Konusunu Oylayın.: 2. Abdülhamit kara çarşafı yasakladı mı

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 3 kişi
2. Abdülhamit kara çarşafı yasakladı mı
  1. 26.Mayıs.2014, 16:45
    1
    Misafir

    2. Abdülhamit kara çarşafı yasakladı mı






    2. Abdülhamit kara çarşafı yasakladı mı Mumsema 2 abdülhamidin çarşafı yasakladı ile ilgili bir haber okudum siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz


  2. 26.Mayıs.2014, 16:45
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 29.Mayıs.2014, 16:25
    2
    jerusselam
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 25.Şubat.2013
    Üye No: 100353
    Mesaj Sayısı: 4,172
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 42

    Cevap: 2. Abdülhamit kara çarşafı yasakladı mı





    2. abdülhamit döneminde çarşaf neden yasaklandı?




    Tarih enteresan tecrübelerle doludur. Tarih okumanın faydası da budur. Dünün tecrübelerinden yararlanmak ve hatalarını tekrar etmemek…

    Milli Şairimiz Mehmet Akif’in; “Tarih tekerrür edermiş diyorlar, hiç ibret alınsaydı tekerrür eder miydi?” mısraları buna işaret eder. İbret almazsanız, aynı acıları yaşamaya devam edersiniz demektir.

    Malum, TBMM tarafından anayasanın bazı maddeleri değiştirildi ve Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün imzasının ardından başörtülü genç kızların üniversiteye gitmesini mümkün kılacak bir süreç başladı.

    Sultan II. Abdülhamit tarafından çarşafın neden yasakladığı konusuna geçmeden önce, anayasa değişikliğine ilişkin düzenlemenin Resmi Gazete’de yayınlanmasından sonra YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya ÖZCAN imzasıyla kamuoyuna yapılan açıklamanın bazı satırlarına burada yer vermek yerinde olacaktır. Şu satırlar o açıklamadan;

    Anayasanın 10. ve 42. maddeleri hükümleri karşısında, ancak kimliği teşhis edilemeyecek bir durumda bulunan kişilerin yükseköğretim kurumlarının bina eklenti ve yerleşke alanlarına alınmaması yönünde tedbirler alınabilir. Çünkü Hukuk Toplumunda bireyler arası ilişkilerde güvenin hâkim olması esastır. İnsanın toplumsal şartlarda ilişkiye girdiği şahısların kimliklerini teşhis etme, teşhis edebilme imkânına sahip olması gerekir. Bu itibarla; kimliğin ve hatta cinsiyetin teşhis edilemeyeceği bir tarzda kılık ve kıyafet biçimine hukuk toplumunda müsaade edilemez. Dolayısıyla Devlet, kimliğin ve hatta cinsiyetin teşhis edilemeyeceği tarzda örtünme olgusu karşısında gerekli tedbirleri alabilir.

    YÖK Başkanı provakatif girişimlerden de endişe duyuyor olmalı ki, açıklamadaki şu satırlar da önemli; “Bu hakkın kötüye kullanılması girişimlerinin önüne geçilmesi için, yükseköğretim kurumları yönetimleri tarafından genel kolluk birimleriyle eşgüdümlü bir çalışma başlatılmasına ihtiyaç bulunmaktadır.”

    YÖK Başkanının bu açıklaması, Osmanlı Arşivlerindeki araştırmalarımız sırasında karşılaştığımız, kimine bazı çalışmalarımızda yer verdiğimiz, kimine de henüz zamanı gelmediği için temas edemediğimiz bazı belgelerdeki ayrıntıları hatırlattı...

    Malum, Osmanlı Devleti’nin çöküş yılları, yerli işbirlikçilerle temas halindeki hasımlarımızın hemen her alanda cirit attığı bir dönem oldu... Fitne öylesine kaynıyordu ki, Sultan II. Abdülhamit’in 7 kez sadrazamlık (başbakanlık) makamına getirdiği Said Paşa bile, padişahın cebren tahttan indirilmesi üzerine “kurtulduk bu adamdan” diyecek kadar nankördü… Sadrazam bile fitnenin parçası haline gelmişti.

