Konusunu Oylayın.: Göklerde Kıyılan Nikâh “Zeyneb Binti Cahş” (r.a.)

5 üzerinden 3.40 | Toplam : 5 kişi
Göklerde Kıyılan Nikâh “Zeyneb Binti Cahş” (r.a.)
  1. 24.Temmuz.2013, 04:27
    1
    Misafir

    Göklerde Kıyılan Nikâh “Zeyneb Binti Cahş” (r.a.)






    Göklerde Kıyılan Nikâh “Zeyneb Binti Cahş” (r.a.) Mumsema Göklerde Kıyılan Nikâh “Zeyneb Binti Cahş” (r.a.) hakkında bir yazı yazar mısınız ?


  2. 24.Temmuz.2013, 04:27
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    Göklerde Kıyılan Nikâh “Zeyneb Binti Cahş” (r.a.) hakkında bir yazı yazar mısınız ?


    Benzer Konular

    - Zeyneb Binti Ali kimdir? Zeyneb binti Ali hayatı

    - Peygamber Efendimizin Hz. Zeyneb binti Cahş e ile Evlenmesi

    - Annemiz, Zeynep binti Cahş.

    - Zeynep binti Cahş Kimdir?

    - Zeyneb Binti Cahş (r.a)

  3. 24.Temmuz.2013, 05:20
    2
    islamdostu
    hizmetkar

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Temmuz.2008
    Üye No: 26997
    Mesaj Sayısı: 823
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 9

    Cevap: Göklerde Kıyılan Nikâh “Zeyneb Binti Cahş” (r.a.)




    Halime Demireşik Sayfayı yazdır!


    Göklerde Kıyılan Nikâh “Zeyneb Binti Cahş” (r.a.) -1-


    Rasûlullah’ın aynı adı taşıyan iki hanımından biri olan Zeyneb binti Cahş, Hicretin beşinci yılında, 35 yaşındayken Sevgili Peygamberimiz’le evlenmiştir.
    Zeyneb binti Cahş annemizin, Peygamber Efendimiz ile evliliği İslâm düşmanlarının çokça diline doladığı bir husustur. Biz, Zeyneb annemizin Peygamber Efendimiz ile evliliğine geçmeden önce, kısaca hayatına bir göz atalım:
    Âilesi
    Hazret-i Zeyneb binti Cahş annemiz, anne tarafından Hazret-i Peygamberimiz’le akrabadır. Annesi, Peygamber Efendimiz’in öz halası Ümeyye binti Abdulmuttalib’dir. Baba tarafından ise soyu şöyledir: Zeyneb bint-i Cahş b. Riâb b. Ya’mur b. Esed b. Hüzeyme’dir. Babası, Mekke’ye dışardan gelip yerleşmiştir.
    Zeyneb vâlidemiz, Mekke’de 588 yılında dünyaya gelmiştir. İlk olarak Peygamber Efendimiz’in tavsiyesi ile, Peygamberimizin azâtlı kölesi Zeyd bin Hârise ile evlenmiştir. Fakat aşağıda daha teferruatlıca anlatacak sebeplerle bu evlilik uzun sürmemiş ve boşanma gerçekleşmiştir. Bu boşanmanın ardından, ilâhî bir emirle Peygamber Efendimiz Hazret-i Zeyneb ile evlendirilmiştir. Şimdi bu hâdiseleri, biraz daha teferruatlı olarak inceleyelim:
    Zeyd b. Hârise ile Evliliği
    Zeyd. Harise, Peygamber Efendimiz’in âzâtlı kölesidir. Aslında hür bir âilenin sonradan esir alınarak köleleştirilmiş bir çocuğudur. Şöyle ki:

    Zeyd b. Hârise, bir gün annesi ile akrabalarını ziyarete giderken, kervanları baskına uğrar ve yakalanan Zeyd, Arap panayırlarında köle diye satışa çıkarılır. Daha sekiz yaşındaki Zeyd’i, Mekke’de Hakim b. Hizam, halası Hazret-i Hatice adına 400 dirheme satın alır. Hazret-i Hatice annemiz, bu köleyi çok sevmiş ve en sevdiği kimse olan Peygamber Efendimiz’e hediye etmiştir.

    Peygamber Efendimiz, Zeyd’i, on yaşına geldiğinde âzât etmek istemişti. Zeyd buna razı olmadı. Bu arada Zeyd’in âilesi, çocuklarının izini bulmuş ve Zeyd’in babası ve amcası Mekke’ye gelerek, oğullarını memleketlerine götürmek üzere Peygamber Efendimiz’den ricada bulunmuşlardı. Kendi oğullarının fidyesini de getirmişler, onu sahibinden satın almak istiyorlardı. Peygamber Efendimiz, onlara, bu hususu Zeyd’e sormayı teklif etti:

    “-Eğer Zeyd isterse, sizinle dönebilir; üstelik ücret vermenize bile gerek yok!..” dedi.

    Amcası ile babası çok sevinmişlerdi. Zeyd’in kendileriyle gelmeye can atacağını düşünüyorlardı. Fakat umdukları gibi olmadı. Zeyd, babasını değil, daha peygamber olmamış bulunan Hazret-i Muhammed’in yanında kalmayı seçmişti. Babası çok şaşırmıştı:

    “-Sen köleliği, babanın yanında bulunmaya mı tercih ediyorsun?!” dedi. Zeyd:

    “-Ben, onda öyle bir şey gördüm ki, kendisinden ebediyyen ayrılmam mümkün değil!..” diye karşılık verdi.

    Yapacak fazla bir şey yoktu. Babası ve amcası, o üzüntüyle eli boş olarak memleketine geri döndüler.

    Zeyd’in Hazret-i Peygamberimizi seçmesi üzerine, “sahib’ul-vefa” olan Peygamber Efendimiz, o günün âdetlerine uyarak, onu Kureyşli bir kalabalığın içinde, bir taşın üzerine çıkarmış ve yüksek sesle:

    “-Zeyd, bundan sonra benim kölem değil, evlatlığımdır!..” diyerek çevresindekilerin şehâdetiyle onu evlat edinmişti.

    İşte Zeyd, o gün bugün Allah Rasûlü’nün yanından ayrılmamış ve Peygamber Efendimiz’e ilk iman eden bahtiyarlardan birisi olmuştur. Peygamber Efendimiz, Hazret-i Hamza’nın Müslüman olmasından sonra, Zeyd’i kendisiyle kardeş yapmıştır. Zeyd, Tâif’te Peygamber Efendimiz’e atılan taşlara kendisini siper etmiş ve her fırsatta Allah Rasûlü’ne olan muhabbetini izhar etmiştir.

