Konusunu Oylayın.: İslamda insan hakları kadınlar faiz kan davaları toplum ilişkileri

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
İslamda insan hakları kadınlar faiz kan davaları toplum ilişkileri
  1. 23.Ekim.2009, 12:48
    1
    Misafir

    İslamda insan hakları kadınlar faiz kan davaları toplum ilişkileri






    İslamda insan hakları kadınlar faiz kan davaları toplum ilişkileri Mumsema islamda insan hakları kadınlar faiz kan davaları toplum ilişkileri


  2. 30.Mayıs.2013, 14:41
    2
    Fetva Meclisi
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 6
    Mesaj Sayısı: 9,482
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 102

    Cevap: islamda insan hakları kadınlar faiz kan davaları toplum ilişkileri




    İnsan Hakları
    İnsan Hakları Kavramının Tarihçesi

    İnsan hakları kavramı modern dönemde Batı kaynaklı bir kullanımla yaygınlık kazandı. 16. yüzyılda ortaya çıkan modern devlet yapısının ardından devlet otoritesine karşı bireyi koruma hedefiyle gündeme geldi. Kavramın ortaya çıkıp gelişmesinde, tüm insanların doğuştan gelen bazı vazgeçilmez temel haklara, onur ve değere sahip olduğunu ve bunların toplum içinde koruma altına alınması gerektiğini savunan "tabii hukuk" yanlılarının büyük rolü oldu. (Gündüz 2000: 324) Bugün ise siyaset biliminden sosyolojiye, felsefeden hukuka ve dinden ahlaka kadar birçok sahanın ilgi alanına girerek çağın yükselen değerlerinden birisi haline geldi.

    Batı'da insan hakları başlığı altında değerlendirilebilecek ilk gelişme, İngiltere'de 1215 yılında İngiltere kralı ile derebeyleri, baronlar, piskoposlar, yüksek hakimler vb. arasında imzalanan 63 maddelik Magna Carta antlaşması olarak bilinmektedir. Daha çok kralın kendi dışındaki güç odaklarına sağladığı bazı imtiyazları içeren Magna Carta aslında feodaller arası bir antlaşma olmakla beraber kralın halka karşı keyfi davranışlarını engelleyen bazı hükümler içermesi nedeniyle vatandaş haklarını gözeten bir özellik de taşımaktadır. İngiltere'de 1600'lü yıllarda benzeri birkaç sözleşme daha gerçekleşmiş, bu süreçte ortaya çıkan gelişmeler Amerika'yı etkilemiş ve 1776 yılında Virginia Haklar Bildirisi'nin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bildiri Tanrı'nın insanlara doğuştan özgürlük ve eşitlik gibi haklar bahşettiği esasına dayandırılmıştır.

    Modern Dönemde Ortaya Çıkan İnsan Hakları Beyanname veya Sözleşmeleri

    Dünya çapında tanınırlık açısından modern dönemde üç beyanname veya sözleşmeden söz edilebilir.

    Fransız İnsan Hakları Beyannamesi (1789).

    Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (1948).

    Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (1950).

    Bu beyannamelerden yola çıkarak bugün insan haklarından kast edilenin şu yedi alanda tasnif edildiğini söyleyebiliriz. 1. Sivil haklar. 2. Siyasal haklar. 3. Sosyal haklar. 4. Hukukî haklar. 5. Ekonomik haklar. 6. Dinî haklar. 7. Kültürel haklar.

    Sözünü ettiğimiz beyanname veya protokoller çeşitli aralıklarla düzenlenen konferanslarla yinelenmekte, yeni kararlar alınmaktadır. Mesela Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 1981'de "Din ya da inanca dayalı her türlü hoşgörüsüzlük ve ayırımcılığın kaldırılması" bildirgesini yayınlamıştır. Dolayısıyla, insan haklarına dahil edilen maddeler statik değil dinamik bir özellik taşımaktadır. Mesela 1993 yılında Viyana'da toplanan ve 100'den fazla hükümet delegesinin katıldığı Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konferansı (United Nations World Conference on Human Rights) 1948 beyannamesinin temel maddelerini yinelemiş, ayrıca da üye ülkeleri burada alınan kararları 2000 yılına kadar uygulamaya geçirmeye davet etmiştir. Bu uluslararası konferans ve protokollerde İslâm dünyasını temsil eden delegeler kendi ülkelerinde insan haklarının yeterince gözetilmediği psikolojisine sahip olduklarından alınan kararlara pek müdahil olamamaktadırlar.

    İnsan Hakları ve Batı

    1789 Beyannamesi'nden sonra diğer Avrupa ülkeleri anayasalarını insan ve yurttaşlık hakları çerçevesinde yenilediler. Fakat Beyanname'nin Batı'da asgari seviyede bile uygulamaya konması yıllar aldı. Mesela köle ticareti 20. yüzyılın başlarına kadar devam etti. 1789 Beyannamesi yıllar içinde Batı coğrafyasını aşarak evrensel bir referans niteliği kazandı. Ayrıca dünyanın diğer coğrafyaları tarafından Batı'nın her an ve biriminde gözetilen bir beyanname olarak algılandı. Bu algı şekli bazı Batı yönetimlerinin insan hakları adına zaman zaman çeşitli ülkelere baskı yapmalarına bile yol açtı. Oysa Batı kendi içinde bazı önemli ihlâlleri hâlâ yaşamaktaydı. Mesela ABD'de zenciler, İngiltere'de İrlandalılar yıllar içerisinde çeşitli ihlâllere maruz kaldılar.

    Batı'nın insan hakları konusundaki tutum ve uygulamalarına baktığımız zaman, ortaya çıkan genel görüntü, kendi içinde bu hakları gözettiği, ama uluslararası ilişkilerde duruma göre hareket ettiği şeklindedir. Mesela, Türkiye'yi sıradan sayılabilecek bir mahkeme kararı dolayısıyla uyarma gereği duyarken İsrail'in insan hakları ihlallerini görmezlikten gelmektedir. Bu örneklere 1990'larda Eski Yugoslavya'da Müslümanlara yönelik soykırım teşebbüsleri de eklenebilir.

    İnsan Haklarının Din ile İlişkisi

    İnsan hakları söylemi temelde insanoğlunun tabiatta diğer varlıklardan farklı ve özel bir konuma sahip olduğu önermesini içermektedir. Dinler, ideolojiler ve felsefeler bu temel önerme üzerinde müttefiktirler. Ancak ideoloji ve felsefelerden farklı olarak dinlerin bu konuda ayrıcalıklı bir yeri vardır. Fakat bugün dünya, gerek yakın tarihinde din savaşlarını yaşamış olmanın bilinçaltında açtığı yaralar, gerekse dinin uluslararası platformda hâlâ bir çatışma aracı olarak kullanılması nedeniyle insan hakları söylemini din ile pek fazla ilişkilendirmemektedir. Bu sebeple insan hakları söyleminin merkezinde dinin yerine hümanist düşünce ve de Batı'nın hukuk mirası yer almaktadır. Zaten söylemin gelişiminde Jean Jacques Rousseau ve Montesquieu gibi hümanist filozofların önemli katkıları olmuştur.

    İnsan hakları kavramının din ile bir irtibatının olduğu reddedilemez. Fakat dünyanın, özellikle de Batı'nın bu konuda mutlak ilişkilendirme gibi bir düşüncesi yoktur. Batı'nın ortaya koyduğu beyannameler dinî referans taşımamaktadır. Çünkü Batı'da insan hakları söylemi başlangıçta kilise tahakkümüne karşı seküler bir söylem olarak ortaya çıkmış, din ile insan haklarının bir karşıtlık taşıdığı izlenimi bugüne kadar devam edegelmiştir.

