Konusunu Oylayın.: Allah için Zaman ve mekan kavramı

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Allah için Zaman ve mekan kavramı
  1. 05.Şubat.2014, 02:50
    1
    Misafir

    Allah için Zaman ve mekan kavramı






    Allah için Zaman ve mekan kavramı Mumsema Selamun aleykum,
    Hocam içinden çıkamadığım çok farklı felsefi düşünce var, şöyle izah edeyim;
    Allah (c.c), varlığı yaratmadan önce ne yapıyordu? Insan aklı, zaman ve mekan dışında bir şeyi kabul etmiyor yani her şeyin bir başlangıca dayalı olması gerekiyor. Açığa kavuşturursanız sevinirim.


  2. 05.Şubat.2014, 02:50
    1
    Undudatukuf - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Undudatukuf
    Misafir



    Selamun aleykum,
    Hocam içinden çıkamadığım çok farklı felsefi düşünce var, şöyle izah edeyim;
    Allah (c.c), varlığı yaratmadan önce ne yapıyordu? Insan aklı, zaman ve mekan dışında bir şeyi kabul etmiyor yani her şeyin bir başlangıca dayalı olması gerekiyor. Açığa kavuşturursanız sevinirim.


    Benzer Konular

    - Allah için bir değişiklik, zaman ve mekan söz konusu olmaz mı?

    - Tayyi Mekan Nedir ? İslamda tayyi mekan kavramı

    - Adakta zaman ve mekan şart mı?

    - Kabe için neden "Allah'ın evi" ifadesi kullanılıyor? Dünyadaki bir mekan için "Allah'

    - Evlilik görüşmesinde zaman ve mekan

  3. 05.Şubat.2014, 04:34
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,581
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 335
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Allah’ın Zamandan Ve Mekandan Münezzeh Olması




    Zaman ve Mekâna Müslümanca Bakış


    Ebubekir Sifil



    Biz farkında olalım ya da olmayalım, zaman ve mekân kavramları hayatımızın tamamını kuşatır. Bizler bu dünyada insan olarak zaman ve mekândan bağımsız bir şekilde ne yaşayabiliriz ne de düşünebiliriz. Zira zaman ve mekân tarafından öylesine kuşatılmış bulunuyoruz ki, onların çevrelemediği bir alem, onların hükmünün geçerli olmadığı bir boyut düşünemiyoruz.

    Zaman ve mekân algımız, “yaratılmış” olmanın gereğidir. Zira biz biliyoruz ki, yaratılmış olan her şeyin varlığı zaman ve mekânla kopmaz bir ilişki içindedir. Bütün yaratılmışlar bir zamanda ve bir mekânda var olmuşlardır mesela. Mekânsız bir mahluk düşünemeyeceğimiz gibi, zamanın kuşatmadığı bir mahluk da tasavvur edemeyiz. Bizim varlığımız, hareketlerimiz, doğumumuz, ölümümüz… hep bir zaman süreci içinde ve bir mekânda olmaktadır.

    İşin ilginç yanı şu ki, zaman ve mekâna bağımlı olan sadece bizler değiliz. Onlar da birbirlerine bağımlıdır. Üzerinde zamanın hükmünün yürümediği bir mekân ve bir mekânda geçerli olmayan zaman yoktur.

    Zaman ve mekân hakkında bütün bu söylediklerimiz doğru olsa da, müslümanlar olarak bu iki kavrama bakışımızı biraz daha ileriye götürmek için, onlara biraz daha yakından bakmak durumundayız.

    Onlar da yaratılmıştır

    Zaman ve mekâna bağımlı olmamak sadece Allah Tealâ’ya mahsustur. Zira zamanı da mekânı da var eden O’dur. Yani zaman da mekân da tıpkı bizler gibi birer yaratılmıştır; dolayısıyla onlar da diğer mahlukat gibi O’nun hükmünden ve emrinden bağımsız değildir.

