Konusunu Oylayın.: Nefs nedir? nefsi emmare ve nefsin mertebeleri

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Nefs nedir? nefsi emmare ve nefsin mertebeleri
  1. 12.Kasım.2009, 23:39
    1
    Misafir

    Nefs nedir? nefsi emmare ve nefsin mertebeleri






    Nefs nedir? nefsi emmare ve nefsin mertebeleri Mumsema nefs nedir? nefsi emmare ve nefsin mertebeleri


  2. 12.Kasım.2009, 23:39
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 12.Kasım.2009, 23:46
    2
    Yakut
    mumine.com

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 05.Mart.2008
    Üye No: 11544
    Mesaj Sayısı: 725
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 9
    Bulunduğu yer: istanbul

    --->: nefs nedir? nefsi emmare ve nefsin mertebeleri

  4. 12.Kasım.2009, 23:46
    2
    mumine.com
  5. 09.Şubat.2011, 08:35
    3
    Ebu Ducane
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2008
    Üye No: 8931
    Mesaj Sayısı: 823
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 9

    Cevap: nefs nedir? nefsi emmare ve nefsin mertebeleri

    NEFSİN MERTEBELERİ - NEFSİ EMMARE



    Nefs-i emmâre âyet-i kerîmede mübalağa sıgası ile “emmâretün” şeklindedir. Kötülüğü şiddetli emreden mânâsı vardır. Nefs-i emmârenin seyri ilallah Allah (c.c)’na dır. Âlemi, şehâdet âlemidir. Mahalli, sadırdır. Hâli meyildir. Dayanağı şeriattır. Nefsin sıfatları gayri meşru isteklerini yerine getirmek için Hakk’ın emirlerine uymayan, men ettiklerini fütursuzca yapan, şeytana uyan, keyfine, zevkine, günaha düşkün olan cühelâ, süfehâ ve erbâb-ı meâsînin nefsi­nin sıfatlarıdır.
    Nefs-i emmâre, echel-i eşya, aduvv-i ekber olup sinn-i kemâle ermemiş etfâl-i tarîkdir. Himmet ve gayreti kendi nefsini helâk etmek içindir. Onun arzusu veliyünniam olan Hz. Allah (c.c)’na karşı masiyet ve kendisine düşman olan şeytana itaattir. Nefis haddi zâ­tında ahkâm-ı şer’iyyeyi münkir ve bittabî Hakk’ın emr-i hilâfına hâkimdir. Çünkü tekâlif-i ilâhîyyenin icrası nefse pek ağır gelir. Bu se­bepten tezkiye-i nefs, tasfiye-i kalp zarurî olup tezkiye olmadıkça in­sanda yakîn hâlinin zuhuru güç olur. Huzur, saadet ve felâha an­cak nefs tezkiyesi ve kalp tasfiyesinden sonra erişilir. Sûrî olan ima­nın durumu safra hastalığına duçâr olan kimse gibidir. Onun vicdanı ne­bâtın lezzetinin hilâfına şahit olur. Balın halâvetini tadan insanın ancak o zaman safra hastalığından kurtulması mümkün olur. İnsan gü­nahlardan kurtulmak için ancak nefis tezkiyesi ile mutmain ol­duktan sonra hakîkat-i iman suret ve kuvvet bulur. Ve vicdanî olur ki bu kı­sım iman zevalden mahfuzdur. Elbette bu marazın idrâkine akl-ı mead olmak gerekir. Yoksa akl-ı maaşın endişesi kısa ve fikri nakıs olduğundan zâhiri noksan, bâtından bihâberdir. Çünkü akl-ı maaş mergub (rağbet edilmiş) ağniya ve erbâb-ı dünyadır. Zamîr-i kâsirü’l nazardır (kısa görüşlü). Akl-ı maad ise hadîdü’l basardır (keskin ba­kışlı, akıllı). Onların nasibi ise, enbiya ve evliyadır.
    Cenâb-ı Hak buyuruyor ki:
    “(Bununla beraber) nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis aşırı şe­kilde kötülüğü emreder; Rabbim acıyıp korumuş başka. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir.”

    [1]
    Nefsin efsûnuna ve mekrine aldanma ki nefis iki başlı ejderhaya benzer, seni helâk eder. Aklını başına al ve bunu ganimet bil ki Rah­met kapısı açıktır. Tevbe, bineyi acaip bir binektir ki bir lâhzada in­sanı zeminden feleklere yükseltir.
    Peygamber efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
    “Senin düşmanlarının en düşmanı, en şiddetlisi iki tarafın ara­sında bulunan nefistir.”

    [2]
    Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:
    “Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin mer­hamet sahibidir.”

    [3]
    Sıdk ve ihlâs ile ve bir daha işlememek şartı ile tevbe edenlerin tevbesi kabul edileceği gibi seyyieleri hasenâta tebdil olunacaktır.
    Peygamber efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem ashab-ı kiram ile bir gazveden gelmişlerdi. Buyurdular ki: “Hayırlı bir geliş geldiniz. Küçük cihaddan büyük Cihada geldiniz.” Dediler ki: “Büyük cihad nedir ya Rasûlallah?” Peygamberimiz cevaben şöyle buyurdular: “Kulun nefsi ve hevası ile cihad etmesidir.”

    [4]
    Nefis tezkiyesi için yapılan riyâzatın dört esâsı vardır. Az yemek (kıllet-i taam) az uyumak (kıllet-i nevm) az konuşmak (kıllet-i kelâm) ve halvet.
    1- Az yemek (kıllet-i taâm): İnsan nefsini azdıran şeylerin ba­şında yeme içmede sınır tanımamak gelir. Yemek ve iç­mekten başka nimet bilmeyenin ilmi az, sıkıntısı çok olur. İrfan ehli kişiler az ye­mek ve az içmekle vücuttaki fayda­sız şeyleri atarlar. İnsanın amacı suflî duyguları harekete geçi­ren yeme ve içme peşinde koşmak değil, ulvî duygu­lara yardımcı olacak kadar yemektir. Nitekim Kur’an’da:
    “Yiyiniz, içiniz israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez”[5] buyurulur.
    Hazret-i Peygamber ve ashâbının çoğu zaman oruçlu bulunma­ları, ta­savvuf ve tarikat ehli için dayanak olmuştur. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem “İnsanoğlu karnından daha kötü bir kap doldurma­mıştır. İnsana belini doğrultacak birkaç lokma yeter” [6] bu­yurmakta­dır.
    2- Az uyumak (kıllet-i nevm): Az uyumak Allah’a dönüşün ifâde­sidir. Çünkü uyku organları tembelleştirir. Az uyumak ise, kalbi ci­lâlandırır, nurlandırır. Az uyumak açlık ve az yeme sonucu elde edi­lir. Çünkü tok karın uykuyu artırır.
    Cenâb-ı Hak Teâlâ peygamberimiz hakkında şöyle buyuruyor:
    “Böylece Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni doğru bir yola iletir.”