    İşte fitnenin kaynadığı o yıllarda, Meşihat Makamı bir fetva yayınladı ve İstanbul’da çarşaf giyilmesine bir sınırlama getirdi. Başbakanlık Osmanlı Arşivleri (BOA), Yıldız Sarayı Başkitabet Dairesi, Numara: 5894’e kayıtlı olan bu tür belgelerden birinde bunun gerekçesi olarak özetle şu noktaların üzerinde durulduğu dikkati çekmektedir.

    İstanbul’da çarşı pazarda dolaşan bazı kimselerin, gözleri dâhil yüzlerinin tamamen kapalı olması nedeniyle (erkek mi kadın mı oldukları tam olarak bilinemediğinden) kimlik tespitinde sıkıntı ortaya çıktı. Ayrıca İslâm kisvesine bürünerek ortalıkta cirit atan düzen bozucu insanların sayısının da her geçen gün artması üzerine, gerek bu gibi insanların güvenlik açısından kim olduğunu doğru olarak tespit edebilmek, gerekse de yüzleri kapalı olduğu için, kimin hangi eve girip çıktığının tespit edilememesinden kaynaklanan gayri ahlakiliğin artma eğilimi üzerine, Şeyhülislâmlık kanalıyla çarşaf kullanımına bir sınırlama getirilmesi zarureti ortaya çıktı.

    O kadar ki, çarşaf içindeki insanların kimliğinin belirlenememesi sadece casusluk faaliyetlerini artırmakla kalmaz, özellikle bu tür geniş kıyafetler içinde taşınmak suretiyle kiliselere ve belli merkezlere birer ikişer silah stokları da yapıldığı tespit edilir.

    Meşihat Makamının aldığı bu karar devlet vatandaşının üst başıyla uğraşıyor demek değildir. Güvenliği konusunda hassas davranıyor, tüm ayrıntıları göz önünde tutuyor demektir. Kararın uygulanmasında güvenlik konusunda hassasiyet oluşturan yerler göz önünde tutulmuştur.

    Herkes, “sen kimsin kardeşim” sorusuna cevap oluşturacak şekilde kimliğini belli edecek bir görüntüde olmak durumundadır. Tesettür, kimliği belli olmayacak şekilde kendini gizlemek değildir. Hangi maksada mebni olursa olsun hiçbir giyinme biçimi kimliğin belirlenmesinde zorluk çıkaracak mahiyette olamaz. Hele böylesine fitne dönemlerinde kimin kim olduğunun anlaşılması daha da önem taşımaktadır.

    Nitekim geçtiğimiz yıllarda çarşafa bürünmüş erkek eylemcilerin üniversite kapılarında başörtülü öğrencilerin arasına karışarak onları tahrik ettiği ve güvenlik güçleriyle karşı karşıya getirdiği görülmüştür. Bu tür fitne dönemlerinde kimlik tespitini güçleştiren kisvelerde ısrarcı olunmamalı, aksi davrananların iyi niyetinden şüphe edilmeli ve artık bu tür oyunlara gelinmemelidir.

    Tedbire bak…

    Hazır söz arşiv belgelerinden açılmışken, son olarak bir noktanın daha altını çizmekte yarar var. Hani başörtüsü tartışmalarından yola çıkarak Türkiye İranlaşıyor iddiasında bulunanlar var ya… Bu tür safsatalar, Türkiye’nin kültürel birikiminden ve tarihi gerçeklerinden habersiz aydın geçinen cahillerce çıkarılmaktadır.