    “De ki: Göklerde ve yerde olanlar kimindir? De ki: Allah’ındır.” (En’am, 12) ayeti, bütün mekânların ve o mekânlarda bulunanların; “Gecede ve gündüzde barınan ne varsa O’nundur” (En’am, 13) ayeti de zamanın ve zaman tarafından kuşatılan bütün varlıkların Allah Tealâ’nın mülkü ve mahluku olduğunu ifade etmektedir. Dolayısıyla Allah Tealâ mekândan olduğu gibi, zamandan da münezzehtir.

    İnsanın zaman ve mekândan bağımsız düşünemeyeceğini yukarıda söylemiştik. Bunun anlamı, bizim tefekkür ufkumuzun zaman ve mekân içinde var olan somut, mücessem ve müşahhas (elle tutulup gözle görülen, nesnel) varlıklarla sınırlı olmasıdır. Oysa Allah Tealâ’nın yüce zatı, “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ, 11) ayetinin de ifade ettiği gibi hiçbir şeye benzetilemez. Bu sebeple Efendimiz s.a.v. bizi, Allah Tealâ’nın zatı hakkında tefekkür etmekten sakındırmış ve düşüncemizi, O’nun bahşettiği nimetlere yoğunlaştırmamızı tavsiye buyurmuştur. (Bu konudaki rivayetlerin topluca zikri ve değerlendirmesi için bkz. es-Sehâvî, el-Makâsıdu’l-Hasene, 159)

    Zaman var, “zaman” var

    Bizler zamanı, saat, güneşin ve ayın doğup batması, mevsimler gibi göstergelerle müşahede ve takip ederiz. Ancak zamanı mutlak olarak bu göstergelerden ibaret saymak, sabit ve değişmez olarak düşünmek büyük bir yanılgıdır. Söz gelimi gecenin bir vaktinde ağır bir hastalığın pençesinde kıvranan bir hasta için zaman çok ağır ilerler; sabah bir türlü olmak bilmez. Keza hapiste olanlar için “gün saymak” başlı başına bir işkence gibidir. Buna mukabil, çok sevdiği bir ortamda bulunan kimse zamanın nasıl geçtiğini bilmez.

    Bu örnekler, zamanın, içinde bulunduğumuz ortama ve psikolojik durumumuza göre bizim için değişkenlik gösterdiğini anlatması bakımından önemli olmakla birlikte, daha önemli bir gerçek var: Zamanın değişkenliği.

    Kur’an’da, “O (azap), derece ve makamların sahibi Allah’tandır. Melekler ve Ruh (Cebrail) oraya, miktarı (dünya yılıyla) elli bin yıl olan bir günde yükselip çıkar.” (Me’âric, 3-4) buyurulmuştur. Bu ayet, zaman mefhumunun bizim bildiğimizden ibaret olmadığını, melekler için ve dünyanın dışında ayrı bir zaman mefhumunun söz konusu olduğunu açık bir şekilde ifade etmektedir. Aynı istikametteki bir diğer ayette de şöyle buyurulur: “O, gökten yere kadar olan bütün işleri düzenleyip yönetir. Sonra da o işler, sizin sayageldiklerinize göre bin yıl tutan bir günde O’nun nezdine yükselir.” (Secde, 5)

    Bu ayetler vesilesiyle, bizim “geçmiş”, “şimdi” ve “gelecek” diye ifade ettiğimiz zaman dilimlerinin Allah Tealâ için kesinlikle söz konusu olmadığını bir kere daha ve yakından idrak ediyoruz. Kur’an’ın hükümlerinin ancak nazil oldukları dönemde geçerli olduğunu, günümüzde ise dünyanın hızla değiştiğini, dolayısıyla o döneme mahsus hükümlerin yenilenmesi (Din’de reform yapılması) gerektiğini söyleyenlerin Allah inancında ciddi bir arıza bulunduğunu söyleyip durmamızın sebebi budur.

