Konusunu Oylayın.: Akıllılıkla zekilik aynı şey midir? Aralarındaki fark nedir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Akıllılıkla zekilik aynı şey midir? Aralarındaki fark nedir?
  1. 04.Ekim.2013, 08:56
    1
    Misafir

    Akıllılıkla zekilik aynı şey midir? Aralarındaki fark nedir?






    Akıllılıkla zekilik aynı şey midir? Aralarındaki fark nedir? Mumsema Akıllılıkla zekilik aynı şey midir? Aralarındaki fark nedir?


  2. 05.Ekim.2013, 00:58
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,606
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 336
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Akıllılıkla zekilik aynı şey midir? Aralarındaki fark nedir?




    Akıl nedir, zeka nedir? Aralarında ne gibi farklılıklar söz konusudur? Varlık sebepleri nelerdir? Zeki ve akıllı nitelemeleri ile neyi kastederiz? Her zeki insanın her hareketi akıllıca olur mu? Akıllı olmak için zeka, zeki olmak için akıl aynı değerde birer ön şart mıdır?

    Zeka ve diğer fakülteler

    Akıl kelimesi gibi Arapça asıllı olan zeki kelimesi; parlak ateş, parlaklık ve keskinlik anlamlarına gelmektedir (Felsefenin ilkeleri, Nihat Keklik; Doğuş Yay., İstanbul 1982).

    İnsanın kendisini ve kendisini çevreleyen evreni beş duyusuyla algılayıp anlamlandırması zeka ile olur. Yeni durum ve olaylara intikal etme, anlama, öğrenme, analiz ve sentez etme yeteneği, beş duyunun ve sezginin belli bir verimlilikle kullanılması, dikkatin ve düşüncenin yoğunlaştırılması, ayrıntılara dikkat edilmesi zekanın varlığıyla olur.

    İnsan zekası, insan ruhunun çatısı altında şuur, akıl, vicdan, sezgi, his ve hafıza gibi fakültelerin tek tek herbiriyle birlikte çalışmaktadır (Şuur, temelini insan zekasının oluşturduğu, sadece insana özgü bir uyanıklık ve algılama hali olarak tarif edilebilir.). Bu et-tırnak birlikteliğinden dolayı, indirgeyici veya soyutlayıcı yaklaşımlarla insan zekasını analiz etmek mümkün değil. İnsan zekasının, insanın mahiyetindeki diğer manevi fakültelere doğrudan bağlı olması, bizi, zeka kavramının tek bir tarifi olamayacağı sonucuna götürüyor ve insan zekası, hayvan zekası, -gerekiyorsa- yapay zeka gibi farklı zeka tarifleri yapmamızı gerekli kılıyor. Ayrıca insanda (belki bazı hayvanlarda da) zeka ile yetenek arasında kuvvetli bir ilgi söz konusu olduğundan, farklı zeka tiplerinden de sözedilebilir (Sosyal zeka, müzik zekası, matematik zekası gibi.).

    Diğer yandan, her ruh ve zeka sahibi varlık aynı zamanda şuur ve akıl sahibi olmayabilir. Hayvanlar, kendi aralarında farklı olmak üzere, belli bir zeka düzeyine sahip, fakat akıldan yoksundur; dolayısıyla zekaları insan zekasından tabii ki farklıdır.

    Peki hayvanlar öğreniyor mu? Yoksa bu, hafıza dediğimiz üniteye mekanik bir kayıttan mı ibaret? Öğrenme denecekse eğer, bu durum, hayvan daha önce karşılaştığına benzer bir koku, tat, eşya veya hareketle yeniden karşılaştığında refleksif bir tepki şeklinde kendini ortaya koyuyor, akli bir muhakeme ile değil. Dolayısıyla, hayvanın hafızası da insanın hafızasından farklıdır. İnsan hafızası ise, onun ruhundaki diğer fakültelerle girift bağlara sahiptir. Bilgiler hafızaya, zeka, his, sezgi, akli muhakeme ve niyet kanalıyla geliyor. Bizim için önemli olmadığına inandığımız bilgiler hafızaya girmiyor. Çünkü özel bir dikkat sarf etmiyoruz onlar için. Mesela bir arkadaşımızın yanında ilk defa karşılaştığımız bir kişi eğer bizim için herhangi bir anlam taşımıyorsa, bize ismen tanıştırılsa da genellikle adını hemen unutuyoruz. Fakat çeşitli sebeplerden dolayı adını öğrenmek istiyorsak, bu. hafizamıza özenle kaydoluyor. Sonuçta insanın, yapı ve işleyiş bakımından kendine özgü bir zeka ünitesine sahip olduğunu söyleyebiliriz.

