Konusunu Oylayın.: İslami konular makaleler yazılar

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
İslami konular makaleler yazılar
  1. 31.Ekim.2009, 00:26
    1
    Misafir

    İslami konular makaleler yazılar






    İslami konular makaleler yazılar Mumsema S.a. Burada Yazılan Konuda ???

    Bir Makale Yok. Yosa Benmi Göremiyorum?


  2. 31.Ekim.2009, 00:26
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 31.Ekim.2009, 01:43
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,652
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 336
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    --->: islami konular makaleler yazılar




    Alıntı
    S.a. Burada Yazılan Konuda ???

    Bir Makale Yok. Yosa Benmi Göremiyorum?
    ve aleykumusselam. kardeş aradığın konu nedir?


    İslâm’ın köşesi - Nurettin Yıldız

    Allah Teâlâ Peygamberi Muhammed aleyhisselamı, insan hayatının tamamını kuşatacak bir programla gönderdi. Asla Peygamber aleyhisselamı Medine’de insanları ticarette birbirlerini kandırmamalarını, eşlerini dövmemelerini ve bunaldıkça da mescide namaz kılmaya gelmelerini söylemek gibi bir görevle göndermedi. Güneşin ışınları ne kadar büyük bir alanı aydınlatıyorsa o çapta geniş bir coğrafyaya, insan ne ile ilgileniyorsa onun bütününü kuşatacak bir programla gönderdi. İslam’ın bir dünya dini olmasının anlamı budur. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin son Peygamber olması âlemlere rahmet kimliği ile gönderilmesinin en tabii sonucu budur. Bunu idrak edememek sonuçları ağır bir hatadır.
    Dikkat edilirse ilk müşriklerin, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin kimliğine toplu bir itirazlarının olmadığı görülecektir. Onun belli yönlerini takdir ediyorlardı. Övdükleri, imrendikleri taraflarını da dillendirmekte sakınca görmüyorlardı. Kur’an’ın her şeyinin yanlış olduğunu da hiç söylemediler. Onların asıl sıkıntısı beğenerek alabilecekleri bir serbest piyasaya kapı aralamayan din anlayışına karşı idi. ‘Herkes beğendiği ibadeti yapsın, beğendiği yasaklardan kaçınsın!’ şeklinde bir ruhsat bulsalardı anlaşılan o ki, İslam ile savaşmaya gerek duymayacaklardı. Böyle bir anlayışın dini kökten reddetmekle hiçbir farkı yoktur. Bu nedenle de ilk müşriklerin, Peygamber aleyhisselam efendimiz için ‘emin’ demeleri, dinin bazı bölümlerini hoş ve nazik bulmaları onlar için hiçbir şekilde artı puan durumu oluşturmamıştır. Bilakis bile bile kaybettikleri bir fırsata dönüşme nedeni olmuştur.

    Bugün bizim, aradan geçen asırlardan sonra ve İslam’ı dinimiz olarak bilip bildirdikten sonra İslam’dan belli bölümleri seçerek benimsememiz o hastalığın günümüzdeki şeklinden başka bir şey olmaz. Evet, kolay kolay bir mü’minin ağzından böyle bir itiraf duyulmaz şüphesiz. İnsanlar, İslam’ın beğendimiz şu bölümünü alıyoruz gerisini de mesela Araplar yaşasın diyecek değildirler. Herkes bilir ki İslam’ı kabul etmek toptan teslim olmaktır. Din ya toptan beğenilir ya da beğenilmez. Müslüman vardır. ‘Biraz Müslüman’ olunamaz.

    Müslüman olurken dinin tamamına talip olunur ve dinin tamamını yaşamaya söz verilmiş olunur. Yaşarken ise insan olmanın, yer yer imkânsız denebilecek sıkışmalarla karşılaşmanın normal olduğunu zaten din haber vermektedir. İnsanın, İslam’dan bölüm beğenmesi başka şey tamamına talip olup belli bir bölümü tatbikte başarısız olmak başka şeydir. Kul olmak aciz olmayı beraberinde getirdiği için esasen böyle bir yetersiz kalmanın getireceği vebal de olmaz. Her şeye talip olup bazı şeyleri yapabiliyor olmak başka şeydir, bazı şeyleri uygun bulup adeta dişine göre gördüklerini seçip öyle bir yaşantı oluşturmak başka şeydir.

    Bir Müslüman’ın Müslüman olması ile kendisinden beklenen Müslümanlık şudur:

    Allah’ın haram ettiği ne varsa ondan tamamen el çekecek, haramları Allah’ın sınırları olarak bilip uygulayacak.

    Allah’ın farzları neler ise o farzları bilip yapmaya çalışacak. En baş örneklerden biri olarak namazı farz olarak bilecek ve ondan asla taviz vermeyecek. Fıkıhta ölçüsü konmuş bir özür durumu oluşursa o özür istisna olur. Bunun dışında namazdan taviz vermeyi kabul edemez. Verirse Müslümanlığı esastan kaybolmuyor olsa da kaymaya başlayan bir zemin üzerinde Müslümanlık yaşadığını bilmiş olmalıdır. Diğer farzlar da namaz gibidir. ‘Farz’ kavramı ile ifade edilen her emir için bu durum geçerlidir.

    Haramlar ve farzlardan sonra Müslüman Sünnetler/nafileler listesi ile karşılaşır. Bu nafileler listesi, farzlarla aynı isimleri paylaşır. Neyin farzı varsa onun bir de nafilesi vardır. Namazın bir farz olanı vardır bir de nafile olanı vardır. Farz olanı ile nafile olanı arasındaki fark, farzın zorunlu, nafilenin ihtiyarî olmasıdır. Nafile, sevabı çoğaltmaya yöneliktir. Hiçbir nafile, hacmi ne kadar çok olursa olsun farzın yerini dolduramaz.

    Bir başka alan da kişiden Müslümanca yaşayacağı bir hayat için istenen ahlâk ve yaşantı uygulamalarıdır. Selamlaşma, yeme içme, aile içi ilişkilerdeki mahremiyetler ve benzeri pek çok konuda ‘bu Sünnet’tir, bu müstahaptır’ denmesi bundan dolayıdır. Bunlar kişinin, İslam’ı daha derinden hissetmesine ve sergilemesine yardım eden uygulamalar olur.

    İyi bir Müslüman, bu dört maddeyi olduğu gibi yaşayabilen Müslümandır. Başta ashabı kiram olmak üzere iyi Müslüman olarak bilinenler böyle yaşamışlardır. Bu yaşamayı şu dört basamakta zikredebiliriz:

    Haramlardan kaçınmışlardır.

    Farzları yerine getirmişlerdir.

    Nafileleri uygulamışlardır.

    Günlük hayatlarını Sünnet’e göre belirlemişlerdir.

    İyi bir Müslümanlık budur, böyledir. Bu dört basamağın dördünü de kendisi için zorunlu görüyor olduktan sonra biri üzerindeki aksama sorun oluşturmaz. Örnek olarak yine namazı ele alabiliriz. Müslüman’ın namazı benimseme, görevi görme açısından bir sıkıntısı yoksa bir gün sabah namazını kaçırmış olmak o kişinin Müslüman olmasını zedelemez. Aynı şekilde haramları, Allah’ın sınırları olarak bilip benimsedikten sonra bir gün bir harama düşmüş olması da o kişiyi Müslümanlığından alıkoymaz. Dinin en temel ilkelerinden biridir bu zikrettiğimiz. Ama aynı kişi, mesela sadece haramlardan kaçınmış olmayı kendisi için yeterli bulup farzları ikinci plana iterse veya bunun aksini yaparsa yani farzları yapıyor ama haramları ikinci dereceden bir konu görüyorsa o kişinin Müslümanlığı tartışılabilir bir Müslümanlıktır. Bunu biz, İslam’ı bir köşesinden tutup kaldırmak şeklinde yorumlayabiliriz. Bir köşesinden kaldırılmaya çalışılan İslam, Allah’ın Peygamberine indirdiği İslam değildir. Hayatı bütünü ile kuşatacak bir din, hayatın bir köşesinden bakıldığında görülemez. Bir insan evinin penceresinden bakarken dünyayı değil dünyadan bir bölümü izleyebilir. Dini, evinin penceresinden gördüğü kadarına dünya diyecek birinin gözü ile gören eksik görmektedir. Sadece alkol yasağına yığılıp İslam yaşanamaz. Sadece teheccüt kılınarak da İslam yaşanamaz. Sadece siyaset yapılarak da İslam yaşanmış olmaz.

    İslam adına yapılacak çalışmalar da bu mantıkla görülmelidir. Vakıf veya dernek ya da grup adının Kur’an, Sünnet ya da İslam kelimeleri ile anılmış olması o çalışmanın İslam olmasını temin etmez.