    [7]
    Hazret-i Peygamberin gelmiş geçmiş bütün günahlarının bağış­landığı halde gece az uyuyup kalan zamanını ibâdetle geçirmiş ve bunu şükredici bir kul olarak yaptığını ifade buyurmuştur.
    Kur’an’da geceleyin yatağından kalkıp Rablerine korku ve ümitle dua edenler övülür. Rasûlullah efendimize teheccüd namazı emre­dilmiştir. Peygamberimiz ise, teheccüd namazını ümmetine tav­siye etmiştir. Az uyumak hem bedene hem de ruha rahatlık verir. Uykuda ölçü vücudun dinlenmesine yetecek kadar olanıdır; vücuda eziyet olacak bir uykusuzluk değil.
    3- Az konuşmak (kıllet-i kelâm): Konuşmak insanın fazîletidir. Fazlası ziyân, azı vakar ifadesidir. Az konuşan kınanmadığı gibi iti­bârı da çok olur. Çok konuşmak kişinin ayıplarını ortaya koyar ve küçültür, dilini tutanın günahları az, kalbi rahat olur.
    Ukbe bin Âmir, Rasûl-i Ekrem’e kurtuluş çaresini sorduğunda şu cevabı almıştı: “Dilini tut, evin geniş olsun ve günah ve hatalarına ağla.”[8]
    Allah insana iki kulak bir ağız verdiğine göre insanın iki dinleyip bir söylemesi esastır. Kur’anın ilk emri “oku” olduğuna göre konuş­mak değil ilme sarılmak gerekir.
    4-Halvet (Uzlet) ve Çile: Halvet tasavvuf ıstılahında tarikata giren bir müridin muayyen bir zaman sonra şeyhinin emriyle insanlardan uzaklaşarak tekkelerin çilehâne veya halvethâne denilen özel bir bö­lümünde inzivâ hayatı yaşaması, kendini Hakka vermesidir. Halve­tin gâyesi kalpten masivâyı çıkarmaktır. Gönlü ağyardan temizle­mek, Hakk’ın sayısız nimetlerini düşünüp şükretmektir. Halvet ve çilenin kırk gün olmasının Kur’an ve Sünnet’ten mesnedleri vardır.
    Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:
    (Bana ibadet etmesi için) Musa'ya otuz gece vâde verdik ve ona on gece daha ilâve ettik; böylece Rabbinin tayin ettiği vakit kırk geceyi buldu.

    [9]
    İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Rasûlullah aleyissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Kim kırk sabah Allah'a ihlâslı olursa, kalbinden lisanına hikmet çeşmeleri akmaya başlar.”

    [10]
    Cenâb-ı Hak Hâdi-i Mutlak hazretleri kendi hikmetiyle zâtının sırlarını görünmeyen semâsından tabiat-ı küllîye olan arzına indirip, isim ve sıfatlarının husûsiyetlerini izhar etmek için o eser nutfelerinin incisini sadefinin içinde gizlemiştir. Fakat nefsinin karanlıklarına gömülen insanlar yaratılışından evvel nail olduğu değer ve faziletini unutarak dünyaya ve nefsin şehvetlerine cânı gönülden meyledince hayvanlık sıfatına yönelmiş; âbâ ve ecdadlarını katiyyen hatırlarına getirmeyip başlangıç ve sonlarıyla ilgilenmeyip tamamıyla unut­muşlardır.
    Sonra Cenâb-ı Hak onları bu gaflet uykusundan uyandırıp on­lara hidâyet yolunu göstermek, iç ve dışlarını temizleyip günahların­dan arındırmak için peygamberler ve kitaplar göndermiştir. Tâ ki be­şerî karanlıklardan, nefsin kötülük ve arzularından kurtulup gönül âle­minde ilâhî kandilleri yansın ve orayı aydınlatsın. Böylece içlerin­deki şehvet arzularını, kötülük ve hainliklerini görüp anlayabilsinler. Üzerlerindeki nefsânî kötülükleri terkedip nurlar âlemini keşfet­meye çalışsınlar. Ve ilk asırlarını hatırlayıp ona dönerek arzu ve is­tekte bulunsunlar.
    Evliyaullah buyurmuşlardır ki: İnsanın cesedinde iki ruh vardır. Bunların birine hayvanî, diğerine insanî ruh demişlerdir. Onların hayvanî ruh dedikleri lâtîf cevher insan vücudu içerisinde bir buhar-ı zulmanî olup bedende olan hayat, his ve iradî hareketleri taşır. Bu ruha nefs-i behimiyye, yani hayvanî nefs denir.
    İnsan ruhu denilen cevherse nefs-i nâtıkadır ki bu maddeden ayrı bir cevher sayılmıştır. Lâkin kendi fiil ve hareketlerinde maddeye yakın ve onunla beraberdir. Ve ancak bu nefistir ki levvâme, mülhime, mutmainne, râdiye, mardiye ve sâfiye adlarıyla adlandı­rılmıştır. Bu nefs acaba ne çeşit sıfatlarla sıfatlanınca bu isimlerden biriyle anılıyor?
    Eğer nefs-i nâtıka şehvânî nefsin her dediğini yapar, ona itaatli olur her hâliyle ona uygun hareket eder ve onun hükmü altında bu­lunursa buna nefs-i emmâre denir.
    Eğer şehvanî nefsin verdiği emirleri sükûnetle karşılar, Allah (c.c)’na bağlı olur fakat yine kendinde fâni şehvetlere meyil olursa ona levvame nefs denir.
    Eğer bu meyil yok olmuş, şehvanî nefisle mücadelede metanet göstermişse ve kendi iç âlemine dönüp ilham almaya kabiliyet ka­zanmışsa buna da nefs-i mülhime denir.
    Eğer şehvanî nefsin hükmü altından çıkıp ubudiyet makamına yükselmiş ve ızdırapları dinmişse, helâlı dışında bütün şehvetlerini tamamen susturmuş ise buna da nefs-i mutmainne denir.
    Eğer bu makamdan ilerleyip bütün makamları gönlünden atmış arzu ve isteklerinden vazgeçip her şeyden fânî oldu ise buna da nefs-i râdiye ismi verilir.
    Eğer bu hâli kemal derecesini bulursa Allah indinde makbul olur. Ve insanların yanında kalplerin sevgisini kazanmasıyla hürmete lâ­yık olur. Buna da nefs-i mardiyye adı verilir.
    Bütün arzu, istek ve varlıklardan soyunup Cenâb-ı Hakk’ın sıfat­larıyla muttasıf olup kendisine manen hilat giydirilip irşad maksa­dıyla insanlar arasına gönderilirse buna da nefs-i sâfiye denir.
    Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:
    “Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verene. Sonra da ona iyilik ve kötü­lükleri ilham edene yemin ederim “

    [11]
    Bir kutsî hadiste Cenâb-ı Allah buyuruyor:
    “Kulum bana bir karış yaklaşırsa ben de ona bir arşın yaklaşırım; o bana bir arşın yaklaşırsa ben de ona bir kulaç yaklaşırım; o bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak varırım.”

