Konusunu Oylayın.: Manevi hastalıklar nelerdir?

5 üzerinden 3.43 | Toplam : 7 kişi
Manevi hastalıklar nelerdir?
  1. 10.Kasım.2009, 00:36
    1
    Misafir

    Manevi hastalıklar nelerdir?






    Manevi hastalıklar nelerdir? Mumsema Manevi hastalıklar nelerdir? Manevi hastalıkların isimlerini yazar mısınız ?


  2. 10.Kasım.2009, 00:36
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 10.Kasım.2009, 01:13
    2
    esin-ti
    ♥• ραyLαşмακ güzéLdiя •♥

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 11.Ocak.2009
    Üye No: 46167
    Mesaj Sayısı: 2,863
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 33

    --->: manevi hastalıklar nelerdir?




    Kibir
    öfke
    gurur
    hased
    cimrilik
    riya
    tembellik
    inat
    kıskançlık


  4. 10.Kasım.2009, 01:13
    2
    ♥• ραyLαşмακ güzéLdiя •♥



    Kibir
    öfke
    gurur
    hased
    cimrilik
    riya
    tembellik
    inat
    kıskançlık


  5. 10.Kasım.2009, 11:45
    3
    Hüsran
    Hüsran`a Uğramak

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 12.Temmuz.2009
    Üye No: 49180
    Mesaj Sayısı: 112
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 2

    --->: manevi hastalıklar nelerdir?

    MANEVİ HASTALIKLAR

    1- RİYA:

    İnsanın manevi hayatını hasta eden bazı hastalıklar vardır. Bu hastalıkların başında riya gelmektedir. Riya İhlasın zıddıdır.
    Riya; diğer insanların görmesi bilmesi amacıyla yapılan her türlü iştir. Riya kalbi bir niyettir. Yani beni görsünler diyerek Allahu Zülcelal'in rızasını bırakıp kalben niyet etmek riyadır. Bu durum çok tehlikelidir. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.v) bir Hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;

    'Sizin müptela olmanızdan korktuğum şeylerin en korkuncu küçük şirktir.' Sahabeler; 'Ey Allah'ın Resulü! Küçük şirk nedir?' diye sordular. Hz. Peygamber (a.s.v) buyurdu ki;
    'Küçük şirk riyadır. Allah kıyamet gününde kullarına yaptıkları amellerine göre mükafat verirken, riyakarlara şöyle seslenecektir; Dünya da riyakarlık yaptığınız kimselere gidin, bakın. Onların yanında mükafat bulabilecek misiniz?'

    İnsan amelini, emeğini boşa çıkarmamak için ilk önce amelden önce niyetini Allah için yapması lazımdır. Allahu Zülcelal insana bir şey vermedikten sonra, gösteriş yaptığı insanlar ona hiçbir şey veremez. Onun için herhangi bir iş yaparken ilk önce Allah'ın rızasını düşünüp daha sonra o işi yapmak lazımdır.
    Hz. Peygamber (a.s.v) başka bir Hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
    'Kıyamet günü riyakar adama, 'Ey Facir, ey gaddar, ey gösterişci, amelin mahvoldu, mükafatın kayboldu! Amelini kime gösteriş için yaptıysan, git ondan mükafatını al!' denir.' (İbn Ebi'd-dünya)

    Fudayl bin İyad (rh.a) şöyle demiştir. 'İnsan yaptığı amelle riyakarlık yapmaya alışırsa, yapmadığı amelle de riyakarlık yapar.' Böyle bir kimse kendisine itibar kazandırabilen amelleri yapmadığı halde yaptığını idiia eder veya o vehmi verir. Nitekim Allahu Zülcelal böyle kimseler hakkında şöyle buyurmuştur;
    'Yapmadıkları amellerle övülmek isterler. Sen bunların azabtan kurtulacaklarını zannet-me.' (Al-i İmran;188)

    Hasan-ı Basri (rh. a) şöyle demiştir;
    'Riyakar insan, Allahu Teala'nın takdirini değiştirmeye kalkışır. Çünkü o, Allahu Teala'nın yanında kötü iken, kendisini iyi göstermeye çalışır. Halbuki yapması gereken şey, kötü olduğu halde, kendisini iyi göstermek değil, iyi olmasını gerçekleştirmektir.'

    Katade şöyle demiştir;
    'Kul riyakarlık yaptığı zaman, Allahu Teala meleklere; 'Bakın, bu kulum beni hafife alıyor.' der. Çünkü bu kul insanları memnun etmeyi, Allahu Teala'yı memnun etmekten üstün tutuyor. Bu da dolaylı olarak insanları Allahu Teala'dan üstün tutmak demektir.'

    Riyakar insan, riyakarlığını farketmez. Fark etse de inkar eder. İhlas sahibi insan ise, ihlasını yeterli bulmadığı için riyakar olduğunu söyler. Onun için Fudayl bin İyad (rh.a); 'Riyakar bir kimse görmek isteyenler bana baksınlar' demiştir.

    Hülasa; riya yapmak cehalet eseridir. Onun için riya yapan bir kimse Alim de olsa, cehalete mağlup düşmüş demektir. Çünkü riya yapan kimse çok yanlış tercihler yapar. O ebedi bir sevabı eline geçip geçmeyeceği belli olmayan kısa ömürlü bir dünya çıkarına feda eder ve kendisi gibi aciz ve zararı yararından fazla olan birkaç insanın rıza ve memnuniyetini, herşeye gücü yeten ve hem rızkını, hemde ecelini elinde bulunduran Allahu Teala'nın rıza ve memnuniyetinden üstün tutar. Halbuki Allahu Teala merhamet ve yardımını kesip bu kimseyi gözlerine girmek istediği insanlara bıraksa, tercihte ne kadar büyük bir hata yapmış olduğunu anlamakta gecikmez. Çünkü bu insanlar ona ne bir rızk verebilirler, ne onun ömrünü uzatabilirler, ne de ondan belaları defedebilirler.

    ZAMAN İTİBARİYLE RİYA ÜÇ KISIMDIR

    Birincisi; amele başlamadan önceki riyadır. Bu riya, yapılacak olan işin Allah için değil, gösteriş, hesap için olduğunu önceden tayin eder. En kötü riya budur.
    İkincisi; amel esnasında oluşan riyadır. Bu olayda amele, Allah rızası için başlanır, fakat onun yapılması sırasında riya meyli doğar ve güçlenip ağır basar. Bu iki riya ameli bozarlar.
    Üçüncüsü; Amel Allah rızası için yapılıp tamamlanır,, fakat ondan sonra riya duygusu kendisini gösterir ve kişi, yaptığı ameli söyleyip teşhir eder ve duyulup takdir edilmesinden hoşlanır. Bu riya, amelin aslını bozmaz fakat sevabını götürür.
    Bir adam gece şu kadar Kur'an okuduğunu söyleyince, Abdullah ibn-i Mesud (r.a) ona; 'Senin bu okumandan nasibin onu söylemekten ibarettir.' Demiştir.
    Başkalarını hayra teşvik etmek niyetiyle amelini söylemek riya değildir. Ancak niyet aldatıcı da olabilir. Bu sebeble amelini teşvik için söylediğini zanneden bir kimsenin, aslında kendi nefsini tatmin etmek ve gösteriş yapmak içinde söylemiş olması muhtemeldir. Bu yüzden çok zorunlu bir durum hasıl olmadıkça amelini diline dolamaktan sakınmak, onun sevabını muhafaza etmek açısından en selametli bir yoldur.

    İnsanı riya yapmaya götüren iki sebeb vardır. Bunlardan birisi çıkar beklentisi, diğeri de sevgi kazanmak ve takdir toplamak hevesidir. Riyayı doğuran sebebler bunlar olduğuna göre, ondan kurtulmanın çaresi de bunlardan sakınmaktır. Bize yarayacak olanda budur. Eğer hakikaten nefsimizi seviyorsak onun istek ve arzularına uymayıp, Allahu Zülcelal'in emir ve nehylerine sarılmamız lazımdır.
    Ebu Osman el-Medeni şöyle anlatmıştır;
    Bir gün medineye gittim. Orada insanların bir kimsenin etrafında toplandıklarını gördüm. 'Bu kimdir?' diye sordum. 'Ebu Hureyre' dediler. Ona yaklaştım ve önüne oturdum. İnsanlara hadis rivayet ediyordu. Sözlerini bitirince ona;
    'Resulullah (a.s.v)'dan işitip anladığın ve hatırında kalan bir hadis-i bana rivayet etmeni istiyorum!' dedim. Ebu Hureyre (r.a);
    'Sana Resulullah (a.s.v)'ın bana söylediği, ezberlediğim bir hadis-i şerif-i rivayet edeyim.' dedi ve dedikten sonra bayıldı. Biz biraz bekledik, Ebu Hureyre ayılınca şöyle dedi;
    'Sana Resulullah (a.s.v)'ın buyurduğu bir hadis-i şerifi rivayet edeceğim. Bir gün Resulullah (a.s.v) ile birlikte Beytullah'ta idim. Yanımızda ikimizden başka hiç kimse yok idi.' dedi ve tekrar bayıldı. Sonra ayılınca yüzünü sildi ve şöyle devam etti;
    'Sana Resulullah (a.s.v)'ın buyurduğu bir hadis-i şerifi rivayet edeceğim. Bir gün Resulullah (a.s.v) ile birlikte Beytullah'ta idim. Yanımızda ikimizden başka hiç kimse yok idi.' dedi ve tekrar bayıldı, neredeyse yüz üstü düşecekti. Ben düşmemesi için onu tuttum. Ayılınca;
    'Bana Resulullah (a.s.v) şöyle buyurdu; Kıyamet gününde Allahu Teala kulları arasında hüküm vermek için tecelli eder. Bütün ümmetler dizleri üzerinde oturmuşlardır. İlk sorguya çekilecekler; Allah yolunda şehid düşen, Kur'an okumayı öğrenen ve çok malı olan zengin kişilerdir.
    Kıyamet günü halktan ilk hüküm verilecek şehid olmuş kimsedir. Ki huzura getirilir. Allahu Teala ona nimetlerini bildirir. O da onları bilir. Allahu Teala;
    'Bu nimetlere karşılık ne yaptın?' buyurur. O kimse;
    'Sen'in yolunda savaştım. Ve şehid düştüm' der. Allahu Teala;
    'Yalan söyledin. Çünkü sana cesur desinler diye savaştın ve sana da bu söz söylenmişti.' buyurur. Sonra emredilir. Ve yüzü üzerine sürüklenerek cehenneme atılır.
    İlim öğrenip, öğreten ve Kur'an okuyan kimse getirilir. Allahu Teala ona iyilik nimetlerini bildirir, o da nimetleri ikrar eder. Allahu Teala;
    'Bu nimetlere karşılık ne yaptın?' buyurur. O kimse;
    'Ya Rabb ilim öğrendim. Kur'an okudum.' cevabını verince, Allahu Teala;
    'Hayır, yalan söylüyorsun. İlmi sana alim desinler diye öğrendin. Kur'anı sana ne güzel okuyor desinler diye okudun ve sana da böyle denildi.' buyurur. Sonra emredilir. Bu kimse yüzü üstüne sürüklenerek cehenneme atılır.
    Allahu Teala'nın kendisine zenginlik verdiği ve her türlü servetten ihsan buyurduğu kimsedir ki, huzura getirilir. Allahu Teala ona ihsan buyurduğu nimetleri sayar. O da itiraf eder. Allahu Teala;
    'Bu ni;metlere karşılık ne yaptın?' buyurur. O kimse;
    'Ya Rab! Servetimi sadece senin uğrunda, sevdiğin yollarda harcadım.'; deyince, Allahu Teala;
    'Hayır! Yalan söylüyorsun, bunları sana cömert desinler diye yaptın.' buyurur. Sonra emrolunur. O kimse yüzü üstüne sürüklenerek cehenneme atılır.
    Ey Ebu Hureyre! Bu üç sınıf kimse Allahu Teala'nın kulları içerisinde kıyamet gününde cehennemi tutuşturan ilk odun olacaklardır. (Müslim)

    Buradan da anlaşıldığına göre riyanın sayılamayacak kadar çok zararı vardır. Her insan riyadan uzak durmanın çaresine başvurması lazımdır. İnsan biraz kendisine çeki düzen vermeli, riya niyetini kalbinden söküp atmalı ve niyetinin sadece ve sadece Allahu Zülcelal'in rızası için olmasına gayret göstermelidir. İnsanın bünyesi zayıf olduğundan dolayı bu riyadan muhafaza olmak için Hz. Peygamber (a.s.v)'in emrettiği şu dua her sabah üç kez okunmalıdır;

    'Allahümme innâ neûzü bike min en nüşrike bike şey'en na'lemühü ve netağfiruke limâ lâ na'lemühü.'
    Kim bu duayı her sabah üç defa okursa, Allahu Zülcelal o kimseyi inşaallahu Teala riyadan muhafaza eder...


    2- KİBİR

    Kalbi huzurunu bozan manevi hastalıklardan birisi de kibirdir. Kibir insanın kendisi başkalarından büyük olduğunu zannetmesi, tekebbür ise, bu düşünceyi hareketleri ile ortaya koymasıdır. Halbuki büyük olduğunu iddia etmek ancak Allahu Zülcelal'e layıktır. Mahlukattan kim bunu iddia ederse o yalancıdır. Kibirli olan insanın durumu çok tehlikelidir. Nitekim Allahu Zülcelal bir ayet-i kerime de şöyle buyurmuştur;
    'Kibirlenen ve büyüklenenlerin, Allah kalblerini mühürlemiştir.' (Mü'min;35)

    Kibir sahipleri tefekkür etmekten ve ibret almaktan mahrumdurlar. Şunu çok iyi bilmek lazımdır ki, kim kendisini başkasından üstün görürse, bu cehaleti sebebiyle bütün amellerini mahvetmiş olur. (Bundan Allah'a sığınırız.)
    Hz. Peygamber (a.s.v) bir Hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
    'Kalbinde zerre kadar kibir bulunan bir kimse cennete giremez.' (Beyhaki)
    Hz. Peygamber (a.s.v) başka bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
    'Yaratılmış bir kul iken, kibirlenip yaratıcısını unutan insan ne kötü insandır. Ölümlü iken kendisini ebedi sanan kimse ne kötü kimsedir. Dünya da yolcu iken, nereden geldiğini ve nereye gideceğini unutan kul ne kötü kuldur.'(Tirmizi)
    Hz. Ebu Bekir (r.a) şöyle demiştir;
    'Bir müslüman bir müslümanı küçük görmesin. Çünkü en küçük bir müslüman bile Allah yanında büyüktür.'
    Arif ibn-i Abdullah şöyle demiştir;
    'Ey İnsan! Allahu Teala kibri ve kibirle yürüyenleri sevmez. Eğer sen vücuduna hayranlık duyuyorsan bil ki, vücudunun evveli bir damla su, onun sonu necis bir leş, şimdiki hali de pislikler tulumu olmaktır.'

    Kendilerini diğer insanlardan üstün görenler, vaktiyle şeytanın yapmış olduğu hatayı tekrarlamış olurlar. Malum olduğu üzere, Allahu Zülcelal Adem (a.s)' yaratıp ona secde edilmesini emrettiği zaman, şeytan kibirlenmiş ve; 'Nasıl olur? Ben ondan üstünüm. Beni ateşten, onu topraktan yarattın' demiştir. Allahu Zülcelal'ın buna verdiği cevap ise çok sert olmuştur;
    'Gökten in, sen artık kovuldun! Ve kıyamet gününe kadar da üstünde lanetim olacaktır. (Sad;76-78)

    Bir müslümanın yapması gereken şey; müslüman kardeşlerini Allah için sevmek, imanları için takdir etmek, ibadetleri için hürmet etmek, kendi şahsı için tanımadığı kolaylığı onlar için tanımak, kendisi için beslemediği ümidi onlar için beslemektir. Fakat kibir sahibi olan insan bunların aksini yapar. O kendi şahsını yükseltirken din kardeşlerini alçaltır. Kendi ibadetlerini yeterli bulurken onların ibadetini az bulur, kendi fikir ve görüşlerinin doğru olduğuna inanırken, onların fikir ve görüşlerinin yanlış olduğunu düşünür. Kendisini kurtuluş ehli sayarken onların cehalet ve felaket içinde olduklarını söyler. Kibir sahibi insan bu kadar insafsız davranınca, Allahu Zülcelal ona kızar ve çoğu zaman ahiret cezasından evvel kendisine bu dünyada ceza verir. İbret alınması için de bazen kendisinin tahkir ettiği müslümanları onun yerine, kendisini de onların yerine getirir.

