Konusunu Oylayın.: Peygamberimiz neden hicret etti?

5 üzerinden 3.67 | Toplam : 3 kişi
Peygamberimiz neden hicret etti?
  1. 16.Eylül.2013, 13:26
    1
    Misafir

    Peygamberimiz neden hicret etti?

  2. 29.Ekim.2013, 02:28
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,585
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 335
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Peygamberimiz neden hicret etti?




    Hicret neden yapıldı?
    Hicretin nedeni nedir?


    Sahabe-i kiram hazretlerinin önce Mekke’den Medine’ye daha sonra da dünyanın dört bir tarafına yaptıkları hicretleri hakkında öteden bu yana çok çeşitli şeyler söylenmiştir.


    Ben bunlara yeni bir şey ilave edecek değilim ama bunlar arasında önemli gördüğüm bir iki hususun dün ve bugün perspektifinde yeniden değerlendirilmesinin yerinde olduğunu düşünüyorum.

    Sahabe-i kiram, her şeyden önce Mekke’de dinî hayatlarını yaşama imkânı ve ölümüne deyip girdikleri o kudsî hakikatleri muhtaç gönüllere duyurma zemini bulamadıkları için hicret ettiler. Buraya bir şey ilave edebilirim: Bunun yanı sıra, bana göre onlar hicrete alışmak için hicret ettiler, gitmeye alışmak için gittiler. Çünkü Medine’ye yaptıkları bu hicret ve bu gitme bir ilk olsa da son olmayacaktı.

    Tabakat kitapları -ihtilaflı da olsa- Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) vefat ettiğinde yüz bin sahabe olduğunu kaydediyorlar. İbn Hacer, El-İsabe isimli eserinde on bin insandan bahsediyor ama o günkü toplum telakkileri açısından kadın ve çocukların pek çoğunun bu rakama dâhil edilmemiş olacağını hesaba katmak lazım. Kaldı ki o günkü toplumda kadınların sayısı erkeklerden az değildi, belki daha da çoktu. Çünkü savaşlarda büyük ölçüde ölenler erkeklerdi. Bugün yine tarihçilerin tespitlerine göre Medine mezarlarında on bin insan bulunuyor. Bu demektir ki yaklaşık doksan bin insan dünyanın değişik yerlerine din-i mübin-i İslam’ı anlatmak üzere çıkmış ve bir daha geri dönmemiş.

    Müthiş bir ruh, heyecan ve inancın göstergesi bu: Doksan bin insan ve dini i’lâ adına hicret... Bakın ülkemizin şanlı misafiri Ebu Eyyûb el-Ensari Hazretleri’ne. Yezid döneminde, yetmiş yaşını aşmış iken, at sırtında Medine’den İstanbul önlerine gelmiş. Hayatı boyunca o cepheden bu cepheye koşmuş, sıcak memleketlerde pişmiş bu insan, o uzun yola çocuklarının itirazına rağmen seve seve çıkıyor. İhtimal bu uzun yolculukta hastalanıyor ve İstanbul surları önünde vefat ediyor; ediyor ama vefatı öncesi tabakat kitaplarının kayıtlarına göre; “Beni elinizden geldiğince İstanbul içlerine doğru götürün. Götüremediğiniz yerde beni gömün. Ben Allah Resulü’nden, buranın mutlaka bir gün fethedileceğini duydum. İşte O’nun haber verdiği kahramanların, yiğitlerin kılıç seslerini, at kişnemelerini duymak istiyorum!” diyor.

    Binlercesi içinden sadece bir örnek bu. Benim inancıma göre hakiki manada hicreti, hicret derken kastettiğimiz o ulvî ve yüksek değeri gerçek hayatta temsil eden, canlandıran sahabe-i kiram olmuştur. Hatta bu hicret düşüncesi, inancı ve heyecanı onların içinde öyle bir seviyeye ulaşmıştı ki, hicret ettikleri yerden geriye dönmeyi ihanet saymışlardır. Sadece ziyaret için ülkelerine, vatanlarına, memleketlerine döndükleri zaman orada ölmeye, hicretlerini iptal edecek endişesi ile yaklaşmışlardır. Tarihte örneği var bunun. Mekke’den Medine’ye hicret eden ve Veda Haccı sırasında Mekke’de vefat eden Sa’d b. Havle’nin kaderi başkaları için hep endişe kaynağı olmuştur. Aynı hac esnasında ciddi şekilde rahatsızlanan Hazreti Sa’d b. EbiVakkas, bu endişesini kendisini ziyarete gelen Allah Resulü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) bildirince Efendimiz, ona ihbar-ı gayb nev’inden; “Sen daha yaşayacaksın. Allah senin elinle bazılarını aziz, bazıları zelil yapacak.” buyurmuş ve Hazreti Sa’d’ın endişesi izale olmuştu.