    Özellikle nafileler üzerinde yoğunlaşıp en temel farzları ikinci konulardan görenler İslam’ı yaşamak bir yana ona zarar vermiş olmaktadırlar. İslam’ı olduğundan başka bir hâle getirmekten daha büyük hangi zarar olabilir? Bu bir tür kendi kendini avutmaktır. Allah’ın dini ile dindar olunacaksa eğer o zaman dinde her şey Allah’ın koyduğu yere konacaktır. Farzlar farz gibi görülecek, hiçbir şey onların yerine konmayacaktır. Haramlar da ölümcül sorunlar olarak bilinecek ve onlar üzerinde bir gevşeme gösterilmeyecektir. Nafileler, bizzat Allah tarafından ‘nafile’ olarak belirlenmiştir. Kul, nafileleri farz yerine koyduğunda kulluğun sınırlarını aşan bir hata işlemiş olur. Kazandığını zannederken kaybetmektir bu. Bir Müslüman’ın namaz vakti geçiyor olduğu hâlde mesela, fakirlere yardım etmek gibi bir işle meşgul olması Müslümanlık değildir. Evet, fakirlerle ilgilenmek, onlara yardımcı olmak İslam’a ait değerlerdendir. Yapılmasını da emreden Allah’tır. Ne var ki, fakirlere yardım etmek hatta bütün dünya fakirlerini kuşatan bir proje bile olsa söz konusu olan, hiçbir şekilde ve hiçbir yerde bu proje, bir sabah namazı düzeyinde değildir. Sabah namazının muadili olabilecek bir nafile yoktur, olamayacaktır. Sabah namazının muadili olabilecek başka bir namaz da olamaz. Bir mü’min, gece boyu teheccüt kıldığı için sabah namazını kaçırmış olsa, o gece teheccüdü ile namazı kaçırmanın vebalinden bile kurtulamaz. Müslüman, çok şey yapan değil her şeyi yerli yerinde ve istendiği gibi yapan insandır. Kalabalık iş listesi ile kazanmıyoruz. Kurallara uymak ve ihlasla yapmakla kazanıyoruz.

    Bilhassa nafilelerden bir nafileyi abartarak öne çıkarmak, diğer farzları ihmale neden olduğunda şeytan tuzağıdır. İş üzerinde görünüp işsiz işlemi görmek böyle bir şey olsa gerek.

    Özellikle dikkatten kaçmaması gereken bir husus olarak şunu tespit etmemiz gerekmektedir:

    Müslüman cami ile meşgul olurken evini ihmal etme hakkına sahip değildir. Evi ile ilgilendiği için de camiden kopma hakkına sahip değildir. İş yerini düzene koyarken ise ne camiyi ne de evini ihmal edemez. Müslüman hayatı yaşayan insandır. Zira dini İslam hayatın bütünü için inmiş bir dindir. Dini hayatı kuşatırken o dine iman emen mü’minin bir köşeyi tutması anlamsızdır.

    Şöyle bir test yapabiliriz:

    Bir ders halkası ya da bir okuma grubu veya bir çalışmada bir yıllık gündem ele alınsın. Bir yıl boyunca konuşulanlar hayatın ne kadarını kuşatıyor, ne kadar da etrafta dolaşıyor? Böyle bir inceleme o çalışmanın ne kadar gerekli olduğunu da ortaya koymuş olacaktır. Hayattan kopuk, dünya gündeminden uzak bir çalışmayı, âlemler adına dünyada bulunmuş olan Peygamber aleyhisselamın izinde görmek ve göstermek kabul edilemez. En basit örneklerinden biri olarak, neredeyse her sokağa faizli bir bankanın şubesi yerleştirilen bir şehirde yapılan sohbetlerin, şu veya bu isimli meclislerin, eskilerin kahramanlık menkıbeleri ile doldurulmuş olması bir oyalamadır. Bu oyalamayı şeytanın veya bizden birinin yapmış olması sonucu değiştirmiyor. Suyun aktığı yönde suyun akıntısına kapılmak veya suya inat yokuş tırmanmak arasında tercih yapmak zorunda değiliz. Bu hayatı yaşıyoruz biz. Mevsimlere ve gelişmelere dikkat etmeye mecburuz. Kış mevsiminde kışı kollamak, baharda da bahar şartlarını benimsemek doğru olandır. Dinimize dışarıdan yapılan saldırılar ona zarar veriyor şüphesiz. Dini, kendi içinde etkisiz duruma getirecek hataları yapanlar da bir başka zararı vermektedirler.

    Tutup kaldırılmış din yerine, köşeleri sahiplenilmiş din oluşturuluyorsa sıkıntı var demektir. Cihadından siyasetine, namazından zekâtına, haccından seyahatine, zikrinden tefekkürüne kadar dini, olduğu gibi ve bütünü ile almak durumundayız. Böyle algılar da beceremediğimiz olursa Allah’ın mağfiretine bağlanırız. Seçip beğenerek, dişimize uygun bulduğumuzu alır ve ona yüklenirsek bunu dindarlık olarak öne çıkaramayız. İslam, köşelerinden tutulamaz. Evlerimizdeki yatak odalarından iş yerlerimizdeki çay ocağına kadar her yer Müslüman’a göre olmalıdır. Her nefesimiz, İslam soluduğumuz bir anı temsil etmelidir. İslam böyle bir dindir.


  4. 31.Ekim.2009, 01:43
    2
    Moderatör



    Alıntı
    S.a. Burada Yazılan Konuda ???

    Bir Makale Yok. Yosa Benmi Göremiyorum?
    ve aleykumusselam. kardeş aradığın konu nedir?


    İslâm’ın köşesi - Nurettin Yıldız

    Allah Teâlâ Peygamberi Muhammed aleyhisselamı, insan hayatının tamamını kuşatacak bir programla gönderdi. Asla Peygamber aleyhisselamı Medine’de insanları ticarette birbirlerini kandırmamalarını, eşlerini dövmemelerini ve bunaldıkça da mescide namaz kılmaya gelmelerini söylemek gibi bir görevle göndermedi. Güneşin ışınları ne kadar büyük bir alanı aydınlatıyorsa o çapta geniş bir coğrafyaya, insan ne ile ilgileniyorsa onun bütününü kuşatacak bir programla gönderdi. İslam’ın bir dünya dini olmasının anlamı budur. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin son Peygamber olması âlemlere rahmet kimliği ile gönderilmesinin en tabii sonucu budur. Bunu idrak edememek sonuçları ağır bir hatadır.
    Dikkat edilirse ilk müşriklerin, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin kimliğine toplu bir itirazlarının olmadığı görülecektir. Onun belli yönlerini takdir ediyorlardı. Övdükleri, imrendikleri taraflarını da dillendirmekte sakınca görmüyorlardı. Kur’an’ın her şeyinin yanlış olduğunu da hiç söylemediler. Onların asıl sıkıntısı beğenerek alabilecekleri bir serbest piyasaya kapı aralamayan din anlayışına karşı idi. ‘Herkes beğendiği ibadeti yapsın, beğendiği yasaklardan kaçınsın!’ şeklinde bir ruhsat bulsalardı anlaşılan o ki, İslam ile savaşmaya gerek duymayacaklardı. Böyle bir anlayışın dini kökten reddetmekle hiçbir farkı yoktur. Bu nedenle de ilk müşriklerin, Peygamber aleyhisselam efendimiz için ‘emin’ demeleri, dinin bazı bölümlerini hoş ve nazik bulmaları onlar için hiçbir şekilde artı puan durumu oluşturmamıştır. Bilakis bile bile kaybettikleri bir fırsata dönüşme nedeni olmuştur.

    Bugün bizim, aradan geçen asırlardan sonra ve İslam’ı dinimiz olarak bilip bildirdikten sonra İslam’dan belli bölümleri seçerek benimsememiz o hastalığın günümüzdeki şeklinden başka bir şey olmaz. Evet, kolay kolay bir mü’minin ağzından böyle bir itiraf duyulmaz şüphesiz. İnsanlar, İslam’ın beğendimiz şu bölümünü alıyoruz gerisini de mesela Araplar yaşasın diyecek değildirler. Herkes bilir ki İslam’ı kabul etmek toptan teslim olmaktır. Din ya toptan beğenilir ya da beğenilmez. Müslüman vardır. ‘Biraz Müslüman’ olunamaz.

    Müslüman olurken dinin tamamına talip olunur ve dinin tamamını yaşamaya söz verilmiş olunur. Yaşarken ise insan olmanın, yer yer imkânsız denebilecek sıkışmalarla karşılaşmanın normal olduğunu zaten din haber vermektedir. İnsanın, İslam’dan bölüm beğenmesi başka şey tamamına talip olup belli bir bölümü tatbikte başarısız olmak başka şeydir. Kul olmak aciz olmayı beraberinde getirdiği için esasen böyle bir yetersiz kalmanın getireceği vebal de olmaz. Her şeye talip olup bazı şeyleri yapabiliyor olmak başka şeydir, bazı şeyleri uygun bulup adeta dişine göre gördüklerini seçip öyle bir yaşantı oluşturmak başka şeydir.

    Bir Müslüman’ın Müslüman olması ile kendisinden beklenen Müslümanlık şudur:

    Allah’ın haram ettiği ne varsa ondan tamamen el çekecek, haramları Allah’ın sınırları olarak bilip uygulayacak.

    Allah’ın farzları neler ise o farzları bilip yapmaya çalışacak. En baş örneklerden biri olarak namazı farz olarak bilecek ve ondan asla taviz vermeyecek. Fıkıhta ölçüsü konmuş bir özür durumu oluşursa o özür istisna olur. Bunun dışında namazdan taviz vermeyi kabul edemez. Verirse Müslümanlığı esastan kaybolmuyor olsa da kaymaya başlayan bir zemin üzerinde Müslümanlık yaşadığını bilmiş olmalıdır. Diğer farzlar da namaz gibidir. ‘Farz’ kavramı ile ifade edilen her emir için bu durum geçerlidir.