    Peygamber Efendimiz’in, bir gün:

    “-Kim cennetlik bir kadınla evlenmek isterse, annemden sonra annem olan Ümmü Eymen ile evlensin!..” buyurması üzerine, Zeyd, Ümmü Eymen’e tâlib olmuş ve nikahları gerçekleşmiştir. Bu evlilikten meşhur kumandan Üsame bin Zeyd dünyaya gelmiştir.

    Daha sonraları, genç Zeyd, yaşlı hanımı Ümmü Eymen’den tekrar evlenmek üzere izin istemiştir. Ümmü Eymen de kendisini, Peygamber Efendimiz’e yönlendirmiş ve:

    “-Senin için en hayırlısını o daha iyi bilir!..” demişti.

    Bunun üzerine Zeyd, niyetini Allah Rasûlü’ne açmıştır. O da, kendisini halasının kızı Zeyneb binti Cahş ile evlendirmek üzere teşebbüs etmiştir.

    Fakat Zeyneb vâlidemiz ve âilesi, o dönemin örf ve âdetlerinin tesiriyle, önceden köle olan Zeyd’in hür ve asil olan Zeynep’le evliliğinin mümkün olamayacağını bildirmişlerdi. Halbuki Peygamber Efendimiz’in gâyesi, bu evlilikle İslâm’da bütün insanların “bir tarağın dişlileri gibi eşit olduğunu” fiilen göstermekti. Zira o yüce dinin ölçüsü:

    “Allah katında en şerefliniz, takvaca en ileri olanınızdır.” (Hucurât, 13) âyet-i kerimesi ile tesbit edilmişti.

    İslâm, insan olmak bakımından zengin ile fakir, asil ile köle arasındaki farkı kaldırmış ve insanlar arasında mutlak eşitliği getirmiş bir dindi. Bu yüzden Peygamber Efendimiz, asil bir soydan gelen halasının kızı Zeyneb ile âzâd edilmiş evlatlığı Zeyd’in evliliğinin gerçekleşmesini çok istiyordu. Bu evlilikle, başka bir murad-ı ilâhî vardı ki, o da zamanla ortaya çıkacaktı.

    Bu hadise vesilesiyle bir hususa daha işaret edelim ki, Peygamber Efendimiz’in tebliğ metotlarından birisi de, Allah tarafından gelen emir ve yasakları, öncelikle bizzat kendisinde veya yakın akrabalarında tatbik etmesiydi.

    Peygamber Efendimiz, Zeynep ve âilesine ısrarla Zeyd’in İslâm’daki ve kendi nezdindeki kıymetinden bahsedip onun aslen soylu bir aileye mensup olduğunu söylediyse de, âilesi ve Zeynep, Peygamberimize olan muhabbetlerine rağmen kabul etmiyorlardı.

    Bunun üzerine:

    “Allah ve Rasulu bir işe karar verip hükmettiği zaman, mümin bir erkekle, mümin bir kadın için işlerinde muhayyerlik (seçme) hakları yoktur. Kim Allâh’a ve Rasûlü’ne isyan ederse, muhakkak ki o, apaçık bir sapıklık etmiş olur.” (Ahzâb, 36) âyet-i kerimesi nâzil oldu.

    Bu âyet-i kerime inzal olunca, Zeyneb binti Cahş ısrarından vazgeçerek, Allah ve Rasulü’nün emrine itaat etmek üzere Zeyd’le evlenmeye râzı oldu.

    Kalplere sevgi ve ülfeti yerleştiren ve “el-Vedûd” olan Rabbimiz, Zeyd ile Zeyneb arasına müthiş bir sevgi ve ülfet koyabilirdi, ama murâd-ı ilâhî gereği bunu nasib etmedi. Yaklaşık bir yıl kadar süren evlilikleri, onlara huzur ve mutluluk getirmedi. Aradaki farklar, sık sık gündeme geliyor ve huzursuzluk çıkıyordu.

    Zeyd, her fırsatta Hazret-i Peygamber’e müracat ederek hanımını boşamak istediğini bildiriyor, Allah Rasulü de her defasında Zeyd’e:

    “Allah’tan kork, zevceni yanında tut! Onu boşama!..” buyuruyordu.

    Zeyd, daha fazla dayanamayarak Hazret-i Zeyneb’i Allah Rasulü’ne haber vermeden boşadı. Oysa Allah Rasûlü, bu sırada gelen kendisine gelen bir vahiyle, Zeyd’in Zeyneb’i boşadığını ve Allah tarafından Zeyneb’in kendisine bir zevce olarak takdir edildiğini öğrenmiş bulunuyor, ama bunu açıklamaktan çekiniyordu.
    Böylece murâd- ilâhînin ilk kısmı tezahür etmiş, insanlar arasında takvâ dışında bir seviye farklılığı olamayacağı isbat edilmiş bulunuyordu. (Devam Edecek)


  4. 24.Temmuz.2013, 05:20
    2
    hizmetkar



    Halime Demireşik Sayfayı yazdır!


    Göklerde Kıyılan Nikâh “Zeyneb Binti Cahş” (r.a.) -1-


    Rasûlullah’ın aynı adı taşıyan iki hanımından biri olan Zeyneb binti Cahş, Hicretin beşinci yılında, 35 yaşındayken Sevgili Peygamberimiz’le evlenmiştir.
    Zeyneb binti Cahş annemizin, Peygamber Efendimiz ile evliliği İslâm düşmanlarının çokça diline doladığı bir husustur. Biz, Zeyneb annemizin Peygamber Efendimiz ile evliliğine geçmeden önce, kısaca hayatına bir göz atalım:
    Âilesi
    Hazret-i Zeyneb binti Cahş annemiz, anne tarafından Hazret-i Peygamberimiz’le akrabadır. Annesi, Peygamber Efendimiz’in öz halası Ümeyye binti Abdulmuttalib’dir. Baba tarafından ise soyu şöyledir: Zeyneb bint-i Cahş b. Riâb b. Ya’mur b. Esed b. Hüzeyme’dir. Babası, Mekke’ye dışardan gelip yerleşmiştir.
    Zeyneb vâlidemiz, Mekke’de 588 yılında dünyaya gelmiştir. İlk olarak Peygamber Efendimiz’in tavsiyesi ile, Peygamberimizin azâtlı kölesi Zeyd bin Hârise ile evlenmiştir. Fakat aşağıda daha teferruatlıca anlatacak sebeplerle bu evlilik uzun sürmemiş ve boşanma gerçekleşmiştir. Bu boşanmanın ardından, ilâhî bir emirle Peygamber Efendimiz Hazret-i Zeyneb ile evlendirilmiştir. Şimdi bu hâdiseleri, biraz daha teferruatlı olarak inceleyelim:
    Zeyd b. Hârise ile Evliliği
    Zeyd. Harise, Peygamber Efendimiz’in âzâtlı kölesidir. Aslında hür bir âilenin sonradan esir alınarak köleleştirilmiş bir çocuğudur. Şöyle ki:

