Konusunu Oylayın.: Cihad ve irşad ne demektir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Cihad ve irşad ne demektir?
  1. 26.Haziran.2013, 17:44
    1
    Misafir

    Cihad ve irşad ne demektir?

  2. 26.Haziran.2013, 23:20
    2
    Mucahid
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 27.Ağustos.2007
    Üye No: 2247
    Mesaj Sayısı: 503
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 7

    Tebliğ ve irşad görevi




    TEBLİĞ VE İRŞAD GÖREVİ

    ...........

    Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki: "İki müslüman bir araya gelirse, Allah birinden ötekisini, ötekisinden berikisini mutlaka faydalandırır.

    İki müslüman karşılaşırsa, iki el gibidir; birbirlerini yıkar, temizler, pak eyler. Tek el yıkama işinde yarım kalır, kendi dışını yıkayamaz. Ama, iki el olunca birbirlerini yıkıyor, temizliyor. O iki el gibi birbirini temizler.

    (Elcemâatü rahmetün) "Müslümanların bir araya gelmesi rahmettir. (Vel firkatü azâbün) Ayrılık gayrılık da azabdır." Bizim dinimiz cemaat dinidir, ama sorumluluk herkesin üzerindedir. Herkes Allah'a karşı kulluk görevleriyle yükümlüdür, sorumludur, vazifeleri vardır, vazifelerini yapması lâzım!..

    Peygamber SAS Efendimiz ve ondan önce Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin gönderdiği bütün enbiyâ vel mürselîn (Salevâtullàhi ve selâmühû aleyhim ecmaîn), insanlara ilâhî hakîkatleri anlatmak için vazifeli olarak gelmişlerdir. İnsanlara bazı hakîkatlerin anlatılması lâzım!..

    (Ve in min ümmetin illâ halâ fîhâ nezîr.) "Hiç bir ümmet, topluluk, grup yoktur ki, Allah oraya bir haberci, bir ihtarcı, bir ihbarcı, bir ikazcı göndermemiş olsun." Mutlaka göndermiştir. Çünkü, insanoğullarının ikaza ihtiyacı vardır, uyarıya ihtiyacı vardır. Allah-u Teâlâ Hazretleri de lütfuyla keremiyle bu uyarma işini, gönderdiği vazifeli kimselerle yaptırmıştır. Cihan tarihi boyunca her topluluğa bir nezir göndererek bu vazifeyi yaptırmıştır.

    Şimdi bu vazife, Peygamber SAS Efendimiz'den sonra... Peygamber efendimiz hâtemün nebiyyîndir, peygamberlerin hâtemidir. (Men lâ nebiyye ba'deh) Kendisinden sonra bir peygamber gelmesi bahis konusu değildir. Ahir zaman peygamberidir, hükmü ahir zamana kadar, devresi ahir zamana kadar devam edecektir. Peygamber Efendimiz'in peygamber olduğu zamandan, kıyamet kopacağı zamana kadar artak devir, Peygamber SAS Efendimiz'in devridir.

    Peygamber Efendimiz'in ikaz ve irşad çalışmaları, evliyâullah tarafından, mürşid-i kâmiller tarafından, ilmiyle âmil olan ulemâ-i izâm ve meşâyih-ı kiram tarafından yapılagelmiştir. Peygamber SAS Efendimiz de:

    (El'ulemâü veresetül enbiyâ') "Alimler peygamberlerin varislerdir." Görevini devam ettiren; Peygamber Efendimiz'den aldığı vazifeyi yaparak, insanları ikaz ve irşad etmek sûretiyle çalışan kimselerdir.

    Bu vazife en önemli vazifedir. Onun için Kur'an-ı Kerim'de buyruluyor ki:

    (Ve men ahsenü kavlen mimmen deâ ilallah) "Allah'ın yoluna çağıran bir insandan daha güzel sözlü, daha güzel işli kim vardır? Kim daha güzel bir iş yapmış sayılabilir?" En yüksek hizmet, insanların hak yola girmesidir.

    Bir insanın öteki bir insanın doğru yola gelmesine vesîle olması, onu cehennem yolundan döndürüp cennet yoluna girmesini sağlaması, cennetlik olmasına vesîle olması dünyadan ve dünyanın içindeki her şeye sahip olmaktan daha hayırlıdır. En önemli görev budur. Bütün insanların içinde bu görev geçerlidir. Yâni, İslâmî olmayan bir toplulukta da geçerlidir, orda İslâm'ı anlatmak lâzım!.. İslâmî bir devletin içinde de bu geçerlidir. Müslümanların devlet başkanlarına da, hükümet mensuplarına da, halkına da yine aynı görevin yöneltilmesi, onların ikaz edilmesi, doğru yola çekilmesi lâzım!..

    Onun için, Allah-u Teâlâ Hazretleri ulemâya görev vermiştir. Onlar kimseden korkmazlar, kimseden çekinmezler, hak olan sözü her yerde söylerler. Onun için hadis-i şerifte geçiyor ki:

    (Efdalül cihâd, kelimetü hakkın inde sultânin câir) "En üstün cihad, en faziletli cihad, zalim bir hükümdarın karşısında hak sözü söyleyebilmek, onu ikaz etmektir." diye buyruluyor.

    Öyle anlaşılıyor ki, zalim de olsa çekinmeyecek müslümanlar, hakkı her yerde söyleyecek. Yâni hayatı pahasına da olsa, hapse girmek pahasına da olsa, hakkı söyleyecek. Bu en önemli vazifedir. Hakkın söylenmediği yerde, ilmin hakim olmadığı yerde, zulüm hakim olur, haksızlık hakim olur. İnsanlar istismar olunur, din ihmal olunur, dindarlık geri planda kalır. Sonunda cemiyetler mahvolur. Allah'ın istemediği durumlar, sevmediği durumlar, razı olmadığı durumlar ortaya çıkar. Onun için en mühim vazife, bu ikaz ve irşad vazifesidir.

    Dünkü konuşmamda, İslâm dininin ne kadar büyük bir nimet olduğunu, ne kadar önemli olduğunu, bizim için ne kadar kıymetli olduğunu delilleriyle anlattım. Elhamdü lillâh alâ nîmetil islâm, elhamdü lillâh alâ tevfîkıl îmân, elhamdü lillâh alâ hidâyetir rahmân... Çok büyük bir nimettir İslâm nimeti...

    Bu İslâm'ın gerçekten insanların içine yerleşmesi için, toplumlara yerleşmesi için ve insanların sonunda Allah'ın rızasını kazanıp da cennete gitmesi için; cehenneme düşmemesi için, cehennemden kurtulması için, cennete ulaşması için yapılması gereken çalışmaları kısa maddeler halinde, zamanım yettiğince açık bir şekilde anlattım. Ve bunların hepsinin tasavvuf olduğunu gösterdim.

    Çünkü, nefsin terbiyesi lâzım, nefis terbiye olmazsa insan felâh bulamıyor; nefsin terbiyesi tasavvufta... Takvâ lâzım, takvâ olmazsa ameller kabul olmuyor; takvâ tasavvufta... İhlâs lâzım, ihlâs olmazsa ibadetler, insanın haccı, zekâtı kabul olmuyor; takvâ tasavvufta... İnsanın cahil olmaması, Allah'ı bilen, ma'rifetullah'ı kazanmış, arif olmuş bir kimse olması lâzım; irfan ve ma'rifetullah tasavvufta...

    Binâen aleyh, tasavvuf çok önemli bir yoldur. İslâm'ın içindeki gerçek İslâm yoludur. Rasûlüllah'ın yoludur, sahabe-i kiramın yoludur, takvâ yoludur, cennet yoludur, ihsân yoludur, ihlâs yoludur, güzel ahlâk yoludur. Onun için, tasavvuf hepimiz için havadan, sudan gıdadan, hayattan önce lâzımdır.

    Bir insan ölebilir, bir insan havasız susuz kalabilir, zengin olabilir, fakir olabilir amma; Allah'ın sevdiği bir kul olarak ölürse, imanla göçer, cennete gider. Bütün dert, Allah'ın sevmediği bir kimse olmak ve sonunda cehenneme gidecek bir yaşamla yaşayıp, cehenneme gitmektir. En büyük felâket odur.

    Ölümden kaçmak mümkün değil, zaten herkes ölecek ama, mü'min olarak ölelim! Nerde öleceğimizi bilmiyoruz. Böyle sakin bir yerde dururken de tepemize bir uçak düşebilir, bir zelzele olabilir, bina yıkılabilir; yine ölür insan... Ölümden kaçmak, vâdesi geldiği zaman kurtulmak mümkün değildir. Mesele, ölürken iyi bir şekilde ölmek, öldükten sonra da cennete gitmektir, cehenneme gitmemektir.

    Bu çalışma bizim en önem verdiğimiz çalışmadır. Bu çalışma dediğimizden kasdımız: İslâm'ı öğreneceğiz ve öğreteceğiz. Çünkü İslâm, iki cihan saadetinin yoludur. İslâm'ı tam öğrenmek ve yaşamak için de tasavvuf yolunu tutacağız. Çünkü tasavvuf yolu takvâ yoludur, ihlâs yoludur, nefsiye terbiye yoludur, ma'rifetullah yoludur, güzel ahlâk yoludur. Bunların hepsi de dinimizin esası, özü ve temelidir.

    Bu çalışmaları yapmak lâzım!.. Bu çalışmalar yapılmadan yapılan öteki çalışmalar eksiktir, yanlıştır, kusurludur, istikametini şaşırır, insanları yanlış noktaya götürür. Biliyorsunuz, gazetelerde okudunuz, "İnsanlara yol göstereceğim!" diye ortaya çıkan veya insanların, "Bize yol göstersin!" diye bağlandıkları bir takım kimseler insanları doğru yola götüremiyorlar.

    İsviçre'de birtakım villalarda yangınlar çıktı, birçok kimseler öldü; bozuk bir şey olduğu anlaşıldı... Geçtiğimiz senelerde Amerika'da bir ormanda dörtyüz beşyüz kişi kendisini öldürdü; yanlış bir yol olduğu anlaşıldı... Hindistan'ın grularına, krişna dinine ve sâiresine heves edip giren insanlar oldu; sonuç yok... Hintlilerin peşinden gidemeyiz, inançları sapık... Japonların peşinden gidemeyiz; inançları batıl... Avrupalıların dini maalesef teknolojik gelişmeleri gibi değil, sakat ve batıl... Amerikalıların dini sakat ve batıl...