    Haramlar ve farzlardan sonra Müslüman Sünnetler/nafileler listesi ile karşılaşır. Bu nafileler listesi, farzlarla aynı isimleri paylaşır. Neyin farzı varsa onun bir de nafilesi vardır. Namazın bir farz olanı vardır bir de nafile olanı vardır. Farz olanı ile nafile olanı arasındaki fark, farzın zorunlu, nafilenin ihtiyarî olmasıdır. Nafile, sevabı çoğaltmaya yöneliktir. Hiçbir nafile, hacmi ne kadar çok olursa olsun farzın yerini dolduramaz.

    Bir başka alan da kişiden Müslümanca yaşayacağı bir hayat için istenen ahlâk ve yaşantı uygulamalarıdır. Selamlaşma, yeme içme, aile içi ilişkilerdeki mahremiyetler ve benzeri pek çok konuda ‘bu Sünnet’tir, bu müstahaptır’ denmesi bundan dolayıdır. Bunlar kişinin, İslam’ı daha derinden hissetmesine ve sergilemesine yardım eden uygulamalar olur.

    İyi bir Müslüman, bu dört maddeyi olduğu gibi yaşayabilen Müslümandır. Başta ashabı kiram olmak üzere iyi Müslüman olarak bilinenler böyle yaşamışlardır. Bu yaşamayı şu dört basamakta zikredebiliriz:

    Haramlardan kaçınmışlardır.

    Farzları yerine getirmişlerdir.

    Nafileleri uygulamışlardır.

    Günlük hayatlarını Sünnet’e göre belirlemişlerdir.

    İyi bir Müslümanlık budur, böyledir. Bu dört basamağın dördünü de kendisi için zorunlu görüyor olduktan sonra biri üzerindeki aksama sorun oluşturmaz. Örnek olarak yine namazı ele alabiliriz. Müslüman’ın namazı benimseme, görevi görme açısından bir sıkıntısı yoksa bir gün sabah namazını kaçırmış olmak o kişinin Müslüman olmasını zedelemez. Aynı şekilde haramları, Allah’ın sınırları olarak bilip benimsedikten sonra bir gün bir harama düşmüş olması da o kişiyi Müslümanlığından alıkoymaz. Dinin en temel ilkelerinden biridir bu zikrettiğimiz. Ama aynı kişi, mesela sadece haramlardan kaçınmış olmayı kendisi için yeterli bulup farzları ikinci plana iterse veya bunun aksini yaparsa yani farzları yapıyor ama haramları ikinci dereceden bir konu görüyorsa o kişinin Müslümanlığı tartışılabilir bir Müslümanlıktır. Bunu biz, İslam’ı bir köşesinden tutup kaldırmak şeklinde yorumlayabiliriz. Bir köşesinden kaldırılmaya çalışılan İslam, Allah’ın Peygamberine indirdiği İslam değildir. Hayatı bütünü ile kuşatacak bir din, hayatın bir köşesinden bakıldığında görülemez. Bir insan evinin penceresinden bakarken dünyayı değil dünyadan bir bölümü izleyebilir. Dini, evinin penceresinden gördüğü kadarına dünya diyecek birinin gözü ile gören eksik görmektedir. Sadece alkol yasağına yığılıp İslam yaşanamaz. Sadece teheccüt kılınarak da İslam yaşanamaz. Sadece siyaset yapılarak da İslam yaşanmış olmaz.

    İslam adına yapılacak çalışmalar da bu mantıkla görülmelidir. Vakıf veya dernek ya da grup adının Kur’an, Sünnet ya da İslam kelimeleri ile anılmış olması o çalışmanın İslam olmasını temin etmez.

    Özellikle nafileler üzerinde yoğunlaşıp en temel farzları ikinci konulardan görenler İslam’ı yaşamak bir yana ona zarar vermiş olmaktadırlar. İslam’ı olduğundan başka bir hâle getirmekten daha büyük hangi zarar olabilir? Bu bir tür kendi kendini avutmaktır. Allah’ın dini ile dindar olunacaksa eğer o zaman dinde her şey Allah’ın koyduğu yere konacaktır. Farzlar farz gibi görülecek, hiçbir şey onların yerine konmayacaktır. Haramlar da ölümcül sorunlar olarak bilinecek ve onlar üzerinde bir gevşeme gösterilmeyecektir. Nafileler, bizzat Allah tarafından ‘nafile’ olarak belirlenmiştir. Kul, nafileleri farz yerine koyduğunda kulluğun sınırlarını aşan bir hata işlemiş olur. Kazandığını zannederken kaybetmektir bu. Bir Müslüman’ın namaz vakti geçiyor olduğu hâlde mesela, fakirlere yardım etmek gibi bir işle meşgul olması Müslümanlık değildir. Evet, fakirlerle ilgilenmek, onlara yardımcı olmak İslam’a ait değerlerdendir. Yapılmasını da emreden Allah’tır. Ne var ki, fakirlere yardım etmek hatta bütün dünya fakirlerini kuşatan bir proje bile olsa söz konusu olan, hiçbir şekilde ve hiçbir yerde bu proje, bir sabah namazı düzeyinde değildir. Sabah namazının muadili olabilecek bir nafile yoktur, olamayacaktır. Sabah namazının muadili olabilecek başka bir namaz da olamaz. Bir mü’min, gece boyu teheccüt kıldığı için sabah namazını kaçırmış olsa, o gece teheccüdü ile namazı kaçırmanın vebalinden bile kurtulamaz. Müslüman, çok şey yapan değil her şeyi yerli yerinde ve istendiği gibi yapan insandır. Kalabalık iş listesi ile kazanmıyoruz. Kurallara uymak ve ihlasla yapmakla kazanıyoruz.

    Bilhassa nafilelerden bir nafileyi abartarak öne çıkarmak, diğer farzları ihmale neden olduğunda şeytan tuzağıdır. İş üzerinde görünüp işsiz işlemi görmek böyle bir şey olsa gerek.

    Özellikle dikkatten kaçmaması gereken bir husus olarak şunu tespit etmemiz gerekmektedir:

    Müslüman cami ile meşgul olurken evini ihmal etme hakkına sahip değildir. Evi ile ilgilendiği için de camiden kopma hakkına sahip değildir. İş yerini düzene koyarken ise ne camiyi ne de evini ihmal edemez. Müslüman hayatı yaşayan insandır. Zira dini İslam hayatın bütünü için inmiş bir dindir. Dini hayatı kuşatırken o dine iman emen mü’minin bir köşeyi tutması anlamsızdır.

    Şöyle bir test yapabiliriz:

    Bir ders halkası ya da bir okuma grubu veya bir çalışmada bir yıllık gündem ele alınsın. Bir yıl boyunca konuşulanlar hayatın ne kadarını kuşatıyor, ne kadar da etrafta dolaşıyor? Böyle bir inceleme o çalışmanın ne kadar gerekli olduğunu da ortaya koymuş olacaktır. Hayattan kopuk, dünya gündeminden uzak bir çalışmayı, âlemler adına dünyada bulunmuş olan Peygamber aleyhisselamın izinde görmek ve göstermek kabul edilemez. En basit örneklerinden biri olarak, neredeyse her sokağa faizli bir bankanın şubesi yerleştirilen bir şehirde yapılan sohbetlerin, şu veya bu isimli meclislerin, eskilerin kahramanlık menkıbeleri ile doldurulmuş olması bir oyalamadır. Bu oyalamayı şeytanın veya bizden birinin yapmış olması sonucu değiştirmiyor. Suyun aktığı yönde suyun akıntısına kapılmak veya suya inat yokuş tırmanmak arasında tercih yapmak zorunda değiliz. Bu hayatı yaşıyoruz biz. Mevsimlere ve gelişmelere dikkat etmeye mecburuz. Kış mevsiminde kışı kollamak, baharda da bahar şartlarını benimsemek doğru olandır. Dinimize dışarıdan yapılan saldırılar ona zarar veriyor şüphesiz. Dini, kendi içinde etkisiz duruma getirecek hataları yapanlar da bir başka zararı vermektedirler.

    Tutup kaldırılmış din yerine, köşeleri sahiplenilmiş din oluşturuluyorsa sıkıntı var demektir. Cihadından siyasetine, namazından zekâtına, haccından seyahatine, zikrinden tefekkürüne kadar dini, olduğu gibi ve bütünü ile almak durumundayız. Böyle algılar da beceremediğimiz olursa Allah’ın mağfiretine bağlanırız. Seçip beğenerek, dişimize uygun bulduğumuzu alır ve ona yüklenirsek bunu dindarlık olarak öne çıkaramayız. İslam, köşelerinden tutulamaz. Evlerimizdeki yatak odalarından iş yerlerimizdeki çay ocağına kadar her yer Müslüman’a göre olmalıdır. Her nefesimiz, İslam soluduğumuz bir anı temsil etmelidir. İslam böyle bir dindir.