    Zeyd b. Hârise, bir gün annesi ile akrabalarını ziyarete giderken, kervanları baskına uğrar ve yakalanan Zeyd, Arap panayırlarında köle diye satışa çıkarılır. Daha sekiz yaşındaki Zeyd’i, Mekke’de Hakim b. Hizam, halası Hazret-i Hatice adına 400 dirheme satın alır. Hazret-i Hatice annemiz, bu köleyi çok sevmiş ve en sevdiği kimse olan Peygamber Efendimiz’e hediye etmiştir.

    Peygamber Efendimiz, Zeyd’i, on yaşına geldiğinde âzât etmek istemişti. Zeyd buna razı olmadı. Bu arada Zeyd’in âilesi, çocuklarının izini bulmuş ve Zeyd’in babası ve amcası Mekke’ye gelerek, oğullarını memleketlerine götürmek üzere Peygamber Efendimiz’den ricada bulunmuşlardı. Kendi oğullarının fidyesini de getirmişler, onu sahibinden satın almak istiyorlardı. Peygamber Efendimiz, onlara, bu hususu Zeyd’e sormayı teklif etti:

    “-Eğer Zeyd isterse, sizinle dönebilir; üstelik ücret vermenize bile gerek yok!..” dedi.

    Amcası ile babası çok sevinmişlerdi. Zeyd’in kendileriyle gelmeye can atacağını düşünüyorlardı. Fakat umdukları gibi olmadı. Zeyd, babasını değil, daha peygamber olmamış bulunan Hazret-i Muhammed’in yanında kalmayı seçmişti. Babası çok şaşırmıştı:

    “-Sen köleliği, babanın yanında bulunmaya mı tercih ediyorsun?!” dedi. Zeyd:

    “-Ben, onda öyle bir şey gördüm ki, kendisinden ebediyyen ayrılmam mümkün değil!..” diye karşılık verdi.

    Yapacak fazla bir şey yoktu. Babası ve amcası, o üzüntüyle eli boş olarak memleketine geri döndüler.

    Zeyd’in Hazret-i Peygamberimizi seçmesi üzerine, “sahib’ul-vefa” olan Peygamber Efendimiz, o günün âdetlerine uyarak, onu Kureyşli bir kalabalığın içinde, bir taşın üzerine çıkarmış ve yüksek sesle:

    “-Zeyd, bundan sonra benim kölem değil, evlatlığımdır!..” diyerek çevresindekilerin şehâdetiyle onu evlat edinmişti.

    İşte Zeyd, o gün bugün Allah Rasûlü’nün yanından ayrılmamış ve Peygamber Efendimiz’e ilk iman eden bahtiyarlardan birisi olmuştur. Peygamber Efendimiz, Hazret-i Hamza’nın Müslüman olmasından sonra, Zeyd’i kendisiyle kardeş yapmıştır. Zeyd, Tâif’te Peygamber Efendimiz’e atılan taşlara kendisini siper etmiş ve her fırsatta Allah Rasûlü’ne olan muhabbetini izhar etmiştir.

    Peygamber Efendimiz’in, bir gün:

    “-Kim cennetlik bir kadınla evlenmek isterse, annemden sonra annem olan Ümmü Eymen ile evlensin!..” buyurması üzerine, Zeyd, Ümmü Eymen’e tâlib olmuş ve nikahları gerçekleşmiştir. Bu evlilikten meşhur kumandan Üsame bin Zeyd dünyaya gelmiştir.

    Daha sonraları, genç Zeyd, yaşlı hanımı Ümmü Eymen’den tekrar evlenmek üzere izin istemiştir. Ümmü Eymen de kendisini, Peygamber Efendimiz’e yönlendirmiş ve:

    “-Senin için en hayırlısını o daha iyi bilir!..” demişti.

    Bunun üzerine Zeyd, niyetini Allah Rasûlü’ne açmıştır. O da, kendisini halasının kızı Zeyneb binti Cahş ile evlendirmek üzere teşebbüs etmiştir.

    Fakat Zeyneb vâlidemiz ve âilesi, o dönemin örf ve âdetlerinin tesiriyle, önceden köle olan Zeyd’in hür ve asil olan Zeynep’le evliliğinin mümkün olamayacağını bildirmişlerdi. Halbuki Peygamber Efendimiz’in gâyesi, bu evlilikle İslâm’da bütün insanların “bir tarağın dişlileri gibi eşit olduğunu” fiilen göstermekti. Zira o yüce dinin ölçüsü:

    “Allah katında en şerefliniz, takvaca en ileri olanınızdır.” (Hucurât, 13) âyet-i kerimesi ile tesbit edilmişti.

    İslâm, insan olmak bakımından zengin ile fakir, asil ile köle arasındaki farkı kaldırmış ve insanlar arasında mutlak eşitliği getirmiş bir dindi. Bu yüzden Peygamber Efendimiz, asil bir soydan gelen halasının kızı Zeyneb ile âzâd edilmiş evlatlığı Zeyd’in evliliğinin gerçekleşmesini çok istiyordu. Bu evlilikle, başka bir murad-ı ilâhî vardı ki, o da zamanla ortaya çıkacaktı.

    Bu hadise vesilesiyle bir hususa daha işaret edelim ki, Peygamber Efendimiz’in tebliğ metotlarından birisi de, Allah tarafından gelen emir ve yasakları, öncelikle bizzat kendisinde veya yakın akrabalarında tatbik etmesiydi.

    Peygamber Efendimiz, Zeynep ve âilesine ısrarla Zeyd’in İslâm’daki ve kendi nezdindeki kıymetinden bahsedip onun aslen soylu bir aileye mensup olduğunu söylediyse de, âilesi ve Zeynep, Peygamberimize olan muhabbetlerine rağmen kabul etmiyorlardı.

    Bunun üzerine:

    “Allah ve Rasulu bir işe karar verip hükmettiği zaman, mümin bir erkekle, mümin bir kadın için işlerinde muhayyerlik (seçme) hakları yoktur. Kim Allâh’a ve Rasûlü’ne isyan ederse, muhakkak ki o, apaçık bir sapıklık etmiş olur.” (Ahzâb, 36) âyet-i kerimesi nâzil oldu.

