Konusunu Oylayın.: Maneviyat var mıdır, varsa nedir, nasıl anlaşılmalıdır?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Maneviyat var mıdır, varsa nedir, nasıl anlaşılmalıdır?
  1. 12.Mayıs.2013, 19:14
    1
    Misafir

    Maneviyat var mıdır, varsa nedir, nasıl anlaşılmalıdır?






    Maneviyat var mıdır, varsa nedir, nasıl anlaşılmalıdır? Mumsema Maneviyat var mıdır, varsa nedir, nasıl anlaşılmalıdır?

    allah muvaffak etsin


  2. 13.Mayıs.2013, 18:06
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,584
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 335
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Maneviyat var mıdır, varsa nedir, nasıl anlaşılmalıdır?




    Sorunun Detayı

    ‘Düşünce’ dediğimiz şey beynimizin nörolojik olarak elektrik akımlarından ibaret olduğunu ve kendisine karşılık gelen sembollerin tasarlanmasını ifade ettiği; ‘duyguların’ ise vücudumuzda bulunan birçok hormonun farklı etkileşimlerle salgılanmasıyla ortaya çıkan durumlar olduğunu bilmekteyim. Buna göre; maddeye ilişkin bu konuların soyut olarak açıklanıp maneviyata temas ettirilmesi nasıl oluyor? Aslında maneviyat yok mudur? Maddiyata dayanan her şey neden manevi olarak açıklanmaktadır? Maneviyat dediğimiz şey: biz aciz insanların ulaşamadığı bilgilere takılan bir isim ve öyle anlaşıla gelen bir kavram mıdır?


    Mana ile maddenin iç içe olması, bazı kimselerin zihnini karıştırmaktadır.

    Halbuki, her şeyi belli bir sebebe bağlamak Allah’ın hikmetinin bir tezahürüdür, bir gereğidir. Bu hikmetin -Allah’ın varlığını, birliğini, sonsuz ilim, kudret ve sünnetullah denilen evrendeki cari kanunlarını göstermek gibi-pek çok hikmeti vardır. Bu sebepledir ki, her mana görünürde bir maddeye bağlanmıştır. Mesela:

    a) Evrenin ilk harcının enerji veya esir maddesi olduğu bu gün artık kesin bir bilgi haline gelmeye namzettir. Hatta “Tanrı parçacığı” diye adlandırdıkları olayın incelenmesinde nerede ise maddenin olmadığına varılacak kadar küçük bir yeri olduğu belirtilmektedir. Buna rağmen görünürde evrendeki maddi cihet daha ağır basmaktadır.

    b) Dilimizle söylediğimiz maddi lafızlar, kalbimizden çıkan manaların sadece birer simgesi durumundadır. Fakat sözcükler, kitapların yazıları birer maddi kılıf olarak o manalara giydirilmişken, görünürde hâkim olan ise, ifadelerdeki söz dizimidir. Hatta bu durum öyle bir hal almış ki, nazm-ı maani yerine nazm-ı mebani, yani manaları güzel ifade etme yerine lafız-perestlik saikasıyla ifade tarzını güzelleştirmek bir çok kimsede ön plana çıkmıştır. Makamat-ı Haririye adlı edebi eser bunun tipik bir örneğidir.

    c) Beynin lafzında akıl, kalp ve daha başka duygular manasının saklandığı bir gerçektir. Eğer işi beynin liflerine havale edersek, işin içinden çıkamayız. Çünkü, et-kan sinirden ibaret olan bir mekanizmaya akıl ve duyguların gerçek kaynağı olarak bakılırsa, beynin akılsız, sağır, kör her bir zerresinde, her bir hücresinde, sonsuz ilim, kudret, hikmet gibi Allah’a mahsus sıfatların varlığını kabul etmek gerekir ki, bu imkânsız bir şeydir. Zira aynı beyin liflerinin çalıştığı pek çok hayvan vardır ki, hiç birinin aklı izanı yoktur. Şayet aklı beynin gerçek bir fonksiyonu olarak kabul edersek, her bir öküzü bir Eflatun olarak görmek gerekir.

    d) Her bir mana, bir maddenin poşetinde saklanmıştır. Her bir madde ise, sonsuz ilim ve hikmeti barındıran sonsuz bir yaratıcı kudrete bağlıdır. Eğer evrende, insanda, canlı ve cansızlarda görünen ve her yönden harika olan bu işleri, maddenin kendisine bırakırsak, o takdirde her bir zerre toprakta, her bir et parçasında, her bir hava zerresinde, her bir ışık atomunda, her bir sinir hücresinde adeta bir ilah kabul etmek gerekir ki, bu açık bir safsatadır.

    e) Bir gözün görmesi için güneş gereklidir. Demek ki gözü yaratan güneşi de yaratmıştır. Şimdi kalkıp da görme işini, gözün et-sinirlerden oluşan hücrelerine vermek nasıl makul olabilir?