  5. 10.Nisan.2014, 17:14
    3
    @hmet
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 16.Mayıs.2007
    Üye No: 771
    Mesaj Sayısı: 7,758
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: gölbaşı

    Cevap: islami konular makaleler yazılar

    Dini makaleler


    Bir ashabı kiram farkı: Tabiilik


    Allah onlardan razı olsun. Peygamber aleyhisselamın ilk talebeleri, ilk iman edenler, ilk mücahitler olarak silinmez bir tarih yazıp gittiler. İhlasın, samimiyetin, fedakârlığın, vefanın en güzel örneklerini bıraktılar. Sadece bu ümmette değil bütün insanlık tarihinde rakipsiz işler yaptılar. Kıldıkları namazdaki güzellik örnek olarak kaldı. Yaptıkları cihattaki yiğitlik de örnek oldu. Oruç tutarken farklılıklarını belgelediler. Haccederken de öyle oldular. İtaatleri onların seviyesinde idi. Kur’an okumaları başkalarının okumaları ile kıyas edilemeyecek nitelikte idi. Her şeyleri ile farklı ve özel olarak yaşadılar. İmrenilecek bir iman hayatı yaşadılar. Allah Teâlâ onlardan razı oldu. Peygamber aleyhisselam onları beğendi ve sevdi.

    Ashabı kiram için farklı denebilecek önemli noktalardan biri de sade bir hayat yaşamaları idi. Bu sadelikleri üzerlerindeki giyimden evlerindeki bir yemek sofrasına kadar izlenebiliyordu. Konuşmalarında abartma yoktu. Giyimlerinde anormallik yoktu. Oturup kalkmalarında protokol yapmıyorlardı. İlişkilerinde sade ve samimi bir tutum öne çıkıyordu. Misafirlikleri, ziyaretleşmeleri, yolculukları sade idi. Dua ederken izlendiklerinde o sadeliği görmek mümkündü. Birbirlerine hitapta ‘sayın, hazret, muhterem, efendi’ ifadeleri yoktu. Kimin yüz şekli nasılsa kalbi de öyle idi. Dilleri ile elleri aynı şeyi söylüyordu. Öyle olmayanı da münafık olarak vasıflandırıyorlardı zaten. Bir hurma ağacının altında uzanmış yatan Ömer, o tarih yazan büyük Ömer’in ta kendisi idi. Bir çocukla dertleşen adamın, Pers imparatorluğunu deviren adamın ta kendisi olduğunu anlamak geç olmuyordu.

    Ne diyorlarsa öyle düşünüyorlardı. Ne düşünüyorlarsa da onu söylüyorlardı. Laubali olmuyor ama samimiyetleri gözlerinden okunuyordu. Çocuklarını da adam yerine koyuyorlar, kadınlarını da hak ettikleri yerde tutmasını biliyorlardı.

    İnsan fıtratına uygun olacak şekilde gelen İslam’ın ilk iman edenleri olarak fıtrat dini İslam’ı sadeliği ile yaşadılar. İçlerinden aşırılığa kaçanları ikaz ettiler. Öylelerini dini iyi anlamamış olarak gördüler. Zorlanarak değil doğal olarak yaşamanın gerektiğini anladılar.

    Onlardan birini Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin önünde soru sorarken izlemek bile bizim için çetin bir iş olsa gerek. Kadın hâliyle, onlarca erkeğin önünde Peygamber aleyhisselama gelip derdini anlatan kadının derdi yatak odası olarak ifade edilebilecek bir derttir. O ise herkesin önünde sade bir dille ve utanmayı evinde bırakarak cevap için tek merci olan makam ile konuştu. Sade sordu ve sade cevap aldı. Evirip çevirmedi. Bilmiyordu ama öğrenmek istiyordu. Öğrenmeye karşı da maske kullanmıyordu. Bilmediğini söylerken de, öğrenirken de samimi idi, sade idi. Buna biz sahabe tabiiliği diyebiliriz. Göründükleri gibi, gösterdikleri gibi idiler. Politika ve protokolden uzak bir hayat sahabe hayatıdır. Misafire ne deriz, komşu ne anlar onlar için önemli değildi. Misafirin hakkı nedir, komşunun hakkı nedir o önemli oldu onların mizanında.

    İsrafı olmayan bir cömertlik sahabe sadeliğidir. O sadelik ve tabiilik aynı zamanda onların sosyal güvenliği niteliğinde oldu. Kimin nasıl bir hayat yaşadığını daha iyi bildiler. Olanı kullandılar, olmayanın peşinde helak olmadılar. Allah’ın nimetlerini bir nimet gibi kullandılar. Nimetleri puta çevirmediler.

    Ashabın yaşadığı o sadeliğin onları ne kazandırdığını anlamanın en kestirme yolu herhâlde bizim yaşadığımız gösterişli hayatın bize neye mal olduğu ile anlaşılabilir. Tabii ihtiyaçlarımız ile ihtiyaç olduğunu vehmettiklerimiz arasındaki fark bu sadelik ve tabiilik farkıdır.

    Sadeliğe Sade Bir Örnek

    Ashabın hayatına dair bize duygusal dersler veren şu örneği bir de onların yaşadığı hayatın tabiiliği açısından ele almamızda yarar olacaktır.

    Ebu Hureyre radıyallahu anhın anlattığı bu hatıra şöyledir:

    Bir adam Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme gelip sıkıntıda olduğunu söyler. Peygamber aleyhisselam hanımlarından birine o adama verecek bir şey olup olmadığını sorar. Hanımı da, ‘Seni gönderene yemin olsun, benim evimde sudan başka bir şey yoktur.’ der. Başka bir hanımına haber gönderir, o da benzer bir cevap verir. Evlerinden gelen cevap aynı olmuştur. ‘Seni gönderene yemin olsun ki, sudan başka bir şey yoktur.’

    Sonra buyurur ki: ‘kim bu zatı bu gece evinde misafir eder, Allah ona rahmet etsin?’

    Ensardan biri kalkar ve ‘ben ya Resulellah’ der.

    Adamı evine götürür. Hanımına evinde bir şey olup olmadığını sorar. Hanımı da çocukların yiyeceğinden başka bir şey bulunmadığını söyler. Hanımına çocukları bir şeylerle oyalamasını, sofrayı kurup kandili söndürmesini ve yer gibi yapmalarını emreder. Misafiri oturturlar. Misafir yer ama onlar yemezler. Böylece misafir doyar. Sabah olduğunda Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona buyurur ki: ‘Bu geceki yaptığınız iş, Allah’ın hoşuna gitti.’ (Müslim, 2054)

    Bu tablo, Medine’de bir evi ve Medine toplumunu tasvir etmektedir. Protokolden, ‘ne derler’ endişesinden, riyadan arınmış sade bir hayat. Evinde sudan başka bir şey olmadığını söyleyen bir kadının yanında, evinde sadece çocukların çorbası bulunduğunu söyleyen öbür kadın! Misafirlerinin doyması için küçük bir tiyatro oynayan aile! Sadeliğin ve tabiiliğin en mükemmel örneklerinden biri olarak bunları izleyebiliriz. Allah’ın hoşlandığı bu manzaranın evlerimize ve aile anlayışımıza ne kadar benzeştiği ise başka bir sorundur. Cihadımızı onlara benzetmekte zorlandığımız gibi karmaşıklığımızı da onların sadeliğine benzetmekte zorlanırız.



    Din Hayattır Hayat Da Dindir

    Ashabın üzerinde çıplak gözle izlenebilir sadelik ve tabiilik, onların ibadetlerinde izlendiği gibi günlük hayatlarında da izleniyordu. ‘Haydi cihada!’ davetine karşı hangi ifade ile cevap veriyordu iseler, ‘haydi düğüne!’ davetine de o ifade ile cevap veriyorlardı. Onları, mü’min olarak eğiten Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, namazı öğretir gibi yaşama kurallarını da öğrettiği için böyle bir kimlik sahibi oldular.

    Buharî ve Müslim’in rivayet ettiği şu hadis, bu eğitimi göstermektedir.

    Esma radıyallahu anha anlatıyor.

    Bir kadın dedi ki:

    ‘Ya Resulellah. Benim bir kumam var. Eşimin bana sağlamadığı imkânları, kumama karşı daha itibarlı görünmek için varmış gibi göstersem caiz olur mu?’

    Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona şu cevabı verdi:

    ‘Kendisine verilmemiş şeylerle tokluk gösterisinde bulunan kimse yalandan iki elbise giyinmiş kimse gibidir.’ (Buharî, 5219; Müslim, 2129)

    Bir elbisesi yokken iki elbise giyinmeye çalışan insan tipindeki çelişki ve sunilik bu hadiste ortaya konmuştur. İkinci bir insana göre ihtiyacını belirlemeye çalışan fertlerin ashabı kiramdaki sadelikten alacakları büyük dersler vardır. Evlerimize mobilya siparişi yerine sahabe bilgisi aktarmamız gerekecektir.

    Ömer radıyallahu anhın: ‘Tekellüf bize yasaklandı.’ (Buharî, 7293) dikkatlice ele alınmalıdır. Zorlanarak yapma, ihtiyaç olmadan yapma, gereksiz yere yapma anlamlarına gelecek tekellüf mümine yasaktır. Hayat tabii ve sade yaşandığında hayattır. Aksi takdirde ise külfettir.

