Konusunu Oylayın.: İslamda tebliğ nedir ve müslümanların bu konuda sorumlulukları nelerdir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
İslamda tebliğ nedir ve müslümanların bu konuda sorumlulukları nelerdir?
  1. 28.Ekim.2009, 13:14
    1
    Misafir

    İslamda tebliğ nedir ve müslümanların bu konuda sorumlulukları nelerdir?

  2. 03.Aralık.2012, 14:12
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: islamda tebliğ nedir ve müslümanların bu konuda sorumlulukları nelerdir?




    Dünyada önemli gelişmeler oluyor. Hakim sistemler bitişini ilan ederken, insan, dramı ve arayışıyla gündeme giriyor. Sovyet sosyalizminin gelip dayandığı nokta iflas. Sosyalizmin üs ülkesi, kışa "açlık" problemi ile boğuşarak giriyor. Dünya, Sovyetleri açlıktan kurtarmak için seferber olmuş durumda. Çöken bir sistemin altından insanlığın dramı yükseliyor. Öte yanda sosyalizmin çöküşü karşısında izafî bir zafer kazanmış görünen liberal kapitalizm ise, makyajlarla, insanına getirdiği acıklı tabloyu örtme çabasında. Dolar milyarderlerinin yanında sokakta, kutular içerisinde yaşayan milyonlarca insanın varlığı, bir sistemin erdeminden sayılmasa gerek... Eskiden, "Amerika uzaya gönderdiği bir füze, ya da denediği bir tek atom bombasından vazgeçip Afrika'daki açlara yardım etse" diye temenniler dile getirilirdi. Oysa, Afrika'ya kadar gitmeye gerek yok. Amerika, uyuşturucu bulmak için çocuğunu satan annenin dramına çözüm bulsa, silahlanmaya bunca yatırım yapacağına... Sokaklarda sabahlayan 7 milyon sefile yurt-yuva bulsa...

    SORUMLULUKLAR

    Beşeri sistemlerin cazibesi sönüyor, insani boyut arayışı ortaya çıkıyor. Bu arayışı sağlıklı bir mecraya akıtmak ve gerçek insanî medeniyetin yeniden tesisinin yollarını açmak için birilerinin harekete geçmesi lazım. Birilerinin, "Bu insanlık dramının çözümü bende" demesi lazım. O sözün sahibi İslâm'dır. İnsanlığın kurtuluşu İslâm'dadır. Ama onu kim söyleyecek? İslâm'ın sesini insanlığa kim ulaştıracak, İslâm'la insanlığın buluşmasını kim sağlayacak, kim yeni çağın medeniyetine öncülük edecek? Allah Teâlâ bu sorumluğu müslümana vermiş; "Asra yemin olsun ki" diye yeminle buyuruyor Allah Teâlâ: "Asra yemin olsun ki, insan hüsrandadır. Ziyandadır." İşte Allah yolundan uzaklaşmış pek çok çağın olduğu gibi, içinde yaşadığımız çağın da Allah ölçüsündeki yorumu bu: Hüsran. Ya kurtuluş? İşte onun da ölçüsü: "İman edenler, salih bir hayat yaşayanlar, birbirine Hakkı ve sabrı tavsiye edenler..." Çağı hüsrandan kurtaracak ölçü bu. Bu, müslümanın hayatı. Öyleyse hüsrandan kurtuluşun bayrağı müslümanın elinde. Öyleyse müslüman ilahî bir görev yüklenmiş durumda. Ya o görevi, Allah Teâlâ'nın kendisinden beklediği ölçüde ifa edecek, ya da asrın hüsranı içinde kaybolacak. Beşerî sistemler biterken, tarih bir kere daha müslümanı göreve çağırıyor. Bu görevi anlamalı müslüman, bu görevin kendisine ne tür sorumluluklar yüklediğini bilmeli. Bu sorumluluğu kuşanmalı müslüman.

    NELER YAPILMALI?

    Bu yazıda, bu tarih çağrısının, bu insanlık çağrısının müslümandan neler beklediğini pratik olarak belirlemeye çalışacağız. Şüphesiz her insanî ve sosyal şartın ortaya çıkardığı sorumluluk farklıdır. Bu farklılığı belirleyip ona göre tavır almak, yine müslümanın sorumluluk alanı içindedir. Biz, mümkün olduğunca genel ölçüler vermeye gayret edeceğiz. Bu ölçüler içinde müslüman, islamı'ı çağa ve insanlığa yeniden sunma seferberliğine soyunacak, kendisinden beklenen göreve layık olma cehdine girecektir. Şimdi neler yapabiliriz, sorusunun cevabını aramaya başlayalım:

    İslâm'ı mesele edinmek

    İlk görev İslâm'ı mesele edinmektir. İslâm bizim hayatımızın da ölümümüzün de anlamıdır. Müslüman için temel mesele müslüman olabilmektir. En büyük serveti odur. En büyük şerefi, onun yücelme seyrine hizmet etmektir. En büyük hüsranı, onu kaybetmektir. Sahabe için İslâm neyse, İslâm'a o duyarlıkla sahip çıkmak gerekir.

    İslâm'ı öğrenmek

    İkincisi İslâm'ı öğrenmektir. İslâm'ın hayatımızın her anına anlam kazandıran bir hükmü vardır. Görev, İslâm'ı her boyutuyla bilmektir. İçinde yaşanılan ortam, insana pek çok davranışı empoze etmekte ve müslüman, İslâm'ı yeterince bilmediği takdirde, bu davranış modellerini kişiliğine mal etmektedir. Bunun sonucu, bir çok İslâm ülkesinde İslâm'la hiçbir ilgisi bulunmayan alt kültür grupları oluşmuştur. Çok değişik sistemlerden gelen kültür kümeleri, İslâm toplumlarını etkilemekte, müslüman da farkında olmadan bu akışın içinde şekil kazanmaktadır. İş hayatının, iletişim araçlarının, meslek alanlarının getirdiği sayısız şahsiyet ve kültür unsuru, eğer karşı bir donanım söz konusu değilse, kolaylıkla değer ölçüsü haline gelmekte ve kısa süre sonra, İslâm'ın o alandaki değer ölçüleri hayat dışına itilmektedir. Hatta kişi, İslâm'ın o alandaki değer ölçülerini öğrendiğinde, hangisinin doğru olabileceği gibi bir inanç bunalımı yaşamaktadır. Onun için, günümüz müslümanının temel görevlerinin başında İslâm'ı hayata getirdiği bütün değerleriyle öğrenmek gelmektedir.