    Arşivlerimiz birbirinden ilginç belgelerle doludur. Osmanlı Devleti’nin komşumuz İran’a karşı aldığı tedbirler arasında bir tanesi var ki, ilk gördüğümde hayretimi gizleyememiş, bu kadar mı olur demiştim…

    İran’a karşı temkini hiçbir zaman elden bırakmayan ve bu ülkenin Şiîliği yayma politikasına karşı duyarlı davranan Osmanlı Hükümeti, İranların normal yollardan sağlayamadıkları Osmanlı toplumuna sızma girişimini evlilik yoluyla gerçekleştirmeye çalıştığını tespit edince, 1915 yılının Ağustos ayında yayınladığı bir genelge ile “Osmanlı vatandaşı Müslim ve gayrimüslim kadınların İranlılarla evlenmelerini yasaklamıştır.”

    Resimde gördüğünüz belgeye (BOA, DH-SN.THR Dosya: 89, Belge: 67) ilişkin değerlendirmemizi bir kitabımızda şu şekilde yapmışız; “Buradan çıkarılacak netice şudur: Türkiye acaba İranlaşır mı şeklinde özetlenebilecek kaygılara gerek yoktur. Böyle bir kaygı temel olarak sosyolojik dayanaklardan yoksundur. Türk milleti İranlaşmayacaktır. İranlaşmasını gerektirecek hiçbir emare de yoktur. Tarihin çarkını geriye çevirip de, kendi halkınızdan korkar ve bu insanları zorla birilerinin kucağına itmeye kalkarsanız, yanlış yaparsınız. Bu devlet bu halkla kucaklaştığı ölçüde büyük devlet olmaya namzettir. Tarih ve sosyoloji okumanın faydası da budur! Hataları tekrar etmemek…”

    Eğer günümüzde Türkiye İranlaşır gibi endişe taşıyanlar varsa, öncelikle kendilerini sorgulamalı ve milletten neden bu kadar kopuk olduklarını anlamaya çalışmalıdır.

    YÖK Başkanının açıklamasında yer verdiği yukarıdaki ifadeleriyle Abdülhamit zamanında giyim kuşama getirilen sınırlamaların gerekçesinin örtüşmesi fitne dönemlerinde göz önünde tutulması gereken esaslara yönelik bir tecrübeyi yansıtmaktadır. Böylesine hassas bir ortamda başörtülü öğrencilere ve yakınlarına düşen görev, son anayasal düzenlemelere iyi niyetle imza atan ve hayata geçirilmesini sağlayan yetkililere yardımcı olmak, işlerini kolaylaştırmak ve bulanık ortamdan yararlanmaya çalışanlara alet olmamaktır.


  4. 29.Mayıs.2014, 16:25
    2
    Devamlı Üye




    2. abdülhamit döneminde çarşaf neden yasaklandı?




    Tarih enteresan tecrübelerle doludur. Tarih okumanın faydası da budur. Dünün tecrübelerinden yararlanmak ve hatalarını tekrar etmemek…

    Milli Şairimiz Mehmet Akif’in; “Tarih tekerrür edermiş diyorlar, hiç ibret alınsaydı tekerrür eder miydi?” mısraları buna işaret eder. İbret almazsanız, aynı acıları yaşamaya devam edersiniz demektir.

    Malum, TBMM tarafından anayasanın bazı maddeleri değiştirildi ve Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün imzasının ardından başörtülü genç kızların üniversiteye gitmesini mümkün kılacak bir süreç başladı.

    Sultan II. Abdülhamit tarafından çarşafın neden yasakladığı konusuna geçmeden önce, anayasa değişikliğine ilişkin düzenlemenin Resmi Gazete’de yayınlanmasından sonra YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya ÖZCAN imzasıyla kamuoyuna yapılan açıklamanın bazı satırlarına burada yer vermek yerinde olacaktır. Şu satırlar o açıklamadan;

    Anayasanın 10. ve 42. maddeleri hükümleri karşısında, ancak kimliği teşhis edilemeyecek bir durumda bulunan kişilerin yükseköğretim kurumlarının bina eklenti ve yerleşke alanlarına alınmaması yönünde tedbirler alınabilir. Çünkü Hukuk Toplumunda bireyler arası ilişkilerde güvenin hâkim olması esastır. İnsanın toplumsal şartlarda ilişkiye girdiği şahısların kimliklerini teşhis etme, teşhis edebilme imkânına sahip olması gerekir. Bu itibarla; kimliğin ve hatta cinsiyetin teşhis edilemeyeceği bir tarzda kılık ve kıyafet biçimine hukuk toplumunda müsaade edilemez. Dolayısıyla Devlet, kimliğin ve hatta cinsiyetin teşhis edilemeyeceği tarzda örtünme olgusu karşısında gerekli tedbirleri alabilir.