    Rivayet edildiğine göre, israiloğullarından bir abid secde halinde iken, bir sefih gelip ayağını onun boynuna bastırır. Abid; 'Bana bunu nasıl yapabilir? tarzında bir düşünceyle kibre kapılır ve adama; 'Allah'a yemin ederim, O seni affetmeyecektir.' Der. Allahu Teala o dönemin peygamberine; 'Bu Abid kendisini ne sanıyor ki, benim adıma konuşuyor? Ben onu da bu küstahlığından dolayı affetmeyeceğim.' diye vahy eder.

    Kibirli insan kendisinden üstün olan kimselere kızgın, kendi seviyesinde olanlardan da rahatsızdır. Bunları sevmez ve iyi işler yapmalarına da sevinmez. Bunların yok olması ve hezimete uğrayıp ortadan çekilmesi onun en büyük arzu ve temennisidir.
    Şu hayret edilecek bir durumdur ki, bazı kimseler mümin, hatta alim ve abid olduklarını söylerler ve Hz. Peygamber (a.s.v)'in; 'Kalbinde zerre kadar kibir bulunan bir kimse cennete giremez.' Dediğini bildikleri halde kibirden vazgeçmezler. Bu kimseler bilmelidirler ki, kalblerinde kibrin zerresini taşıdıkları takdir de, Allahu Zülcelal'in yanında zerre kadar kıymet ve üstünlükleri olmaz. Çünkü O'nun yanındaki üstünlük ancak tevazu ile kazanılabilir. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.v) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
    'Kim üstünlük taslarsa, Allah onu (kendi yanında) alçaltır ve kim tevazu gösterirse, Allah onu (kendi yanında) yükseltir.'
    Yakalarını bütünüyle şeytana kaptırmış olanlar, utanmaları ve ağlamaları gereken zulüm ve günahlarıyla da kibirlenir. Bunları bile kendileri için üstünlük ve hüner sayarlar.
    Bütün bunlara bakarak, herkese düşen görev, kendi akıbeti için nefsini ıslah etmek ve kalbini Allahu Zülcelal'e karşı düzeltmekle meşgul olmaktır. Kendisi tehlikede olduğu halde, başkasına acıyan kimse büyük bir yalancıdır.

    Netice olarak Burada anlatmış olduğumuz kibir çok tehlikeli bir hastalıktır. Bunun bir an önce tedavi edilmesi gerekir. Çünkü kalbin bu gibi manevi hastalıklardan temizlenmesi, baki olan ahiret saadetinin kazanılması demektir. Kibir çok tehlikeli manevi bir hastalık olduğu için, onun verdiği zararı çok iyi anlamak ve bilmek lazımdır. Bilindiği gibi şeytan kibri dolayısıyla şeytan olmuştur. Bizim için en büyük ibret budur. İnsan bir su damlasından meydana gelmiş ve sonu da bir leş olmaktır. Bu ikisinin arasında kibirlenmek akılsızlıktan başka bir şey değildir.

    Allahu Zülcelal bir ayet-i kerime de Hz. Peygamber (a.s.v)'e şöyle buyurmuştur;
    'Sana uyan müminlere tevazu kanadını indir.' (Şuara;215)
    Tevazu kibrin karşılığıdır. Bakınız! Allahu Zülcelal Hz. Peygamber (a.s.v)'e kibirli olmayıp tevazulu olmasını emretmiştir. Bizim de bu şekilde kendimize çeki düzen vermemiz lazımdır.

    Manevi hastalıkların büyüklerinden olan kibirden uzak durmak Allahu Zülcelal'den yardım ve kuvvet istemek lazımdır. Kibri bir kenara atarak salih amellere yönelmek bizim için en büyük kurtuluş yoludur.


    3- UCB

    Kalbin huzurunu bozan manevi hastalıkların büyüklerinden birisi de ucb (kendini beğenme) dur. Bir insan kendisinde bulunan ucb hastalığından habersiz ise, ne kadar taat ve ibadet, hayır ve hasenat yaparsa yapsın kendisini zengin zanneden, büyük bir fakirdir. Çünkü kalbde bulunan ucb, aynı ateşin odunları yakıp kül ettiği gibi, hayır ve hasenatını taat ve ibadetini mahveder. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.v) bir Hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
    'Başka hiçbir günah işlemeseniz bile, ucb yapmanız sizin için yeterli bir günahtır.' (İbn-u Hibban, Bezzar)

    Ucb öyle bir hastalıktır ki, insanın üzerinden Allahu Zülcelal'in tevfikini kaldırır ve her ameline şeytanı ortak yapar. Yememiz, içmemiz, hastalığımız, ölümümüz, kısaca herşeyimiz Allahu Zülcelal'in elindedir. Onun karşısında herkes fakir ve güçsüz durumdadır. Hal böyleyken ucblanmak çok yanlış bir şeydir.
    Ayrıca ucb riya yapmaya da yol açar. Çünkü amelini beğenen bir kimse, onu başkalarına da gösterip onların hayranlığını kazanmak ister. Onun için herkes kendi amelini kusurlu görmesi lazımdır.
    Ucb sahibi olan kimse, Allahu Zülcelal'in kendisi hakkındaki tevfik ve inayetini kendi şahsi hüneri zanneder ve bu sebeble, O'na hamd ve şükretmek yerine, kendi kendini övmeye ve göstermeye çalışır. Bir misal vermek gerekirse, Allahu Zülcelal imtihan için Karun'a çok miktarda mal vermişti kendisi ise bu olayı; 'Bu mal benim ilim ve hünerimin sonucudur.' (Kasas;78) diyerek değerlendirmiştir. 'Fakat onun bu nankörlük, kibri ve ucbu üzerine Allah kendisini malıyla birlikte yerin dibine geçirdiği zaman, onun ilim ve hüneri ortalıkta görünmemiş ve onu kurtarmamıştır.' (Kasas;81)

    Şabi (rh.a) şöyle anlatmıştır;
    Bir kişi vardı. Yürüdüğü zaman, daima bir bulut ona gölge yapardı. Bunu gören günahkar ve fasık bir kişi; 'Ben bu adamın yanına gideyim, belki Allah onun hürmetine beni affeder.' dedi. O, üzerinde bulut bulunan kişi, yanına gelen bu adamı küçük görüp; 'Bu günahkar ve fasık adam nasıl beni gölgelendiren bulutun altında yürüyebilir?' dedi. Ayrıldıkları zaman bulut o kimseyi terkederek o fasık adamla beraber gitti.
    Ucbun en tehlikeli afetlerinden biri de, insan kendisinin kurtuluşa erdiğini ve hayır yapmaya ihtiyacı kalmadığını sanarak hayır yolunda çalışmaktan geri durmasıdır. Bu da apaçık bir helaktır.

    Meşruk (rh.a) demiştir ki;
    'Bir kula ilim olarak; Allahu Teala'dan korkması yeter. Cehalet olarakta amelini beğenip ucba kapılması yeter.'Şeytanın insanlara karşı oyunları çoktur. Buna şöyle bir örnek verebiliriz. Şeytan, Bayezid-i Bestami (k.s)'nin yanına gelmiş ve yirmi yıl onun yanında kalmıştır. Onu yoldan çıkarmak için çok çaba göstermiştir. Sonunda onu yoldan çıkarmaya bir çare bulamadığından dolayı onun yanında ayrılmak istemiş ve ayrılırken; “Beni tanıdın mı?' diye sormuş. Bayezid-i Betami (k.s) ona; 'Seni şimdi seğil ilk geldiğin günden bu yana tanıdım.' demiş. Şeytan ona; 'Ben elimden geleni yaptım, seni yoldan çıkaramadım. Allah senden razıdır. O seni çok seviyor ve seni çok muhafaza ediyor. Senin gibisi yeryüzünde bulunmaz.' demiş. Bunun üzerine Bayezid-i Bestami (k.s); 'Sen son olarak beni ucba kaptırarak helak mı etmek istiyorsun?' diyerek şeytanı uzaklaştırmıştır.

    Bakınız, şeytan onu methetmek suretiyle ucba sürüklemek ve onu yoldan çıkarmak istedi. Daha önce de buna benzer çok hileler yapmış ve onu kandırmaya gücü yetmemişti. İşte insan şeytanın oyunlarına kanmamalı, çok dikkatli olmalıdır.
    Bir gün Hz. İsa (a.s)'ya;
    'Ey Ruhullah! Nasılsın?' diye sormuşlar. Hz. İsa (a.s) bu soruya karşılık şöyle bir cevap vermiştir;
    'Ben öyle biliyorum ki; yeryüzünde benden daha fakir kimse yoktur. Benim ruhum benim elimde değil, sıhhatim benim elimde değil, açlığım ve susuzluğum benim elimde değil, yani bütün her şeyim başka bir zatın elindedir. Böyle olan bir kimseden yeryüzünde daha fakir biri var mıdır?'
    İşte her insanın hali aynen böyledir. Yememiz, içmemiz, kuvvetimiz, hastalığımız, ölümümüz, kısaca her şeyimiz Allahu Zülcelal'in elindedir. O'nun karşısında fakir ve güçsüz durumdayız. Hal böyleyken ucblanmak çok yanlış bir davranıştır.
    Ucbdan kurtulmak isteyen kimse şu dört şeyi yapmalıdır;

    1-) Başarıyı Allahu Zülcelal'den bilmelidir. Çünkü bir kimse başarıyı Allah'tan bilirse, O'na şükreder ve ucba düşmez.
    2-) Allahu Zülcelal'in kendisine ikram ettiği nimetlere bakmalıdır. Bir kimse Allahu Zülcelal'in nimetlerini görürse, O'na şükreder, amelini az görür ve ucba kapılmaz.
    3-) Amelinin kabul olmama ihtimalini düşünüp, hesabını buna göre yapmalıdır. Bir kimse, amelinin kabul olmama ihtimalini düşünüp korktuğu sürece ucba kapılmaz.
    4-) Daha önce işlediği günahları düşünmelidir. Bir kimse, Günahlarının sevaplarından fazla olmasından korkarsa, ucba kapılmaz.
    Zaten böyle bir idrakte olan bir kimse, nasıl ucba kapılabilir ki? Hiç kimse kıyamet gününde amel defterinde neler çıkacağını bilmez. Bir kimsenin ucbu ve sevinci ancak kıyamet gününde amel defterini okuduktan sonra olacaktır.
    Şeyh Abdulkadir-i Geylani (k.s) şöyle buyurmuştur;
    'İnsan neyi ile ucublanabilir ki? İlmi ile ucblansa, o ilmi kendisine kim verdi? Konuşması ile ucblansa, dilini çeviren kimdir? Malı ile ucblansa o malı ona kim verdi? Gerçekten ucblanmak çok büyük akıl eksikliğidir.'

    Hakikaten Şeyh Abdulkadir-i Geylani (k.s)'nin bu sözleri bizim için çok büyük bir derstir.
    İnsan, ucbun ne kadar zararlı olduğunu, manevi hayatını alt üst ettiğini bildikten sonra kendisini bundan muhafaza etmesi lazımdır. İnsan ibadetleri eksik görmelidir ki onunla ucblanmasın! İnsan yaptığı her amelde kendisini taksirat sahibi olarak görürse o kimse ucba kapılmaz. Onun için herkes kendisine dikkat etmelidir. Biz kendimizi herkesten daha aşağı görelim. Olabilir ki kötü olarak tanıdığımız bir insan bir gün Allahu Zülcelal'e yönelebilir. Bizde onun yerine kötü olabiliriz. Onun için herkes kendisini alçak görmesi lazımdır.


    4- GURUR;

    Kalbin huzurunu bozan manevi hastalıklardan birisi de gururdur. İnsanların bir çoğu hatalı yolda oldukları halde, kendilerini hayır üzerine bulunduklarını zannederler. Halbuki asla gerçekleşmeyecek bir düşünce ve hayalin peşinde gitmek, yapmadığı şeyi umut etmek mağrurluktan başka bir şey değildir.
    Müminlerin asi olanları; 'Allah kerimdir, O'nun affı çoktur.' gibi sözlere bel bağlayıp salih amelleri terketmek suretiyle aldanırlar. Bu kimselerin aldanmalarının bir sebebi de, atalarının durumlarına güvenmeleridir. Halbuki atalarının takvasıyla kurtulacağını zannetmek, babasının yemek yemesi ile kendi karnının doyacağına veya babasının hacca gitmesi ile kendisinin hacı olacağını zannetmek gibidir. Nitekim Allahu Zülcelal bir ayet-i kerime de şöyle buyurmuştur;
    'Ey İnsan! Sen kerem sahibi olan Rabbin hakkında aldatıp yanlışlara (küfür, günah, nankörlük) süren nedir? Halbuki O seni yarattı, sana düzgün bir vücut verdi ve organlarını ihtiyaçlarına göre biçimlendirdi.'(İnfitar;6-7)

    Hz. Peygamber (a.s.v) da bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
    'Akıllı insan, kendi nefsini hesaba çeker ve ölümden sonrası için çalışır. Aldanmış olan ise, nefis ve hevasına uyar ve buna rağmen Allah'tan temennilerde bulunur (affedileceğini, cennete götürüleceğini düşünür.)'

    Gurur ve aldanış cehaletten de kötüdür. Çünkü cehalet bir şeyi bilmemektir. Gurur ise onu yanlış ve ters bilmektir. Bu sebebten dolayı, çok kimse kötü oldukları halde kendilerini iyi zannederler veya yaptıkları iş yanlış olmasına rağmen, onu doğru kabul ederler.
    Burada zikredilen sebeblerden dolayı aldanışlar meydana gelir.
    Birinci aldanış dünyayı ahiretten üstün tutmaktır. Bu en büyük aldanıştır. Bu aldanışın sebebi, dünyanın hazır ve gözönünde olması, ahiretin gayb ve zamanın arkasında bulunmasıdır. Allahu Zülcelal bu aldanışın içinde olanlar hakkında şöyle buyurmuştur;
    'Dünya hayatını ahiretten daha çok seven ve bu sebeble Allah yolundan sapan ve onu eğri bulan kimseler açık bir delalet içindedirler.' (İbrahim;3)
    Diğer aldanış ise, iyi ve kötü olmayı dünyadaki mal ve rahatlıkla ölçmektir. Bazı insanlar mal ve hal sahibi oldukları için kendilerini ve kendileri gibi olanları Allah nazarında iyi zannederler. Allahu Zülcelal bu kimselerin aldanmalarını şu ayet-i kerime de bildirmiştir;
    'İmtihan etmek maksadıyla Allah insanı üne çıkardığı ve ona nimet verdiği zaman; 'Rabbim beni üstün kılmıştır.' der. Hayır! (Bu söz doğru değildir.) (Fecr;15)
    Bu sözün ve böyle düşünmenin doğru olmaması şundandır ki, imtihan malzemeleri kimseye üstünlük sağlamaz. Onun üstünlüğü ancak bunlarla imtihanı başarmasındadır. Bundan dolayı Allahu Zülcelal maddi durumlarını hiç hesaba katmadan, imtihanı başarmış olan müminlerin imtihanı kaybetmiş olan inkarcı ve fasıklardan üstün olduklarını bildirmiştir.
    Şeytandan bir dürtü olan temenniye ümit gibi sarılanlar şöyle derler; Allah'ın rahmeti çok, lütfu sonsuzdur. O'nun deniz gibi olan affı yanında bizim günahlarımız birkaç damladan ibarettir. Biz O'na iman etmişiz. Bu kadar kafir ve zalim varken bizi mi cezalandıracaktır? Allah'ın bizim ibadetimize ihtiyacı yoktur.

    Biz de bu kimselere şöyle deriz; Peki peygamberler, alimler, veliler ve diğer salih insanlar Allah'ın rahmetinin geniş olduğunu, O'nun kimsenin ibadetine ihtiyacı bulunmadığını, dünyada şu kadar kafir ve zalim yaşadığını bilmemişlermi ki, gece gündüz ibadet etmişler, en küçük bir günahtan bile sakınmaya çalışmışlar ve Allahu Zülcelal'in azabından tir tir titremişler! Meleklerde bunu bilmemişlermi ki, tamamen masum ve devamlı ibadet halinde olmalarına rağmen hep korku içindedirler. Hem af ve mağfiret sahibi olan Allahu Zülcelal'in kendisi de salih amel işlenmesini ve kendisinden korkulmasını emretmemiş midir?

