Konusunu Oylayın.: İslam göre insan neden yaratıldı? kısaca

5 üzerinden 4.00 | Toplam : 2 kişi
İslam göre insan neden yaratıldı? kısaca
  1. 01.Nisan.2015, 15:57
    1
    Misafir

    İslam göre insan neden yaratıldı? kısaca

  2. 02.Nisan.2015, 09:59
    2
    yasemin
    Mum Ve Merhem Olabilmek..

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 18.Eylül.2014
    Üye No: 104691
    Mesaj Sayısı: 1,411
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 15
    Bulunduğu yer: Allah'ıma Seferdeyim..

    Cevap: islam göre insan neden yaratıldı? kısaca




    Her soruya ve soruna çözüm getiren İslam dini, felsefenin cevabını bulamadığı “Neden yaratıldık” sorusunu elbette cevapsız bırakmamıştır...
    İnsanın “var olmayı” sorgulaması ne kadar doğrudur?

    'Neden yaratıldık?' sorusunu sormak, akıl sahibi olmanın bir alametidir. Çünkü insana aklın verilmesinin bir amacı da; 'Nereden geldim, niçin yaratıldım, nereye gidiyorum?' sorularını sorup, cevap araması içindir.
    Fakat bu sorularancak 'bir insan olarak kainattaki vazifelerimizi öğrenmek' amacıyla sorulabilir. Yoksa, 'Neden yaratıldım ki(!) Beni yaratırken, Allah bana mı sordu?' şeklinde insanın sonsuz kudret sahibi olan yaratıcısını sorgulamaya kalkışır gibi sorular sorması edebini ve haddini aşmasından başka bir şey değildir. Bir sinek kanadını dahi icat etmeye aklı ve gücü yetemeyen aciz insanın, sonsuz ilim ve kudretiyle tüm kâinatı yaratmış olan Allah’a ukalaca hesap sormaya kalkışması; üç yaşındaki bir çocuğun bir profesörü hesaba çekmeye kalkışmasından binlerce kez daha saçmalık olacaktır.
    İnsan “sonradan” var olmadı!

    İnsan, genel bir yanılgı ile Allah’ın, ‘insanın var olmasını istediğini ve sonra insanı yarattığını’ düşünüyor. Oysa ki zaman kavramı sadece insanlar (yaratılmış olanlar) içindir. Dolayısıyla Allah (cc) için ‘önce istedi ve sonra yaptı’ diye bir zamanlamadan bahsedilemez! Allah’ın ilminde her şey bir 'an' içinde vardır. O’nun ilminde her şey ezeli ve ebedidir, 'sonradan' var olmaz.

    Kâinat ve insan, görünen şu âleme henüz çıkmadan yani yaratılmamışken Allah'ın katında ‘ilmî varlıkları’ vardı. Demek ki gerçek anlamda ‘yokluk’ yoktur. Sadece görünüşte bir yokluk var. Yani insan; daha dünyada yokken de Allah’ın ilminde hep vardı. Sonra Allah'ın dilemesi ve kudreti ile yaratıldı ve şu görünen aleme çıktı.

    Allah'ın iki çeşit yaratması vardır. Birincisi, bir şeyi sebepler olmaksızın ‘yoktan bir anda var etmesi’dir. Buna ibda’ denir. İkincisi ise, bir şeyi ‘var olan şeylerle aşama aşama yaratması’dır. Buna da inşa denmektedir.

    Fakat bir şeyin var olması için öncelikle elbette ilmî bir proje gerekir. Bu ilmî proje o şeyin 'ilmî vücudu' hükmündedir.

    Mesela bir makinenin yapımını düşünelim. Bunun için -elbette akıl sahibi bir mühendis ile birlikte- bir tasarım gerekir. Makinenin proje ve tasarımı makinenin ‘ilmî varlığı’ demektir. Ortada mühendis yok, proje de yoksa o makinenin yapılabilmesi mümkün olabilir mi?

    Madem insan Allah’ın ilminde hep vardı. Bu durumda, 'İnsan neden var oldu, olmasa olmaz mıydı, neden yaratıldık?' cümleleri anlamsız sorulardan ibaret oluyor.