    Cihad ve Niyetle Ulaşılan Seviye

    Sahabe sonrasına gelince; o günden bu yana farklı seviyelerde ve şekillerde de olsa hicret hiç kesintiye uğramamıştır. Gerçi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke fethinden dönerken; “Mekke fethedildikten sonra hicret yoktur; fakat cihat ve niyet vardır.” buyurmuştur. Ama bu, o ilk kutluların gerçekleştirdiği Mekke’den Medine’ye olan hicrettir. Dolayısıyla yukarıda belirttiğimiz gibi farklı şekil ve seviyelerde hicret hiç durmadan devam etmiştir. Zaten bu hicretler olmasaydı İslam’ın dünyanın dört bir yanına ulaşması mümkün olur muydu? Demek tarih boyunca Müslümanlar Peygamberlerinden tevarüs ettikleri o hicret düşüncesini koruma, yaşama ve yaşatmada fevkalade hassas hareket etmişler.

    Ben zannediyorum ki aynı duygu ve düşünce bir yönüyle günümüzde de yaşanıyor ve yaşatılıyor. Benim birçok yerde kudsiler kadrosu dediğim bu insanlar dünyanın dört bir yanına arkalarına dönmeden gidiyorlar. Pekâlâ, gayeleri ne? Mensup oldukları milletin, kültürün ve dinin değerlerini muhtaç gönüllere duyurmak. Evet, bu gaye uğrunda dünyevî nice imkânları terk eden ve tıpkı sahabe misali bir daha geriye dönmeyi düşünmeyen, geriye dönmeyi döneklik sayan sayıları meçhul nice insanlar var bugün.

    Fakat hiç kimse bunu kendinden bilmemeli. Kendinden bilme, her şeyden önde Allah’a karşı ciddi bir saygısızlıktır. Zira akılları bu istikamette ikna eden O. Gönülleri bu ruh ve heyecanla dolduran O. Eğer O’nun ilkâ buyurduğu bu inanç, bu duygu, bu düşünce olmasaydı, bir his ve heyecan tufanı halinde onların gönüllerinde esmeseydi bu tablo gerçekleşir miydi? Bizler bu inanç ve heyecanı onların gönüllerinde hâsıl edebilir miydik?

    1- Hakiki manada hicreti, hicret derken kastettiğimiz o ulvi ve yüksek değeri gerçek hayatta temsil eden, sahabe-i kiram olmuştur.

    2- Sahabe, sadece ziyaret için memleketlerine döndükleri zaman orada ölmeye, hicretlerini iptal edecek endişesi ile yaklaşmışlardır.

    3- Bugün de gönül verdiği dava uğrunda hicret eden ve sahabe misali bir daha geriye dönmeyi düşünmeyen, meçhul nice kudsiler var.
    Kaynak zaman


  3. 29.Ekim.2013, 02:28
    2
    Moderatör



    Hicret neden yapıldı?
    Hicretin nedeni nedir?


    Sahabe-i kiram hazretlerinin önce Mekke’den Medine’ye daha sonra da dünyanın dört bir tarafına yaptıkları hicretleri hakkında öteden bu yana çok çeşitli şeyler söylenmiştir.


    Ben bunlara yeni bir şey ilave edecek değilim ama bunlar arasında önemli gördüğüm bir iki hususun dün ve bugün perspektifinde yeniden değerlendirilmesinin yerinde olduğunu düşünüyorum.

    Sahabe-i kiram, her şeyden önce Mekke’de dinî hayatlarını yaşama imkânı ve ölümüne deyip girdikleri o kudsî hakikatleri muhtaç gönüllere duyurma zemini bulamadıkları için hicret ettiler. Buraya bir şey ilave edebilirim: Bunun yanı sıra, bana göre onlar hicrete alışmak için hicret ettiler, gitmeye alışmak için gittiler. Çünkü Medine’ye yaptıkları bu hicret ve bu gitme bir ilk olsa da son olmayacaktı.

    Tabakat kitapları -ihtilaflı da olsa- Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) vefat ettiğinde yüz bin sahabe olduğunu kaydediyorlar. İbn Hacer, El-İsabe isimli eserinde on bin insandan bahsediyor ama o günkü toplum telakkileri açısından kadın ve çocukların pek çoğunun bu rakama dâhil edilmemiş olacağını hesaba katmak lazım. Kaldı ki o günkü toplumda kadınların sayısı erkeklerden az değildi, belki daha da çoktu. Çünkü savaşlarda büyük ölçüde ölenler erkeklerdi. Bugün yine tarihçilerin tespitlerine göre Medine mezarlarında on bin insan bulunuyor. Bu demektir ki yaklaşık doksan bin insan dünyanın değişik yerlerine din-i mübin-i İslam’ı anlatmak üzere çıkmış ve bir daha geri dönmemiş.

