Konusunu Oylayın.: Kınamanın islam dinindeki hükmü nedir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Kınamanın islam dinindeki hükmü nedir?
  1. 28.Ağustos.2013, 18:05
    1
    Misafir

    Kınamanın islam dinindeki hükmü nedir?

  2. 28.Ağustos.2013, 18:32
    2
    umutlucan
    Sadece ALLAH'a kul olun

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 13.Mayıs.2013
    Üye No: 101338
    Mesaj Sayısı: 1,441
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 15

    Cevap: Kınamanın islam dinindeki hükmü nedir?




    kınama derken hangi konularda konularıda yazarsanız yardımcı oluruz inşaALLAH

    ama biraz geniş bir soru sormussunuz 2 3 satırla anlatılacak sey degil :
    en azından bn böle diyorum..

    iyi gnler


  3. 28.Ağustos.2013, 18:32
    2
    Sadece ALLAH'a kul olun



    kınama derken hangi konularda konularıda yazarsanız yardımcı oluruz inşaALLAH

    ama biraz geniş bir soru sormussunuz 2 3 satırla anlatılacak sey degil :
    en azından bn böle diyorum..

    iyi gnler


  4. 28.Ağustos.2013, 18:37
    3
    find
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Mayıs.2007
    Üye No: 802
    Mesaj Sayısı: 732
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 9

    Cevap: Kınamanın islam dinindeki hükmü nedir?

    islamda kınama

    Hz. Peygamber (s.a.s) "Din kardeşini, bir suçundan dolayı ayıplayan kimse, o suçu kendisi de işlemedikçe ölmez" (Tirmizî, Kıyamet, 53) buyurarak, müslümanların, hatalarından dolayı birbirlerini kınamaları ve hor görmelerinin, kendileri için ne derece kötü bir sonuca yol açtığına dikkat çekmiştir.



    Ey müminler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir.

    Bu ayetle ilgili olarak bir çok nüzul sebebi rivayet edilmiştir.

    1. Temim oğullarından bir kısım insanların, Bilal-i Habeşi, Selman Farisi, Ammar, Habbab ve Füheyre gibi bazı sahabeleri alaya almaları üzerine inmiştir.

    2. Peygamber (s.a.v.)’in zevcelerinden bir kısmının boyu kısa olan diğer bir zevcesini yani Ümmü Seleme’yi ayıplamaları üzerine inmiştir.

    3. Bir defasında Safiye binti Huyey, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e geldi ve kadınların kendisini Yahudi kızı diyerek ayıpladıklarını bildirdi. Peygamber (s.a.v.) de: ‘’Babam Harun, amcam Musa ve eşim de Muhammed’dir deseydin ya’’ buyurmuştur. Ayet bu olay üzerine inmiştir.

    Bu ayette üç şeyi yasaklamaktadır: Alay etmek, ayıplamak, kusur aramak ve kötü lakap takmak.

    Alay Etmek

    Bir müminin diğer bir mümini alaya alması, onu küçümsemesi ve hakir görmesi haramdır. Zira, hakarete uğrayan kümse Allah katında daha sevimli ve mertebesi daha üstün olabilir.142 Allah (c.c.) bütün alay çeşitlerini men etmiştir. Hiçbir mümin diğer bir mümini fakirliği veya işlediği günahından dolayı alaya alması helal değildir.143

    İslam, ideal cemiyet nizamı, yüce bir edep ve ahlaka sahiptir. Bu nizamda her ferdin bir şahsiyeti vardır ki, buna dokunulamaz. Ferdin haysiyeti, toplumun haysiyetidir. Herhangi bir ferde tecavüz bizzat insanın kendine tecavüzü gibidir. Çünkü İslam toplumu bir bütündür…144

    Müminlerin birbirlerine karşı davranışlarında, aralarında hiç kimseyi alaya almamaları, Allah’ın emrettiği hususlardan bir tanesidir. İnsanlarla alay etmek, onları küçük görmek demektir. Halbuki insanları küçük görmek dinen yasaklanmıştır. Peygamberimiz (s.a.v.) ‘’Bir kişiye müslüman kardeşini küçük görmesi şer olarak yeter’’145 buyurmuştur.

    Yüce Allah ‘’İnsanları diliyle çekiştiren, kaş ve gözüyle işaretler yapıp alay eden her fesad kişinin vay haline’’146 buyurarak alaycı insanların akıbetinin kötü olacağını ‘’alay edene elem verici azap verileceğini’’147 ve bunun kafirlerin bir vasfı olduğunu148 bildirmiştir.

    Ayette geçen kavm kelimesi aslında kaimin çoğuludur. İş gören, kendini savunmaya kalkışabilecek erkek topluluğu demektir.149

    Ayıplamak

    “Kendi kendinizi ayıplamayın’’ ayeti kardeşliği bazen ikinci etkendir.

    Lezm, kusur, araştırmak gıybet etmek, ayıplamak, kaş-göz işaretleriyle yermek, incitmek, bir insanın yüzüne karşı eğlenmek veya onu dil ile yaralamak manasına gelir.