    Demek ki insan, Allah (cc) var olduğu için vardır!
    İnsanın yaratılış sebebi “Var olmanın güzelliğidir”

    Dünya üzerinde en fazla değer verdiğiniz, en çok sevdiğiniz bir insanın bir suç işlediğini düşünün. Ve kesin ceza görecek. Ya ‘müebbet hapis’ ya da ‘idam’ verilecek. Hangisini seçersiniz? Varlığı mı, yokluğu mu!?

    Bir de masmavi bir okyanus içerisinde müthiş güzellikte bir ada düşünelim. İçinde hiç görülmemiş çeşit çeşit ağaçlar, rengarenk çiçekler, insanı dinlendiren rahatlatıcı bir hava, büyüleyici güzellikteki hayvan türleri bulunuyor. Hem bu ada her türlü teknolojiye, gelişmiş bir hayat düzeyine sahip. Bu muhteşem ada, çok zengin ve çok cömert birine ait. Bu cömert zat çok sevdiği ve ihtiyaçlı- fakir birisini tüm sevdikleriyle beraber bir süreliğine o adaya göndermek istiyor. Adayı içindeki hizmetçilerle birlikte onun hizmetine verecek. Ondan hiç bir ücret istemiyor. Çünkü çok cömert ve çok zengin, hiçbir şeye ihtiyacı yok. Fakat bütün bu güzelliklerin yanında ona şart koyduğu bir şey var; 'kendisine ve adaya faydalı olacak işler' yapmasını istiyor. Bu şarta dikkat ederse, bu adadan daha mükemmel bir yaşam ödülü var. Hem orada vazife de, çalışmak da yok.

    Bu muhteşem adaya gönderilen kişinin; ‘Yaa.. keşke beni göndermeseydi, istemiyorum ben... Ne gerek vardı? Niye gönderdi ki beni buraya? Ben yok olmak istiyorum. Burada olmak da istemiyorum, buradan sonraki memleketi de istemiyorum…’gibi laflar etmesi acaba hangi aklın kabul edeceği bir durumdur!? Ve onu çok seven, o çok cömert zata karşı ‘hesap sorar gibi’ haksızlık etmesi bozulmamış bir vicdanın kabul edeceği bir durum olabilir mi? (!)

    Yaratılışın sebebi; var olmanın güzelliğidir. Allah (cc)sonsuz rahmetiyle varlığı dilemiş ve insanı yaratmıştır. Belki de insan ‘yokluğu’ anlayamadığı için ‘varlığın’ kıymetini idrak edemiyor(!) Akıl almaz bir şekilde ‘neden var olduk ki!?’ diye sorgulayabiliyor.
    İnsanın yaratılma sebebi, yaratıcısının yüksek sıfatlara sahip olmasıdır

    İnsan 'yaratıldı'. Çünkü Allah’ın isimleri ve sıfatları var. Bu isim ve sıfatların varlığı ‘insanın var olma sebebi’dir.

    Çünkü insanın yaratılmasının önemli bir sebebi de; Allah’ın kendi isim ve sıfatlarını seyretmek istemesidir. Allah (cc) isim ve sıfatlarını, mükemmelliğini, güzelliğini, gücünü kendi sanat eserlerinde seyretmek ister. Bu; Allah’ın sahip olduğu sıfatların bir gereğidir. Çünkü her sanat sahibi kendi maharetini, yaptığı ve icat ettiği sanatlarda görmek ve göstermek ister.

    Varlıkları harekete geçiren -bir fiilde bulunmalarını sağlayan- iki çeşit sevkedeci vardır:

    Birincisi; ‘ihtiyaçtan kaynaklanan’ ve yalnızca ‘yaratılmışlara özgü’ olan iş ve fiillerdir. Ki; bu fiiller yerine getirilmediği takdirde, kişiyi ‘aciz’ bırakan bedensel ve maddi gerekliliklerdir. Mesela; insan için solunum, yemek-içmek gibi fiiller bu tarz ihtiyaçtan kaynaklanan fiillerdir. Bu faaliyetlerin tümünde fiilin yönü ‘dışarıdan içeriye’ doğrudur. Yani ‘muhtaç’ olan varlık güç duruma düşmemek için ihtiyaçlarını dış alemden karşılamak zorundadır.