    Bazı kimselerin bir miktar taatları vardır. Fakat günahları da vardır. Kendileri ise günahlarını önemsemez, taatlarının kendilerini kurtaracağını zannederler. Bu sebeble de kendilerini iyi durumda görürler. Bunların bu hali de bir aldanış ve gururdur.
    Diğer bazı kimseler, günahlarını hiç görmez, yalnızca taatlarını görürler ve bu sebeble kendilerini çok iyi bir durumda sanırlar. Allahu Zülcelal bunlar hakkında ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;
    'O gün Allah hepsini diriltecek ve yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Allah bunların yaptıklarını unutmaz, fakat kendileri unuturlar. Allah herşeye şahittir.'(Mücadele;6)

    Bazı insanlar vardır ki, Allah'ın emir ve nehylerini insanlara anlatırlar. Fakat bu hayırlı ve önemli iş için gerekli ve şart olan ihlas, yumuşaklık, sabır ve şevkati göstermezler. En ufak bir direnme karşısında kızarlar. Buna da Allah için kızmak adını verirler. Fakat başkalarına söylediklerini kendileri yapmazlar ve şayet onları bu konuda uyaran olursa bunu edebe muhalefet sayarlar.
    Şeytan, bütün insanları günahlarla aldatmaz. Bazılarını da amel ve ibadetlerle aldatır. Şeytan, amel ve ibadetlerin içine onları bozan yabancı unsurların karıştırılmasını sağlar ve suretle ibadet olmaktan çıkardığı bu meşguliyetleri bu kimselerin nazarında hala dereceler kazandıran ameller olarak gösterir.
    Bazıları amel ve ibadetlerinin, hayır ve hizmetlerinin değer ve kıymetlerinin hakkıyla bilinmediğinden ve hak ettikleri medh ve takdiri alamadıklarından şikayet ederler. Yaptıklarının karşılığını halktan almak isteyen bu kimseler, bu yüzden halka kızgın ve kırgındırlar. Bu sebeble onlardan uzak dururlar, onlarla karşılaştıkları zaman yüzlerini ekşitirler ve onlarla konuşurken yumuşak bir dil ile konuşmazlar.
    Bu kimseler düşünmezler ki, ibadetler ve hayırlar insanların takdiri için değil Allahu Zülcelal'in rızası için yapılır. Hal böyle olunca da bu işlerden dolayı kimsenin insanlardan bir şey bekleme hakkı yoktur. Bu sebeble Allahu Zülcelal ayet-i kerime de şöyle buyurmuştur;
    'De ki; müslümanlığınızı başıma vurmayın. Eğer gerçekten müslüman olmuşsanız, sizin kimse üzerinde minnetiniz yoktur, Allah'ın sizin üzerinizde minneti vardır.' (Hucurat;17)
    Allahu Zülcelal'e giden yolda başarılı olanlar, o yolun üzerindeki engellerin afetlerini ve kalbe giriş yollarını bilip, kendisini bundan muhafaza eden ve basiretle davranan kimselerdir.

    Aldananlar ise, Allahu Zülcelal'in kendi iradelerine terkettiği ve kalblerini hakkı bilip anlamaktan geri bıraktığı kimselerdir. Nasıl insan düşman karşısında uyanık ve dikkatli duruyorsa, şeytan ve nefsin karşısında da o şekilde uyanık ve dikkatli davranması lazımdır.
    Her insan amelini sadece ve sadece Allahu Zülcelal'in rızası için yapmaya gayret etmesi lazımdır. Her insan aldanmamak için ilim okumalı ve aldanma olaylarına karşı çok dikkatli olmalıdır...


    5- KIZGINLIK

    Kalbin huzurunu bozan manevi hastalıklardan birisi de kızgınlıktır. Kızgınlık kalbte yanan bir ateştir. Nitekim Allahu Zülcelal bir ayet-i kerime de şöyle buyurmuştur;
    'Kafirler, kalblerinde haksız kızgınlık barındırmışlardır. Buna karşılık, Allah, peygamberin ve müminlerin üzerine sükûnet indirmiştir.' (Feth;26)
    Bu ayet-i kerime, kafir ve imansızların kendi hayvani tabiatlarına uyup kızgınlık gösterdiklerini, peygamber ve müminlerin ise Allahu Zülcelal'in hıfz ve terbiyesi sayesinde bu huyu yendiklerini bildirmiştir.
    Bir adam; 'Ey Allah'ın Resulü! Beni Allahu Teala'nın kızgınlığından hangi amel korur?'diye sordu. Hz. Peygamber (a.s.v);
    'Senin O'nun kullarına kızmaman.' buyurdu. (Taberani)
    Burada kıyamet gününe inanan müminler için çok büyük bir ders vardır. İnsan Allah'ın yarattıklarına karşı şevkatli davranıp kızmaması lazımdır. Bununla birlikte Allahu Zülcelal'in gazabından da muhafaza olunur. Allahu Zülcelal'in gazabından muhafaza olmak, insan için en büyük nimettir. Önümüze her hangi kızabileceğimiz bir olay geldiğinde bu Hadis-i şerifi hatırlamak lazımdır. İnsan bu şekilde bu hadis-i şerifi hatırlayıpta kızmaktan vazgeçerse, Allahu Zülcelal'de o kuluna kıyamet gününde inşallahu teala gazabı yerinde rızasını nasip edecektir. Onun için bu emirleri yerine getirmeye gayret edelim...
    Hz. Peygamber (a.s.v) birgün ashab-ı kirama;
    'Size göre pehlivan kimdir?' diye sordu. Ashab-ı kiram;
    'Pehlivan sırtı yere getirelemeyendir.' dediler. Kendisi;
    'Hayır! Gerçek pehlivan, kızdığı anda kendine hakim olan kimsedir.' Buyurdu. (Müttefekun Aleyh)
    Vehb bin Münebbih (rh.a);
    'İnsan kızdığı zaman, çocuğun top ve topaçla oynaması gibi, şeytan onunla oynar.' Demiştir.
    Kızgınlığın ifrat hali, bu hissin din, akıl ve maslahatın kontrolünden çıkması ve taşkınlık halini almasıdır. Tefrid halindeki kızgınlık, sahibine zulüm ve haksızlık yapılmasına sebeb olur. İfrat derecesinde kızmış olan kimse, gücü yettiği zaman kızdığı insana saldırır ve onu yıkmaya çalışır. Buna gücü yetmediği zamanda kızgınlığını kine dönüştürüp kalbinde depolar. İfrat derecesinde kızan bir insan da sarhoş gibi dengesiz ve tutarsız olur. Sureti de çirkin bir vaziyet alır. Kendisi bu durumu görse, utancından saklanacak yer arar.
    Anlatıldığına göre, bir adam Rebi' bin Haysem'e kötü bir söz söyledi. Rabi' bin Haysem kızmayıp; cennetle aramda bir mesafe vardır. Eğer onu aşamazsam, ben senin söylediğinden daha kötüyüm.' diye karşılık vermiştir.
    Evet, kızgınlığı yutmak peygamberlerin, velilerin ve alimlerin huyudur. Kızmak ise zalimlerin, hainlerin, cahillerin ve rezillerin ahlakıdır.
    Önceki bir semavi kitapta şöyle denilmiştir;
    'Ey İnsan! Kızdığın zaman beni hatırla ki, bende kızdığım zaman seni hatırlayayım da seni de azabımla helak ettiklerim içinde helak etmeyeyim.'
    Kızgınlığını yutmak için, kızan insanın çirkinleşen yüzünü, davranışlarını düşünmek bile yeterlidir.
    Ahnef bin Kays şöyle demiştir;
    'Birisi bana düşmanlık ettiği zaman, muhakkak ben onu üç sıfatın biriyle karşılarım. Benden yüksek olursa ona saygı duyarım ve karşılık vermem. Benden aşağı ise kadrimi ondan yüksek görüp kötü muameleye tenezzül etmem. Benim emsalim ise, aff ve ihsan ile muamele ederim.'
    Bir gün bedevilerden biri Hz. Ömer (r.a)'e;
    'Vallahi sen adaletle hükmetmiyor ve bol vermiyorsun.' dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a) öfkelendi. Öyleki kızdığı yüzünden belli oldu. O vakit orada bulunanlardan bir kişi; Ey müminlerin emiri! Allahu Teala;
    'Affa sarıl, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir.' (A'raf;199) buyuruyor. Bu adam cahillerden biridir, dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a)'in kızgınlığı dindi ve adamı affetti.
    İnsan ne vakit öfkesini yutarsa Allah için yutmalıdır. Bunun Allah nezdinde sevabı çok büyüktür. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.v) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
    'Her kim öfkesini yenerse Allah o kimseden azabını men eder. Her kim Rabbine istiğfar ederse Allah onun istiğfarını kabul eder. Her kim dilini kötü söylemekten muhafaza ederse Allah o kimsenin ayıplarını örter.' (Beyhaki)

    Öfkelenen kişi euzü besmele çekmeli ve kelime-i tevhidi söylemelidir. Ayakta ise oturmalıdır. Oturuyorsa yan üstü yatmalıdır. Soğuk su ile abdest alması da müstehaptır. Zira öfke ateştendir ve ateşi de su söndürür.
    İnsan Allahu Zülcelal'in kullarına kızmayıp, onlara karşı şevkat ve merhametli olması lazımdır. Bu güzel sıfatı elde edebilmek içinde hem Allahu Zülcelal'den istemeli ve hem de gayret göstermelidir.


    6- KİN

    Kalbin huzurunu bozan manevi hastalıklardan birisi de kindir. Kin; kalbin kin beslenen kimseyi devamlı hatırlayıp, ona buğz etmesi ve ondan tiksinmesidir.
    İnsan bir kimseden hemen intikam almaktan aciz kaldığı zaman, yutulan öfke içe döner, orada birikir ve en sonunda kine dönüşür. Halbuki Hz. Peygamber (a.s.v) bir hadis-i şerifte; 'Mümin kinci değildir.' buyurmuştur.

    Kin, kızgınlığın zehirli bir meyvesidir. Kinin zehiri şu şekillerde kendini gösterir;
    1-) Hased etmek, hased kin duyulan kimsenin nimet görmesine üzülmek, bela görmesine sevinmektir. Bu hal münafıkların huyudur.
    2-) İçteki hasedi dışa vurmak ve sözü edilen üzüntü ve sevinci söz ve fiil ile açıkça göstermek.
    3-) Kin duyduğu insanla ilişkiyi kesmek. Onun yaklaşmasına rağmen ondan uzaklaşmak.
    4-) Buna haklılık kazandırmak için de o insanı küçültmek ve konuşmaya, dostluğa değmediğini ileri sürmek.
    5-) Onun hakkında helal olmayacak şekilde konuşmak. Örneğin, onu gıybet etmek, ona iftira etmek, sırrını ifşa etmek ve onu sıkıntıya sokan hallerini açıklamak.
    6-) Onu çirkinleştirmek ve onunla alay etmek maksadıyla söz ve davranışlarını taklit etmek.
    7-) Fırsat bulunca vücuduna veya malına zarar vermek.
    8-) Alacağını vermek, affını istemek, sıla-i rahim yapmak gibi haklarını ifa etmemek.
    9-) Onun hakkında su-i zan etmek, kötü olduğunu düşünmek, iyi olduğuna ihtimal vermemek.
    10-) Ona haksızlık yapan veya düşmanlık edenle dost olmak ve ona bu suretle eziyet vermek.
    Kin duyan kimse din kardeşinin yüzüne gülmez, onunla yumuşak konuşmaz, onu önemsemez, ona acıyıp merhamet etmez ve ihtiyacını görmez, onunla birlikte bir hayır işini yapmaya yanaşmaz, onun iyiliklerini söylemez ve ona iyi davranılmasını tavsiye etmez. Bütün bunlar kin duyan müminin manevi derecesini düşüren, ona büyük sevaplar kaybettiren ve ona çok sayıda günahlar kazandıran kötülüklerdir.
    Enes bin Malik (r.a) dedi ki;
    Hz. Resulullah bana şöyle buyurdu;
    'Eğer kalbinde hiçbir kimseye karşı kin taşımadan sabahlayıp akşamlamaya gücün yeterse bunu yap. Bu benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimi ihya ederse, beni ihya etmiş olur. Beni ihya eden ise, benimle birlikte cennettedir.' (Tirmizi)

    Allahu Zülcelal'i arayan, O'nun sevgisiyle birleşen, ve O'nun zikriyle dost olan kalblerde kin ve düşmanlıktan eser kalmaz.
    Netice olarak, insan maneviyatının sağlıklı bir şekilde olmasını istiyorsa, kalbinde bulunan kin ve düşmanlığı atıp, insanların kendisine karşı yaptığı kusurları affetmelidir. Çünkü kin şeytanın ahlakı, insanları affetmekse, Allahu Zülcelal'in, peygamberlerin ve evliyaların ahlakıdır.
    Herhangi bir kişi, birisine kin duyduğu zaman, ona bir zarar veremeyeceğini bilmelidir. Ama kin güden insan kendisini mahveder. Madem ki bütün zarar kendisinedir. Öyle ise insanın hem dünyasına hem ahiretine zararlı olan bu kini söküp atması gerekmektedir.
    Hz. Peygamber (a.s.v) ve evliya-i kiramların Kin hakkındaki sözlerini insan biraz okuyup düşündüğü zaman, insanın manevi hayatına ne kadar zararlı olduğunu kolaylıkla anlayabilir. Çünkü kin, insanın sevaplarını yok olmasına ve başkasının günahlarının da yüklenilmesine sebeb olur.
    Kin sahibini bu kadar zarara koyduğu için, her insan kinden uzak durmalı ve Allahu Zülcelal'in kullarına karşı şevkatli davranmalıdır. Bu sıfatı elde etmek içinde hem Allahu Zülcelal'den istemeli ve hem de bunun için gayret sarfetmelidir.


    7- HASED

    Kalbin huzurunu bozan manevi hastalıklardan birisi de haseddir. Çünkü denilmiştir ki;
    'Hased ihlasın kalbe girmesine bir perdedir.'
    Hased; kendisine bir faydası olmasa bile başkasının hakkıyla elde ettiği nimetlerden mahrum olmasını istemek demektir. Bu arada şunu da belirtmekte fayda vardır; Başkalarının sahip olduğu nimetlerin benzerine sahip olmayı istemek hased değil gıpta etmektir.
    Hz. Peygamber (a.s.v) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
    'Hased, ateşin odunu yaktığı gibi, sevap ve iyilikleri yakar.' (Buhari)

