Konusunu Oylayın.: Kuran’da Firavun'a bütün mucizelerin gösterildiği söyleniyor. Bütün mucizlerden maksat nedir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Kuran’da Firavun'a bütün mucizelerin gösterildiği söyleniyor. Bütün mucizlerden maksat nedir?
  1. 13.Mayıs.2013, 11:41
    1
    Misafir

    Kuran’da Firavun'a bütün mucizelerin gösterildiği söyleniyor. Bütün mucizlerden maksat nedir?






    Kuran’da Firavun'a bütün mucizelerin gösterildiği söyleniyor. Bütün mucizlerden maksat nedir? Mumsema Esselamun Aleyküm
    Kuran’da Firavun'a bütün mucizelerin gösterildiği söyleniyor. Bütün mucizlerden maksat nedir?
    bana en kısa zamanda cevap yazarsanız sevinirim hayırlı günler Esselamun Aleyküm.


  2. 13.Mayıs.2013, 11:41
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 13.Mayıs.2013, 18:02
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,584
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 335
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Kuran’da Firavun'a bütün mucizelerin gösterildiği söyleniyor. Bütün mucizlerden maksat nedir?




    Sorunun Detayı
    Allah Kuran’da Firavun'a bütün mucizelerimizi gösterdik de reddetti diyor. Allah’ın sonsuz mucizesi var mesela: biyoloji, kimya, matematik, fizik vb alanlardaki bütün mucizeleri görmüşse büyük bir ilme sahip oldu diyebilir miyiz veya o ayeti nasıl anlamalıyız?
    İlgili ayetlerin mealleri:

    "Celalim hakkı için, Biz ona, ayetlerimizin hepsini gösterdik de o, yine yalanladı ve dayattı. Dedi ki: "Ey Musa, sen sihrinle bizi yerimizden çıkarmak için mi geldin bize? Şimdi biz de sana, onun gibi bir sihir yapacağız, şimdi sen kendinle bizim aramızda bir buluşma yeri ve zamanı tayin et kî, ne senin ne de bizim cayamayacağımız düz (geniş) bir yer olsun." (Tâhâ, 20/56-58).

    Tefsirlerde 56. âyette Firavun'a gösterildiği ifade edilen kanıtların neler olduğu açıklanırken genellikle tevhide (Allah'ın birliğine) ilişkin deliller ve Hz. Mûsâ’nın peygamberliğini ortaya koyan mucizeler üzerinde durulur.

    Ayrıca, bunlardan "bütün ayetlerimizi/kanıtlarımızı" şeklinde söz edilmiş olmakla beraber Arap dilindeki kullanımlar dikkate alınarak bu ifadenin "pek çok âyetimizi kanıtımızı, bunca âyetimizi kanıtımızı" şeklinde anlaşılmasının uygun olacağı belirtilir.

    Örneğin Müfessir Razi’nin açıklaması şöyledir:

    Bilesin ki Allah Teâlâ, Firavun'a bütün ayetlerini gösterdiğini, sonra da onun, buna rağmen onları kabul etmediğini beyan buyurmuştur. Alimler, bu ifadede geçen, "ayetlerimiz" sözüyle neyin kastedildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir.

    Bazıları, Cenâb-ı Hakk'ın bununla, tevhid ve nübüvvet ile ilgili bütün delilleri kastettiğini söyleyerek şöyle demişlerdir: Tevhidle ilgili delillere gelince, bunları Allah Teâlâ'nın bu suredeki "Bizim Rabbimiz her şeyi yaratıp sonra da yol gösterendir", "O, yeryüzünü size bir döşek yaptı" ayetleriyle, Şuâra Suresi'nde zikrettiği, "Firavun dedi ki: "Alemlerin Rabbi nedir?" (Musa), "Göklerin, yerin ve bunların arasında bulunan şeylerin Rabbidir.." (Şuâra, 26/23-24) ayetleridir.

    Nübüvvetle ilgili olanlara gelince, bunlar da, Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Musa'a tahsis ettiği şu dokuz mucizedir: 1) Asa, 2) Yed-i Beyzâ, 3) Denizin yarılması, 4) Suyun fışkırdığı taş, 6) Çekirge, bit ve kene istilası 7) Kurbağa istilası, 8) Suların kana dönüşmesi ve, 9) Dağın kökünden sökülerek kaldırılması.