    Ruh halinin zekanın kullanımına etkisi

    Zeka ile düşünme yeteneği, düşünme ile de kişinin ruh yapısı (veya benliği) arasında kuvvetli bir münasebet söz konusudur. Çok zeki olduğu halde, çocukluktan itibaren aldığı terbiyenin ruh yapısı üzerindeki olumsuz etkileri sebebiyle sosyalleşememiş, tutuk ve ürkek kalmış, kendine güvensiz bir ruh halinde yaşayan kişilerin rahat ve takıntısız düşünce geliştiremedikleri, dolayısıyla zekalarının gereğini yerine getiremedikleri görülmüştür. Bu konuda Einstein’ın çocukluk dönemi tipik bir örnek teşkil eder: Okulda kendisine “utangaç Jean” manasına gelen “Biedermier” lakabını takmışlardı. Sorulan herhangi bir soruya karşılık olarak yanlış birşey söylememek için, ancak uzun bir düşünme süresinden sonra cevap veriyordu. Hatta bir ara aile içinde, zekasının geriliğinden korkulmuştu. Okuldaki durumu, annesinde, bir yakınına yazdığı mektupta şunları belirtme ihtiyacı ne yapacağımızı bilmiyorum, gerçekten pek birşey öğrenemiyor” Bu durum, Einstein’ın ilk ve orta öğrenimini, baskı atmosferinin hakim olduğu katolik bir eğitim müessesesinde yapmasından kaynaklanıyordu (1880’li yılların Almanyası’nda sadece dini okullar vardı). Einstein, hatıralarında, okuldaki eğitmenlerin tavrından ‘çavuş baskısı” olarak bahsedecek, hocaların ise “teğmenler” gibi davrandığını belirtecektir.

    Bu misâlde de görüldüğü gibi bir kimse, şahsiyetinin zedelendiği veya sağlıklı gelişme imkanı bulamadığı böyle bir durumda, çok zeki dahi olsa, bu problemin üstesinden gelemeyebilir.Burada, insanın ideal sahibi olması onun şahsiyetini geliştirecek, kendisine güvenini artıracak, sonuçta kendisini daha hür hissetmesini ve daha rahat ifade etmesini sağlayacaktır.

    Yukarıdaki durumun tersi de görülebilir. Kendine aşırı güvenen ve dağınık düşünen, kuvvetli analizler yapabildiği halde, bunlara sentez düşüncesiyle yaklaşma arzusu veya sabrı gösteremeven kişiler de vardır. Bunlar hayatlarında genellikle bir sonuca gitmeyi düşünmezler. Tenkit ağırlıklı konuşurlar. Bunda, dikkatlerinin yüksek oluşunun, doğuştan getirdikleri huy ve mizaçlarının,aldıklan terbiyenin rolü vardır. Diğer yandan, zeki olduğu halde sürekli tutarsızlıklar sergileyen, hareketleri akıllıca olmayan insanlar da vardır ki, bu, onların benliklerindeki itminan zayıflığına bağlı olarak ortaya çıkabilmektedir.

    Yüksek zekanın karşılaştığı problemler

    Bazı insanlar; süratli düşünme, bilgiyi süratle değerlendirip belli bir yere oturtma, ondan yeni fikirler geliştirme, süratli analiz ve sentez yapabilme kabiliyetine sahiptirler. İntikal ve vukuf kabiliyeti yüksek, süratli karar verebilen, dikkat ve merakları sürekli uyanık kalan zeki talebelerin, okullarda normal süratte uygulanan eğitim/öğretime ayak uyduramamaları, bu hız farkının onların canını sıkmasından dolayıdır. Bu kişiler süratle akan düşüncelerini aynı süratle yazıya geçiremedikleri için, genellikle konuşmayı tercih ederler. Çünkü düşünme mekanizması kalemi tutan elden daha süratli işler. Yazma işi hız kesicidir; dolayısıyla teklemeler, atlamalar,unutmalar ve sonradan hatırlamalar olabilir, bu da, iletilen bilgi dizisinde hatalı ardalanmalara, yer değişikliklerine yolaçar ve maksat istenen şekilde ifade edilemeyebilir. Dikkat ve ilgileri sürekli meşgul olan, zamanı lüzumsuz kullanmaktan sıkılan bu kişilerin yazıları çok düzgün olmayabilir.Bununla ilgili bir misal, Bediüzzaman’ın, düzgün yazamadığı için, kendisini yarım ümmi olarak tarif etmesidir. Onun bu özelliği, ilham yoluyla kalbine geldiği için dilinden süratle dökülen eserlerini talebelerine yazdırmasını gerektirmiştir (İlhamın, belli bir konuda diğer insanlardan daha fazla kafa yoranlara nasip olduğu da bir başka gerçektir). Bu yaratılıştaki kişiler, çok yönlü zihınlerinden gelip geçen parlak hakikat ifadelerini küçük notlar halinde yazmayı da tercih edebilirler. Onun ‘Sünûhat’ adlı eseri bunun güzel bir misalidir.

