz karası düşmanının masskarası Mumsema bu jonu ile ilgili hiçbirşey bulamıyordum taki burayı bulana dek...


  2. 15.Kasım.2009, 19:04
    2
    esin-ti
    ♥• ραyLαşмακ güzéLdiя •♥

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 11.Ocak.2009
    Üye No: 46167
    Mesaj Sayısı: 2,863
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 33

    --->: kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası dostunun yüz karası düşmanının masskarası




    Seyfi Baba

    geçen akşam eve geldim. dediler:
    -seyfi baba
    hastalanmış, yatıyormuş.
    -nesi varmış acaba?
    -bilmeyiz, oğlu haber verdi geçerken bu sabah.
    -keşki ben evde olaydım... esef ettim, vah vah!
    bir fener yok mu, verin... nerde sopam? kız çabuk ol...
    gecikirsem kalırım beklemeyin... zîrâ yol
    hem uzun, hem de bataktır...
    -daha a'lâ, kalınız:
    teyzeniz geldi, bu akşam, değiliz biz yalınız.

    sopa sağ elde, kırık camlı fener sol elde;
    boşanan yağmur iliklerde, çamur ta belde.
    hani, çoktan gömülen kaldırımın, hortlayarak,
    "gel!" diyen taşları kurtarmasa, insan batacak.
    saksağanlar gibi sektikçe birinden birine,
    boğuyordum müteveffâyı bütün âferine.
    sormayın derdimi, bitmez mi o taşlar, giderek,
    düştü artık bize göllerde pekâlâ yüzmek!
    yakamozlar saçarak her tarafından fenerim,
    çifte sandal, yüzüyorduk, o yüzer, ben yüzerim!
    çok mu yüzdük bilemem, toprağı bulduk neyse;
    fenerim başladı etrâfını tektük hisse.
    vâkıâ ben de yoruldum, o fakat pek yorgun...
    bakıyordum daha mahmurluğu üstünde onun:
    kâh olur, kör gibi çarpar sıvasız bir duvara;
    kâh olur, mürde şuâ'âtı düşer bir mezara;
    kâh bir sakfı çökük hânenin altında koşar;
    kâh bir ma'bed-i fersûdenin üstünden aşar;

    vakt olur pek sapa yerlerde, bakarsın, dolaşır;
    sonra en korkulu eşhâsa çekinmez, sataşır;
    gecenin sütre-i yeldâsını çekmiş, üryan,
    sokulup bir saçağın altına gûyâ uyuyan
    hânüman yoksulu binlerce sefilân-ı beşer;
    sesi dinmiş yuvalar, hâke serilmiş evler;
    kocasından boşanan bir sürü bîçâre karı;
    o kopan râbıtanın, darmadağın yavruları;
    zulmetin, yer yer, içinden kabaran mezbeleler:
    evi sırtında, sokaklarda gezen âileler!
    gece rehzen, sabah olmaz mı bakarsın, sâil!
    serserî, derbeder, âvâre, harâmî, kâtil...
    böyle kaç manzara gördüyse bizim kör kandil
    bana göstermeli bir kerre... niçin? belli değil!
    ya o bîçâre de râhmet suyu nûş eyliyerek,
    hatm-i enfâs edivermez mi hemen "cız!" diyerek?
    o zaman sâmi'anın, lâmisenin sevkıyle
    yürüyen körlere döndüm, o ne dehşetti hele!
    sopam artık bana hem göz, hem ayak, hem eldi...
    ne yalan söyliyeyim kalbime haşyet geldi.