    Bu izaha göre, ayetteki ereynâhu kelimesinin manası, "Biz o Firavun'a, bu mucizelerin doğruluğunu anlattık, bunlardaki delâlet vecihlerini izah ettik" şeklinde olur...

    Bazıları da bunu, nübüvvetle ilgili mucizeler manasına almışlardır ki, bunlar da, az önce saydığımız mucizelerdir.

    Cenâb-ı Hak, Hz. Musa'ın elinde zuhur etmesine ve onları izhâr eden de olmasına rağmen, ayetleri kendisine nisbet etmiştir. Çünkü, o mucizeleri onun elinde meydana getiren O'dur. Bu, tıpkı, üfleyen Cebrail olmasına rağmen, rûh üfleme işini kendisine nisbet ederek, "Biz ona ruhunuzdan üfledik" (Enbiya, 21/91) demesi gibidir.

    Şimdi şayet, "ayetteki küllehâ lafzı, umumiliği ifade eder. Halbuki Allah'u Teâlâ Firavun'a bütün mucizeleri göstermemiştir. Çünkü, Cenâb-ı Hakk'ın, Hz. Musa'dan önce ve ondan sonra gelen bütün peygamberlerin elinde izhâr ettiği mucizeleri de O'nun ayet ve mucizeleri cümlesindendir" denilirse, biz deriz ki:

    Kül lafzı, her ne kadar umumilik ifade etse dahi, ancak ne var ki bu bazen, karine bulunduğunda, hususi manada da kullanılabilir. Bu, meselâ, "Pazara girdim, her şeyi aldım" denilmesine benzer.

    Şöyle de denilebilir: Hz. Musa, Firavun'a, Cenâb-ı Hakk'ın mucizelerini gösterdi. Ona, diğer peygamberlerin mucizelerini de sayıp döktü, ama o (buna rağmen) hepsini yalanladı ve diretti. (Razi, Mefatih, ilgili ayetlerin tefsiri)

    Demek ki, Firavun hüccetler, mucizeler, kanıtlar ve deliller konulup bunları bizzat kendi gözüyle gördüğünde bunları yalanlamış; küfür, inat ve azgınlığından kabule yanaşmamıştır. Nitekim Allah Teâlâ başka bir ayette şöyle buyurur: “Gönülleri kesin olarak kabul ettiği halde zulüm ve kibirle bunları bile bile inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak.” (Neml, 27/14)

    İsrâiloğulları'nın Mısır'daki varlığının ve Hz. Mûsâ tarafından ana yurtlarına götürülmeleri için ortaya konan girişimin Firavun yönetimi nezdinde oluşturduğu siyasî kaygılar, psikolojik bir harp ortamı doğurmuştu. Böyle bir ortamda, o günün şartları içinde geniş kitleleri derinden etkilemekte olan ve dinî bir hüviyet de taşıyan sihir olgusunu ön plana çıkaran bir mücadele metodu Hz. Mûsâ'nın peygamberliğini ve liderliğini kabul ettirmesini kolaylaştırabilecekti. Çünkü Firavun ve çevresindeki ileri gelenler de sihiri tevhid çağrısına karşı kullanabilecekleri en etkili silâh olarak görüyorlar ve sihirbazlara bir taraftan baskı, bir taraftan da teşvik uygulayarak bu mücadeleden mutlak zaferle çıkacaklarını sanıyorlardı.

    İlâhî irade böyle bir atmosferde Hz. Musa'yı sihirbazların bütün hünerlerini boşa çıkaracak mucizelerle donatıp Firavun ve çevresindekilere bir imtihan fırsatı daha vermek şeklinde tecelli etmişti.

    Bu âyetlerde ve Kur'an'ın başka yerlerinde açıklandığı üzere, bizzat bu silâhı kullanan sihirbazlar dahi apaçık hakikati gördükleri için imana geldikleri halde Firavun ve adamları inkarcılıktaki inatlarını sürdürdüler. Firavun bununla da yetinmeyip iman eden sihirbazları çok ağır ceza ve işkencelerle tehdit etme yoluna girdi.