    Fakat gerek klasik gerekse modern dönem İslâm alimleri, insan haklarını sürekli din temelinde ele almışlardır. Dahası, modern dönem İslâm dünyası Batı'nın beyannamelerle ortaya koyduğu prensipleri değerlendirirken "bunlar zaten İslâm'da var" şeklinde tepkiler vermektedir. İslâm dünyasının bu tutumunun iki temel nedeni olabilir: 1. Batı'dan gelen her şeyi din çerçevesinde değerlendirmek gibi bir davranış biçimine sahip olması. 2. Diğer birçok konuda olduğu gibi insan hakları konusunda da bir sivil alan birikimine sahip olmaması. Kısacası, bu konuda din dışında bir referans alanının bulunmamasıdır.

    İnsan Hakları ve İslâm

    İslâm literatüründe insan hakları genelde iki kategoride ele alınır: 1. Fıtrî (doğuştan getirilen) haklar 2. Müktesep (sonradan kazanılan) haklar. İslâm alimleri "fıtrî haklar"ı zarûrat-i hamse (beş zaruri hâl) başlığı altında toplamışlardır. Bunlar: 1. Hayat hakkı 2. Mülkiyet hakkı. 3. İnanç hürriyeti. 4. Düşünce hürriyeti. 5. Neslini devam ettirme hürriyeti. "Müktesep haklar" ise 4 maddeden oluşmaktadır: 1. Siyasal haklar. 2. Medeni haklar. 3. Vatandaşlık hakları. 4. Ticari haklar (Yıldız 2002: 103 vd).

    İnsanoğlunun üstlendiği "Allah'ın halifesi" olma görevi aynı zamanda yeryüzünde adaleti tesis etme anlamı taşımaktadır (Nisa 4: 58). Adaletin tesis edilmesi de insanların eşit haklara sahip oldukları, haklarının korunduğu ve insan olmanın getirdiği diğer hakların her fert için sağlandığı bir düzenin gerçekleştirilmesini gerektirmektedir. (Hatemi 1996: 4) İslâm'ın insan haklarına ilişkin birinci prensibi eğer "insanların Allah katında eşit oldukları" ise, ikincisi de "adalet"tir. Adalet hem Kur'an hem de hadislerde en yüksek değer olarak sunulmaktadır.

    İnsan hakları üzerine İslâm'ın görüşlerini ortaya koyan günümüz İslâm alimlerinin önemli bir kısmı, Peygamberimizin hicretten sonra Medine'de "eşitlik" ve "adalet"e dayalı bir hukuk devleti oluşturduğunu, bu nedenle de "hukuk devleti"nin sadece Batı düşüncesinin ürünü olmadığını ileri sürerler. Zaten Medine şehri bu sebeple Medinet-ün-Nebi (Peygamber Şehri-Peygamber Devleti) ismiyle anılmış, daha sonra da İslâm alimleri Peygamberimizin Medine'deki yönetim şeklinden esinlenerek Medinet-ül-Fazıla (Hukuk Devleti) tabirini kullanmışlardır. Peygamberimizin tesis ettiği bu eşitlik ve adalet temelli insan hakları anlayışını Veda Hutbesi'nde görmek mümkündür.

    Veda Hutbesi

    Peygamber Efendimizin hicretin 10. yılında (M. 622) ölümünden birkaç ay önce Veda Haccı sırasında hacılara okuduğu hutbeler daha sonra Veda Hutbesi namıyla meşhur olmuştur. Bu hutbelerde Peygamberimiz, bugün insan hakları kapsamında ele alınan konular üzerine ümmetine tembihlerde bulunmuş ve İslâm'ın bu alanda attığı adımları ve yürürlükten kaldırdığı câhiliye dönemi adetlerini ilk defa kendi yakınları üzerinde uyguladığı kurallara değinerek hatırlatmıştır. Bunlar arasında eşitlik, hürriyet, kan davası, emanet, nesep, faiz, zina ve karı-koca hakları sayılabilir. Veda Hutbesi'nin insan haklarını ele alan bölümlerini şu yedi maddede özetleyebiliriz:

    Hepiniz Âdem'in çocuklarısınız... Arap'ın Arap olmayana -Allah saygısı ölçüsünden başka- bir üstünlüğü yoktur...

    Canlarınız, mallarınız, namuslarınız mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur... Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin...

    Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah'ın emaneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır...

    Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Lâkin borcun aslını vermek gerekir... Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız...

    Câhiliye devrinde güdülen kan davaları tamamen kaldırılmıştır...

    Din kardeşinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz başkasına helal değildir...

    Nefsinize zulmetmeyiniz. Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır...

    Bu uygulama örneklerini ve tembihleri içeren Veda Hutbesi bugün İslâm dünyasının genelinde bir insan hakları beyannamesi olarak algılanmaktadır. Ana hatları itibariyle de böyle bir algı makul gözükmektedir; çünkü Veda Hutbesi bireyin ailesi, yakınları, içinde yaşadığı toplum ve tüm insanlarla ilişkileri konusunda hakları belirleyici bir rehberlik sunmaktadır.

    İslâm tarihinin insan haklarını önemseyen vakalarından birisi eğer Veda Hutbesi ise, diğeri de Medine Vesikası'dır. Peygamberimiz Medine'de yaşayan Yahudilerle karşılıklı hakların gözetilmesi adına bir antlaşma yapmış ve bu antlaşma tarihe Medine Vesikası (veya sözleşmesi) olarak geçmiştir. Kur'an'ın "dinde zorlama yoktur!" (Bakara 2: 256) prensibince Yahudilere din hürriyeti tanıyan Medine Vesikası özetle şöyledir: "Yahudilerden her kim bize uyarsa ona yardım edilecek ve bizimle eşit olacaktır. Onlara zarar verilmediği gibi düşmanlarına da yardım edilmeyecektir. Yahudiler ve Müslümanlar kendi dinlerinde kalacaklardır. Farklı kabilelerden olanlar bu antlaşmaya bağlı kaldıkları sürece Yahudiler gibi değerlendirilir... Yahudilerin yakınları da kendileri gibidir. Saldırıya uğrarlarsa herkes yardıma gelecektir. Himaye altındaki yabancılara onların hâmilerine olduğu gibi aynı esaslara göre davranılacaktır." (Hamidullah 1980: I, 224-228).

    Peygamberimiz İslâmiyet'ten önce de, güçlülerin zayıfları ezdiği ve kabileciliğin esas olduğu Mekke'de bir grup insanla bir araya gelerek haksızlığa uğrayanlara yardım etmek amacıyla Hilfu'l-Fudûl (Erdemliler Yemini) antlaşmasını yapmıştı.

    Medine örneği Müslümanların egemen olduğu bölgelerde tarih boyu bir model olarak uygulanmış ve diğer din mensuplarına din özgürlüğü hep tanınmıştır. Peygamberimizin hayatından seçtiğimiz bu örneklerin yanı sıra İslâm geleneğinin bazı istisnaları olmakla birlikte başlangıcından bu yana bugünkü insan hakları söyleminin temelini oluşturan demokratik prensipleri sergilediği söylenebilir. (Mayer 1995: 43) Osmanlı, tarihin bu anlamda önemli örneklerinden birisidir. Cami ile havranın, cami ile kilisenin yan yana bulunduğu tarihî İstanbul sokakları bu durumun canlı tanıklarıdır. Bu konudaki bir başka somut örnek ise Osmanlı'nın 1492 yılında İspanya'dan Hıristiyanlar tarafından sürülen ve vatansız kalan Yahudilere kapılarını açmasıdır. Bugün İstanbul'da yaşayan Yahudilerin önemli bir kısmı bu Yahudilerin torunlarıdır.