    Binâen aleyh, çok önemli bir görev yüklenmiş bulunuyoruz. Bu görev müslüman olmamızla bizim üzerimize gelmiş bulunuyor. Allah-u Teâlâ Hazretleri Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor ki:

    (Küntüm hayra ümmetin uhricet lin nâs) "Siz en hayırlı bir ümmetsiniz, bütün insanlar için, bütün insanlık için ortaya konulmuş bir ümmetsiniz; yâni göreviniz var!" denmiş oluyor. İşte biz bu görevi yüklenmiş bir grubuz ve bu görevi en güzel tarzda yapmağa çalışıyoruz.

    Türkiye'de bu görevi yapmak için, tabii ilk adımda insanın insana, karşısına oturtup gerçekleri anlatması gelir: "Otur kardeşim, şu meseleleri konuşalım, anlaşalım!" denir; tamam, anlaşılır. O dinler, bu söyler; sonunda bir mutabakat meydana gelir.

    Bu vaazla olur; camiye insanları toplarsınız, vaaz ve irşad edersiniz. İnsanlar da, "Çok güzel konuştu, haklı hocaefendi!" der, dinlerler. Fakat işin zor tarafı, insanların hepsi camiye gelmiyord, gelemiyor. Yekün olarak, yüzde olarak hesaplayacak olursak, belki nüfusun yüzdebiri, belki yüzdebiri bile gelmiyor camiye...

    Almanya'daki bütün müslüman kuruluşların üyelerinin hepsini toplarsanız, yüzde onu geçmiyor. Yâni yüzde doksanı, hiç bir bağlantısı olmayan kendi başına kaybolmuş, dağılmış gitmiş insanlar demek oluyor.

    İşte bu şartlar altında ne yapmak gerekiyor: Yayın yapmak gerekiyor, dergiler çıkartmak gerekiyor, gazete çıkartmak gerekiyor... Daha başka, daha geniş bir çalışma olarak, radyo çalışması yapmağa başladık... Daha köklü bir çalışma olarak, devamlı bir çalışma olarak kolejler açtık; ilk, orta, lise, ana okulu... Muhtelif illerde ve ilçelerde kız ve erkek kolejlerimiz var... İnsanı eğitmek ve yetiştirmek en büyük amaç olduğundan ve bu eğitimin tasavvufî bir eğitim olması en önemli olduğundan, tasavvufa, mâneviyat eğitimine, ahlâk eğitimine önem veren bir eğitim sistemini benimseyerek nesilleri müslüman, mütedeyyin, ahlâklı, bilgili, görgülü, ileri, yüksek yetiştirmek gerektiğinden okullar açtık.

    Fırsat bulursak üniversite açacağız. Üniversite açmak için elimizde imkânlar var... Bazı ülkelerde insanlar tarım toplumundan sanayi toplumuna geçmişlerdir. Bu sanayi toplumu da geçmişler, sanayi ötesi toplumu, bilgi toplumu denilen seviyeye yükselmiştir. Çünkü, bilgiler çoğalmıştır. Bilgilerin depolanması, tasnifi ve gerektiği zaman kullanılması, önemli bir iş olmuştur. Bunlar için de aletler gelişmiştir, bilgisayarlar yapılmıştır. Bir çok insanlar bunlardan faydalanarak çok hızlı işlemler yapıyorlar ve çok ileri çalışmalar yapıyorlar.

    Bunları ele alıp, İslâm'a böyle hizmet etmesi lâzım şimdiki, Yirminci Yüzyıl'daki kardeşlerimizin... İslâm'a hizmet ederken, çevresindeki bütün imkân ve şartları, vasıtaları, araçları kullanması gerekir.

    Türkiye'de bizim kardeşlerimiz gazeteleri yazdığı, herkesin beğendiği bir mümtaz, yüksek topluluktur. Umumiyetle profesörler vardır, mühendisler vardır, doktorlar vardır, yetişmiş insanlar vardır. Gerçekten kaliteli bir büyük grup oluşturuyoruz Türkiye'de...

    Fakat ben şunu görüyorum ki: Bizim Avrupa ile, Amerika ile, orada bulunan kardeşlerimizle bütünleşmemiz ve işbirliği yapmamız lâzım!.. Çünkü, buranın ilmini Türkiye'den takib etmek başka, buradan takib etmek başka... Burada eğitim görmüş insanların Avrupa'yı görmesi, tanıması başka; Türkiye'den bir insanın arada sırada gelip veya Türkiye'den gözlüğünü, dürbününü takıp bakarak bir şeyler anlamaya çalışması başkadır. Her şey yerinde, zamanında yapılmalıdır.

    Onun için biz Türkiye'den dışa açılmayı uygun görüyoruz. Çalışmalarımızın, Allah'ın dinine hizmetin, İslâm'a hizmetin, irşad hizmetinin, tebliğ hizmetinin başarılı olması için, Avrupa'ya, İngiltere'ye, Amerika'ya, Kanada'ya, Malezya'ya, Japonya'ya yayılması gerektiğini düşünüyoruz. Bu yayılmayı, Akra radyomuzla yavaşça başlatmış olduk. Almanya'dan, Japonya'da, Amerika'dan kardeşlerimiz yorumlar yaparak, dinleyicileri bilgilendirmeğe çalışıyorlar.

    Fakat biz, daha esaslı ve köklü müesseseler kurmanın gerektiğini biliyoruz. Biliyoruz ki, İsveç'te çok kaliteli kardeşlerimiz var... Danimarka'da çok kaliteli kardeşlerimiz var... Almanya'da tahsil görmüş, burda doğmuş, büyümüş, yetişmiş, artık Avrupa'yı içinden tanıyan kardeşlerimiz var... İngiltere'de aynı şekilde kardeşlerimiz var... Amerika'de doktora yapan, üniversite hocası olan kardeşlerimiz var... Çok kaliteli kardeşlerimiz var... Bunları organize ederek, İslâm'ın gelişmesi, savunulması, müslümanların haklarını korunması ve müslümanların yükseltilmesi için çalışmalar yapmak gerektiğini düşünüyoruz.

    Türkiye'deki çalışmaların dışarıya taşması ve dünyaya genişlemesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu amaçla radyomuzu da Avrupa'dan Orta Asya'ya kadar yayın yapabilecek uyduya çıkarttık. Biraz önce burda dinlediğmiz radyo bizim radyomuzdu, akşam haberlerini dinledik. Başka radyolardan farklı olarak da, son derece kaliteli yayın yapıyor. Hattâ bir politikacı, parti başkanı [Hasan Celâl Güzel] bizim Akra için, "Görüntüsüz Televizyon" demiş. Yâni, o kadar kıymetli ki, televizyon gibi tesirli fakat henüz ekranı yok... Henüz ekrandan görüntü yayınlayamıyoruz ama, bilgiler son derece kıymetli...

    Şimdi ben Allah rızası için şunu ortaya koymak istiyorum, bu sözlerimin özeti şudur: Hepinizin, hepimizin asıl görevi Allah'ın rızasını kazanmaktır. Şüphe var mı, tereddüt var mı?.. Yok; hepimiz Allah'ın sevgili kulu olmak istiyoruz, Allah'ın rızasını kazanmak istiyoruz. Sonuç olarak da cennetlik olmak istiyoruz. Cehennemlik olmak istemiyoruz, sorumlu olmak istemiyoruz, ahirette suçlu durumda olmak istemiyoruz. Dünyadaki vazifelerimizi yapmamış olma durumunda olmak istemiyoruz.

    Cennetlik olmak için, Allah'ın sevdiği kul olmak için, her türlü fedâkârlığı ve çalışmayı yapmaya can ü gönülden razıyız. Öyle kardeşlerimiz var ki, --biz kendimizi ortaya koyup da öğünme gibi söz söylemeyelim-- şehid olmaya can atıyor. Kimisi de Bosna'ya gitti, Çeçenistan'a gitti, muhtelif yerlerde savaştı; seve seve gitti ve şehid oldu. Yâni, canımızı vermekten de kaçınmayız.

    Şimdi muhterem kardeşlerim! İslâm'a hizmetin yeri buraları... Burada sizin kolaylıkla yaptığınız bir şeyi, Suudi Arabistan'da yapamazsınız, Türkiye'de yapamazsınız, Mısır'da hiç yapamazsınız... Cezayir'de felâketk, Mısır'da felâket, Suudi Arabistan'da felâket, Türkiye'de sıkıntı...

    Bakın Türkiye'de ne diyorlar; hiç utanmadan, arlanmadan, sıkılmadan söyleyebiliyorlar:

    "--Müslümanlar iktidara gelirse, biz müslümanlara iktidarı bırakmayız!.."

    E niye bırakmazsın, seçimi niye yapıyorsun o zaman?.. Oyuncak mı bu?.. Halk seçmiş işte, niye razı olmuyorsun?..

    "--Olmayız!"

    Kimsin sen razı olmayacak?.. Adedin ne, cirmin ne, vücudun ne?.. Ateş olsan, cirmin kadar yer yakarsın... esin sen?.. Amerika'nın uzantısı mısın, Avrupa'nın ajanı mısın?.. Nesin sen ki, böyle tehdit savruyorsun Türk milletine?.. Anlaşılır bir şey değil...

    Seçimse, bir razı olduk ya dört yıldır, beş yıldır, yirmi yıldır, elli yıldır seçilenlerin bizi yönetmesine; sen niye razı olmuyorsun biz seçilirsek?.. Yâni Türkiye'de de problemler var, bunu söylemek istiyorum.

    Belki burda da problem vardır, Amerika'da da problem vardır. Meselâ, Amerika'ya gittik. Amerika'da hapishanede imamlık yapan bir zenci geldi. "Biz Türkiye'den yardım bekliyoruz!" dedi; şaşırdım ben... "Hoppalaaa, bir de şimdi Amerika'ya yardım etmek çıktı başımıza..." diye düşündüm.