    Fakat birkaç saat öncesine kadar Firavun'un gözüne girip ödül almak için yarışan bu insanlar imanın lezzetini tattıktan sonra âhiret mutluluğunun -hayatın bağışlanması tarzında bile olsa- dünyadaki hiçbir ödülle değişilmeyeceğini idrak edip bunu açıkça ifade etme cesaretini gösterdiler. (bk.A'râf 7/103-126)

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet


  4. 13.Mayıs.2013, 18:02
    2
    Moderatör



    Sorunun Detayı
    Allah Kuran’da Firavun'a bütün mucizelerimizi gösterdik de reddetti diyor. Allah’ın sonsuz mucizesi var mesela: biyoloji, kimya, matematik, fizik vb alanlardaki bütün mucizeleri görmüşse büyük bir ilme sahip oldu diyebilir miyiz veya o ayeti nasıl anlamalıyız?
    İlgili ayetlerin mealleri:

    "Celalim hakkı için, Biz ona, ayetlerimizin hepsini gösterdik de o, yine yalanladı ve dayattı. Dedi ki: "Ey Musa, sen sihrinle bizi yerimizden çıkarmak için mi geldin bize? Şimdi biz de sana, onun gibi bir sihir yapacağız, şimdi sen kendinle bizim aramızda bir buluşma yeri ve zamanı tayin et kî, ne senin ne de bizim cayamayacağımız düz (geniş) bir yer olsun." (Tâhâ, 20/56-58).

    Tefsirlerde 56. âyette Firavun'a gösterildiği ifade edilen kanıtların neler olduğu açıklanırken genellikle tevhide (Allah'ın birliğine) ilişkin deliller ve Hz. Mûsâ’nın peygamberliğini ortaya koyan mucizeler üzerinde durulur.

    Ayrıca, bunlardan "bütün ayetlerimizi/kanıtlarımızı" şeklinde söz edilmiş olmakla beraber Arap dilindeki kullanımlar dikkate alınarak bu ifadenin "pek çok âyetimizi kanıtımızı, bunca âyetimizi kanıtımızı" şeklinde anlaşılmasının uygun olacağı belirtilir.

    Örneğin Müfessir Razi’nin açıklaması şöyledir:

    Bilesin ki Allah Teâlâ, Firavun'a bütün ayetlerini gösterdiğini, sonra da onun, buna rağmen onları kabul etmediğini beyan buyurmuştur. Alimler, bu ifadede geçen, "ayetlerimiz" sözüyle neyin kastedildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir.

    Bazıları, Cenâb-ı Hakk'ın bununla, tevhid ve nübüvvet ile ilgili bütün delilleri kastettiğini söyleyerek şöyle demişlerdir: Tevhidle ilgili delillere gelince, bunları Allah Teâlâ'nın bu suredeki "Bizim Rabbimiz her şeyi yaratıp sonra da yol gösterendir", "O, yeryüzünü size bir döşek yaptı" ayetleriyle, Şuâra Suresi'nde zikrettiği, "Firavun dedi ki: "Alemlerin Rabbi nedir?" (Musa), "Göklerin, yerin ve bunların arasında bulunan şeylerin Rabbidir.." (Şuâra, 26/23-24) ayetleridir.

    Nübüvvetle ilgili olanlara gelince, bunlar da, Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Musa'a tahsis ettiği şu dokuz mucizedir: 1) Asa, 2) Yed-i Beyzâ, 3) Denizin yarılması, 4) Suyun fışkırdığı taş, 6) Çekirge, bit ve kene istilası 7) Kurbağa istilası, 8) Suların kana dönüşmesi ve, 9) Dağın kökünden sökülerek kaldırılması.

    Bu izaha göre, ayetteki ereynâhu kelimesinin manası, "Biz o Firavun'a, bu mucizelerin doğruluğunu anlattık, bunlardaki delâlet vecihlerini izah ettik" şeklinde olur...

    Bazıları da bunu, nübüvvetle ilgili mucizeler manasına almışlardır ki, bunlar da, az önce saydığımız mucizelerdir.