    İkinci tarz 'faaliyete geçirici (sevkedici)' ise; ‘erdem’dir. Erdem sahibi olmak ve yüksek ruhluluk, kişiyi sahip olduğu güzel sıfatların gereği olarak harekete geçirir. Bu tarz fiillerde, erdem sahibi harekete geçmediğinde ‘kendisi aciz duruma düşmez’ fakat sahibi olduğu ‘sıfata gölge düşer’. Mesela bir doktor için herhangi bir trafik kazasında yaralanan insanlara yardım etmek onun ‘hekimlik’ sıfatının gereğidir. Bu yardımı yerine getirmediği takdirde, doktor acziyete düşmez. Fakat sahip olduğu sıfatın gereğini yerine getirmemiş olur. Bu durum o ‘sıfatı’ çirkinleştirir ve ona gölge düşürür.
    Erdemli, yüksek ruh sahiplerinin meydana getirdiği bu tarz fiillerde eylemin yönü ‘içeriden dışarıya’ doğrudur. Yani içerideki sıfatsal zenginlikler, manevi güzellikler, yüksek derece kazanmış mükemmellikler ve erdemler dışarıda görünmek isterler... Dolayısıyla; erdem ile harekete geçen fiiller her zaman güzellikleri netice veren fiillerdir. Mozart’ı beste yapmaya, Yunus’u şiirler söylemeye, Mevlana’yı Mesnevi’yi yazmaya iten özlerinde var olan çoşku ve erdemdir...

    İşte şu kâinat bize apaçık gösteriyor ki; Allah (cc), erdem sahiplerinin en erdemlisidir. Allah (cc), en güzel olan ve en güzel sıfatların sahibi olandır. Allah (cc) en yücedir ve en yüce isim ve sıfatların sahibidir.
    Bilinmez ve kavranamaz derecede yüksek coşkular, erdemler sahibi olan Zat-ı Akdes, zatındaki mükemmelliği, kainatı ve kainatın en güzel meyvesi olan ‘insanı yaratmak’ ile ortaya koymuştur. Allah (cc), neredeyse bütün sıfatlarının numunelerini üzerinde taşıyan bir eseri olan ‘insan’ı sahip olduğu sonsuz erdem ve mükemmel sıfatların gereği olarak yaratmıştır. Yaratmak hiç bir şekilde Allah’ın muhtaç olduğu bir şey değildir. Fakat Allah (cc), ‘insanı ve kainatı’ yaratmasaydı; bu durum mükemmel sıfatlarının tam olarak anlaşılmamasına sebebiyet verecekti.
    İnsan; Allah’ın bazı sıfatlarının bilinmesi için yaratılmıştır

    Allah'ın bir kısım sıfatları (sıfat-ı ayniye) kendinden başka varlıklara gerek olmadan sadece kendisi ile bilinebilir. Fakat bazı sıfatları vardır ki (sıfat-ı gayriye) onların bilinebilmesi için, başka varlıkların vücudu gereklidir. Mesela Allah'ın vahdaniyet sıfatını (birliğini) Allah'ın zatıyla bilebiliriz. Fakat Allah'ın sıfât-ı gayriyesinden olan hallakiyet (yaratma) veya rezzakıyet (rızık verme) gibi bir kısım sıfatlarını anlayabilmek için başka varlıkları görmeye bizim ihtiyacımız vardır. Allah’ın, yaratılmışlar olmadan ‘Hallak’ sıfatı, rızka muhtaç olanlar bulunmadan ‘Rezzak’ sıfatı anlaşılamaz. İnsan Allah’ın bu çeşit sıfatlarını görmek ve kendi varlığı ile de göstermek için yaratılmıştır.
    İnsan; Allah’ın isimlerini görmek ve göstermek için yaratılmıştır

    İnsan üç şekilde Allah’ın isimlerini görür ve gösterir;

    1. İnsan, Cenab-ı Hakk’ın isimlerini göstermek için yaratılmıştır

    İnsan; vücudu, terbiyesi, hisleri, maddi manevi sahip olduğu her şey ile Cenab-ı Hakk’ın isimlerine bir aynadir. Mesela; yaratılışı Allah’ın Sani’ (Sanatkar), Halık (Yaratıcı) gibi isimlerini gösterirken; güzel terbiyesi ile Kerim (yüksek şeref ve izzet sahibi, cömert olan), Latif (güzel, çok lutf edici) isimlerine ayna vazifesi görür.