    İslâm'ı Yaşamak

    Üçüncü görev, İslâm'ı yaşamaktır. Öğrenilen her şeyi yaşamaktır.

    - Önce ferdî hayatta

    Yaşamaya ferdî hayatımızdan başlamaktır. Kişiliğimizi İslâm dışılıklardan arındırmak ve İslâm'la donatmaktır. Bunun için kişiliğimizi sıkı bir nefis muhasebesinden geçirmek gerekir. Bir tevbe yoğunluğu yaşamalı, ve o "nasûh tevbe"nin ardından arınmış bir kişilikle donanmalıyız. İnançta, yaşayışta, hatta adetlerde bir arınma sürecine girmeliyiz.

    - Ailede


    - Yaşamanın ikinci boyutu aile ortamıdır. Aile ortamını da İslâmî hayatla bezemeliyiz. Aile, müslümanın en yakın sorumluluk alanıdır çünkü. Ailedeki İslâmî hayat, müslümanın, kendi şahsındaki arınmadan sonra topluma doğru ilk adımıdır. İlk sosyal arındırma hareketidir.

    - İşyeri-meslek hayatı

    - Bir müslümanın, İslâm'ı yaşama gayretini topluma taşıyan diğer bir alan işyeri veya mesleğidir. İnsan, burada da İslâm'ın kurallarını aramak ve ona göre düzen kurma gayretinde olmalıdır. Bunun İslâm dışı bir yapılanma içinde ne kadar güç olduğunu biliyoruz. Ancak, bütün hayatta İslâm'ı aramadan da, gerçek İslâmî bir hayata ulaşmak imkanı yoktur. Eğer, iş ve meslek hayatı dahil, tüm hayatta İslâmi ilkeler aranmazsa, geriye, her gün bir bölgesi kemirilen bir İslâm'a razı olmaktan başka yol kalmaz. O İslâm'a Allah Teâlâ'nın ne kadar razı olacağı ise bilinemez.

    -İkili ilişkiler


    - İslâm'ı ikili ilişkilerde ve aile ilişkilerinde de yaşamak zorundayız. Bu bizi, mü'min bir cemaat oluşturma yoluna itecektir. Belki bu ilişkiler sonucu, Allah Teâlâ'nın bütün müslümanlara "Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden, kötülükten sakındıran öncü bir topluluk-ümmet bulunsun" görevi ifa edilmiş olacak, böylece, insanlığın önüne ferd ferd müslümanlar değil, örnek bir İslâm topluluğu çıkacaktır.

    TEBLİĞ SORUMLULUĞU


    - Buraya kadar yazılanlar, müslümanın kendi iç donanımı ile ilgilidir. İslâm'ı öğrenen, hayatına mal eden ve bir öncü topluluk oluşturma gayretine yönelen müslüman, artık İslâm'ı dışa sunma noktasına gelmiş demektir, işte burada tebliğ sorumluluğu gündeme giriyor. Müslüman, İslâm'ın insanla, ya da insanın İslâm'la buluşması için bir tebliğ seferberliğine soyunacaktır. Bunun için de hem ferdî planda, hem sosyal üniteler halinde yapılabilicek pek çok şey vardır.

    -Ailede tebliğ

    - İnsanın, kendi şahsında İslâm'ı özümlemesinin ardından yapacağı şey, ailesini İslâm'la donatmaktır. Sorumluluğu odur. İslâm'ı mesele edinme, öğrenme ve yaşama sorumluluğu ile, şimdi aile inşa edilecektir. Ailede bunun tedbirleri alınmalıdır. Her aile bir İslâm okulu hüviyetine sokulmalıdır. Aileye İslâm dışı kültür unsurlarının girmesine izin verilmemeli, aksine aile ferdleri, dışarıya İslâm ailesinin arınmışlığını taşıyan tebliğ unsurları haline getirilmelidir. Aile ferdlerinin, aile dışında da İslâm'ı bihakkın yaşamaları başlıbaşına bir tebliğdir. Ancak, bunun yanında, ek tebliğ faaliyetleri yapılabilir. Her aile kendi bütçesine göre bir tebliğ fonu oluşturup, bu fondan, alınacak dergi, kitap, kaset, video kaset gibi tebliğ araçlarını gerekli muhitlere ulaştırabilir. Komşular, komşu çocukları, okul arkadaşları, mektup arkadaşları, akrabalar bu muhitler içinde sayılabilir. Bu fonun büyüklüğü nisbetinde, tebliğ alanlarını genişletme imkanı da her zaman mümkündür. Tebliğ şuuru, müslüman aile içinde her zaman diri tutulması gereken bir hassasiyettir. İslâm'ın, üzerine yüklediği sorumluluğun farkında bulunan bir müslümanın, aile üzerindeki titizliği büyüktür. O, öncelikle kendi ailesinden herhangi bir kimsenin İslâm dışı inançların kontrolüne gitmemesine gayret gösterir. Bir baba ise, çocuklarının müslüman yetişmeleri ve İslâm'ın tebliğ sorumluluğunu üstlenmelerini hedef alır. Onların üzerine titrer. Onları sever. Onların ahiretlerinin çalınmasına izin vermez. Bir evlatsa, ebeveynini ve kardeşlerini kazanmaktır hedefi. Şefkatle, sevgiyle onların gönüllerini imar eder. Fedakarlığı kendisi yapar, nefsini geri plana itmeye itina eder, onların İslâm'ın güzelliği ile temas kurmalarına zemin hazırlar. Bir anne ise, evini İslâm'ın şefkati ile bezer. Çocuklarına, beyine bir İslâm yuvasının saadetini sıcaklığını hazırlar. Öyle ki bu saadet ortamı, başlı başına bir tebliğ unsuru haline gelir.

    Müslüman bir ailenin tebliğ hassasiyeti, akrabalarla ilişkilerde de önde tutulmalıdır, Onlarla sıla-i rahmi sürdürmek ilk görevdir. Bu ilişki sürecinde, İslâm'ı daha diri, daha sorumlu yaşamalarına zemin hazırlanır ve her birinde bir müslüman yuva sıcaklığı inşa edilir. Böylece tebliğ halkası aile aile genişlemiş olur.