    Cenâb-ı Hak, Hz. Musa'ın elinde zuhur etmesine ve onları izhâr eden de olmasına rağmen, ayetleri kendisine nisbet etmiştir. Çünkü, o mucizeleri onun elinde meydana getiren O'dur. Bu, tıpkı, üfleyen Cebrail olmasına rağmen, rûh üfleme işini kendisine nisbet ederek, "Biz ona ruhunuzdan üfledik" (Enbiya, 21/91) demesi gibidir.

    Şimdi şayet, "ayetteki küllehâ lafzı, umumiliği ifade eder. Halbuki Allah'u Teâlâ Firavun'a bütün mucizeleri göstermemiştir. Çünkü, Cenâb-ı Hakk'ın, Hz. Musa'dan önce ve ondan sonra gelen bütün peygamberlerin elinde izhâr ettiği mucizeleri de O'nun ayet ve mucizeleri cümlesindendir" denilirse, biz deriz ki:

    Kül lafzı, her ne kadar umumilik ifade etse dahi, ancak ne var ki bu bazen, karine bulunduğunda, hususi manada da kullanılabilir. Bu, meselâ, "Pazara girdim, her şeyi aldım" denilmesine benzer.

    Şöyle de denilebilir: Hz. Musa, Firavun'a, Cenâb-ı Hakk'ın mucizelerini gösterdi. Ona, diğer peygamberlerin mucizelerini de sayıp döktü, ama o (buna rağmen) hepsini yalanladı ve diretti. (Razi, Mefatih, ilgili ayetlerin tefsiri)

    Demek ki, Firavun hüccetler, mucizeler, kanıtlar ve deliller konulup bunları bizzat kendi gözüyle gördüğünde bunları yalanlamış; küfür, inat ve azgınlığından kabule yanaşmamıştır. Nitekim Allah Teâlâ başka bir ayette şöyle buyurur: “Gönülleri kesin olarak kabul ettiği halde zulüm ve kibirle bunları bile bile inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak.” (Neml, 27/14)

    İsrâiloğulları'nın Mısır'daki varlığının ve Hz. Mûsâ tarafından ana yurtlarına götürülmeleri için ortaya konan girişimin Firavun yönetimi nezdinde oluşturduğu siyasî kaygılar, psikolojik bir harp ortamı doğurmuştu. Böyle bir ortamda, o günün şartları içinde geniş kitleleri derinden etkilemekte olan ve dinî bir hüviyet de taşıyan sihir olgusunu ön plana çıkaran bir mücadele metodu Hz. Mûsâ'nın peygamberliğini ve liderliğini kabul ettirmesini kolaylaştırabilecekti. Çünkü Firavun ve çevresindeki ileri gelenler de sihiri tevhid çağrısına karşı kullanabilecekleri en etkili silâh olarak görüyorlar ve sihirbazlara bir taraftan baskı, bir taraftan da teşvik uygulayarak bu mücadeleden mutlak zaferle çıkacaklarını sanıyorlardı.

    İlâhî irade böyle bir atmosferde Hz. Musa'yı sihirbazların bütün hünerlerini boşa çıkaracak mucizelerle donatıp Firavun ve çevresindekilere bir imtihan fırsatı daha vermek şeklinde tecelli etmişti.

    Bu âyetlerde ve Kur'an'ın başka yerlerinde açıklandığı üzere, bizzat bu silâhı kullanan sihirbazlar dahi apaçık hakikati gördükleri için imana geldikleri halde Firavun ve adamları inkarcılıktaki inatlarını sürdürdüler. Firavun bununla da yetinmeyip iman eden sihirbazları çok ağır ceza ve işkencelerle tehdit etme yoluna girdi.

    Fakat birkaç saat öncesine kadar Firavun'un gözüne girip ödül almak için yarışan bu insanlar imanın lezzetini tattıktan sonra âhiret mutluluğunun -hayatın bağışlanması tarzında bile olsa- dünyadaki hiçbir ödülle değişilmeyeceğini idrak edip bunu açıkça ifade etme cesaretini gösterdiler. (bk.A'râf 7/103-126)

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet





+ Yorum Gönder