    Resmen bizden yardım istiyor. "Bizi siz destekleyebilirsiniz, siz yardımcı olabilirsiniz." diyor. Yâni, Amerika'nın içinde müslümanlar rahat değil... Demek ki, yönetim onlara da bizim bilmediğimiz tarzda tazyikte bulunuyor ki, o da yardıma muhtaç hissediyor kendisini... "Yapsa yapsa yardımı Türkler yapar." diyor.

    Buyrun, alın size bir yardım sahası daha... Çeçenistan, Bosna, Keşmir, Cezayir bilmem ne derken Amerika bile bizden çok yardım istiyor. O halde çok çalışmalıyız! O halde teknik çalışmalıyız!..

    Biliyorsunuz teknik çalışan, kaliteli çalışan bir insan binlerce insandan daha faydalı işler yapar. Teknik çalışmayan bir insan mevzîî, bölgesel, yöresel, cüz'î, küçük, az bir çalışma üretebilir, fayda üretebilir.

    Bir iş yerinde şu sözü okumuştum, çok hoşuma gitmişti:

    "Yalnız pazusuyla çalışan kimseye işçi derler." Pazusuyla çalışıyor; elinde çekiç var, "Dan, dan... Dan, dan..." bedeninin gücüyle çalışıyor. Bir insan yalnız bedeniyle, pazusuyla çalışıyorsa, işçidir.

    "Hem bedeni, pazusu, hem aklıyla çalışıyorsa, ustadır." Usta akıllı adamdır, yol gösterir:

    "--Öyle yapma, kırarsın!.. Bu kadar bastırma, o kadar sıkma!.. Şunu şöyle yap, bunu böyle yap!.. Mengeneyi biraz gevşet, şurdan tuttur!.. Eğeyi böyle tut!.." Bilmem ne... Usta, kafası var... "Onu ordan kesme, şurdan kes! Sonra törpüleyeceğiz, şöyle olacak!.. Yapıştırmadan evvel şöyle yap!.." Bunları böyle öğretiyor.

    Neden?.. Kaba kuvvet değil; pazusu da var, kafasını da katıyor işin içine... Usta...

    "Hem bedeni, hem kafası, hem kalbiyle çalışan, sanatkârdır." Bir de işin içine gönlünü, kalbini sokuyorsa, estetiği sokuyorsa; o zaman sanatkârdır. Sadece usta değil... Bakarsın bir iş yapar; "Aferim yâ, ne güzel yapmış, şiir gibi yapmış." dersin.

    Şimdi biz de kaba kuvvet değiliz, düz işçi değiliz, amele değiliz... Neyiz?.. Kaliteli insanlarız, yâni usta gibiyiz. Ama ustadan da öteyiz, bir de bizim gönül yapımız var, tasavvuf erbabıyız biz... Yunus Emre gibiyiz, Mevlânâ gibiyiz. Bizim bir de gönüm tarafımız var... Bizim bu boyutumuz Amerika'da bile yok... Amerika'da da yok, Avrupa'da da yok, dünyanın başka yerinde yok...

    İman ve tasavvuf boyutu bizi ötekilerden üstün kılıyor. Merhametli, iyiliksever, menfaatçi olmayan, herkesin iyiliğini düşünen, güzelliğin peşinde olan, güzel jestlerin peşinde olan insan haline getiriyor.

    İşte biz o bakımdan bunları düşünerek, Avrupa'da bir yapılanma çalışmasına girdik muhterem kardeşlerim! Avrupa'da, İngiltere'de ve Amerika'da bir yapılanma, organize olma, teşkilatlanma faaliyeti içine girdik. Bu faaliyetimiz birkaç senedir devam ediyor. Zaman zaman toplandık, kararlar aldık. Hattâ buradaki toplantı da önceden planlanmış toplantılardan birisidir. Daha önceden muhtelif yerlerde bu toplantıları yapmıştık.

    Bizim bu organizasyonlardan maksadımız çok kesinlikle söylüyorum, para pul toplamak değildir. İşçinin emek ve sermayesini sömürmek değildir. Bizim başkalarından önemli farkımız budur. Biz size salma, şu kadar vereceksiniz, bu kadar para ödeyeceksiniz demiyoruz. Bizim paraya ihtiyacımız yok...

    Bizim bugün bir holdingimiz var, yirmi küsur şirketimiz var, iki holding daha kapıda... Allah bize kimseye muhtaç olmama lütfunu ihsan eyledi. Çünkü para istemenin haysiyet kırıcı olduğunu gördük, para istemekle bir sonuca varılmayacağını gördük, kolumuzu sıvadık, işe giriştik. Bugün rakamları milyarlar olan şirketlerimiz var; çalışıyoruz, alnımızın teriyle kazanıyoruz. Kazandığımızı hizmete sunuyoruz.

    Uzaydan radyo yayını kolay mı sanıyorsunuz?.. Bunun bedelinin ne kadar olduğunu sordunuz mu, düşündünüz mü?.. Ayda ne kadar masraf gittiğini biliyor musunuz?.. Siz bu radyoyu burdan dinlerken, güzel Türkçeyi dinlerken, dinî bahisleri dinlerken bunun faturasınınne kadar olduğunu düşünüyor musunuz?.. Biz sizden bunların faturasını istiyor muyuz?.. İstemiyoruz.

    Dergilerimiz kârlı mı çıkıyor. "Abone olun!" diye yazmış kardeşlerimiz koridorların kapılarına... Biz abone olmanızı okumanız için istiyoruz. O dergilerimiz kâr mı ediyor?.. Hayır... Bizim zarar eden tek müessesesimz dergilerimizin çıktığı müessesemizidir. Çünkü dergi, kâr getiren bir şey değildir. Derginin kârı sevabıdır, gösterdiği istikamettir.

    Dergiyi okuyan bir kız diyor ki:

    "--Hocam! Ben sizin derginizi okudum, inandım, beğendim, başımı örttüm, namaza başladım."

    İşte bizim kârımız budur; dergiyle o kız namaza başladı. Onun için dergiyi kapatmıyoruz biz... Bir çocuk aynı şeyi söylüyor. Doğu Anadolu'nun bir kasabasından bir kız mektup yazıyor, diyor ki:

    "--Dergi almağa param yok ama, sizin derginizi çok seviyorum, ay başını iple çekiyorum!"

    Dergi gönderiyoruz. Neden?.. Sevabını umuyoruz. Birisi bizim dergimizle doğru yola girmişse, bunu kâr sayıyoruz.

    Biz sizden İslâm'a hizmet etmenizi istiyoruz Muhterem kardeşlerim!.. Allah istiyor. Biz de insanları İslâm'a hizmette organize etmenin sevaplı olduğunu bildiğimiz için, organizatörlük yapıyoruz. yhani işi organize etmeğe, işin önüne düşüp de işi oluşturmaya çalışıyoruz.

    Bunun için ilk şart, burda bir merkez kurmaktır. Peygamber Efendimiz de Medine-i Münevvere'ye geldiği zaman ilkönce mescidi yaptı, yâni merkez kurdu. İlk yaptığı şey o... Ebû Eyyüb El-Ensârî Hazretleri'nin evinde bir müddet misafir kaldı. O arada mescid yapıldı, oraya geçti. Yer lâzım, mekân lazım, adres lâzım, muhatap lazım!.. Faaliyet ondan sonra yürüyecek.

    Ticaret yapacağız, belki siz de ortak olacaksınız ama, biz bağış istemiyoruz. Ortak olacaksınız, siz de kâr edeceksiniz. Bir müessese kârlı olmadığı zaman açmıyoruz zâten... Ne diye yükü omuzumuzda taşıyalım?.. Ancak sevabı varsa taşıyoruz.

    Sevabı olan nedir?.. Dergidir. Tamam dergiyi taşırız, sineye çekeriz zararını... E onu nerden karşılıyoruz?.. Sav Market demişiz, tüfek satıyoruz, ordan sağlıyoruz... Telefon satıyoruz, normal fiatlarla, başkalarının sattığı gibi; ordan sağlıyoruz... Mavi boru yapıyoruz, onu satıyoruz, ordan sağlıyoruz. Yeter ki hizmet yürüsün diye...

    Organize büyük şirketler, müesseler, kurmak Türkiye'de yaygınlaşmış bir şey değil... Umûmiyetle bu gibi teşebbüsler yapılmış ve batmıştır. Ben de bunların çoğunu biliyorum; bundan yirmibeş yıl, otuz yıl önceden beri duyuyorum. Çeşitli siyasî grupların, dinî grupların çeşitli atılımlar yapıp da battığını biliyorum. İsim verebilirim, şu battı bu battı diye isim isim söyleyebilirim.

    Biz, bu müesseseler neden batıyor diye bunun incelemesini yapıyoruz, batmaması için çare arıyoruz.

    Bakın, Türkiye'de yüzlerce dinî dergi çıkmıştır şu yıla gelinceye kadar; hepsi batmıştır, yaşayamamıştır. Dinî dergilerin ortalama ömrü iki yıldır. İki yıl sonra batar. Sebebi nedir?.. Bir dergi çıkartalım diye ideal bir duygu ortaya çıkar, bazı idealistler sermaye koyar. Bazı idealist yazarlar yazılar yazarlar. Dergi çıkmağa başlar, dağıtılır; parası gelmez. İkinci sayısı çıkar, dağıtılır, parası gelmez. Üçüncü, dördüncü... İki sene tahammül ederler, kavga gürültü, giderler alacaklılarına; "Yâhu ver Allah rızası için... Dergileri sattın işte, parasını ver!.. Bilmem ne... Olur... Olmaz..." derken, iki sene sonra pilleri biter, sermayeleri sıfıra gelir; kapatırlar.

    Necip Fazıl da böyle, Kadir Mısıroğlu'nun Sebil dergisi böyle, İslâm'ı Nuru öyle... Şu öyle, bu öyle... Bunları da bildiğiniz misaller diye söylüyorum, kötülemiyorum. Hizmet görmüştür ama, devam ettirememişlerdir.

    Bakın bizim dergilerimiz 13 yıldır çıkıyor. Biz devamlılığın önemli olduğunu biliyoruz. "Kusur nedir, dergiler neden batıyor, hizmet niçin duruyor?" diye onun tedbirini alıyoruz, çaresini bulmağa çalışıyoruz.