    Hased, şeytan tarafından olup Allahu Zülcelal'in razı olmadığı ve buğz ettiği bir sıfattır. Hased öyle kötü bir şeydir ki, sahibini hem dünyada hemde ahirette perişan eder. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.v) bir hadis-i şerifte;
    'Bazı kullar vardır ki Allah'ın nimetlerine düşmandırlar.'Buyurmuş; sahabeler;
    'Ey Allah'ın Resulü bunlar kimlerdir?' diye sorduklarında, Hz. Peygamber (a.s.v) şöyle buyurmuştur;
    'Allah'ın kullarına verdiği nimetlerden dolayı onlara hased edenlerdir.'
    İnsanın dağlar kadar ameli de olsa, hased bütün bu amellerin sevabını yok eder. Halbuki insan binbir zahmetle, nefsini zorlayıp amel yaparak sevap kazanıyor, bu sevaplarını da hased ederek boşu boşuna mahvetmesi çok yazıktır. Hased eden kimse Allahu Zülcelal'in nimetlerinin düşmanıdır. O'nun takdirine kızgındır. O'nun kulları arasındaki yaptığı taksime razı değil demektir.
    Anlatıldığına göre, bir melike yakın olan bir adam, ona hep;
    'İyiliklere iyilik et, kötüleri de affet. Çünkü iyiler iyiliğe layıktırlar, kötüler de nasıl olsa Allahu Teala'dan cezalarını bulurlar.' Derdi. Bu adamın melike yakınlığını kıskanan rakibi, bu yakınlık nimetini bozmak istedi ve melike;
    'Bu adam, senin ağzının kötü koktuğunu söyler. Dilersen, onu çağır ve kendin gör.' Dedi. Melik;
    'Öyleyse onu getir.' dedi. Rakib onu buldu ve önce kendisine bol sarımsaklı yemek yedirdi. Ondan sonra da melikin kendisini istediğini bildirdi. Adam, bu haliyle melikin huzuruna çıkınca, elini ağzının üstüne koydu. Melik kendi kendine;
    'Demek ki bu adam ağzımın kokusundan sakınıyor.' dedi ve hemen ona bir yazı yazıp hazine memuruna gitmesini emretti.
    Adam dışarı çıkınca, rakibi onu karşıladı ve elindeki yazının hazineye yazıldığını görünce, bununla adama para verileceğini zannetti ve tamaha kapılıp onu kendisine vermesini rica etti. Adam da verdi. Rakib, yazıyı götürüp memura verdi. Memur yazıyı açıp okudu. Melik;
    'Bu yazıyı getireni cellata boğazlat, derisini yüzdür, içine saman doldurup bana gönder.' diye yazmıştı. Rakibin itiraz ve feryatları arasında emir yerine getirildi ve onun samanlı postu melike gönderildi. Adam işin aslını öğrenince, melike;
    'Ben demedim mi, kötüler nasıl olsa cezalarını bulurlar?.'dedi. Melik onu tasdik etti ve kendisine daha çok değer vermeye başladı.
    İbn-i Şirin şöyle demiştir;
    'Ben dünyaya ait birşeyden dolayı hiç kimseyi kıskanmadım. Çünkü bu kimse cennet ehli ise, onun şimdiki nimeti ileri de göreceği nimetlerin yanında çok az kalır ve kıskanmaya değmez. Ve eğer o cehennem ehli ise, bugün yarın azablara düşecektir. Böyle bir kimse de kıskanılmaz.'
    Hasedçi başkasında bir nimet görünce kendini mağrur hisseder ve bunun kahrını duyar. Hasedin diğer kötü huylardan farkı, hedef insanın perişan olmasından ve elindeki nimetin yok olup gitmesinden başka bir şeyle tatmin ve teskin olmamasıdır. Onun için Hz. Muaviye (r.a);
    'Herkesi memnun etmek mümkündür. Fakat, hasedçi nimetin zevalinden başka bir şeyle memnun olmaz.' Demiştir.
    İnsanda hased uyandıran ve hased etmeye iten sebeblerden birisi buğz ve düşmanlıktır. Bir kimseye buğz ve düşmanlık eden, onun iyilik ve nimet görmesini istemez ve bundan rahatsızlık duyar. Buna karşılık bela görmesine sevinir ve bundan memnun olur.
    Sorunları kaynaklarından çözen islam dini, bu yüzden müslümanlara buğz ve düşmanlık edilmesini men etmiş ve bunu haram saymıştır. Buğz ile hasedin birlikteliğini bildiren ayet-i kerimelerin birinde şöyle buyrulmuştur;
    'Münafıklar, elinizdeki nimetin zeval bulmasından ve sıkıntı çekmenizden hoşlanırlar. Size karşı duydukları buğz ağızlarından da (sözlerinden) bellidir. Kalblerinde gizledikleri buğz ise daha büyüktür.' (Al-i İmran;118)
    Şunu da belirtmek lazımdır ki, kıskançlık ancak dünyaya ait işlerde olur. Ahiret işlerinde ise, kıskançlık olmaz. Çünkü bu alanda ne nefis ne de şeytan yoktur. Bu sebeble maksadı Allah rızasını kazanmak ve cennete gitmek olan bir kimse, aynı maksad için çalışan kimseleri kıskanmaz. Aksine onları sever ve onlara duacı olur.
    Hased, insanlara hep iyilik dileyen ve kendileri de iyilik bulan peygamberlerin ve salih müminlerin huyunun bırakılması, dünya ve ahiret rüsvaylığına mahkum olan iblis ve onun izinde giden kafirlerin huyuna sahip çıkılmasıdır.
    Hepsi de kalbe yerleşen büyük günahlar olan bu durumlar, ateşin odunu yakması gibi sevapları yakar ve gecenin gündüzü karartması gibi kalbi karartırlar.
    Hased etmek yanlış olduğuna göre, doğru olan müminlerin nimet ve iyilik görmelerine sevinmek, hizmet ve faziletlerinden dolayı onları sevmektir. Bu şekilde sevmek ve sevinmek hem kalbe rahatlık verir, hem de kişiye sevap kazandırır.
    Hased hastalığını tedavi eden amel ise, kıskandığı insanı methetmek, ona sevgi ve ilgi göstermek, kendisine yardım etmek ve iyilikte bulunmaktır. Bunları yapmak, acı bir ilacı içmek gibi nefse zor gelir, ancak memnuniyet verici bir sonuç ortaya çıkarır.
    Her kim bu ilacın acılığına sabrederse, o kimse şifa bulmanın ferahlığına kavuşur.


    7- DÜNYA SEVGİSİ

    Kalbin huzurunu bozan manevi hastalıklardan birisi de dünya ve mal sevgisidir. İnsanın kalbinde dünya sevgisi ne derece varsa, ahiretin sevgisi o derece o kimsenin kalbinden çıkar. Kim neyi severse Allahu Zülcelal ona istediğini nasip eder. Dünyayı sevenlere dünyayı nasip eder. Çünkü Allahu Zülcelal'in yanında dünyanın hiçbir değeri yoktur. Nitekim Allahu Zülcelal bir ayet-i kerime de şöyle buyurmuştur;
    'Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Elbette Allah'tan korkanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır.'(En'am;32)

    Hz. Peygamber (a.s.v) da bir Hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
    'Dünyayı seven ahireti sevmez, ahireti sevende dünyayı sevmez. Siz baki olan ahireti fani olan dünyaya tercih edin.' (Taberani, Hakim)
    Dünyaya karşı uyanık olmak lazımdır. Dünyaya az rağbet edip onun hakkında olmayacak beklentilere girmemek gereklidir. Dünya öyle istikrarsız bir yerdir ki, sağlam olan birden hastalanır, emniyet içinde olan birden korkuya müptela olur, sevinçli olan birden kederlenir. Zengin olan bir anda fakirleşir. Dünyaya önem verip onu sevmek akıllı kimselerin işi değildir. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.v) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
    'Dünya ahirette evi olmayanın evi ve orada malı bulunmayanın malıdır. Dünya malını aklı olmayan toplar.'
    Hz. Peygamber (a.s.v) başka bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
    'İnsan, &'Malım, Malım.' der. Halbuki, onun malı yediği ve giydiği şeylerdir.(Müslim)
    Dünyayı seven bir kimse, öldüğü zaman sevdiğinden ayrıldığı için azab çeker. Bu azabın şiddeti de dünya sevgisinin şiddeti ölçüsündedir. Allahu Zülcelal'i ve ahireti seven ise, ölürken sevdiğine kavuştuğu için sevinç duyar. Bu sevincin büyüklüğü de Allah ve ahiret sevgisinin büyüklüğü derecesindedir.

    İnsanda Allah ve ahiret sevgisini oluşturan ve güçlendiren şey, Allah'ın marifeti ve Allah'a ibadettir.

    Onda dünya sevgisi uyandıran ve kuvvetlendiren şey ise, nefsin şehvetlerine uymaktır. Nefsin şehvetleri bu yüzden kötülenmiştir.
    Dokuz yüz elli sene yaşayan Hz. Nuh (a.s) vefat hastalığında;
    'Dünyayı nasıl buldun?' diye sormuşlar. Kendisi de;
    'Dünyayı iki kapılı bir han gibi dördüm. Bir kapıdan girdim, diğerinden çıktım.' demiştir.
    Gerçekten dünya hayatı çok kısadır. Bakınız, Hz. Nuh (a.s) dokuz yüz elli yaşadığı halde sanki onu hiç yaşamamış gibi görmüştür. Buna göre kendi halimizi düşünmemiz gerekmektedir.
    Su ile ateş nasıl bir arada bulunmazsa, dünya ve ahiret sevgisi de aynı kalbte bulunmaz. Onun için baki olan ahiret hayatı için geçici olan bu dünyayı satanlar, her ikisini de kazanırlar. Ama dünya için ahiretini satanlar, her ikisini de kaybederler.


    8- CİMRİLİK

    Kalbin huzurunu bozan manevi hastalıklardan birisi de cimriliktir. Cimrilik Allahu Zülcelal'in vermiş olduğunu, insanlardan esirgemek, ihtiyacı olanlara vermemektir. Allahu Zülcelal bir ayet-i kerime de şöyle buyurmuştur;
    'Allah'ın lütfundan kendilerine verdiğinden cimrilik edenler, sakın bunu kendilerine akıllı bir iş sanmasınlar. Aksine bu kendileri için bir kötülüktür. Onların cimrilik ettikleri şey, kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır.'(Al-i İmran:180)
    Hz. Peygamber (a.s.v) da bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
    'Cimrilik, kökü cehennemde olan ve dalları dünyaya sarkan bir ağaçtır. Bu dallardan birine tutunan bir kimseyi, bu dallar onu cehenneme çeker. Cimrilik yapan cennete giremez.'(Tirmizi)
    Cimrilik Allahu Zülcelal'in gazabına sebeb olan çirkin bir sıfattır. Sahibini hem dünyada hem ahirette perişan eder. Şunu unutmamak lazımdır ki; insan, kıyamet gününde ancak yaptıklarının karşılığını alacaktır. Hayır yapmışsa hayırla karşılaşacak, şer yapmışsa şer ile karşılaşacaktır...
    alıntı



  6. 10.Kasım.2009, 11:45
    3
    Hüsran`a Uğramak
    MANEVİ HASTALIKLAR

    1- RİYA:

    İnsanın manevi hayatını hasta eden bazı hastalıklar vardır. Bu hastalıkların başında riya gelmektedir. Riya İhlasın zıddıdır.
    Riya; diğer insanların görmesi bilmesi amacıyla yapılan her türlü iştir. Riya kalbi bir niyettir. Yani beni görsünler diyerek Allahu Zülcelal'in rızasını bırakıp kalben niyet etmek riyadır. Bu durum çok tehlikelidir. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.v) bir Hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;

    'Sizin müptela olmanızdan korktuğum şeylerin en korkuncu küçük şirktir.' Sahabeler; 'Ey Allah'ın Resulü! Küçük şirk nedir?' diye sordular. Hz. Peygamber (a.s.v) buyurdu ki;
    'Küçük şirk riyadır. Allah kıyamet gününde kullarına yaptıkları amellerine göre mükafat verirken, riyakarlara şöyle seslenecektir; Dünya da riyakarlık yaptığınız kimselere gidin, bakın. Onların yanında mükafat bulabilecek misiniz?'

    İnsan amelini, emeğini boşa çıkarmamak için ilk önce amelden önce niyetini Allah için yapması lazımdır. Allahu Zülcelal insana bir şey vermedikten sonra, gösteriş yaptığı insanlar ona hiçbir şey veremez. Onun için herhangi bir iş yaparken ilk önce Allah'ın rızasını düşünüp daha sonra o işi yapmak lazımdır.
    Hz. Peygamber (a.s.v) başka bir Hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
    'Kıyamet günü riyakar adama, 'Ey Facir, ey gaddar, ey gösterişci, amelin mahvoldu, mükafatın kayboldu! Amelini kime gösteriş için yaptıysan, git ondan mükafatını al!' denir.' (İbn Ebi'd-dünya)

    Fudayl bin İyad (rh.a) şöyle demiştir. 'İnsan yaptığı amelle riyakarlık yapmaya alışırsa, yapmadığı amelle de riyakarlık yapar.' Böyle bir kimse kendisine itibar kazandırabilen amelleri yapmadığı halde yaptığını idiia eder veya o vehmi verir. Nitekim Allahu Zülcelal böyle kimseler hakkında şöyle buyurmuştur;
    'Yapmadıkları amellerle övülmek isterler. Sen bunların azabtan kurtulacaklarını zannet-me.' (Al-i İmran;188)

    Hasan-ı Basri (rh. a) şöyle demiştir;
    'Riyakar insan, Allahu Teala'nın takdirini değiştirmeye kalkışır. Çünkü o, Allahu Teala'nın yanında kötü iken, kendisini iyi göstermeye çalışır. Halbuki yapması gereken şey, kötü olduğu halde, kendisini iyi göstermek değil, iyi olmasını gerçekleştirmektir.'

    Katade şöyle demiştir;
    'Kul riyakarlık yaptığı zaman, Allahu Teala meleklere; 'Bakın, bu kulum beni hafife alıyor.' der. Çünkü bu kul insanları memnun etmeyi, Allahu Teala'yı memnun etmekten üstün tutuyor. Bu da dolaylı olarak insanları Allahu Teala'dan üstün tutmak demektir.'

    Riyakar insan, riyakarlığını farketmez. Fark etse de inkar eder. İhlas sahibi insan ise, ihlasını yeterli bulmadığı için riyakar olduğunu söyler. Onun için Fudayl bin İyad (rh.a); 'Riyakar bir kimse görmek isteyenler bana baksınlar' demiştir.

    Hülasa; riya yapmak cehalet eseridir. Onun için riya yapan bir kimse Alim de olsa, cehalete mağlup düşmüş demektir. Çünkü riya yapan kimse çok yanlış tercihler yapar. O ebedi bir sevabı eline geçip geçmeyeceği belli olmayan kısa ömürlü bir dünya çıkarına feda eder ve kendisi gibi aciz ve zararı yararından fazla olan birkaç insanın rıza ve memnuniyetini, herşeye gücü yeten ve hem rızkını, hemde ecelini elinde bulunduran Allahu Teala'nın rıza ve memnuniyetinden üstün tutar. Halbuki Allahu Teala merhamet ve yardımını kesip bu kimseyi gözlerine girmek istediği insanlara bıraksa, tercihte ne kadar büyük bir hata yapmış olduğunu anlamakta gecikmez. Çünkü bu insanlar ona ne bir rızk verebilirler, ne onun ömrünü uzatabilirler, ne de ondan belaları defedebilirler.

    ZAMAN İTİBARİYLE RİYA ÜÇ KISIMDIR

    Birincisi; amele başlamadan önceki riyadır. Bu riya, yapılacak olan işin Allah için değil, gösteriş, hesap için olduğunu önceden tayin eder. En kötü riya budur.
    İkincisi; amel esnasında oluşan riyadır. Bu olayda amele, Allah rızası için başlanır, fakat onun yapılması sırasında riya meyli doğar ve güçlenip ağır basar. Bu iki riya ameli bozarlar.
    Üçüncüsü; Amel Allah rızası için yapılıp tamamlanır,, fakat ondan sonra riya duygusu kendisini gösterir ve kişi, yaptığı ameli söyleyip teşhir eder ve duyulup takdir edilmesinden hoşlanır. Bu riya, amelin aslını bozmaz fakat sevabını götürür.
    Bir adam gece şu kadar Kur'an okuduğunu söyleyince, Abdullah ibn-i Mesud (r.a) ona; 'Senin bu okumandan nasibin onu söylemekten ibarettir.' Demiştir.
    Başkalarını hayra teşvik etmek niyetiyle amelini söylemek riya değildir. Ancak niyet aldatıcı da olabilir. Bu sebeble amelini teşvik için söylediğini zanneden bir kimsenin, aslında kendi nefsini tatmin etmek ve gösteriş yapmak içinde söylemiş olması muhtemeldir. Bu yüzden çok zorunlu bir durum hasıl olmadıkça amelini diline dolamaktan sakınmak, onun sevabını muhafaza etmek açısından en selametli bir yoldur.