    Taberi, bu ayeti ‘’kendi kendinizi öldürmeyin’’ ayetiyle izah eder ve ‘’bazınız bazınızı öldürmesin’’ demektir.

    Kurtubi ise: ‘’kendi kendinize selam verin’’ mealindeki ayetle açıklar ve ‘’bazının bazınıza selam versin’’ demektir.

    O zaman ‘’kendi kendinizi ayıplamayın’’ demek, biriniz diğerinizi ayıplamasın demek olur. Çünkü kardeşin kardeşi ayıplaması kendisine döner. Bu durumda ayıplayan, dolaylı olarak ayıplanan durumuna düşer.

    Alusi, ‘’birbirinizi ayıplamayın, sonra ayıplanan kendiniz olursunuz’’ demiştir.

    Bir insanın annesine sövmesi büyük günahlardandır. Bu nasıl olur diye soran sahabeye Hz. Peygamber: ‘’Bir insan başkasının annesine söverse, o da onun annesine söver. Dolayısıyla kendi annesine sövmüş olur’’159 cevabını vermiştir. Bir insan kalbi kötülükle dolu olmadıkça başkasına bir şey söylemez. Bu bakımdan kişinin kalbinin kötülükle dolu olması bile başlı başına bir kusurdur. Dolayısıyla nefsini kötülüğün yuvası haline getiren bir kimse, başkalarını tenkit ederse, onları da kendisini tenkit etmesi için davet etmiştir.

    İnsanları alay etmeye iten psikolojik faktör içinde, büyüklenme, kendini beğenme, karşısındakini küçük görme ve kusurlu görme gibi hal ve duygulardır. ‘’Biriniz diğerinizi karalamayın’’ şeklindeki cümlenin lafzi karşılığı ‘’kendi kendinizi karalamayın’’ şeklindedir.

    Müminlerin kardeş olduğu ilan edildikten sonra birinin diğerini karalaması, kişinin kendini karalaması gibi kabul edilmiştir. Mümin müminin kardeşidir. Bundan dolayı onun bir ayıbı ortaya çıkarsa onu örtmelidir. Eğer böyle yaparsa Allah da onun ayıbını örter. Kim bu vasfa haiz olursa, toprağa gömülmüş ola bir kız dirilmiş gibi olur.

    Kötü Lakap Takmak

    ‘’Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın’’ ayeti, kardeşliği bozan üçüncü etkendir. Bu ayet Beni Seleme kabilesi hakkında inmiştir. Peygamber (s.a.v.) bize elçi olarak geldiğinde her birimizin iki veya üç adı vardı. Bir defasında Hz. Peygamber bir adama ‘’ya falan, ya fulan’’ diye seslenmeye başladı. Orada bulunan insanlar da ‘’öyle demeyin ya Rasulallah, o bu isimden hoşlanmaz’’ dediler. Bunun üzerine de kötü lakaplarla çağırmayı yasaklayan ayet indi.

    Yasaklanan lakap, hoşa gitmeyen, kusur ortaya koyan, yere ve onur kıran lakaplardır. Sevilen ve şeref veren lakaplar ise yasak değildir. Müminin mümin üzerindeki hakkından biri de onu en sevdiği ismiyle çağırmasıdır.

    ‘’İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir.’’

    Bu ayetle ilgili olarak çeşitli izahlar yapılmıştır:

    1. İman ile fıskın bir arada bulunması çirkin kabul edilmiştir. Çünkü iman, fıska mani olur.

    2. Müslümanların, Yahudilikten dönüp iman edenlere hakaret etmesini dile getirir. Şöyle ki, bazı müslümanlar, yeni islama girenlere ya Yahudi, diye hitap etmişler, Yüce Allah da bu tür ifadeleri yasaklamıştır. Sanki ‘’iman etmiş bir insanı fısk ile anmanız ne çirkin bir iştir’’ demektir.

    3. Bu ifade ile her halde, fasık olan mümin olarak kabul edilmemiştir.

    Bir mümine kötü dilli olmak ve bu özelliğiyle etrafa ün salmak yakışmaz. Fakat başkalarıyla alay etmek ve onlara kötü lakaplar takmakla ünlü olmak, her bakımdan bir kafire yakışır. Oysa bir müminin Allah’a, O’nun Rasulüne ve ahirete inandıktan sonra bu tür kötü vasıflarla meşhur olmasından, ölmesi daha hayırlıdır.

    Bir mümine fısk işlemek yakışmaz. Bu onun için çirkin bir iştir. Bundan dolayı ‘’ İnanıp da imanlarına herhangi bir haksızlık bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır’’ mealindeki ayet, imana zulüm karıştırmamayı teşvik etmektedir.

    ‘’Kim tevbe etmezse işte onlar zalimdirler.’’

    Bu ayeti iki şekilde açıklamak gerekir:

    1. Alay etmek, ayıplamak, çirkin lakap takmak günah olduğu için bunlara tevbe etmek vaciptir. Kimde tevbe etmezse, işte o zalimdir. Çünkü yaptıklarıyla hem insanlara, hem de kendi nefsine zulmetmiş olur. Dolayısıyla da ahiret azabını hak eder.