    [12]
    Böylece onun lûtfu onları öyle bir cezbe ile huzura çekmiştir ki onları âdet ve tabiatlarından tamamen uzaklaştırmıştır. O cezbe ile onlar yine Hazret-i Ehadiyyete gitmişlerdir. Kendi sıfatlarını onun sı­fatla­rında mahvetmişlerdir. Zira onlar tam kullukla sıfatlanmış ol­dukla­rından onun rububiyetinde hiçbir anlaşmazlık kalmayıp onunla mutmain olmuşlardır.
    Nefs-i emmâre, günah-ı kebaîre irtikâbiyle me’luf olur. Ferâiz-i İlâhîyye’yi terk eden kalp nur-ı ilâhîden mahrum olup zulmette kalır. Kalbine havf-i İlâhî gelmez. O kimse kötülüğü arzu edip günah işle­mekle muhakkak zarar görüp hâib ve hâsir kalıp mahrum ve hüsran olmuştur.
    Bu sâliklerin seyr-i sülûkunda vâsıl-ı ilallah olmak için yedi ma­kam vardır. Bu makamlar da şunlardır:
    Ağyarın zulmet makamı olup nefs-i nâtıka, EMMÂRE adını al­mıştır.
    Nurlar makamı olup bu nefis orada LEVVÂME adını almıştır.
    Esrâr makamı olup bu nefis o makamda MÜLHİME adını almış­tır.
    Kemal makamı olup bu nefis de o makamda MUTMAİNNE adını almıştır.
    Kavuşmak makamı olup bu nefis orada RÂDİYE adını almıştır.
    Fiillerin tecellileri makamı olup bu nefis de MARDİYYE adını al­mıştır.
    Sıfat ve isimlerin tecelli makamı olup bu nefis SÂFİYE adını al­mış­tır.
    Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:
    “Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin mer­hamet sahibidir.”

    [13]
    Cenâb-ı Hak Hazretleri, küdsiyyü’l-sıfat bir racul-i salih, bir veli kulunu, kullarını irşad için gözler önüne koymuştur. Ulûm-ı zâhiriyeyi tedris ve talim için her zaman âlimler yetiştirmiş olduğu gibi ulûm-ı bâtıniyeyi tâlim için de hiçbir zaman ehlullahı eksik bu­yurmamıştır. Bu manevî yola girmeyi istemeyen nefs-i emmâre sa­hibi kullara karşı, Allah’ın bir hucceti olmak üzere, icâzeti tevâtürle sâbit bulunan, ârifi billah olan velisini insanlar arasında ivazsız, ga­razsız ve bir menfaât mukâbilinde olmayarak, li vechillah Hakk yo­luna, şeriat-ı mudahharanın emirlerine davet eden kimsedir. Bedenî hastalıklardan şifayâb olmak için bir tabibin teşhis ve tedâvisine ihti­yacın lüzûmu bilindiği gibi kibir, hased, hubb-i dünyâ vesâir emraz-ı kalbiyenin tedavisi için, bir hâzik tabibin tedavisine daha ziyade ihtiyac olunduğundan, bir kulun, sayü gayretle çalışarak insanları salâhî hâle teşvik ve tergib edip Allah’ın emrini kullara tebliğ etmesi lâzımdır.
    İşte bu hikmete mebnî Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem efen­dimiz hazretleri, Hz. Ali (k.v.) efendimize; “Yâ Ali! Senin delâletinle Cenâb-ı Allah’ın bir şahsı hidâyete ulaştırması dünya ve mâ-fî-hâ’nın senin olmasından daha hayırlıdır”[14] buyurmuştur.
    Cenâb-ı Hak buyurdular ki:
    “Ey iman edenler! Samîmi bir tevbe ile Allah (c.c)’na dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter. Peygamberi ve Onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cen­netlere sokar. Onların önlerinden ve sağlarından (amellerinin) nûrları ay­dınlatıp gider de, “Ey Rabbimiz! Nûrumuzu bizim için tamamla, bizi ba­ğışla; çünkü sen her şeye kadirsin” [15] derler.
    Peygamberimiz sallallâhu aleyhi vesellem: “Günahdan tevbe eden hiç günahı olmayan kimse gibidir”[16] buyurmuştur.
    Tevbe eden kimse Cenâb-ı Hakk’ın dostudur. Çünkü Allah’ın hi­dâyet ve inâyet ettiği kimseye bir işaret kâfî gelir. İcmâ-i ümmete göre tevbe etmek vâciptir. Çünkü yasak edilen şeyleri terk etmek ve emrettiklerini devamlı yapmak kulların üzerine borçtur. Şer’an tevbenin mânâsı ma’siyyetten itaate rucûdur. Tevbe, bütün makamatın esası, cem’î hayratın anahtarı, cümle menâzilin kalbi, bütün muamelatın aslıdır. Bundan dolayı sofiye meşâyihi ona “bâbü’r-rahme” vasfını vermiş­lerdir ki, kurb-ı ilâhî mertebelerinin il­kidir. Mağrib tarafından tevbe kapısı, insanlar için kıyamete kadar açıktır.
    Ebû Hureyre’nin rivâyet ettiği bir hadiste: “Bir kimse güneş mağribden doğmadan evvel tevbe ederse Allah onun tevbesini kabul eder”[17] hadisi ile, Hz. Ömer’in “tevbe kapısı nedir!” sualine cevap olan “Tevbe kapısı, mağrib cihetinin ardındadır. Onun altından iki kanadı vardır ki, inci ve yâkut ile murassâdır. İki kanadın arası suratle giden bir süvarinin gidişine göre kırk senelik yoldur. Allahu Teâlâ onu yarattığından beri, açık durmaktadır. Güneş mağribden doğuncaya kadar açık duracaktır.”[18] Hadisine işarettir.
    Ebu said el-Hudrî (r.a)’dan Nebî sallallâhu aleyhi vesellem Efen­dimiz hazretlerinin şöyle buyurduğu rivâyet olunmuştur: “Benî İsrail içinde bir kimse vardı. O doksan dokuz insan öldürmüştü. Sonra bu adam evinden çıkıp o zamanın büyük alimlerine bu cinâyetlerinin tevbe ile af imkânını sormağa başlamıştı. Önce bir rahibe varıp sordu ve “Acaba benim için tevbeden istifade imkânım var mıdır?” dedi. Rahip: “Hayır yoktur” diye cevap verdi. Bu menfî cevap üzere katil o rahibi de öldürdü. Sonra bu adam yine sormağa başladı. Sor­dukla­rından bir kişi ona: “Sen, Nusrat köyüne ve oradaki mabede git, orada bir takım insanlar Allah (c.c)’na ibadet ederler. Sen de on­larla beraber Allah (c.c)’na ibadet et, günahlardan tevbe eyle ve bir daha da memleketine dönüp gitme. Çünkü orası kötü bir mıntıka­dır.” dedi. Katil Nusrat köyüne yönelip giderken yolun tam orta­sında (Eceli geldi) ölüm erişti. Tevbekâr olmak için gideceği köye doğru göğsü ile yönelerek öldü. Şimdi Rahmet melekleri ile azap melekleri muhâsamaya başladılar. Rahmet melekleri: “Bu tevbeye niyet ederek ve kalbi ile Allah (c.c)’na yönelerek geldi” diyorlardı. Azap melekleri de: “Bu adam asla hiçbir hayır işlememiş” diyor­lardı. Bu sırada insan suretinde bir melek geldi. Bu meleği hakem ta­yin ettiler. O da dedi ki: “Şimdi siz buradan itibaren geldiği köyün mesafelerini ölçüp bir­birine tatbik ediniz. Adamın öldüğü bu yer hayra yöneldiği yere ya­kınsa Rahmet melekleri götürsün!” Bunun üzerine Allahu Teâlâ ve tekaddes hazretleri tevbe için gideceği köye: “Biraz yaklaş” diye ve müteveffanın kendi köyüne de: “Biraz uzak­laş” diye vahyeyledi. Rahmet ve azap meleklerine de: “Haydi şimdi her iki tarafı da ölçe­rek ikisi arsındaki mesafeyi mukayese ediniz.” diye emretti. Mücrim tevbe köyüne bir karış daha yakın bulundu ve bu cihetle mağrifet olundu.”