    Allah Tealâ için “dün”, “bugün”, “yarın” gibi kavramlar söz konusu edilemez. O, mutlak ilmiyle bizim için “dün” olan zaman dilimini nasıl biliyorsa, “bugün”ü de “yarın”ı da aynı şekilde biliyor. Öyleyse Din’in bazı hükümlerinin eskidiğini ve bugün için geçerliliğini yitirdiğini söylemek, Allah Tealâ’nın bizim yaşadığımız dönemi gereği gibi bilmediğini, dolayısıyla bugünü tanzim etmeye elverişli hükümler indirmediğini -hâşâ- söylemekten farksızdır.

    Modern bilim de onaylıyor

    Zamanın değişkenliğini modern bilim de itiraf etmektedir. Buna göre zamanın değişkenliği hıza bağlı olarak ortaya çıkar. Bir örnek verecek olursak: Aralarındaki yaş farkı dakikalarla sınırlı olan ikiz kardeşten birisini, ışık hızına yakın bir hızla hareket eden bir uzay aracıyla uzaya gönderme imkânımız olsaydı, döndüğünde dünyadaki ikizini kendisinden daha fazla yaşlanmış olarak bulacaktı. Keza 27 yaşındaki bir babayı aynı şekilde uzaya gönderebilseydik, orada dünyadaki zaman ölçüsüyle 30 yıl kalsaydı, geri döndüğünde 3 yaşındaki oğlu 33, kendisi ise 30 yaşında olacaktı. (Paul Strathern, Einstein ve Görelilik Kuramı, 57). Rüyalarımızda da aynı şey olmuyor mu? En fazla birkaç dakika süren bir rüyada birkaç gün süren bir serüven yaşayanlarımız az mıdır?

    Belli bir hızın üzerine çıkıldığında zamanın daha yavaş ilerlediğini ifade eden bu satırları okuduğumuzda, ister istemez Efendimiz s.a.v.’in Miraç mucizesini hatırlıyoruz. Efendimiz s.a.v. zamanın ve mekânın ötesine uzandığı bu yolculuğu tamamlayıp Mekke’ye döndüğünde, yatağını bıraktığı gibi sıcak bulduğunu ifade etmiştir.

    Gerek Miracı, gerekse Kur’an’da anlatılan Ehl-i Kehf (mağara arkadaşları) olayını ve benzeri mucizeleri bizler mümine yaraşır teslimiyetle “inandık ve tasdik ettik” diyerek tam bir itminan içinde ve “mucize” olduklarının bilinciyle kavrarız. Bunlara inanmak için akıl ve bilim tarafından tasdik edilmelerini beklemeyiz. Zira biliriz ki, bazı çevrelerin “akıl, bilim…” diyerek itiraz ettiği bu ve benzeri hususların bir kısmını aslında akıl da bilim de inkâr etmez; birçoğunda ise akıl da bilim de yaya kalmıştır.


  4. 05.Şubat.2014, 04:34
    2
    Moderatör



    Zaman ve Mekâna Müslümanca Bakış


    Ebubekir Sifil



    Biz farkında olalım ya da olmayalım, zaman ve mekân kavramları hayatımızın tamamını kuşatır. Bizler bu dünyada insan olarak zaman ve mekândan bağımsız bir şekilde ne yaşayabiliriz ne de düşünebiliriz. Zira zaman ve mekân tarafından öylesine kuşatılmış bulunuyoruz ki, onların çevrelemediği bir alem, onların hükmünün geçerli olmadığı bir boyut düşünemiyoruz.

    Zaman ve mekân algımız, “yaratılmış” olmanın gereğidir. Zira biz biliyoruz ki, yaratılmış olan her şeyin varlığı zaman ve mekânla kopmaz bir ilişki içindedir. Bütün yaratılmışlar bir zamanda ve bir mekânda var olmuşlardır mesela. Mekânsız bir mahluk düşünemeyeceğimiz gibi, zamanın kuşatmadığı bir mahluk da tasavvur edemeyiz. Bizim varlığımız, hareketlerimiz, doğumumuz, ölümümüz… hep bir zaman süreci içinde ve bir mekânda olmaktadır.