    hele yâ rabbi şükür, karşıdan üç tâne fener
    geçiyor... sapmıyarak doğru yürürlerse eğer,
    giderim arkalarından... yolu buldum zâten.
    yolu buldum, diyorum, gelmiş iken hâlâ ben!
    işte karşımda bizim yâr-ı kadîmin yurdu.
    bakalım var mı ışık? yoksa muhakkak uyudu.
    kapının orta yerinden ucu değnekli bir ip
    sarkıtılmış olacak, bir onu bulsam da çekip
    açıversem... iyi amma kapı zâten aralık...
    gâlibâ bir çıkan olmuş... neme lâzım, artık
    girerim ben diyerek kendimi attım içeri,
    ayağımdan çıkarıp lâstiği geçtim ileri.
    sağa döndüm, azıcık gitmeden üç beş basamak
    merdiven geldi ki zorcaydı biraz tırmanmak!
    sola döndüm, odanın eski şayak perdesini,
    aralarken kulağım duydu fakîrin sesini:

    - nerde kaldın? beni hiç yoklamadın evlâdım!
    haklısın, bende kabâhat ki haber yollamadım.
    bilirim çoktur işin, sonra bizim yol pek uzun...
    hele dinlen azıcık anlaşılan yorgunsun.
    bereket versin ateş koydu demin komşu kadın...
    üşüyorsan eşiver mangalı, eş eş de ısın.

    odanın loşluğu kasvet veriyor pek, baktım
    şu fener yansa, deyip bir kutu kibrit çaktım.
    hele son kibriti tuttum da yakından yüzüne,
    sürme çekmiş gibi nûr indi mumun körgözüne!
    o zaman nîm açılıp perde-i zulmet, nâgâh,
    gördü bir sahne-i üryân-ı sefâlet ki nigâh,
    şâir olsam yine tasvîri otur bence muhâl:
    o perîşanlığı derpîş edemez çünkü hayâl!

    çekerek dizlerinin üstüne bir eski aba,
    sürünüp mangala yaklaştı bizim seyfı baba.
    -ihlamur verdi demin komşu... bulaydık, şunu, bir...
    -sen otur, ben ararım...
    -olsa içerdik, iyidir...
    aha buldum, aramak istemez oğlum, gitme...
    ben de bir karnı geniş cezve geçirdim elime,
    başladım kaynatarak vemeye fincan fincan,
    azıcık geldi bizim ihtiyarın benzine kan.

    -şimdi anlat bakalım, neydi senin hastalığın?
    nezle oldun sanırım, çünkü bu kış pek salgın.
    -mehmed ağa'nın evi akmış. onu aktarmak için
    dama çıktım, soğuk aldım, oluyor on beş gün.
    ne işin var kiremitlerde a sersem desene!
    ihtiyarlık mı nedir, şaşkınım oğlum bu sene.
    hadi aktamıyayım... kim getirir ekmeğimi?
    oturup kör gibi, nâmerde el açmak iyi mi?
    kim kazanmazsa bu dünyâda bir ekmek parası:
    dostunun yüz karası; düşmanının maskarası!
    yoksa yetmiş beşi geçmiş bir adam iç yapamaz;
    ona ancak yapacak: beş vakit abdestle namaz.
    hastalandım, bakacak kimseciğim yok; osman
    gece gündüz koşuyor iş diye, bilmem ne zaman
    eli ekmek tutacak? işte saat belki de üç
    görüyorsun daha gelmez... yalınızlık pek güç.
    ba'zı bir hafta geçer, uğrayan olmaz yanıma;
    kimsesizlik bu sefer tak dedi artık canıma!
    -seni bir terleteyim sımsıkı örtüp bu gece!
    açılırsın, sanırım, terlemiş olsan iyice.

    devamı..


  3. 15.Kasım.2009, 19:04
    2
    ♥• ραyLαşмακ güzéLdiя •♥



    Seyfi Baba

    geçen akşam eve geldim. dediler:
    -seyfi baba
    hastalanmış, yatıyormuş.
    -nesi varmış acaba?
    -bilmeyiz, oğlu haber verdi geçerken bu sabah.
    -keşki ben evde olaydım... esef ettim, vah vah!
    bir fener yok mu, verin... nerde sopam? kız çabuk ol...
    gecikirsem kalırım beklemeyin... zîrâ yol
    hem uzun, hem de bataktır...
    -daha a'lâ, kalınız:
    teyzeniz geldi, bu akşam, değiliz biz yalınız.