    İslâm'a Yönelik İnsan Hakları Eleştirileri

    İslâm'ın miras hukuku ve had cezaları gibi konularda ortaya koyduğu kısas vb. prensipler ile İslâm tarihindeki bazı uygulamalar insan haklarıyla uyuşmadığı gerekçesiyle zaman zaman eleştirilmektedir. İdam cezası ve hırsızlığa yönelik katı cezalar bu konuda en çok dile getirilenlerdir. İlk bakışta bu eleştiriler makul görünse de hakkın "hukukun koruduğu menfaat" olduğu prensibi dikkate alındığı zaman bu ceza ve uygulama yöntemlerinin bir anlam ifade ettiği görülür. İslâm hukuku bu konuda "başkalarının haklarına tecavüz edenler toplumun asayişini sağlamak için sert bir şekilde cezalandırılır" prensibiyle hareket eder. Eğer ölüm cezası bu konuda bir örnek ise bu sadece İslâm hukukunda yer alan bir cezalandırma türü değildir. Bugün dünyanın en özgürlükçü ülkesi olarak tanınan ABD ölüm cezasını çok katı bir şekilde uygulamaktadır. Ölüm cezalarını kaldıran bazı Avrupa ülkelerinde suç oranlarının artması üzerine ölüm cezasının tekrar uygulamaya konması talebi her geçen gün daha ağırlıklı olarak gündeme gelmektedir. Mesela idam cezasını 1969 yılında kaldıran İngiltere bunlardan birisidir. Bu ülkede 2003-2004 yıllarında iki yıl boyunca internet ortamında yapılan bir kamuoyu yoklamasına göre İngiliz halkının % 69'u idam cezasının tekrar uygulamaya konmasını istemektedir.1

    İslâm'a yönelik insan hakları eleştirilerinden bir diğeri ise kadının mirastan erkeğe göre daha az pay almasıdır. (Nisa 4: 11) Bu miras uygulamasının ana gerekçesi ailenin mali yükünün erkeğe yüklenmesidir. Ayrıca bu konuda evlilik esnasında erkeğin kadına mehir verme zorunluluğunu unutmamak gerekir. Bütün bunlarla birlikte, burada dikkate alınması gereken asıl nokta her hukuk sisteminin haklar ve yükümlülükler arasında bir denge kurduğu prensibidir. Dolayısıyla, İslâm hukukunun kadına mirastan daha az pay vermesini tek başına bir ilke olarak değil, genel sistem içinde ele almak gerekir. (Aydın 2001: 90)

    İnsan hakları denilince akla ilk gelen konulardan birisi kadın haklarıdır. Ama bu durum, İslâm dünyası için daha özel bir anlam taşımaktadır. Çünkü Batı kanalıyla tüm dünyaya yayılan İslâm imajının en belirgin içeriklerinden birisi şiddet ise, diğeri de kadın hakları konusudur. Bu imajla İslâm'ın kadını ikinci sınıf varlık olarak gördüğü ve İslâm toplumlarında kadının yeri olmadığı ifade edilmektedir. Her ne kadar bu imajı abartılı bulsak da içeriden bakıldığı zaman bir problem olduğu muhakkaktır. Yanlış din algısı kadın aleyhine kullanılmakta, diğer birçok konuda olduğu gibi bu konuda da din maalesef gücün egemenlik aracı olarak kullanılmaktadır. Ama konu üzerine araştırma yapanların veya din adına kanaat belirten otoritelerin üzerinde buluştukları nokta bu problemin geleneği oluşturan ataerkil toplum yapısından kaynaklandığı ve bu yapının dini kullandığı şeklindedir. (Dalacoura 2003: 47; Tuksal 2000: 31vd)

    İslâm Dünyasında Birey-Devlet İlişkisine Bir Bakış

    İnsan haklarının en önemli ayağını birey-devlet ilişkisi oluşturmaktadır. Bireylerin birbirleriyle ilişkilerinde haklarının korunması devletin üstlendiği bir görevdir. Ama devletin belki de daha önemli görevi, bireyin devlete veya gücü elinde bulunduran otorite makamlarına karşı korunmasıdır. İşte birçok İslâm toplumunda yaşanan en önemli sıkıntı bu noktada ortaya çıkmaktadır. (Stork 1999: 8) Çoğu İslâm ülkesinin yönetimleri bu konuda başarılı değildir. Dolayısıyla, bireysel hakların yeterince koruma altına alınması bu ülkelerde ya rejim değişikliğini ya da köklü bir yeniden yapılanmayı gerektirmektedir. (Gündüz 2000: 324) Zaten bu sebeple olmalıdır ki, çoğu İslâm ülkesinde insan hakları yönündeki talepler mevcut yönetimler tarafından rejim değişikliğine eşdeğer görülmektedir.

    Bununla birlikte bazı insan hakları taleplerine gelenek veya din adına karşı çıkışlar olmaktadır. Ama gerek devlet gerekse toplum adına gerçekleştirilen bu karşı çıkışlar referanslarını gerçek dinî öğretilerden çok ulus devleti koruma adına ortaya konan reflekslerden veya yerel-geleneksel dinî yapılardan almaktadır. İslâm tarihi boyunca din otoriteyi meşrulaştıran bir kaynak olarak kullanılmıştır ve bu durum İslâm toplumlarının bilinçaltındaki yerini halen korumaktadır. Mesela, aslında bireysel olarak din ile arasının pek iyi olmadığı bilinen Saddam Hüseyin'in iktidar yıllarında Irak televizyonlarında namaz kılarken görüntülerini yayınlatması halktaki din-devlet özdeşliği algısını kullanarak kendi otoritesini devam ettirme hedefini taşımaktadır.

    İslâm hukukunda haklar temelde iki kategoriye ayrılır: 1. Allah'ın hakkı. (Hakku'llah) 2. Kulun hakkı. (Hakku'l abd) Devleti yöneten halife de Allah'ın yeryüzündeki temsilcisi kabul edildiği için Allah'ın hakkını gözetme görevini üstlenmiştir. Bu durum otomatik olarak yıllar boyu halifeye kutsal bir kimlik biçilmesine ve de devlet organlarının kutsal bir şekilde algılanmasına neden olmuştur. Devlet ve din algısı halkın zihninde adeta özdeş hale gelmiştir. "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de (yani yöneticilere) itaat edin!" (Nisa 4: 56) ve benzeri ayet ve hadisler halkın her hâl ve şartta yöneticilere itaatini sağlamak için kullanılmıştır. Zaten İslâm hukuk literatüründe halk için kullanılan teb'a kelimesi "tâbi olanlar" anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, İslâm tarihi devlet yönetiminin kötüye kullanılması, zulüm ve işkence gibi hallere karşı çıkışların bile hep isyan olarak değerlendirildiğinin örnekleriyle doludur. Yıllar boyu oluşan bu ortam içinde İslâm uleması da çoğunlukla halkı devletin ya da halifenin baskısından korumaya yönelik söylemler geliştirmek yerine, halkın otorite figürlerine karşı görevlerini belirleme vazifesini üstlenmiştir.

    İslâm dünyasında insan haklarının istenen düzeye gelmeme nedenlerinden birisi de "birey" olgusunun yeterince gerçekleşmemesidir. Bireyleşememe aynı zamanda bireylerin birbirlerinin haklarını gözetmemeleri anlamını taşımaktadır. Bu durumun yorumlanmasında müracaat edilebilecek en önemli tespit ise sosyo-kültürel yapının bireyleşmeye, dolayısıyla da insan haklarının gelişimine pek müsait olmadığıdır. Böyle bir ortamda da birey devlete karşı hakları olan değil, sadece yükümlülükleri olan bir varlık olarak algılanmaktadır. Buradan hareketle yasalarda veya yönetim şeklinde yapılacak değişikliklerin pek sonuç vermeyeceği, önemli olanın kültürel değişim olduğu savunulabilir. Çünkü mevcut sosyo-kültürel yapı gücü elinde bulundurana tahakküm hakkı vermektedir.