    2. İnsan, kendi sıfatları ile Allah’ın sıfatlarını bilmek için yaratılmıştır

    İnsan, kendisine verilen sınırlı yetenekler ile Allah’ın sıfatlarını tanır. Mesela, insan evini idare eder, bilir, gözetir. Böylece anlar ki, bu kainat sarayını da idare eden, bilen, gören bir Zat vardır.

    3. İnsan, kendinde olmayanlar ile Allah’ın varlığını göstermek için yaratılmıştır

    Mesela; insan ölür. İnsanın ölümü, ‘Bakî (ölümsüz) olan bir zatın’ varlığını gösterir.
    Karanlık aydınlığın güzelliğini farkettirmek içindir. İnsanın ‘güçsüzlüğü, fakirliği, ihtiyaçları, zaafı’ da Cenab-ı Hakk’ın muhteşem sıfatlarının farkedilmesini sağlar. İnsan, yaşamını sürdürebilmek için neredeyse herşeye muhtaç yaratılmıştır. Fakat ‘küçücük bir mikroba bile söz geçirecek kadar’ kuvveti yoktur. İnsanın bu zaafı; bütün kainatı insana hizmetkar eden ‘Kadir-i Rahim’in (sonsuz güç ve merhamet sahibi Allah)’ varlığını göstermektedir.
    İnsan, Allah’a kulluk etmesi için yaratılmıştır

    “(Ben) cinleri ve insanları, ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım!” (Zariyat, 56)

    Elbette ki cinlerin ve insanların yaratılışı belli bir gayeyle sabittir. Bu gaye Allah’ın emirlerini yapıp yasakladıklarından kaçmak demek olan ibadet vazifesi halinde ortaya çıkmaktadır. Vazifesini yapan varlığının gayesini yerine getirmiş olur. Yerine getirmeyen veya aksatan ise varlığının gayesini yitirmiş ve başıboş kalmış olur.

    İbadet etmeyen asıl anlamını yitirir.
    İnsanın harika yaratılışı, dünyaya gönderilmesiyle açığa çıkmıştır

    Şayet insanoğlu yanılgısı sebebiyle kovulmayıp hep cennette kalsaydı, acaba harika nimetler içindeyken ‘neden yaratıldık?’ diye bir soruyu sormak aklına gelecek miydi? Bu soruyu insana sorduran şey, dünyadaki bir takım zahmet ve sıkıntılar ve bazı isteklerine dünyada kavuşamayışıdır. Fakat:
    Allah (cc), insanın kendisine ibadet etmesini istemiştir. Hayrı, iyiyi, güzeli seçmesini ve manen yükselerek hadsiz manevi makamları kat etmesini emretmiştir. Ve Allah (cc) insanı bu emrine, bu isteğine en uygun bir kabiliyetle yaratmıştır.

    Dünya ise, insanın maddi-manevi bu muhteşem kabiliyetlerini ortaya çıkaracak, hayır ve şerrin karışık olduğu güzel bir imtihan yeridir. İnsan şayet cennette kalsaydı melekler gibi makamı sabit kalacaktı. Halbuki sabit bir makamla Allah’a ibadet eden melekler çoktur, bu tarz ibadet için insanlara gerek yoktur.

    İnsanın meleklerden ve tüm varlıklardan daha üstün kabiliyetle yaratıldığı, Hz. Âdem’in (as) cennetten çıkarılmasıyla anlaşılmıştır. Şayet insan cennette kalsaydı, Allah’ın insana yerleştirdiği harika isimler, sıfatlar ve istidatlar görülemeyecekti.

