Konusunu Oylayın.: İslamda öldürme yasaklandığı halde, müslüman ülkelerinde iç savaşların olması neye işarettir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
İslamda öldürme yasaklandığı halde, müslüman ülkelerinde iç savaşların olması neye işarettir?
  1. 15.Temmuz.2013, 17:43
    1
    Misafir

    İslamda öldürme yasaklandığı halde, müslüman ülkelerinde iç savaşların olması neye işarettir?






    İslamda öldürme yasaklandığı halde, müslüman ülkelerinde iç savaşların olması neye işarettir? Mumsema İslamda öldürme yasaklandığı halde, müslüman ülkelerinde iç savaşların olması neye işarettir?


  2. 15.Temmuz.2013, 17:43
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    İslamda öldürme yasaklandığı halde, müslüman ülkelerinde iç savaşların olması neye işarettir?


    Benzer Konular

    - Cam kırılması neye işarettir

    - Öldürme nedir? İslamda öldürme kavramı

    - Rüyada ölü görmek neye işarettir

    - Rüyada baraj görmek neye işarettir

    - Rüyada kömür görmek neye işarettir

  3. 22.Temmuz.2013, 20:25
    2
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,810
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: İslamda öldürme yasaklandığı halde, müslüman ülkelerinde iç savaşların olması neye işarettir?




    Değerli kardeşimiz;
    Kanaatimize göre, bir kaç asırdır müslümanlar, iman ve amel cihetinde oldukça zayıfladılar. Dünya hayatını –bilerek ve isteyerek- ahirete tercih ettiler. Dünya hayatı ön plana çıkınca, maddi-manevi menfaat kavgası kaçınılmaz olur. İslam âlemi, bu yanlışının cezasını çekiyor.

    Her kâfirin bütün sıfatlarının kâfir olması gerekmediği gibi, her müminin bütün sıfatlarının -her zaman- mümin olması da gerekmez. Bazen yalan, zulüm, tefrika gibi küfrün vasıfları müminlerde yer alırken, doğruluk, adalet, ittihat gibi güzel sıfatlar da kâfirlerde yer alabiliyor. Bunlar birer realite olarak vakidir. Tabii ki, kâfir taşıdığı bazı İslamî vasıflarıyla müslüman olmadığı gibi, Müslüman da taşıdığı bazı kâfir sıfatlarla kâfir olmaz. Ancak bu sıfatların bir karşılığı olacaktır, dünyada bir ceza veya mükâfatı söz konusudur. Bu gün müslümanları perişan hale sokan onların -iman vasıfları değil- kâfir vasıflarıdır.

    Tecrübe ile sabit bir kural vardır: Güzel bir konuda anlaşmak varsa, ihtilafa götüren daha güzelden kaçınmak gerekir. Çünkü birleştirici bir güzel, ayrıştırıcı daha güzelden kat be kat güzel olur. Fransızların bir ata sözü var: “Daha iyisi iyinin düşmanıdır” diye. En iyimser bir düşünceyle bu günkü perişan halimiz, birleştirici olabilen iyide, güzelde kanaat etmeyip, daha iyiyi, daha güzeli ön plana çıkarmaktan kaynaklanmaktadır.

    Bediüzzaman hazretlerinin ifade ettiği gibi, İslam medeniyetinin ve Batı Medeniyetin dinsiz ksımının unsurları şunlardır:
    Batı medeniyeti beş menfi unsur üzerine kurulmuştur: Nokta-i istinadı "kuvvet" kabul eder. Hedefi "menfaat" bilir. Düstur-u hayatı "cidal" tanır. Cemaatlerin rabıtasını "unsuriyet ve menfî milliyet" bilir. Gayesi, hevesat-ı nefsaniyeyi tatmin ve hacat-ı beşeriyeyi tezyid etmek için bazı "lehviyat"tır.
    Halbuki: Kuvvetin şe'ni/işi tecavüzdür. Menfaatin şe'ni/işi, her arzuya kâfi gelmediğinden üstünde boğuşmaktır. Düstur-u cidalin şe'ni/işi, çarpışmaktır. Unsuriyetin şe'ni/ırkçılığın işi, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan tecavüzdür. İşte şu medeniyetin şu düsturlarındandır ki, bütün mehasiniyle beraber beşerin yüzde ancak yirmisine bir nevi surî saadet verip seksenini rahatsızlığa, sefalete atmıştır.

    İslam/Kur’an medeniyeti ise, nokta-i istinadı, kuvvet yerine "hakk"ı kabul eder. Gayede, menfaat yerine "fazilet ve rıza-yı İlahî"yi kabul eder. Hayatta, düstur-u cidal yerine "düstur-u teavünü" esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarında, unsuriyet ve milliyet yerine "rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî" kabul eder. Gayatı, "hevesat-ı nefsaniyenin/nefsin heva ve hevesinin nâmeşru tecavüzatına sed çekip ruhu maaliyata/yüksek ahlaka teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin etmektir ve insanı kemalât-ı insaniyeye sevkedip insan etmektir.

    Hakkın şe'ni ise, ittifaktır. Faziletin şe'ni, tesanüddür. Teavünün şe'ni, birbirinin imdadına yetişmektir. Dinin şe'ni uhuvvettir, incizabdır. Nefs-i emmareyi gemlemekle bağlamak, ruhu kemalâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni, saadet-i dâreyndir. İşte medeniyet-i hazıra, edyan-ı sâbıka-i semaviyeden, bahusus Kur'anın irşadatından aldığı mehasinle beraber, Kur'ana karşı böyle hakikat nazarında mağlub düşmüştür.” (Sözler, 408 )

    Demek ki Kur’an bize; ittifaka götüren hakkı; tesanud ve dayanışmayı sağlayan fazileti; paylaşmayı ve birleştirmeyi sağlayan teavün ve yardımlaşmayı; kardeşliği ve cazibeyi oluşturan İslam dininin hakikatlerini; Nefsani heva ve heves yerine, her iki dünyanın da mutluluğunu sağlayan ruhun ve ulvi duyguların hareket kabiliyetini temin eden bir rotayı takip etmeyi emretmektedir. Bu günkü İslam aleminin bu perişanlığı, ihtilafı, İslam medeniyetinin bu unsurlarını içselleştirememesinden kaynaklanıyor.