    [19]
    Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

    “...Rahmetim ise her şeyi kuşatır...”

    [20]
    Rivâyet edildiğine göre bedevî bir a’rap Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellema gelerek: “Mahlukâtı hesaba çekecek kimdir ya Rasûlullah?” diye sordu. O da “Allah Teâlâ ve Tebâreke hazretleri­dir” cevabını verince; “Bizzat kendisi mi?” diye sordu. Peygamberi­miz “evet” dedi. Bedevî: “Muhakkak, Kerîm olan, güçlü olunca affe­der, hesaba çekince de müsahama gösterir”[21] cevabını verdi.
    Cenâb-ı Hak hadis-i kutsî’de şöyle buyuruyor:
    “Benim rahmetim gadabımı sebgat etmiştir.”

    [22]
    Ey sâlik! Ehlullah tevbe hakkında şöyle buyurmuştur: “Benden inâbe tevbesini mi yoksa isticabe tevbesini mi soruyorsunuz?” dedi. Soran kişi de “İnâbe tevbesi nedir?” şeklinde sordu. “O Allah’ın se­nin üzerindeki kudretinin büyüklüğünü hissederek O’ndan kork­mandır.” Cevabını verdi. Aynı zât; “İsticabe tevbesi nedir?” diye sor­duğunda da; “Cenâb-ı Hakk’ın sana olan yakınlığını yürekten duya­rak O’ndan korkup ürpermendir.” Cevabını verdi. İsticabe tevbesi bir kulda gerçekleştiği zaman, o namaz kılarken kendisini meşgul eden, Allah’ın dışındaki herşeyden istiğfar eder. Bu tevbe kurb ehlinin bâ­tınları için mutlak lâzım olan bir tevbedir. Avamın tevbesi günahtan, ebrarın tevbesi gafletten, mugarrabinin tevbesi de bir lahza Allah’ı unutmaktandır. Peygamberlerin tevbesi ise ümmetlerinin mağfiret olunması içindir.
    Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem Hazretleri: “Bir kimse kal­ben ve ceseden ‘Estağfirullah’ zikr-i şerîfine devam ederse Cenâb-ı Allah, o kimsenin gamlarını feraha üzüntülerini sevince ve müzaya­kasını vüs’ate tebdil ile darlığını genişliğe çevirerek me’mûl olunma­dık umulmadık bir taraftan kendisini merzûk eder (rızıklandırır)”[23] buyurdu.
    Arifi billah “Verânın tamam olması için on şart vardır” buyur­muşlardır.
    Gıybetten hıfz-ı lisan
    Sû-i zandan ictinâb etmek
    Kimseyle alay etmemek (istihzâyı terk)
    Haramdan gözünü muhâfaza etmek
    Her zaman doğru sözlü olmak
    Kibir ve ucubdan sakınmak
    Allah’ın verdiği nimetlere hamd ve şükür etmek
    Malını Hak yoluna infak edip bâtıla israf etmekten kaçınmak
    Namazları devamlı ve huşû ile kılmak
    Şeriat ve sünnetten ayrılmamaktır
    Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Kalbinde hardal tanesi ağırlı­ğında imanı olanı cehennemden çıkarın. Sonra da izzetim ve ce­lalim hakkı için gece ve gündüz bir an bana iman edeni bana iman etme­yenle bir tutmam”[24] buyuruyor.



    [1] Yusuf Suresi, Âyet 53

    [2] Kenzul Hakaik, Beyhâki

    [3] Furkan Suresi, Âyet 70

    [4] El Hatib, tarihinde, Cabir (r.a)’dan rivâyet etti.

    [5] Âraf Sûresi, Âyet 31

    [6] Hadis-i Tirmîzi

    [7] Fetih Sûresi, Âyet 2

    [8] Hadis Buhârî

    [9] A’râf Sûresi Âyet 142

    [10] Câmiu's-Sagîr, Feyzu'l-Kadir 6

    [11] Şems Sûresi, Âyet 7-8

    [12] Müslim, İbni Mace, Edep: 58

    [13] Furkan Sûresi, Âyet 70

    [14] Hadis Sahih-i Buhari, c.5, s.77

    [15] Tahrim Sûresi, Âyet 8

    [16] Ebû Dâvud, İbni Mâce c.2, s.1421, h.no 4250

    [17] R. Salihin cilt.1 sayfa. 21 hadis. no 17

    [18] Ramus cilt. 1 sayfa. 242-2

    [19] Hadis Buhari, İbni Mâce,

    [20] A’raf Sûresi, Âyet 156

    [21] Ebu Davud, İbni Hanbel

    [22] Hadis-i Kudsî, Müslim

    [23] Tac Terc. c.5, s.270, H.No: 478

    [24] Hadis-i Kutsi, Buhari, Tac. Terc. c.5, s. 722, H.No: 1124


  6. 09.Şubat.2011, 08:35
    3
    Devamlı Üye
    NEFSİN MERTEBELERİ - NEFSİ EMMARE