    Sonuç olarak; İnsanlar ve cinler dünyaya belirli vazifeler için gönderilmiştir. İnsanları ve cinleri varlık kanunlarıyla münasebettar kılan bu belirli vazife Allah’a ibadettir ve ubudiyyettir. Kul, kulluk edecek olan, Rab ise kendisine kulluk edilecek olandır. Ve kulun hayatı ancak bu değerlendirmeler dahilinde istikamet kazanabilir.




    Alıntıdır .



  3. 02.Nisan.2015, 09:59
    2
    Mum Ve Merhem Olabilmek..



    Her soruya ve soruna çözüm getiren İslam dini, felsefenin cevabını bulamadığı “Neden yaratıldık” sorusunu elbette cevapsız bırakmamıştır...
    İnsanın “var olmayı” sorgulaması ne kadar doğrudur?

    'Neden yaratıldık?' sorusunu sormak, akıl sahibi olmanın bir alametidir. Çünkü insana aklın verilmesinin bir amacı da; 'Nereden geldim, niçin yaratıldım, nereye gidiyorum?' sorularını sorup, cevap araması içindir.
    Fakat bu sorularancak 'bir insan olarak kainattaki vazifelerimizi öğrenmek' amacıyla sorulabilir. Yoksa, 'Neden yaratıldım ki(!) Beni yaratırken, Allah bana mı sordu?' şeklinde insanın sonsuz kudret sahibi olan yaratıcısını sorgulamaya kalkışır gibi sorular sorması edebini ve haddini aşmasından başka bir şey değildir. Bir sinek kanadını dahi icat etmeye aklı ve gücü yetemeyen aciz insanın, sonsuz ilim ve kudretiyle tüm kâinatı yaratmış olan Allah’a ukalaca hesap sormaya kalkışması; üç yaşındaki bir çocuğun bir profesörü hesaba çekmeye kalkışmasından binlerce kez daha saçmalık olacaktır.
    İnsan “sonradan” var olmadı!

    İnsan, genel bir yanılgı ile Allah’ın, ‘insanın var olmasını istediğini ve sonra insanı yarattığını’ düşünüyor. Oysa ki zaman kavramı sadece insanlar (yaratılmış olanlar) içindir. Dolayısıyla Allah (cc) için ‘önce istedi ve sonra yaptı’ diye bir zamanlamadan bahsedilemez! Allah’ın ilminde her şey bir 'an' içinde vardır. O’nun ilminde her şey ezeli ve ebedidir, 'sonradan' var olmaz.

    Kâinat ve insan, görünen şu âleme henüz çıkmadan yani yaratılmamışken Allah'ın katında ‘ilmî varlıkları’ vardı. Demek ki gerçek anlamda ‘yokluk’ yoktur. Sadece görünüşte bir yokluk var. Yani insan; daha dünyada yokken de Allah’ın ilminde hep vardı. Sonra Allah'ın dilemesi ve kudreti ile yaratıldı ve şu görünen aleme çıktı.

    Allah'ın iki çeşit yaratması vardır. Birincisi, bir şeyi sebepler olmaksızın ‘yoktan bir anda var etmesi’dir. Buna ibda’ denir. İkincisi ise, bir şeyi ‘var olan şeylerle aşama aşama yaratması’dır. Buna da inşa denmektedir.

    Fakat bir şeyin var olması için öncelikle elbette ilmî bir proje gerekir. Bu ilmî proje o şeyin 'ilmî vücudu' hükmündedir.

    Mesela bir makinenin yapımını düşünelim. Bunun için -elbette akıl sahibi bir mühendis ile birlikte- bir tasarım gerekir. Makinenin proje ve tasarımı makinenin ‘ilmî varlığı’ demektir. Ortada mühendis yok, proje de yoksa o makinenin yapılabilmesi mümkün olabilir mi?

    Madem insan Allah’ın ilminde hep vardı. Bu durumda, 'İnsan neden var oldu, olmasa olmaz mıydı, neden yaratıldık?' cümleleri anlamsız sorulardan ibaret oluyor.

    Demek ki insan, Allah (cc) var olduğu için vardır!
    İnsanın yaratılış sebebi “Var olmanın güzelliğidir”

    Dünya üzerinde en fazla değer verdiğiniz, en çok sevdiğiniz bir insanın bir suç işlediğini düşünün. Ve kesin ceza görecek. Ya ‘müebbet hapis’ ya da ‘idam’ verilecek. Hangisini seçersiniz? Varlığı mı, yokluğu mu!?