    Şimdi burada bizim bir merkez kurmamız mecburiyeti vardır. Biz bu merkezi kuracağız! İster siz yardım edin, ister yardım etmeyin; size bağlı değil... Bu merkez kurulacak, biz burada İslâmî hizmetleri geliştireceğiz.

    --Efendim, İslâm'a hizmet eden bu kadar şirket var, dernek var; bir de siz mi?..

    Bir de biz; çünkü bizim üslûbumuz başka... Çünkü bizim meseleyi tutuş tarzımızın, anlatış tarzımızın emsâli yok!.. Biz bunu en güzel tarzda yapmak istediğimiz için, bu çalışmayı yapacağız.

    Tabii, kardeşlerimiz birbirlerinin ihvanıdır, tarikat kardeşidir. Biz onlar arasındaki bu kardeşliğin de canlı olmasını temenni ediyoruz. Bulundukları yerlerde, eğer başka yerlere giderlerse, başka camilere giderlerse; diyanet camisinin bir havası vardır, falanca caminin bir havası vardır, filânca caminin bir havası vardır... Kimi yerde zikir yapamaz, kimi yerde şu olmaz, kimi yerde bu olmaz. Kimseyi kötülemiyoruz, kötülemek istemiyoruz. Derdimizi, olan şeyleri söylüyoruz.

    Onun için, elbette hakkımızdır; beş tane müslüman bir arada bulunuyorsa, yâni bizim kardeşlerimizden beş aile bir yerde bulunuyorsa, bir namaz kılacak yer sağlamaları lâzımdır. Hadis-i şerifte böyle geçiyor. Binâen aleyh, kardeşlerimizin grup halinde oldukları yerlerde de camilerini kurmaları lâzımdır.

    Ben onun için yarı şaka yarı ciddi kardeşlerime söylüyorum:

    "--Hadi bakalım, bu bölgede sen bir Kotku Camisi kuracaksın!.. Senin şehrine sen bir Kotku Camisi kuracaksın..." diye söylüyorum.

    Bu, ibadetlerin Allah'ın rızasına uygun yapılması için şarttır. Mevcut camilerin bir kısmı bizim kardeşlerimizdir, dostlarımızdır, sevdiğimiz insanlardır. Onlarla uyuşma mümkün olabiliyor. Bazısıyla uyuşma mümkün olmuyor; çünkü bizim faaliyetlerimize, zikrimize katılmıyorlar, uygun görmüyorlar... Veya bizim günah saydığımız, haram saydığımız bazı şeyleri yapabilen bir grup oluyor. Biz de onların o halini hazmedemiyoruz, uygun görmüyoruz.

    Onun için, kısaca söylememiz gerekirse: Kardeşlerimizin, ihvanımızın burada organize olmasını istiyoruz, dağınık olmamasını istiyoruz. Kuzucuklar darmadağın dağılmışlar; olmaz!.. Kuzuların bir yere toplanmasını istiyoruz, muhafazasını istiyoruz. Kurtlar yemesin diye, kurtlar parçalamasın diye derlenmesini, toparlanmasını istiyoruz.

    Her şeyden önce müslümanız ve takvâ yolundanız, zikir erbâbıyız, tasavvuf erbâbıyız; bunun ön planda olmasını düşünüyoruz. Çalışmalarımız, irşadımız bu yöndedir; çünkü, takvâ yolu olmazsa cennetin kolay bulunmayacağını biliyoruz. Ondan dolayı bu yolu tutmuş bulunuyoruz.

    Onun için ben Kotku Camisi diyorum. Hocamız Rahmetullàhi Aleyh, yaşadığı zamanın kutbu olduğundan ve Hilâfet-i Ulyâ makamına ermiş olduğundan, Allah-u a'lem; onun için Kotku Camisi diyoruz. Onun hatıralarını ön plana çıkararak söylüyoruz.

    Burda ikinci bir maksadımız da, Hocamız'dan dersli insanlar çok Avrupa'da... Benden de yıllar önceden beri, ondört onbeş yıldan beri, buraya gelip gittikçe ders almış yüzbinlerce ihvânım var... Tabii, Kotku Camii dersek, onlar da anlayacaklar bizim merkezimiz olduğunu... O merkezlere devam edecekler, oralarda buluşacağız diye düşünüyoruz.

    Onun için özellikle, İskenderpaşa Dergâhı'na bağlı olduğunuzu söyleyin!.. İskenderaşa Dergâhı'na bağlı olan kardeşler kimler çevrenizde; araştırın!.. Onlarla irtibat kurmağa, onlarla muhabbet etmeğe gayret edin!..

    Yoğunluk kâfi miktarda ise bulunduğunuz yerde, bir yer kiralayın, bir mescid yapın! Namazı kendiniz kıldırın, paranız olursa imam tutun!.. Ama, böyle bir namaz kılacağımız, zikrimizi yapacağımız, hatm-i hâcegânımızı yapacağımız, toplantılarımızı yapacağımız; hanımlarımızın toplanacağı, çocuklarımızın birbirleriyle tanışacağı, eğlenmeyi öğrenmeyi beraber yapacağı kültür merkezlerimiz olsun!.. Bunları sağlamağa çalışın!..

    Almanya'da bir büyük merkez çalışmamız vardır. Hollanda'daki kardeşlerimiz bana bir dosya verdiler, bir harita verdiler. Şartları, özellikleri dosyamda... İbrhim Balçok kardeşimiz, bu fuar şehri Essen, Düsseldorf civarında bir merkez teklif ediyordu. Böyle bir yerimiz olursa, hem fuarlara gelen kardeşlerimizi orda barındırma imkânımız olur. Hem de müslüman kardeşlerin yoğunluğu var, ihtiyaç var; orada öyle bir şey yapalım diye söylüyordu.

    Tabii, bir büyük merkez olduktan gayri, çeşit çeşit bölgelerde merkezlerimizin olması lâzım!.. Şimdiye kadarki toplantılarımızda Danimarka, İsveç, Hollanda, Belçika ve Almanya'dan yoğun olarak katılım oldu. Henüz İsviçre'den, Fransa'dan, Avusturya'dan yoğun katılım temin edemedik. Oralarda da kardeşlerimiz var; henüz onlarla bağlantıyı sağlayabilmiş değiliz. Tabii, çalışmalarımızın kaliteli olması bakımından, oralara da merkezlerimizin gitmesi, yayılması gerekiyor

    Biz bütün müslümanları kardeş görerek, hepsini kucaklayıcı bir çalışma yapıyoruz. Akra'da bunu göreceksiniz, konuşmacılardan anlayacaksınız, meselelere bakış tarzından göreceksiniz. Bu da toplayıcı bir çalışmadır.

    Zâten bizim Hocamız Cennetmekân'ın kardeşlerimizi siyasî faaliyetlere atarken ana talimatı, tasavvufla gitmekti. Tasavvufla gittiği zaman, güzel ahlâkla gittiği zaman birleştirici olur, kucaklaştırıcı olur. İnsanları birbirleriyle barıştırıcı ve dost edici olur. Ama, başka maksatlarla yapıldığı zaman, olmaz.

    Meselâ, şu müsbet, muhafazakâr zihniyetteki parti, şu müsbet, en yakın öteki partiyle birleşmesi lâzım!.. Birleşmiyor, olmuyor. Birleşmenin sağlanması lâzım!.. İşte politik sahada çalışıyorsunuz; birleşin, beraberce daha başarılı olun.

    Birisi olmayacak tekliflerde bulunuyor, ötekisini dışlıyor; kendi başımıza iktidar olacağız diyor. O zaman güç azalıyor, müslümanlar parçalanmış, başka partilere bölük bölük dağılmış oluyorlar.

    Bu enaniyet yoludur, nefsaniyet yoludur. Yâni bencillik, ben tek başıma olacağım, bana tabi olsun gibi bir yoldur.

    Ama, tasavvufta böyle değildir. Tasavvufta kardeşlik vardır, karşısındakine daha çok öncelik vermek vardır... İltifat vardır, feragat vardır, fedâkârlık vardır... İkram vardır, güleçyüz vardır. Tasavvuf yoluyla olursa, işler yürür, kilitli kapılar açılır.

    Düşünün, Yunus Emre'nin bugün bir parti başkanı olduğunu, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin bir parti başkanı olduğunu... Alimallah, gayrimüslimleri bile toplar etrafında...

    Anadolu böyle fetholdu, Balkanlar böyle fetholdu. İnsanların gönülleri İslâm'a böyle ısındırıldı. Bizim yolumuz bu, muhterem kardeşlerim!.. Bizim mücadelemiz, anlatmak istediğimiz bu!.. Bunu anlatmağa çalışıyoruz. Böyle olursa, İslâm açılır.

    Dün akşam Prof. Dr. Ömer Dinçer'in yorumunu dinledik. Kısaca diyor ki:

    "--İslâm'ı sevgi ve kardeşlik dini olarak takdim etmeliyiz, öyle tanıtmağa çalışmalıyız. Radikal İslâm, kavgacı İslâm, kan dökücü İslâm filân gibi göstermek sabotaj oluyor. Avrupalılar kasden böyle göstermeğe çalışıyorlar. Biz öyle yapmamalıyız!" diyor.

    İşte bizim dediğimiz bu... Yâni çiçekle, buketle, tebessümle, kardeşlikle, ikramla, güzellikle, estetikle gideceğiz. Onun için bizim yolumuz önemli!.. Biz yolların hepsini tanıyan, bilen insanlar olarak söylüyoruz. Hepinizi göreve, hizmete, kardeşliğe yardımlaşmaya davet ediyoruz.

    Bu toplantıların amacı, birlik ve beraberlik içinde, Allah'ın sevdiği çalışmaları yapıp, Allah'ın rızasına nail olmaktır.

    Allah hepimizi Allah'ın sevdiği kulluk görevlerini en iyi düşünüp bulan, en iyi uygulayan, Allah'ın sevdiği şekilde yaşayan, sevdiği güzel faaliyetlerde bulunan ve sonuç olarak, faaliyetleri İslâm için, müslümanlar için faideli olan, ses getirici olan, sonuç verici olan, faydalı olan çalışmalar yapmağa muvaffak eylesin... Hepimizi hasmüslüman eylesin, gönül gözü açık sevgili kullarından eylesin...