    Bazılarında ise intikâl süratli değildir. Analiz-sentez kabiliyeti aynı derinlikte olsa da, bunlar mizaçlanndan dolayı, yeni şartlara daha ihtiyatlı yaklaşma, temkinli karar verme istidadındadırlar. Bilgiyi yazıyla aktarmak bunların yapılarına daha uygun olabilir. Bu noktada sabır mühim bir unsurdur. Sabırlı oldukları takdirde, birinci gruptakiler güzel yazılar da çıkartabilirler. Okuyucu bu yazıları, onları dinliyormuşçasına okur.

    Zekâ / Akıl

    Arapça sözlüklerde çeşitli manaları olan akıl kelimesi bir bakıma, bağlamak demektir. Burada, bağlamaktan maksat, birbirine uygun iki nesne veya iki kavram arasında bağlantı kurmaktır. Mesela, kalem ve yazmak kelimeleri arasında, uygun bir bağlantı (ilişki) vardır: Bu suretle, “kalem yazıyor” önermesi, akla uygundur (age).

    Zeka ile aklın mathiyet ve fonksiyonları farklıdır. Akıl, hikmet içindir. Akletmek, muhakeme etmek, hüküm çıkarmak içindir. Kabul eden veya etmeyen, yani karar, tercih veren ve seçim yapan akıldır. Çünkü akıl, irade sahibidir aynı zamanda. Zeka ise irade sahibi değildir ve sadece aklın faaliyeti için gerekli verilen toplar. Beş duyu kanalıyla, ayrıca sezgiler ve hisler yoluyla insan şuuruna akan bilgileri algılar ve aklın önüne koyar. Bunların iradi, sübjektif değerlendirmesini akıl yapar. Böylece insan nihai karar ve tercihini, akli fonksiyonlarıyla belirler. Bu aynı zamanda insanın iradesini ortaya koymasıdır. Akıllı olmak için zeka tabii bir ön şart iken, zeki olmak için akıl sahibi olmak gibi bir ön şart söz konusu değildir. Böyle bir mukayese zaten doğru değildir, çünkü akıl, insanın zihin ve düşünme faaliyetinde sonraki aşamayı oluşturmaktadır.

    Zeka, aklın kullanılması için verilmiş bir motordur ve bu motorun verimli ve faydalı kullanılması da aklın işlerliğiyle mümkündür. Aksi takdirde orta yerde sadece kurnazlık kalır. Çok zeki, daha doğrusu çok kurnaz bir hırsızdan sözedilebilir, fakat ona asla akıllı denemez. Çünkü o ileriyi düşünememiş ve kendisini çıkmaz bir yola sokmuştur. Gayrimeşru kazanç, hayatı boyunca vicdanını rahatsız edecektir.

    Bir otomobile göre mukayese edecek olursak, zeka motora. akıl ise direksiyona benzetilebilir. Motor çok iyi çalışabilir, ama direksiyon iyi kullanılmıyorsa motorun verimi bir fayda sağlamaz. Araç her an kaza yapabilir. Sonuçta, akli muhakeme için bir ön faaliyet olan düşünme eylemi, zekanın varlığını gerektirmektedir. Fakat, her düşünen aklını kullanıyor demek değildir.