    Bu âyet-i kerime inzal olunca, Zeyneb binti Cahş ısrarından vazgeçerek, Allah ve Rasulü’nün emrine itaat etmek üzere Zeyd’le evlenmeye râzı oldu.

    Kalplere sevgi ve ülfeti yerleştiren ve “el-Vedûd” olan Rabbimiz, Zeyd ile Zeyneb arasına müthiş bir sevgi ve ülfet koyabilirdi, ama murâd-ı ilâhî gereği bunu nasib etmedi. Yaklaşık bir yıl kadar süren evlilikleri, onlara huzur ve mutluluk getirmedi. Aradaki farklar, sık sık gündeme geliyor ve huzursuzluk çıkıyordu.

    Zeyd, her fırsatta Hazret-i Peygamber’e müracat ederek hanımını boşamak istediğini bildiriyor, Allah Rasulü de her defasında Zeyd’e:

    “Allah’tan kork, zevceni yanında tut! Onu boşama!..” buyuruyordu.

    Zeyd, daha fazla dayanamayarak Hazret-i Zeyneb’i Allah Rasulü’ne haber vermeden boşadı. Oysa Allah Rasûlü, bu sırada gelen kendisine gelen bir vahiyle, Zeyd’in Zeyneb’i boşadığını ve Allah tarafından Zeyneb’in kendisine bir zevce olarak takdir edildiğini öğrenmiş bulunuyor, ama bunu açıklamaktan çekiniyordu.
    Böylece murâd- ilâhînin ilk kısmı tezahür etmiş, insanlar arasında takvâ dışında bir seviye farklılığı olamayacağı isbat edilmiş bulunuyordu. (Devam Edecek)


  5. 24.Temmuz.2013, 05:21
    3
    islamdostu
    hizmetkar

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Temmuz.2008
    Üye No: 26997
    Mesaj Sayısı: 823
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 9

    Cevap: Göklerde Kıyılan Nikâh “Zeyneb Binti Cahş” (r.a.)

    Göklerde Kıyılan Nikâh “Zeyneb Binti Cahş” (r.a.) -2-


    Daha önce de bahsettiğimiz üzere, murâd-ı ilâhî tezâhür etmiş ve Peygamberimizin emriyle âzâtlı bir köle ile evlenmiş bulunan asil Zeyneb binti Cahş, İslâm nazarında, insanlar arasında katı sınıf farklarının bulunmaması gerektiğine canlı bir misal teşkil etmiştir.

    Bu merhaleden sonra ilâhî takdir, başka bir câhiliye âdetinin daha kaldırılmasına hükmetmişti. “Tebennî”, yani evlat edinme… Câhiliye Araplarında, aynı soydan gelmeyen bir çocuk, herhangi bir sebeple evlat edinilir ve bu herkese ilân edilirdi. Bundan sonra, başka bir anne-babadan dünyaya gelmiş bu çocuk, evlat edinilen âilenin çocuklarıyla aynı hak ve salâhiyetlere sahip olurdu. Arada kan bağı olmadığı hâlde, o babanın ismiyle anılır, mirasa eşit hak sahibi olur ve mahremiyet ölçüleri açısından da öz evlat muâmelesi görürdü.
    Ancak İslâmiyet, bunu doğru bulmamış ve herkesin, kendisini dünyaya getiren anne ve babasının evlâdı olduğunu, evlat edinmenin kan bağı ve akrabalık meydana getirmediğini Peygamber Efendimiz’in şahsında örneklendirmiştir. Şöyle ki:

    Hazret-i Zeyneb’in Peygamber Efendimiz’le Evliliği
    Zeyd b. Hârise, Peygamber Efendimiz’in tekrar eden ikazlarına rağmen, hanımını Peygamber Efendimiz’e haber vermeden boşamıştı. Bu durum, vahiyle Peygamber Efendimiz’e bildirilmiş ve yine vahiyle iddeti tamamlanan Zeyneb binti Cahş ile evlenmesi emredilmişti.

    Peygamber Efendimiz, kendisine gelen bu vahyi, münâfıkların dedikodularından çekinerek bir müddet gizlemeyi düşünmüştü. Ancak ikinci bir vahiy, hem bu işin kesinliğini ortaya koymakta ve hem de Peygamber Efendimiz’i bir itab âyetiyle uyararak, evlat edinmeyi kaldırmaktaydı:

    “(Ey Rasulüm!) Hani Allah’ın nîmet verdiği, seninde kendisine iyilik ettiğin kimseye, «Zevceni yanında tut; Allah’tan kork!» diyordun. Allah’ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmana lâyık olan Allah’tır. Zeyd, o kadından alâkasını kesince, biz onu sana nikahladık ki, evlatlıkları, hanımlarıyla alakasını kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) mü’minlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir.” (el-Ahzab, 37)

    Görüldüğü üzere, âyet-i kerimede üç husus çok net olarak belirtilmiştir:

    1- Peygamber Efendimiz’in, Zeyd’e hanımıyla evliliğini devam ettirmesi noktasındaki ısrarı…

    2- Peygamber Efendimiz’in, daha önceden Allah Teâlâ’nın kendisine Zeyneb binti Cahş ile evleneceğini bildirdiği hâlde, bunu var olan “evlatlık âdetleri” sebebiyle insanların nasıl karşılayacakları hususundaki tereddütleri ve bu sebeple “itab”a mâruz kalması…

    3- Zeyd’in kendi iradesiyle hanımından ayrılmasından sonra, Peygamber Efendimiz’in Zeyneb’le nikahlanmasının maksadının ne olduğu, yani evlatlık edinilen kimselerin hanımlarının, öz evladın hanımı gibi mahrem olmaması…

    Bu âyet-i kerimeye mahsus önemli bir ayrıntı da, âyette ismi geçen Zeyd’in (b. Hârise), Kur’ân-ı Kerim’de ismi zikredilen tek sahabî olmasıdır.

    İşte kendisine gelen bu emr-i ilâhî sebebiyle, Hazret-i Peygamber, Zeyneb binti Cahş’a evlilik teklifinde bulunmuştur. Bu evliliğin Allah’ın emriyle ve Kur’ân-ı Kerim’de kıyamete kadar okunacak bir vahiyle gerçekleşmesi sebebiyle, Zeyneb vâlidemiz:
    “–Benim nikâhımı, Allah Teâlâ kıydı!..” diyerek Cenâb-ı Hakk’a şükrederdi.
    Bu Nikâhla İlgili İlk Tepkiler
    Peygamber Efendimiz, Zeyneb’le evlenince, münâfıklar hemen dedikoduya başladılar. İşi o kadar ileriye götürdüler ki:

    “–Muhammed oğlunun karısının babaya haram olduğunu bildiği hâlde, kendisi oğlunun hanımını nikâhladı.” dediler.