    Bir de masmavi bir okyanus içerisinde müthiş güzellikte bir ada düşünelim. İçinde hiç görülmemiş çeşit çeşit ağaçlar, rengarenk çiçekler, insanı dinlendiren rahatlatıcı bir hava, büyüleyici güzellikteki hayvan türleri bulunuyor. Hem bu ada her türlü teknolojiye, gelişmiş bir hayat düzeyine sahip. Bu muhteşem ada, çok zengin ve çok cömert birine ait. Bu cömert zat çok sevdiği ve ihtiyaçlı- fakir birisini tüm sevdikleriyle beraber bir süreliğine o adaya göndermek istiyor. Adayı içindeki hizmetçilerle birlikte onun hizmetine verecek. Ondan hiç bir ücret istemiyor. Çünkü çok cömert ve çok zengin, hiçbir şeye ihtiyacı yok. Fakat bütün bu güzelliklerin yanında ona şart koyduğu bir şey var; 'kendisine ve adaya faydalı olacak işler' yapmasını istiyor. Bu şarta dikkat ederse, bu adadan daha mükemmel bir yaşam ödülü var. Hem orada vazife de, çalışmak da yok.

    Bu muhteşem adaya gönderilen kişinin; ‘Yaa.. keşke beni göndermeseydi, istemiyorum ben... Ne gerek vardı? Niye gönderdi ki beni buraya? Ben yok olmak istiyorum. Burada olmak da istemiyorum, buradan sonraki memleketi de istemiyorum…’gibi laflar etmesi acaba hangi aklın kabul edeceği bir durumdur!? Ve onu çok seven, o çok cömert zata karşı ‘hesap sorar gibi’ haksızlık etmesi bozulmamış bir vicdanın kabul edeceği bir durum olabilir mi? (!)

    Yaratılışın sebebi; var olmanın güzelliğidir. Allah (cc)sonsuz rahmetiyle varlığı dilemiş ve insanı yaratmıştır. Belki de insan ‘yokluğu’ anlayamadığı için ‘varlığın’ kıymetini idrak edemiyor(!) Akıl almaz bir şekilde ‘neden var olduk ki!?’ diye sorgulayabiliyor.
    İnsanın yaratılma sebebi, yaratıcısının yüksek sıfatlara sahip olmasıdır

    İnsan 'yaratıldı'. Çünkü Allah’ın isimleri ve sıfatları var. Bu isim ve sıfatların varlığı ‘insanın var olma sebebi’dir.

    Çünkü insanın yaratılmasının önemli bir sebebi de; Allah’ın kendi isim ve sıfatlarını seyretmek istemesidir. Allah (cc) isim ve sıfatlarını, mükemmelliğini, güzelliğini, gücünü kendi sanat eserlerinde seyretmek ister. Bu; Allah’ın sahip olduğu sıfatların bir gereğidir. Çünkü her sanat sahibi kendi maharetini, yaptığı ve icat ettiği sanatlarda görmek ve göstermek ister.

    Varlıkları harekete geçiren -bir fiilde bulunmalarını sağlayan- iki çeşit sevkedeci vardır:

    Birincisi; ‘ihtiyaçtan kaynaklanan’ ve yalnızca ‘yaratılmışlara özgü’ olan iş ve fiillerdir. Ki; bu fiiller yerine getirilmediği takdirde, kişiyi ‘aciz’ bırakan bedensel ve maddi gerekliliklerdir. Mesela; insan için solunum, yemek-içmek gibi fiiller bu tarz ihtiyaçtan kaynaklanan fiillerdir. Bu faaliyetlerin tümünde fiilin yönü ‘dışarıdan içeriye’ doğrudur. Yani ‘muhtaç’ olan varlık güç duruma düşmemek için ihtiyaçlarını dış alemden karşılamak zorundadır.