    - Tebliği dışa açmak

    - Ferdî planda yapılacak tebliğin aile dışında da pek çok alana yönelmesi mümkündür. İslâm'ı mesele edinen ve onun insanla buluşma seyrinde kendisini sorumlu hisseden bir müslüman için, ilişkide bulunduğu her insan, bir tebliğ vasatıdır. Kendisi ile aynı hassasiyette insanlarla buluşması, İslâm'ın genel gücüne bir katkıdır. Ümmeti bütünleyen bir davranıştır. Camide birlikte safa durduğu insana, İslâm'ı mesele edinme sorumluluğu taşıması bir tebliğdir, bir katkıdır. İslâm'ı bilmeyene öğretmesi öyle. Camide, sokakta, kahvehanede, dolmuşta, işyerinde her yerde tebliğin yolunu bulur hassas bir müslüman. Bir hastayı ziyaret eder, bir fakire sıcak çorba gönderir, bir kimsesizin kapısını çalar, bir yetimin başını okşar, bir öksüz çocuğa okul kitabı alır... Müslüman, topluma İslâm'ın rahmet duygularını taşıyan bir gönül eri olur. O rahmet duyguları ile birlikte İslâm da taşınır gönüllere...

    - Evrensel çaptaki tebliğ için müesseseleşme

    - Ferdî tebliğler, İslâm'ın insana ulaşmasında küçük kozalar örse de, evrensel çaptaki İslâm-insan buluşmasını sağlamak için daha büyük atılımlara ihtiyaç vardır. Ferdî tebliğde engeller varsa da bunlar sınırlıdır. Küçüktür. Bunları aşmak zor değildir. Ama evrensel çapta İslâm tebliğinin önünde zorlu engeller vardır. En başta İslâm'a karşı güçlerin oluşturduğu engellerdir bunlar. İslâm'ın gelişmesini kendileri için tehlike olarak gören politik-ideolojik güçler, İslâm'ın yücelişini önlemek için ne mümkünse yapacaklardır. Onun için evrensel alandaki tebliğ için iyi donanmak gereklidir. Bu da müesseseleşmeyi gerektirir.
    - Devlet

    - Müesseselerin başında da devlet vardır. Müslüman, İslâm'ı tebliğ için devleti bulabilmişse, büyük bir müesseseyi bulmuş demektir. Ancak, uzunca bir süre müslümanlar, böyle bir imkandan yoksun kalmışlardır. Hala da dört başı mamur bir devlet gücü İslâm'ın tebliğ görevini üstlenmiş görünmemektedir. Devletler planında bu sorumluluk, henüz arı-duru bir nitelik kazanamamıştır.

    - Büyük organizasyonlar

    - O zaman, devlete kadar, bu sorumluluğu üstlenecek büyük organizasyonlara yönelmek, müs!üman için, en zaruri görev haline gelmektedir. Müslüman böyle bir müesseseleşmeye yönelmelidir. Bu müesseselerin önünde iki görev alanı vardır:

    - Bilim kadrosu-toplum önderleri

    1. Değişik sosyo-kültürel-ekonomik sistemlerin elinde, bunalımlara sürüklenen insanlığın içinde bulunduğu durumu tahlil edip, İslâm çerçevesinde çözümler üretecek bir bilim kadrosu yetiştirmek. İslâm hukukçuları, İslâm ekonomistleri, İslâm sosyologları, psikologları, pedagogları, tıb adamları v.s. Müsbet bilimlerde müslüman alimler... Hayatın her alanını İslâm'la dokuyabilecek nitelikte bir ilim ordusu. Bu ilim ordusunun yanında, toplum önderleri yetiştirmek de, bugünün İslâmî müesseselerinin ana görevleri arasındadır. Bunlar, bir yandan müslümanlara öncülük edip, onların güçlerini İslâm tebliğine yönlendirirken, diğer yandan da geniş toplum kesimlerinin İslâm'la buluşmasına öncülük edeceklerdir. Bir bakıma, İslâmî müesseselerin tebliğe yönelik hizmetlerini toplumla buluşturacak olan kişilerdir toplum önderleri. Sayınız ki her biri bir Mus'ab b. Umeyr.

    Büyük tebliğ üniteleri

    2. Müslümanların bugün oluşturacakları müesseselerin ikinci görevi, tebliğ için çağın gerektirdiği büyük organizasyonları gerçekleştirmektir. Bunları da birkaç ana başlık altında toplamak mümkündür:

    1. Basın Yayın:

    İnsanoğlu bugün gayr-ı insanî inanç sistemlerinin kuşatması altında bunalmakta, ancak ne bunalımının gerçek manada farkına varabilmekte, ne sebebini ne de kurtuluş yolunu düşünebilmektedir. Çünkü düşüncesi de bir başka kuşatma altında bulunmaktadır. İslâm, bu kuşatmayı yarıp da insana nasıl ulaşacaktır? İslâm'ın kendi ülkeleri bile bu kuşatmadan nasibini alırken, cihanşümul çaptaki bu kuşatma nasıl aşılacaktır? Bunun yolu, kuşatmayı yaracak bir kitle iletişim donanımına İslâm damgası vurmaktan geçer. Müslümanlar, müessese bazında bu donanımı sağlamak zorundadır. TV, radyo, gazete, video filmleri, hayatın bütün alanlarına ve bütün sosyal kesimlere hitap edebilecek dergiler, konulu filmler, belgeseller, çizgi filmler... Bugün Avrupa bile Amerikan filmlerinin işgalinden şikayet ediyor. Ya, filmcilik alanında hiçbir behreleri bulunmayan İslâm ülkeleri... Buna işgalden öte hangi anlam verilebilir? Bu alandaki müesseseleşme, yalnız kendi ülkelerimize yönelik kültürel sömürgeleşmeyi parçalamak için değil, tüm insanlığın, yalanı aşıp hakikatin sesine ulaşabilmesi için de zaruri. Bunun yolunu bulmalıyız. Bunun yapılması yolundaki engel de, öncelikle finans engeli değil, İslâm'ı mesele edinme noktasındaki irade ve şuur zaafıdır.

    2. Eğitim

    Müesseselerin bir diğer fonksiyonu, eğitim alanındadır. Sadece kendi ülkemizi ele alsak bile ilkokul birinci sınıfa başvuran 1000 kişiden ancak 70 kadarı yüksek okuldan mezun olabilmektedir. Onların da büyük çoğunluğunu, ekonomik bakımdan güçlü kesimlerin çocukları oluşturmaktadır. Öyleyse ülkemizde, eğitim sürecinde büyük bir insan kaybı söz konusudur. Bu, diğer İslâm ülkeleri için de böyledir. Farklı bir sorumluluk duygusu gereklidir ki, İslâm yurtlarının çocuklarını alsın ve İslâm'ın yetişmiş insan gücünü onların içerisinden dokusun... Kim yapacak bunu? Amerika, Avrupa ya da Rusya değil. İslâm ülkelerinde, yabancı ideolojilerin sistem bekçiliğini yapanlar da değil. Bu çocuklara ancak, müslüman sorumluluğu sahip çıkacaktır. Bu da, ferdî gayretleri aşmış, müesseseleşmeye ihtiyaç gösteren bir hacim kazanmıştır. Okullar, yurtlar açılacak... Burslar tahsis edilecek... Yüreğinde enerji bulunan çocuklar, en zirve noktalara kadar ulaştırılacak. Eğer bir çocuğun yüreğinde yükselme enerjisi var da o, sırf imkansızlık sebebiyle yarı yolda kalmışsa sorumluluk hepimizin.. Bir müslüman öğrenci okul harcını temin edemediği, doktora için gereken kitaba ulaşamadığı, yabancı dili öğrenemediği için geride kalmışsa sorumluluk hepimizin... Burada da temel problem finans değil, İslâm'ı mesele edinme noktasındaki irade ve şuur zaafıdır.