    sopa sağ elde, kırık camlı fener sol elde;
    boşanan yağmur iliklerde, çamur ta belde.
    hani, çoktan gömülen kaldırımın, hortlayarak,
    "gel!" diyen taşları kurtarmasa, insan batacak.
    saksağanlar gibi sektikçe birinden birine,
    boğuyordum müteveffâyı bütün âferine.
    sormayın derdimi, bitmez mi o taşlar, giderek,
    düştü artık bize göllerde pekâlâ yüzmek!
    yakamozlar saçarak her tarafından fenerim,
    çifte sandal, yüzüyorduk, o yüzer, ben yüzerim!
    çok mu yüzdük bilemem, toprağı bulduk neyse;
    fenerim başladı etrâfını tektük hisse.
    vâkıâ ben de yoruldum, o fakat pek yorgun...
    bakıyordum daha mahmurluğu üstünde onun:
    kâh olur, kör gibi çarpar sıvasız bir duvara;
    kâh olur, mürde şuâ'âtı düşer bir mezara;
    kâh bir sakfı çökük hânenin altında koşar;
    kâh bir ma'bed-i fersûdenin üstünden aşar;

    vakt olur pek sapa yerlerde, bakarsın, dolaşır;
    sonra en korkulu eşhâsa çekinmez, sataşır;
    gecenin sütre-i yeldâsını çekmiş, üryan,
    sokulup bir saçağın altına gûyâ uyuyan
    hânüman yoksulu binlerce sefilân-ı beşer;
    sesi dinmiş yuvalar, hâke serilmiş evler;
    kocasından boşanan bir sürü bîçâre karı;
    o kopan râbıtanın, darmadağın yavruları;
    zulmetin, yer yer, içinden kabaran mezbeleler:
    evi sırtında, sokaklarda gezen âileler!
    gece rehzen, sabah olmaz mı bakarsın, sâil!
    serserî, derbeder, âvâre, harâmî, kâtil...
    böyle kaç manzara gördüyse bizim kör kandil
    bana göstermeli bir kerre... niçin? belli değil!
    ya o bîçâre de râhmet suyu nûş eyliyerek,
    hatm-i enfâs edivermez mi hemen "cız!" diyerek?
    o zaman sâmi'anın, lâmisenin sevkıyle
    yürüyen körlere döndüm, o ne dehşetti hele!
    sopam artık bana hem göz, hem ayak, hem eldi...
    ne yalan söyliyeyim kalbime haşyet geldi.

    hele yâ rabbi şükür, karşıdan üç tâne fener
    geçiyor... sapmıyarak doğru yürürlerse eğer,
    giderim arkalarından... yolu buldum zâten.
    yolu buldum, diyorum, gelmiş iken hâlâ ben!
    işte karşımda bizim yâr-ı kadîmin yurdu.
    bakalım var mı ışık? yoksa muhakkak uyudu.
    kapının orta yerinden ucu değnekli bir ip
    sarkıtılmış olacak, bir onu bulsam da çekip
    açıversem... iyi amma kapı zâten aralık...
    gâlibâ bir çıkan olmuş... neme lâzım, artık
    girerim ben diyerek kendimi attım içeri,
    ayağımdan çıkarıp lâstiği geçtim ileri.
    sağa döndüm, azıcık gitmeden üç beş basamak
    merdiven geldi ki zorcaydı biraz tırmanmak!
    sola döndüm, odanın eski şayak perdesini,
    aralarken kulağım duydu fakîrin sesini:

    - nerde kaldın? beni hiç yoklamadın evlâdım!
    haklısın, bende kabâhat ki haber yollamadım.
    bilirim çoktur işin, sonra bizim yol pek uzun...
    hele dinlen azıcık anlaşılan yorgunsun.
    bereket versin ateş koydu demin komşu kadın...
    üşüyorsan eşiver mangalı, eş eş de ısın.

    odanın loşluğu kasvet veriyor pek, baktım
    şu fener yansa, deyip bir kutu kibrit çaktım.
    hele son kibriti tuttum da yakından yüzüne,
    sürme çekmiş gibi nûr indi mumun körgözüne!
    o zaman nîm açılıp perde-i zulmet, nâgâh,
    gördü bir sahne-i üryân-ı sefâlet ki nigâh,
    şâir olsam yine tasvîri otur bence muhâl:
    o perîşanlığı derpîş edemez çünkü hayâl!