    Ömrümüzü rızasına uygun geçirmeyi nasib eylesin... Rabbimizin huzuruna sevdiği razı olduğu kullar olarak varmayı, Allah cümlemize nasib eylesin...

    3. 12. 1995 - Essen / ALMANYA


  3. 26.Haziran.2013, 23:20
    2
    Devamlı Üye



    TEBLİĞ VE İRŞAD GÖREVİ

    ...........

    Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki: "İki müslüman bir araya gelirse, Allah birinden ötekisini, ötekisinden berikisini mutlaka faydalandırır.

    İki müslüman karşılaşırsa, iki el gibidir; birbirlerini yıkar, temizler, pak eyler. Tek el yıkama işinde yarım kalır, kendi dışını yıkayamaz. Ama, iki el olunca birbirlerini yıkıyor, temizliyor. O iki el gibi birbirini temizler.

    (Elcemâatü rahmetün) "Müslümanların bir araya gelmesi rahmettir. (Vel firkatü azâbün) Ayrılık gayrılık da azabdır." Bizim dinimiz cemaat dinidir, ama sorumluluk herkesin üzerindedir. Herkes Allah'a karşı kulluk görevleriyle yükümlüdür, sorumludur, vazifeleri vardır, vazifelerini yapması lâzım!..

    Peygamber SAS Efendimiz ve ondan önce Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin gönderdiği bütün enbiyâ vel mürselîn (Salevâtullàhi ve selâmühû aleyhim ecmaîn), insanlara ilâhî hakîkatleri anlatmak için vazifeli olarak gelmişlerdir. İnsanlara bazı hakîkatlerin anlatılması lâzım!..

    (Ve in min ümmetin illâ halâ fîhâ nezîr.) "Hiç bir ümmet, topluluk, grup yoktur ki, Allah oraya bir haberci, bir ihtarcı, bir ihbarcı, bir ikazcı göndermemiş olsun." Mutlaka göndermiştir. Çünkü, insanoğullarının ikaza ihtiyacı vardır, uyarıya ihtiyacı vardır. Allah-u Teâlâ Hazretleri de lütfuyla keremiyle bu uyarma işini, gönderdiği vazifeli kimselerle yaptırmıştır. Cihan tarihi boyunca her topluluğa bir nezir göndererek bu vazifeyi yaptırmıştır.

    Şimdi bu vazife, Peygamber SAS Efendimiz'den sonra... Peygamber efendimiz hâtemün nebiyyîndir, peygamberlerin hâtemidir. (Men lâ nebiyye ba'deh) Kendisinden sonra bir peygamber gelmesi bahis konusu değildir. Ahir zaman peygamberidir, hükmü ahir zamana kadar, devresi ahir zamana kadar devam edecektir. Peygamber Efendimiz'in peygamber olduğu zamandan, kıyamet kopacağı zamana kadar artak devir, Peygamber SAS Efendimiz'in devridir.

    Peygamber Efendimiz'in ikaz ve irşad çalışmaları, evliyâullah tarafından, mürşid-i kâmiller tarafından, ilmiyle âmil olan ulemâ-i izâm ve meşâyih-ı kiram tarafından yapılagelmiştir. Peygamber SAS Efendimiz de:

    (El'ulemâü veresetül enbiyâ') "Alimler peygamberlerin varislerdir." Görevini devam ettiren; Peygamber Efendimiz'den aldığı vazifeyi yaparak, insanları ikaz ve irşad etmek sûretiyle çalışan kimselerdir.

    Bu vazife en önemli vazifedir. Onun için Kur'an-ı Kerim'de buyruluyor ki:

    (Ve men ahsenü kavlen mimmen deâ ilallah) "Allah'ın yoluna çağıran bir insandan daha güzel sözlü, daha güzel işli kim vardır? Kim daha güzel bir iş yapmış sayılabilir?" En yüksek hizmet, insanların hak yola girmesidir.

    Bir insanın öteki bir insanın doğru yola gelmesine vesîle olması, onu cehennem yolundan döndürüp cennet yoluna girmesini sağlaması, cennetlik olmasına vesîle olması dünyadan ve dünyanın içindeki her şeye sahip olmaktan daha hayırlıdır. En önemli görev budur. Bütün insanların içinde bu görev geçerlidir. Yâni, İslâmî olmayan bir toplulukta da geçerlidir, orda İslâm'ı anlatmak lâzım!.. İslâmî bir devletin içinde de bu geçerlidir. Müslümanların devlet başkanlarına da, hükümet mensuplarına da, halkına da yine aynı görevin yöneltilmesi, onların ikaz edilmesi, doğru yola çekilmesi lâzım!..

    Onun için, Allah-u Teâlâ Hazretleri ulemâya görev vermiştir. Onlar kimseden korkmazlar, kimseden çekinmezler, hak olan sözü her yerde söylerler. Onun için hadis-i şerifte geçiyor ki:

    (Efdalül cihâd, kelimetü hakkın inde sultânin câir) "En üstün cihad, en faziletli cihad, zalim bir hükümdarın karşısında hak sözü söyleyebilmek, onu ikaz etmektir." diye buyruluyor.

    Öyle anlaşılıyor ki, zalim de olsa çekinmeyecek müslümanlar, hakkı her yerde söyleyecek. Yâni hayatı pahasına da olsa, hapse girmek pahasına da olsa, hakkı söyleyecek. Bu en önemli vazifedir. Hakkın söylenmediği yerde, ilmin hakim olmadığı yerde, zulüm hakim olur, haksızlık hakim olur. İnsanlar istismar olunur, din ihmal olunur, dindarlık geri planda kalır. Sonunda cemiyetler mahvolur. Allah'ın istemediği durumlar, sevmediği durumlar, razı olmadığı durumlar ortaya çıkar. Onun için en mühim vazife, bu ikaz ve irşad vazifesidir.

    Dünkü konuşmamda, İslâm dininin ne kadar büyük bir nimet olduğunu, ne kadar önemli olduğunu, bizim için ne kadar kıymetli olduğunu delilleriyle anlattım. Elhamdü lillâh alâ nîmetil islâm, elhamdü lillâh alâ tevfîkıl îmân, elhamdü lillâh alâ hidâyetir rahmân... Çok büyük bir nimettir İslâm nimeti...

    Bu İslâm'ın gerçekten insanların içine yerleşmesi için, toplumlara yerleşmesi için ve insanların sonunda Allah'ın rızasını kazanıp da cennete gitmesi için; cehenneme düşmemesi için, cehennemden kurtulması için, cennete ulaşması için yapılması gereken çalışmaları kısa maddeler halinde, zamanım yettiğince açık bir şekilde anlattım. Ve bunların hepsinin tasavvuf olduğunu gösterdim.

    Çünkü, nefsin terbiyesi lâzım, nefis terbiye olmazsa insan felâh bulamıyor; nefsin terbiyesi tasavvufta... Takvâ lâzım, takvâ olmazsa ameller kabul olmuyor; takvâ tasavvufta... İhlâs lâzım, ihlâs olmazsa ibadetler, insanın haccı, zekâtı kabul olmuyor; takvâ tasavvufta... İnsanın cahil olmaması, Allah'ı bilen, ma'rifetullah'ı kazanmış, arif olmuş bir kimse olması lâzım; irfan ve ma'rifetullah tasavvufta...

    Binâen aleyh, tasavvuf çok önemli bir yoldur. İslâm'ın içindeki gerçek İslâm yoludur. Rasûlüllah'ın yoludur, sahabe-i kiramın yoludur, takvâ yoludur, cennet yoludur, ihsân yoludur, ihlâs yoludur, güzel ahlâk yoludur. Onun için, tasavvuf hepimiz için havadan, sudan gıdadan, hayattan önce lâzımdır.

    Bir insan ölebilir, bir insan havasız susuz kalabilir, zengin olabilir, fakir olabilir amma; Allah'ın sevdiği bir kul olarak ölürse, imanla göçer, cennete gider. Bütün dert, Allah'ın sevmediği bir kimse olmak ve sonunda cehenneme gidecek bir yaşamla yaşayıp, cehenneme gitmektir. En büyük felâket odur.

    Ölümden kaçmak mümkün değil, zaten herkes ölecek ama, mü'min olarak ölelim! Nerde öleceğimizi bilmiyoruz. Böyle sakin bir yerde dururken de tepemize bir uçak düşebilir, bir zelzele olabilir, bina yıkılabilir; yine ölür insan... Ölümden kaçmak, vâdesi geldiği zaman kurtulmak mümkün değildir. Mesele, ölürken iyi bir şekilde ölmek, öldükten sonra da cennete gitmektir, cehenneme gitmemektir.

    Bu çalışma bizim en önem verdiğimiz çalışmadır. Bu çalışma dediğimizden kasdımız: İslâm'ı öğreneceğiz ve öğreteceğiz. Çünkü İslâm, iki cihan saadetinin yoludur. İslâm'ı tam öğrenmek ve yaşamak için de tasavvuf yolunu tutacağız. Çünkü tasavvuf yolu takvâ yoludur, ihlâs yoludur, nefsiye terbiye yoludur, ma'rifetullah yoludur, güzel ahlâk yoludur. Bunların hepsi de dinimizin esası, özü ve temelidir.

    Bu çalışmaları yapmak lâzım!.. Bu çalışmalar yapılmadan yapılan öteki çalışmalar eksiktir, yanlıştır, kusurludur, istikametini şaşırır, insanları yanlış noktaya götürür. Biliyorsunuz, gazetelerde okudunuz, "İnsanlara yol göstereceğim!" diye ortaya çıkan veya insanların, "Bize yol göstersin!" diye bağlandıkları bir takım kimseler insanları doğru yola götüremiyorlar.

    İsviçre'de birtakım villalarda yangınlar çıktı, birçok kimseler öldü; bozuk bir şey olduğu anlaşıldı... Geçtiğimiz senelerde Amerika'da bir ormanda dörtyüz beşyüz kişi kendisini öldürdü; yanlış bir yol olduğu anlaşıldı... Hindistan'ın grularına, krişna dinine ve sâiresine heves edip giren insanlar oldu; sonuç yok... Hintlilerin peşinden gidemeyiz, inançları sapık... Japonların peşinden gidemeyiz; inançları batıl... Avrupalıların dini maalesef teknolojik gelişmeleri gibi değil, sakat ve batıl... Amerikalıların dini sakat ve batıl...