    Sonuç

    "İnsan hakları" günümüz dünyasının en can alıcı ve uluslararası arenada belki de en fazla dile getirilen konusudur. Konunun artık evrensel bir olgu olarak değerlendirildiğine ve en azından teorik anlamda pozitif bir değer olarak algılandığına şüphe yoktur. Şüphesiz olan bir diğer nokta da, İslâm dünyası da dahil olmak üzere, konu dünyanın neresinde gündeme gelirse gelsin Batılı değer ve paradigmaların konuya mutlaka müdâhil olduğudur. Dolayısıyla, İslâm ve insan hakları birlikte ele alındığı zaman Batı ile mukayese sanki kaçınılmaz bir durumdur. Batı'nın bu değerleri tüm dünyaya ihraç eden veya dünya ülkelerini bu değerlerle sanki sınava tâbi tutan bir politika izlediğini dikkate aldığımızda bu gayet normal bir durum arz etmektedir. Bununla birlikte, Batı'nın kendi içinde asırlar boyu devam eden bir mücadele yaşaması ve dünyanın geri kalan kültürleriyle karşılaştırıldığında yine kendi içinde insan haklarını uygulamada önemli bir üstünlük sağlaması da Batı'nın referans olarak görülmesini sağlamaktadır. İslâm dünyasına bu çerçeveden baktığımız zaman aynı mücadele sürecinden ve aynı başarıdan söz etmek pek mümkün gözükmemektedir.

    Batı ve İslâm dünyasına yönelik bu tespitlerle birlikte, Batı'nın insan hakları konusunda dünyaya katkılarda bulunduğu, bazı önemli örnekler sunduğu gerçeğini de dile getirmemiz gerekir. İnsan haklarının köklerini İslâm'da arayan, insan haklarını en iyi İslâm'ın sağlayacağını söyleyenlerin veya bu konuda eser yazanların önemli bir kısmının bile bu teşebbüslerinin Batı örneğiyle tanışmalarından sonra geldiği bir gerçektir.

    Ancak her iki tarafın da bugün gerek paradigmalarını gerekse uygulamalarını gözden geçirmeleri gerekmektedir. İnsan haklarının tüm insanları eşit şekilde kuşatabilmesi için buna ihtiyaç vardır. İnsan hakları konusunda kendisini kusursuz bulan Batı'nın yukarıda da değindiğimiz uluslararası ihlalleri artık giderek daha fazla dikkat çekmekte ve özellikle İslâm ülkeleri arasında olmak üzere, Batı bu konudaki güvenilirliğini kaybetmektedir. Bu durum Batı'yı örnek alarak kendi insan hakları düzeyini yükseltme amacını taşıyan ülkelerin veya o ülkelerdeki insan hakları savunucularının çabalarını da olumsuz yönde etkilemektedir. Bunun karşısında İslâm ülkeleri ise kendi gelenekleri ile yüzleşerek yeni yorumlar ortaya koymanın yollarını aramalı ve de geleneklerinin dindışı ögelerini belirleyerek insan hakları ihlallerine dinin alet edilmesinin önüne geçmelidirler.

    Bugün tüm insanlık, küreselleşmenin etkisini hissetmekte ve evrensel standartlar taşıyan ve tüm yönetimlerce bireyin haklarının korunacağı, uluslararası ilişkilerde de hak ve adaletin sağlanacağı bir dünya umudunu taşımaktadır. Ama durum o ki, resmî insan hakları beyannameleri veya söylemleri bu amacı sağlamaktan uzak görünmektedir. Dünya eğer resmî deklarasyonların hakkıyla uygulandığı bir insan hakları standardını yakalayamazsa gelecek nesiller ya kaos ya da otoriter yönetimlere razı olmak gibi iki seçenekle baş başa kalacaktır. İşte din, resmi söylemlerin eyleme dönüşmesini sağlayan önemli bir güç olabilir. Çünkü hukuk sistemleri veya yasal kurallar toplumları tek başlarına düzenleyemezler, onların kültürel normlarla desteklenmesi gerekir. İslâm bu kültürel normların insan haklarını destekleyici bir şekle kavuşmasını sağlayacak unsurları kendisinde barındırmaktadır.

    Öz

    "İnsan hakları" günümüz dünyasının en can alıcı ve uluslararası arenada belki de en fazla dile getirilen konusudur.

    Bugün tüm insanlık, küreselleşmenin etkisini hissetmekte ve evrensel standartlar taşıyan ve tüm yönetimlerce bireyin haklarının korunacağı, uluslararası ilişkilerde de hak ve adaletin sağlanacağı bir dünya umudunu taşımaktadır.

    Bu makalede ilk olarak insan hakları kavramının tarihçesinden söz edilmektedir. Devamında bu kavramın din ile ilişkisi irdelenerek İslam'ın bu husustaki yaklaşımları gözler önüne serilmektedir.

    Anahtar Kelimeler: İnsan hakları, Batı, din, İslam, devlet, birey


    Dipnotlar

    Kaynakça
    Afzalurrahman ve diğerleri (1992), Sîret Ansiklopedisi (Hz. Muhammed), "Temel İnsan Hakları" bölümü, İstanbul: İnkılap yayınları, c. 3, s. 349-360.
    Akgündüz, Ahmet (1997), İslâm'da İnsan Hakları Beyannamesi, İstanbul: Osmanlı Araştırmaları Vakfı.
    Aslan, Gündüz (2000), TDV İslâm Ansiklopedisi, "İnsan Hakları", c. 22, s. 323-327.
    Aydın, M. Akif (2001), "Kadın (İslâm'da Kadın)", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 24 s. 86-94.
    Dalacoura, Katerina (2003), Islam, Liberalism, and Human Rights, London: I. B. Tauris.
    Davutoğlu, Ahmet (1997), "İnsan Hakları Kavramının Zihniyet Boyutu ve Siyasi Kullanımı", Yeni Türkiye, Kasım-Aralık, sy. 18, s. 150-158.
    Hamidullah, Muhammed (1980), İslâm Peygamberi I-II, çev. Salih Tuğ, İstanbul: İrfan Yayınevi.
    Hatemi, Hüseyin (1996), "İslâm'da İnsan Hakkı ve Adalet Kavramları", Doğu'da ve Batı'da İnsan Hakları içinde (Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle düzenlenen Sempozyum Metinleri), Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) Yayınları, s. 1-15.
    Jah Omar & Kasule Umar (2002), "Human Rights in Islam", Al-Shajarah, (Journal of ISTAC), c. 7, sy. 1, 1-25.
    Mawdudi, Abul A'la (1976), Human Rights in Islam, Leicester: The Islamic Foundation.
    Mayer, Elizabeth Ann (1995), Islam and Human Rights, London: Pinter Publishers.
    Stork, Joe (1999), "Human Rights Watch and the Muslim World", ISIM Newsletter, Leiden, sy. 2, s. 8.
    Şentürk, Recep, "İnsan Hakları (İslâm Dünyasında), TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 27, s. 327-330.
    Tuksal, Hidayet Şefkatli (2000), Kadın Karşıtı Söylemin İslâm Geleneğindeki İzdüşümleri, Ankara: Kitâbiyat Yayınları.
    Yayla, Mustafa (1994), İslâm Hukukunda İslâm Hakları ve Eşitlik (Yayımlanmamış Doktora Tezi), M. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü.
    Yıldız, Mustafa (2002), Alternatif İnsan Hakları Kuramı, İstanbul: Anka Yayınları.
    Zubaida, Sami (1994), "Human Rights and Cultural Difference: Middle Eastern Perspectives", New Perspectives on Turkey, No. 10, s. 1-12.