    İnsan, akıl ve düşünme

    İnsan aklı, kainatta en önemli bir meyve olarak kabul edersek, aklın kendisini yaratan Yaratıcı’yı tanıması nihai varlık sebebi olabilir; aklın diğer bütün faaliyetleri de bu sonucu vermesi açısından önemli ve anlamlıdır. Akıl, kainatı tarayacak, insan denilen müstesna varlığı tanıyacak ve bütün bunlar onu Yaratıcı’sına götürecektir. Çok zeki olduğu halde bu sonuca ulaşamayan, yani aklını kullanamayan veya kendisine doğuştan bir potansiyel olarak verilmiş olan aklını kuvveden fıile çıkaranıayan insanlar (bilim adamlan, düşünürler) gelip geçmiştir. Burada bir bakıma felsefe-hikmet ayırımını da görebiliriz: Sürekli analitik kalmaya mahkum bir çeşit zeka oyunu olan felsefe ile akli muhakemenin ulaştığı hikmet arasındaki ayırım. Bediüzzaman Kur’an’ın mahiyetinden bahsederken buna dikkat çeker: “Mesela Kur’an güneş için der: ‘Döner bir siracdır, bir lambadır.’ Zira Güneşten, Güneş için, mahiyeti için bahsetmiyor, belki bir nevi intizamın zenbereği ve nizamın merkezi olduğundan; intizam ve nizam ise, Sâni’in ayine-i marifeti olduğundan bahsediyor. Evet der: ‘Güneş döner.’ Bu ‘döner’ tabiriyle; kış, yaz, gece, gündüzün deveranındaki muntazam tasarrufat-ı kudreti ihtar ile, azamet-i Sânii ifham eder... Şimdi bak: Şu sersem ve geveze felsefe ne der? Bak diyor ki: ‘Güneş, bir kitle-i azime-i mâyia-i nâriyedir. Ondan fırlamış olan seyyaratı etrafında döndürüp, cesameti bu kadar, mahiyeti böyledir, şöyledir’ İşte insan zekasının bugün geldiği seviye, varlık alemini bilimsel gözlem ve deneylerin sonuçlanyla çok detaylı olarak tanıtıp şerhedebiliyor. Fakat bir adım daha atarak bu varlık mucizesinin arkasındaki ilim ve kudreti görebilmek, ancak aklın faaliyet alanına giren, aklın kullanılmasıyla mümkün bir husus oluyor (Kader açısından da bir nasip meselesi.). Yani, tek başına zeka yeterli olmuyor. Kur’an’ın,“Göklerin ve Yer’in yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşisıra gelmesinde, insanların faydasına olan şeyleri denizde taşıyarak yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirdiği bir su ile, ölmüş olan toprağı diriltmesinde, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgarları ve yer ile gök arasında emre amâde bekleyen bulutları döndürmesinde elbette düşünen bir topluluk için (Allah’ın varlığını ve birliğini ispatlayan) pek çok deliller vardır.” (2/164); “Allah, dilediğine hikmet verir. Kime hikmet verilirse ona pek çok hayır ve üstünlük verilmiştir. Gerçekleri ancak akıl sahipleri anlar.” (2/269); “İşte Allah ölüleri böyle diriltir, size alametlerini gösterir, ta ki, akledesiniz.” (2/73) gibi ayetleri zekanın faaliyet alanını aşan, ancak aklın nasibi olan ve insanı hikmete götüren bu idraki, bu akletmeyi, bu muhakemeyi ortaya koymaktadır. Bu yüzden Kur’an “akıl sahipleri” diyor, “zeka sahipleri” demiyor. Çünkü zeka, akıl için sadece bir ön şart. Zeka yoksa akıl zaten yok. Nihai hedef akıl. Kur’an aklı muhatap alıyor. Çünkü idrak ve muhakeme, nihai karar ve tercih akıl ile olacak. Bu yüzden denebilir ki, Kur’ani manada tefekkür, zekanın hakikati arayışıdır, kendini en doğru şekilde, en doğru yerde kullanmasıdır ve akletme denilen olayın ta kendisidir. Böyle bir akıl, zekanın faaliyetiyle toplanan bilgilerin arkasındaki hikmeti görmekte, yani sadece kuru bilgi aşamasında kalmamaktadır; bir üst fakülte olarak fonksiyon görmektedir. Zeka gerçeği ve görünür realiteyi, akıl ise hakikati algılamak üzere yaratılmıştır. Yani sahaları farklıdır. Böylece, ancak niyeti hakikati arayıp bulmak olan kişiler bunu başarabilir, hakikate uygun kararlar alabilirler.

    Gerçek yalandan, iyi kötüden, doğru yanlıştan akl-ı selimle ayırt edilebilir, zeka ile değil. Zeka realiteyi tespit eder, akıl kişinin niyetine göre bu tespiti yorumlar ve kendince bir yere oturtur. Akıl, hislerin önünde tutulabilirse sağlıklı muhakeme yapabilir. Bunu başaran insanlar için hakikat tektir, değişmez. Aksi durumda insan sayısınca doğru ortaya çıkar. Bu yüzden “aklın yolu birdir” denilmiştir. Aklın kullanılamaması, nefsin ve hislerin onun önüne perde olmasından dolayıdır genellikle. Bu, peşin hükümlülük, şartlanmışlık ve nefsani, hissi tepki şeklinde tezahür eder. Hisler ise kalp ile alakalıdır. Kur’an, “Kalpleri vardır, hissetmezler.” derken, sıhhat ve selametini yitirmiş bir kalbi nazara verir.Burada bir diğer önemli husus, kalbin de bir şuur melekesiyle donatılmış olabileceğidir.