    NUREDDİN YILDIZ


  6. 10.Nisan.2014, 17:14
    3
    Üye
    Dini makaleler


    Bir ashabı kiram farkı: Tabiilik


    Allah onlardan razı olsun. Peygamber aleyhisselamın ilk talebeleri, ilk iman edenler, ilk mücahitler olarak silinmez bir tarih yazıp gittiler. İhlasın, samimiyetin, fedakârlığın, vefanın en güzel örneklerini bıraktılar. Sadece bu ümmette değil bütün insanlık tarihinde rakipsiz işler yaptılar. Kıldıkları namazdaki güzellik örnek olarak kaldı. Yaptıkları cihattaki yiğitlik de örnek oldu. Oruç tutarken farklılıklarını belgelediler. Haccederken de öyle oldular. İtaatleri onların seviyesinde idi. Kur’an okumaları başkalarının okumaları ile kıyas edilemeyecek nitelikte idi. Her şeyleri ile farklı ve özel olarak yaşadılar. İmrenilecek bir iman hayatı yaşadılar. Allah Teâlâ onlardan razı oldu. Peygamber aleyhisselam onları beğendi ve sevdi.

    Ashabı kiram için farklı denebilecek önemli noktalardan biri de sade bir hayat yaşamaları idi. Bu sadelikleri üzerlerindeki giyimden evlerindeki bir yemek sofrasına kadar izlenebiliyordu. Konuşmalarında abartma yoktu. Giyimlerinde anormallik yoktu. Oturup kalkmalarında protokol yapmıyorlardı. İlişkilerinde sade ve samimi bir tutum öne çıkıyordu. Misafirlikleri, ziyaretleşmeleri, yolculukları sade idi. Dua ederken izlendiklerinde o sadeliği görmek mümkündü. Birbirlerine hitapta ‘sayın, hazret, muhterem, efendi’ ifadeleri yoktu. Kimin yüz şekli nasılsa kalbi de öyle idi. Dilleri ile elleri aynı şeyi söylüyordu. Öyle olmayanı da münafık olarak vasıflandırıyorlardı zaten. Bir hurma ağacının altında uzanmış yatan Ömer, o tarih yazan büyük Ömer’in ta kendisi idi. Bir çocukla dertleşen adamın, Pers imparatorluğunu deviren adamın ta kendisi olduğunu anlamak geç olmuyordu.

    Ne diyorlarsa öyle düşünüyorlardı. Ne düşünüyorlarsa da onu söylüyorlardı. Laubali olmuyor ama samimiyetleri gözlerinden okunuyordu. Çocuklarını da adam yerine koyuyorlar, kadınlarını da hak ettikleri yerde tutmasını biliyorlardı.

    İnsan fıtratına uygun olacak şekilde gelen İslam’ın ilk iman edenleri olarak fıtrat dini İslam’ı sadeliği ile yaşadılar. İçlerinden aşırılığa kaçanları ikaz ettiler. Öylelerini dini iyi anlamamış olarak gördüler. Zorlanarak değil doğal olarak yaşamanın gerektiğini anladılar.

    Onlardan birini Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin önünde soru sorarken izlemek bile bizim için çetin bir iş olsa gerek. Kadın hâliyle, onlarca erkeğin önünde Peygamber aleyhisselama gelip derdini anlatan kadının derdi yatak odası olarak ifade edilebilecek bir derttir. O ise herkesin önünde sade bir dille ve utanmayı evinde bırakarak cevap için tek merci olan makam ile konuştu. Sade sordu ve sade cevap aldı. Evirip çevirmedi. Bilmiyordu ama öğrenmek istiyordu. Öğrenmeye karşı da maske kullanmıyordu. Bilmediğini söylerken de, öğrenirken de samimi idi, sade idi. Buna biz sahabe tabiiliği diyebiliriz. Göründükleri gibi, gösterdikleri gibi idiler. Politika ve protokolden uzak bir hayat sahabe hayatıdır. Misafire ne deriz, komşu ne anlar onlar için önemli değildi. Misafirin hakkı nedir, komşunun hakkı nedir o önemli oldu onların mizanında.

    İsrafı olmayan bir cömertlik sahabe sadeliğidir. O sadelik ve tabiilik aynı zamanda onların sosyal güvenliği niteliğinde oldu. Kimin nasıl bir hayat yaşadığını daha iyi bildiler. Olanı kullandılar, olmayanın peşinde helak olmadılar. Allah’ın nimetlerini bir nimet gibi kullandılar. Nimetleri puta çevirmediler.

    Ashabın yaşadığı o sadeliğin onları ne kazandırdığını anlamanın en kestirme yolu herhâlde bizim yaşadığımız gösterişli hayatın bize neye mal olduğu ile anlaşılabilir. Tabii ihtiyaçlarımız ile ihtiyaç olduğunu vehmettiklerimiz arasındaki fark bu sadelik ve tabiilik farkıdır.

    Sadeliğe Sade Bir Örnek

    Ashabın hayatına dair bize duygusal dersler veren şu örneği bir de onların yaşadığı hayatın tabiiliği açısından ele almamızda yarar olacaktır.

    Ebu Hureyre radıyallahu anhın anlattığı bu hatıra şöyledir:

    Bir adam Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme gelip sıkıntıda olduğunu söyler. Peygamber aleyhisselam hanımlarından birine o adama verecek bir şey olup olmadığını sorar. Hanımı da, ‘Seni gönderene yemin olsun, benim evimde sudan başka bir şey yoktur.’ der. Başka bir hanımına haber gönderir, o da benzer bir cevap verir. Evlerinden gelen cevap aynı olmuştur. ‘Seni gönderene yemin olsun ki, sudan başka bir şey yoktur.’

    Sonra buyurur ki: ‘kim bu zatı bu gece evinde misafir eder, Allah ona rahmet etsin?’

    Ensardan biri kalkar ve ‘ben ya Resulellah’ der.

    Adamı evine götürür. Hanımına evinde bir şey olup olmadığını sorar. Hanımı da çocukların yiyeceğinden başka bir şey bulunmadığını söyler. Hanımına çocukları bir şeylerle oyalamasını, sofrayı kurup kandili söndürmesini ve yer gibi yapmalarını emreder. Misafiri oturturlar. Misafir yer ama onlar yemezler. Böylece misafir doyar. Sabah olduğunda Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona buyurur ki: ‘Bu geceki yaptığınız iş, Allah’ın hoşuna gitti.’ (Müslim, 2054)

    Bu tablo, Medine’de bir evi ve Medine toplumunu tasvir etmektedir. Protokolden, ‘ne derler’ endişesinden, riyadan arınmış sade bir hayat. Evinde sudan başka bir şey olmadığını söyleyen bir kadının yanında, evinde sadece çocukların çorbası bulunduğunu söyleyen öbür kadın! Misafirlerinin doyması için küçük bir tiyatro oynayan aile! Sadeliğin ve tabiiliğin en mükemmel örneklerinden biri olarak bunları izleyebiliriz. Allah’ın hoşlandığı bu manzaranın evlerimize ve aile anlayışımıza ne kadar benzeştiği ise başka bir sorundur. Cihadımızı onlara benzetmekte zorlandığımız gibi karmaşıklığımızı da onların sadeliğine benzetmekte zorlanırız.



    Din Hayattır Hayat Da Dindir

    Ashabın üzerinde çıplak gözle izlenebilir sadelik ve tabiilik, onların ibadetlerinde izlendiği gibi günlük hayatlarında da izleniyordu. ‘Haydi cihada!’ davetine karşı hangi ifade ile cevap veriyordu iseler, ‘haydi düğüne!’ davetine de o ifade ile cevap veriyorlardı. Onları, mü’min olarak eğiten Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, namazı öğretir gibi yaşama kurallarını da öğrettiği için böyle bir kimlik sahibi oldular.

    Buharî ve Müslim’in rivayet ettiği şu hadis, bu eğitimi göstermektedir.

    Esma radıyallahu anha anlatıyor.

    Bir kadın dedi ki:

    ‘Ya Resulellah. Benim bir kumam var. Eşimin bana sağlamadığı imkânları, kumama karşı daha itibarlı görünmek için varmış gibi göstersem caiz olur mu?’

    Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona şu cevabı verdi:

    ‘Kendisine verilmemiş şeylerle tokluk gösterisinde bulunan kimse yalandan iki elbise giyinmiş kimse gibidir.’ (Buharî, 5219; Müslim, 2129)

    Bir elbisesi yokken iki elbise giyinmeye çalışan insan tipindeki çelişki ve sunilik bu hadiste ortaya konmuştur. İkinci bir insana göre ihtiyacını belirlemeye çalışan fertlerin ashabı kiramdaki sadelikten alacakları büyük dersler vardır. Evlerimize mobilya siparişi yerine sahabe bilgisi aktarmamız gerekecektir.

    Ömer radıyallahu anhın: ‘Tekellüf bize yasaklandı.’ (Buharî, 7293) dikkatlice ele alınmalıdır. Zorlanarak yapma, ihtiyaç olmadan yapma, gereksiz yere yapma anlamlarına gelecek tekellüf mümine yasaktır. Hayat tabii ve sade yaşandığında hayattır. Aksi takdirde ise külfettir.