    Bunun cevabını da Kur’ân-ı Kerîm şöyle verdi:

    “Muhammed, sizin oğullarınızdan hiçbirinin babası değildir. Fakat O, Allah’ın Rasülü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (el-Ahzab, 40)

    Bu ilk tepkilerin şiddeti de, Peygamber Efendimiz’in bu hâdiseyle ilgili vahyi gizlemek istemesini de haklı gösteriyor. Ancak Cenâb-ı Hak, İslâm’ı bir bütün olarak tanzim ettiği ve kendi içinde eksiksiz ve kusursuz olmasını murad ettiği için, çok sevgili Peygamberine bile, vahyin bir kısmını, velev ki bir süreliğine de olsa, gizlemesini hoş karşılamamıştır. Bu da, Kur’ân-ı Kerim’in hepsinin Allah’ın inzâl ettiği şekliyle elimizde olduğunu gösteren en mühim delillerden biridir. Şâyet Peygamber Efendimiz, bir insan olarak Kur’ân-ı Kerim’e müdahale edebilme imkânına sahip olsaydı, şüphesiz öncelikle kendisi hakkında indirilen bu ve benzeri itab âyetlerine müdahale ederdi. Ancak Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’i beşer elinden muhafaza etmiştir. Nitekim bu hususta:

    “(O Kur’ân), âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. Eğer (Peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette onu kıskıvrak yakalardık. Sonra onun can damarını koparırdık (onu yaşatmazdık). Hiçbiriniz buna mâni de olamazdınız. Doğrusu o (Kur’ân) takvâ sahipleri için bir öğüttür.” (el-Hâkkâ, 43-48)

    Velhâsıl bütün bu hâdiseler hep Cenâb-ı Hakk’ın murâdı idi ve böylece evlat edinme meselesi de, Peygamber Efendimiz’in eliyle ilgâ edilmiş bulunuyordu.

    Müsteşrikler ve diğer bazı İslâm düşmanları, Peygamber Efendimiz’in, Zeyneb binti Cahş’ı bir keresinde pencere kenarından görmüş, âşık olmuş ve onunla evlenmek istemiş olduğunu iddia ederler. Oysa bu iddia tamamen temelsiz ve gerçekdışıdır. Çünkü başta da söylediğimiz gibi Hazret-i Zeyneb, kendisinin halasının kızıydı. Uzun yıllar boyunca defalarca görme ve tanıma imkânı vardı. Ayrıca kendisi daha işin başındayken Zeyneb’le evlenmek üzere bizzat bir teklifte bulunmuş olsaydı, şüphesiz kimse kendisini reddetmezdi. Oysa O İki Cihan Güneşi, halasının kızıyla kendisi evlenmek yerine, bizzat yetiştirdiği âzâtlı kölesiyle evlenmesini teşvik etmiştir. Daha da ötede, Zeyd, hanımından şikâyetle kendisine geldikçe de Peygamber Efendimiz, evliliğini devam ettirmesini tembihlemiştir. Eğer Zeyneb vâlidemizle evlenme niyeti olmuş olsaydı, onu niye başkasıyla evlendirsin ve niye evliliklerinin devamına çalışsın?!..
    Cenâb-ı Hak, insanlar için doğru olan ve muhakkak gerçekleşmesi gereken hakikatleri tedrîcî olarak beyân buyurmuştur. Bu hak ve hakikatlerin gerçekleşmesi, bazen Peygamber Efendimiz’i zor duruma düşürse de, Cenâb-ı Hak, bunda da nice hayırlar ve hikmetler murad etmiştir. Cenâb-ı Hak, çeşitli vesilelerle insanlara hakikati beyân ve tâlim etmekten çekinmez.

    Neden Evlat Edinme Kaldırılmıştır?
    Akla şöyle bir soru gelebilir: İslâm neden evlad edinmeyi kaldırmıştır?

    Bunun pek çok hikmeti sayılabilir. Ancak biz, asıl konumuzdan kopmamak için sadece bir-iki hususa işaret edelim. Şüphesiz evlat edinmenin en fecî neticelerinden birisi, zamanla soyun karışması, kimin, aslında kimin çocuğu olduğunun tesbitinin zorlaşmasıdır. Çocuk yeni girdiği âile çevresi dışında, öz anne ve babasını ve yakın akrabalarını tanımamakta ve bu da ebediyen evlenmesi yasak olan kişilerle bilmeden evliliklerin gerçekleşmesine sebep olabilmektedir. Tarihte bunun acı misalleri pek çok kez yaşanmıştır. Bu sebeple illâ birisi evlat edinilecekse, âilenin resmî bir ferdi olarak değil, öz anne ve babasıyla hatırlanmalıdır. Bu hususta, Ahzâb sûresinin beşinci âyetinde:

    “Onları (evlat edindiklerinizi) babalarına nisbet ederek çağırın. Allah yanında en doğrusu budur. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, bu takdirde onları din kardeşleriniz ve görüp gözettiğiniz kimseler olarak kabul edin. Yanılarak yaptıklarınızdan size vebal yok; fakat kalblerinizin bile bile yöneldiğinde günah vardır. Allah bağışlayandır esirgeyendir.” buyrulmaktadır.

    Yine evlat edinilen çocuklarla ev içerisindeki mahremiyet ve haremlik-selâmlık meselesi çok önemli bir yer teşkil eder. Evlat edinilen kimse bir kız çocuğu ise, ileride evlat edinen baba ile arasında nikâh düşeceği için evlenmeleri câiz olur. Aksi de mümkündür. Evlatlık erkek ise, evin annesi ile nikâh düşer. Aynı şey, evlat edinilen kimse ile âilenin diğer fertleri (kardeşler vb.) açısından da düşünüldüğünde, aynı ev içerisinde rahat bir şekilde oturup kalkılamayacağı âşikârdır.