    Sonuçta zeka, aklın kullanılması için bir kapasitedir. Sonrası kişinin niyetine kalmıştır ve ona göre şekillenir.Bediüzzaman, hayatta dört önemli hakikate ulaştığını söyler; bunlardan biri de niyettin Niyet aslında kalbin meylidir ve akli muhakemenin yönünü ve sonucunu belirler.Yani, eğer kişinin niyeti hakikati aramak değilse, “kalp gözünün körelmesi” ifadesiyie anlatılmak istenen, akli muhakemenin dumura uğraması hali söz konusu demektir. Böyle bir durumda, kişinin çok zeki olmasının, hakikat adına ona kazandıracağı hiçbir şey yoktur.
    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet


  3. 05.Ekim.2013, 00:58
    2
    Moderatör



    Akıl nedir, zeka nedir? Aralarında ne gibi farklılıklar söz konusudur? Varlık sebepleri nelerdir? Zeki ve akıllı nitelemeleri ile neyi kastederiz? Her zeki insanın her hareketi akıllıca olur mu? Akıllı olmak için zeka, zeki olmak için akıl aynı değerde birer ön şart mıdır?

    Zeka ve diğer fakülteler

    Akıl kelimesi gibi Arapça asıllı olan zeki kelimesi; parlak ateş, parlaklık ve keskinlik anlamlarına gelmektedir (Felsefenin ilkeleri, Nihat Keklik; Doğuş Yay., İstanbul 1982).

    İnsanın kendisini ve kendisini çevreleyen evreni beş duyusuyla algılayıp anlamlandırması zeka ile olur. Yeni durum ve olaylara intikal etme, anlama, öğrenme, analiz ve sentez etme yeteneği, beş duyunun ve sezginin belli bir verimlilikle kullanılması, dikkatin ve düşüncenin yoğunlaştırılması, ayrıntılara dikkat edilmesi zekanın varlığıyla olur.

    İnsan zekası, insan ruhunun çatısı altında şuur, akıl, vicdan, sezgi, his ve hafıza gibi fakültelerin tek tek herbiriyle birlikte çalışmaktadır (Şuur, temelini insan zekasının oluşturduğu, sadece insana özgü bir uyanıklık ve algılama hali olarak tarif edilebilir.). Bu et-tırnak birlikteliğinden dolayı, indirgeyici veya soyutlayıcı yaklaşımlarla insan zekasını analiz etmek mümkün değil. İnsan zekasının, insanın mahiyetindeki diğer manevi fakültelere doğrudan bağlı olması, bizi, zeka kavramının tek bir tarifi olamayacağı sonucuna götürüyor ve insan zekası, hayvan zekası, -gerekiyorsa- yapay zeka gibi farklı zeka tarifleri yapmamızı gerekli kılıyor. Ayrıca insanda (belki bazı hayvanlarda da) zeka ile yetenek arasında kuvvetli bir ilgi söz konusu olduğundan, farklı zeka tiplerinden de sözedilebilir (Sosyal zeka, müzik zekası, matematik zekası gibi.).

    Diğer yandan, her ruh ve zeka sahibi varlık aynı zamanda şuur ve akıl sahibi olmayabilir. Hayvanlar, kendi aralarında farklı olmak üzere, belli bir zeka düzeyine sahip, fakat akıldan yoksundur; dolayısıyla zekaları insan zekasından tabii ki farklıdır.

    Peki hayvanlar öğreniyor mu? Yoksa bu, hafıza dediğimiz üniteye mekanik bir kayıttan mı ibaret? Öğrenme denecekse eğer, bu durum, hayvan daha önce karşılaştığına benzer bir koku, tat, eşya veya hareketle yeniden karşılaştığında refleksif bir tepki şeklinde kendini ortaya koyuyor, akli bir muhakeme ile değil. Dolayısıyla, hayvanın hafızası da insanın hafızasından farklıdır. İnsan hafızası ise, onun ruhundaki diğer fakültelerle girift bağlara sahiptir. Bilgiler hafızaya, zeka, his, sezgi, akli muhakeme ve niyet kanalıyla geliyor. Bizim için önemli olmadığına inandığımız bilgiler hafızaya girmiyor. Çünkü özel bir dikkat sarf etmiyoruz onlar için. Mesela bir arkadaşımızın yanında ilk defa karşılaştığımız bir kişi eğer bizim için herhangi bir anlam taşımıyorsa, bize ismen tanıştırılsa da genellikle adını hemen unutuyoruz. Fakat çeşitli sebeplerden dolayı adını öğrenmek istiyorsak, bu. hafizamıza özenle kaydoluyor. Sonuçta insanın, yapı ve işleyiş bakımından kendine özgü bir zeka ünitesine sahip olduğunu söyleyebiliriz.