    Nefs-i emmâre âyet-i kerîmede mübalağa sıgası ile “emmâretün” şeklindedir. Kötülüğü şiddetli emreden mânâsı vardır. Nefs-i emmârenin seyri ilallah Allah (c.c)’na dır. Âlemi, şehâdet âlemidir. Mahalli, sadırdır. Hâli meyildir. Dayanağı şeriattır. Nefsin sıfatları gayri meşru isteklerini yerine getirmek için Hakk’ın emirlerine uymayan, men ettiklerini fütursuzca yapan, şeytana uyan, keyfine, zevkine, günaha düşkün olan cühelâ, süfehâ ve erbâb-ı meâsînin nefsi­nin sıfatlarıdır.
    Nefs-i emmâre, echel-i eşya, aduvv-i ekber olup sinn-i kemâle ermemiş etfâl-i tarîkdir. Himmet ve gayreti kendi nefsini helâk etmek içindir. Onun arzusu veliyünniam olan Hz. Allah (c.c)’na karşı masiyet ve kendisine düşman olan şeytana itaattir. Nefis haddi zâ­tında ahkâm-ı şer’iyyeyi münkir ve bittabî Hakk’ın emr-i hilâfına hâkimdir. Çünkü tekâlif-i ilâhîyyenin icrası nefse pek ağır gelir. Bu se­bepten tezkiye-i nefs, tasfiye-i kalp zarurî olup tezkiye olmadıkça in­sanda yakîn hâlinin zuhuru güç olur. Huzur, saadet ve felâha an­cak nefs tezkiyesi ve kalp tasfiyesinden sonra erişilir. Sûrî olan ima­nın durumu safra hastalığına duçâr olan kimse gibidir. Onun vicdanı ne­bâtın lezzetinin hilâfına şahit olur. Balın halâvetini tadan insanın ancak o zaman safra hastalığından kurtulması mümkün olur. İnsan gü­nahlardan kurtulmak için ancak nefis tezkiyesi ile mutmain ol­duktan sonra hakîkat-i iman suret ve kuvvet bulur. Ve vicdanî olur ki bu kı­sım iman zevalden mahfuzdur. Elbette bu marazın idrâkine akl-ı mead olmak gerekir. Yoksa akl-ı maaşın endişesi kısa ve fikri nakıs olduğundan zâhiri noksan, bâtından bihâberdir. Çünkü akl-ı maaş mergub (rağbet edilmiş) ağniya ve erbâb-ı dünyadır. Zamîr-i kâsirü’l nazardır (kısa görüşlü). Akl-ı maad ise hadîdü’l basardır (keskin ba­kışlı, akıllı). Onların nasibi ise, enbiya ve evliyadır.
    Cenâb-ı Hak buyuruyor ki:
    “(Bununla beraber) nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis aşırı şe­kilde kötülüğü emreder; Rabbim acıyıp korumuş başka. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir.”

    [1]
    Nefsin efsûnuna ve mekrine aldanma ki nefis iki başlı ejderhaya benzer, seni helâk eder. Aklını başına al ve bunu ganimet bil ki Rah­met kapısı açıktır. Tevbe, bineyi acaip bir binektir ki bir lâhzada in­sanı zeminden feleklere yükseltir.
    Peygamber efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
    “Senin düşmanlarının en düşmanı, en şiddetlisi iki tarafın ara­sında bulunan nefistir.”

    [2]
    Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:
    “Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin mer­hamet sahibidir.”

    [3]
    Sıdk ve ihlâs ile ve bir daha işlememek şartı ile tevbe edenlerin tevbesi kabul edileceği gibi seyyieleri hasenâta tebdil olunacaktır.
    Peygamber efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem ashab-ı kiram ile bir gazveden gelmişlerdi. Buyurdular ki: “Hayırlı bir geliş geldiniz. Küçük cihaddan büyük Cihada geldiniz.” Dediler ki: “Büyük cihad nedir ya Rasûlallah?” Peygamberimiz cevaben şöyle buyurdular: “Kulun nefsi ve hevası ile cihad etmesidir.”

    [4]
    Nefis tezkiyesi için yapılan riyâzatın dört esâsı vardır. Az yemek (kıllet-i taam) az uyumak (kıllet-i nevm) az konuşmak (kıllet-i kelâm) ve halvet.
    1- Az yemek (kıllet-i taâm): İnsan nefsini azdıran şeylerin ba­şında yeme içmede sınır tanımamak gelir. Yemek ve iç­mekten başka nimet bilmeyenin ilmi az, sıkıntısı çok olur. İrfan ehli kişiler az ye­mek ve az içmekle vücuttaki fayda­sız şeyleri atarlar. İnsanın amacı suflî duyguları harekete geçi­ren yeme ve içme peşinde koşmak değil, ulvî duygu­lara yardımcı olacak kadar yemektir. Nitekim Kur’an’da:
    “Yiyiniz, içiniz israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez”[5] buyurulur.
    Hazret-i Peygamber ve ashâbının çoğu zaman oruçlu bulunma­ları, ta­savvuf ve tarikat ehli için dayanak olmuştur. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem “İnsanoğlu karnından daha kötü bir kap doldurma­mıştır. İnsana belini doğrultacak birkaç lokma yeter” [6] bu­yurmakta­dır.
    2- Az uyumak (kıllet-i nevm): Az uyumak Allah’a dönüşün ifâde­sidir. Çünkü uyku organları tembelleştirir. Az uyumak ise, kalbi ci­lâlandırır, nurlandırır. Az uyumak açlık ve az yeme sonucu elde edi­lir. Çünkü tok karın uykuyu artırır.
    Cenâb-ı Hak Teâlâ peygamberimiz hakkında şöyle buyuruyor:
    “Böylece Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni doğru bir yola iletir.”

    [7]
    Hazret-i Peygamberin gelmiş geçmiş bütün günahlarının bağış­landığı halde gece az uyuyup kalan zamanını ibâdetle geçirmiş ve bunu şükredici bir kul olarak yaptığını ifade buyurmuştur.
    Kur’an’da geceleyin yatağından kalkıp Rablerine korku ve ümitle dua edenler övülür. Rasûlullah efendimize teheccüd namazı emre­dilmiştir. Peygamberimiz ise, teheccüd namazını ümmetine tav­siye etmiştir. Az uyumak hem bedene hem de ruha rahatlık verir. Uykuda ölçü vücudun dinlenmesine yetecek kadar olanıdır; vücuda eziyet olacak bir uykusuzluk değil.
    3- Az konuşmak (kıllet-i kelâm): Konuşmak insanın fazîletidir. Fazlası ziyân, azı vakar ifadesidir. Az konuşan kınanmadığı gibi iti­bârı da çok olur. Çok konuşmak kişinin ayıplarını ortaya koyar ve küçültür, dilini tutanın günahları az, kalbi rahat olur.
    Ukbe bin Âmir, Rasûl-i Ekrem’e kurtuluş çaresini sorduğunda şu cevabı almıştı: “Dilini tut, evin geniş olsun ve günah ve hatalarına ağla.”[8]
    Allah insana iki kulak bir ağız verdiğine göre insanın iki dinleyip bir söylemesi esastır. Kur’anın ilk emri “oku” olduğuna göre konuş­mak değil ilme sarılmak gerekir.
    4-Halvet (Uzlet) ve Çile: Halvet tasavvuf ıstılahında tarikata giren bir müridin muayyen bir zaman sonra şeyhinin emriyle insanlardan uzaklaşarak tekkelerin çilehâne veya halvethâne denilen özel bir bö­lümünde inzivâ hayatı yaşaması, kendini Hakka vermesidir. Halve­tin gâyesi kalpten masivâyı çıkarmaktır. Gönlü ağyardan temizle­mek, Hakk’ın sayısız nimetlerini düşünüp şükretmektir. Halvet ve çilenin kırk gün olmasının Kur’an ve Sünnet’ten mesnedleri vardır.
    Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:
    (Bana ibadet etmesi için) Musa'ya otuz gece vâde verdik ve ona on gece daha ilâve ettik; böylece Rabbinin tayin ettiği vakit kırk geceyi buldu.