    İkinci tarz 'faaliyete geçirici (sevkedici)' ise; ‘erdem’dir. Erdem sahibi olmak ve yüksek ruhluluk, kişiyi sahip olduğu güzel sıfatların gereği olarak harekete geçirir. Bu tarz fiillerde, erdem sahibi harekete geçmediğinde ‘kendisi aciz duruma düşmez’ fakat sahibi olduğu ‘sıfata gölge düşer’. Mesela bir doktor için herhangi bir trafik kazasında yaralanan insanlara yardım etmek onun ‘hekimlik’ sıfatının gereğidir. Bu yardımı yerine getirmediği takdirde, doktor acziyete düşmez. Fakat sahip olduğu sıfatın gereğini yerine getirmemiş olur. Bu durum o ‘sıfatı’ çirkinleştirir ve ona gölge düşürür.
    Erdemli, yüksek ruh sahiplerinin meydana getirdiği bu tarz fiillerde eylemin yönü ‘içeriden dışarıya’ doğrudur. Yani içerideki sıfatsal zenginlikler, manevi güzellikler, yüksek derece kazanmış mükemmellikler ve erdemler dışarıda görünmek isterler... Dolayısıyla; erdem ile harekete geçen fiiller her zaman güzellikleri netice veren fiillerdir. Mozart’ı beste yapmaya, Yunus’u şiirler söylemeye, Mevlana’yı Mesnevi’yi yazmaya iten özlerinde var olan çoşku ve erdemdir...

    İşte şu kâinat bize apaçık gösteriyor ki; Allah (cc), erdem sahiplerinin en erdemlisidir. Allah (cc), en güzel olan ve en güzel sıfatların sahibi olandır. Allah (cc) en yücedir ve en yüce isim ve sıfatların sahibidir.
    Bilinmez ve kavranamaz derecede yüksek coşkular, erdemler sahibi olan Zat-ı Akdes, zatındaki mükemmelliği, kainatı ve kainatın en güzel meyvesi olan ‘insanı yaratmak’ ile ortaya koymuştur. Allah (cc), neredeyse bütün sıfatlarının numunelerini üzerinde taşıyan bir eseri olan ‘insan’ı sahip olduğu sonsuz erdem ve mükemmel sıfatların gereği olarak yaratmıştır. Yaratmak hiç bir şekilde Allah’ın muhtaç olduğu bir şey değildir. Fakat Allah (cc), ‘insanı ve kainatı’ yaratmasaydı; bu durum mükemmel sıfatlarının tam olarak anlaşılmamasına sebebiyet verecekti.
    İnsan; Allah’ın bazı sıfatlarının bilinmesi için yaratılmıştır

    Allah'ın bir kısım sıfatları (sıfat-ı ayniye) kendinden başka varlıklara gerek olmadan sadece kendisi ile bilinebilir. Fakat bazı sıfatları vardır ki (sıfat-ı gayriye) onların bilinebilmesi için, başka varlıkların vücudu gereklidir. Mesela Allah'ın vahdaniyet sıfatını (birliğini) Allah'ın zatıyla bilebiliriz. Fakat Allah'ın sıfât-ı gayriyesinden olan hallakiyet (yaratma) veya rezzakıyet (rızık verme) gibi bir kısım sıfatlarını anlayabilmek için başka varlıkları görmeye bizim ihtiyacımız vardır. Allah’ın, yaratılmışlar olmadan ‘Hallak’ sıfatı, rızka muhtaç olanlar bulunmadan ‘Rezzak’ sıfatı anlaşılamaz. İnsan Allah’ın bu çeşit sıfatlarını görmek ve kendi varlığı ile de göstermek için yaratılmıştır.
    İnsan; Allah’ın isimlerini görmek ve göstermek için yaratılmıştır

    İnsan üç şekilde Allah’ın isimlerini görür ve gösterir;

    1. İnsan, Cenab-ı Hakk’ın isimlerini göstermek için yaratılmıştır

    İnsan; vücudu, terbiyesi, hisleri, maddi manevi sahip olduğu her şey ile Cenab-ı Hakk’ın isimlerine bir aynadir. Mesela; yaratılışı Allah’ın Sani’ (Sanatkar), Halık (Yaratıcı) gibi isimlerini gösterirken; güzel terbiyesi ile Kerim (yüksek şeref ve izzet sahibi, cömert olan), Latif (güzel, çok lutf edici) isimlerine ayna vazifesi görür.