    İnsanı riya yapmaya götüren iki sebeb vardır. Bunlardan birisi çıkar beklentisi, diğeri de sevgi kazanmak ve takdir toplamak hevesidir. Riyayı doğuran sebebler bunlar olduğuna göre, ondan kurtulmanın çaresi de bunlardan sakınmaktır. Bize yarayacak olanda budur. Eğer hakikaten nefsimizi seviyorsak onun istek ve arzularına uymayıp, Allahu Zülcelal'in emir ve nehylerine sarılmamız lazımdır.
    Ebu Osman el-Medeni şöyle anlatmıştır;
    Bir gün medineye gittim. Orada insanların bir kimsenin etrafında toplandıklarını gördüm. 'Bu kimdir?' diye sordum. 'Ebu Hureyre' dediler. Ona yaklaştım ve önüne oturdum. İnsanlara hadis rivayet ediyordu. Sözlerini bitirince ona;
    'Resulullah (a.s.v)'dan işitip anladığın ve hatırında kalan bir hadis-i bana rivayet etmeni istiyorum!' dedim. Ebu Hureyre (r.a);
    'Sana Resulullah (a.s.v)'ın bana söylediği, ezberlediğim bir hadis-i şerif-i rivayet edeyim.' dedi ve dedikten sonra bayıldı. Biz biraz bekledik, Ebu Hureyre ayılınca şöyle dedi;
    'Sana Resulullah (a.s.v)'ın buyurduğu bir hadis-i şerifi rivayet edeceğim. Bir gün Resulullah (a.s.v) ile birlikte Beytullah'ta idim. Yanımızda ikimizden başka hiç kimse yok idi.' dedi ve tekrar bayıldı. Sonra ayılınca yüzünü sildi ve şöyle devam etti;
    'Sana Resulullah (a.s.v)'ın buyurduğu bir hadis-i şerifi rivayet edeceğim. Bir gün Resulullah (a.s.v) ile birlikte Beytullah'ta idim. Yanımızda ikimizden başka hiç kimse yok idi.' dedi ve tekrar bayıldı, neredeyse yüz üstü düşecekti. Ben düşmemesi için onu tuttum. Ayılınca;
    'Bana Resulullah (a.s.v) şöyle buyurdu; Kıyamet gününde Allahu Teala kulları arasında hüküm vermek için tecelli eder. Bütün ümmetler dizleri üzerinde oturmuşlardır. İlk sorguya çekilecekler; Allah yolunda şehid düşen, Kur'an okumayı öğrenen ve çok malı olan zengin kişilerdir.
    Kıyamet günü halktan ilk hüküm verilecek şehid olmuş kimsedir. Ki huzura getirilir. Allahu Teala ona nimetlerini bildirir. O da onları bilir. Allahu Teala;
    'Bu nimetlere karşılık ne yaptın?' buyurur. O kimse;
    'Sen'in yolunda savaştım. Ve şehid düştüm' der. Allahu Teala;
    'Yalan söyledin. Çünkü sana cesur desinler diye savaştın ve sana da bu söz söylenmişti.' buyurur. Sonra emredilir. Ve yüzü üzerine sürüklenerek cehenneme atılır.
    İlim öğrenip, öğreten ve Kur'an okuyan kimse getirilir. Allahu Teala ona iyilik nimetlerini bildirir, o da nimetleri ikrar eder. Allahu Teala;
    'Bu nimetlere karşılık ne yaptın?' buyurur. O kimse;
    'Ya Rabb ilim öğrendim. Kur'an okudum.' cevabını verince, Allahu Teala;
    'Hayır, yalan söylüyorsun. İlmi sana alim desinler diye öğrendin. Kur'anı sana ne güzel okuyor desinler diye okudun ve sana da böyle denildi.' buyurur. Sonra emredilir. Bu kimse yüzü üstüne sürüklenerek cehenneme atılır.
    Allahu Teala'nın kendisine zenginlik verdiği ve her türlü servetten ihsan buyurduğu kimsedir ki, huzura getirilir. Allahu Teala ona ihsan buyurduğu nimetleri sayar. O da itiraf eder. Allahu Teala;
    'Bu ni;metlere karşılık ne yaptın?' buyurur. O kimse;
    'Ya Rab! Servetimi sadece senin uğrunda, sevdiğin yollarda harcadım.'; deyince, Allahu Teala;
    'Hayır! Yalan söylüyorsun, bunları sana cömert desinler diye yaptın.' buyurur. Sonra emrolunur. O kimse yüzü üstüne sürüklenerek cehenneme atılır.
    Ey Ebu Hureyre! Bu üç sınıf kimse Allahu Teala'nın kulları içerisinde kıyamet gününde cehennemi tutuşturan ilk odun olacaklardır. (Müslim)

    Buradan da anlaşıldığına göre riyanın sayılamayacak kadar çok zararı vardır. Her insan riyadan uzak durmanın çaresine başvurması lazımdır. İnsan biraz kendisine çeki düzen vermeli, riya niyetini kalbinden söküp atmalı ve niyetinin sadece ve sadece Allahu Zülcelal'in rızası için olmasına gayret göstermelidir. İnsanın bünyesi zayıf olduğundan dolayı bu riyadan muhafaza olmak için Hz. Peygamber (a.s.v)'in emrettiği şu dua her sabah üç kez okunmalıdır;

    'Allahümme innâ neûzü bike min en nüşrike bike şey'en na'lemühü ve netağfiruke limâ lâ na'lemühü.'
    Kim bu duayı her sabah üç defa okursa, Allahu Zülcelal o kimseyi inşaallahu Teala riyadan muhafaza eder...


    2- KİBİR

    Kalbi huzurunu bozan manevi hastalıklardan birisi de kibirdir. Kibir insanın kendisi başkalarından büyük olduğunu zannetmesi, tekebbür ise, bu düşünceyi hareketleri ile ortaya koymasıdır. Halbuki büyük olduğunu iddia etmek ancak Allahu Zülcelal'e layıktır. Mahlukattan kim bunu iddia ederse o yalancıdır. Kibirli olan insanın durumu çok tehlikelidir. Nitekim Allahu Zülcelal bir ayet-i kerime de şöyle buyurmuştur;
    'Kibirlenen ve büyüklenenlerin, Allah kalblerini mühürlemiştir.' (Mü'min;35)

    Kibir sahipleri tefekkür etmekten ve ibret almaktan mahrumdurlar. Şunu çok iyi bilmek lazımdır ki, kim kendisini başkasından üstün görürse, bu cehaleti sebebiyle bütün amellerini mahvetmiş olur. (Bundan Allah'a sığınırız.)
    Hz. Peygamber (a.s.v) bir Hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
    'Kalbinde zerre kadar kibir bulunan bir kimse cennete giremez.' (Beyhaki)
    Hz. Peygamber (a.s.v) başka bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
    'Yaratılmış bir kul iken, kibirlenip yaratıcısını unutan insan ne kötü insandır. Ölümlü iken kendisini ebedi sanan kimse ne kötü kimsedir. Dünya da yolcu iken, nereden geldiğini ve nereye gideceğini unutan kul ne kötü kuldur.'(Tirmizi)
    Hz. Ebu Bekir (r.a) şöyle demiştir;
    'Bir müslüman bir müslümanı küçük görmesin. Çünkü en küçük bir müslüman bile Allah yanında büyüktür.'
    Arif ibn-i Abdullah şöyle demiştir;
    'Ey İnsan! Allahu Teala kibri ve kibirle yürüyenleri sevmez. Eğer sen vücuduna hayranlık duyuyorsan bil ki, vücudunun evveli bir damla su, onun sonu necis bir leş, şimdiki hali de pislikler tulumu olmaktır.'

    Kendilerini diğer insanlardan üstün görenler, vaktiyle şeytanın yapmış olduğu hatayı tekrarlamış olurlar. Malum olduğu üzere, Allahu Zülcelal Adem (a.s)' yaratıp ona secde edilmesini emrettiği zaman, şeytan kibirlenmiş ve; 'Nasıl olur? Ben ondan üstünüm. Beni ateşten, onu topraktan yarattın' demiştir. Allahu Zülcelal'ın buna verdiği cevap ise çok sert olmuştur;
    'Gökten in, sen artık kovuldun! Ve kıyamet gününe kadar da üstünde lanetim olacaktır. (Sad;76-78)

    Bir müslümanın yapması gereken şey; müslüman kardeşlerini Allah için sevmek, imanları için takdir etmek, ibadetleri için hürmet etmek, kendi şahsı için tanımadığı kolaylığı onlar için tanımak, kendisi için beslemediği ümidi onlar için beslemektir. Fakat kibir sahibi olan insan bunların aksini yapar. O kendi şahsını yükseltirken din kardeşlerini alçaltır. Kendi ibadetlerini yeterli bulurken onların ibadetini az bulur, kendi fikir ve görüşlerinin doğru olduğuna inanırken, onların fikir ve görüşlerinin yanlış olduğunu düşünür. Kendisini kurtuluş ehli sayarken onların cehalet ve felaket içinde olduklarını söyler. Kibir sahibi insan bu kadar insafsız davranınca, Allahu Zülcelal ona kızar ve çoğu zaman ahiret cezasından evvel kendisine bu dünyada ceza verir. İbret alınması için de bazen kendisinin tahkir ettiği müslümanları onun yerine, kendisini de onların yerine getirir.

    Rivayet edildiğine göre, israiloğullarından bir abid secde halinde iken, bir sefih gelip ayağını onun boynuna bastırır. Abid; 'Bana bunu nasıl yapabilir? tarzında bir düşünceyle kibre kapılır ve adama; 'Allah'a yemin ederim, O seni affetmeyecektir.' Der. Allahu Teala o dönemin peygamberine; 'Bu Abid kendisini ne sanıyor ki, benim adıma konuşuyor? Ben onu da bu küstahlığından dolayı affetmeyeceğim.' diye vahy eder.

    Kibirli insan kendisinden üstün olan kimselere kızgın, kendi seviyesinde olanlardan da rahatsızdır. Bunları sevmez ve iyi işler yapmalarına da sevinmez. Bunların yok olması ve hezimete uğrayıp ortadan çekilmesi onun en büyük arzu ve temennisidir.
    Şu hayret edilecek bir durumdur ki, bazı kimseler mümin, hatta alim ve abid olduklarını söylerler ve Hz. Peygamber (a.s.v)'in; 'Kalbinde zerre kadar kibir bulunan bir kimse cennete giremez.' Dediğini bildikleri halde kibirden vazgeçmezler. Bu kimseler bilmelidirler ki, kalblerinde kibrin zerresini taşıdıkları takdir de, Allahu Zülcelal'in yanında zerre kadar kıymet ve üstünlükleri olmaz. Çünkü O'nun yanındaki üstünlük ancak tevazu ile kazanılabilir. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.v) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
    'Kim üstünlük taslarsa, Allah onu (kendi yanında) alçaltır ve kim tevazu gösterirse, Allah onu (kendi yanında) yükseltir.'
    Yakalarını bütünüyle şeytana kaptırmış olanlar, utanmaları ve ağlamaları gereken zulüm ve günahlarıyla da kibirlenir. Bunları bile kendileri için üstünlük ve hüner sayarlar.
    Bütün bunlara bakarak, herkese düşen görev, kendi akıbeti için nefsini ıslah etmek ve kalbini Allahu Zülcelal'e karşı düzeltmekle meşgul olmaktır. Kendisi tehlikede olduğu halde, başkasına acıyan kimse büyük bir yalancıdır.

    Netice olarak Burada anlatmış olduğumuz kibir çok tehlikeli bir hastalıktır. Bunun bir an önce tedavi edilmesi gerekir. Çünkü kalbin bu gibi manevi hastalıklardan temizlenmesi, baki olan ahiret saadetinin kazanılması demektir. Kibir çok tehlikeli manevi bir hastalık olduğu için, onun verdiği zararı çok iyi anlamak ve bilmek lazımdır. Bilindiği gibi şeytan kibri dolayısıyla şeytan olmuştur. Bizim için en büyük ibret budur. İnsan bir su damlasından meydana gelmiş ve sonu da bir leş olmaktır. Bu ikisinin arasında kibirlenmek akılsızlıktan başka bir şey değildir.

    Allahu Zülcelal bir ayet-i kerime de Hz. Peygamber (a.s.v)'e şöyle buyurmuştur;
    'Sana uyan müminlere tevazu kanadını indir.' (Şuara;215)
    Tevazu kibrin karşılığıdır. Bakınız! Allahu Zülcelal Hz. Peygamber (a.s.v)'e kibirli olmayıp tevazulu olmasını emretmiştir. Bizim de bu şekilde kendimize çeki düzen vermemiz lazımdır.

    Manevi hastalıkların büyüklerinden olan kibirden uzak durmak Allahu Zülcelal'den yardım ve kuvvet istemek lazımdır. Kibri bir kenara atarak salih amellere yönelmek bizim için en büyük kurtuluş yoludur.


    3- UCB

    Kalbin huzurunu bozan manevi hastalıkların büyüklerinden birisi de ucb (kendini beğenme) dur. Bir insan kendisinde bulunan ucb hastalığından habersiz ise, ne kadar taat ve ibadet, hayır ve hasenat yaparsa yapsın kendisini zengin zanneden, büyük bir fakirdir. Çünkü kalbde bulunan ucb, aynı ateşin odunları yakıp kül ettiği gibi, hayır ve hasenatını taat ve ibadetini mahveder. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.v) bir Hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
    'Başka hiçbir günah işlemeseniz bile, ucb yapmanız sizin için yeterli bir günahtır.' (İbn-u Hibban, Bezzar)

    Ucb öyle bir hastalıktır ki, insanın üzerinden Allahu Zülcelal'in tevfikini kaldırır ve her ameline şeytanı ortak yapar. Yememiz, içmemiz, hastalığımız, ölümümüz, kısaca herşeyimiz Allahu Zülcelal'in elindedir. Onun karşısında herkes fakir ve güçsüz durumdadır. Hal böyleyken ucblanmak çok yanlış bir şeydir.
    Ayrıca ucb riya yapmaya da yol açar. Çünkü amelini beğenen bir kimse, onu başkalarına da gösterip onların hayranlığını kazanmak ister. Onun için herkes kendi amelini kusurlu görmesi lazımdır.
    Ucb sahibi olan kimse, Allahu Zülcelal'in kendisi hakkındaki tevfik ve inayetini kendi şahsi hüneri zanneder ve bu sebeble, O'na hamd ve şükretmek yerine, kendi kendini övmeye ve göstermeye çalışır. Bir misal vermek gerekirse, Allahu Zülcelal imtihan için Karun'a çok miktarda mal vermişti kendisi ise bu olayı; 'Bu mal benim ilim ve hünerimin sonucudur.' (Kasas;78) diyerek değerlendirmiştir. 'Fakat onun bu nankörlük, kibri ve ucbu üzerine Allah kendisini malıyla birlikte yerin dibine geçirdiği zaman, onun ilim ve hüneri ortalıkta görünmemiş ve onu kurtarmamıştır.' (Kasas;81)

    Şabi (rh.a) şöyle anlatmıştır;
    Bir kişi vardı. Yürüdüğü zaman, daima bir bulut ona gölge yapardı. Bunu gören günahkar ve fasık bir kişi; 'Ben bu adamın yanına gideyim, belki Allah onun hürmetine beni affeder.' dedi. O, üzerinde bulut bulunan kişi, yanına gelen bu adamı küçük görüp; 'Bu günahkar ve fasık adam nasıl beni gölgelendiren bulutun altında yürüyebilir?' dedi. Ayrıldıkları zaman bulut o kimseyi terkederek o fasık adamla beraber gitti.
    Ucbun en tehlikeli afetlerinden biri de, insan kendisinin kurtuluşa erdiğini ve hayır yapmaya ihtiyacı kalmadığını sanarak hayır yolunda çalışmaktan geri durmasıdır. Bu da apaçık bir helaktır.

    Meşruk (rh.a) demiştir ki;
    'Bir kula ilim olarak; Allahu Teala'dan korkması yeter. Cehalet olarakta amelini beğenip ucba kapılması yeter.'Şeytanın insanlara karşı oyunları çoktur. Buna şöyle bir örnek verebiliriz. Şeytan, Bayezid-i Bestami (k.s)'nin yanına gelmiş ve yirmi yıl onun yanında kalmıştır. Onu yoldan çıkarmak için çok çaba göstermiştir. Sonunda onu yoldan çıkarmaya bir çare bulamadığından dolayı onun yanında ayrılmak istemiş ve ayrılırken; “Beni tanıdın mı?' diye sormuş. Bayezid-i Betami (k.s) ona; 'Seni şimdi seğil ilk geldiğin günden bu yana tanıdım.' demiş. Şeytan ona; 'Ben elimden geleni yaptım, seni yoldan çıkaramadım. Allah senden razıdır. O seni çok seviyor ve seni çok muhafaza ediyor. Senin gibisi yeryüzünde bulunmaz.' demiş. Bunun üzerine Bayezid-i Bestami (k.s); 'Sen son olarak beni ucba kaptırarak helak mı etmek istiyorsun?' diyerek şeytanı uzaklaştırmıştır.

    Bakınız, şeytan onu methetmek suretiyle ucba sürüklemek ve onu yoldan çıkarmak istedi. Daha önce de buna benzer çok hileler yapmış ve onu kandırmaya gücü yetmemişti. İşte insan şeytanın oyunlarına kanmamalı, çok dikkatli olmalıdır.
    Bir gün Hz. İsa (a.s)'ya;
    'Ey Ruhullah! Nasılsın?' diye sormuşlar. Hz. İsa (a.s) bu soruya karşılık şöyle bir cevap vermiştir;
    'Ben öyle biliyorum ki; yeryüzünde benden daha fakir kimse yoktur. Benim ruhum benim elimde değil, sıhhatim benim elimde değil, açlığım ve susuzluğum benim elimde değil, yani bütün her şeyim başka bir zatın elindedir. Böyle olan bir kimseden yeryüzünde daha fakir biri var mıdır?'
    İşte her insanın hali aynen böyledir. Yememiz, içmemiz, kuvvetimiz, hastalığımız, ölümümüz, kısaca her şeyimiz Allahu Zülcelal'in elindedir. O'nun karşısında fakir ve güçsüz durumdayız. Hal böyleyken ucblanmak çok yanlış bir davranıştır.
    Ucbdan kurtulmak isteyen kimse şu dört şeyi yapmalıdır;

    1-) Başarıyı Allahu Zülcelal'den bilmelidir. Çünkü bir kimse başarıyı Allah'tan bilirse, O'na şükreder ve ucba düşmez.
    2-) Allahu Zülcelal'in kendisine ikram ettiği nimetlere bakmalıdır. Bir kimse Allahu Zülcelal'in nimetlerini görürse, O'na şükreder, amelini az görür ve ucba kapılmaz.
    3-) Amelinin kabul olmama ihtimalini düşünüp, hesabını buna göre yapmalıdır. Bir kimse, amelinin kabul olmama ihtimalini düşünüp korktuğu sürece ucba kapılmaz.
    4-) Daha önce işlediği günahları düşünmelidir. Bir kimse, Günahlarının sevaplarından fazla olmasından korkarsa, ucba kapılmaz.
    Zaten böyle bir idrakte olan bir kimse, nasıl ucba kapılabilir ki? Hiç kimse kıyamet gününde amel defterinde neler çıkacağını bilmez. Bir kimsenin ucbu ve sevinci ancak kıyamet gününde amel defterini okuduktan sonra olacaktır.
    Şeyh Abdulkadir-i Geylani (k.s) şöyle buyurmuştur;
    'İnsan neyi ile ucublanabilir ki? İlmi ile ucblansa, o ilmi kendisine kim verdi? Konuşması ile ucblansa, dilini çeviren kimdir? Malı ile ucblansa o malı ona kim verdi? Gerçekten ucblanmak çok büyük akıl eksikliğidir.'