    Müthiş bir ruh, heyecan ve inancın göstergesi bu: Doksan bin insan ve dini i’lâ adına hicret... Bakın ülkemizin şanlı misafiri Ebu Eyyûb el-Ensari Hazretleri’ne. Yezid döneminde, yetmiş yaşını aşmış iken, at sırtında Medine’den İstanbul önlerine gelmiş. Hayatı boyunca o cepheden bu cepheye koşmuş, sıcak memleketlerde pişmiş bu insan, o uzun yola çocuklarının itirazına rağmen seve seve çıkıyor. İhtimal bu uzun yolculukta hastalanıyor ve İstanbul surları önünde vefat ediyor; ediyor ama vefatı öncesi tabakat kitaplarının kayıtlarına göre; “Beni elinizden geldiğince İstanbul içlerine doğru götürün. Götüremediğiniz yerde beni gömün. Ben Allah Resulü’nden, buranın mutlaka bir gün fethedileceğini duydum. İşte O’nun haber verdiği kahramanların, yiğitlerin kılıç seslerini, at kişnemelerini duymak istiyorum!” diyor.

    Binlercesi içinden sadece bir örnek bu. Benim inancıma göre hakiki manada hicreti, hicret derken kastettiğimiz o ulvî ve yüksek değeri gerçek hayatta temsil eden, canlandıran sahabe-i kiram olmuştur. Hatta bu hicret düşüncesi, inancı ve heyecanı onların içinde öyle bir seviyeye ulaşmıştı ki, hicret ettikleri yerden geriye dönmeyi ihanet saymışlardır. Sadece ziyaret için ülkelerine, vatanlarına, memleketlerine döndükleri zaman orada ölmeye, hicretlerini iptal edecek endişesi ile yaklaşmışlardır. Tarihte örneği var bunun. Mekke’den Medine’ye hicret eden ve Veda Haccı sırasında Mekke’de vefat eden Sa’d b. Havle’nin kaderi başkaları için hep endişe kaynağı olmuştur. Aynı hac esnasında ciddi şekilde rahatsızlanan Hazreti Sa’d b. EbiVakkas, bu endişesini kendisini ziyarete gelen Allah Resulü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) bildirince Efendimiz, ona ihbar-ı gayb nev’inden; “Sen daha yaşayacaksın. Allah senin elinle bazılarını aziz, bazıları zelil yapacak.” buyurmuş ve Hazreti Sa’d’ın endişesi izale olmuştu.

    Cihad ve Niyetle Ulaşılan Seviye

    Sahabe sonrasına gelince; o günden bu yana farklı seviyelerde ve şekillerde de olsa hicret hiç kesintiye uğramamıştır. Gerçi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke fethinden dönerken; “Mekke fethedildikten sonra hicret yoktur; fakat cihat ve niyet vardır.” buyurmuştur. Ama bu, o ilk kutluların gerçekleştirdiği Mekke’den Medine’ye olan hicrettir. Dolayısıyla yukarıda belirttiğimiz gibi farklı şekil ve seviyelerde hicret hiç durmadan devam etmiştir. Zaten bu hicretler olmasaydı İslam’ın dünyanın dört bir yanına ulaşması mümkün olur muydu? Demek tarih boyunca Müslümanlar Peygamberlerinden tevarüs ettikleri o hicret düşüncesini koruma, yaşama ve yaşatmada fevkalade hassas hareket etmişler.

    Ben zannediyorum ki aynı duygu ve düşünce bir yönüyle günümüzde de yaşanıyor ve yaşatılıyor. Benim birçok yerde kudsiler kadrosu dediğim bu insanlar dünyanın dört bir yanına arkalarına dönmeden gidiyorlar. Pekâlâ, gayeleri ne? Mensup oldukları milletin, kültürün ve dinin değerlerini muhtaç gönüllere duyurmak. Evet, bu gaye uğrunda dünyevî nice imkânları terk eden ve tıpkı sahabe misali bir daha geriye dönmeyi düşünmeyen, geriye dönmeyi döneklik sayan sayıları meçhul nice insanlar var bugün.

    Fakat hiç kimse bunu kendinden bilmemeli. Kendinden bilme, her şeyden önde Allah’a karşı ciddi bir saygısızlıktır. Zira akılları bu istikamette ikna eden O. Gönülleri bu ruh ve heyecanla dolduran O. Eğer O’nun ilkâ buyurduğu bu inanç, bu duygu, bu düşünce olmasaydı, bir his ve heyecan tufanı halinde onların gönüllerinde esmeseydi bu tablo gerçekleşir miydi? Bizler bu inanç ve heyecanı onların gönüllerinde hâsıl edebilir miydik?

    1- Hakiki manada hicreti, hicret derken kastettiğimiz o ulvi ve yüksek değeri gerçek hayatta temsil eden, sahabe-i kiram olmuştur.

    2- Sahabe, sadece ziyaret için memleketlerine döndükleri zaman orada ölmeye, hicretlerini iptal edecek endişesi ile yaklaşmışlardır.

    3- Bugün de gönül verdiği dava uğrunda hicret eden ve sahabe misali bir daha geriye dönmeyi düşünmeyen, meçhul nice kudsiler var.
    Kaynak zaman





+ Yorum Gönder