    çekerek dizlerinin üstüne bir eski aba,
    sürünüp mangala yaklaştı bizim seyfı baba.
    -ihlamur verdi demin komşu... bulaydık, şunu, bir...
    -sen otur, ben ararım...
    -olsa içerdik, iyidir...
    aha buldum, aramak istemez oğlum, gitme...
    ben de bir karnı geniş cezve geçirdim elime,
    başladım kaynatarak vemeye fincan fincan,
    azıcık geldi bizim ihtiyarın benzine kan.

    -şimdi anlat bakalım, neydi senin hastalığın?
    nezle oldun sanırım, çünkü bu kış pek salgın.
    -mehmed ağa'nın evi akmış. onu aktarmak için
    dama çıktım, soğuk aldım, oluyor on beş gün.
    ne işin var kiremitlerde a sersem desene!
    ihtiyarlık mı nedir, şaşkınım oğlum bu sene.
    hadi aktamıyayım... kim getirir ekmeğimi?
    oturup kör gibi, nâmerde el açmak iyi mi?
    kim kazanmazsa bu dünyâda bir ekmek parası:
    dostunun yüz karası; düşmanının maskarası!
    yoksa yetmiş beşi geçmiş bir adam iç yapamaz;
    ona ancak yapacak: beş vakit abdestle namaz.
    hastalandım, bakacak kimseciğim yok; osman
    gece gündüz koşuyor iş diye, bilmem ne zaman
    eli ekmek tutacak? işte saat belki de üç
    görüyorsun daha gelmez... yalınızlık pek güç.
    ba'zı bir hafta geçer, uğrayan olmaz yanıma;
    kimsesizlik bu sefer tak dedi artık canıma!
    -seni bir terleteyim sımsıkı örtüp bu gece!
    açılırsın, sanırım, terlemiş olsan iyice.

    devamı..


  4. 15.Kasım.2009, 19:04
    3
    esin-ti
    ♥• ραyLαşмακ güzéLdiя •♥

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 11.Ocak.2009
    Üye No: 46167
    Mesaj Sayısı: 2,863
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 33

    --->: kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası dostunun yüz karası düşmanının masskarası

    ihtiyar terliyedursun gömülüp yorganına...
    atarak ben de geniş bir kebe mangal yanına,
    başladım uyku teharrîsine, lâkin ne gezer!
    sızmışım bir aralık neyse yorulmuş da meğer.
    ortalık açmış, uyandım. dedim, artık gideyim,
    önce amma şu fakîr âdemi memnûn edeyim.
    bir de baktım ki: tek onluk bile yokmuş kesede;
    mühürüm boynunu bükmüş duruyormuş sâde!
    o zaman koptu içimden şu tehassür ebedî:
    ya hamiyyetsiz olaydım, ya param olsa idi


  5. 15.Kasım.2009, 19:04
    3
    ♥• ραyLαşмακ güzéLdiя •♥
    ihtiyar terliyedursun gömülüp yorganına...
    atarak ben de geniş bir kebe mangal yanına,
    başladım uyku teharrîsine, lâkin ne gezer!
    sızmışım bir aralık neyse yorulmuş da meğer.
    ortalık açmış, uyandım. dedim, artık gideyim,
    önce amma şu fakîr âdemi memnûn edeyim.
    bir de baktım ki: tek onluk bile yokmuş kesede;
    mühürüm boynunu bükmüş duruyormuş sâde!
    o zaman koptu içimden şu tehassür ebedî:
    ya hamiyyetsiz olaydım, ya param olsa idi





+ Yorum Gönder