    Ruh halinin zekanın kullanımına etkisi

    Zeka ile düşünme yeteneği, düşünme ile de kişinin ruh yapısı (veya benliği) arasında kuvvetli bir münasebet söz konusudur. Çok zeki olduğu halde, çocukluktan itibaren aldığı terbiyenin ruh yapısı üzerindeki olumsuz etkileri sebebiyle sosyalleşememiş, tutuk ve ürkek kalmış, kendine güvensiz bir ruh halinde yaşayan kişilerin rahat ve takıntısız düşünce geliştiremedikleri, dolayısıyla zekalarının gereğini yerine getiremedikleri görülmüştür. Bu konuda Einstein’ın çocukluk dönemi tipik bir örnek teşkil eder: Okulda kendisine “utangaç Jean” manasına gelen “Biedermier” lakabını takmışlardı. Sorulan herhangi bir soruya karşılık olarak yanlış birşey söylememek için, ancak uzun bir düşünme süresinden sonra cevap veriyordu. Hatta bir ara aile içinde, zekasının geriliğinden korkulmuştu. Okuldaki durumu, annesinde, bir yakınına yazdığı mektupta şunları belirtme ihtiyacı ne yapacağımızı bilmiyorum, gerçekten pek birşey öğrenemiyor” Bu durum, Einstein’ın ilk ve orta öğrenimini, baskı atmosferinin hakim olduğu katolik bir eğitim müessesesinde yapmasından kaynaklanıyordu (1880’li yılların Almanyası’nda sadece dini okullar vardı). Einstein, hatıralarında, okuldaki eğitmenlerin tavrından ‘çavuş baskısı” olarak bahsedecek, hocaların ise “teğmenler” gibi davrandığını belirtecektir.

    Bu misâlde de görüldüğü gibi bir kimse, şahsiyetinin zedelendiği veya sağlıklı gelişme imkanı bulamadığı böyle bir durumda, çok zeki dahi olsa, bu problemin üstesinden gelemeyebilir.Burada, insanın ideal sahibi olması onun şahsiyetini geliştirecek, kendisine güvenini artıracak, sonuçta kendisini daha hür hissetmesini ve daha rahat ifade etmesini sağlayacaktır.

    Yukarıdaki durumun tersi de görülebilir. Kendine aşırı güvenen ve dağınık düşünen, kuvvetli analizler yapabildiği halde, bunlara sentez düşüncesiyle yaklaşma arzusu veya sabrı gösteremeven kişiler de vardır. Bunlar hayatlarında genellikle bir sonuca gitmeyi düşünmezler. Tenkit ağırlıklı konuşurlar. Bunda, dikkatlerinin yüksek oluşunun, doğuştan getirdikleri huy ve mizaçlarının,aldıklan terbiyenin rolü vardır. Diğer yandan, zeki olduğu halde sürekli tutarsızlıklar sergileyen, hareketleri akıllıca olmayan insanlar da vardır ki, bu, onların benliklerindeki itminan zayıflığına bağlı olarak ortaya çıkabilmektedir.

    Yüksek zekanın karşılaştığı problemler

    Bazı insanlar; süratli düşünme, bilgiyi süratle değerlendirip belli bir yere oturtma, ondan yeni fikirler geliştirme, süratli analiz ve sentez yapabilme kabiliyetine sahiptirler. İntikal ve vukuf kabiliyeti yüksek, süratli karar verebilen, dikkat ve merakları sürekli uyanık kalan zeki talebelerin, okullarda normal süratte uygulanan eğitim/öğretime ayak uyduramamaları, bu hız farkının onların canını sıkmasından dolayıdır. Bu kişiler süratle akan düşüncelerini aynı süratle yazıya geçiremedikleri için, genellikle konuşmayı tercih ederler. Çünkü düşünme mekanizması kalemi tutan elden daha süratli işler. Yazma işi hız kesicidir; dolayısıyla teklemeler, atlamalar,unutmalar ve sonradan hatırlamalar olabilir, bu da, iletilen bilgi dizisinde hatalı ardalanmalara, yer değişikliklerine yolaçar ve maksat istenen şekilde ifade edilemeyebilir. Dikkat ve ilgileri sürekli meşgul olan, zamanı lüzumsuz kullanmaktan sıkılan bu kişilerin yazıları çok düzgün olmayabilir.Bununla ilgili bir misal, Bediüzzaman’ın, düzgün yazamadığı için, kendisini yarım ümmi olarak tarif etmesidir. Onun bu özelliği, ilham yoluyla kalbine geldiği için dilinden süratle dökülen eserlerini talebelerine yazdırmasını gerektirmiştir (İlhamın, belli bir konuda diğer insanlardan daha fazla kafa yoranlara nasip olduğu da bir başka gerçektir). Bu yaratılıştaki kişiler, çok yönlü zihınlerinden gelip geçen parlak hakikat ifadelerini küçük notlar halinde yazmayı da tercih edebilirler. Onun ‘Sünûhat’ adlı eseri bunun güzel bir misalidir.