    Hakikaten Şeyh Abdulkadir-i Geylani (k.s)'nin bu sözleri bizim için çok büyük bir derstir.
    İnsan, ucbun ne kadar zararlı olduğunu, manevi hayatını alt üst ettiğini bildikten sonra kendisini bundan muhafaza etmesi lazımdır. İnsan ibadetleri eksik görmelidir ki onunla ucblanmasın! İnsan yaptığı her amelde kendisini taksirat sahibi olarak görürse o kimse ucba kapılmaz. Onun için herkes kendisine dikkat etmelidir. Biz kendimizi herkesten daha aşağı görelim. Olabilir ki kötü olarak tanıdığımız bir insan bir gün Allahu Zülcelal'e yönelebilir. Bizde onun yerine kötü olabiliriz. Onun için herkes kendisini alçak görmesi lazımdır.


    4- GURUR;

    Kalbin huzurunu bozan manevi hastalıklardan birisi de gururdur. İnsanların bir çoğu hatalı yolda oldukları halde, kendilerini hayır üzerine bulunduklarını zannederler. Halbuki asla gerçekleşmeyecek bir düşünce ve hayalin peşinde gitmek, yapmadığı şeyi umut etmek mağrurluktan başka bir şey değildir.
    Müminlerin asi olanları; 'Allah kerimdir, O'nun affı çoktur.' gibi sözlere bel bağlayıp salih amelleri terketmek suretiyle aldanırlar. Bu kimselerin aldanmalarının bir sebebi de, atalarının durumlarına güvenmeleridir. Halbuki atalarının takvasıyla kurtulacağını zannetmek, babasının yemek yemesi ile kendi karnının doyacağına veya babasının hacca gitmesi ile kendisinin hacı olacağını zannetmek gibidir. Nitekim Allahu Zülcelal bir ayet-i kerime de şöyle buyurmuştur;
    'Ey İnsan! Sen kerem sahibi olan Rabbin hakkında aldatıp yanlışlara (küfür, günah, nankörlük) süren nedir? Halbuki O seni yarattı, sana düzgün bir vücut verdi ve organlarını ihtiyaçlarına göre biçimlendirdi.'(İnfitar;6-7)

    Hz. Peygamber (a.s.v) da bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
    'Akıllı insan, kendi nefsini hesaba çeker ve ölümden sonrası için çalışır. Aldanmış olan ise, nefis ve hevasına uyar ve buna rağmen Allah'tan temennilerde bulunur (affedileceğini, cennete götürüleceğini düşünür.)'

    Gurur ve aldanış cehaletten de kötüdür. Çünkü cehalet bir şeyi bilmemektir. Gurur ise onu yanlış ve ters bilmektir. Bu sebebten dolayı, çok kimse kötü oldukları halde kendilerini iyi zannederler veya yaptıkları iş yanlış olmasına rağmen, onu doğru kabul ederler.
    Burada zikredilen sebeblerden dolayı aldanışlar meydana gelir.
    Birinci aldanış dünyayı ahiretten üstün tutmaktır. Bu en büyük aldanıştır. Bu aldanışın sebebi, dünyanın hazır ve gözönünde olması, ahiretin gayb ve zamanın arkasında bulunmasıdır. Allahu Zülcelal bu aldanışın içinde olanlar hakkında şöyle buyurmuştur;
    'Dünya hayatını ahiretten daha çok seven ve bu sebeble Allah yolundan sapan ve onu eğri bulan kimseler açık bir delalet içindedirler.' (İbrahim;3)
    Diğer aldanış ise, iyi ve kötü olmayı dünyadaki mal ve rahatlıkla ölçmektir. Bazı insanlar mal ve hal sahibi oldukları için kendilerini ve kendileri gibi olanları Allah nazarında iyi zannederler. Allahu Zülcelal bu kimselerin aldanmalarını şu ayet-i kerime de bildirmiştir;
    'İmtihan etmek maksadıyla Allah insanı üne çıkardığı ve ona nimet verdiği zaman; 'Rabbim beni üstün kılmıştır.' der. Hayır! (Bu söz doğru değildir.) (Fecr;15)
    Bu sözün ve böyle düşünmenin doğru olmaması şundandır ki, imtihan malzemeleri kimseye üstünlük sağlamaz. Onun üstünlüğü ancak bunlarla imtihanı başarmasındadır. Bundan dolayı Allahu Zülcelal maddi durumlarını hiç hesaba katmadan, imtihanı başarmış olan müminlerin imtihanı kaybetmiş olan inkarcı ve fasıklardan üstün olduklarını bildirmiştir.
    Şeytandan bir dürtü olan temenniye ümit gibi sarılanlar şöyle derler; Allah'ın rahmeti çok, lütfu sonsuzdur. O'nun deniz gibi olan affı yanında bizim günahlarımız birkaç damladan ibarettir. Biz O'na iman etmişiz. Bu kadar kafir ve zalim varken bizi mi cezalandıracaktır? Allah'ın bizim ibadetimize ihtiyacı yoktur.

    Biz de bu kimselere şöyle deriz; Peki peygamberler, alimler, veliler ve diğer salih insanlar Allah'ın rahmetinin geniş olduğunu, O'nun kimsenin ibadetine ihtiyacı bulunmadığını, dünyada şu kadar kafir ve zalim yaşadığını bilmemişlermi ki, gece gündüz ibadet etmişler, en küçük bir günahtan bile sakınmaya çalışmışlar ve Allahu Zülcelal'in azabından tir tir titremişler! Meleklerde bunu bilmemişlermi ki, tamamen masum ve devamlı ibadet halinde olmalarına rağmen hep korku içindedirler. Hem af ve mağfiret sahibi olan Allahu Zülcelal'in kendisi de salih amel işlenmesini ve kendisinden korkulmasını emretmemiş midir?

    Bazı kimselerin bir miktar taatları vardır. Fakat günahları da vardır. Kendileri ise günahlarını önemsemez, taatlarının kendilerini kurtaracağını zannederler. Bu sebeble de kendilerini iyi durumda görürler. Bunların bu hali de bir aldanış ve gururdur.
    Diğer bazı kimseler, günahlarını hiç görmez, yalnızca taatlarını görürler ve bu sebeble kendilerini çok iyi bir durumda sanırlar. Allahu Zülcelal bunlar hakkında ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;
    'O gün Allah hepsini diriltecek ve yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Allah bunların yaptıklarını unutmaz, fakat kendileri unuturlar. Allah herşeye şahittir.'(Mücadele;6)

    Bazı insanlar vardır ki, Allah'ın emir ve nehylerini insanlara anlatırlar. Fakat bu hayırlı ve önemli iş için gerekli ve şart olan ihlas, yumuşaklık, sabır ve şevkati göstermezler. En ufak bir direnme karşısında kızarlar. Buna da Allah için kızmak adını verirler. Fakat başkalarına söylediklerini kendileri yapmazlar ve şayet onları bu konuda uyaran olursa bunu edebe muhalefet sayarlar.
    Şeytan, bütün insanları günahlarla aldatmaz. Bazılarını da amel ve ibadetlerle aldatır. Şeytan, amel ve ibadetlerin içine onları bozan yabancı unsurların karıştırılmasını sağlar ve suretle ibadet olmaktan çıkardığı bu meşguliyetleri bu kimselerin nazarında hala dereceler kazandıran ameller olarak gösterir.
    Bazıları amel ve ibadetlerinin, hayır ve hizmetlerinin değer ve kıymetlerinin hakkıyla bilinmediğinden ve hak ettikleri medh ve takdiri alamadıklarından şikayet ederler. Yaptıklarının karşılığını halktan almak isteyen bu kimseler, bu yüzden halka kızgın ve kırgındırlar. Bu sebeble onlardan uzak dururlar, onlarla karşılaştıkları zaman yüzlerini ekşitirler ve onlarla konuşurken yumuşak bir dil ile konuşmazlar.
    Bu kimseler düşünmezler ki, ibadetler ve hayırlar insanların takdiri için değil Allahu Zülcelal'in rızası için yapılır. Hal böyle olunca da bu işlerden dolayı kimsenin insanlardan bir şey bekleme hakkı yoktur. Bu sebeble Allahu Zülcelal ayet-i kerime de şöyle buyurmuştur;
    'De ki; müslümanlığınızı başıma vurmayın. Eğer gerçekten müslüman olmuşsanız, sizin kimse üzerinde minnetiniz yoktur, Allah'ın sizin üzerinizde minneti vardır.' (Hucurat;17)
    Allahu Zülcelal'e giden yolda başarılı olanlar, o yolun üzerindeki engellerin afetlerini ve kalbe giriş yollarını bilip, kendisini bundan muhafaza eden ve basiretle davranan kimselerdir.

    Aldananlar ise, Allahu Zülcelal'in kendi iradelerine terkettiği ve kalblerini hakkı bilip anlamaktan geri bıraktığı kimselerdir. Nasıl insan düşman karşısında uyanık ve dikkatli duruyorsa, şeytan ve nefsin karşısında da o şekilde uyanık ve dikkatli davranması lazımdır.
    Her insan amelini sadece ve sadece Allahu Zülcelal'in rızası için yapmaya gayret etmesi lazımdır. Her insan aldanmamak için ilim okumalı ve aldanma olaylarına karşı çok dikkatli olmalıdır...


    5- KIZGINLIK

    Kalbin huzurunu bozan manevi hastalıklardan birisi de kızgınlıktır. Kızgınlık kalbte yanan bir ateştir. Nitekim Allahu Zülcelal bir ayet-i kerime de şöyle buyurmuştur;
    'Kafirler, kalblerinde haksız kızgınlık barındırmışlardır. Buna karşılık, Allah, peygamberin ve müminlerin üzerine sükûnet indirmiştir.' (Feth;26)
    Bu ayet-i kerime, kafir ve imansızların kendi hayvani tabiatlarına uyup kızgınlık gösterdiklerini, peygamber ve müminlerin ise Allahu Zülcelal'in hıfz ve terbiyesi sayesinde bu huyu yendiklerini bildirmiştir.
    Bir adam; 'Ey Allah'ın Resulü! Beni Allahu Teala'nın kızgınlığından hangi amel korur?'diye sordu. Hz. Peygamber (a.s.v);
    'Senin O'nun kullarına kızmaman.' buyurdu. (Taberani)
    Burada kıyamet gününe inanan müminler için çok büyük bir ders vardır. İnsan Allah'ın yarattıklarına karşı şevkatli davranıp kızmaması lazımdır. Bununla birlikte Allahu Zülcelal'in gazabından da muhafaza olunur. Allahu Zülcelal'in gazabından muhafaza olmak, insan için en büyük nimettir. Önümüze her hangi kızabileceğimiz bir olay geldiğinde bu Hadis-i şerifi hatırlamak lazımdır. İnsan bu şekilde bu hadis-i şerifi hatırlayıpta kızmaktan vazgeçerse, Allahu Zülcelal'de o kuluna kıyamet gününde inşallahu teala gazabı yerinde rızasını nasip edecektir. Onun için bu emirleri yerine getirmeye gayret edelim...
    Hz. Peygamber (a.s.v) birgün ashab-ı kirama;
    'Size göre pehlivan kimdir?' diye sordu. Ashab-ı kiram;
    'Pehlivan sırtı yere getirelemeyendir.' dediler. Kendisi;
    'Hayır! Gerçek pehlivan, kızdığı anda kendine hakim olan kimsedir.' Buyurdu. (Müttefekun Aleyh)
    Vehb bin Münebbih (rh.a);
    'İnsan kızdığı zaman, çocuğun top ve topaçla oynaması gibi, şeytan onunla oynar.' Demiştir.
    Kızgınlığın ifrat hali, bu hissin din, akıl ve maslahatın kontrolünden çıkması ve taşkınlık halini almasıdır. Tefrid halindeki kızgınlık, sahibine zulüm ve haksızlık yapılmasına sebeb olur. İfrat derecesinde kızmış olan kimse, gücü yettiği zaman kızdığı insana saldırır ve onu yıkmaya çalışır. Buna gücü yetmediği zamanda kızgınlığını kine dönüştürüp kalbinde depolar. İfrat derecesinde kızan bir insan da sarhoş gibi dengesiz ve tutarsız olur. Sureti de çirkin bir vaziyet alır. Kendisi bu durumu görse, utancından saklanacak yer arar.
    Anlatıldığına göre, bir adam Rebi' bin Haysem'e kötü bir söz söyledi. Rabi' bin Haysem kızmayıp; cennetle aramda bir mesafe vardır. Eğer onu aşamazsam, ben senin söylediğinden daha kötüyüm.' diye karşılık vermiştir.
    Evet, kızgınlığı yutmak peygamberlerin, velilerin ve alimlerin huyudur. Kızmak ise zalimlerin, hainlerin, cahillerin ve rezillerin ahlakıdır.
    Önceki bir semavi kitapta şöyle denilmiştir;
    'Ey İnsan! Kızdığın zaman beni hatırla ki, bende kızdığım zaman seni hatırlayayım da seni de azabımla helak ettiklerim içinde helak etmeyeyim.'
    Kızgınlığını yutmak için, kızan insanın çirkinleşen yüzünü, davranışlarını düşünmek bile yeterlidir.
    Ahnef bin Kays şöyle demiştir;
    'Birisi bana düşmanlık ettiği zaman, muhakkak ben onu üç sıfatın biriyle karşılarım. Benden yüksek olursa ona saygı duyarım ve karşılık vermem. Benden aşağı ise kadrimi ondan yüksek görüp kötü muameleye tenezzül etmem. Benim emsalim ise, aff ve ihsan ile muamele ederim.'
    Bir gün bedevilerden biri Hz. Ömer (r.a)'e;
    'Vallahi sen adaletle hükmetmiyor ve bol vermiyorsun.' dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a) öfkelendi. Öyleki kızdığı yüzünden belli oldu. O vakit orada bulunanlardan bir kişi; Ey müminlerin emiri! Allahu Teala;
    'Affa sarıl, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir.' (A'raf;199) buyuruyor. Bu adam cahillerden biridir, dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a)'in kızgınlığı dindi ve adamı affetti.
    İnsan ne vakit öfkesini yutarsa Allah için yutmalıdır. Bunun Allah nezdinde sevabı çok büyüktür. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.v) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
    'Her kim öfkesini yenerse Allah o kimseden azabını men eder. Her kim Rabbine istiğfar ederse Allah onun istiğfarını kabul eder. Her kim dilini kötü söylemekten muhafaza ederse Allah o kimsenin ayıplarını örter.' (Beyhaki)

    Öfkelenen kişi euzü besmele çekmeli ve kelime-i tevhidi söylemelidir. Ayakta ise oturmalıdır. Oturuyorsa yan üstü yatmalıdır. Soğuk su ile abdest alması da müstehaptır. Zira öfke ateştendir ve ateşi de su söndürür.
    İnsan Allahu Zülcelal'in kullarına kızmayıp, onlara karşı şevkat ve merhametli olması lazımdır. Bu güzel sıfatı elde edebilmek içinde hem Allahu Zülcelal'den istemeli ve hem de gayret göstermelidir.


    6- KİN

    Kalbin huzurunu bozan manevi hastalıklardan birisi de kindir. Kin; kalbin kin beslenen kimseyi devamlı hatırlayıp, ona buğz etmesi ve ondan tiksinmesidir.
    İnsan bir kimseden hemen intikam almaktan aciz kaldığı zaman, yutulan öfke içe döner, orada birikir ve en sonunda kine dönüşür. Halbuki Hz. Peygamber (a.s.v) bir hadis-i şerifte; 'Mümin kinci değildir.' buyurmuştur.