    3. ... Ve sosyal muhtevalı müesseseler.

    Ülkenin hastasına, sayrısına, fakiri fukarasına, yolda kalmışına, açına, ezilenine, sürünenine İslâm şefkati taşıyacak müesseseler... Dağı-taşı, köyü, kenti İslâm'ın insana karşı sorumluluk duygusu ile tarayacak ve yaraları İslâm adına saracak müesseseler... Gönülleri saracak müesseseler... Yetimlere kucak açan, öksüzün yürek burukluğunu gideren şefkat ocakları.. Çağın, sistem halinde yaşanan gaddar anlayışlarına karşı insan sevgisinin İslâm'la ayağa kalktığını haykıracak müesseseler... Hastaneler, aşevleri, darüleytamlar (Yetimler yurtları)... Hem öyle ki, İslâm yurtlarından başlayıp Newyork sokaklarına varıncaya kadar, bütün bir insanlığın yaşadığı drama sahip çıkarcasına... İşte o zaman İslâm'ın cihanşümul mesajı insanın arayışı ile buluşacaktır.

    Dünyada her şey İslâm'ı çağırıyor. Müslümandan beklenen onu duyması ve onun gerektirdiği donanıma kavuşmasıdır bugün... Eğer müslüman kendini o kıvamda hissederse, İslâm'ı kıtalar ötesine taşımanın da yolunu bulacaktır.

    Çünkü onun mazisinde İslâm'a kıtalar sunan cihad erleri, tebliğ erleri, gönül erleri vardır.

    Ahmet Taşgetiren



  3. 03.Aralık.2012, 14:12
    2
    Silent and lonely rains



    Dünyada önemli gelişmeler oluyor. Hakim sistemler bitişini ilan ederken, insan, dramı ve arayışıyla gündeme giriyor. Sovyet sosyalizminin gelip dayandığı nokta iflas. Sosyalizmin üs ülkesi, kışa "açlık" problemi ile boğuşarak giriyor. Dünya, Sovyetleri açlıktan kurtarmak için seferber olmuş durumda. Çöken bir sistemin altından insanlığın dramı yükseliyor. Öte yanda sosyalizmin çöküşü karşısında izafî bir zafer kazanmış görünen liberal kapitalizm ise, makyajlarla, insanına getirdiği acıklı tabloyu örtme çabasında. Dolar milyarderlerinin yanında sokakta, kutular içerisinde yaşayan milyonlarca insanın varlığı, bir sistemin erdeminden sayılmasa gerek... Eskiden, "Amerika uzaya gönderdiği bir füze, ya da denediği bir tek atom bombasından vazgeçip Afrika'daki açlara yardım etse" diye temenniler dile getirilirdi. Oysa, Afrika'ya kadar gitmeye gerek yok. Amerika, uyuşturucu bulmak için çocuğunu satan annenin dramına çözüm bulsa, silahlanmaya bunca yatırım yapacağına... Sokaklarda sabahlayan 7 milyon sefile yurt-yuva bulsa...

    SORUMLULUKLAR

    Beşeri sistemlerin cazibesi sönüyor, insani boyut arayışı ortaya çıkıyor. Bu arayışı sağlıklı bir mecraya akıtmak ve gerçek insanî medeniyetin yeniden tesisinin yollarını açmak için birilerinin harekete geçmesi lazım. Birilerinin, "Bu insanlık dramının çözümü bende" demesi lazım. O sözün sahibi İslâm'dır. İnsanlığın kurtuluşu İslâm'dadır. Ama onu kim söyleyecek? İslâm'ın sesini insanlığa kim ulaştıracak, İslâm'la insanlığın buluşmasını kim sağlayacak, kim yeni çağın medeniyetine öncülük edecek? Allah Teâlâ bu sorumluğu müslümana vermiş; "Asra yemin olsun ki" diye yeminle buyuruyor Allah Teâlâ: "Asra yemin olsun ki, insan hüsrandadır. Ziyandadır." İşte Allah yolundan uzaklaşmış pek çok çağın olduğu gibi, içinde yaşadığımız çağın da Allah ölçüsündeki yorumu bu: Hüsran. Ya kurtuluş? İşte onun da ölçüsü: "İman edenler, salih bir hayat yaşayanlar, birbirine Hakkı ve sabrı tavsiye edenler..." Çağı hüsrandan kurtaracak ölçü bu. Bu, müslümanın hayatı. Öyleyse hüsrandan kurtuluşun bayrağı müslümanın elinde. Öyleyse müslüman ilahî bir görev yüklenmiş durumda. Ya o görevi, Allah Teâlâ'nın kendisinden beklediği ölçüde ifa edecek, ya da asrın hüsranı içinde kaybolacak. Beşerî sistemler biterken, tarih bir kere daha müslümanı göreve çağırıyor. Bu görevi anlamalı müslüman, bu görevin kendisine ne tür sorumluluklar yüklediğini bilmeli. Bu sorumluluğu kuşanmalı müslüman.

    NELER YAPILMALI?

    Bu yazıda, bu tarih çağrısının, bu insanlık çağrısının müslümandan neler beklediğini pratik olarak belirlemeye çalışacağız. Şüphesiz her insanî ve sosyal şartın ortaya çıkardığı sorumluluk farklıdır. Bu farklılığı belirleyip ona göre tavır almak, yine müslümanın sorumluluk alanı içindedir. Biz, mümkün olduğunca genel ölçüler vermeye gayret edeceğiz. Bu ölçüler içinde müslüman, islamı'ı çağa ve insanlığa yeniden sunma seferberliğine soyunacak, kendisinden beklenen göreve layık olma cehdine girecektir. Şimdi neler yapabiliriz, sorusunun cevabını aramaya başlayalım:

    İslâm'ı mesele edinmek

    İlk görev İslâm'ı mesele edinmektir. İslâm bizim hayatımızın da ölümümüzün de anlamıdır. Müslüman için temel mesele müslüman olabilmektir. En büyük serveti odur. En büyük şerefi, onun yücelme seyrine hizmet etmektir. En büyük hüsranı, onu kaybetmektir. Sahabe için İslâm neyse, İslâm'a o duyarlıkla sahip çıkmak gerekir.