    2. İnsan, kendi sıfatları ile Allah’ın sıfatlarını bilmek için yaratılmıştır

    İnsan, kendisine verilen sınırlı yetenekler ile Allah’ın sıfatlarını tanır. Mesela, insan evini idare eder, bilir, gözetir. Böylece anlar ki, bu kainat sarayını da idare eden, bilen, gören bir Zat vardır.

    3. İnsan, kendinde olmayanlar ile Allah’ın varlığını göstermek için yaratılmıştır

    Mesela; insan ölür. İnsanın ölümü, ‘Bakî (ölümsüz) olan bir zatın’ varlığını gösterir.
    Karanlık aydınlığın güzelliğini farkettirmek içindir. İnsanın ‘güçsüzlüğü, fakirliği, ihtiyaçları, zaafı’ da Cenab-ı Hakk’ın muhteşem sıfatlarının farkedilmesini sağlar. İnsan, yaşamını sürdürebilmek için neredeyse herşeye muhtaç yaratılmıştır. Fakat ‘küçücük bir mikroba bile söz geçirecek kadar’ kuvveti yoktur. İnsanın bu zaafı; bütün kainatı insana hizmetkar eden ‘Kadir-i Rahim’in (sonsuz güç ve merhamet sahibi Allah)’ varlığını göstermektedir.
    İnsan, Allah’a kulluk etmesi için yaratılmıştır

    “(Ben) cinleri ve insanları, ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım!” (Zariyat, 56)

    Elbette ki cinlerin ve insanların yaratılışı belli bir gayeyle sabittir. Bu gaye Allah’ın emirlerini yapıp yasakladıklarından kaçmak demek olan ibadet vazifesi halinde ortaya çıkmaktadır. Vazifesini yapan varlığının gayesini yerine getirmiş olur. Yerine getirmeyen veya aksatan ise varlığının gayesini yitirmiş ve başıboş kalmış olur.

    İbadet etmeyen asıl anlamını yitirir.
    İnsanın harika yaratılışı, dünyaya gönderilmesiyle açığa çıkmıştır

    Şayet insanoğlu yanılgısı sebebiyle kovulmayıp hep cennette kalsaydı, acaba harika nimetler içindeyken ‘neden yaratıldık?’ diye bir soruyu sormak aklına gelecek miydi? Bu soruyu insana sorduran şey, dünyadaki bir takım zahmet ve sıkıntılar ve bazı isteklerine dünyada kavuşamayışıdır. Fakat:
    Allah (cc), insanın kendisine ibadet etmesini istemiştir. Hayrı, iyiyi, güzeli seçmesini ve manen yükselerek hadsiz manevi makamları kat etmesini emretmiştir. Ve Allah (cc) insanı bu emrine, bu isteğine en uygun bir kabiliyetle yaratmıştır.

    Dünya ise, insanın maddi-manevi bu muhteşem kabiliyetlerini ortaya çıkaracak, hayır ve şerrin karışık olduğu güzel bir imtihan yeridir. İnsan şayet cennette kalsaydı melekler gibi makamı sabit kalacaktı. Halbuki sabit bir makamla Allah’a ibadet eden melekler çoktur, bu tarz ibadet için insanlara gerek yoktur.

    İnsanın meleklerden ve tüm varlıklardan daha üstün kabiliyetle yaratıldığı, Hz. Âdem’in (as) cennetten çıkarılmasıyla anlaşılmıştır. Şayet insan cennette kalsaydı, Allah’ın insana yerleştirdiği harika isimler, sıfatlar ve istidatlar görülemeyecekti.

    Sonuç olarak; İnsanlar ve cinler dünyaya belirli vazifeler için gönderilmiştir. İnsanları ve cinleri varlık kanunlarıyla münasebettar kılan bu belirli vazife Allah’a ibadettir ve ubudiyyettir. Kul, kulluk edecek olan, Rab ise kendisine kulluk edilecek olandır. Ve kulun hayatı ancak bu değerlendirmeler dahilinde istikamet kazanabilir.




    Alıntıdır .






+ Yorum Gönder