    Kin, kızgınlığın zehirli bir meyvesidir. Kinin zehiri şu şekillerde kendini gösterir;
    1-) Hased etmek, hased kin duyulan kimsenin nimet görmesine üzülmek, bela görmesine sevinmektir. Bu hal münafıkların huyudur.
    2-) İçteki hasedi dışa vurmak ve sözü edilen üzüntü ve sevinci söz ve fiil ile açıkça göstermek.
    3-) Kin duyduğu insanla ilişkiyi kesmek. Onun yaklaşmasına rağmen ondan uzaklaşmak.
    4-) Buna haklılık kazandırmak için de o insanı küçültmek ve konuşmaya, dostluğa değmediğini ileri sürmek.
    5-) Onun hakkında helal olmayacak şekilde konuşmak. Örneğin, onu gıybet etmek, ona iftira etmek, sırrını ifşa etmek ve onu sıkıntıya sokan hallerini açıklamak.
    6-) Onu çirkinleştirmek ve onunla alay etmek maksadıyla söz ve davranışlarını taklit etmek.
    7-) Fırsat bulunca vücuduna veya malına zarar vermek.
    8-) Alacağını vermek, affını istemek, sıla-i rahim yapmak gibi haklarını ifa etmemek.
    9-) Onun hakkında su-i zan etmek, kötü olduğunu düşünmek, iyi olduğuna ihtimal vermemek.
    10-) Ona haksızlık yapan veya düşmanlık edenle dost olmak ve ona bu suretle eziyet vermek.
    Kin duyan kimse din kardeşinin yüzüne gülmez, onunla yumuşak konuşmaz, onu önemsemez, ona acıyıp merhamet etmez ve ihtiyacını görmez, onunla birlikte bir hayır işini yapmaya yanaşmaz, onun iyiliklerini söylemez ve ona iyi davranılmasını tavsiye etmez. Bütün bunlar kin duyan müminin manevi derecesini düşüren, ona büyük sevaplar kaybettiren ve ona çok sayıda günahlar kazandıran kötülüklerdir.
    Enes bin Malik (r.a) dedi ki;
    Hz. Resulullah bana şöyle buyurdu;
    'Eğer kalbinde hiçbir kimseye karşı kin taşımadan sabahlayıp akşamlamaya gücün yeterse bunu yap. Bu benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimi ihya ederse, beni ihya etmiş olur. Beni ihya eden ise, benimle birlikte cennettedir.' (Tirmizi)

    Allahu Zülcelal'i arayan, O'nun sevgisiyle birleşen, ve O'nun zikriyle dost olan kalblerde kin ve düşmanlıktan eser kalmaz.
    Netice olarak, insan maneviyatının sağlıklı bir şekilde olmasını istiyorsa, kalbinde bulunan kin ve düşmanlığı atıp, insanların kendisine karşı yaptığı kusurları affetmelidir. Çünkü kin şeytanın ahlakı, insanları affetmekse, Allahu Zülcelal'in, peygamberlerin ve evliyaların ahlakıdır.
    Herhangi bir kişi, birisine kin duyduğu zaman, ona bir zarar veremeyeceğini bilmelidir. Ama kin güden insan kendisini mahveder. Madem ki bütün zarar kendisinedir. Öyle ise insanın hem dünyasına hem ahiretine zararlı olan bu kini söküp atması gerekmektedir.
    Hz. Peygamber (a.s.v) ve evliya-i kiramların Kin hakkındaki sözlerini insan biraz okuyup düşündüğü zaman, insanın manevi hayatına ne kadar zararlı olduğunu kolaylıkla anlayabilir. Çünkü kin, insanın sevaplarını yok olmasına ve başkasının günahlarının da yüklenilmesine sebeb olur.
    Kin sahibini bu kadar zarara koyduğu için, her insan kinden uzak durmalı ve Allahu Zülcelal'in kullarına karşı şevkatli davranmalıdır. Bu sıfatı elde etmek içinde hem Allahu Zülcelal'den istemeli ve hem de bunun için gayret sarfetmelidir.


    7- HASED

    Kalbin huzurunu bozan manevi hastalıklardan birisi de haseddir. Çünkü denilmiştir ki;
    'Hased ihlasın kalbe girmesine bir perdedir.'
    Hased; kendisine bir faydası olmasa bile başkasının hakkıyla elde ettiği nimetlerden mahrum olmasını istemek demektir. Bu arada şunu da belirtmekte fayda vardır; Başkalarının sahip olduğu nimetlerin benzerine sahip olmayı istemek hased değil gıpta etmektir.
    Hz. Peygamber (a.s.v) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
    'Hased, ateşin odunu yaktığı gibi, sevap ve iyilikleri yakar.' (Buhari)

    Hased, şeytan tarafından olup Allahu Zülcelal'in razı olmadığı ve buğz ettiği bir sıfattır. Hased öyle kötü bir şeydir ki, sahibini hem dünyada hemde ahirette perişan eder. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.v) bir hadis-i şerifte;
    'Bazı kullar vardır ki Allah'ın nimetlerine düşmandırlar.'Buyurmuş; sahabeler;
    'Ey Allah'ın Resulü bunlar kimlerdir?' diye sorduklarında, Hz. Peygamber (a.s.v) şöyle buyurmuştur;
    'Allah'ın kullarına verdiği nimetlerden dolayı onlara hased edenlerdir.'
    İnsanın dağlar kadar ameli de olsa, hased bütün bu amellerin sevabını yok eder. Halbuki insan binbir zahmetle, nefsini zorlayıp amel yaparak sevap kazanıyor, bu sevaplarını da hased ederek boşu boşuna mahvetmesi çok yazıktır. Hased eden kimse Allahu Zülcelal'in nimetlerinin düşmanıdır. O'nun takdirine kızgındır. O'nun kulları arasındaki yaptığı taksime razı değil demektir.
    Anlatıldığına göre, bir melike yakın olan bir adam, ona hep;
    'İyiliklere iyilik et, kötüleri de affet. Çünkü iyiler iyiliğe layıktırlar, kötüler de nasıl olsa Allahu Teala'dan cezalarını bulurlar.' Derdi. Bu adamın melike yakınlığını kıskanan rakibi, bu yakınlık nimetini bozmak istedi ve melike;
    'Bu adam, senin ağzının kötü koktuğunu söyler. Dilersen, onu çağır ve kendin gör.' Dedi. Melik;
    'Öyleyse onu getir.' dedi. Rakib onu buldu ve önce kendisine bol sarımsaklı yemek yedirdi. Ondan sonra da melikin kendisini istediğini bildirdi. Adam, bu haliyle melikin huzuruna çıkınca, elini ağzının üstüne koydu. Melik kendi kendine;
    'Demek ki bu adam ağzımın kokusundan sakınıyor.' dedi ve hemen ona bir yazı yazıp hazine memuruna gitmesini emretti.
    Adam dışarı çıkınca, rakibi onu karşıladı ve elindeki yazının hazineye yazıldığını görünce, bununla adama para verileceğini zannetti ve tamaha kapılıp onu kendisine vermesini rica etti. Adam da verdi. Rakib, yazıyı götürüp memura verdi. Memur yazıyı açıp okudu. Melik;
    'Bu yazıyı getireni cellata boğazlat, derisini yüzdür, içine saman doldurup bana gönder.' diye yazmıştı. Rakibin itiraz ve feryatları arasında emir yerine getirildi ve onun samanlı postu melike gönderildi. Adam işin aslını öğrenince, melike;
    'Ben demedim mi, kötüler nasıl olsa cezalarını bulurlar?.'dedi. Melik onu tasdik etti ve kendisine daha çok değer vermeye başladı.
    İbn-i Şirin şöyle demiştir;
    'Ben dünyaya ait birşeyden dolayı hiç kimseyi kıskanmadım. Çünkü bu kimse cennet ehli ise, onun şimdiki nimeti ileri de göreceği nimetlerin yanında çok az kalır ve kıskanmaya değmez. Ve eğer o cehennem ehli ise, bugün yarın azablara düşecektir. Böyle bir kimse de kıskanılmaz.'
    Hasedçi başkasında bir nimet görünce kendini mağrur hisseder ve bunun kahrını duyar. Hasedin diğer kötü huylardan farkı, hedef insanın perişan olmasından ve elindeki nimetin yok olup gitmesinden başka bir şeyle tatmin ve teskin olmamasıdır. Onun için Hz. Muaviye (r.a);
    'Herkesi memnun etmek mümkündür. Fakat, hasedçi nimetin zevalinden başka bir şeyle memnun olmaz.' Demiştir.
    İnsanda hased uyandıran ve hased etmeye iten sebeblerden birisi buğz ve düşmanlıktır. Bir kimseye buğz ve düşmanlık eden, onun iyilik ve nimet görmesini istemez ve bundan rahatsızlık duyar. Buna karşılık bela görmesine sevinir ve bundan memnun olur.
    Sorunları kaynaklarından çözen islam dini, bu yüzden müslümanlara buğz ve düşmanlık edilmesini men etmiş ve bunu haram saymıştır. Buğz ile hasedin birlikteliğini bildiren ayet-i kerimelerin birinde şöyle buyrulmuştur;
    'Münafıklar, elinizdeki nimetin zeval bulmasından ve sıkıntı çekmenizden hoşlanırlar. Size karşı duydukları buğz ağızlarından da (sözlerinden) bellidir. Kalblerinde gizledikleri buğz ise daha büyüktür.' (Al-i İmran;118)
    Şunu da belirtmek lazımdır ki, kıskançlık ancak dünyaya ait işlerde olur. Ahiret işlerinde ise, kıskançlık olmaz. Çünkü bu alanda ne nefis ne de şeytan yoktur. Bu sebeble maksadı Allah rızasını kazanmak ve cennete gitmek olan bir kimse, aynı maksad için çalışan kimseleri kıskanmaz. Aksine onları sever ve onlara duacı olur.
    Hased, insanlara hep iyilik dileyen ve kendileri de iyilik bulan peygamberlerin ve salih müminlerin huyunun bırakılması, dünya ve ahiret rüsvaylığına mahkum olan iblis ve onun izinde giden kafirlerin huyuna sahip çıkılmasıdır.
    Hepsi de kalbe yerleşen büyük günahlar olan bu durumlar, ateşin odunu yakması gibi sevapları yakar ve gecenin gündüzü karartması gibi kalbi karartırlar.
    Hased etmek yanlış olduğuna göre, doğru olan müminlerin nimet ve iyilik görmelerine sevinmek, hizmet ve faziletlerinden dolayı onları sevmektir. Bu şekilde sevmek ve sevinmek hem kalbe rahatlık verir, hem de kişiye sevap kazandırır.
    Hased hastalığını tedavi eden amel ise, kıskandığı insanı methetmek, ona sevgi ve ilgi göstermek, kendisine yardım etmek ve iyilikte bulunmaktır. Bunları yapmak, acı bir ilacı içmek gibi nefse zor gelir, ancak memnuniyet verici bir sonuç ortaya çıkarır.
    Her kim bu ilacın acılığına sabrederse, o kimse şifa bulmanın ferahlığına kavuşur.


    7- DÜNYA SEVGİSİ

    Kalbin huzurunu bozan manevi hastalıklardan birisi de dünya ve mal sevgisidir. İnsanın kalbinde dünya sevgisi ne derece varsa, ahiretin sevgisi o derece o kimsenin kalbinden çıkar. Kim neyi severse Allahu Zülcelal ona istediğini nasip eder. Dünyayı sevenlere dünyayı nasip eder. Çünkü Allahu Zülcelal'in yanında dünyanın hiçbir değeri yoktur. Nitekim Allahu Zülcelal bir ayet-i kerime de şöyle buyurmuştur;
    'Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Elbette Allah'tan korkanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır.'(En'am;32)

    Hz. Peygamber (a.s.v) da bir Hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
    'Dünyayı seven ahireti sevmez, ahireti sevende dünyayı sevmez. Siz baki olan ahireti fani olan dünyaya tercih edin.' (Taberani, Hakim)
    Dünyaya karşı uyanık olmak lazımdır. Dünyaya az rağbet edip onun hakkında olmayacak beklentilere girmemek gereklidir. Dünya öyle istikrarsız bir yerdir ki, sağlam olan birden hastalanır, emniyet içinde olan birden korkuya müptela olur, sevinçli olan birden kederlenir. Zengin olan bir anda fakirleşir. Dünyaya önem verip onu sevmek akıllı kimselerin işi değildir. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.v) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
    'Dünya ahirette evi olmayanın evi ve orada malı bulunmayanın malıdır. Dünya malını aklı olmayan toplar.'
    Hz. Peygamber (a.s.v) başka bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
    'İnsan, &'Malım, Malım.' der. Halbuki, onun malı yediği ve giydiği şeylerdir.(Müslim)
    Dünyayı seven bir kimse, öldüğü zaman sevdiğinden ayrıldığı için azab çeker. Bu azabın şiddeti de dünya sevgisinin şiddeti ölçüsündedir. Allahu Zülcelal'i ve ahireti seven ise, ölürken sevdiğine kavuştuğu için sevinç duyar. Bu sevincin büyüklüğü de Allah ve ahiret sevgisinin büyüklüğü derecesindedir.

    İnsanda Allah ve ahiret sevgisini oluşturan ve güçlendiren şey, Allah'ın marifeti ve Allah'a ibadettir.

    Onda dünya sevgisi uyandıran ve kuvvetlendiren şey ise, nefsin şehvetlerine uymaktır. Nefsin şehvetleri bu yüzden kötülenmiştir.
    Dokuz yüz elli sene yaşayan Hz. Nuh (a.s) vefat hastalığında;
    'Dünyayı nasıl buldun?' diye sormuşlar. Kendisi de;
    'Dünyayı iki kapılı bir han gibi dördüm. Bir kapıdan girdim, diğerinden çıktım.' demiştir.
    Gerçekten dünya hayatı çok kısadır. Bakınız, Hz. Nuh (a.s) dokuz yüz elli yaşadığı halde sanki onu hiç yaşamamış gibi görmüştür. Buna göre kendi halimizi düşünmemiz gerekmektedir.
    Su ile ateş nasıl bir arada bulunmazsa, dünya ve ahiret sevgisi de aynı kalbte bulunmaz. Onun için baki olan ahiret hayatı için geçici olan bu dünyayı satanlar, her ikisini de kazanırlar. Ama dünya için ahiretini satanlar, her ikisini de kaybederler.


    8- CİMRİLİK

    Kalbin huzurunu bozan manevi hastalıklardan birisi de cimriliktir. Cimrilik Allahu Zülcelal'in vermiş olduğunu, insanlardan esirgemek, ihtiyacı olanlara vermemektir. Allahu Zülcelal bir ayet-i kerime de şöyle buyurmuştur;
    'Allah'ın lütfundan kendilerine verdiğinden cimrilik edenler, sakın bunu kendilerine akıllı bir iş sanmasınlar. Aksine bu kendileri için bir kötülüktür. Onların cimrilik ettikleri şey, kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır.'(Al-i İmran:180)
    Hz. Peygamber (a.s.v) da bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;
    'Cimrilik, kökü cehennemde olan ve dalları dünyaya sarkan bir ağaçtır. Bu dallardan birine tutunan bir kimseyi, bu dallar onu cehenneme çeker. Cimrilik yapan cennete giremez.'(Tirmizi)
    Cimrilik Allahu Zülcelal'in gazabına sebeb olan çirkin bir sıfattır. Sahibini hem dünyada hem ahirette perişan eder. Şunu unutmamak lazımdır ki; insan, kıyamet gününde ancak yaptıklarının karşılığını alacaktır. Hayır yapmışsa hayırla karşılaşacak, şer yapmışsa şer ile karşılaşacaktır...
    alıntı



  7. 10.Kasım.2009, 13:49
    4
    zehraoku
    Talebe

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 28.Nisan.2009
    Üye No: 48118
    Mesaj Sayısı: 451
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 7

    --->: manevi hastalıklar nelerdir?



    Allah’ım, kalplerimizi imân ve Kur’ân nuruyla nurlandır.
    Allah’ım, bizi Sana muhtaç olduğumuzun şuuruyla zenginleştir; Senden müstağnî durma fakirliğine düşürme. Kendi güç ve kuvvetimizden teberrî ediyor, Senin havl ve kuvvetine sığınıyoruz. Bizi Sana tevekkül edenlerden kıl. Bizi nefsimizin eline bırakma. Bizi, koruyuculuğunla muhâfaza eyle. Bize ve erkek, kadın bütün müminlere merhamet et. Kulun, peygamberin, seçtiğin, dostun, mülkünün güzelliği, masnuâtının melîki ve sultanı, inâyetinin gözbebeği, hidâyetinin güneşi, hüccetinin lisânı, rahmetinin timsâli, mahlûkatının nuru, mevcudâtının şerefi, mahlûkatının çokluğu içinde birliğinin kandili, kâinat tılsımının keşşâfı, rubûbiyet saltanatının dellâlı, hoşnut olduğun şeylerin tebliğ edicisi, gizli isimlerinin tanıtıcısı, kullarının muallimi, âyetlerinin tercümânı, rubûbiyet güzelliğinin aynası, şuhud ve işhâdının medârı, âlemlere rahmet olarak gönderdiğin habîbin ve resûlün olan Efendimiz Muhammed’e, onun bütün âl ve ashâbına, kardeşleri olan diğer peygamber ve resûllere, melâike-i mukarrebîne ve sâlih kullarına salât ve selâm eyle.