    [9]
    İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Rasûlullah aleyissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Kim kırk sabah Allah'a ihlâslı olursa, kalbinden lisanına hikmet çeşmeleri akmaya başlar.”

    [10]
    Cenâb-ı Hak Hâdi-i Mutlak hazretleri kendi hikmetiyle zâtının sırlarını görünmeyen semâsından tabiat-ı küllîye olan arzına indirip, isim ve sıfatlarının husûsiyetlerini izhar etmek için o eser nutfelerinin incisini sadefinin içinde gizlemiştir. Fakat nefsinin karanlıklarına gömülen insanlar yaratılışından evvel nail olduğu değer ve faziletini unutarak dünyaya ve nefsin şehvetlerine cânı gönülden meyledince hayvanlık sıfatına yönelmiş; âbâ ve ecdadlarını katiyyen hatırlarına getirmeyip başlangıç ve sonlarıyla ilgilenmeyip tamamıyla unut­muşlardır.
    Sonra Cenâb-ı Hak onları bu gaflet uykusundan uyandırıp on­lara hidâyet yolunu göstermek, iç ve dışlarını temizleyip günahların­dan arındırmak için peygamberler ve kitaplar göndermiştir. Tâ ki be­şerî karanlıklardan, nefsin kötülük ve arzularından kurtulup gönül âle­minde ilâhî kandilleri yansın ve orayı aydınlatsın. Böylece içlerin­deki şehvet arzularını, kötülük ve hainliklerini görüp anlayabilsinler. Üzerlerindeki nefsânî kötülükleri terkedip nurlar âlemini keşfet­meye çalışsınlar. Ve ilk asırlarını hatırlayıp ona dönerek arzu ve is­tekte bulunsunlar.
    Evliyaullah buyurmuşlardır ki: İnsanın cesedinde iki ruh vardır. Bunların birine hayvanî, diğerine insanî ruh demişlerdir. Onların hayvanî ruh dedikleri lâtîf cevher insan vücudu içerisinde bir buhar-ı zulmanî olup bedende olan hayat, his ve iradî hareketleri taşır. Bu ruha nefs-i behimiyye, yani hayvanî nefs denir.
    İnsan ruhu denilen cevherse nefs-i nâtıkadır ki bu maddeden ayrı bir cevher sayılmıştır. Lâkin kendi fiil ve hareketlerinde maddeye yakın ve onunla beraberdir. Ve ancak bu nefistir ki levvâme, mülhime, mutmainne, râdiye, mardiye ve sâfiye adlarıyla adlandı­rılmıştır. Bu nefs acaba ne çeşit sıfatlarla sıfatlanınca bu isimlerden biriyle anılıyor?
    Eğer nefs-i nâtıka şehvânî nefsin her dediğini yapar, ona itaatli olur her hâliyle ona uygun hareket eder ve onun hükmü altında bu­lunursa buna nefs-i emmâre denir.
    Eğer şehvanî nefsin verdiği emirleri sükûnetle karşılar, Allah (c.c)’na bağlı olur fakat yine kendinde fâni şehvetlere meyil olursa ona levvame nefs denir.
    Eğer bu meyil yok olmuş, şehvanî nefisle mücadelede metanet göstermişse ve kendi iç âlemine dönüp ilham almaya kabiliyet ka­zanmışsa buna da nefs-i mülhime denir.
    Eğer şehvanî nefsin hükmü altından çıkıp ubudiyet makamına yükselmiş ve ızdırapları dinmişse, helâlı dışında bütün şehvetlerini tamamen susturmuş ise buna da nefs-i mutmainne denir.
    Eğer bu makamdan ilerleyip bütün makamları gönlünden atmış arzu ve isteklerinden vazgeçip her şeyden fânî oldu ise buna da nefs-i râdiye ismi verilir.
    Eğer bu hâli kemal derecesini bulursa Allah indinde makbul olur. Ve insanların yanında kalplerin sevgisini kazanmasıyla hürmete lâ­yık olur. Buna da nefs-i mardiyye adı verilir.
    Bütün arzu, istek ve varlıklardan soyunup Cenâb-ı Hakk’ın sıfat­larıyla muttasıf olup kendisine manen hilat giydirilip irşad maksa­dıyla insanlar arasına gönderilirse buna da nefs-i sâfiye denir.
    Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:
    “Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verene. Sonra da ona iyilik ve kötü­lükleri ilham edene yemin ederim “

    [11]
    Bir kutsî hadiste Cenâb-ı Allah buyuruyor:
    “Kulum bana bir karış yaklaşırsa ben de ona bir arşın yaklaşırım; o bana bir arşın yaklaşırsa ben de ona bir kulaç yaklaşırım; o bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak varırım.”

    [12]
    Böylece onun lûtfu onları öyle bir cezbe ile huzura çekmiştir ki onları âdet ve tabiatlarından tamamen uzaklaştırmıştır. O cezbe ile onlar yine Hazret-i Ehadiyyete gitmişlerdir. Kendi sıfatlarını onun sı­fatla­rında mahvetmişlerdir. Zira onlar tam kullukla sıfatlanmış ol­dukla­rından onun rububiyetinde hiçbir anlaşmazlık kalmayıp onunla mutmain olmuşlardır.
    Nefs-i emmâre, günah-ı kebaîre irtikâbiyle me’luf olur. Ferâiz-i İlâhîyye’yi terk eden kalp nur-ı ilâhîden mahrum olup zulmette kalır. Kalbine havf-i İlâhî gelmez. O kimse kötülüğü arzu edip günah işle­mekle muhakkak zarar görüp hâib ve hâsir kalıp mahrum ve hüsran olmuştur.
    Bu sâliklerin seyr-i sülûkunda vâsıl-ı ilallah olmak için yedi ma­kam vardır. Bu makamlar da şunlardır:
    Ağyarın zulmet makamı olup nefs-i nâtıka, EMMÂRE adını al­mıştır.
    Nurlar makamı olup bu nefis orada LEVVÂME adını almıştır.
    Esrâr makamı olup bu nefis o makamda MÜLHİME adını almış­tır.
    Kemal makamı olup bu nefis de o makamda MUTMAİNNE adını almıştır.
    Kavuşmak makamı olup bu nefis orada RÂDİYE adını almıştır.
    Fiillerin tecellileri makamı olup bu nefis de MARDİYYE adını al­mıştır.
    Sıfat ve isimlerin tecelli makamı olup bu nefis SÂFİYE adını al­mış­tır.
    Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:
    “Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin mer­hamet sahibidir.”