    2. Ayette zikredilen yasaklar, küçük günahlardır. Bir defa yapmakla zalim veya fasık olunmaz. Ancak kim bunları terk etmez, işlemeye devam eder ve adet haline getirirse zalim olur.

    İnsana fısk sıfatı kazandırabilecek olan her tür günahlara dalmamak gerekir. Şayet dalınırsa, vakit kaybetmeden tevbe etmek gerekir.

    Sû-i Zanda Bulunmak

    Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.

    Yüce Allah, bu ayetle kardeşliği yok eden üç davranışı yasaklamıştır:

    Sû-i zanda bulunmak, kusur araştırmak ve gıybet etmek.

    ‘’Zan’’ kelimesi ima ve işaretle hasıl olan ve hakikat ifade etmeyen bilgiye denir. Kur’an-ı Kerim’de ‘’ Onların çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz. Allah onların yapmakta olduklarını pek iyi bilendir’’ buyurulmaktadır. Bu ayetten de anlaşıldığı gibi zan, kesin bilgi ifade etmeyip sadece sanmaktan ibarettir.

    Burada ‘’kesiran’’ denmekle hayırlı olan zanlar hariç tutulmuştur. Bundan bazı zanların günah, bazı zanların ise günah olmadığı neticesi çıkmaktadır. Bu sebeple, ya kötü olur, ya iyi. Bu ayette yasaklanan kötü zandır. Çükü bunda günaha girme korkusu vardır. Kaçınmak gerekir. Hakkında kesin bilgimiz olmayan bir kimseye, sû-i zanda bulunmak haramdır.çünkü bu töhmete sahip olmaktadır. Töhmet ise, kaçınılması gereken bir durundur. Ancak açıkça günah işleyenler hakkında sû-i zanda bulunmak müstesnadır.

    Sû-i zandan sakınmak bir görev olduğu gibi insanların sû-i zannına vesile olabilecek hareketlerden sakınmak da bir görevdir. Çünkü başkalarına sebep olmak, o işi yapmış gibi olmak sayılır.

    Peygamber (s.a.v.)’in hanımlarından Hz. Safiye diyor ki:

    ‘’Rasulullah (s.a.v.) Üsame İbn Zeyd’in evinde itikafa girmiştir. Geceleyin kendisini ziyarete gittim ve onla sohbet ettim. Sonra da kaklım eve döndüm. Rasulullah (s.a.v.) de beni uğurlamak için kalktı. Bu esnada ensardan iki kişi yoldan geçerken Rasulullah’ı görünce koşmaya başladılar. Peygamber (s.a.v.) onlara: ‘’Ağır gidin, O, Huyey’in kızı Safiyye’dir’’ buyurdu. O iki adam: ‘’Sübhanallah! Ya Rasulallah!’’ dediler. Hz. Peygamber de onlara şöyle dedi: ‘’Şeytan insanın vücudunda kanın dolaştığı gibi dolaşır. Bundan dolayı kalbinize bir şey (veya şer) atmasından korktum.’’

    Hz. Peygamber (s.a.v.) gecenin karanlığında hanımını uğurlarken, kendisini hanımıyla beraber görenleri durdurmuş, yanındaki kadının yabancı birisi olmayıp kendi hanımı olduğunu kendilerine bildirerek onların sû-i zanna kapılmasına mani olmuştur.

    Zannı hüküm itibarıyla dört kısımda incelemek mümkündür.

    1. Mubah olan zan: Bir insanın dünya işlerini ve rızkını kazanma yollarını düşünmesi gibi.

    2. Vacip olan zan: Kat-i delil bulunmayan ameli meselelerde zanni delil ile amel etmek gibi.

    3. Haram olan zan. İlahi meselelerle Peygamberliğe ait meselelerde zan haramdır. Bunlara kat-i olarak inanmak gerekir.

    4. Mendup olan zan: Zannedilende fısk zahir olursa şerrinden korunmak maksadıyla sû-i zanda bulunmak menduptur.

    2e. Kusur Araştırmak

    ‘’Birbirinizin kusurunu araştırmayın.’’

    Hz. Peygamber (s.a.v.) kusur araştırma hususunda şöyle buyurmuşlardır:

    ‘’ Ey dilleriyle iman etmiş, ancak iman kalplerine tam olarak yerleşmemiş olan insanlar! Müslümanlara eziyet etmeyin, onları ayıplamayın, kusurlarını araştırmayın, küm bir müslüman kardeşinin kusurunu araştırırsa, Allah da onun kusurunu araştırır. Fakat Allah kimin kusurunu araştırırsa evinin içinde bile olsa onu rezil eder. Bu hadisi rivayet eden Abdullah İbn Ömer (r.a.) bir gün Kabe’ye bakıp şöyle demiştir: ‘’Nede büyüksün. Sana karşı hürmet de çok büyük, fakat Allah indinde müminin şerefi senden çok daha büyüktür.’’