    İslâm'ı öğrenmek

    İkincisi İslâm'ı öğrenmektir. İslâm'ın hayatımızın her anına anlam kazandıran bir hükmü vardır. Görev, İslâm'ı her boyutuyla bilmektir. İçinde yaşanılan ortam, insana pek çok davranışı empoze etmekte ve müslüman, İslâm'ı yeterince bilmediği takdirde, bu davranış modellerini kişiliğine mal etmektedir. Bunun sonucu, bir çok İslâm ülkesinde İslâm'la hiçbir ilgisi bulunmayan alt kültür grupları oluşmuştur. Çok değişik sistemlerden gelen kültür kümeleri, İslâm toplumlarını etkilemekte, müslüman da farkında olmadan bu akışın içinde şekil kazanmaktadır. İş hayatının, iletişim araçlarının, meslek alanlarının getirdiği sayısız şahsiyet ve kültür unsuru, eğer karşı bir donanım söz konusu değilse, kolaylıkla değer ölçüsü haline gelmekte ve kısa süre sonra, İslâm'ın o alandaki değer ölçüleri hayat dışına itilmektedir. Hatta kişi, İslâm'ın o alandaki değer ölçülerini öğrendiğinde, hangisinin doğru olabileceği gibi bir inanç bunalımı yaşamaktadır. Onun için, günümüz müslümanının temel görevlerinin başında İslâm'ı hayata getirdiği bütün değerleriyle öğrenmek gelmektedir.

    İslâm'ı Yaşamak

    Üçüncü görev, İslâm'ı yaşamaktır. Öğrenilen her şeyi yaşamaktır.

    - Önce ferdî hayatta

    Yaşamaya ferdî hayatımızdan başlamaktır. Kişiliğimizi İslâm dışılıklardan arındırmak ve İslâm'la donatmaktır. Bunun için kişiliğimizi sıkı bir nefis muhasebesinden geçirmek gerekir. Bir tevbe yoğunluğu yaşamalı, ve o "nasûh tevbe"nin ardından arınmış bir kişilikle donanmalıyız. İnançta, yaşayışta, hatta adetlerde bir arınma sürecine girmeliyiz.

    - Ailede


    - Yaşamanın ikinci boyutu aile ortamıdır. Aile ortamını da İslâmî hayatla bezemeliyiz. Aile, müslümanın en yakın sorumluluk alanıdır çünkü. Ailedeki İslâmî hayat, müslümanın, kendi şahsındaki arınmadan sonra topluma doğru ilk adımıdır. İlk sosyal arındırma hareketidir.

    - İşyeri-meslek hayatı

    - Bir müslümanın, İslâm'ı yaşama gayretini topluma taşıyan diğer bir alan işyeri veya mesleğidir. İnsan, burada da İslâm'ın kurallarını aramak ve ona göre düzen kurma gayretinde olmalıdır. Bunun İslâm dışı bir yapılanma içinde ne kadar güç olduğunu biliyoruz. Ancak, bütün hayatta İslâm'ı aramadan da, gerçek İslâmî bir hayata ulaşmak imkanı yoktur. Eğer, iş ve meslek hayatı dahil, tüm hayatta İslâmi ilkeler aranmazsa, geriye, her gün bir bölgesi kemirilen bir İslâm'a razı olmaktan başka yol kalmaz. O İslâm'a Allah Teâlâ'nın ne kadar razı olacağı ise bilinemez.

    -İkili ilişkiler


    - İslâm'ı ikili ilişkilerde ve aile ilişkilerinde de yaşamak zorundayız. Bu bizi, mü'min bir cemaat oluşturma yoluna itecektir. Belki bu ilişkiler sonucu, Allah Teâlâ'nın bütün müslümanlara "Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden, kötülükten sakındıran öncü bir topluluk-ümmet bulunsun" görevi ifa edilmiş olacak, böylece, insanlığın önüne ferd ferd müslümanlar değil, örnek bir İslâm topluluğu çıkacaktır.

    TEBLİĞ SORUMLULUĞU


    - Buraya kadar yazılanlar, müslümanın kendi iç donanımı ile ilgilidir. İslâm'ı öğrenen, hayatına mal eden ve bir öncü topluluk oluşturma gayretine yönelen müslüman, artık İslâm'ı dışa sunma noktasına gelmiş demektir, işte burada tebliğ sorumluluğu gündeme giriyor. Müslüman, İslâm'ın insanla, ya da insanın İslâm'la buluşması için bir tebliğ seferberliğine soyunacaktır. Bunun için de hem ferdî planda, hem sosyal üniteler halinde yapılabilicek pek çok şey vardır.

    -Ailede tebliğ

    - İnsanın, kendi şahsında İslâm'ı özümlemesinin ardından yapacağı şey, ailesini İslâm'la donatmaktır. Sorumluluğu odur. İslâm'ı mesele edinme, öğrenme ve yaşama sorumluluğu ile, şimdi aile inşa edilecektir. Ailede bunun tedbirleri alınmalıdır. Her aile bir İslâm okulu hüviyetine sokulmalıdır. Aileye İslâm dışı kültür unsurlarının girmesine izin verilmemeli, aksine aile ferdleri, dışarıya İslâm ailesinin arınmışlığını taşıyan tebliğ unsurları haline getirilmelidir. Aile ferdlerinin, aile dışında da İslâm'ı bihakkın yaşamaları başlıbaşına bir tebliğdir. Ancak, bunun yanında, ek tebliğ faaliyetleri yapılabilir. Her aile kendi bütçesine göre bir tebliğ fonu oluşturup, bu fondan, alınacak dergi, kitap, kaset, video kaset gibi tebliğ araçlarını gerekli muhitlere ulaştırabilir. Komşular, komşu çocukları, okul arkadaşları, mektup arkadaşları, akrabalar bu muhitler içinde sayılabilir. Bu fonun büyüklüğü nisbetinde, tebliğ alanlarını genişletme imkanı da her zaman mümkündür. Tebliğ şuuru, müslüman aile içinde her zaman diri tutulması gereken bir hassasiyettir. İslâm'ın, üzerine yüklediği sorumluluğun farkında bulunan bir müslümanın, aile üzerindeki titizliği büyüktür. O, öncelikle kendi ailesinden herhangi bir kimsenin İslâm dışı inançların kontrolüne gitmemesine gayret gösterir. Bir baba ise, çocuklarının müslüman yetişmeleri ve İslâm'ın tebliğ sorumluluğunu üstlenmelerini hedef alır. Onların üzerine titrer. Onları sever. Onların ahiretlerinin çalınmasına izin vermez. Bir evlatsa, ebeveynini ve kardeşlerini kazanmaktır hedefi. Şefkatle, sevgiyle onların gönüllerini imar eder. Fedakarlığı kendisi yapar, nefsini geri plana itmeye itina eder, onların İslâm'ın güzelliği ile temas kurmalarına zemin hazırlar. Bir anne ise, evini İslâm'ın şefkati ile bezer. Çocuklarına, beyine bir İslâm yuvasının saadetini sıcaklığını hazırlar. Öyle ki bu saadet ortamı, başlı başına bir tebliğ unsuru haline gelir.