    [13]
    Cenâb-ı Hak Hazretleri, küdsiyyü’l-sıfat bir racul-i salih, bir veli kulunu, kullarını irşad için gözler önüne koymuştur. Ulûm-ı zâhiriyeyi tedris ve talim için her zaman âlimler yetiştirmiş olduğu gibi ulûm-ı bâtıniyeyi tâlim için de hiçbir zaman ehlullahı eksik bu­yurmamıştır. Bu manevî yola girmeyi istemeyen nefs-i emmâre sa­hibi kullara karşı, Allah’ın bir hucceti olmak üzere, icâzeti tevâtürle sâbit bulunan, ârifi billah olan velisini insanlar arasında ivazsız, ga­razsız ve bir menfaât mukâbilinde olmayarak, li vechillah Hakk yo­luna, şeriat-ı mudahharanın emirlerine davet eden kimsedir. Bedenî hastalıklardan şifayâb olmak için bir tabibin teşhis ve tedâvisine ihti­yacın lüzûmu bilindiği gibi kibir, hased, hubb-i dünyâ vesâir emraz-ı kalbiyenin tedavisi için, bir hâzik tabibin tedavisine daha ziyade ihtiyac olunduğundan, bir kulun, sayü gayretle çalışarak insanları salâhî hâle teşvik ve tergib edip Allah’ın emrini kullara tebliğ etmesi lâzımdır.
    İşte bu hikmete mebnî Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem efen­dimiz hazretleri, Hz. Ali (k.v.) efendimize; “Yâ Ali! Senin delâletinle Cenâb-ı Allah’ın bir şahsı hidâyete ulaştırması dünya ve mâ-fî-hâ’nın senin olmasından daha hayırlıdır”[14] buyurmuştur.
    Cenâb-ı Hak buyurdular ki:
    “Ey iman edenler! Samîmi bir tevbe ile Allah (c.c)’na dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter. Peygamberi ve Onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cen­netlere sokar. Onların önlerinden ve sağlarından (amellerinin) nûrları ay­dınlatıp gider de, “Ey Rabbimiz! Nûrumuzu bizim için tamamla, bizi ba­ğışla; çünkü sen her şeye kadirsin” [15] derler.
    Peygamberimiz sallallâhu aleyhi vesellem: “Günahdan tevbe eden hiç günahı olmayan kimse gibidir”[16] buyurmuştur.
    Tevbe eden kimse Cenâb-ı Hakk’ın dostudur. Çünkü Allah’ın hi­dâyet ve inâyet ettiği kimseye bir işaret kâfî gelir. İcmâ-i ümmete göre tevbe etmek vâciptir. Çünkü yasak edilen şeyleri terk etmek ve emrettiklerini devamlı yapmak kulların üzerine borçtur. Şer’an tevbenin mânâsı ma’siyyetten itaate rucûdur. Tevbe, bütün makamatın esası, cem’î hayratın anahtarı, cümle menâzilin kalbi, bütün muamelatın aslıdır. Bundan dolayı sofiye meşâyihi ona “bâbü’r-rahme” vasfını vermiş­lerdir ki, kurb-ı ilâhî mertebelerinin il­kidir. Mağrib tarafından tevbe kapısı, insanlar için kıyamete kadar açıktır.
    Ebû Hureyre’nin rivâyet ettiği bir hadiste: “Bir kimse güneş mağribden doğmadan evvel tevbe ederse Allah onun tevbesini kabul eder”[17] hadisi ile, Hz. Ömer’in “tevbe kapısı nedir!” sualine cevap olan “Tevbe kapısı, mağrib cihetinin ardındadır. Onun altından iki kanadı vardır ki, inci ve yâkut ile murassâdır. İki kanadın arası suratle giden bir süvarinin gidişine göre kırk senelik yoldur. Allahu Teâlâ onu yarattığından beri, açık durmaktadır. Güneş mağribden doğuncaya kadar açık duracaktır.”[18] Hadisine işarettir.
    Ebu said el-Hudrî (r.a)’dan Nebî sallallâhu aleyhi vesellem Efen­dimiz hazretlerinin şöyle buyurduğu rivâyet olunmuştur: “Benî İsrail içinde bir kimse vardı. O doksan dokuz insan öldürmüştü. Sonra bu adam evinden çıkıp o zamanın büyük alimlerine bu cinâyetlerinin tevbe ile af imkânını sormağa başlamıştı. Önce bir rahibe varıp sordu ve “Acaba benim için tevbeden istifade imkânım var mıdır?” dedi. Rahip: “Hayır yoktur” diye cevap verdi. Bu menfî cevap üzere katil o rahibi de öldürdü. Sonra bu adam yine sormağa başladı. Sor­dukla­rından bir kişi ona: “Sen, Nusrat köyüne ve oradaki mabede git, orada bir takım insanlar Allah (c.c)’na ibadet ederler. Sen de on­larla beraber Allah (c.c)’na ibadet et, günahlardan tevbe eyle ve bir daha da memleketine dönüp gitme. Çünkü orası kötü bir mıntıka­dır.” dedi. Katil Nusrat köyüne yönelip giderken yolun tam orta­sında (Eceli geldi) ölüm erişti. Tevbekâr olmak için gideceği köye doğru göğsü ile yönelerek öldü. Şimdi Rahmet melekleri ile azap melekleri muhâsamaya başladılar. Rahmet melekleri: “Bu tevbeye niyet ederek ve kalbi ile Allah (c.c)’na yönelerek geldi” diyorlardı. Azap melekleri de: “Bu adam asla hiçbir hayır işlememiş” diyor­lardı. Bu sırada insan suretinde bir melek geldi. Bu meleği hakem ta­yin ettiler. O da dedi ki: “Şimdi siz buradan itibaren geldiği köyün mesafelerini ölçüp bir­birine tatbik ediniz. Adamın öldüğü bu yer hayra yöneldiği yere ya­kınsa Rahmet melekleri götürsün!” Bunun üzerine Allahu Teâlâ ve tekaddes hazretleri tevbe için gideceği köye: “Biraz yaklaş” diye ve müteveffanın kendi köyüne de: “Biraz uzak­laş” diye vahyeyledi. Rahmet ve azap meleklerine de: “Haydi şimdi her iki tarafı da ölçe­rek ikisi arsındaki mesafeyi mukayese ediniz.” diye emretti. Mücrim tevbe köyüne bir karış daha yakın bulundu ve bu cihetle mağrifet olundu.”

    [19]
    Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

    “...Rahmetim ise her şeyi kuşatır...”

    [20]
    Rivâyet edildiğine göre bedevî bir a’rap Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellema gelerek: “Mahlukâtı hesaba çekecek kimdir ya Rasûlullah?” diye sordu. O da “Allah Teâlâ ve Tebâreke hazretleri­dir” cevabını verince; “Bizzat kendisi mi?” diye sordu. Peygamberi­miz “evet” dedi. Bedevî: “Muhakkak, Kerîm olan, güçlü olunca affe­der, hesaba çekince de müsahama gösterir”[21] cevabını verdi.
    Cenâb-ı Hak hadis-i kutsî’de şöyle buyuruyor:
    “Benim rahmetim gadabımı sebgat etmiştir.”