    Tecessüs lafzı, daha çok kötülükleri, kusurları araştırmak için kullanılan bir tabirdir. Müminlerin eksikliklerini bulmak, açık delil ve işaretler elde ederek zan ve yakin delil meydana getirmektir.

    Bir insanın kusurunu araştırmak onun şeref ve haysiyetini ayaklar altına almak demektir. Halbuki İslam, insanların bütün haklarını koruma altına almıştır.

    ‘’Birbirinize haset ve buğz etmeyiniz, birbirinize sırt çevirmeyiniz. Biriniz diğerinizin alış-verişi üzerine fiyat artırmasın. Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, ona yardımını esirgemez, onu küçük düşürmez. (Göğsünü işaret ederek üç defa) takva işte buradadır. Bir insana müslüman kardeşini küçük görmesi şer olarak yeter. Müslümanın müslümana karşı malı ve ırzı haramdır.’’

    İşte bu hadis, bir müslümanın kusurunu araştırmanın ne kadar çirkin bir iş olduğunu göstermektedir. Bundan dolayı başkalarının kusurlarını araştırmaktan vazgeçmek gerekir. Herkesin kendi hata ve eksiklerini düzeltme yoluna gitmesi lazımdır.

    Şüphesiz kusur ve ayıpların peşine düşüp onları açığa vurmak İslam toplumunda huzursuzluk meydana getiren bir ok kötülüklere sebep olur. Bu da müminler arasındaki kardeşliği zedeler. Toplumda birlik kurulmaz.

    Allah’ın emrettiği her şey, insanlar arası ilişkileri düzenler ve barışı sağlar. İlişkilerin düzenli hale gelmesi ise din ve dünyanın selameti demektir.

    Gıybet Etmek

    ‘’Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin.’’

    ‘’Gıybet’’ bir müslümanın diğer bir müslümanı arakasından hoşuna gitmeyecek şekilde anmasıdır. Hz. Peygamber’e eziyet nedir? diye sorulmuş O da: ‘’Kardeşini hoşlanmayacağı bir şeyle zikretmendir. Şayet söylediğin şey onda varsa gıybet; yoksa iftira etmiş olursun’’ buyurmuştur.

    Hadis-i şerifte geçen ‘’zikr’’ anma, gerek açık bir şekilde, gerekse mecaz yoluyla olsun fark etmez. Yani sadece dil ile anmaktan vazgeçmek yetmez. İşaret gibi açık olmayan yollarla da gıybet etmekten sakınılmalıdır. Hoşlanmayacağı bir şeyle anma demek, genel bir ifadedir. Bu ifade bir müslümanı dininde, dünyasında, ahlakında vb. her hususta eziyet etmemeyi gerektirir.

    Gıybet; gıybet edilene ulaşılmazsa, gıybet sahibi hem kendisi; hem de gıybetini ettiği kimse hakkında tevbe ve istiğfarda bulunmalıdır. Bu tür gıybette tevbe ve istiğfarın yeterli olduğunu söyleyenler gibi, mutlaka helalleşmesi gerektiğini söyleyenler de vardır.

    Gıybet, ölü kardeş eti yemek kadar kötüdür. Bu kadar çirkin bir adetten müminler uzak durmalıdır.

    Müminin şerefi koruma altındadır. İşte bu ayet şeref ve haysiyetin dokunulmazlığına işaret eder. Peygamberimiz (s.a.v.) kim bir müslümana şeref ve haysiyetine dokunulduğu zaman yardım etmezse, yardıma muhtaç olduğu bir anda da Allah ona yardım etmez. Kim de ırz ve namusuna dokunulduğu zaman bir mümine yardım ederse, yardıma muhtaç olduğu bir anda Allah da ondan yardımını esirgemez. Bitin Müslümanların birbirlerine karşı malı, ırzı, (şahsiyeti ve şerefi) ve kanı haramdır.

    Şu kimselerin gıybetinim yapılmasında her hangi bir mahsur yoktur:

    1. Zalimin gıybeti yoktur. Mesela zulme uğramış birisi, kedisine zulmeden kişiyi hakime şikayet edebilir ve bu gıybet sayılmaz.

    2. kötülüklerle meşhur olan birisinin, kötülüğüne mani olmak için gıybeti yapılabilir.

    3. Müftüden fetva sormak için, bir insandan bahsetmek gıybet sayılmaz.

    4. Şahitleri be hadis ravilerini araştırmak, onları cerh ve ta’dile tabi tutmak gıybet sayılmaz.

    5. Fasık olanların gıybeti yoktur. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: ‘’Kim üzerinden haya örtüsünü atarsa, artık onun gıybeti olmaz.

    Gıybet, fertler ve aileler arsındaki bağları koparır ve onları birbirine düşman eder.

    ‘’O halde Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.’’

    ‘’Tevvab’’ ismi, tevbesi çok manasında mübalağa ism-i fail olup üç özellik taşır.