    Müslüman bir ailenin tebliğ hassasiyeti, akrabalarla ilişkilerde de önde tutulmalıdır, Onlarla sıla-i rahmi sürdürmek ilk görevdir. Bu ilişki sürecinde, İslâm'ı daha diri, daha sorumlu yaşamalarına zemin hazırlanır ve her birinde bir müslüman yuva sıcaklığı inşa edilir. Böylece tebliğ halkası aile aile genişlemiş olur.

    - Tebliği dışa açmak

    - Ferdî planda yapılacak tebliğin aile dışında da pek çok alana yönelmesi mümkündür. İslâm'ı mesele edinen ve onun insanla buluşma seyrinde kendisini sorumlu hisseden bir müslüman için, ilişkide bulunduğu her insan, bir tebliğ vasatıdır. Kendisi ile aynı hassasiyette insanlarla buluşması, İslâm'ın genel gücüne bir katkıdır. Ümmeti bütünleyen bir davranıştır. Camide birlikte safa durduğu insana, İslâm'ı mesele edinme sorumluluğu taşıması bir tebliğdir, bir katkıdır. İslâm'ı bilmeyene öğretmesi öyle. Camide, sokakta, kahvehanede, dolmuşta, işyerinde her yerde tebliğin yolunu bulur hassas bir müslüman. Bir hastayı ziyaret eder, bir fakire sıcak çorba gönderir, bir kimsesizin kapısını çalar, bir yetimin başını okşar, bir öksüz çocuğa okul kitabı alır... Müslüman, topluma İslâm'ın rahmet duygularını taşıyan bir gönül eri olur. O rahmet duyguları ile birlikte İslâm da taşınır gönüllere...

    - Evrensel çaptaki tebliğ için müesseseleşme

    - Ferdî tebliğler, İslâm'ın insana ulaşmasında küçük kozalar örse de, evrensel çaptaki İslâm-insan buluşmasını sağlamak için daha büyük atılımlara ihtiyaç vardır. Ferdî tebliğde engeller varsa da bunlar sınırlıdır. Küçüktür. Bunları aşmak zor değildir. Ama evrensel çapta İslâm tebliğinin önünde zorlu engeller vardır. En başta İslâm'a karşı güçlerin oluşturduğu engellerdir bunlar. İslâm'ın gelişmesini kendileri için tehlike olarak gören politik-ideolojik güçler, İslâm'ın yücelişini önlemek için ne mümkünse yapacaklardır. Onun için evrensel alandaki tebliğ için iyi donanmak gereklidir. Bu da müesseseleşmeyi gerektirir.
    - Devlet

    - Müesseselerin başında da devlet vardır. Müslüman, İslâm'ı tebliğ için devleti bulabilmişse, büyük bir müesseseyi bulmuş demektir. Ancak, uzunca bir süre müslümanlar, böyle bir imkandan yoksun kalmışlardır. Hala da dört başı mamur bir devlet gücü İslâm'ın tebliğ görevini üstlenmiş görünmemektedir. Devletler planında bu sorumluluk, henüz arı-duru bir nitelik kazanamamıştır.

    - Büyük organizasyonlar

    - O zaman, devlete kadar, bu sorumluluğu üstlenecek büyük organizasyonlara yönelmek, müs!üman için, en zaruri görev haline gelmektedir. Müslüman böyle bir müesseseleşmeye yönelmelidir. Bu müesseselerin önünde iki görev alanı vardır:

    - Bilim kadrosu-toplum önderleri

    1. Değişik sosyo-kültürel-ekonomik sistemlerin elinde, bunalımlara sürüklenen insanlığın içinde bulunduğu durumu tahlil edip, İslâm çerçevesinde çözümler üretecek bir bilim kadrosu yetiştirmek. İslâm hukukçuları, İslâm ekonomistleri, İslâm sosyologları, psikologları, pedagogları, tıb adamları v.s. Müsbet bilimlerde müslüman alimler... Hayatın her alanını İslâm'la dokuyabilecek nitelikte bir ilim ordusu. Bu ilim ordusunun yanında, toplum önderleri yetiştirmek de, bugünün İslâmî müesseselerinin ana görevleri arasındadır. Bunlar, bir yandan müslümanlara öncülük edip, onların güçlerini İslâm tebliğine yönlendirirken, diğer yandan da geniş toplum kesimlerinin İslâm'la buluşmasına öncülük edeceklerdir. Bir bakıma, İslâmî müesseselerin tebliğe yönelik hizmetlerini toplumla buluşturacak olan kişilerdir toplum önderleri. Sayınız ki her biri bir Mus'ab b. Umeyr.

    Büyük tebliğ üniteleri

    2. Müslümanların bugün oluşturacakları müesseselerin ikinci görevi, tebliğ için çağın gerektirdiği büyük organizasyonları gerçekleştirmektir. Bunları da birkaç ana başlık altında toplamak mümkündür:

    1. Basın Yayın:

    İnsanoğlu bugün gayr-ı insanî inanç sistemlerinin kuşatması altında bunalmakta, ancak ne bunalımının gerçek manada farkına varabilmekte, ne sebebini ne de kurtuluş yolunu düşünebilmektedir. Çünkü düşüncesi de bir başka kuşatma altında bulunmaktadır. İslâm, bu kuşatmayı yarıp da insana nasıl ulaşacaktır? İslâm'ın kendi ülkeleri bile bu kuşatmadan nasibini alırken, cihanşümul çaptaki bu kuşatma nasıl aşılacaktır? Bunun yolu, kuşatmayı yaracak bir kitle iletişim donanımına İslâm damgası vurmaktan geçer. Müslümanlar, müessese bazında bu donanımı sağlamak zorundadır. TV, radyo, gazete, video filmleri, hayatın bütün alanlarına ve bütün sosyal kesimlere hitap edebilecek dergiler, konulu filmler, belgeseller, çizgi filmler... Bugün Avrupa bile Amerikan filmlerinin işgalinden şikayet ediyor. Ya, filmcilik alanında hiçbir behreleri bulunmayan İslâm ülkeleri... Buna işgalden öte hangi anlam verilebilir? Bu alandaki müesseseleşme, yalnız kendi ülkelerimize yönelik kültürel sömürgeleşmeyi parçalamak için değil, tüm insanlığın, yalanı aşıp hakikatin sesine ulaşabilmesi için de zaruri. Bunun yolunu bulmalıyız. Bunun yapılması yolundaki engel de, öncelikle finans engeli değil, İslâm'ı mesele edinme noktasındaki irade ve şuur zaafıdır.