    YÖK Başkanı provakatif girişimlerden de endişe duyuyor olmalı ki, açıklamadaki şu satırlar da önemli; “Bu hakkın kötüye kullanılması girişimlerinin önüne geçilmesi için, yükseköğretim kurumları yönetimleri tarafından genel kolluk birimleriyle eşgüdümlü bir çalışma başlatılmasına ihtiyaç bulunmaktadır.”

    YÖK Başkanının bu açıklaması, Osmanlı Arşivlerindeki araştırmalarımız sırasında karşılaştığımız, kimine bazı çalışmalarımızda yer verdiğimiz, kimine de henüz zamanı gelmediği için temas edemediğimiz bazı belgelerdeki ayrıntıları hatırlattı...

    Malum, Osmanlı Devleti’nin çöküş yılları, yerli işbirlikçilerle temas halindeki hasımlarımızın hemen her alanda cirit attığı bir dönem oldu... Fitne öylesine kaynıyordu ki, Sultan II. Abdülhamit’in 7 kez sadrazamlık (başbakanlık) makamına getirdiği Said Paşa bile, padişahın cebren tahttan indirilmesi üzerine “kurtulduk bu adamdan” diyecek kadar nankördü… Sadrazam bile fitnenin parçası haline gelmişti.

    İşte fitnenin kaynadığı o yıllarda, Meşihat Makamı bir fetva yayınladı ve İstanbul’da çarşaf giyilmesine bir sınırlama getirdi. Başbakanlık Osmanlı Arşivleri (BOA), Yıldız Sarayı Başkitabet Dairesi, Numara: 5894’e kayıtlı olan bu tür belgelerden birinde bunun gerekçesi olarak özetle şu noktaların üzerinde durulduğu dikkati çekmektedir.

    İstanbul’da çarşı pazarda dolaşan bazı kimselerin, gözleri dâhil yüzlerinin tamamen kapalı olması nedeniyle (erkek mi kadın mı oldukları tam olarak bilinemediğinden) kimlik tespitinde sıkıntı ortaya çıktı. Ayrıca İslâm kisvesine bürünerek ortalıkta cirit atan düzen bozucu insanların sayısının da her geçen gün artması üzerine, gerek bu gibi insanların güvenlik açısından kim olduğunu doğru olarak tespit edebilmek, gerekse de yüzleri kapalı olduğu için, kimin hangi eve girip çıktığının tespit edilememesinden kaynaklanan gayri ahlakiliğin artma eğilimi üzerine, Şeyhülislâmlık kanalıyla çarşaf kullanımına bir sınırlama getirilmesi zarureti ortaya çıktı.

    O kadar ki, çarşaf içindeki insanların kimliğinin belirlenememesi sadece casusluk faaliyetlerini artırmakla kalmaz, özellikle bu tür geniş kıyafetler içinde taşınmak suretiyle kiliselere ve belli merkezlere birer ikişer silah stokları da yapıldığı tespit edilir.

    Meşihat Makamının aldığı bu karar devlet vatandaşının üst başıyla uğraşıyor demek değildir. Güvenliği konusunda hassas davranıyor, tüm ayrıntıları göz önünde tutuyor demektir. Kararın uygulanmasında güvenlik konusunda hassasiyet oluşturan yerler göz önünde tutulmuştur.