    NUREDDİN YILDIZ


  7. 10.Nisan.2014, 17:15
    4
    @hmet
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 16.Mayıs.2007
    Üye No: 771
    Mesaj Sayısı: 7,758
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: gölbaşı

    Cevap: --->: islami konular makaleler yazılar

    İslami makale

    Hangi İslam, nasıl Müslüman?
    Nurettin Yıldız

    Dinimizin yeni zamanlarda daha geniş kitlelere yayıldığı bir hakikattir. Dün hayâl bile edilemeyen sonuçlar bugün gerçek olmuştur. Teknoloji ve sistemler dinimize hizmet etmeye başlamıştır. Dünyayı evirip çeviren güç odakları, İslam’ı yok sayabilecekleri bir konumda görememektedirler kendilerini. Sadece şu gerçek bile İslam’ın gücü açısından önemli bir işarettir: Artık küfür, nifakı tercih etmek durumunda kalmıştır. Yok, sayamayacaklarını ve yok edemeyeceklerini anlayınca ikiyüzlü davranmak zorunda kalmışlardır. Mekke’de ezmeye çalıştıkları dinin Medine’de devlet olması üzerine nifaka yeltenmeleri gibi bir durumdur bu. Böyle bir sonuç bile İslam dininin güçlenerek yayılmakta olduğunu göstermesi açısından yeterlidir.
    Böyle bir gelişmeye şükretmek durumundayız. Ezanı susturulmuş, alfabesi imha edilmek istenmiş, iman esaslarına bile müdahale edilmeye uğraşılmış bir din ile bugünkü İslam arasında gözle görülebilecek bir fark vardır. Bu fark siyasetten ekonomiye, aile ilişkilerinden camilerin fonksiyonlarına kadar pek çok alanda izlenebilir bir farktır. Sadece Türkiye ile sınırlı tutulabilecek bir gelişmeden de söz etmiyoruz. Bütün İslam topraklarında gözle görülür bir büyüme ve ilerleme vardır. Müslüman halkların yaşamadığı ülkelerde bile İslam adına olumlu denebilecek bir gelişme söz konusudur. Artık bir düşman istilası yaygın olarak konuşulmuyor. Kur’an okumanın yasak olduğu yer neredeyse yoktur. Müslüman insanlar siyaset yapabiliyor, yönetime ortak olabiliyor hatta yönetim tamamen Müslüman şahsiyetlere teslim edilebiliyor. Dün yasak olan şeyler bugün kanun koruması altına alınıyor. Yasakların listesi değiştirilmiş, yasaklılar hür bırakılmıştır.
    Mevcut durum, birkaç yıl önce Müslümanların çay sohbetlerinde bile zikredilemeyecek kadar uzaklarda bir ihtimaldi. Şimdi ise gerçek oldu.
    İslam’ın beş temel esasından biri olan namazın ikame edildiği camiler dolmaktadır. Müslümanların verdiği zekâtlar devlet bütçesi ile yapılabilecek büyük yatırımlar üretebilmiştir. Hac ibadetini eda edebilmek için yıllarca beklemek gerekir bir yoğunluk oluşmuştur.
    Teknoloji ve Müslüman bir arada anılmaz iken bugün teknoloji, Müslümanlar tarafından en az diğer kesimler kadar yoğun ve yaygın olarak kullanılabilmektedir.
    Sadece yirmi yıl önce kürsülerde vaaz veren hoca efendiler, devlet televizyonlarında birkaç dakika konuşabilmeyi mucize addedebilirken bugün neredeyse her hoca efendiye mahsus özel bir televizyon kanalı bulunmaktadır.
    Müslümanların sahibi bulunduğu özel okullar ve başkalarının sahibi bulunduğu okullar kıyaslanamayacak kadar farklıdır. Müslüman matematikten anlamaz diye horlanırken Müslümanların çocukları, onların okullarının talebeleri yüzbinlerce talebe arasında derecelerin ilk sıralarını paylaşabilmektedirler.
    Sahibi Müslüman olan ve Müslüman olduğunu çeşitli sebeplerle açıklayabilen şirketler, bulundukları ticaret odalarının devleri arasında bulunmaktadır. İşçi olarak büyük şehirlerden birine intikal edebilmeyi başarı sayarken dünkü Müslüman nesil, bugünkü Müslüman nesil şirketi hatta holdingi olmadıkça rahat uyuyamaz nesil olmuştur.
    Bütün bunlar, şükretmemizi gerektiren bir sonuçtur. Yarım asırdan daha kısa bir zamanda böyle bir sonuca bizi ulaştıran Rabbimize hamd ederiz.
    Gelinen bu noktada şükretme mecburiyetimizin yanında bir de, gelmemiz gerekenin bu nokta mı olduğunu da muhasebe etmek durumundayız. Dinimizin Medine’de Peygamber aleyhisselam ve ashabı tarafından yaşanan şekli vardır. Allah Teâlâ, o şekle benzeyen bir İslam istemektedir bizden. Kıyamete kadar bütün Müslüman iddiası taşıyanlar, o şekle yani Medine’de Peygamber aleyhisselam ve ashabının yaşadığı Müslümanlığa uyarlanabilen bir Müslümanlık yaşayanların yaşadığına din demektedir. Namaz ve oruç, Medine’deki dinin parçalarından biridir, tamamı asla değildir. Ekonomik ilişkilerde, siyasette, sosyal yapıda, aile hayatında ne kadar Medine standardı oluşturabildi ise o kadar İslam ve Şeriat uyumundan söz edilebilecek demektir.
    Bu hakikatin bize ağır gelmesi başka şeydir, hakikat olarak önümüzde durması başka şeydir. Nefislerimiz, yaptığımızın yapılması gereken olarak kabul edilmesini istemektedir. Çağın getirdiği fitnelere karşı direnç göstermeden iyi bir Müslüman olarak yaşamış olmayı arzuluyor olabiliriz. Din ise Allah’a tam bir teslimiyetin adıdır. Dinin içinden seçmek ya da dini zevklere göre uyarlamak din değildir. Önceki dinler olan Yahudilik ve Hristiyanlık esasen böyle bir sürecin sonunda muharref duruma getirildiği için kaldırılmış ve yerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin dini getirilmiştir.
    Şöyle bir telakki ne yazık ki içten içe uygulanmaktadır: Yahudiler ve Hristiyanlar, dinlerini kötü bir şekilde bozmuşlardır. Allah Teâlâ’da onlar dinlerini bozdukları için yeni bir kitap ve yeni bir din göndermiştir. Bizim dinimiz ise bozulmamıştır, bozulmaz da. Camilerimiz var, namaz kılıyoruz, Ramazan ayında iftarlar kalabalık oluyor. Hacca da kura ile gidilebilecek kadar ilgi var. Çocuklarımızın adı genellikle sahabe ve peygamberlerin isimlerinden oluşuyor. Kur’an okunuyor, hadisler anlatılıyor. Bu ve benzeri rahatlatıcı savunmalarla dinimizin teminat altında olduğunu zannediyoruz. Bu teminatların varlığını inkâr edecek durumda değiliz. Belki din açısından endişe etmeye gerek de yoktur; Allah Teâlâ dinini koruyacaktır elbette. Başka hiçbir garantiye gerek kalmadan din, Allah’ın koruması altındadır. Dinin koruma altında olması ile dini yaşamak durumunda olan insanların dine bağlılıklarının koruma altında olup olmaması arasındaki farka değinmek durumundayız. Din, beş asır sonra bugünkünden daha da güçlü olur, olacaktır da biiznillah. Biz, bu zamandaki insanlar olarak dinimizin üzerimizdeki pratiği konusunda ne kadar güvende bulunuyoruz? İrdelenmesi gereken husus budur.