    Diğer bir husus da, dışarıdan gelen bir çocuğun, âile içerisinde kan bağı vasıtasıyla asıl hak sahibi olan kimselerin arasına girerek miras vb. haklar elde etmesidir ki, bu da zamanla âile içinde çok ciddî ve kanlı çatışmalara sebep olmaktadır.
    İslâm’da, evlat edinip âile fertleri içine sokmak değil, himâyesine almak vardır. Kimsesiz ve sahipsiz kalan çocuk, en yakınları tarafından bakılır, büyütülür; ancak hâminin kütüğüne kaydedilmez ve kendisine miras vb. haklar tanınamaz. Bu usul, günümüzdeki “koruyucu âile” gibidir. Böyle yapmak, yani bir yetimi büyütüp gözetmek de Allah katında çok büyük bir mükâfât sebebidir.

    Düğün Yemeği
    Kendisine gelen vahiyden sonra, Peygamber Efendimiz, bir rivâyete göre hizmetçisi Selma’yı, diğer bir rivâyete göre de eski kocası Zeyb bin Hârise’yi, kendisinin tâlip olduğunu haber vermek üzere Zeyneb vâlidemize göndermiştir. (Bkz: Müslim, Nikâh, 15)

    Enes bin Mâlik’ten rivâyet edildiğine göre, Peygamber Efendimiz’in Hazret-i Zeyneb ile evlendiği esnada verdiği velîme (düğün yemeği) münâsebetiyle bir mûcize gerçekleşmiştir. Şöyle ki:

    Ümmü Süleym, bir çanak içinde yağ ve keşle karıştırılmış hurma yemeği getirmişti. Fakat bunun az bir şey olduğunu da söylemişti. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Enes bin Mâlik’e:
    “–Git filânı filânı ve Müslümanlardan rastladıklarını çağır.” diyerek bazı kimselerin isimlerini verdi. O da isimleri verilenler ile rastladıklarını çağırmış ve dâvetliler yaklaşık 300 kişi olmalarına rağmen onar kişilik gurplar hâlinde gelip karınlarını doyurmuşlardır. Böylece ancak üç-dört kişiye yetecek yiyecek, üç yüz kişiyi ağırlamış oluyordu. (Müslim, Nikâh, 95-96)
    Bu ziyafet hicretin beşinci yılında gerçekleşmiştir. Bu ziyafetin ardından hicab âyeti nâzil olmuştur.

    Nikâhın Ardından
    Peygamber Efendimiz’in Hazret-i Zeyneb ile evliliği, diğer hanımları arasında da tatlı bir kıskançlığa sebep olmuştur. Bilhassa Hazret-i Âişe, bu kıskançlığını her fırsatta dile getirmiştir.

    Ancak Buhârî’de rivayet edildiğine göre, ifk hâdisesi esnasında, Hazret-i Âişe hakkında pek çok kimse ileri geri konuşurken, Peygamber Efendimiz, Hazret-i Zeyneb binti Cahş’a bu konuda ne düşündüğünü sormuş, O da:

    “–Ya Rasûlallah! Ben, kulağımla gözümü, işitip görmediğim şeyden muhafaza ederim. Allah’a yemin ederim ki, ben Âişe hakkında hayırdan başka bir şey bilmem.” diye güzelce şehadette bulunmuştu.

    Onun bu sözlerini duyan Hazret-i Âişe:

    “–Zeynep, benimle rekabet eden bir kadındı. Fakat takvası sebebiyle Allah onu (iftiracılara katılmaktan) korudu.” demiştir.

    Görüldüğü gibi zevceler arasındaki bu kıskançlıklar, Abdülmuttalib’in torunu Zeyneb bint-i Cahş’ın, görünüşte tamamen Hazret-i Âişe’nin aleyhine tecellî edecek gibi olan ifk hadisesinde, onun hakkında doğruyu söylemesine mânî olmamıştır.

    Evet, dindarlığı sebebiyle Allah, Hazret-i Zeyneb’i korudu. Çünkü Hazret-i Zeynep takva sahibi, dindar ve sâliha bir kadındı. O, dindarlığında samimî idi. Hazret-i Aişe’nin şehâdeti de bunu göstermektedir. Gerçekten de Hazret-i Aişe, onun hakkında dinî yaşayış bakımından ondan daha hayırlı kimseyi görmediğini belirterek:

    “–O, Allah’a karşı çok takvâlı idi. Doğru söylerdi. Akrabaları ile olan münasebetlerini devam ettirirdi. Çokça sadaka verirdi ve kendisini Allah’a yaklaştırmak için her şeyi yapardı.” demiştir.
    şebnem dergisi


  6. 24.Temmuz.2013, 05:21
    3
    hizmetkar
    Göklerde Kıyılan Nikâh “Zeyneb Binti Cahş” (r.a.) -2-


    Daha önce de bahsettiğimiz üzere, murâd-ı ilâhî tezâhür etmiş ve Peygamberimizin emriyle âzâtlı bir köle ile evlenmiş bulunan asil Zeyneb binti Cahş, İslâm nazarında, insanlar arasında katı sınıf farklarının bulunmaması gerektiğine canlı bir misal teşkil etmiştir.

    Bu merhaleden sonra ilâhî takdir, başka bir câhiliye âdetinin daha kaldırılmasına hükmetmişti. “Tebennî”, yani evlat edinme… Câhiliye Araplarında, aynı soydan gelmeyen bir çocuk, herhangi bir sebeple evlat edinilir ve bu herkese ilân edilirdi. Bundan sonra, başka bir anne-babadan dünyaya gelmiş bu çocuk, evlat edinilen âilenin çocuklarıyla aynı hak ve salâhiyetlere sahip olurdu. Arada kan bağı olmadığı hâlde, o babanın ismiyle anılır, mirasa eşit hak sahibi olur ve mahremiyet ölçüleri açısından da öz evlat muâmelesi görürdü.
    Ancak İslâmiyet, bunu doğru bulmamış ve herkesin, kendisini dünyaya getiren anne ve babasının evlâdı olduğunu, evlat edinmenin kan bağı ve akrabalık meydana getirmediğini Peygamber Efendimiz’in şahsında örneklendirmiştir. Şöyle ki:

    Hazret-i Zeyneb’in Peygamber Efendimiz’le Evliliği
    Zeyd b. Hârise, Peygamber Efendimiz’in tekrar eden ikazlarına rağmen, hanımını Peygamber Efendimiz’e haber vermeden boşamıştı. Bu durum, vahiyle Peygamber Efendimiz’e bildirilmiş ve yine vahiyle iddeti tamamlanan Zeyneb binti Cahş ile evlenmesi emredilmişti.