    Sözler 7.Söz

    Amin Amin Amin


  8. 10.Kasım.2009, 13:49
    4
    Talebe


    Allah’ım, kalplerimizi imân ve Kur’ân nuruyla nurlandır.
    Allah’ım, bizi Sana muhtaç olduğumuzun şuuruyla zenginleştir; Senden müstağnî durma fakirliğine düşürme. Kendi güç ve kuvvetimizden teberrî ediyor, Senin havl ve kuvvetine sığınıyoruz. Bizi Sana tevekkül edenlerden kıl. Bizi nefsimizin eline bırakma. Bizi, koruyuculuğunla muhâfaza eyle. Bize ve erkek, kadın bütün müminlere merhamet et. Kulun, peygamberin, seçtiğin, dostun, mülkünün güzelliği, masnuâtının melîki ve sultanı, inâyetinin gözbebeği, hidâyetinin güneşi, hüccetinin lisânı, rahmetinin timsâli, mahlûkatının nuru, mevcudâtının şerefi, mahlûkatının çokluğu içinde birliğinin kandili, kâinat tılsımının keşşâfı, rubûbiyet saltanatının dellâlı, hoşnut olduğun şeylerin tebliğ edicisi, gizli isimlerinin tanıtıcısı, kullarının muallimi, âyetlerinin tercümânı, rubûbiyet güzelliğinin aynası, şuhud ve işhâdının medârı, âlemlere rahmet olarak gönderdiğin habîbin ve resûlün olan Efendimiz Muhammed’e, onun bütün âl ve ashâbına, kardeşleri olan diğer peygamber ve resûllere, melâike-i mukarrebîne ve sâlih kullarına salât ve selâm eyle.


    Sözler 7.Söz

    Amin Amin Amin


  9. 02.Eylül.2012, 02:53
    5
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,606
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 336
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: manevi hastalıklar nelerdir?

    Manevi hastalıklar nelerdir ?



    1.Ye's(Ümitsizlik.)
    2.Yalan/Kizb
    3.Adâvet/ Düşmanlık
    4.Ucb(Kendini beğenme amelineyaptıkları işe güvenme kibirgurur)
    5.Gurûr/Tekebbür(Kibirlenme kendini büyük sayma.) /Meyl-i tefevvuk(Başkalarından üstün olma eğilimi.)
    6.Sû-i zan(Bir kimse hakkında kötü düşünceye sahip olma.)
    7.İstibdat/ Tahakküm (Zorbalık etme; zorla hükmetme mânevî baskı. Diktatörlük)
    8.Bencillik(Hodbin Hodgâm)
    9.Haset(Başkasının iyi hâlini istememe; çekememezlik kıskançlık.)
    10.Kıskançlık
    11.Riyâ(Gösteriş)/Tasannukârâne(Riyâ ve gösteriş için. Yapmacık suni hareketlerde bulunarak.)
    12.Tasannu(Yapmacık hareket zorla bir şeyi daha iyi göstermeye çalışma.)
    13.Nifâk(Dıştan Müslüman göründüğü halde inanmamak ikiyüzlülük dinde riyâ.)
    14.Kîn/Gıybet(Arkadan çekiştirmek hâzır olmayan birisinin aleyhinde konuşmak.)/ Garaz/Kovuculuk
    15.Tarafgîrlik(Taraf tutmak.)
    16.Taassup(Şiddetli ve aşırı bağlılık.)
    17.İnad(Israr muannidlik ayak direme dediğinden vazgeçmeme.)
    18.Şikàk(Nifak ikilik ittifaksızlık.)
    19.Temellük(Sahiplenme kendine mâl etme.)/Temelluk(Dalkavukluk yaltaklanma.)
    20.Bid'â(Dinin aslına uymayan âdet ve uygulamalar.)
    21.Tamah(Bir şeye göz dikip bakma.Aç gözlü cimri.)
    22.Hırs (Açgözlülük kanaatsizlik.)
    23.Vehim(Belirsiz ve mânâsız korku belirsiz düşünce.)/Vesvese(Şüphe tereddüt kuruntu vehim aslı olmayan ihtimaller.)
    24.Kör hissiyat(âkıbeti görmeyen duygularnefis)
    25.Atâlet (Boş durma tenbellik işsizlik yılgınlık.)
    26.Acûliyet(Çok acelecilik sabırsızlık.)
    27.Fikr-i infirâdî (Ferdiyetçilik fikri düşüncesi.)
    28.Tekâsül (ÜşenmeTenbellik. )
    29.Meyl-ür- rahat(Keyfinme düşkün olmak.)
    30.Ülfet(Alışma alışkanlık; birisiyle münâsebette bulunmak ünsiyet ahbaplık dostluk huy etme görüşme konuşma.)
    31.Gaflet(Dikkatsizlik endişesizlik vurdumduymazlık; nefsine uyarak Allah`ı ve emirlerini unutmak.)
    32-Lâfızperestlik(Laf ve aldatıcı söze ehemmiyet veren.)
    33-Zâhirperestlik(Dış görünüşe ehemmiyet veren.)
    34-Sûretperestlik(Görünüşe sûrete çok kıymet veren; esâsa kıymet vermeyen; resimlere aşırı düşkün olan.)
    35-Lezzetperestlik(Lezzetli şeylere kıymet veren ve boğazına düşkün olan)
    36-Hayalperestlik(Asıl olmayan ve akıldan geçen fikirlere düşkün olmak)
    37.Cerbeze(Demagoji.)
    38.Ukûk-u vâlideyn(Anaya babaya itaatsizlik saygısızlık onları tanımamazlık.)
    39.Yalancı şehâdetlik
    40.Humud(Helâle ve harama karşı iştahsızlık.)
    41.Fücur(Yemek içmek uyumak gibiisteklerde aşırıya kaçmak. Kuvve-i şeheviyenin ifrat mertebesi. )
    42.Cebanet(Korkaklık ürkeklik.)
    43.Tehevvür(Korkusuzca düşünmeden hareket etmek. Maddi ve manevi hiçbirşeyden korkmamak. Kuvve-i gadabiyenin ifrat mertebesi.)
    44.Gabâvet(Ahmaklık anlayışsızlık bönlük kalın kafalılık. Akıl kuvvesinin tefrit mertebesi.)
    45.Sefâhet ve lehviyat(Kadınlı erkekli haram eğlenceler oyunlar; nefsânî gayr-ı meşrû eğlenceler.)
    46.Heves/Hevesat(Nefisten gelen gelip geçici istekler arzular.)
    47.Keder(Üzüntü tasa kaygı.)/Elem(Ağrıacıkeder dert gam kaygı.)/Âlâm(Elemler acılar.)
    48.Muvafakat-i şehvet-i nefis(nefse muvafık meyil ve arzular)
    49.Hodgâmlık(Yalnızca kendini dert edinerek.)/ Hodbinlik(Enâniyetli bencil kibirli.)
    50.Zillet(Aşağılık horluk alçaklık.)
    51.Meylü’l-mücâzefe(Sözle karşısındakinin hakkını örtmek aldatma arzusu)
    52.Meylü’l-mübalâğa(Birşeyi olduğundan fazla veya az göstermek abartma arzusu.)
    53.Muvâzenesizlik(Ölçüsüz olma dengesiz olma)
    54.Tadlil-i gayr(Başkalarını dalâlete nisbet etmek. Sapıklığına hükmetmek.)
    55.Safsata(Yalan uydurma hezeyan hakîkatte yanlış ve yalan olan kıyas.)
    56.Fazîletfuruşluk(Kendini faziletli göstermeye çalışan.)
    57.Bîbehre (Nasipsiz mahrum.)
    58.Hodfuruşluk(Kendini beğendirmeğe çalışan. Övünen.)/Meyl-i tecellüd(Şecaatli ve cesur görünme arzusu.)
    59.Meyl-i nümâyiş(Gösteriş arzusu)
    60.Tekellüfkârâne(Gösteriş hevesiyle zorluğun altına girmek.)
    61.Tûl-i emel(Bitmeyen arzu.)/Tevehhüm-ü ebediyet(Ebedî zannetme sonsuz yaşama zannı.)
    62.Hısset(Cimrilik alçaklık bâhillik tamahkârlık.)
    63.Şöhret-i kâzibe(Geçici yalancı şöhret aldatıcı nâm.)
    64.Teveccüh-ü nâs(İnsanların alâkasıyönelmesi.)
    65.Tabasbus(Yaltaklanmak. Dalkavukluk. Kendini küçülterek ikiyüzlülükle kendini beğendirmeye çalışmak.)
    66.Irkçılık(Unsuriyetçilik-kavmiyetçilik)
    67.Cehâlet(Bilgisizlik câhillik.)
    68.İntikam(Öc almak)
    69.Taklid(Benzetmeye ve benzemeye çalışmak benzerini yapmak birine benzemeye çalışmak.)
    70.Gevezelik(Gereksiz çok konuşmak.)
    71.Havf(Korku korkma.)
    72.Mukallid(Taklid eden. Benzemeğe çalışan.)
    73.Mübazaa(Haram olanı)
    74.Casusluk(Hafiye ajanistihbârâtçıgizli sırları öğrenip bildiren.)
    75.Şekva (Menfî anlamda Şikâyet etmek sızlanmak.)
    Hazırlayan :Bâkî ÇİMİÇ


  10. 02.Eylül.2012, 02:53
    5
    Moderatör
    Manevi hastalıklar nelerdir ?



    1.Ye's(Ümitsizlik.)
    2.Yalan/Kizb
    3.Adâvet/ Düşmanlık
    4.Ucb(Kendini beğenme amelineyaptıkları işe güvenme kibirgurur)
    5.Gurûr/Tekebbür(Kibirlenme kendini büyük sayma.) /Meyl-i tefevvuk(Başkalarından üstün olma eğilimi.)
    6.Sû-i zan(Bir kimse hakkında kötü düşünceye sahip olma.)
    7.İstibdat/ Tahakküm (Zorbalık etme; zorla hükmetme mânevî baskı. Diktatörlük)
    8.Bencillik(Hodbin Hodgâm)
    9.Haset(Başkasının iyi hâlini istememe; çekememezlik kıskançlık.)
    10.Kıskançlık
    11.Riyâ(Gösteriş)/Tasannukârâne(Riyâ ve gösteriş için. Yapmacık suni hareketlerde bulunarak.)
    12.Tasannu(Yapmacık hareket zorla bir şeyi daha iyi göstermeye çalışma.)
    13.Nifâk(Dıştan Müslüman göründüğü halde inanmamak ikiyüzlülük dinde riyâ.)
    14.Kîn/Gıybet(Arkadan çekiştirmek hâzır olmayan birisinin aleyhinde konuşmak.)/ Garaz/Kovuculuk
    15.Tarafgîrlik(Taraf tutmak.)
    16.Taassup(Şiddetli ve aşırı bağlılık.)
    17.İnad(Israr muannidlik ayak direme dediğinden vazgeçmeme.)
    18.Şikàk(Nifak ikilik ittifaksızlık.)
    19.Temellük(Sahiplenme kendine mâl etme.)/Temelluk(Dalkavukluk yaltaklanma.)
    20.Bid'â(Dinin aslına uymayan âdet ve uygulamalar.)
    21.Tamah(Bir şeye göz dikip bakma.Aç gözlü cimri.)
    22.Hırs (Açgözlülük kanaatsizlik.)
    23.Vehim(Belirsiz ve mânâsız korku belirsiz düşünce.)/Vesvese(Şüphe tereddüt kuruntu vehim aslı olmayan ihtimaller.)
    24.Kör hissiyat(âkıbeti görmeyen duygularnefis)
    25.Atâlet (Boş durma tenbellik işsizlik yılgınlık.)
    26.Acûliyet(Çok acelecilik sabırsızlık.)
    27.Fikr-i infirâdî (Ferdiyetçilik fikri düşüncesi.)
    28.Tekâsül (ÜşenmeTenbellik. )
    29.Meyl-ür- rahat(Keyfinme düşkün olmak.)
    30.Ülfet(Alışma alışkanlık; birisiyle münâsebette bulunmak ünsiyet ahbaplık dostluk huy etme görüşme konuşma.)
    31.Gaflet(Dikkatsizlik endişesizlik vurdumduymazlık; nefsine uyarak Allah`ı ve emirlerini unutmak.)
    32-Lâfızperestlik(Laf ve aldatıcı söze ehemmiyet veren.)
    33-Zâhirperestlik(Dış görünüşe ehemmiyet veren.)
    34-Sûretperestlik(Görünüşe sûrete çok kıymet veren; esâsa kıymet vermeyen; resimlere aşırı düşkün olan.)
    35-Lezzetperestlik(Lezzetli şeylere kıymet veren ve boğazına düşkün olan)
    36-Hayalperestlik(Asıl olmayan ve akıldan geçen fikirlere düşkün olmak)
    37.Cerbeze(Demagoji.)
    38.Ukûk-u vâlideyn(Anaya babaya itaatsizlik saygısızlık onları tanımamazlık.)
    39.Yalancı şehâdetlik
    40.Humud(Helâle ve harama karşı iştahsızlık.)
    41.Fücur(Yemek içmek uyumak gibiisteklerde aşırıya kaçmak. Kuvve-i şeheviyenin ifrat mertebesi. )
    42.Cebanet(Korkaklık ürkeklik.)
    43.Tehevvür(Korkusuzca düşünmeden hareket etmek. Maddi ve manevi hiçbirşeyden korkmamak. Kuvve-i gadabiyenin ifrat mertebesi.)
    44.Gabâvet(Ahmaklık anlayışsızlık bönlük kalın kafalılık. Akıl kuvvesinin tefrit mertebesi.)
    45.Sefâhet ve lehviyat(Kadınlı erkekli haram eğlenceler oyunlar; nefsânî gayr-ı meşrû eğlenceler.)
    46.Heves/Hevesat(Nefisten gelen gelip geçici istekler arzular.)
    47.Keder(Üzüntü tasa kaygı.)/Elem(Ağrıacıkeder dert gam kaygı.)/Âlâm(Elemler acılar.)
    48.Muvafakat-i şehvet-i nefis(nefse muvafık meyil ve arzular)
    49.Hodgâmlık(Yalnızca kendini dert edinerek.)/ Hodbinlik(Enâniyetli bencil kibirli.)
    50.Zillet(Aşağılık horluk alçaklık.)
    51.Meylü’l-mücâzefe(Sözle karşısındakinin hakkını örtmek aldatma arzusu)
    52.Meylü’l-mübalâğa(Birşeyi olduğundan fazla veya az göstermek abartma arzusu.)
    53.Muvâzenesizlik(Ölçüsüz olma dengesiz olma)
    54.Tadlil-i gayr(Başkalarını dalâlete nisbet etmek. Sapıklığına hükmetmek.)
    55.Safsata(Yalan uydurma hezeyan hakîkatte yanlış ve yalan olan kıyas.)
    56.Fazîletfuruşluk(Kendini faziletli göstermeye çalışan.)
    57.Bîbehre (Nasipsiz mahrum.)
    58.Hodfuruşluk(Kendini beğendirmeğe çalışan. Övünen.)/Meyl-i tecellüd(Şecaatli ve cesur görünme arzusu.)
    59.Meyl-i nümâyiş(Gösteriş arzusu)
    60.Tekellüfkârâne(Gösteriş hevesiyle zorluğun altına girmek.)
    61.Tûl-i emel(Bitmeyen arzu.)/Tevehhüm-ü ebediyet(Ebedî zannetme sonsuz yaşama zannı.)
    62.Hısset(Cimrilik alçaklık bâhillik tamahkârlık.)
    63.Şöhret-i kâzibe(Geçici yalancı şöhret aldatıcı nâm.)
    64.Teveccüh-ü nâs(İnsanların alâkasıyönelmesi.)
    65.Tabasbus(Yaltaklanmak. Dalkavukluk. Kendini küçülterek ikiyüzlülükle kendini beğendirmeye çalışmak.)
    66.Irkçılık(Unsuriyetçilik-kavmiyetçilik)
    67.Cehâlet(Bilgisizlik câhillik.)
    68.İntikam(Öc almak)
    69.Taklid(Benzetmeye ve benzemeye çalışmak benzerini yapmak birine benzemeye çalışmak.)
    70.Gevezelik(Gereksiz çok konuşmak.)
    71.Havf(Korku korkma.)
    72.Mukallid(Taklid eden. Benzemeğe çalışan.)
    73.Mübazaa(Haram olanı)
    74.Casusluk(Hafiye ajanistihbârâtçıgizli sırları öğrenip bildiren.)
    75.Şekva (Menfî anlamda Şikâyet etmek sızlanmak.)
    Hazırlayan :Bâkî ÇİMİÇ





+ Yorum Gönder