    2. Eğitim

    Müesseselerin bir diğer fonksiyonu, eğitim alanındadır. Sadece kendi ülkemizi ele alsak bile ilkokul birinci sınıfa başvuran 1000 kişiden ancak 70 kadarı yüksek okuldan mezun olabilmektedir. Onların da büyük çoğunluğunu, ekonomik bakımdan güçlü kesimlerin çocukları oluşturmaktadır. Öyleyse ülkemizde, eğitim sürecinde büyük bir insan kaybı söz konusudur. Bu, diğer İslâm ülkeleri için de böyledir. Farklı bir sorumluluk duygusu gereklidir ki, İslâm yurtlarının çocuklarını alsın ve İslâm'ın yetişmiş insan gücünü onların içerisinden dokusun... Kim yapacak bunu? Amerika, Avrupa ya da Rusya değil. İslâm ülkelerinde, yabancı ideolojilerin sistem bekçiliğini yapanlar da değil. Bu çocuklara ancak, müslüman sorumluluğu sahip çıkacaktır. Bu da, ferdî gayretleri aşmış, müesseseleşmeye ihtiyaç gösteren bir hacim kazanmıştır. Okullar, yurtlar açılacak... Burslar tahsis edilecek... Yüreğinde enerji bulunan çocuklar, en zirve noktalara kadar ulaştırılacak. Eğer bir çocuğun yüreğinde yükselme enerjisi var da o, sırf imkansızlık sebebiyle yarı yolda kalmışsa sorumluluk hepimizin.. Bir müslüman öğrenci okul harcını temin edemediği, doktora için gereken kitaba ulaşamadığı, yabancı dili öğrenemediği için geride kalmışsa sorumluluk hepimizin... Burada da temel problem finans değil, İslâm'ı mesele edinme noktasındaki irade ve şuur zaafıdır.

    3. ... Ve sosyal muhtevalı müesseseler.

    Ülkenin hastasına, sayrısına, fakiri fukarasına, yolda kalmışına, açına, ezilenine, sürünenine İslâm şefkati taşıyacak müesseseler... Dağı-taşı, köyü, kenti İslâm'ın insana karşı sorumluluk duygusu ile tarayacak ve yaraları İslâm adına saracak müesseseler... Gönülleri saracak müesseseler... Yetimlere kucak açan, öksüzün yürek burukluğunu gideren şefkat ocakları.. Çağın, sistem halinde yaşanan gaddar anlayışlarına karşı insan sevgisinin İslâm'la ayağa kalktığını haykıracak müesseseler... Hastaneler, aşevleri, darüleytamlar (Yetimler yurtları)... Hem öyle ki, İslâm yurtlarından başlayıp Newyork sokaklarına varıncaya kadar, bütün bir insanlığın yaşadığı drama sahip çıkarcasına... İşte o zaman İslâm'ın cihanşümul mesajı insanın arayışı ile buluşacaktır.

    Dünyada her şey İslâm'ı çağırıyor. Müslümandan beklenen onu duyması ve onun gerektirdiği donanıma kavuşmasıdır bugün... Eğer müslüman kendini o kıvamda hissederse, İslâm'ı kıtalar ötesine taşımanın da yolunu bulacaktır.

    Çünkü onun mazisinde İslâm'a kıtalar sunan cihad erleri, tebliğ erleri, gönül erleri vardır.

    Ahmet Taşgetiren



  4. 03.Aralık.2012, 14:14
    3
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: islamda tebliğ nedir ve müslümanların bu konuda sorumlulukları nelerdir?

    Tebliğ ile ilgili hadisler

    894. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
    "Kimin vasıtasıyla bir adam müslüman olursa, ona cennet vâcip olur."
    Ukbe radıyallahu anh. Taberânî.

    895. Ebû Talib ölünce, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, halkını islâma davet etmek üzere Taife gitti. Ancak, onu dinlemediler, teklifini de reddettiler.
    Oradan ayrıldı, bir ağacın gölgesine gelip, iki rekat namaz kıldı.
    Sonra şöyle dua etti:
    "Allahım! Kuvvetimin yetersizliğini ve insanlara karşı olan güçsüzlüğümü sana şikâyet ederim.
    Ya Erhamürrahimin! Beni kime bırakıyorsun, hayatımı cehenneme çevirecek düşmanıma mı, yoksa işimin sahibi kıldığın akrabalarıma mı!
    Eğer bana kızgın değilsen, aldırmam! Senin bana ihsan ettiğin afiyet, benim için daha önemli ve yararlıdır."
    İbn Câfer radıyallahu anh. Taberânî.

    896. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
    "Müminin sezgisinden sakının. Çünkü o, Allahın nuruyla bakar."
    Ebû Ümâme radıyallahu anh. Taberânî.

    897. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
    "Allahın öyle kulları vardır ki, onlar insanları yüzlerinden tanırlar."
    Enes radıyallahu anh. Taberânî.

    898. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
    "Kim bir iman yoluna çağırırsa, kendisine uyanların sevabı kadar, onların sevabından hiçbir şey eksilmeksizin sevap alır.
    Kim de bir sapkınlık yoluna davet ederse, sapanların günahı gibi, onların günahları eksilmeksizin günah alır."
    Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buhârî.

    899. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
    "Her kim islâmda güzel bir çığır açarsa, hem yaptığının sevabını ve hem de onunla amel edenlerin sevabını, amel edenlerinki eksilmeksizin alır.
    Kim de, islâmda kötü bir çığır açarsa, hem yaptığının günahını, hem de onu yapanların günahını, yapanların günahından hiçbir şey eksilmeksizin yüklenir."
    Cerîr radıyallahu anh. Müslim.