    İki Çatlak
    Şeytanın ve ona hizmet eden odakların gündemimize sokmak istemedikleri iki çatlak, dinimizin üzerimizdeki pratikliği açısından ne durumda olduğunu gösterebilir. Bunlardan birincisi, başta cihat olmak üzere İslam’ı İslam yapan bazı kavramların gündemden uzak tutuluyor olmasıdır. İkincisi de, Müslümanlar olarak haramlarla iç içe bir hayat yaşamakta sakınca görmez durumda oluşumuzdur.
    Bu iki husus yani, bizi biz yapan özel değerlerin kitaplardaki ulema konusuna dönüştürülmesi ve haramların adeta zorunluluk gereği doğallaştırılmış gibi algılanması, bütün bu İslam adına gelişmelerin ne kadar gelişme ne kadar da tuzak olabileceği endişesini getirmektedir.
    İnsanların ölümden korkmaları pek tabiidir. Ölümden herkes korkar. Hatta ölümden korkmayanın aklından şüphe edilmelidir. Ölümden korkmakla cihadı, İslam’ın utanılacak bir emri olarak görmek aynı şey değildir. Başta ashabı kiram olmak üzere, bu ümmetin geçmişindeki şerefli cihat sahnelerini göğsü gerilmiş olarak sahiplenemeyen bir Müslüman sıkıntılı bir Müslümanlık sahibidir. Bugün ve yarını cihat günü olarak görememek sapıklıktır. Tam anlamıyla bir dinden sapma belirtisidir bu. Cihadı evirip çevirerek, talebelere defter dağıtmakla da gerçekleşebilir düzeye indirgemek de netice itibariyle bir sapmadır, sapıklığın sonucudur.
    Cihat ile beraber zikredebileceğimiz başka kavramlar da vardır. Dünkü Müslümanlığın özünde bulunan ama bugünkü Müslümanlık idrakinin dışladığı kavramların her biri için benzer bir değerlendirme yapmamızda sakınca yoktur. Medine’de Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabının ana gündemini oluşturan her kavram ve her değer, kıyamete kadar bütün Müslümanların ana gündemini oluşturmak durumundadır. Yapamamak, gücü yetmiyor olmak başka şeydir, gerekli görmemek, zamana ayarlanmak başka şeydir.
    Müslümanlık olarak bize, kendi idraki sınırlarında zararsız denebilecek düzeyde kalan bazı ibadetleri ve düşünceleri yoğun bir şekilde yapan ama başta cihat olmak üzere İslam’a ait kavramları tarih içinde erimeye yüz tutacak şekilde ihmal eden her kim ise o, dinimizi Yahudilerin ve Hristiyanların dininin akıbetine çevirecek bir iş yapmaktadır. Böyle birinin mesela teheccüt ibadetine düşkün olması ya da namazlarını camide cemaatle kılması, hakkındaki kanaatimizi değiştiremez. İbadetler ve kavramlarımıza yapılan müdahalenin sonucu beş asır sonra bile ortaya çıkacak bir tehlike gösteriyorsa biz, bugünden o bedelin ağırlığını hissetmeye mecburuz. Tarih içindeki Mutezile hareketinin aklı putlaştıran çıkışlarının bedeli bugün ödenirken, o dönemin meseleyi kavrayamayan Müslümanları gizli olmuş olsa da bir kınanma görmektedirler. Onlar kınanırken meseleyi en derin yönleri ile kavrayıp dik duran Ahmed bin Hanbel gibiler de en büyük saygı ifadeleri ile anılmaktadırlar. Beş asır sonrası için de benzer bir tabloyu görmeye mecburuz.

    Tatlandırılmış Haramlar Olamaz
    Hiçbir mü’min, faizin ekmek gibi kabul edilebildiği bir toplumda İslam’ın ezanlarının yükselişini iyiye gidişin işareti olarak göremez, gösteremez. Bunu görememek aldanmaktır. Dibi delik bir kabın ne kadar su doldurulabileceğini tahmin edememek olur mu? Faizin ekmek parçasına dönüştüğü toplumda ezanlar fezaya yayılabilir ama kalplere girmez. Haramların her biri için aynı ilke söz konusudur. Dinimizin haramları imha maksadı, ibadetleri icra maksadından daha geri bir maksat değildir. Yer yer haramları imha maksadı, ibadetleri icra maksadının da önüne geçmektedir.
    Makul olan da budur zaten. Putlar kaldırılmadıkça iman nasıl olacak, haram giderilmedikçe helal nerede duracak? İslam toplumu camilerin çokluğu ile İslamlık belgeleyen bir toplum değildir. Allah’a isyanın varlığı ve yoğunluğu üzerinden bir İslam söz edilebilir. Yaşadığımız toplumlarda haramların her gün biraz daha yoğun hissedilecek şekilde içimize sızmış olmazı bir afettir. Bu afetten daha ağırı da, artık bizim haramlarla yoğrulmuş kimliğimizin zararsız gibi algılanmaya başlanmış olmasıdır. Camilerin kürsülerinden bile haramları konuşmak, haramlar üzerinden bir utanma/utandırma dalgası oluşturmak neredeyse imkânsızlaş durumdadır.
    Bazı mü’minlerin bu tehlikeyi göremiyor olmaları sonucu değiştirmiyor. Görülsün veya görülmesin tehlike vakıadır. Böyle bir gidişattan, Müslümanlar adına iş yapan, bir nedenle önder durumunda olan herkes mesuldür. Bu zamanın en büyük sıkıntısı da budur. Belli başlı sıkıntılara takılıp kalmak, körleşmek gibi sonuç vermektedir. Daha büyük bakışa ve daha derin düşünceye ihtiyaç vardır. Bir sonraki nesle 'budur İslam’ diyemeyiz, buna hakkımız yoktur. Bunu yapan Yahudi ve Hristiyanları Allah Teâlâ lanetlemiştir. İslam, Medine’deki İslam’dır. İslam Ebu Bekir’in Müslümanlığıdır. Ömer’in Müslümanlığıdır.
    Bizim Müslümanlığımız hakkındaki yorumu ise gelecek nesiller yapacaktır. Ömer’in Müslümanlığı ile bizim cihattan tecrit edilmiş, haramlarla karıştırılmış Müslümanlığımızı karşılaştırıp hakkımızda ne diyeceklerini bilmek zor olmayacaktır.


  8. 10.Nisan.2014, 17:15
    4
    Üye
    İslami makale

    Hangi İslam, nasıl Müslüman?
    Nurettin Yıldız

    Dinimizin yeni zamanlarda daha geniş kitlelere yayıldığı bir hakikattir. Dün hayâl bile edilemeyen sonuçlar bugün gerçek olmuştur. Teknoloji ve sistemler dinimize hizmet etmeye başlamıştır. Dünyayı evirip çeviren güç odakları, İslam’ı yok sayabilecekleri bir konumda görememektedirler kendilerini. Sadece şu gerçek bile İslam’ın gücü açısından önemli bir işarettir: Artık küfür, nifakı tercih etmek durumunda kalmıştır. Yok, sayamayacaklarını ve yok edemeyeceklerini anlayınca ikiyüzlü davranmak zorunda kalmışlardır. Mekke’de ezmeye çalıştıkları dinin Medine’de devlet olması üzerine nifaka yeltenmeleri gibi bir durumdur bu. Böyle bir sonuç bile İslam dininin güçlenerek yayılmakta olduğunu göstermesi açısından yeterlidir.
    Böyle bir gelişmeye şükretmek durumundayız. Ezanı susturulmuş, alfabesi imha edilmek istenmiş, iman esaslarına bile müdahale edilmeye uğraşılmış bir din ile bugünkü İslam arasında gözle görülebilecek bir fark vardır. Bu fark siyasetten ekonomiye, aile ilişkilerinden camilerin fonksiyonlarına kadar pek çok alanda izlenebilir bir farktır. Sadece Türkiye ile sınırlı tutulabilecek bir gelişmeden de söz etmiyoruz. Bütün İslam topraklarında gözle görülür bir büyüme ve ilerleme vardır. Müslüman halkların yaşamadığı ülkelerde bile İslam adına olumlu denebilecek bir gelişme söz konusudur. Artık bir düşman istilası yaygın olarak konuşulmuyor. Kur’an okumanın yasak olduğu yer neredeyse yoktur. Müslüman insanlar siyaset yapabiliyor, yönetime ortak olabiliyor hatta yönetim tamamen Müslüman şahsiyetlere teslim edilebiliyor. Dün yasak olan şeyler bugün kanun koruması altına alınıyor. Yasakların listesi değiştirilmiş, yasaklılar hür bırakılmıştır.
    Mevcut durum, birkaç yıl önce Müslümanların çay sohbetlerinde bile zikredilemeyecek kadar uzaklarda bir ihtimaldi. Şimdi ise gerçek oldu.
    İslam’ın beş temel esasından biri olan namazın ikame edildiği camiler dolmaktadır. Müslümanların verdiği zekâtlar devlet bütçesi ile yapılabilecek büyük yatırımlar üretebilmiştir. Hac ibadetini eda edebilmek için yıllarca beklemek gerekir bir yoğunluk oluşmuştur.
    Teknoloji ve Müslüman bir arada anılmaz iken bugün teknoloji, Müslümanlar tarafından en az diğer kesimler kadar yoğun ve yaygın olarak kullanılabilmektedir.
    Sadece yirmi yıl önce kürsülerde vaaz veren hoca efendiler, devlet televizyonlarında birkaç dakika konuşabilmeyi mucize addedebilirken bugün neredeyse her hoca efendiye mahsus özel bir televizyon kanalı bulunmaktadır.
    Müslümanların sahibi bulunduğu özel okullar ve başkalarının sahibi bulunduğu okullar kıyaslanamayacak kadar farklıdır. Müslüman matematikten anlamaz diye horlanırken Müslümanların çocukları, onların okullarının talebeleri yüzbinlerce talebe arasında derecelerin ilk sıralarını paylaşabilmektedirler.
    Sahibi Müslüman olan ve Müslüman olduğunu çeşitli sebeplerle açıklayabilen şirketler, bulundukları ticaret odalarının devleri arasında bulunmaktadır. İşçi olarak büyük şehirlerden birine intikal edebilmeyi başarı sayarken dünkü Müslüman nesil, bugünkü Müslüman nesil şirketi hatta holdingi olmadıkça rahat uyuyamaz nesil olmuştur.
    Bütün bunlar, şükretmemizi gerektiren bir sonuçtur. Yarım asırdan daha kısa bir zamanda böyle bir sonuca bizi ulaştıran Rabbimize hamd ederiz.
    Gelinen bu noktada şükretme mecburiyetimizin yanında bir de, gelmemiz gerekenin bu nokta mı olduğunu da muhasebe etmek durumundayız. Dinimizin Medine’de Peygamber aleyhisselam ve ashabı tarafından yaşanan şekli vardır. Allah Teâlâ, o şekle benzeyen bir İslam istemektedir bizden. Kıyamete kadar bütün Müslüman iddiası taşıyanlar, o şekle yani Medine’de Peygamber aleyhisselam ve ashabının yaşadığı Müslümanlığa uyarlanabilen bir Müslümanlık yaşayanların yaşadığına din demektedir. Namaz ve oruç, Medine’deki dinin parçalarından biridir, tamamı asla değildir. Ekonomik ilişkilerde, siyasette, sosyal yapıda, aile hayatında ne kadar Medine standardı oluşturabildi ise o kadar İslam ve Şeriat uyumundan söz edilebilecek demektir.
    Bu hakikatin bize ağır gelmesi başka şeydir, hakikat olarak önümüzde durması başka şeydir. Nefislerimiz, yaptığımızın yapılması gereken olarak kabul edilmesini istemektedir. Çağın getirdiği fitnelere karşı direnç göstermeden iyi bir Müslüman olarak yaşamış olmayı arzuluyor olabiliriz. Din ise Allah’a tam bir teslimiyetin adıdır. Dinin içinden seçmek ya da dini zevklere göre uyarlamak din değildir. Önceki dinler olan Yahudilik ve Hristiyanlık esasen böyle bir sürecin sonunda muharref duruma getirildiği için kaldırılmış ve yerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin dini getirilmiştir.
    Şöyle bir telakki ne yazık ki içten içe uygulanmaktadır: Yahudiler ve Hristiyanlar, dinlerini kötü bir şekilde bozmuşlardır. Allah Teâlâ’da onlar dinlerini bozdukları için yeni bir kitap ve yeni bir din göndermiştir. Bizim dinimiz ise bozulmamıştır, bozulmaz da. Camilerimiz var, namaz kılıyoruz, Ramazan ayında iftarlar kalabalık oluyor. Hacca da kura ile gidilebilecek kadar ilgi var. Çocuklarımızın adı genellikle sahabe ve peygamberlerin isimlerinden oluşuyor. Kur’an okunuyor, hadisler anlatılıyor. Bu ve benzeri rahatlatıcı savunmalarla dinimizin teminat altında olduğunu zannediyoruz. Bu teminatların varlığını inkâr edecek durumda değiliz. Belki din açısından endişe etmeye gerek de yoktur; Allah Teâlâ dinini koruyacaktır elbette. Başka hiçbir garantiye gerek kalmadan din, Allah’ın koruması altındadır. Dinin koruma altında olması ile dini yaşamak durumunda olan insanların dine bağlılıklarının koruma altında olup olmaması arasındaki farka değinmek durumundayız. Din, beş asır sonra bugünkünden daha da güçlü olur, olacaktır da biiznillah. Biz, bu zamandaki insanlar olarak dinimizin üzerimizdeki pratiği konusunda ne kadar güvende bulunuyoruz? İrdelenmesi gereken husus budur.