    Binâen aleyh, çok önemli bir görev yüklenmiş bulunuyoruz. Bu görev müslüman olmamızla bizim üzerimize gelmiş bulunuyor. Allah-u Teâlâ Hazretleri Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor ki:

    (Küntüm hayra ümmetin uhricet lin nâs) "Siz en hayırlı bir ümmetsiniz, bütün insanlar için, bütün insanlık için ortaya konulmuş bir ümmetsiniz; yâni göreviniz var!" denmiş oluyor. İşte biz bu görevi yüklenmiş bir grubuz ve bu görevi en güzel tarzda yapmağa çalışıyoruz.

    Türkiye'de bu görevi yapmak için, tabii ilk adımda insanın insana, karşısına oturtup gerçekleri anlatması gelir: "Otur kardeşim, şu meseleleri konuşalım, anlaşalım!" denir; tamam, anlaşılır. O dinler, bu söyler; sonunda bir mutabakat meydana gelir.

    Bu vaazla olur; camiye insanları toplarsınız, vaaz ve irşad edersiniz. İnsanlar da, "Çok güzel konuştu, haklı hocaefendi!" der, dinlerler. Fakat işin zor tarafı, insanların hepsi camiye gelmiyord, gelemiyor. Yekün olarak, yüzde olarak hesaplayacak olursak, belki nüfusun yüzdebiri, belki yüzdebiri bile gelmiyor camiye...

    Almanya'daki bütün müslüman kuruluşların üyelerinin hepsini toplarsanız, yüzde onu geçmiyor. Yâni yüzde doksanı, hiç bir bağlantısı olmayan kendi başına kaybolmuş, dağılmış gitmiş insanlar demek oluyor.

    İşte bu şartlar altında ne yapmak gerekiyor: Yayın yapmak gerekiyor, dergiler çıkartmak gerekiyor, gazete çıkartmak gerekiyor... Daha başka, daha geniş bir çalışma olarak, radyo çalışması yapmağa başladık... Daha köklü bir çalışma olarak, devamlı bir çalışma olarak kolejler açtık; ilk, orta, lise, ana okulu... Muhtelif illerde ve ilçelerde kız ve erkek kolejlerimiz var... İnsanı eğitmek ve yetiştirmek en büyük amaç olduğundan ve bu eğitimin tasavvufî bir eğitim olması en önemli olduğundan, tasavvufa, mâneviyat eğitimine, ahlâk eğitimine önem veren bir eğitim sistemini benimseyerek nesilleri müslüman, mütedeyyin, ahlâklı, bilgili, görgülü, ileri, yüksek yetiştirmek gerektiğinden okullar açtık.

    Fırsat bulursak üniversite açacağız. Üniversite açmak için elimizde imkânlar var... Bazı ülkelerde insanlar tarım toplumundan sanayi toplumuna geçmişlerdir. Bu sanayi toplumu da geçmişler, sanayi ötesi toplumu, bilgi toplumu denilen seviyeye yükselmiştir. Çünkü, bilgiler çoğalmıştır. Bilgilerin depolanması, tasnifi ve gerektiği zaman kullanılması, önemli bir iş olmuştur. Bunlar için de aletler gelişmiştir, bilgisayarlar yapılmıştır. Bir çok insanlar bunlardan faydalanarak çok hızlı işlemler yapıyorlar ve çok ileri çalışmalar yapıyorlar.

    Bunları ele alıp, İslâm'a böyle hizmet etmesi lâzım şimdiki, Yirminci Yüzyıl'daki kardeşlerimizin... İslâm'a hizmet ederken, çevresindeki bütün imkân ve şartları, vasıtaları, araçları kullanması gerekir.

    Türkiye'de bizim kardeşlerimiz gazeteleri yazdığı, herkesin beğendiği bir mümtaz, yüksek topluluktur. Umumiyetle profesörler vardır, mühendisler vardır, doktorlar vardır, yetişmiş insanlar vardır. Gerçekten kaliteli bir büyük grup oluşturuyoruz Türkiye'de...

    Fakat ben şunu görüyorum ki: Bizim Avrupa ile, Amerika ile, orada bulunan kardeşlerimizle bütünleşmemiz ve işbirliği yapmamız lâzım!.. Çünkü, buranın ilmini Türkiye'den takib etmek başka, buradan takib etmek başka... Burada eğitim görmüş insanların Avrupa'yı görmesi, tanıması başka; Türkiye'den bir insanın arada sırada gelip veya Türkiye'den gözlüğünü, dürbününü takıp bakarak bir şeyler anlamaya çalışması başkadır. Her şey yerinde, zamanında yapılmalıdır.

    Onun için biz Türkiye'den dışa açılmayı uygun görüyoruz. Çalışmalarımızın, Allah'ın dinine hizmetin, İslâm'a hizmetin, irşad hizmetinin, tebliğ hizmetinin başarılı olması için, Avrupa'ya, İngiltere'ye, Amerika'ya, Kanada'ya, Malezya'ya, Japonya'ya yayılması gerektiğini düşünüyoruz. Bu yayılmayı, Akra radyomuzla yavaşça başlatmış olduk. Almanya'dan, Japonya'da, Amerika'dan kardeşlerimiz yorumlar yaparak, dinleyicileri bilgilendirmeğe çalışıyorlar.

    Fakat biz, daha esaslı ve köklü müesseseler kurmanın gerektiğini biliyoruz. Biliyoruz ki, İsveç'te çok kaliteli kardeşlerimiz var... Danimarka'da çok kaliteli kardeşlerimiz var... Almanya'da tahsil görmüş, burda doğmuş, büyümüş, yetişmiş, artık Avrupa'yı içinden tanıyan kardeşlerimiz var... İngiltere'de aynı şekilde kardeşlerimiz var... Amerika'de doktora yapan, üniversite hocası olan kardeşlerimiz var... Çok kaliteli kardeşlerimiz var... Bunları organize ederek, İslâm'ın gelişmesi, savunulması, müslümanların haklarını korunması ve müslümanların yükseltilmesi için çalışmalar yapmak gerektiğini düşünüyoruz.

    Türkiye'deki çalışmaların dışarıya taşması ve dünyaya genişlemesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu amaçla radyomuzu da Avrupa'dan Orta Asya'ya kadar yayın yapabilecek uyduya çıkarttık. Biraz önce burda dinlediğmiz radyo bizim radyomuzdu, akşam haberlerini dinledik. Başka radyolardan farklı olarak da, son derece kaliteli yayın yapıyor. Hattâ bir politikacı, parti başkanı [Hasan Celâl Güzel] bizim Akra için, "Görüntüsüz Televizyon" demiş. Yâni, o kadar kıymetli ki, televizyon gibi tesirli fakat henüz ekranı yok... Henüz ekrandan görüntü yayınlayamıyoruz ama, bilgiler son derece kıymetli...

    Şimdi ben Allah rızası için şunu ortaya koymak istiyorum, bu sözlerimin özeti şudur: Hepinizin, hepimizin asıl görevi Allah'ın rızasını kazanmaktır. Şüphe var mı, tereddüt var mı?.. Yok; hepimiz Allah'ın sevgili kulu olmak istiyoruz, Allah'ın rızasını kazanmak istiyoruz. Sonuç olarak da cennetlik olmak istiyoruz. Cehennemlik olmak istemiyoruz, sorumlu olmak istemiyoruz, ahirette suçlu durumda olmak istemiyoruz. Dünyadaki vazifelerimizi yapmamış olma durumunda olmak istemiyoruz.

    Cennetlik olmak için, Allah'ın sevdiği kul olmak için, her türlü fedâkârlığı ve çalışmayı yapmaya can ü gönülden razıyız. Öyle kardeşlerimiz var ki, --biz kendimizi ortaya koyup da öğünme gibi söz söylemeyelim-- şehid olmaya can atıyor. Kimisi de Bosna'ya gitti, Çeçenistan'a gitti, muhtelif yerlerde savaştı; seve seve gitti ve şehid oldu. Yâni, canımızı vermekten de kaçınmayız.

    Şimdi muhterem kardeşlerim! İslâm'a hizmetin yeri buraları... Burada sizin kolaylıkla yaptığınız bir şeyi, Suudi Arabistan'da yapamazsınız, Türkiye'de yapamazsınız, Mısır'da hiç yapamazsınız... Cezayir'de felâketk, Mısır'da felâket, Suudi Arabistan'da felâket, Türkiye'de sıkıntı...

    Bakın Türkiye'de ne diyorlar; hiç utanmadan, arlanmadan, sıkılmadan söyleyebiliyorlar:

    "--Müslümanlar iktidara gelirse, biz müslümanlara iktidarı bırakmayız!.."

    E niye bırakmazsın, seçimi niye yapıyorsun o zaman?.. Oyuncak mı bu?.. Halk seçmiş işte, niye razı olmuyorsun?..

    "--Olmayız!"

    Kimsin sen razı olmayacak?.. Adedin ne, cirmin ne, vücudun ne?.. Ateş olsan, cirmin kadar yer yakarsın... esin sen?.. Amerika'nın uzantısı mısın, Avrupa'nın ajanı mısın?.. Nesin sen ki, böyle tehdit savruyorsun Türk milletine?.. Anlaşılır bir şey değil...

    Seçimse, bir razı olduk ya dört yıldır, beş yıldır, yirmi yıldır, elli yıldır seçilenlerin bizi yönetmesine; sen niye razı olmuyorsun biz seçilirsek?.. Yâni Türkiye'de de problemler var, bunu söylemek istiyorum.

    Belki burda da problem vardır, Amerika'da da problem vardır. Meselâ, Amerika'ya gittik. Amerika'da hapishanede imamlık yapan bir zenci geldi. "Biz Türkiye'den yardım bekliyoruz!" dedi; şaşırdım ben... "Hoppalaaa, bir de şimdi Amerika'ya yardım etmek çıktı başımıza..." diye düşündüm.

    Resmen bizden yardım istiyor. "Bizi siz destekleyebilirsiniz, siz yardımcı olabilirsiniz." diyor. Yâni, Amerika'nın içinde müslümanlar rahat değil... Demek ki, yönetim onlara da bizim bilmediğimiz tarzda tazyikte bulunuyor ki, o da yardıma muhtaç hissediyor kendisini... "Yapsa yapsa yardımı Türkler yapar." diyor.