    Herkes, “sen kimsin kardeşim” sorusuna cevap oluşturacak şekilde kimliğini belli edecek bir görüntüde olmak durumundadır. Tesettür, kimliği belli olmayacak şekilde kendini gizlemek değildir. Hangi maksada mebni olursa olsun hiçbir giyinme biçimi kimliğin belirlenmesinde zorluk çıkaracak mahiyette olamaz. Hele böylesine fitne dönemlerinde kimin kim olduğunun anlaşılması daha da önem taşımaktadır.

    Nitekim geçtiğimiz yıllarda çarşafa bürünmüş erkek eylemcilerin üniversite kapılarında başörtülü öğrencilerin arasına karışarak onları tahrik ettiği ve güvenlik güçleriyle karşı karşıya getirdiği görülmüştür. Bu tür fitne dönemlerinde kimlik tespitini güçleştiren kisvelerde ısrarcı olunmamalı, aksi davrananların iyi niyetinden şüphe edilmeli ve artık bu tür oyunlara gelinmemelidir.

    Tedbire bak…

    Hazır söz arşiv belgelerinden açılmışken, son olarak bir noktanın daha altını çizmekte yarar var. Hani başörtüsü tartışmalarından yola çıkarak Türkiye İranlaşıyor iddiasında bulunanlar var ya… Bu tür safsatalar, Türkiye’nin kültürel birikiminden ve tarihi gerçeklerinden habersiz aydın geçinen cahillerce çıkarılmaktadır.

    Arşivlerimiz birbirinden ilginç belgelerle doludur. Osmanlı Devleti’nin komşumuz İran’a karşı aldığı tedbirler arasında bir tanesi var ki, ilk gördüğümde hayretimi gizleyememiş, bu kadar mı olur demiştim…

    İran’a karşı temkini hiçbir zaman elden bırakmayan ve bu ülkenin Şiîliği yayma politikasına karşı duyarlı davranan Osmanlı Hükümeti, İranların normal yollardan sağlayamadıkları Osmanlı toplumuna sızma girişimini evlilik yoluyla gerçekleştirmeye çalıştığını tespit edince, 1915 yılının Ağustos ayında yayınladığı bir genelge ile “Osmanlı vatandaşı Müslim ve gayrimüslim kadınların İranlılarla evlenmelerini yasaklamıştır.”

    Resimde gördüğünüz belgeye (BOA, DH-SN.THR Dosya: 89, Belge: 67) ilişkin değerlendirmemizi bir kitabımızda şu şekilde yapmışız; “Buradan çıkarılacak netice şudur: Türkiye acaba İranlaşır mı şeklinde özetlenebilecek kaygılara gerek yoktur. Böyle bir kaygı temel olarak sosyolojik dayanaklardan yoksundur. Türk milleti İranlaşmayacaktır. İranlaşmasını gerektirecek hiçbir emare de yoktur. Tarihin çarkını geriye çevirip de, kendi halkınızdan korkar ve bu insanları zorla birilerinin kucağına itmeye kalkarsanız, yanlış yaparsınız. Bu devlet bu halkla kucaklaştığı ölçüde büyük devlet olmaya namzettir. Tarih ve sosyoloji okumanın faydası da budur! Hataları tekrar etmemek…”

    Eğer günümüzde Türkiye İranlaşır gibi endişe taşıyanlar varsa, öncelikle kendilerini sorgulamalı ve milletten neden bu kadar kopuk olduklarını anlamaya çalışmalıdır.

    YÖK Başkanının açıklamasında yer verdiği yukarıdaki ifadeleriyle Abdülhamit zamanında giyim kuşama getirilen sınırlamaların gerekçesinin örtüşmesi fitne dönemlerinde göz önünde tutulması gereken esaslara yönelik bir tecrübeyi yansıtmaktadır. Böylesine hassas bir ortamda başörtülü öğrencilere ve yakınlarına düşen görev, son anayasal düzenlemelere iyi niyetle imza atan ve hayata geçirilmesini sağlayan yetkililere yardımcı olmak, işlerini kolaylaştırmak ve bulanık ortamdan yararlanmaya çalışanlara alet olmamaktır.





+ Yorum Gönder