  4. 22.Temmuz.2013, 20:25
    2
    Editör



    Değerli kardeşimiz;
    Kanaatimize göre, bir kaç asırdır müslümanlar, iman ve amel cihetinde oldukça zayıfladılar. Dünya hayatını –bilerek ve isteyerek- ahirete tercih ettiler. Dünya hayatı ön plana çıkınca, maddi-manevi menfaat kavgası kaçınılmaz olur. İslam âlemi, bu yanlışının cezasını çekiyor.

    Her kâfirin bütün sıfatlarının kâfir olması gerekmediği gibi, her müminin bütün sıfatlarının -her zaman- mümin olması da gerekmez. Bazen yalan, zulüm, tefrika gibi küfrün vasıfları müminlerde yer alırken, doğruluk, adalet, ittihat gibi güzel sıfatlar da kâfirlerde yer alabiliyor. Bunlar birer realite olarak vakidir. Tabii ki, kâfir taşıdığı bazı İslamî vasıflarıyla müslüman olmadığı gibi, Müslüman da taşıdığı bazı kâfir sıfatlarla kâfir olmaz. Ancak bu sıfatların bir karşılığı olacaktır, dünyada bir ceza veya mükâfatı söz konusudur. Bu gün müslümanları perişan hale sokan onların -iman vasıfları değil- kâfir vasıflarıdır.

    Tecrübe ile sabit bir kural vardır: Güzel bir konuda anlaşmak varsa, ihtilafa götüren daha güzelden kaçınmak gerekir. Çünkü birleştirici bir güzel, ayrıştırıcı daha güzelden kat be kat güzel olur. Fransızların bir ata sözü var: “Daha iyisi iyinin düşmanıdır” diye. En iyimser bir düşünceyle bu günkü perişan halimiz, birleştirici olabilen iyide, güzelde kanaat etmeyip, daha iyiyi, daha güzeli ön plana çıkarmaktan kaynaklanmaktadır.

    Bediüzzaman hazretlerinin ifade ettiği gibi, İslam medeniyetinin ve Batı Medeniyetin dinsiz ksımının unsurları şunlardır:
    Batı medeniyeti beş menfi unsur üzerine kurulmuştur: Nokta-i istinadı "kuvvet" kabul eder. Hedefi "menfaat" bilir. Düstur-u hayatı "cidal" tanır. Cemaatlerin rabıtasını "unsuriyet ve menfî milliyet" bilir. Gayesi, hevesat-ı nefsaniyeyi tatmin ve hacat-ı beşeriyeyi tezyid etmek için bazı "lehviyat"tır.
    Halbuki: Kuvvetin şe'ni/işi tecavüzdür. Menfaatin şe'ni/işi, her arzuya kâfi gelmediğinden üstünde boğuşmaktır. Düstur-u cidalin şe'ni/işi, çarpışmaktır. Unsuriyetin şe'ni/ırkçılığın işi, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan tecavüzdür. İşte şu medeniyetin şu düsturlarındandır ki, bütün mehasiniyle beraber beşerin yüzde ancak yirmisine bir nevi surî saadet verip seksenini rahatsızlığa, sefalete atmıştır.

    İslam/Kur’an medeniyeti ise, nokta-i istinadı, kuvvet yerine "hakk"ı kabul eder. Gayede, menfaat yerine "fazilet ve rıza-yı İlahî"yi kabul eder. Hayatta, düstur-u cidal yerine "düstur-u teavünü" esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarında, unsuriyet ve milliyet yerine "rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî" kabul eder. Gayatı, "hevesat-ı nefsaniyenin/nefsin heva ve hevesinin nâmeşru tecavüzatına sed çekip ruhu maaliyata/yüksek ahlaka teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin etmektir ve insanı kemalât-ı insaniyeye sevkedip insan etmektir.

    Hakkın şe'ni ise, ittifaktır. Faziletin şe'ni, tesanüddür. Teavünün şe'ni, birbirinin imdadına yetişmektir. Dinin şe'ni uhuvvettir, incizabdır. Nefs-i emmareyi gemlemekle bağlamak, ruhu kemalâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni, saadet-i dâreyndir. İşte medeniyet-i hazıra, edyan-ı sâbıka-i semaviyeden, bahusus Kur'anın irşadatından aldığı mehasinle beraber, Kur'ana karşı böyle hakikat nazarında mağlub düşmüştür.” (Sözler, 408 )

    Demek ki Kur’an bize; ittifaka götüren hakkı; tesanud ve dayanışmayı sağlayan fazileti; paylaşmayı ve birleştirmeyi sağlayan teavün ve yardımlaşmayı; kardeşliği ve cazibeyi oluşturan İslam dininin hakikatlerini; Nefsani heva ve heves yerine, her iki dünyanın da mutluluğunu sağlayan ruhun ve ulvi duyguların hareket kabiliyetini temin eden bir rotayı takip etmeyi emretmektedir. Bu günkü İslam aleminin bu perişanlığı, ihtilafı, İslam medeniyetinin bu unsurlarını içselleştirememesinden kaynaklanıyor.





+ Yorum Gönder