    1. Kendisine tevbe eden ve yönelen kullar çok demektir.

    2. Tevbeleri öyle çok kabul eder ki, bu tevbe ile her günahı affedebilir. Hiç bir günahkarın tevbe ile affolunmayacak herhangi bir günahı düşünülemez. Zira en büyük günah şirktir. Tevbe ve iman ile Allah onu da affeder. ‘’Allah kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz mealindeki ayet, tevbe etmeyenler hakkındadır.

    3. Tevbeyi kabul etmede çok isteklidir. Öyle ki, tevbe eden bir günahkarı hiç günah işlememiş gibi yapıp rahmetiyle mutlu kılar. Tevbeyi kabul, rahmetinin eseri olduğu gibi, gıybeti,

    Selam ve dua ile


  5. 28.Ağustos.2013, 18:37
    3
    Devamlı Üye
    islamda kınama

    Hz. Peygamber (s.a.s) "Din kardeşini, bir suçundan dolayı ayıplayan kimse, o suçu kendisi de işlemedikçe ölmez" (Tirmizî, Kıyamet, 53) buyurarak, müslümanların, hatalarından dolayı birbirlerini kınamaları ve hor görmelerinin, kendileri için ne derece kötü bir sonuca yol açtığına dikkat çekmiştir.



    Ey müminler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir.

    Bu ayetle ilgili olarak bir çok nüzul sebebi rivayet edilmiştir.

    1. Temim oğullarından bir kısım insanların, Bilal-i Habeşi, Selman Farisi, Ammar, Habbab ve Füheyre gibi bazı sahabeleri alaya almaları üzerine inmiştir.

    2. Peygamber (s.a.v.)’in zevcelerinden bir kısmının boyu kısa olan diğer bir zevcesini yani Ümmü Seleme’yi ayıplamaları üzerine inmiştir.

    3. Bir defasında Safiye binti Huyey, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e geldi ve kadınların kendisini Yahudi kızı diyerek ayıpladıklarını bildirdi. Peygamber (s.a.v.) de: ‘’Babam Harun, amcam Musa ve eşim de Muhammed’dir deseydin ya’’ buyurmuştur. Ayet bu olay üzerine inmiştir.

    Bu ayette üç şeyi yasaklamaktadır: Alay etmek, ayıplamak, kusur aramak ve kötü lakap takmak.

    Alay Etmek

    Bir müminin diğer bir mümini alaya alması, onu küçümsemesi ve hakir görmesi haramdır. Zira, hakarete uğrayan kümse Allah katında daha sevimli ve mertebesi daha üstün olabilir.142 Allah (c.c.) bütün alay çeşitlerini men etmiştir. Hiçbir mümin diğer bir mümini fakirliği veya işlediği günahından dolayı alaya alması helal değildir.143

    İslam, ideal cemiyet nizamı, yüce bir edep ve ahlaka sahiptir. Bu nizamda her ferdin bir şahsiyeti vardır ki, buna dokunulamaz. Ferdin haysiyeti, toplumun haysiyetidir. Herhangi bir ferde tecavüz bizzat insanın kendine tecavüzü gibidir. Çünkü İslam toplumu bir bütündür…144

    Müminlerin birbirlerine karşı davranışlarında, aralarında hiç kimseyi alaya almamaları, Allah’ın emrettiği hususlardan bir tanesidir. İnsanlarla alay etmek, onları küçük görmek demektir. Halbuki insanları küçük görmek dinen yasaklanmıştır. Peygamberimiz (s.a.v.) ‘’Bir kişiye müslüman kardeşini küçük görmesi şer olarak yeter’’145 buyurmuştur.

    Yüce Allah ‘’İnsanları diliyle çekiştiren, kaş ve gözüyle işaretler yapıp alay eden her fesad kişinin vay haline’’146 buyurarak alaycı insanların akıbetinin kötü olacağını ‘’alay edene elem verici azap verileceğini’’147 ve bunun kafirlerin bir vasfı olduğunu148 bildirmiştir.

    Ayette geçen kavm kelimesi aslında kaimin çoğuludur. İş gören, kendini savunmaya kalkışabilecek erkek topluluğu demektir.149

    Ayıplamak

    “Kendi kendinizi ayıplamayın’’ ayeti kardeşliği bazen ikinci etkendir.

    Lezm, kusur, araştırmak gıybet etmek, ayıplamak, kaş-göz işaretleriyle yermek, incitmek, bir insanın yüzüne karşı eğlenmek veya onu dil ile yaralamak manasına gelir.

    Taberi, bu ayeti ‘’kendi kendinizi öldürmeyin’’ ayetiyle izah eder ve ‘’bazınız bazınızı öldürmesin’’ demektir.

    Kurtubi ise: ‘’kendi kendinize selam verin’’ mealindeki ayetle açıklar ve ‘’bazının bazınıza selam versin’’ demektir.

    O zaman ‘’kendi kendinizi ayıplamayın’’ demek, biriniz diğerinizi ayıplamasın demek olur. Çünkü kardeşin kardeşi ayıplaması kendisine döner. Bu durumda ayıplayan, dolaylı olarak ayıplanan durumuna düşer.