    Peygamber Efendimiz, kendisine gelen bu vahyi, münâfıkların dedikodularından çekinerek bir müddet gizlemeyi düşünmüştü. Ancak ikinci bir vahiy, hem bu işin kesinliğini ortaya koymakta ve hem de Peygamber Efendimiz’i bir itab âyetiyle uyararak, evlat edinmeyi kaldırmaktaydı:

    “(Ey Rasulüm!) Hani Allah’ın nîmet verdiği, seninde kendisine iyilik ettiğin kimseye, «Zevceni yanında tut; Allah’tan kork!» diyordun. Allah’ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmana lâyık olan Allah’tır. Zeyd, o kadından alâkasını kesince, biz onu sana nikahladık ki, evlatlıkları, hanımlarıyla alakasını kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) mü’minlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir.” (el-Ahzab, 37)

    Görüldüğü üzere, âyet-i kerimede üç husus çok net olarak belirtilmiştir:

    1- Peygamber Efendimiz’in, Zeyd’e hanımıyla evliliğini devam ettirmesi noktasındaki ısrarı…

    2- Peygamber Efendimiz’in, daha önceden Allah Teâlâ’nın kendisine Zeyneb binti Cahş ile evleneceğini bildirdiği hâlde, bunu var olan “evlatlık âdetleri” sebebiyle insanların nasıl karşılayacakları hususundaki tereddütleri ve bu sebeple “itab”a mâruz kalması…

    3- Zeyd’in kendi iradesiyle hanımından ayrılmasından sonra, Peygamber Efendimiz’in Zeyneb’le nikahlanmasının maksadının ne olduğu, yani evlatlık edinilen kimselerin hanımlarının, öz evladın hanımı gibi mahrem olmaması…

    Bu âyet-i kerimeye mahsus önemli bir ayrıntı da, âyette ismi geçen Zeyd’in (b. Hârise), Kur’ân-ı Kerim’de ismi zikredilen tek sahabî olmasıdır.

    İşte kendisine gelen bu emr-i ilâhî sebebiyle, Hazret-i Peygamber, Zeyneb binti Cahş’a evlilik teklifinde bulunmuştur. Bu evliliğin Allah’ın emriyle ve Kur’ân-ı Kerim’de kıyamete kadar okunacak bir vahiyle gerçekleşmesi sebebiyle, Zeyneb vâlidemiz:
    “–Benim nikâhımı, Allah Teâlâ kıydı!..” diyerek Cenâb-ı Hakk’a şükrederdi.
    Bu Nikâhla İlgili İlk Tepkiler
    Peygamber Efendimiz, Zeyneb’le evlenince, münâfıklar hemen dedikoduya başladılar. İşi o kadar ileriye götürdüler ki:

    “–Muhammed oğlunun karısının babaya haram olduğunu bildiği hâlde, kendisi oğlunun hanımını nikâhladı.” dediler.

    Bunun cevabını da Kur’ân-ı Kerîm şöyle verdi:

    “Muhammed, sizin oğullarınızdan hiçbirinin babası değildir. Fakat O, Allah’ın Rasülü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (el-Ahzab, 40)

    Bu ilk tepkilerin şiddeti de, Peygamber Efendimiz’in bu hâdiseyle ilgili vahyi gizlemek istemesini de haklı gösteriyor. Ancak Cenâb-ı Hak, İslâm’ı bir bütün olarak tanzim ettiği ve kendi içinde eksiksiz ve kusursuz olmasını murad ettiği için, çok sevgili Peygamberine bile, vahyin bir kısmını, velev ki bir süreliğine de olsa, gizlemesini hoş karşılamamıştır. Bu da, Kur’ân-ı Kerim’in hepsinin Allah’ın inzâl ettiği şekliyle elimizde olduğunu gösteren en mühim delillerden biridir. Şâyet Peygamber Efendimiz, bir insan olarak Kur’ân-ı Kerim’e müdahale edebilme imkânına sahip olsaydı, şüphesiz öncelikle kendisi hakkında indirilen bu ve benzeri itab âyetlerine müdahale ederdi. Ancak Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’i beşer elinden muhafaza etmiştir. Nitekim bu hususta:

    “(O Kur’ân), âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. Eğer (Peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette onu kıskıvrak yakalardık. Sonra onun can damarını koparırdık (onu yaşatmazdık). Hiçbiriniz buna mâni de olamazdınız. Doğrusu o (Kur’ân) takvâ sahipleri için bir öğüttür.” (el-Hâkkâ, 43-48)

    Velhâsıl bütün bu hâdiseler hep Cenâb-ı Hakk’ın murâdı idi ve böylece evlat edinme meselesi de, Peygamber Efendimiz’in eliyle ilgâ edilmiş bulunuyordu.

    Müsteşrikler ve diğer bazı İslâm düşmanları, Peygamber Efendimiz’in, Zeyneb binti Cahş’ı bir keresinde pencere kenarından görmüş, âşık olmuş ve onunla evlenmek istemiş olduğunu iddia ederler. Oysa bu iddia tamamen temelsiz ve gerçekdışıdır. Çünkü başta da söylediğimiz gibi Hazret-i Zeyneb, kendisinin halasının kızıydı. Uzun yıllar boyunca defalarca görme ve tanıma imkânı vardı. Ayrıca kendisi daha işin başındayken Zeyneb’le evlenmek üzere bizzat bir teklifte bulunmuş olsaydı, şüphesiz kimse kendisini reddetmezdi. Oysa O İki Cihan Güneşi, halasının kızıyla kendisi evlenmek yerine, bizzat yetiştirdiği âzâtlı kölesiyle evlenmesini teşvik etmiştir. Daha da ötede, Zeyd, hanımından şikâyetle kendisine geldikçe de Peygamber Efendimiz, evliliğini devam ettirmesini tembihlemiştir. Eğer Zeyneb vâlidemizle evlenme niyeti olmuş olsaydı, onu niye başkasıyla evlendirsin ve niye evliliklerinin devamına çalışsın?!..
    Cenâb-ı Hak, insanlar için doğru olan ve muhakkak gerçekleşmesi gereken hakikatleri tedrîcî olarak beyân buyurmuştur. Bu hak ve hakikatlerin gerçekleşmesi, bazen Peygamber Efendimiz’i zor duruma düşürse de, Cenâb-ı Hak, bunda da nice hayırlar ve hikmetler murad etmiştir. Cenâb-ı Hak, çeşitli vesilelerle insanlara hakikati beyân ve tâlim etmekten çekinmez.

    Neden Evlat Edinme Kaldırılmıştır?
    Akla şöyle bir soru gelebilir: İslâm neden evlad edinmeyi kaldırmıştır?

