Konusunu Oylayın.: İnsan olmayı nasıl hak ettik?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
İnsan olmayı nasıl hak ettik?
  1. 04.Haziran.2013, 01:10
    1
    Misafir

    İnsan olmayı nasıl hak ettik?

  2. 04.Haziran.2013, 01:58
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,670
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 336
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: İnsan olmayı nasıl hak ettik?




    Bizim Müslüman doğmamız veya sonradan olmamız, Allah’ın en büyük lütfudur. İnsan olmamız bile milyonlarca şükredilecek bir şey. Acaba bunu hak edecek ne yaptık? Galu bela da mı kazandık? Müslüman olma ve kıymetli mümin’lerle aynı meclisi paylaşma şerefine nasıl nail olduk?

    Bu kazanılmış, hak edilmiş bir şey değil, tamamen Allahın bir lutfudur. Bu lutfa karşılık yapılması gereken şey de şükrünü eda etmektir.

    Bütün bunlar ve her şey, Allah’ın ikramı ve ihsanıdır, onun sonsuz şefkat ve merhametinin göstergeleridir. Yani Allah’ın rahmetidir.

    Size ulaşan her nimet Allah’tandır. Ey insan! Sana gelen her iyilik, Allahü teâlânın ihsânı olarak, nimeti olarak gelmektedir. Her dert ve belâ da, kötülüklerine karşılık olarak gelmektedir. Hepsini yaratan, gönderen Allahü teâlâdır" (bk. Nisa, 4/78), “Eğer şükrederseniz artırırım.” (İbrâhîm Sûresi, 14/7) anlamındaki ayetlerde bütün nimetlerin Allah'tan geldiği ve insanın görevinin ise şükür olduğu bildirilmektedir.

    Canlı-cansız bütün varlıklarda rahmetin ilk görüntüsü, onların yoklukta kalmayıp varlık nimetine kavuşmalarıdır. İşte kâinat var olmakla bu rahmete mazhar olmuş, hayatla yeni bir rahmete kavuşmuş ve ayrı bir karanlıktan kurtulmuştur.

    Meleklerden hayvanlara ve insanlara kadar bütün canlılar hayat ile şenlendikleri gibi bulundukları mekânlar da yine hayat ile bir bakıma şenlenmiş olurlar.

    Yoklukta kalmayıp varlık sahasına çıkmak, bütün varlıklar için bir rahmet olduğu gibi, bütün canlı türlerinin her nevi ihtiyaçlarının yerine getirilmesi de canlılar âlemi için ayrı bir rahmettir. İnsanın ebede namzet olması, insan kalbinin ancak ebediyetle ve ebedi bir zatın marifetiyle tatmin olacak bir ulviyet taşıması da çok daha ileri manada bir rahmettir.

    Diğer taraftan, bütün mahlukat insanın etrafına toplanmaları, insanın hizmetine verilmeleri, onun menfaatine göre vaziyet almaları, ona en faydalı olacak özelliklerle donatılmaları da rahmettir. İnsan bunu hak ettiği için değil, Allah rahmetinden vermiştir. Bir dairenin çevresindeki bütün noktaların merkeze bakmaları gibi, bu kâinattaki bütün eşya da bir manada insana bakmaktadır.

    Demek ki, bizim bunları kazanacak herhangi bir rolümüz olmamıştır. Çünkü “Kalubela”dan önce insan olarak biz Allah’ın ilminde var olduğumuz gibi, ruhani alemde de vardık. Ve bu varlığımız zaten Allah’ın varlığını bilen, İslam’ın emir ve yasaklarına riayet edebilecek bir kabiliyette yaratılmıştı.

    Meşhur bir söz var. “Dad-ı Hakra kabiliyet şart nist= Allah’ın vergisine/verdiğine kabiliyet şart değildir.”

    Nitekim, Peygamberimiz “Ben dahil hiç kimse kendi amelleriyle cennete gidemez” (bk. Buharî, Rikak, 18) buyurmuştur. Gerçekten eğer insanların cennete gitmeleri sıkı bir hesap-kitap sonucu olsa, hiç kimse gidemez. Çünkü aklı, fikri, kalbi veren Allah olduğu gibi, hidayeti de veren Allah’tır. Üstelik, yapılan amellerin hepsi, bir tek göz nimetine karşı gelemez. İnsan olarak yaratması, müslüman olarak hidayete erdirmesi ise, zaten hesaba gelmez.

    Bununla beraber, insanları İslam fıtratında yaratması, Allah’ın isim ve sıfatlarının da gereğidir. Çünkü, Allah her şeyi yaratmış ki, kendi celal ve cemalini onda müşahede etsin; bir de akıllı olan melek, cin ve insanlar tarafından bu sanat güzelliklerine yapacakları şahitliklerine de şahit olsun. Eğer insan fıtraten bunları tartacak donanıma sahip olmasaydı, bunları Allah’ın bir sanatı olarak görüp de hayranlıkla temaşa edemeyecekti.

    Ayrıca, Kerim ve Rahimdir. İnsanların hiç bir dahli olmadan, onları insan olarak yaratması gibi, hiçbir dahli olmadan onları İslam fıtratında yaratması da bu sonsuz kerem ve nihayetsiz rahmetinin bir gereğidir.