    Bazılarında ise intikâl süratli değildir. Analiz-sentez kabiliyeti aynı derinlikte olsa da, bunlar mizaçlanndan dolayı, yeni şartlara daha ihtiyatlı yaklaşma, temkinli karar verme istidadındadırlar. Bilgiyi yazıyla aktarmak bunların yapılarına daha uygun olabilir. Bu noktada sabır mühim bir unsurdur. Sabırlı oldukları takdirde, birinci gruptakiler güzel yazılar da çıkartabilirler. Okuyucu bu yazıları, onları dinliyormuşçasına okur.

    Zekâ / Akıl

    Arapça sözlüklerde çeşitli manaları olan akıl kelimesi bir bakıma, bağlamak demektir. Burada, bağlamaktan maksat, birbirine uygun iki nesne veya iki kavram arasında bağlantı kurmaktır. Mesela, kalem ve yazmak kelimeleri arasında, uygun bir bağlantı (ilişki) vardır: Bu suretle, “kalem yazıyor” önermesi, akla uygundur (age).

    Zeka ile aklın mathiyet ve fonksiyonları farklıdır. Akıl, hikmet içindir. Akletmek, muhakeme etmek, hüküm çıkarmak içindir. Kabul eden veya etmeyen, yani karar, tercih veren ve seçim yapan akıldır. Çünkü akıl, irade sahibidir aynı zamanda. Zeka ise irade sahibi değildir ve sadece aklın faaliyeti için gerekli verilen toplar. Beş duyu kanalıyla, ayrıca sezgiler ve hisler yoluyla insan şuuruna akan bilgileri algılar ve aklın önüne koyar. Bunların iradi, sübjektif değerlendirmesini akıl yapar. Böylece insan nihai karar ve tercihini, akli fonksiyonlarıyla belirler. Bu aynı zamanda insanın iradesini ortaya koymasıdır. Akıllı olmak için zeka tabii bir ön şart iken, zeki olmak için akıl sahibi olmak gibi bir ön şart söz konusu değildir. Böyle bir mukayese zaten doğru değildir, çünkü akıl, insanın zihin ve düşünme faaliyetinde sonraki aşamayı oluşturmaktadır.

    Zeka, aklın kullanılması için verilmiş bir motordur ve bu motorun verimli ve faydalı kullanılması da aklın işlerliğiyle mümkündür. Aksi takdirde orta yerde sadece kurnazlık kalır. Çok zeki, daha doğrusu çok kurnaz bir hırsızdan sözedilebilir, fakat ona asla akıllı denemez. Çünkü o ileriyi düşünememiş ve kendisini çıkmaz bir yola sokmuştur. Gayrimeşru kazanç, hayatı boyunca vicdanını rahatsız edecektir.

    Bir otomobile göre mukayese edecek olursak, zeka motora. akıl ise direksiyona benzetilebilir. Motor çok iyi çalışabilir, ama direksiyon iyi kullanılmıyorsa motorun verimi bir fayda sağlamaz. Araç her an kaza yapabilir. Sonuçta, akli muhakeme için bir ön faaliyet olan düşünme eylemi, zekanın varlığını gerektirmektedir. Fakat, her düşünen aklını kullanıyor demek değildir.