    [22]
    Ey sâlik! Ehlullah tevbe hakkında şöyle buyurmuştur: “Benden inâbe tevbesini mi yoksa isticabe tevbesini mi soruyorsunuz?” dedi. Soran kişi de “İnâbe tevbesi nedir?” şeklinde sordu. “O Allah’ın se­nin üzerindeki kudretinin büyüklüğünü hissederek O’ndan kork­mandır.” Cevabını verdi. Aynı zât; “İsticabe tevbesi nedir?” diye sor­duğunda da; “Cenâb-ı Hakk’ın sana olan yakınlığını yürekten duya­rak O’ndan korkup ürpermendir.” Cevabını verdi. İsticabe tevbesi bir kulda gerçekleştiği zaman, o namaz kılarken kendisini meşgul eden, Allah’ın dışındaki herşeyden istiğfar eder. Bu tevbe kurb ehlinin bâ­tınları için mutlak lâzım olan bir tevbedir. Avamın tevbesi günahtan, ebrarın tevbesi gafletten, mugarrabinin tevbesi de bir lahza Allah’ı unutmaktandır. Peygamberlerin tevbesi ise ümmetlerinin mağfiret olunması içindir.
    Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem Hazretleri: “Bir kimse kal­ben ve ceseden ‘Estağfirullah’ zikr-i şerîfine devam ederse Cenâb-ı Allah, o kimsenin gamlarını feraha üzüntülerini sevince ve müzaya­kasını vüs’ate tebdil ile darlığını genişliğe çevirerek me’mûl olunma­dık umulmadık bir taraftan kendisini merzûk eder (rızıklandırır)”[23] buyurdu.
    Arifi billah “Verânın tamam olması için on şart vardır” buyur­muşlardır.
    Gıybetten hıfz-ı lisan
    Sû-i zandan ictinâb etmek
    Kimseyle alay etmemek (istihzâyı terk)
    Haramdan gözünü muhâfaza etmek
    Her zaman doğru sözlü olmak
    Kibir ve ucubdan sakınmak
    Allah’ın verdiği nimetlere hamd ve şükür etmek
    Malını Hak yoluna infak edip bâtıla israf etmekten kaçınmak
    Namazları devamlı ve huşû ile kılmak
    Şeriat ve sünnetten ayrılmamaktır
    Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Kalbinde hardal tanesi ağırlı­ğında imanı olanı cehennemden çıkarın. Sonra da izzetim ve ce­lalim hakkı için gece ve gündüz bir an bana iman edeni bana iman etme­yenle bir tutmam”[24] buyuruyor.



    [1] Yusuf Suresi, Âyet 53

    [2] Kenzul Hakaik, Beyhâki

    [3] Furkan Suresi, Âyet 70

    [4] El Hatib, tarihinde, Cabir (r.a)’dan rivâyet etti.

    [5] Âraf Sûresi, Âyet 31

    [6] Hadis-i Tirmîzi

    [7] Fetih Sûresi, Âyet 2

    [8] Hadis Buhârî

    [9] A’râf Sûresi Âyet 142

    [10] Câmiu's-Sagîr, Feyzu'l-Kadir 6

    [11] Şems Sûresi, Âyet 7-8

    [12] Müslim, İbni Mace, Edep: 58

    [13] Furkan Sûresi, Âyet 70

    [14] Hadis Sahih-i Buhari, c.5, s.77

    [15] Tahrim Sûresi, Âyet 8

    [16] Ebû Dâvud, İbni Mâce c.2, s.1421, h.no 4250

    [17] R. Salihin cilt.1 sayfa. 21 hadis. no 17

    [18] Ramus cilt. 1 sayfa. 242-2

    [19] Hadis Buhari, İbni Mâce,

    [20] A’raf Sûresi, Âyet 156

    [21] Ebu Davud, İbni Hanbel

    [22] Hadis-i Kudsî, Müslim

    [23] Tac Terc. c.5, s.270, H.No: 478

    [24] Hadis-i Kutsi, Buhari, Tac. Terc. c.5, s. 722, H.No: 1124


  7. 26.Şubat.2011, 12:10
    4
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,584
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 335
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: nefs nedir? nefsi emmare ve nefsin mertebeleri

    1- Nefs-i Emmâre: Allah'ın emirlerine uymayan, yasaklarını çekinmeden yapan ve zevkine tabi olan nefistir.

    2- Nefs-i Levvâme: Allah'ın emirlerine bazen uyan, bazen uymayan, işlediği günahlardan dolayı üzülen ve sevaplardan dolayı sevinen nefistir.

    3- Nefs-i Mülheme: Mümkün mertebe Allah'ın emir ve yasaklarına uyan nefistir.

    4- Nefs-i Mutmainne: İmân esaslarına inanan, İslâm'ın emir ve yasaklarına uyan, bu konularda hiç bir şüphe ve tereddüdü olmayan, neticede Allah ile manevî bir bağ kuran ve bunun lezzetine ulaşan nefistir.

    5- Nefs-i Radiye: Her yönüyle Hakk'a yönelen, Allah'tan gâfil olmama şuuruna eren ve O'ndan razı olan nefistir.

    6- Nefs-i Mardiyye: Bütün benliği ile Hakk'a teslim olan ve böylece Allah'ın kendisinden razı olduğu nefistir (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul 1970, VIII, 5817).

    7- Nefs-i Kâmile: Bütün kötülüklerden sıyrılıp manevi olgunluğa eren nefis. Bu mertebeye erişen bir kişinin bütün sıfatları güzeldir ve her hali ibadet sayılır (Süleyman Uludağ, Kuşeyri Risalesi tercümesi, s. 222, 277, 290).


  8. 26.Şubat.2011, 12:10
    4
    Moderatör
    1- Nefs-i Emmâre: Allah'ın emirlerine uymayan, yasaklarını çekinmeden yapan ve zevkine tabi olan nefistir.

    2- Nefs-i Levvâme: Allah'ın emirlerine bazen uyan, bazen uymayan, işlediği günahlardan dolayı üzülen ve sevaplardan dolayı sevinen nefistir.

    3- Nefs-i Mülheme: Mümkün mertebe Allah'ın emir ve yasaklarına uyan nefistir.

    4- Nefs-i Mutmainne: İmân esaslarına inanan, İslâm'ın emir ve yasaklarına uyan, bu konularda hiç bir şüphe ve tereddüdü olmayan, neticede Allah ile manevî bir bağ kuran ve bunun lezzetine ulaşan nefistir.

    5- Nefs-i Radiye: Her yönüyle Hakk'a yönelen, Allah'tan gâfil olmama şuuruna eren ve O'ndan razı olan nefistir.

    6- Nefs-i Mardiyye: Bütün benliği ile Hakk'a teslim olan ve böylece Allah'ın kendisinden razı olduğu nefistir (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul 1970, VIII, 5817).

    7- Nefs-i Kâmile: Bütün kötülüklerden sıyrılıp manevi olgunluğa eren nefis. Bu mertebeye erişen bir kişinin bütün sıfatları güzeldir ve her hali ibadet sayılır (Süleyman Uludağ, Kuşeyri Risalesi tercümesi, s. 222, 277, 290).





+ Yorum Gönder