    İnsanların bütün fitne fesatlarına rağmen var edilmelerini uygun gören ilahi hikmetin yaratma gerekçesi ilimdir. Ancak bu ilmi talim-i esma unvanıyla Adem’e ilham eden yine Allah’ın lütfudur.
    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet


  3. 04.Haziran.2013, 01:58
    2
    Moderatör



    Bizim Müslüman doğmamız veya sonradan olmamız, Allah’ın en büyük lütfudur. İnsan olmamız bile milyonlarca şükredilecek bir şey. Acaba bunu hak edecek ne yaptık? Galu bela da mı kazandık? Müslüman olma ve kıymetli mümin’lerle aynı meclisi paylaşma şerefine nasıl nail olduk?

    Bu kazanılmış, hak edilmiş bir şey değil, tamamen Allahın bir lutfudur. Bu lutfa karşılık yapılması gereken şey de şükrünü eda etmektir.

    Bütün bunlar ve her şey, Allah’ın ikramı ve ihsanıdır, onun sonsuz şefkat ve merhametinin göstergeleridir. Yani Allah’ın rahmetidir.

    Size ulaşan her nimet Allah’tandır. Ey insan! Sana gelen her iyilik, Allahü teâlânın ihsânı olarak, nimeti olarak gelmektedir. Her dert ve belâ da, kötülüklerine karşılık olarak gelmektedir. Hepsini yaratan, gönderen Allahü teâlâdır" (bk. Nisa, 4/78), “Eğer şükrederseniz artırırım.” (İbrâhîm Sûresi, 14/7) anlamındaki ayetlerde bütün nimetlerin Allah'tan geldiği ve insanın görevinin ise şükür olduğu bildirilmektedir.

    Canlı-cansız bütün varlıklarda rahmetin ilk görüntüsü, onların yoklukta kalmayıp varlık nimetine kavuşmalarıdır. İşte kâinat var olmakla bu rahmete mazhar olmuş, hayatla yeni bir rahmete kavuşmuş ve ayrı bir karanlıktan kurtulmuştur.

    Meleklerden hayvanlara ve insanlara kadar bütün canlılar hayat ile şenlendikleri gibi bulundukları mekânlar da yine hayat ile bir bakıma şenlenmiş olurlar.

    Yoklukta kalmayıp varlık sahasına çıkmak, bütün varlıklar için bir rahmet olduğu gibi, bütün canlı türlerinin her nevi ihtiyaçlarının yerine getirilmesi de canlılar âlemi için ayrı bir rahmettir. İnsanın ebede namzet olması, insan kalbinin ancak ebediyetle ve ebedi bir zatın marifetiyle tatmin olacak bir ulviyet taşıması da çok daha ileri manada bir rahmettir.

    Diğer taraftan, bütün mahlukat insanın etrafına toplanmaları, insanın hizmetine verilmeleri, onun menfaatine göre vaziyet almaları, ona en faydalı olacak özelliklerle donatılmaları da rahmettir. İnsan bunu hak ettiği için değil, Allah rahmetinden vermiştir. Bir dairenin çevresindeki bütün noktaların merkeze bakmaları gibi, bu kâinattaki bütün eşya da bir manada insana bakmaktadır.

    Demek ki, bizim bunları kazanacak herhangi bir rolümüz olmamıştır. Çünkü “Kalubela”dan önce insan olarak biz Allah’ın ilminde var olduğumuz gibi, ruhani alemde de vardık. Ve bu varlığımız zaten Allah’ın varlığını bilen, İslam’ın emir ve yasaklarına riayet edebilecek bir kabiliyette yaratılmıştı.

    Meşhur bir söz var. “Dad-ı Hakra kabiliyet şart nist= Allah’ın vergisine/verdiğine kabiliyet şart değildir.”

    Nitekim, Peygamberimiz “Ben dahil hiç kimse kendi amelleriyle cennete gidemez” (bk. Buharî, Rikak, 18) buyurmuştur. Gerçekten eğer insanların cennete gitmeleri sıkı bir hesap-kitap sonucu olsa, hiç kimse gidemez. Çünkü aklı, fikri, kalbi veren Allah olduğu gibi, hidayeti de veren Allah’tır. Üstelik, yapılan amellerin hepsi, bir tek göz nimetine karşı gelemez. İnsan olarak yaratması, müslüman olarak hidayete erdirmesi ise, zaten hesaba gelmez.

    Bununla beraber, insanları İslam fıtratında yaratması, Allah’ın isim ve sıfatlarının da gereğidir. Çünkü, Allah her şeyi yaratmış ki, kendi celal ve cemalini onda müşahede etsin; bir de akıllı olan melek, cin ve insanlar tarafından bu sanat güzelliklerine yapacakları şahitliklerine de şahit olsun. Eğer insan fıtraten bunları tartacak donanıma sahip olmasaydı, bunları Allah’ın bir sanatı olarak görüp de hayranlıkla temaşa edemeyecekti.

    Ayrıca, Kerim ve Rahimdir. İnsanların hiç bir dahli olmadan, onları insan olarak yaratması gibi, hiçbir dahli olmadan onları İslam fıtratında yaratması da bu sonsuz kerem ve nihayetsiz rahmetinin bir gereğidir.

    İnsanların bütün fitne fesatlarına rağmen var edilmelerini uygun gören ilahi hikmetin yaratma gerekçesi ilimdir. Ancak bu ilmi talim-i esma unvanıyla Adem’e ilham eden yine Allah’ın lütfudur.
    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet





+ Yorum Gönder