    Alusi, ‘’birbirinizi ayıplamayın, sonra ayıplanan kendiniz olursunuz’’ demiştir.

    Bir insanın annesine sövmesi büyük günahlardandır. Bu nasıl olur diye soran sahabeye Hz. Peygamber: ‘’Bir insan başkasının annesine söverse, o da onun annesine söver. Dolayısıyla kendi annesine sövmüş olur’’159 cevabını vermiştir. Bir insan kalbi kötülükle dolu olmadıkça başkasına bir şey söylemez. Bu bakımdan kişinin kalbinin kötülükle dolu olması bile başlı başına bir kusurdur. Dolayısıyla nefsini kötülüğün yuvası haline getiren bir kimse, başkalarını tenkit ederse, onları da kendisini tenkit etmesi için davet etmiştir.

    İnsanları alay etmeye iten psikolojik faktör içinde, büyüklenme, kendini beğenme, karşısındakini küçük görme ve kusurlu görme gibi hal ve duygulardır. ‘’Biriniz diğerinizi karalamayın’’ şeklindeki cümlenin lafzi karşılığı ‘’kendi kendinizi karalamayın’’ şeklindedir.

    Müminlerin kardeş olduğu ilan edildikten sonra birinin diğerini karalaması, kişinin kendini karalaması gibi kabul edilmiştir. Mümin müminin kardeşidir. Bundan dolayı onun bir ayıbı ortaya çıkarsa onu örtmelidir. Eğer böyle yaparsa Allah da onun ayıbını örter. Kim bu vasfa haiz olursa, toprağa gömülmüş ola bir kız dirilmiş gibi olur.

    Kötü Lakap Takmak

    ‘’Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın’’ ayeti, kardeşliği bozan üçüncü etkendir. Bu ayet Beni Seleme kabilesi hakkında inmiştir. Peygamber (s.a.v.) bize elçi olarak geldiğinde her birimizin iki veya üç adı vardı. Bir defasında Hz. Peygamber bir adama ‘’ya falan, ya fulan’’ diye seslenmeye başladı. Orada bulunan insanlar da ‘’öyle demeyin ya Rasulallah, o bu isimden hoşlanmaz’’ dediler. Bunun üzerine de kötü lakaplarla çağırmayı yasaklayan ayet indi.

    Yasaklanan lakap, hoşa gitmeyen, kusur ortaya koyan, yere ve onur kıran lakaplardır. Sevilen ve şeref veren lakaplar ise yasak değildir. Müminin mümin üzerindeki hakkından biri de onu en sevdiği ismiyle çağırmasıdır.

    ‘’İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir.’’

    Bu ayetle ilgili olarak çeşitli izahlar yapılmıştır:

    1. İman ile fıskın bir arada bulunması çirkin kabul edilmiştir. Çünkü iman, fıska mani olur.

    2. Müslümanların, Yahudilikten dönüp iman edenlere hakaret etmesini dile getirir. Şöyle ki, bazı müslümanlar, yeni islama girenlere ya Yahudi, diye hitap etmişler, Yüce Allah da bu tür ifadeleri yasaklamıştır. Sanki ‘’iman etmiş bir insanı fısk ile anmanız ne çirkin bir iştir’’ demektir.

    3. Bu ifade ile her halde, fasık olan mümin olarak kabul edilmemiştir.

    Bir mümine kötü dilli olmak ve bu özelliğiyle etrafa ün salmak yakışmaz. Fakat başkalarıyla alay etmek ve onlara kötü lakaplar takmakla ünlü olmak, her bakımdan bir kafire yakışır. Oysa bir müminin Allah’a, O’nun Rasulüne ve ahirete inandıktan sonra bu tür kötü vasıflarla meşhur olmasından, ölmesi daha hayırlıdır.

    Bir mümine fısk işlemek yakışmaz. Bu onun için çirkin bir iştir. Bundan dolayı ‘’ İnanıp da imanlarına herhangi bir haksızlık bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır’’ mealindeki ayet, imana zulüm karıştırmamayı teşvik etmektedir.

    ‘’Kim tevbe etmezse işte onlar zalimdirler.’’

    Bu ayeti iki şekilde açıklamak gerekir:

    1. Alay etmek, ayıplamak, çirkin lakap takmak günah olduğu için bunlara tevbe etmek vaciptir. Kimde tevbe etmezse, işte o zalimdir. Çünkü yaptıklarıyla hem insanlara, hem de kendi nefsine zulmetmiş olur. Dolayısıyla da ahiret azabını hak eder.

    2. Ayette zikredilen yasaklar, küçük günahlardır. Bir defa yapmakla zalim veya fasık olunmaz. Ancak kim bunları terk etmez, işlemeye devam eder ve adet haline getirirse zalim olur.

    İnsana fısk sıfatı kazandırabilecek olan her tür günahlara dalmamak gerekir. Şayet dalınırsa, vakit kaybetmeden tevbe etmek gerekir.

    Sû-i Zanda Bulunmak

    Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.