    900. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
    "içinizden her kim kötü bir şey görürse, onu eliyle gidersin, buna gücü yetmezse diliyle önlesin, buna da gücü yetmezse kalbiyle ondan nefret etsin ki, bu îmanın en zayıf noktasıdır."
    Ebû Saîd radıyallahu anh. Müslim.

    901. Haccacın hutbesini dinlerken, hoşlanmadığım bir sözünü işittim. Hemen ona itiraz edip, değiştirmek istedim, fakat Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellemin şu sözünden ötürü bundan vazgeçtim:
    "Bir müminin kendini alçaltması yakışık almaz."
    Dedim ki: "Ey Allahın Resûlü! Kendi nefsini alçaltmak nasıl olur?"
    Şöyle buyurdu: "Kendisini, altından kalkamayacağı bela ile karşı karşıya getirmekle."
    İbn Ömer radıyallahu anh. Bezzâr.

    902. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
    "içlerinde günahlar işleyen adam bulunup da, onu önleyebilecekken önlemezlerse, Allah onlara, ölümlerinden önce, onun yüzünden mutlaka bir ceza verir."
    Cerîr radıyallahu anh. Ebû Dâvud.

    903. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
    "Yeryüzünde suç işlenir onu gören de bundan hoşlanmazsa, onu görmeyen gibi olur. Onu görmeyen kimse hoşnut olursa, oradaymış gibi olur."
    Arîs radıyallahu anh. Ebû Dâvud.

    904. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
    "Zâlim devlet yöneticisinin yanında doğru konuşmak, en büyük cihaddır."
    Ebû Saîd radıyallahu anh. Ebû Dâvud.

    905. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
    "Mîraç gecesi, dudakları ateş makaslarıyla doğranan bazı insanların yanından geçtim.
    "Ey Cebrail! Bunlar kimdir?" diye sordum.
    Şöyle dedi:
    "Bunlar, ümmetinin, söylediklerini yapmayan konuşmacılarıdır."
    Üsâme radıyallahu anh. Buhârî.

    906. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
    "Kendiniz tam yapmasanız da iyiyi önerin, kendiniz tamamen uzak durmazsanız bile kötüden sakındırın!"
    Enes radıyallahu anh. Taberânî.



  5. 03.Aralık.2012, 14:14
    3
    Silent and lonely rains
    Tebliğ ile ilgili hadisler

    894. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
    "Kimin vasıtasıyla bir adam müslüman olursa, ona cennet vâcip olur."
    Ukbe radıyallahu anh. Taberânî.

    895. Ebû Talib ölünce, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, halkını islâma davet etmek üzere Taife gitti. Ancak, onu dinlemediler, teklifini de reddettiler.
    Oradan ayrıldı, bir ağacın gölgesine gelip, iki rekat namaz kıldı.
    Sonra şöyle dua etti:
    "Allahım! Kuvvetimin yetersizliğini ve insanlara karşı olan güçsüzlüğümü sana şikâyet ederim.
    Ya Erhamürrahimin! Beni kime bırakıyorsun, hayatımı cehenneme çevirecek düşmanıma mı, yoksa işimin sahibi kıldığın akrabalarıma mı!
    Eğer bana kızgın değilsen, aldırmam! Senin bana ihsan ettiğin afiyet, benim için daha önemli ve yararlıdır."
    İbn Câfer radıyallahu anh. Taberânî.

    896. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
    "Müminin sezgisinden sakının. Çünkü o, Allahın nuruyla bakar."
    Ebû Ümâme radıyallahu anh. Taberânî.

    897. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
    "Allahın öyle kulları vardır ki, onlar insanları yüzlerinden tanırlar."
    Enes radıyallahu anh. Taberânî.

    898. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
    "Kim bir iman yoluna çağırırsa, kendisine uyanların sevabı kadar, onların sevabından hiçbir şey eksilmeksizin sevap alır.
    Kim de bir sapkınlık yoluna davet ederse, sapanların günahı gibi, onların günahları eksilmeksizin günah alır."
    Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buhârî.

    899. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
    "Her kim islâmda güzel bir çığır açarsa, hem yaptığının sevabını ve hem de onunla amel edenlerin sevabını, amel edenlerinki eksilmeksizin alır.
    Kim de, islâmda kötü bir çığır açarsa, hem yaptığının günahını, hem de onu yapanların günahını, yapanların günahından hiçbir şey eksilmeksizin yüklenir."
    Cerîr radıyallahu anh. Müslim.

    900. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
    "içinizden her kim kötü bir şey görürse, onu eliyle gidersin, buna gücü yetmezse diliyle önlesin, buna da gücü yetmezse kalbiyle ondan nefret etsin ki, bu îmanın en zayıf noktasıdır."
    Ebû Saîd radıyallahu anh. Müslim.

    901. Haccacın hutbesini dinlerken, hoşlanmadığım bir sözünü işittim. Hemen ona itiraz edip, değiştirmek istedim, fakat Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellemin şu sözünden ötürü bundan vazgeçtim:
    "Bir müminin kendini alçaltması yakışık almaz."
    Dedim ki: "Ey Allahın Resûlü! Kendi nefsini alçaltmak nasıl olur?"
    Şöyle buyurdu: "Kendisini, altından kalkamayacağı bela ile karşı karşıya getirmekle."
    İbn Ömer radıyallahu anh. Bezzâr.

    902. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
    "içlerinde günahlar işleyen adam bulunup da, onu önleyebilecekken önlemezlerse, Allah onlara, ölümlerinden önce, onun yüzünden mutlaka bir ceza verir."
    Cerîr radıyallahu anh. Ebû Dâvud.

    903. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
    "Yeryüzünde suç işlenir onu gören de bundan hoşlanmazsa, onu görmeyen gibi olur. Onu görmeyen kimse hoşnut olursa, oradaymış gibi olur."
    Arîs radıyallahu anh. Ebû Dâvud.

    904. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
    "Zâlim devlet yöneticisinin yanında doğru konuşmak, en büyük cihaddır."
    Ebû Saîd radıyallahu anh. Ebû Dâvud.

    905. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
    "Mîraç gecesi, dudakları ateş makaslarıyla doğranan bazı insanların yanından geçtim.
    "Ey Cebrail! Bunlar kimdir?" diye sordum.
    Şöyle dedi:
    "Bunlar, ümmetinin, söylediklerini yapmayan konuşmacılarıdır."
    Üsâme radıyallahu anh. Buhârî.

    906. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
    "Kendiniz tam yapmasanız da iyiyi önerin, kendiniz tamamen uzak durmazsanız bile kötüden sakındırın!"
    Enes radıyallahu anh. Taberânî.






+ Yorum Gönder