    Ali KÖSE
    Prof. Dr., Marmara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi



  3. 30.Mayıs.2013, 14:41
    2
    Moderatör



    İnsan Hakları
    İnsan Hakları Kavramının Tarihçesi

    İnsan hakları kavramı modern dönemde Batı kaynaklı bir kullanımla yaygınlık kazandı. 16. yüzyılda ortaya çıkan modern devlet yapısının ardından devlet otoritesine karşı bireyi koruma hedefiyle gündeme geldi. Kavramın ortaya çıkıp gelişmesinde, tüm insanların doğuştan gelen bazı vazgeçilmez temel haklara, onur ve değere sahip olduğunu ve bunların toplum içinde koruma altına alınması gerektiğini savunan "tabii hukuk" yanlılarının büyük rolü oldu. (Gündüz 2000: 324) Bugün ise siyaset biliminden sosyolojiye, felsefeden hukuka ve dinden ahlaka kadar birçok sahanın ilgi alanına girerek çağın yükselen değerlerinden birisi haline geldi.

    Batı'da insan hakları başlığı altında değerlendirilebilecek ilk gelişme, İngiltere'de 1215 yılında İngiltere kralı ile derebeyleri, baronlar, piskoposlar, yüksek hakimler vb. arasında imzalanan 63 maddelik Magna Carta antlaşması olarak bilinmektedir. Daha çok kralın kendi dışındaki güç odaklarına sağladığı bazı imtiyazları içeren Magna Carta aslında feodaller arası bir antlaşma olmakla beraber kralın halka karşı keyfi davranışlarını engelleyen bazı hükümler içermesi nedeniyle vatandaş haklarını gözeten bir özellik de taşımaktadır. İngiltere'de 1600'lü yıllarda benzeri birkaç sözleşme daha gerçekleşmiş, bu süreçte ortaya çıkan gelişmeler Amerika'yı etkilemiş ve 1776 yılında Virginia Haklar Bildirisi'nin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bildiri Tanrı'nın insanlara doğuştan özgürlük ve eşitlik gibi haklar bahşettiği esasına dayandırılmıştır.

    Modern Dönemde Ortaya Çıkan İnsan Hakları Beyanname veya Sözleşmeleri

    Dünya çapında tanınırlık açısından modern dönemde üç beyanname veya sözleşmeden söz edilebilir.

    Fransız İnsan Hakları Beyannamesi (1789).

    Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (1948).

    Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (1950).

    Bu beyannamelerden yola çıkarak bugün insan haklarından kast edilenin şu yedi alanda tasnif edildiğini söyleyebiliriz. 1. Sivil haklar. 2. Siyasal haklar. 3. Sosyal haklar. 4. Hukukî haklar. 5. Ekonomik haklar. 6. Dinî haklar. 7. Kültürel haklar.

    Sözünü ettiğimiz beyanname veya protokoller çeşitli aralıklarla düzenlenen konferanslarla yinelenmekte, yeni kararlar alınmaktadır. Mesela Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 1981'de "Din ya da inanca dayalı her türlü hoşgörüsüzlük ve ayırımcılığın kaldırılması" bildirgesini yayınlamıştır. Dolayısıyla, insan haklarına dahil edilen maddeler statik değil dinamik bir özellik taşımaktadır. Mesela 1993 yılında Viyana'da toplanan ve 100'den fazla hükümet delegesinin katıldığı Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konferansı (United Nations World Conference on Human Rights) 1948 beyannamesinin temel maddelerini yinelemiş, ayrıca da üye ülkeleri burada alınan kararları 2000 yılına kadar uygulamaya geçirmeye davet etmiştir. Bu uluslararası konferans ve protokollerde İslâm dünyasını temsil eden delegeler kendi ülkelerinde insan haklarının yeterince gözetilmediği psikolojisine sahip olduklarından alınan kararlara pek müdahil olamamaktadırlar.

    İnsan Hakları ve Batı

    1789 Beyannamesi'nden sonra diğer Avrupa ülkeleri anayasalarını insan ve yurttaşlık hakları çerçevesinde yenilediler. Fakat Beyanname'nin Batı'da asgari seviyede bile uygulamaya konması yıllar aldı. Mesela köle ticareti 20. yüzyılın başlarına kadar devam etti. 1789 Beyannamesi yıllar içinde Batı coğrafyasını aşarak evrensel bir referans niteliği kazandı. Ayrıca dünyanın diğer coğrafyaları tarafından Batı'nın her an ve biriminde gözetilen bir beyanname olarak algılandı. Bu algı şekli bazı Batı yönetimlerinin insan hakları adına zaman zaman çeşitli ülkelere baskı yapmalarına bile yol açtı. Oysa Batı kendi içinde bazı önemli ihlâlleri hâlâ yaşamaktaydı. Mesela ABD'de zenciler, İngiltere'de İrlandalılar yıllar içerisinde çeşitli ihlâllere maruz kaldılar.

    Batı'nın insan hakları konusundaki tutum ve uygulamalarına baktığımız zaman, ortaya çıkan genel görüntü, kendi içinde bu hakları gözettiği, ama uluslararası ilişkilerde duruma göre hareket ettiği şeklindedir. Mesela, Türkiye'yi sıradan sayılabilecek bir mahkeme kararı dolayısıyla uyarma gereği duyarken İsrail'in insan hakları ihlallerini görmezlikten gelmektedir. Bu örneklere 1990'larda Eski Yugoslavya'da Müslümanlara yönelik soykırım teşebbüsleri de eklenebilir.

    İnsan Haklarının Din ile İlişkisi

    İnsan hakları söylemi temelde insanoğlunun tabiatta diğer varlıklardan farklı ve özel bir konuma sahip olduğu önermesini içermektedir. Dinler, ideolojiler ve felsefeler bu temel önerme üzerinde müttefiktirler. Ancak ideoloji ve felsefelerden farklı olarak dinlerin bu konuda ayrıcalıklı bir yeri vardır. Fakat bugün dünya, gerek yakın tarihinde din savaşlarını yaşamış olmanın bilinçaltında açtığı yaralar, gerekse dinin uluslararası platformda hâlâ bir çatışma aracı olarak kullanılması nedeniyle insan hakları söylemini din ile pek fazla ilişkilendirmemektedir. Bu sebeple insan hakları söyleminin merkezinde dinin yerine hümanist düşünce ve de Batı'nın hukuk mirası yer almaktadır. Zaten söylemin gelişiminde Jean Jacques Rousseau ve Montesquieu gibi hümanist filozofların önemli katkıları olmuştur.

    İnsan hakları kavramının din ile bir irtibatının olduğu reddedilemez. Fakat dünyanın, özellikle de Batı'nın bu konuda mutlak ilişkilendirme gibi bir düşüncesi yoktur. Batı'nın ortaya koyduğu beyannameler dinî referans taşımamaktadır. Çünkü Batı'da insan hakları söylemi başlangıçta kilise tahakkümüne karşı seküler bir söylem olarak ortaya çıkmış, din ile insan haklarının bir karşıtlık taşıdığı izlenimi bugüne kadar devam edegelmiştir.