    İnsan, akıl ve düşünme

    İnsan aklı, kainatta en önemli bir meyve olarak kabul edersek, aklın kendisini yaratan Yaratıcı’yı tanıması nihai varlık sebebi olabilir; aklın diğer bütün faaliyetleri de bu sonucu vermesi açısından önemli ve anlamlıdır. Akıl, kainatı tarayacak, insan denilen müstesna varlığı tanıyacak ve bütün bunlar onu Yaratıcı’sına götürecektir. Çok zeki olduğu halde bu sonuca ulaşamayan, yani aklını kullanamayan veya kendisine doğuştan bir potansiyel olarak verilmiş olan aklını kuvveden fıile çıkaranıayan insanlar (bilim adamlan, düşünürler) gelip geçmiştir. Burada bir bakıma felsefe-hikmet ayırımını da görebiliriz: Sürekli analitik kalmaya mahkum bir çeşit zeka oyunu olan felsefe ile akli muhakemenin ulaştığı hikmet arasındaki ayırım. Bediüzzaman Kur’an’ın mahiyetinden bahsederken buna dikkat çeker: “Mesela Kur’an güneş için der: ‘Döner bir siracdır, bir lambadır.’ Zira Güneşten, Güneş için, mahiyeti için bahsetmiyor, belki bir nevi intizamın zenbereği ve nizamın merkezi olduğundan; intizam ve nizam ise, Sâni’in ayine-i marifeti olduğundan bahsediyor. Evet der: ‘Güneş döner.’ Bu ‘döner’ tabiriyle; kış, yaz, gece, gündüzün deveranındaki muntazam tasarrufat-ı kudreti ihtar ile, azamet-i Sânii ifham eder... Şimdi bak: Şu sersem ve geveze felsefe ne der? Bak diyor ki: ‘Güneş, bir kitle-i azime-i mâyia-i nâriyedir. Ondan fırlamış olan seyyaratı etrafında döndürüp, cesameti bu kadar, mahiyeti böyledir, şöyledir’ İşte insan zekasının bugün geldiği seviye, varlık alemini bilimsel gözlem ve deneylerin sonuçlanyla çok detaylı olarak tanıtıp şerhedebiliyor. Fakat bir adım daha atarak bu varlık mucizesinin arkasındaki ilim ve kudreti görebilmek, ancak aklın faaliyet alanına giren, aklın kullanılmasıyla mümkün bir husus oluyor (Kader açısından da bir nasip meselesi.). Yani, tek başına zeka yeterli olmuyor. Kur’an’ın,“Göklerin ve Yer’in yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşisıra gelmesinde, insanların faydasına olan şeyleri denizde taşıyarak yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirdiği bir su ile, ölmüş olan toprağı diriltmesinde, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgarları ve yer ile gök arasında emre amâde bekleyen bulutları döndürmesinde elbette düşünen bir topluluk için (Allah’ın varlığını ve birliğini ispatlayan) pek çok deliller vardır.” (2/164); “Allah, dilediğine hikmet verir. Kime hikmet verilirse ona pek çok hayır ve üstünlük verilmiştir. Gerçekleri ancak akıl sahipleri anlar.” (2/269); “İşte Allah ölüleri böyle diriltir, size alametlerini gösterir, ta ki, akledesiniz.” (2/73) gibi ayetleri zekanın faaliyet alanını aşan, ancak aklın nasibi olan ve insanı hikmete götüren bu idraki, bu akletmeyi, bu muhakemeyi ortaya koymaktadır. Bu yüzden Kur’an “akıl sahipleri” diyor, “zeka sahipleri” demiyor. Çünkü zeka, akıl için sadece bir ön şart. Zeka yoksa akıl zaten yok. Nihai hedef akıl. Kur’an aklı muhatap alıyor. Çünkü idrak ve muhakeme, nihai karar ve tercih akıl ile olacak. Bu yüzden denebilir ki, Kur’ani manada tefekkür, zekanın hakikati arayışıdır, kendini en doğru şekilde, en doğru yerde kullanmasıdır ve akletme denilen olayın ta kendisidir. Böyle bir akıl, zekanın faaliyetiyle toplanan bilgilerin arkasındaki hikmeti görmekte, yani sadece kuru bilgi aşamasında kalmamaktadır; bir üst fakülte olarak fonksiyon görmektedir. Zeka gerçeği ve görünür realiteyi, akıl ise hakikati algılamak üzere yaratılmıştır. Yani sahaları farklıdır. Böylece, ancak niyeti hakikati arayıp bulmak olan kişiler bunu başarabilir, hakikate uygun kararlar alabilirler.

    Gerçek yalandan, iyi kötüden, doğru yanlıştan akl-ı selimle ayırt edilebilir, zeka ile değil. Zeka realiteyi tespit eder, akıl kişinin niyetine göre bu tespiti yorumlar ve kendince bir yere oturtur. Akıl, hislerin önünde tutulabilirse sağlıklı muhakeme yapabilir. Bunu başaran insanlar için hakikat tektir, değişmez. Aksi durumda insan sayısınca doğru ortaya çıkar. Bu yüzden “aklın yolu birdir” denilmiştir. Aklın kullanılamaması, nefsin ve hislerin onun önüne perde olmasından dolayıdır genellikle. Bu, peşin hükümlülük, şartlanmışlık ve nefsani, hissi tepki şeklinde tezahür eder. Hisler ise kalp ile alakalıdır. Kur’an, “Kalpleri vardır, hissetmezler.” derken, sıhhat ve selametini yitirmiş bir kalbi nazara verir.Burada bir diğer önemli husus, kalbin de bir şuur melekesiyle donatılmış olabileceğidir.

    Sonuçta zeka, aklın kullanılması için bir kapasitedir. Sonrası kişinin niyetine kalmıştır ve ona göre şekillenir.Bediüzzaman, hayatta dört önemli hakikate ulaştığını söyler; bunlardan biri de niyettin Niyet aslında kalbin meylidir ve akli muhakemenin yönünü ve sonucunu belirler.Yani, eğer kişinin niyeti hakikati aramak değilse, “kalp gözünün körelmesi” ifadesiyie anlatılmak istenen, akli muhakemenin dumura uğraması hali söz konusu demektir. Böyle bir durumda, kişinin çok zeki olmasının, hakikat adına ona kazandıracağı hiçbir şey yoktur.
    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet





+ Yorum Gönder