    Yüce Allah, bu ayetle kardeşliği yok eden üç davranışı yasaklamıştır:

    Sû-i zanda bulunmak, kusur araştırmak ve gıybet etmek.

    ‘’Zan’’ kelimesi ima ve işaretle hasıl olan ve hakikat ifade etmeyen bilgiye denir. Kur’an-ı Kerim’de ‘’ Onların çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz. Allah onların yapmakta olduklarını pek iyi bilendir’’ buyurulmaktadır. Bu ayetten de anlaşıldığı gibi zan, kesin bilgi ifade etmeyip sadece sanmaktan ibarettir.

    Burada ‘’kesiran’’ denmekle hayırlı olan zanlar hariç tutulmuştur. Bundan bazı zanların günah, bazı zanların ise günah olmadığı neticesi çıkmaktadır. Bu sebeple, ya kötü olur, ya iyi. Bu ayette yasaklanan kötü zandır. Çükü bunda günaha girme korkusu vardır. Kaçınmak gerekir. Hakkında kesin bilgimiz olmayan bir kimseye, sû-i zanda bulunmak haramdır.çünkü bu töhmete sahip olmaktadır. Töhmet ise, kaçınılması gereken bir durundur. Ancak açıkça günah işleyenler hakkında sû-i zanda bulunmak müstesnadır.

    Sû-i zandan sakınmak bir görev olduğu gibi insanların sû-i zannına vesile olabilecek hareketlerden sakınmak da bir görevdir. Çünkü başkalarına sebep olmak, o işi yapmış gibi olmak sayılır.

    Peygamber (s.a.v.)’in hanımlarından Hz. Safiye diyor ki:

    ‘’Rasulullah (s.a.v.) Üsame İbn Zeyd’in evinde itikafa girmiştir. Geceleyin kendisini ziyarete gittim ve onla sohbet ettim. Sonra da kaklım eve döndüm. Rasulullah (s.a.v.) de beni uğurlamak için kalktı. Bu esnada ensardan iki kişi yoldan geçerken Rasulullah’ı görünce koşmaya başladılar. Peygamber (s.a.v.) onlara: ‘’Ağır gidin, O, Huyey’in kızı Safiyye’dir’’ buyurdu. O iki adam: ‘’Sübhanallah! Ya Rasulallah!’’ dediler. Hz. Peygamber de onlara şöyle dedi: ‘’Şeytan insanın vücudunda kanın dolaştığı gibi dolaşır. Bundan dolayı kalbinize bir şey (veya şer) atmasından korktum.’’

    Hz. Peygamber (s.a.v.) gecenin karanlığında hanımını uğurlarken, kendisini hanımıyla beraber görenleri durdurmuş, yanındaki kadının yabancı birisi olmayıp kendi hanımı olduğunu kendilerine bildirerek onların sû-i zanna kapılmasına mani olmuştur.

    Zannı hüküm itibarıyla dört kısımda incelemek mümkündür.

    1. Mubah olan zan: Bir insanın dünya işlerini ve rızkını kazanma yollarını düşünmesi gibi.

    2. Vacip olan zan: Kat-i delil bulunmayan ameli meselelerde zanni delil ile amel etmek gibi.

    3. Haram olan zan. İlahi meselelerle Peygamberliğe ait meselelerde zan haramdır. Bunlara kat-i olarak inanmak gerekir.

    4. Mendup olan zan: Zannedilende fısk zahir olursa şerrinden korunmak maksadıyla sû-i zanda bulunmak menduptur.

    2e. Kusur Araştırmak

    ‘’Birbirinizin kusurunu araştırmayın.’’

    Hz. Peygamber (s.a.v.) kusur araştırma hususunda şöyle buyurmuşlardır:

    ‘’ Ey dilleriyle iman etmiş, ancak iman kalplerine tam olarak yerleşmemiş olan insanlar! Müslümanlara eziyet etmeyin, onları ayıplamayın, kusurlarını araştırmayın, küm bir müslüman kardeşinin kusurunu araştırırsa, Allah da onun kusurunu araştırır. Fakat Allah kimin kusurunu araştırırsa evinin içinde bile olsa onu rezil eder. Bu hadisi rivayet eden Abdullah İbn Ömer (r.a.) bir gün Kabe’ye bakıp şöyle demiştir: ‘’Nede büyüksün. Sana karşı hürmet de çok büyük, fakat Allah indinde müminin şerefi senden çok daha büyüktür.’’

    Tecessüs lafzı, daha çok kötülükleri, kusurları araştırmak için kullanılan bir tabirdir. Müminlerin eksikliklerini bulmak, açık delil ve işaretler elde ederek zan ve yakin delil meydana getirmektir.

    Bir insanın kusurunu araştırmak onun şeref ve haysiyetini ayaklar altına almak demektir. Halbuki İslam, insanların bütün haklarını koruma altına almıştır.