    Fakat gerek klasik gerekse modern dönem İslâm alimleri, insan haklarını sürekli din temelinde ele almışlardır. Dahası, modern dönem İslâm dünyası Batı'nın beyannamelerle ortaya koyduğu prensipleri değerlendirirken "bunlar zaten İslâm'da var" şeklinde tepkiler vermektedir. İslâm dünyasının bu tutumunun iki temel nedeni olabilir: 1. Batı'dan gelen her şeyi din çerçevesinde değerlendirmek gibi bir davranış biçimine sahip olması. 2. Diğer birçok konuda olduğu gibi insan hakları konusunda da bir sivil alan birikimine sahip olmaması. Kısacası, bu konuda din dışında bir referans alanının bulunmamasıdır.

    İnsan Hakları ve İslâm

    İslâm literatüründe insan hakları genelde iki kategoride ele alınır: 1. Fıtrî (doğuştan getirilen) haklar 2. Müktesep (sonradan kazanılan) haklar. İslâm alimleri "fıtrî haklar"ı zarûrat-i hamse (beş zaruri hâl) başlığı altında toplamışlardır. Bunlar: 1. Hayat hakkı 2. Mülkiyet hakkı. 3. İnanç hürriyeti. 4. Düşünce hürriyeti. 5. Neslini devam ettirme hürriyeti. "Müktesep haklar" ise 4 maddeden oluşmaktadır: 1. Siyasal haklar. 2. Medeni haklar. 3. Vatandaşlık hakları. 4. Ticari haklar (Yıldız 2002: 103 vd).

    İnsanoğlunun üstlendiği "Allah'ın halifesi" olma görevi aynı zamanda yeryüzünde adaleti tesis etme anlamı taşımaktadır (Nisa 4: 58). Adaletin tesis edilmesi de insanların eşit haklara sahip oldukları, haklarının korunduğu ve insan olmanın getirdiği diğer hakların her fert için sağlandığı bir düzenin gerçekleştirilmesini gerektirmektedir. (Hatemi 1996: 4) İslâm'ın insan haklarına ilişkin birinci prensibi eğer "insanların Allah katında eşit oldukları" ise, ikincisi de "adalet"tir. Adalet hem Kur'an hem de hadislerde en yüksek değer olarak sunulmaktadır.

    İnsan hakları üzerine İslâm'ın görüşlerini ortaya koyan günümüz İslâm alimlerinin önemli bir kısmı, Peygamberimizin hicretten sonra Medine'de "eşitlik" ve "adalet"e dayalı bir hukuk devleti oluşturduğunu, bu nedenle de "hukuk devleti"nin sadece Batı düşüncesinin ürünü olmadığını ileri sürerler. Zaten Medine şehri bu sebeple Medinet-ün-Nebi (Peygamber Şehri-Peygamber Devleti) ismiyle anılmış, daha sonra da İslâm alimleri Peygamberimizin Medine'deki yönetim şeklinden esinlenerek Medinet-ül-Fazıla (Hukuk Devleti) tabirini kullanmışlardır. Peygamberimizin tesis ettiği bu eşitlik ve adalet temelli insan hakları anlayışını Veda Hutbesi'nde görmek mümkündür.

    Veda Hutbesi

    Peygamber Efendimizin hicretin 10. yılında (M. 622) ölümünden birkaç ay önce Veda Haccı sırasında hacılara okuduğu hutbeler daha sonra Veda Hutbesi namıyla meşhur olmuştur. Bu hutbelerde Peygamberimiz, bugün insan hakları kapsamında ele alınan konular üzerine ümmetine tembihlerde bulunmuş ve İslâm'ın bu alanda attığı adımları ve yürürlükten kaldırdığı câhiliye dönemi adetlerini ilk defa kendi yakınları üzerinde uyguladığı kurallara değinerek hatırlatmıştır. Bunlar arasında eşitlik, hürriyet, kan davası, emanet, nesep, faiz, zina ve karı-koca hakları sayılabilir. Veda Hutbesi'nin insan haklarını ele alan bölümlerini şu yedi maddede özetleyebiliriz:

    Hepiniz Âdem'in çocuklarısınız... Arap'ın Arap olmayana -Allah saygısı ölçüsünden başka- bir üstünlüğü yoktur...

    Canlarınız, mallarınız, namuslarınız mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur... Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin...

    Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah'ın emaneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır...

    Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Lâkin borcun aslını vermek gerekir... Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız...

    Câhiliye devrinde güdülen kan davaları tamamen kaldırılmıştır...

    Din kardeşinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz başkasına helal değildir...

    Nefsinize zulmetmeyiniz. Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır...

    Bu uygulama örneklerini ve tembihleri içeren Veda Hutbesi bugün İslâm dünyasının genelinde bir insan hakları beyannamesi olarak algılanmaktadır. Ana hatları itibariyle de böyle bir algı makul gözükmektedir; çünkü Veda Hutbesi bireyin ailesi, yakınları, içinde yaşadığı toplum ve tüm insanlarla ilişkileri konusunda hakları belirleyici bir rehberlik sunmaktadır.

    İslâm tarihinin insan haklarını önemseyen vakalarından birisi eğer Veda Hutbesi ise, diğeri de Medine Vesikası'dır. Peygamberimiz Medine'de yaşayan Yahudilerle karşılıklı hakların gözetilmesi adına bir antlaşma yapmış ve bu antlaşma tarihe Medine Vesikası (veya sözleşmesi) olarak geçmiştir. Kur'an'ın "dinde zorlama yoktur!" (Bakara 2: 256) prensibince Yahudilere din hürriyeti tanıyan Medine Vesikası özetle şöyledir: "Yahudilerden her kim bize uyarsa ona yardım edilecek ve bizimle eşit olacaktır. Onlara zarar verilmediği gibi düşmanlarına da yardım edilmeyecektir. Yahudiler ve Müslümanlar kendi dinlerinde kalacaklardır. Farklı kabilelerden olanlar bu antlaşmaya bağlı kaldıkları sürece Yahudiler gibi değerlendirilir... Yahudilerin yakınları da kendileri gibidir. Saldırıya uğrarlarsa herkes yardıma gelecektir. Himaye altındaki yabancılara onların hâmilerine olduğu gibi aynı esaslara göre davranılacaktır." (Hamidullah 1980: I, 224-228).

    Peygamberimiz İslâmiyet'ten önce de, güçlülerin zayıfları ezdiği ve kabileciliğin esas olduğu Mekke'de bir grup insanla bir araya gelerek haksızlığa uğrayanlara yardım etmek amacıyla Hilfu'l-Fudûl (Erdemliler Yemini) antlaşmasını yapmıştı.

    Medine örneği Müslümanların egemen olduğu bölgelerde tarih boyu bir model olarak uygulanmış ve diğer din mensuplarına din özgürlüğü hep tanınmıştır. Peygamberimizin hayatından seçtiğimiz bu örneklerin yanı sıra İslâm geleneğinin bazı istisnaları olmakla birlikte başlangıcından bu yana bugünkü insan hakları söyleminin temelini oluşturan demokratik prensipleri sergilediği söylenebilir. (Mayer 1995: 43) Osmanlı, tarihin bu anlamda önemli örneklerinden birisidir. Cami ile havranın, cami ile kilisenin yan yana bulunduğu tarihî İstanbul sokakları bu durumun canlı tanıklarıdır. Bu konudaki bir başka somut örnek ise Osmanlı'nın 1492 yılında İspanya'dan Hıristiyanlar tarafından sürülen ve vatansız kalan Yahudilere kapılarını açmasıdır. Bugün İstanbul'da yaşayan Yahudilerin önemli bir kısmı bu Yahudilerin torunlarıdır.