    İşin ilginç yanı şu ki, zaman ve mekâna bağımlı olan sadece bizler değiliz. Onlar da birbirlerine bağımlıdır. Üzerinde zamanın hükmünün yürümediği bir mekân ve bir mekânda geçerli olmayan zaman yoktur.

    Zaman ve mekân hakkında bütün bu söylediklerimiz doğru olsa da, müslümanlar olarak bu iki kavrama bakışımızı biraz daha ileriye götürmek için, onlara biraz daha yakından bakmak durumundayız.

    Onlar da yaratılmıştır

    Zaman ve mekâna bağımlı olmamak sadece Allah Tealâ’ya mahsustur. Zira zamanı da mekânı da var eden O’dur. Yani zaman da mekân da tıpkı bizler gibi birer yaratılmıştır; dolayısıyla onlar da diğer mahlukat gibi O’nun hükmünden ve emrinden bağımsız değildir.

    “De ki: Göklerde ve yerde olanlar kimindir? De ki: Allah’ındır.” (En’am, 12) ayeti, bütün mekânların ve o mekânlarda bulunanların; “Gecede ve gündüzde barınan ne varsa O’nundur” (En’am, 13) ayeti de zamanın ve zaman tarafından kuşatılan bütün varlıkların Allah Tealâ’nın mülkü ve mahluku olduğunu ifade etmektedir. Dolayısıyla Allah Tealâ mekândan olduğu gibi, zamandan da münezzehtir.

    İnsanın zaman ve mekândan bağımsız düşünemeyeceğini yukarıda söylemiştik. Bunun anlamı, bizim tefekkür ufkumuzun zaman ve mekân içinde var olan somut, mücessem ve müşahhas (elle tutulup gözle görülen, nesnel) varlıklarla sınırlı olmasıdır. Oysa Allah Tealâ’nın yüce zatı, “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ, 11) ayetinin de ifade ettiği gibi hiçbir şeye benzetilemez. Bu sebeple Efendimiz s.a.v. bizi, Allah Tealâ’nın zatı hakkında tefekkür etmekten sakındırmış ve düşüncemizi, O’nun bahşettiği nimetlere yoğunlaştırmamızı tavsiye buyurmuştur. (Bu konudaki rivayetlerin topluca zikri ve değerlendirmesi için bkz. es-Sehâvî, el-Makâsıdu’l-Hasene, 159)

    Zaman var, “zaman” var

    Bizler zamanı, saat, güneşin ve ayın doğup batması, mevsimler gibi göstergelerle müşahede ve takip ederiz. Ancak zamanı mutlak olarak bu göstergelerden ibaret saymak, sabit ve değişmez olarak düşünmek büyük bir yanılgıdır. Söz gelimi gecenin bir vaktinde ağır bir hastalığın pençesinde kıvranan bir hasta için zaman çok ağır ilerler; sabah bir türlü olmak bilmez. Keza hapiste olanlar için “gün saymak” başlı başına bir işkence gibidir. Buna mukabil, çok sevdiği bir ortamda bulunan kimse zamanın nasıl geçtiğini bilmez.

    Bu örnekler, zamanın, içinde bulunduğumuz ortama ve psikolojik durumumuza göre bizim için değişkenlik gösterdiğini anlatması bakımından önemli olmakla birlikte, daha önemli bir gerçek var: Zamanın değişkenliği.