    Buyrun, alın size bir yardım sahası daha... Çeçenistan, Bosna, Keşmir, Cezayir bilmem ne derken Amerika bile bizden çok yardım istiyor. O halde çok çalışmalıyız! O halde teknik çalışmalıyız!..

    Biliyorsunuz teknik çalışan, kaliteli çalışan bir insan binlerce insandan daha faydalı işler yapar. Teknik çalışmayan bir insan mevzîî, bölgesel, yöresel, cüz'î, küçük, az bir çalışma üretebilir, fayda üretebilir.

    Bir iş yerinde şu sözü okumuştum, çok hoşuma gitmişti:

    "Yalnız pazusuyla çalışan kimseye işçi derler." Pazusuyla çalışıyor; elinde çekiç var, "Dan, dan... Dan, dan..." bedeninin gücüyle çalışıyor. Bir insan yalnız bedeniyle, pazusuyla çalışıyorsa, işçidir.

    "Hem bedeni, pazusu, hem aklıyla çalışıyorsa, ustadır." Usta akıllı adamdır, yol gösterir:

    "--Öyle yapma, kırarsın!.. Bu kadar bastırma, o kadar sıkma!.. Şunu şöyle yap, bunu böyle yap!.. Mengeneyi biraz gevşet, şurdan tuttur!.. Eğeyi böyle tut!.." Bilmem ne... Usta, kafası var... "Onu ordan kesme, şurdan kes! Sonra törpüleyeceğiz, şöyle olacak!.. Yapıştırmadan evvel şöyle yap!.." Bunları böyle öğretiyor.

    Neden?.. Kaba kuvvet değil; pazusu da var, kafasını da katıyor işin içine... Usta...

    "Hem bedeni, hem kafası, hem kalbiyle çalışan, sanatkârdır." Bir de işin içine gönlünü, kalbini sokuyorsa, estetiği sokuyorsa; o zaman sanatkârdır. Sadece usta değil... Bakarsın bir iş yapar; "Aferim yâ, ne güzel yapmış, şiir gibi yapmış." dersin.

    Şimdi biz de kaba kuvvet değiliz, düz işçi değiliz, amele değiliz... Neyiz?.. Kaliteli insanlarız, yâni usta gibiyiz. Ama ustadan da öteyiz, bir de bizim gönül yapımız var, tasavvuf erbabıyız biz... Yunus Emre gibiyiz, Mevlânâ gibiyiz. Bizim bir de gönüm tarafımız var... Bizim bu boyutumuz Amerika'da bile yok... Amerika'da da yok, Avrupa'da da yok, dünyanın başka yerinde yok...

    İman ve tasavvuf boyutu bizi ötekilerden üstün kılıyor. Merhametli, iyiliksever, menfaatçi olmayan, herkesin iyiliğini düşünen, güzelliğin peşinde olan, güzel jestlerin peşinde olan insan haline getiriyor.

    İşte biz o bakımdan bunları düşünerek, Avrupa'da bir yapılanma çalışmasına girdik muhterem kardeşlerim! Avrupa'da, İngiltere'de ve Amerika'da bir yapılanma, organize olma, teşkilatlanma faaliyeti içine girdik. Bu faaliyetimiz birkaç senedir devam ediyor. Zaman zaman toplandık, kararlar aldık. Hattâ buradaki toplantı da önceden planlanmış toplantılardan birisidir. Daha önceden muhtelif yerlerde bu toplantıları yapmıştık.

    Bizim bu organizasyonlardan maksadımız çok kesinlikle söylüyorum, para pul toplamak değildir. İşçinin emek ve sermayesini sömürmek değildir. Bizim başkalarından önemli farkımız budur. Biz size salma, şu kadar vereceksiniz, bu kadar para ödeyeceksiniz demiyoruz. Bizim paraya ihtiyacımız yok...

    Bizim bugün bir holdingimiz var, yirmi küsur şirketimiz var, iki holding daha kapıda... Allah bize kimseye muhtaç olmama lütfunu ihsan eyledi. Çünkü para istemenin haysiyet kırıcı olduğunu gördük, para istemekle bir sonuca varılmayacağını gördük, kolumuzu sıvadık, işe giriştik. Bugün rakamları milyarlar olan şirketlerimiz var; çalışıyoruz, alnımızın teriyle kazanıyoruz. Kazandığımızı hizmete sunuyoruz.

    Uzaydan radyo yayını kolay mı sanıyorsunuz?.. Bunun bedelinin ne kadar olduğunu sordunuz mu, düşündünüz mü?.. Ayda ne kadar masraf gittiğini biliyor musunuz?.. Siz bu radyoyu burdan dinlerken, güzel Türkçeyi dinlerken, dinî bahisleri dinlerken bunun faturasınınne kadar olduğunu düşünüyor musunuz?.. Biz sizden bunların faturasını istiyor muyuz?.. İstemiyoruz.

    Dergilerimiz kârlı mı çıkıyor. "Abone olun!" diye yazmış kardeşlerimiz koridorların kapılarına... Biz abone olmanızı okumanız için istiyoruz. O dergilerimiz kâr mı ediyor?.. Hayır... Bizim zarar eden tek müessesesimz dergilerimizin çıktığı müessesemizidir. Çünkü dergi, kâr getiren bir şey değildir. Derginin kârı sevabıdır, gösterdiği istikamettir.

    Dergiyi okuyan bir kız diyor ki:

    "--Hocam! Ben sizin derginizi okudum, inandım, beğendim, başımı örttüm, namaza başladım."

    İşte bizim kârımız budur; dergiyle o kız namaza başladı. Onun için dergiyi kapatmıyoruz biz... Bir çocuk aynı şeyi söylüyor. Doğu Anadolu'nun bir kasabasından bir kız mektup yazıyor, diyor ki:

    "--Dergi almağa param yok ama, sizin derginizi çok seviyorum, ay başını iple çekiyorum!"

    Dergi gönderiyoruz. Neden?.. Sevabını umuyoruz. Birisi bizim dergimizle doğru yola girmişse, bunu kâr sayıyoruz.

    Biz sizden İslâm'a hizmet etmenizi istiyoruz Muhterem kardeşlerim!.. Allah istiyor. Biz de insanları İslâm'a hizmette organize etmenin sevaplı olduğunu bildiğimiz için, organizatörlük yapıyoruz. yhani işi organize etmeğe, işin önüne düşüp de işi oluşturmaya çalışıyoruz.

    Bunun için ilk şart, burda bir merkez kurmaktır. Peygamber Efendimiz de Medine-i Münevvere'ye geldiği zaman ilkönce mescidi yaptı, yâni merkez kurdu. İlk yaptığı şey o... Ebû Eyyüb El-Ensârî Hazretleri'nin evinde bir müddet misafir kaldı. O arada mescid yapıldı, oraya geçti. Yer lâzım, mekân lazım, adres lâzım, muhatap lazım!.. Faaliyet ondan sonra yürüyecek.

    Ticaret yapacağız, belki siz de ortak olacaksınız ama, biz bağış istemiyoruz. Ortak olacaksınız, siz de kâr edeceksiniz. Bir müessese kârlı olmadığı zaman açmıyoruz zâten... Ne diye yükü omuzumuzda taşıyalım?.. Ancak sevabı varsa taşıyoruz.

    Sevabı olan nedir?.. Dergidir. Tamam dergiyi taşırız, sineye çekeriz zararını... E onu nerden karşılıyoruz?.. Sav Market demişiz, tüfek satıyoruz, ordan sağlıyoruz... Telefon satıyoruz, normal fiatlarla, başkalarının sattığı gibi; ordan sağlıyoruz... Mavi boru yapıyoruz, onu satıyoruz, ordan sağlıyoruz. Yeter ki hizmet yürüsün diye...

    Organize büyük şirketler, müesseler, kurmak Türkiye'de yaygınlaşmış bir şey değil... Umûmiyetle bu gibi teşebbüsler yapılmış ve batmıştır. Ben de bunların çoğunu biliyorum; bundan yirmibeş yıl, otuz yıl önceden beri duyuyorum. Çeşitli siyasî grupların, dinî grupların çeşitli atılımlar yapıp da battığını biliyorum. İsim verebilirim, şu battı bu battı diye isim isim söyleyebilirim.

    Biz, bu müesseseler neden batıyor diye bunun incelemesini yapıyoruz, batmaması için çare arıyoruz.

    Bakın, Türkiye'de yüzlerce dinî dergi çıkmıştır şu yıla gelinceye kadar; hepsi batmıştır, yaşayamamıştır. Dinî dergilerin ortalama ömrü iki yıldır. İki yıl sonra batar. Sebebi nedir?.. Bir dergi çıkartalım diye ideal bir duygu ortaya çıkar, bazı idealistler sermaye koyar. Bazı idealist yazarlar yazılar yazarlar. Dergi çıkmağa başlar, dağıtılır; parası gelmez. İkinci sayısı çıkar, dağıtılır, parası gelmez. Üçüncü, dördüncü... İki sene tahammül ederler, kavga gürültü, giderler alacaklılarına; "Yâhu ver Allah rızası için... Dergileri sattın işte, parasını ver!.. Bilmem ne... Olur... Olmaz..." derken, iki sene sonra pilleri biter, sermayeleri sıfıra gelir; kapatırlar.

    Necip Fazıl da böyle, Kadir Mısıroğlu'nun Sebil dergisi böyle, İslâm'ı Nuru öyle... Şu öyle, bu öyle... Bunları da bildiğiniz misaller diye söylüyorum, kötülemiyorum. Hizmet görmüştür ama, devam ettirememişlerdir.

    Bakın bizim dergilerimiz 13 yıldır çıkıyor. Biz devamlılığın önemli olduğunu biliyoruz. "Kusur nedir, dergiler neden batıyor, hizmet niçin duruyor?" diye onun tedbirini alıyoruz, çaresini bulmağa çalışıyoruz.

    Şimdi burada bizim bir merkez kurmamız mecburiyeti vardır. Biz bu merkezi kuracağız! İster siz yardım edin, ister yardım etmeyin; size bağlı değil... Bu merkez kurulacak, biz burada İslâmî hizmetleri geliştireceğiz.