    İslâm'a Yönelik İnsan Hakları Eleştirileri

    İslâm'ın miras hukuku ve had cezaları gibi konularda ortaya koyduğu kısas vb. prensipler ile İslâm tarihindeki bazı uygulamalar insan haklarıyla uyuşmadığı gerekçesiyle zaman zaman eleştirilmektedir. İdam cezası ve hırsızlığa yönelik katı cezalar bu konuda en çok dile getirilenlerdir. İlk bakışta bu eleştiriler makul görünse de hakkın "hukukun koruduğu menfaat" olduğu prensibi dikkate alındığı zaman bu ceza ve uygulama yöntemlerinin bir anlam ifade ettiği görülür. İslâm hukuku bu konuda "başkalarının haklarına tecavüz edenler toplumun asayişini sağlamak için sert bir şekilde cezalandırılır" prensibiyle hareket eder. Eğer ölüm cezası bu konuda bir örnek ise bu sadece İslâm hukukunda yer alan bir cezalandırma türü değildir. Bugün dünyanın en özgürlükçü ülkesi olarak tanınan ABD ölüm cezasını çok katı bir şekilde uygulamaktadır. Ölüm cezalarını kaldıran bazı Avrupa ülkelerinde suç oranlarının artması üzerine ölüm cezasının tekrar uygulamaya konması talebi her geçen gün daha ağırlıklı olarak gündeme gelmektedir. Mesela idam cezasını 1969 yılında kaldıran İngiltere bunlardan birisidir. Bu ülkede 2003-2004 yıllarında iki yıl boyunca internet ortamında yapılan bir kamuoyu yoklamasına göre İngiliz halkının % 69'u idam cezasının tekrar uygulamaya konmasını istemektedir.1

    İslâm'a yönelik insan hakları eleştirilerinden bir diğeri ise kadının mirastan erkeğe göre daha az pay almasıdır. (Nisa 4: 11) Bu miras uygulamasının ana gerekçesi ailenin mali yükünün erkeğe yüklenmesidir. Ayrıca bu konuda evlilik esnasında erkeğin kadına mehir verme zorunluluğunu unutmamak gerekir. Bütün bunlarla birlikte, burada dikkate alınması gereken asıl nokta her hukuk sisteminin haklar ve yükümlülükler arasında bir denge kurduğu prensibidir. Dolayısıyla, İslâm hukukunun kadına mirastan daha az pay vermesini tek başına bir ilke olarak değil, genel sistem içinde ele almak gerekir. (Aydın 2001: 90)

    İnsan hakları denilince akla ilk gelen konulardan birisi kadın haklarıdır. Ama bu durum, İslâm dünyası için daha özel bir anlam taşımaktadır. Çünkü Batı kanalıyla tüm dünyaya yayılan İslâm imajının en belirgin içeriklerinden birisi şiddet ise, diğeri de kadın hakları konusudur. Bu imajla İslâm'ın kadını ikinci sınıf varlık olarak gördüğü ve İslâm toplumlarında kadının yeri olmadığı ifade edilmektedir. Her ne kadar bu imajı abartılı bulsak da içeriden bakıldığı zaman bir problem olduğu muhakkaktır. Yanlış din algısı kadın aleyhine kullanılmakta, diğer birçok konuda olduğu gibi bu konuda da din maalesef gücün egemenlik aracı olarak kullanılmaktadır. Ama konu üzerine araştırma yapanların veya din adına kanaat belirten otoritelerin üzerinde buluştukları nokta bu problemin geleneği oluşturan ataerkil toplum yapısından kaynaklandığı ve bu yapının dini kullandığı şeklindedir. (Dalacoura 2003: 47; Tuksal 2000: 31vd)

    İslâm Dünyasında Birey-Devlet İlişkisine Bir Bakış

    İnsan haklarının en önemli ayağını birey-devlet ilişkisi oluşturmaktadır. Bireylerin birbirleriyle ilişkilerinde haklarının korunması devletin üstlendiği bir görevdir. Ama devletin belki de daha önemli görevi, bireyin devlete veya gücü elinde bulunduran otorite makamlarına karşı korunmasıdır. İşte birçok İslâm toplumunda yaşanan en önemli sıkıntı bu noktada ortaya çıkmaktadır. (Stork 1999: 8) Çoğu İslâm ülkesinin yönetimleri bu konuda başarılı değildir. Dolayısıyla, bireysel hakların yeterince koruma altına alınması bu ülkelerde ya rejim değişikliğini ya da köklü bir yeniden yapılanmayı gerektirmektedir. (Gündüz 2000: 324) Zaten bu sebeple olmalıdır ki, çoğu İslâm ülkesinde insan hakları yönündeki talepler mevcut yönetimler tarafından rejim değişikliğine eşdeğer görülmektedir.

    Bununla birlikte bazı insan hakları taleplerine gelenek veya din adına karşı çıkışlar olmaktadır. Ama gerek devlet gerekse toplum adına gerçekleştirilen bu karşı çıkışlar referanslarını gerçek dinî öğretilerden çok ulus devleti koruma adına ortaya konan reflekslerden veya yerel-geleneksel dinî yapılardan almaktadır. İslâm tarihi boyunca din otoriteyi meşrulaştıran bir kaynak olarak kullanılmıştır ve bu durum İslâm toplumlarının bilinçaltındaki yerini halen korumaktadır. Mesela, aslında bireysel olarak din ile arasının pek iyi olmadığı bilinen Saddam Hüseyin'in iktidar yıllarında Irak televizyonlarında namaz kılarken görüntülerini yayınlatması halktaki din-devlet özdeşliği algısını kullanarak kendi otoritesini devam ettirme hedefini taşımaktadır.

    İslâm hukukunda haklar temelde iki kategoriye ayrılır: 1. Allah'ın hakkı. (Hakku'llah) 2. Kulun hakkı. (Hakku'l abd) Devleti yöneten halife de Allah'ın yeryüzündeki temsilcisi kabul edildiği için Allah'ın hakkını gözetme görevini üstlenmiştir. Bu durum otomatik olarak yıllar boyu halifeye kutsal bir kimlik biçilmesine ve de devlet organlarının kutsal bir şekilde algılanmasına neden olmuştur. Devlet ve din algısı halkın zihninde adeta özdeş hale gelmiştir. "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de (yani yöneticilere) itaat edin!" (Nisa 4: 56) ve benzeri ayet ve hadisler halkın her hâl ve şartta yöneticilere itaatini sağlamak için kullanılmıştır. Zaten İslâm hukuk literatüründe halk için kullanılan teb'a kelimesi "tâbi olanlar" anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, İslâm tarihi devlet yönetiminin kötüye kullanılması, zulüm ve işkence gibi hallere karşı çıkışların bile hep isyan olarak değerlendirildiğinin örnekleriyle doludur. Yıllar boyu oluşan bu ortam içinde İslâm uleması da çoğunlukla halkı devletin ya da halifenin baskısından korumaya yönelik söylemler geliştirmek yerine, halkın otorite figürlerine karşı görevlerini belirleme vazifesini üstlenmiştir.

    İslâm dünyasında insan haklarının istenen düzeye gelmeme nedenlerinden birisi de "birey" olgusunun yeterince gerçekleşmemesidir. Bireyleşememe aynı zamanda bireylerin birbirlerinin haklarını gözetmemeleri anlamını taşımaktadır. Bu durumun yorumlanmasında müracaat edilebilecek en önemli tespit ise sosyo-kültürel yapının bireyleşmeye, dolayısıyla da insan haklarının gelişimine pek müsait olmadığıdır. Böyle bir ortamda da birey devlete karşı hakları olan değil, sadece yükümlülükleri olan bir varlık olarak algılanmaktadır. Buradan hareketle yasalarda veya yönetim şeklinde yapılacak değişikliklerin pek sonuç vermeyeceği, önemli olanın kültürel değişim olduğu savunulabilir. Çünkü mevcut sosyo-kültürel yapı gücü elinde bulundurana tahakküm hakkı vermektedir.