    Kur’an’da, “O (azap), derece ve makamların sahibi Allah’tandır. Melekler ve Ruh (Cebrail) oraya, miktarı (dünya yılıyla) elli bin yıl olan bir günde yükselip çıkar.” (Me’âric, 3-4) buyurulmuştur. Bu ayet, zaman mefhumunun bizim bildiğimizden ibaret olmadığını, melekler için ve dünyanın dışında ayrı bir zaman mefhumunun söz konusu olduğunu açık bir şekilde ifade etmektedir. Aynı istikametteki bir diğer ayette de şöyle buyurulur: “O, gökten yere kadar olan bütün işleri düzenleyip yönetir. Sonra da o işler, sizin sayageldiklerinize göre bin yıl tutan bir günde O’nun nezdine yükselir.” (Secde, 5)

    Bu ayetler vesilesiyle, bizim “geçmiş”, “şimdi” ve “gelecek” diye ifade ettiğimiz zaman dilimlerinin Allah Tealâ için kesinlikle söz konusu olmadığını bir kere daha ve yakından idrak ediyoruz. Kur’an’ın hükümlerinin ancak nazil oldukları dönemde geçerli olduğunu, günümüzde ise dünyanın hızla değiştiğini, dolayısıyla o döneme mahsus hükümlerin yenilenmesi (Din’de reform yapılması) gerektiğini söyleyenlerin Allah inancında ciddi bir arıza bulunduğunu söyleyip durmamızın sebebi budur.

    Allah Tealâ için “dün”, “bugün”, “yarın” gibi kavramlar söz konusu edilemez. O, mutlak ilmiyle bizim için “dün” olan zaman dilimini nasıl biliyorsa, “bugün”ü de “yarın”ı da aynı şekilde biliyor. Öyleyse Din’in bazı hükümlerinin eskidiğini ve bugün için geçerliliğini yitirdiğini söylemek, Allah Tealâ’nın bizim yaşadığımız dönemi gereği gibi bilmediğini, dolayısıyla bugünü tanzim etmeye elverişli hükümler indirmediğini -hâşâ- söylemekten farksızdır.

    Modern bilim de onaylıyor

    Zamanın değişkenliğini modern bilim de itiraf etmektedir. Buna göre zamanın değişkenliği hıza bağlı olarak ortaya çıkar. Bir örnek verecek olursak: Aralarındaki yaş farkı dakikalarla sınırlı olan ikiz kardeşten birisini, ışık hızına yakın bir hızla hareket eden bir uzay aracıyla uzaya gönderme imkânımız olsaydı, döndüğünde dünyadaki ikizini kendisinden daha fazla yaşlanmış olarak bulacaktı. Keza 27 yaşındaki bir babayı aynı şekilde uzaya gönderebilseydik, orada dünyadaki zaman ölçüsüyle 30 yıl kalsaydı, geri döndüğünde 3 yaşındaki oğlu 33, kendisi ise 30 yaşında olacaktı. (Paul Strathern, Einstein ve Görelilik Kuramı, 57). Rüyalarımızda da aynı şey olmuyor mu? En fazla birkaç dakika süren bir rüyada birkaç gün süren bir serüven yaşayanlarımız az mıdır?

    Belli bir hızın üzerine çıkıldığında zamanın daha yavaş ilerlediğini ifade eden bu satırları okuduğumuzda, ister istemez Efendimiz s.a.v.’in Miraç mucizesini hatırlıyoruz. Efendimiz s.a.v. zamanın ve mekânın ötesine uzandığı bu yolculuğu tamamlayıp Mekke’ye döndüğünde, yatağını bıraktığı gibi sıcak bulduğunu ifade etmiştir.

    Gerek Miracı, gerekse Kur’an’da anlatılan Ehl-i Kehf (mağara arkadaşları) olayını ve benzeri mucizeleri bizler mümine yaraşır teslimiyetle “inandık ve tasdik ettik” diyerek tam bir itminan içinde ve “mucize” olduklarının bilinciyle kavrarız. Bunlara inanmak için akıl ve bilim tarafından tasdik edilmelerini beklemeyiz. Zira biliriz ki, bazı çevrelerin “akıl, bilim…” diyerek itiraz ettiği bu ve benzeri hususların bir kısmını aslında akıl da bilim de inkâr etmez; birçoğunda ise akıl da bilim de yaya kalmıştır.





+ Yorum Gönder