    ‘’Birbirinize haset ve buğz etmeyiniz, birbirinize sırt çevirmeyiniz. Biriniz diğerinizin alış-verişi üzerine fiyat artırmasın. Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, ona yardımını esirgemez, onu küçük düşürmez. (Göğsünü işaret ederek üç defa) takva işte buradadır. Bir insana müslüman kardeşini küçük görmesi şer olarak yeter. Müslümanın müslümana karşı malı ve ırzı haramdır.’’

    İşte bu hadis, bir müslümanın kusurunu araştırmanın ne kadar çirkin bir iş olduğunu göstermektedir. Bundan dolayı başkalarının kusurlarını araştırmaktan vazgeçmek gerekir. Herkesin kendi hata ve eksiklerini düzeltme yoluna gitmesi lazımdır.

    Şüphesiz kusur ve ayıpların peşine düşüp onları açığa vurmak İslam toplumunda huzursuzluk meydana getiren bir ok kötülüklere sebep olur. Bu da müminler arasındaki kardeşliği zedeler. Toplumda birlik kurulmaz.

    Allah’ın emrettiği her şey, insanlar arası ilişkileri düzenler ve barışı sağlar. İlişkilerin düzenli hale gelmesi ise din ve dünyanın selameti demektir.

    Gıybet Etmek

    ‘’Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin.’’

    ‘’Gıybet’’ bir müslümanın diğer bir müslümanı arakasından hoşuna gitmeyecek şekilde anmasıdır. Hz. Peygamber’e eziyet nedir? diye sorulmuş O da: ‘’Kardeşini hoşlanmayacağı bir şeyle zikretmendir. Şayet söylediğin şey onda varsa gıybet; yoksa iftira etmiş olursun’’ buyurmuştur.

    Hadis-i şerifte geçen ‘’zikr’’ anma, gerek açık bir şekilde, gerekse mecaz yoluyla olsun fark etmez. Yani sadece dil ile anmaktan vazgeçmek yetmez. İşaret gibi açık olmayan yollarla da gıybet etmekten sakınılmalıdır. Hoşlanmayacağı bir şeyle anma demek, genel bir ifadedir. Bu ifade bir müslümanı dininde, dünyasında, ahlakında vb. her hususta eziyet etmemeyi gerektirir.

    Gıybet; gıybet edilene ulaşılmazsa, gıybet sahibi hem kendisi; hem de gıybetini ettiği kimse hakkında tevbe ve istiğfarda bulunmalıdır. Bu tür gıybette tevbe ve istiğfarın yeterli olduğunu söyleyenler gibi, mutlaka helalleşmesi gerektiğini söyleyenler de vardır.

    Gıybet, ölü kardeş eti yemek kadar kötüdür. Bu kadar çirkin bir adetten müminler uzak durmalıdır.

    Müminin şerefi koruma altındadır. İşte bu ayet şeref ve haysiyetin dokunulmazlığına işaret eder. Peygamberimiz (s.a.v.) kim bir müslümana şeref ve haysiyetine dokunulduğu zaman yardım etmezse, yardıma muhtaç olduğu bir anda da Allah ona yardım etmez. Kim de ırz ve namusuna dokunulduğu zaman bir mümine yardım ederse, yardıma muhtaç olduğu bir anda Allah da ondan yardımını esirgemez. Bitin Müslümanların birbirlerine karşı malı, ırzı, (şahsiyeti ve şerefi) ve kanı haramdır.

    Şu kimselerin gıybetinim yapılmasında her hangi bir mahsur yoktur:

    1. Zalimin gıybeti yoktur. Mesela zulme uğramış birisi, kedisine zulmeden kişiyi hakime şikayet edebilir ve bu gıybet sayılmaz.

    2. kötülüklerle meşhur olan birisinin, kötülüğüne mani olmak için gıybeti yapılabilir.

    3. Müftüden fetva sormak için, bir insandan bahsetmek gıybet sayılmaz.

    4. Şahitleri be hadis ravilerini araştırmak, onları cerh ve ta’dile tabi tutmak gıybet sayılmaz.

    5. Fasık olanların gıybeti yoktur. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: ‘’Kim üzerinden haya örtüsünü atarsa, artık onun gıybeti olmaz.

    Gıybet, fertler ve aileler arsındaki bağları koparır ve onları birbirine düşman eder.

    ‘’O halde Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.’’

    ‘’Tevvab’’ ismi, tevbesi çok manasında mübalağa ism-i fail olup üç özellik taşır.

    1. Kendisine tevbe eden ve yönelen kullar çok demektir.

    2. Tevbeleri öyle çok kabul eder ki, bu tevbe ile her günahı affedebilir. Hiç bir günahkarın tevbe ile affolunmayacak herhangi bir günahı düşünülemez. Zira en büyük günah şirktir. Tevbe ve iman ile Allah onu da affeder. ‘’Allah kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz mealindeki ayet, tevbe etmeyenler hakkındadır.

    3. Tevbeyi kabul etmede çok isteklidir. Öyle ki, tevbe eden bir günahkarı hiç günah işlememiş gibi yapıp rahmetiyle mutlu kılar. Tevbeyi kabul, rahmetinin eseri olduğu gibi, gıybeti,

    Selam ve dua ile





+ Yorum Gönder