    Bunun pek çok hikmeti sayılabilir. Ancak biz, asıl konumuzdan kopmamak için sadece bir-iki hususa işaret edelim. Şüphesiz evlat edinmenin en fecî neticelerinden birisi, zamanla soyun karışması, kimin, aslında kimin çocuğu olduğunun tesbitinin zorlaşmasıdır. Çocuk yeni girdiği âile çevresi dışında, öz anne ve babasını ve yakın akrabalarını tanımamakta ve bu da ebediyen evlenmesi yasak olan kişilerle bilmeden evliliklerin gerçekleşmesine sebep olabilmektedir. Tarihte bunun acı misalleri pek çok kez yaşanmıştır. Bu sebeple illâ birisi evlat edinilecekse, âilenin resmî bir ferdi olarak değil, öz anne ve babasıyla hatırlanmalıdır. Bu hususta, Ahzâb sûresinin beşinci âyetinde:

    “Onları (evlat edindiklerinizi) babalarına nisbet ederek çağırın. Allah yanında en doğrusu budur. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, bu takdirde onları din kardeşleriniz ve görüp gözettiğiniz kimseler olarak kabul edin. Yanılarak yaptıklarınızdan size vebal yok; fakat kalblerinizin bile bile yöneldiğinde günah vardır. Allah bağışlayandır esirgeyendir.” buyrulmaktadır.

    Yine evlat edinilen çocuklarla ev içerisindeki mahremiyet ve haremlik-selâmlık meselesi çok önemli bir yer teşkil eder. Evlat edinilen kimse bir kız çocuğu ise, ileride evlat edinen baba ile arasında nikâh düşeceği için evlenmeleri câiz olur. Aksi de mümkündür. Evlatlık erkek ise, evin annesi ile nikâh düşer. Aynı şey, evlat edinilen kimse ile âilenin diğer fertleri (kardeşler vb.) açısından da düşünüldüğünde, aynı ev içerisinde rahat bir şekilde oturup kalkılamayacağı âşikârdır.

    Diğer bir husus da, dışarıdan gelen bir çocuğun, âile içerisinde kan bağı vasıtasıyla asıl hak sahibi olan kimselerin arasına girerek miras vb. haklar elde etmesidir ki, bu da zamanla âile içinde çok ciddî ve kanlı çatışmalara sebep olmaktadır.
    İslâm’da, evlat edinip âile fertleri içine sokmak değil, himâyesine almak vardır. Kimsesiz ve sahipsiz kalan çocuk, en yakınları tarafından bakılır, büyütülür; ancak hâminin kütüğüne kaydedilmez ve kendisine miras vb. haklar tanınamaz. Bu usul, günümüzdeki “koruyucu âile” gibidir. Böyle yapmak, yani bir yetimi büyütüp gözetmek de Allah katında çok büyük bir mükâfât sebebidir.

    Düğün Yemeği
    Kendisine gelen vahiyden sonra, Peygamber Efendimiz, bir rivâyete göre hizmetçisi Selma’yı, diğer bir rivâyete göre de eski kocası Zeyb bin Hârise’yi, kendisinin tâlip olduğunu haber vermek üzere Zeyneb vâlidemize göndermiştir. (Bkz: Müslim, Nikâh, 15)

    Enes bin Mâlik’ten rivâyet edildiğine göre, Peygamber Efendimiz’in Hazret-i Zeyneb ile evlendiği esnada verdiği velîme (düğün yemeği) münâsebetiyle bir mûcize gerçekleşmiştir. Şöyle ki:

    Ümmü Süleym, bir çanak içinde yağ ve keşle karıştırılmış hurma yemeği getirmişti. Fakat bunun az bir şey olduğunu da söylemişti. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Enes bin Mâlik’e:
    “–Git filânı filânı ve Müslümanlardan rastladıklarını çağır.” diyerek bazı kimselerin isimlerini verdi. O da isimleri verilenler ile rastladıklarını çağırmış ve dâvetliler yaklaşık 300 kişi olmalarına rağmen onar kişilik gurplar hâlinde gelip karınlarını doyurmuşlardır. Böylece ancak üç-dört kişiye yetecek yiyecek, üç yüz kişiyi ağırlamış oluyordu. (Müslim, Nikâh, 95-96)
    Bu ziyafet hicretin beşinci yılında gerçekleşmiştir. Bu ziyafetin ardından hicab âyeti nâzil olmuştur.

    Nikâhın Ardından
    Peygamber Efendimiz’in Hazret-i Zeyneb ile evliliği, diğer hanımları arasında da tatlı bir kıskançlığa sebep olmuştur. Bilhassa Hazret-i Âişe, bu kıskançlığını her fırsatta dile getirmiştir.

    Ancak Buhârî’de rivayet edildiğine göre, ifk hâdisesi esnasında, Hazret-i Âişe hakkında pek çok kimse ileri geri konuşurken, Peygamber Efendimiz, Hazret-i Zeyneb binti Cahş’a bu konuda ne düşündüğünü sormuş, O da:

    “–Ya Rasûlallah! Ben, kulağımla gözümü, işitip görmediğim şeyden muhafaza ederim. Allah’a yemin ederim ki, ben Âişe hakkında hayırdan başka bir şey bilmem.” diye güzelce şehadette bulunmuştu.

    Onun bu sözlerini duyan Hazret-i Âişe:

    “–Zeynep, benimle rekabet eden bir kadındı. Fakat takvası sebebiyle Allah onu (iftiracılara katılmaktan) korudu.” demiştir.

    Görüldüğü gibi zevceler arasındaki bu kıskançlıklar, Abdülmuttalib’in torunu Zeyneb bint-i Cahş’ın, görünüşte tamamen Hazret-i Âişe’nin aleyhine tecellî edecek gibi olan ifk hadisesinde, onun hakkında doğruyu söylemesine mânî olmamıştır.

    Evet, dindarlığı sebebiyle Allah, Hazret-i Zeyneb’i korudu. Çünkü Hazret-i Zeynep takva sahibi, dindar ve sâliha bir kadındı. O, dindarlığında samimî idi. Hazret-i Aişe’nin şehâdeti de bunu göstermektedir. Gerçekten de Hazret-i Aişe, onun hakkında dinî yaşayış bakımından ondan daha hayırlı kimseyi görmediğini belirterek:

    “–O, Allah’a karşı çok takvâlı idi. Doğru söylerdi. Akrabaları ile olan münasebetlerini devam ettirirdi. Çokça sadaka verirdi ve kendisini Allah’a yaklaştırmak için her şeyi yapardı.” demiştir.
    şebnem dergisi





+ Yorum Gönder