    Sonuç

    "İnsan hakları" günümüz dünyasının en can alıcı ve uluslararası arenada belki de en fazla dile getirilen konusudur. Konunun artık evrensel bir olgu olarak değerlendirildiğine ve en azından teorik anlamda pozitif bir değer olarak algılandığına şüphe yoktur. Şüphesiz olan bir diğer nokta da, İslâm dünyası da dahil olmak üzere, konu dünyanın neresinde gündeme gelirse gelsin Batılı değer ve paradigmaların konuya mutlaka müdâhil olduğudur. Dolayısıyla, İslâm ve insan hakları birlikte ele alındığı zaman Batı ile mukayese sanki kaçınılmaz bir durumdur. Batı'nın bu değerleri tüm dünyaya ihraç eden veya dünya ülkelerini bu değerlerle sanki sınava tâbi tutan bir politika izlediğini dikkate aldığımızda bu gayet normal bir durum arz etmektedir. Bununla birlikte, Batı'nın kendi içinde asırlar boyu devam eden bir mücadele yaşaması ve dünyanın geri kalan kültürleriyle karşılaştırıldığında yine kendi içinde insan haklarını uygulamada önemli bir üstünlük sağlaması da Batı'nın referans olarak görülmesini sağlamaktadır. İslâm dünyasına bu çerçeveden baktığımız zaman aynı mücadele sürecinden ve aynı başarıdan söz etmek pek mümkün gözükmemektedir.

    Batı ve İslâm dünyasına yönelik bu tespitlerle birlikte, Batı'nın insan hakları konusunda dünyaya katkılarda bulunduğu, bazı önemli örnekler sunduğu gerçeğini de dile getirmemiz gerekir. İnsan haklarının köklerini İslâm'da arayan, insan haklarını en iyi İslâm'ın sağlayacağını söyleyenlerin veya bu konuda eser yazanların önemli bir kısmının bile bu teşebbüslerinin Batı örneğiyle tanışmalarından sonra geldiği bir gerçektir.

    Ancak her iki tarafın da bugün gerek paradigmalarını gerekse uygulamalarını gözden geçirmeleri gerekmektedir. İnsan haklarının tüm insanları eşit şekilde kuşatabilmesi için buna ihtiyaç vardır. İnsan hakları konusunda kendisini kusursuz bulan Batı'nın yukarıda da değindiğimiz uluslararası ihlalleri artık giderek daha fazla dikkat çekmekte ve özellikle İslâm ülkeleri arasında olmak üzere, Batı bu konudaki güvenilirliğini kaybetmektedir. Bu durum Batı'yı örnek alarak kendi insan hakları düzeyini yükseltme amacını taşıyan ülkelerin veya o ülkelerdeki insan hakları savunucularının çabalarını da olumsuz yönde etkilemektedir. Bunun karşısında İslâm ülkeleri ise kendi gelenekleri ile yüzleşerek yeni yorumlar ortaya koymanın yollarını aramalı ve de geleneklerinin dindışı ögelerini belirleyerek insan hakları ihlallerine dinin alet edilmesinin önüne geçmelidirler.

    Bugün tüm insanlık, küreselleşmenin etkisini hissetmekte ve evrensel standartlar taşıyan ve tüm yönetimlerce bireyin haklarının korunacağı, uluslararası ilişkilerde de hak ve adaletin sağlanacağı bir dünya umudunu taşımaktadır. Ama durum o ki, resmî insan hakları beyannameleri veya söylemleri bu amacı sağlamaktan uzak görünmektedir. Dünya eğer resmî deklarasyonların hakkıyla uygulandığı bir insan hakları standardını yakalayamazsa gelecek nesiller ya kaos ya da otoriter yönetimlere razı olmak gibi iki seçenekle baş başa kalacaktır. İşte din, resmi söylemlerin eyleme dönüşmesini sağlayan önemli bir güç olabilir. Çünkü hukuk sistemleri veya yasal kurallar toplumları tek başlarına düzenleyemezler, onların kültürel normlarla desteklenmesi gerekir. İslâm bu kültürel normların insan haklarını destekleyici bir şekle kavuşmasını sağlayacak unsurları kendisinde barındırmaktadır.

    Öz

    "İnsan hakları" günümüz dünyasının en can alıcı ve uluslararası arenada belki de en fazla dile getirilen konusudur.

    Bugün tüm insanlık, küreselleşmenin etkisini hissetmekte ve evrensel standartlar taşıyan ve tüm yönetimlerce bireyin haklarının korunacağı, uluslararası ilişkilerde de hak ve adaletin sağlanacağı bir dünya umudunu taşımaktadır.

    Bu makalede ilk olarak insan hakları kavramının tarihçesinden söz edilmektedir. Devamında bu kavramın din ile ilişkisi irdelenerek İslam'ın bu husustaki yaklaşımları gözler önüne serilmektedir.

    Anahtar Kelimeler: İnsan hakları, Batı, din, İslam, devlet, birey


    Dipnotlar

    Kaynakça
    Afzalurrahman ve diğerleri (1992), Sîret Ansiklopedisi (Hz. Muhammed), "Temel İnsan Hakları" bölümü, İstanbul: İnkılap yayınları, c. 3, s. 349-360.
    Akgündüz, Ahmet (1997), İslâm'da İnsan Hakları Beyannamesi, İstanbul: Osmanlı Araştırmaları Vakfı.
    Aslan, Gündüz (2000), TDV İslâm Ansiklopedisi, "İnsan Hakları", c. 22, s. 323-327.
    Aydın, M. Akif (2001), "Kadın (İslâm'da Kadın)", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 24 s. 86-94.
    Dalacoura, Katerina (2003), Islam, Liberalism, and Human Rights, London: I. B. Tauris.
    Davutoğlu, Ahmet (1997), "İnsan Hakları Kavramının Zihniyet Boyutu ve Siyasi Kullanımı", Yeni Türkiye, Kasım-Aralık, sy. 18, s. 150-158.
    Hamidullah, Muhammed (1980), İslâm Peygamberi I-II, çev. Salih Tuğ, İstanbul: İrfan Yayınevi.
    Hatemi, Hüseyin (1996), "İslâm'da İnsan Hakkı ve Adalet Kavramları", Doğu'da ve Batı'da İnsan Hakları içinde (Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle düzenlenen Sempozyum Metinleri), Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) Yayınları, s. 1-15.
    Jah Omar & Kasule Umar (2002), "Human Rights in Islam", Al-Shajarah, (Journal of ISTAC), c. 7, sy. 1, 1-25.
    Mawdudi, Abul A'la (1976), Human Rights in Islam, Leicester: The Islamic Foundation.
    Mayer, Elizabeth Ann (1995), Islam and Human Rights, London: Pinter Publishers.
    Stork, Joe (1999), "Human Rights Watch and the Muslim World", ISIM Newsletter, Leiden, sy. 2, s. 8.
    Şentürk, Recep, "İnsan Hakları (İslâm Dünyasında), TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 27, s. 327-330.
    Tuksal, Hidayet Şefkatli (2000), Kadın Karşıtı Söylemin İslâm Geleneğindeki İzdüşümleri, Ankara: Kitâbiyat Yayınları.
    Yayla, Mustafa (1994), İslâm Hukukunda İslâm Hakları ve Eşitlik (Yayımlanmamış Doktora Tezi), M. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü.
    Yıldız, Mustafa (2002), Alternatif İnsan Hakları Kuramı, İstanbul: Anka Yayınları.
    Zubaida, Sami (1994), "Human Rights and Cultural Difference: Middle Eastern Perspectives", New Perspectives on Turkey, No. 10, s. 1-12.

    Ali KÖSE
    Prof. Dr., Marmara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi






+ Yorum Gönder