    İki Çatlak
    Şeytanın ve ona hizmet eden odakların gündemimize sokmak istemedikleri iki çatlak, dinimizin üzerimizdeki pratikliği açısından ne durumda olduğunu gösterebilir. Bunlardan birincisi, başta cihat olmak üzere İslam’ı İslam yapan bazı kavramların gündemden uzak tutuluyor olmasıdır. İkincisi de, Müslümanlar olarak haramlarla iç içe bir hayat yaşamakta sakınca görmez durumda oluşumuzdur.
    Bu iki husus yani, bizi biz yapan özel değerlerin kitaplardaki ulema konusuna dönüştürülmesi ve haramların adeta zorunluluk gereği doğallaştırılmış gibi algılanması, bütün bu İslam adına gelişmelerin ne kadar gelişme ne kadar da tuzak olabileceği endişesini getirmektedir.
    İnsanların ölümden korkmaları pek tabiidir. Ölümden herkes korkar. Hatta ölümden korkmayanın aklından şüphe edilmelidir. Ölümden korkmakla cihadı, İslam’ın utanılacak bir emri olarak görmek aynı şey değildir. Başta ashabı kiram olmak üzere, bu ümmetin geçmişindeki şerefli cihat sahnelerini göğsü gerilmiş olarak sahiplenemeyen bir Müslüman sıkıntılı bir Müslümanlık sahibidir. Bugün ve yarını cihat günü olarak görememek sapıklıktır. Tam anlamıyla bir dinden sapma belirtisidir bu. Cihadı evirip çevirerek, talebelere defter dağıtmakla da gerçekleşebilir düzeye indirgemek de netice itibariyle bir sapmadır, sapıklığın sonucudur.
    Cihat ile beraber zikredebileceğimiz başka kavramlar da vardır. Dünkü Müslümanlığın özünde bulunan ama bugünkü Müslümanlık idrakinin dışladığı kavramların her biri için benzer bir değerlendirme yapmamızda sakınca yoktur. Medine’de Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabının ana gündemini oluşturan her kavram ve her değer, kıyamete kadar bütün Müslümanların ana gündemini oluşturmak durumundadır. Yapamamak, gücü yetmiyor olmak başka şeydir, gerekli görmemek, zamana ayarlanmak başka şeydir.
    Müslümanlık olarak bize, kendi idraki sınırlarında zararsız denebilecek düzeyde kalan bazı ibadetleri ve düşünceleri yoğun bir şekilde yapan ama başta cihat olmak üzere İslam’a ait kavramları tarih içinde erimeye yüz tutacak şekilde ihmal eden her kim ise o, dinimizi Yahudilerin ve Hristiyanların dininin akıbetine çevirecek bir iş yapmaktadır. Böyle birinin mesela teheccüt ibadetine düşkün olması ya da namazlarını camide cemaatle kılması, hakkındaki kanaatimizi değiştiremez. İbadetler ve kavramlarımıza yapılan müdahalenin sonucu beş asır sonra bile ortaya çıkacak bir tehlike gösteriyorsa biz, bugünden o bedelin ağırlığını hissetmeye mecburuz. Tarih içindeki Mutezile hareketinin aklı putlaştıran çıkışlarının bedeli bugün ödenirken, o dönemin meseleyi kavrayamayan Müslümanları gizli olmuş olsa da bir kınanma görmektedirler. Onlar kınanırken meseleyi en derin yönleri ile kavrayıp dik duran Ahmed bin Hanbel gibiler de en büyük saygı ifadeleri ile anılmaktadırlar. Beş asır sonrası için de benzer bir tabloyu görmeye mecburuz.

    Tatlandırılmış Haramlar Olamaz
    Hiçbir mü’min, faizin ekmek gibi kabul edilebildiği bir toplumda İslam’ın ezanlarının yükselişini iyiye gidişin işareti olarak göremez, gösteremez. Bunu görememek aldanmaktır. Dibi delik bir kabın ne kadar su doldurulabileceğini tahmin edememek olur mu? Faizin ekmek parçasına dönüştüğü toplumda ezanlar fezaya yayılabilir ama kalplere girmez. Haramların her biri için aynı ilke söz konusudur. Dinimizin haramları imha maksadı, ibadetleri icra maksadından daha geri bir maksat değildir. Yer yer haramları imha maksadı, ibadetleri icra maksadının da önüne geçmektedir.
    Makul olan da budur zaten. Putlar kaldırılmadıkça iman nasıl olacak, haram giderilmedikçe helal nerede duracak? İslam toplumu camilerin çokluğu ile İslamlık belgeleyen bir toplum değildir. Allah’a isyanın varlığı ve yoğunluğu üzerinden bir İslam söz edilebilir. Yaşadığımız toplumlarda haramların her gün biraz daha yoğun hissedilecek şekilde içimize sızmış olmazı bir afettir. Bu afetten daha ağırı da, artık bizim haramlarla yoğrulmuş kimliğimizin zararsız gibi algılanmaya başlanmış olmasıdır. Camilerin kürsülerinden bile haramları konuşmak, haramlar üzerinden bir utanma/utandırma dalgası oluşturmak neredeyse imkânsızlaş durumdadır.
    Bazı mü’minlerin bu tehlikeyi göremiyor olmaları sonucu değiştirmiyor. Görülsün veya görülmesin tehlike vakıadır. Böyle bir gidişattan, Müslümanlar adına iş yapan, bir nedenle önder durumunda olan herkes mesuldür. Bu zamanın en büyük sıkıntısı da budur. Belli başlı sıkıntılara takılıp kalmak, körleşmek gibi sonuç vermektedir. Daha büyük bakışa ve daha derin düşünceye ihtiyaç vardır. Bir sonraki nesle 'budur İslam’ diyemeyiz, buna hakkımız yoktur. Bunu yapan Yahudi ve Hristiyanları Allah Teâlâ lanetlemiştir. İslam, Medine’deki İslam’dır. İslam Ebu Bekir’in Müslümanlığıdır. Ömer’in Müslümanlığıdır.
    Bizim Müslümanlığımız hakkındaki yorumu ise gelecek nesiller yapacaktır. Ömer’in Müslümanlığı ile bizim cihattan tecrit edilmiş, haramlarla karıştırılmış Müslümanlığımızı karşılaştırıp hakkımızda ne diyeceklerini bilmek zor olmayacaktır.





+ Yorum Gönder