    --Efendim, İslâm'a hizmet eden bu kadar şirket var, dernek var; bir de siz mi?..

    Bir de biz; çünkü bizim üslûbumuz başka... Çünkü bizim meseleyi tutuş tarzımızın, anlatış tarzımızın emsâli yok!.. Biz bunu en güzel tarzda yapmak istediğimiz için, bu çalışmayı yapacağız.

    Tabii, kardeşlerimiz birbirlerinin ihvanıdır, tarikat kardeşidir. Biz onlar arasındaki bu kardeşliğin de canlı olmasını temenni ediyoruz. Bulundukları yerlerde, eğer başka yerlere giderlerse, başka camilere giderlerse; diyanet camisinin bir havası vardır, falanca caminin bir havası vardır, filânca caminin bir havası vardır... Kimi yerde zikir yapamaz, kimi yerde şu olmaz, kimi yerde bu olmaz. Kimseyi kötülemiyoruz, kötülemek istemiyoruz. Derdimizi, olan şeyleri söylüyoruz.

    Onun için, elbette hakkımızdır; beş tane müslüman bir arada bulunuyorsa, yâni bizim kardeşlerimizden beş aile bir yerde bulunuyorsa, bir namaz kılacak yer sağlamaları lâzımdır. Hadis-i şerifte böyle geçiyor. Binâen aleyh, kardeşlerimizin grup halinde oldukları yerlerde de camilerini kurmaları lâzımdır.

    Ben onun için yarı şaka yarı ciddi kardeşlerime söylüyorum:

    "--Hadi bakalım, bu bölgede sen bir Kotku Camisi kuracaksın!.. Senin şehrine sen bir Kotku Camisi kuracaksın..." diye söylüyorum.

    Bu, ibadetlerin Allah'ın rızasına uygun yapılması için şarttır. Mevcut camilerin bir kısmı bizim kardeşlerimizdir, dostlarımızdır, sevdiğimiz insanlardır. Onlarla uyuşma mümkün olabiliyor. Bazısıyla uyuşma mümkün olmuyor; çünkü bizim faaliyetlerimize, zikrimize katılmıyorlar, uygun görmüyorlar... Veya bizim günah saydığımız, haram saydığımız bazı şeyleri yapabilen bir grup oluyor. Biz de onların o halini hazmedemiyoruz, uygun görmüyoruz.

    Onun için, kısaca söylememiz gerekirse: Kardeşlerimizin, ihvanımızın burada organize olmasını istiyoruz, dağınık olmamasını istiyoruz. Kuzucuklar darmadağın dağılmışlar; olmaz!.. Kuzuların bir yere toplanmasını istiyoruz, muhafazasını istiyoruz. Kurtlar yemesin diye, kurtlar parçalamasın diye derlenmesini, toparlanmasını istiyoruz.

    Her şeyden önce müslümanız ve takvâ yolundanız, zikir erbâbıyız, tasavvuf erbâbıyız; bunun ön planda olmasını düşünüyoruz. Çalışmalarımız, irşadımız bu yöndedir; çünkü, takvâ yolu olmazsa cennetin kolay bulunmayacağını biliyoruz. Ondan dolayı bu yolu tutmuş bulunuyoruz.

    Onun için ben Kotku Camisi diyorum. Hocamız Rahmetullàhi Aleyh, yaşadığı zamanın kutbu olduğundan ve Hilâfet-i Ulyâ makamına ermiş olduğundan, Allah-u a'lem; onun için Kotku Camisi diyoruz. Onun hatıralarını ön plana çıkararak söylüyoruz.

    Burda ikinci bir maksadımız da, Hocamız'dan dersli insanlar çok Avrupa'da... Benden de yıllar önceden beri, ondört onbeş yıldan beri, buraya gelip gittikçe ders almış yüzbinlerce ihvânım var... Tabii, Kotku Camii dersek, onlar da anlayacaklar bizim merkezimiz olduğunu... O merkezlere devam edecekler, oralarda buluşacağız diye düşünüyoruz.

    Onun için özellikle, İskenderpaşa Dergâhı'na bağlı olduğunuzu söyleyin!.. İskenderaşa Dergâhı'na bağlı olan kardeşler kimler çevrenizde; araştırın!.. Onlarla irtibat kurmağa, onlarla muhabbet etmeğe gayret edin!..

    Yoğunluk kâfi miktarda ise bulunduğunuz yerde, bir yer kiralayın, bir mescid yapın! Namazı kendiniz kıldırın, paranız olursa imam tutun!.. Ama, böyle bir namaz kılacağımız, zikrimizi yapacağımız, hatm-i hâcegânımızı yapacağımız, toplantılarımızı yapacağımız; hanımlarımızın toplanacağı, çocuklarımızın birbirleriyle tanışacağı, eğlenmeyi öğrenmeyi beraber yapacağı kültür merkezlerimiz olsun!.. Bunları sağlamağa çalışın!..

    Almanya'da bir büyük merkez çalışmamız vardır. Hollanda'daki kardeşlerimiz bana bir dosya verdiler, bir harita verdiler. Şartları, özellikleri dosyamda... İbrhim Balçok kardeşimiz, bu fuar şehri Essen, Düsseldorf civarında bir merkez teklif ediyordu. Böyle bir yerimiz olursa, hem fuarlara gelen kardeşlerimizi orda barındırma imkânımız olur. Hem de müslüman kardeşlerin yoğunluğu var, ihtiyaç var; orada öyle bir şey yapalım diye söylüyordu.

    Tabii, bir büyük merkez olduktan gayri, çeşit çeşit bölgelerde merkezlerimizin olması lâzım!.. Şimdiye kadarki toplantılarımızda Danimarka, İsveç, Hollanda, Belçika ve Almanya'dan yoğun olarak katılım oldu. Henüz İsviçre'den, Fransa'dan, Avusturya'dan yoğun katılım temin edemedik. Oralarda da kardeşlerimiz var; henüz onlarla bağlantıyı sağlayabilmiş değiliz. Tabii, çalışmalarımızın kaliteli olması bakımından, oralara da merkezlerimizin gitmesi, yayılması gerekiyor

    Biz bütün müslümanları kardeş görerek, hepsini kucaklayıcı bir çalışma yapıyoruz. Akra'da bunu göreceksiniz, konuşmacılardan anlayacaksınız, meselelere bakış tarzından göreceksiniz. Bu da toplayıcı bir çalışmadır.

    Zâten bizim Hocamız Cennetmekân'ın kardeşlerimizi siyasî faaliyetlere atarken ana talimatı, tasavvufla gitmekti. Tasavvufla gittiği zaman, güzel ahlâkla gittiği zaman birleştirici olur, kucaklaştırıcı olur. İnsanları birbirleriyle barıştırıcı ve dost edici olur. Ama, başka maksatlarla yapıldığı zaman, olmaz.

    Meselâ, şu müsbet, muhafazakâr zihniyetteki parti, şu müsbet, en yakın öteki partiyle birleşmesi lâzım!.. Birleşmiyor, olmuyor. Birleşmenin sağlanması lâzım!.. İşte politik sahada çalışıyorsunuz; birleşin, beraberce daha başarılı olun.

    Birisi olmayacak tekliflerde bulunuyor, ötekisini dışlıyor; kendi başımıza iktidar olacağız diyor. O zaman güç azalıyor, müslümanlar parçalanmış, başka partilere bölük bölük dağılmış oluyorlar.

    Bu enaniyet yoludur, nefsaniyet yoludur. Yâni bencillik, ben tek başıma olacağım, bana tabi olsun gibi bir yoldur.

    Ama, tasavvufta böyle değildir. Tasavvufta kardeşlik vardır, karşısındakine daha çok öncelik vermek vardır... İltifat vardır, feragat vardır, fedâkârlık vardır... İkram vardır, güleçyüz vardır. Tasavvuf yoluyla olursa, işler yürür, kilitli kapılar açılır.

    Düşünün, Yunus Emre'nin bugün bir parti başkanı olduğunu, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin bir parti başkanı olduğunu... Alimallah, gayrimüslimleri bile toplar etrafında...

    Anadolu böyle fetholdu, Balkanlar böyle fetholdu. İnsanların gönülleri İslâm'a böyle ısındırıldı. Bizim yolumuz bu, muhterem kardeşlerim!.. Bizim mücadelemiz, anlatmak istediğimiz bu!.. Bunu anlatmağa çalışıyoruz. Böyle olursa, İslâm açılır.

    Dün akşam Prof. Dr. Ömer Dinçer'in yorumunu dinledik. Kısaca diyor ki:

    "--İslâm'ı sevgi ve kardeşlik dini olarak takdim etmeliyiz, öyle tanıtmağa çalışmalıyız. Radikal İslâm, kavgacı İslâm, kan dökücü İslâm filân gibi göstermek sabotaj oluyor. Avrupalılar kasden böyle göstermeğe çalışıyorlar. Biz öyle yapmamalıyız!" diyor.

    İşte bizim dediğimiz bu... Yâni çiçekle, buketle, tebessümle, kardeşlikle, ikramla, güzellikle, estetikle gideceğiz. Onun için bizim yolumuz önemli!.. Biz yolların hepsini tanıyan, bilen insanlar olarak söylüyoruz. Hepinizi göreve, hizmete, kardeşliğe yardımlaşmaya davet ediyoruz.

    Bu toplantıların amacı, birlik ve beraberlik içinde, Allah'ın sevdiği çalışmaları yapıp, Allah'ın rızasına nail olmaktır.

    Allah hepimizi Allah'ın sevdiği kulluk görevlerini en iyi düşünüp bulan, en iyi uygulayan, Allah'ın sevdiği şekilde yaşayan, sevdiği güzel faaliyetlerde bulunan ve sonuç olarak, faaliyetleri İslâm için, müslümanlar için faideli olan, ses getirici olan, sonuç verici olan, faydalı olan çalışmalar yapmağa muvaffak eylesin... Hepimizi hasmüslüman eylesin, gönül gözü açık sevgili kullarından eylesin...

    Ömrümüzü rızasına uygun geçirmeyi nasib eylesin... Rabbimizin huzuruna sevdiği razı olduğu kullar olarak varmayı, Allah cümlemize nasib eylesin...

    3. 12. 1995 - Essen / ALMANYA





+ Yorum Gönder