    Aynı şey kulak için de geçerlidir. Kulağı işitmesi için var edilen telleri bir maddi mekanizma olarak değil de bizzat bu işi üstlenmiş bir şey olarak görürsek, o zaman kulağın bir hücresinin hava ile bir alışverişi, bir anlaşması olması gerekir ki, bu da açık bir saçmalıktır.

    Kaldı ki, bu gün ruh denilen bir cevherin varlığı artık inkâr edilmez boyutlara ulaşmıştır.

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet


  3. 13.Mayıs.2013, 18:06
    2
    Moderatör



    Sorunun Detayı

    ‘Düşünce’ dediğimiz şey beynimizin nörolojik olarak elektrik akımlarından ibaret olduğunu ve kendisine karşılık gelen sembollerin tasarlanmasını ifade ettiği; ‘duyguların’ ise vücudumuzda bulunan birçok hormonun farklı etkileşimlerle salgılanmasıyla ortaya çıkan durumlar olduğunu bilmekteyim. Buna göre; maddeye ilişkin bu konuların soyut olarak açıklanıp maneviyata temas ettirilmesi nasıl oluyor? Aslında maneviyat yok mudur? Maddiyata dayanan her şey neden manevi olarak açıklanmaktadır? Maneviyat dediğimiz şey: biz aciz insanların ulaşamadığı bilgilere takılan bir isim ve öyle anlaşıla gelen bir kavram mıdır?


    Mana ile maddenin iç içe olması, bazı kimselerin zihnini karıştırmaktadır.

    Halbuki, her şeyi belli bir sebebe bağlamak Allah’ın hikmetinin bir tezahürüdür, bir gereğidir. Bu hikmetin -Allah’ın varlığını, birliğini, sonsuz ilim, kudret ve sünnetullah denilen evrendeki cari kanunlarını göstermek gibi-pek çok hikmeti vardır. Bu sebepledir ki, her mana görünürde bir maddeye bağlanmıştır. Mesela:

    a) Evrenin ilk harcının enerji veya esir maddesi olduğu bu gün artık kesin bir bilgi haline gelmeye namzettir. Hatta “Tanrı parçacığı” diye adlandırdıkları olayın incelenmesinde nerede ise maddenin olmadığına varılacak kadar küçük bir yeri olduğu belirtilmektedir. Buna rağmen görünürde evrendeki maddi cihet daha ağır basmaktadır.

    b) Dilimizle söylediğimiz maddi lafızlar, kalbimizden çıkan manaların sadece birer simgesi durumundadır. Fakat sözcükler, kitapların yazıları birer maddi kılıf olarak o manalara giydirilmişken, görünürde hâkim olan ise, ifadelerdeki söz dizimidir. Hatta bu durum öyle bir hal almış ki, nazm-ı maani yerine nazm-ı mebani, yani manaları güzel ifade etme yerine lafız-perestlik saikasıyla ifade tarzını güzelleştirmek bir çok kimsede ön plana çıkmıştır. Makamat-ı Haririye adlı edebi eser bunun tipik bir örneğidir.

    c) Beynin lafzında akıl, kalp ve daha başka duygular manasının saklandığı bir gerçektir. Eğer işi beynin liflerine havale edersek, işin içinden çıkamayız. Çünkü, et-kan sinirden ibaret olan bir mekanizmaya akıl ve duyguların gerçek kaynağı olarak bakılırsa, beynin akılsız, sağır, kör her bir zerresinde, her bir hücresinde, sonsuz ilim, kudret, hikmet gibi Allah’a mahsus sıfatların varlığını kabul etmek gerekir ki, bu imkânsız bir şeydir. Zira aynı beyin liflerinin çalıştığı pek çok hayvan vardır ki, hiç birinin aklı izanı yoktur. Şayet aklı beynin gerçek bir fonksiyonu olarak kabul edersek, her bir öküzü bir Eflatun olarak görmek gerekir.

    d) Her bir mana, bir maddenin poşetinde saklanmıştır. Her bir madde ise, sonsuz ilim ve hikmeti barındıran sonsuz bir yaratıcı kudrete bağlıdır. Eğer evrende, insanda, canlı ve cansızlarda görünen ve her yönden harika olan bu işleri, maddenin kendisine bırakırsak, o takdirde her bir zerre toprakta, her bir et parçasında, her bir hava zerresinde, her bir ışık atomunda, her bir sinir hücresinde adeta bir ilah kabul etmek gerekir ki, bu açık bir safsatadır.

    e) Bir gözün görmesi için güneş gereklidir. Demek ki gözü yaratan güneşi de yaratmıştır. Şimdi kalkıp da görme işini, gözün et-sinirlerden oluşan hücrelerine vermek nasıl makul olabilir?

    Aynı şey kulak için de geçerlidir. Kulağı işitmesi için var edilen telleri bir maddi mekanizma olarak değil de bizzat bu işi üstlenmiş bir şey olarak görürsek, o zaman kulağın bir hücresinin hava ile bir alışverişi, bir anlaşması olması gerekir ki, bu da açık bir saçmalıktır.

    Kaldı ki, bu gün ruh denilen bir cevherin varlığı artık inkâr edilmez boyutlara ulaşmıştır.

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet





+ Yorum Gönder