Konusunu Oylayın.: Hz. Ömer (r.a) İle İlgili Kıssalar

5 üzerinden 3.80 | Toplam : 10 kişi
Hz. Ömer (r.a) İle İlgili Kıssalar
  1. 09.Mayıs.2013, 21:15
    1
    Misafir

    Hz. Ömer (r.a) İle İlgili Kıssalar

  2. 20.Mayıs.2013, 11:55
    2
    Muhammed
    الله اكبر

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 16.Haziran.2010
    Üye No: 76755
    Mesaj Sayısı: 7,671
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Yaş: 27
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: Hz. Ömer (r.a) İle İlgili Kıssalar




    O NE YAPARSA DOĞRUDUR

    Peygamberimiz (s.a.v) azadlı kölesi Zeyd bin Hârise'yi çok severdi. Oğlu Üsame'yi de. Babayı da oğulu da gerektiğinde kollardı.
    Hz. Ömer bir gün ganimet malı dağıtıyordu. Oğlu Abdullah'a üç verirse Üsame'ye dört veriyordu. Abdullah bunun sebebini öğrenmek istedi:
    - Ben Üsame'nin katılıp da benim katılmadığım tek gaza (savaş, cihad) hatırlamıyorum. Neye dayanarak ona benden fazla veriyorsun?
    Hz. Ömer şöyle açıklamada bulundu:
    Hz. Peygamber onun babasını senin babandan, Üsame'yi de senden çok sever ve kollardı. O'nun her işinde muhakkak bir hikmet vardır. Ben O'nun sevdiğini kendi sevdiğime tercih ederim.

    __________________

    BAL ŞERBETİ

    Bir Ramazan'da Medineli bir müslüman Halife Hz. Ömer'i iftar yemeğine davet etti. Yemek sırasında yalnız Hz. Ömer'e bir kab içinde bir içecek
    sunuldu. Hz. Ömer sordu: "Bu nedir?" Ev sahibi cevab verdi: "Bal şerbetidir efendim, sizin için ayırmıştık da..." Hz. Ömer onu içmeyi reddederek şöyle dedi: "Benim yönetimini üstlendiğim halkın çoğu içmek için henüz kuyu suyunu bile bulamazken ben burada bal şerbeti içemem."


    __________________

    Cennet ehlinin ışığı
    Hazret-i Ömer’in hilafeti zamanında, bir gazadan çok mal getirmişlerdi. Hazret-i Ömer ganimet malını taksim ederken Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin’e biner dirhem verip kendi oğlu Abdullaha beşyüz dirhem verince, oğlu Abdullah hikmetini merak edip sordu. Dedi ki: Efendim, yetişmiş yiğit olan ve nice defa gazaya gidip ve Resulullahın önünde kılıç çekip, nice başlar düşürmüşken, bana beşyüz dirhem verdin. Hasan ile Hüseyin ki, henüz taze yiğitler olmasına rağmen onlara biner dirhem verdin.

    Hazret-i Ömer buyurdu ki:

    (Ya Abdullah, onlar kim sen kim! Sen onlar ile kendini bir mi tutuyorsun? Onların, Resulullah gibi dedeleri var. Ali gibi babaları, Fatıma gibi anaları var. İbrahim gibi dayıları, [İbrahim, Resul-i ekremin oğludur.] Ümmi Gülsüm ve Rukayye gibi teyzeleri, Cafer ve Ukayl gibi amcaları var.)
    Hazret-i Ömer’in böyle söylediğini, Hazret-i Ali işitti ve buyurdu ki:

    Resul-i Ekrem, (Ömer, Cennet ehlinin ışığı ve İslam’ın nurudur) buyurmuş idi. Bunu boş yere buyurmamıştır. Böyle söyleyince, Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin, Hazret-i Ömer’in yanına varıp, Resulullahın böyle buyurduğunu müjdelediler.

    Hazret-i Ömer, sahabe-i güzinden bir cemaat ile yerinden kalkıp, Hazret-i Ali’nin yanına gelip, ya Ali, sen Resulullahtan (Ömer, Cennet ehlinin ışığı ve İslam’ın nurudur) diye işittin mi diye sordu. Hazret-i Ali de, evet dedi. Öyle ise şimdi bana bunu yaz dedi. Hazret-i Ali de yazdı. Hazret-i Ömer o yazıyı alıp, oğlu Abdullah’a verdi ve (Ben vefat ettiğimde, bunu kefenime sarasın, bununla Allahü teâlânın huzuruna çıkayım) dedi. (M.Ç.Güzin)

    __________________

    Ümmetimden bir evliya varsa
    Eshab-ı kiramın tamamı evliya idi, hatta diğer evliyanın her birinden de yüksek idi. Hepsi de keramet sahibi idi. Peygamber efendimiz Hazret-i Ömer’e ikram olmak için buyurdu ki:

    (Geçmiş ümmetler içinde vukuundan önce bazı şeyleri haber veren keramet ehli zatlar vardı. Ümmetimin içinde de Ömer onlardandır.) [Buhari, Müslim, Tirmizi]

    (Hiçbir Peygamber yoktur ki, ümmetinde evliya bulunmasın. Eğer benim ümmetimden bir evliya varsa o da Ömer’dir.) [İ. Sa'd]
    Hazret-i Ömer, Medine’de kalabalık bir cemaate hutbe okurken, İran’a gönderdiği ordunun mağlup olmak üzere olduğunu görüp, kumandana Ya Sariye arkanı dağa ver buyurdu. O da, dağa yanaştı ve zafere kavuştu. (Şevahid-ün nübüvve)

    Hazret-i Ömer halife iken, Eshab-ı güzinden birisini komutan tayin edip, İslam askeri ile gazaya göndermişti. Askerler gittikten sonra bir gün Hazret-i Ömer oturduğu yerde, üç kere sesli olarak (Lebbeyk) dedi. Kimse bunun sırrına vakıf olmayıp, sormaya da kimse cesaret edemedi. Bu hâlin olduğu günün tarihini yazıp, bakalım bunun aslı nedir, dediler.

    Bir zaman sonra o komutan ve askerleri, nice fetihler yapıp, salimen ve ganimetler ile geri geldiler. Komutan, Hazret-i Ömer’e sefer durumunu bir bir anlattı. O hiç iltifat etmedi, buyurdu ki, ya o yiğidin hâli ne oldu? O da, ya Ömer! Kasd ile olmadı, [Önümüze su çıktı. Askerin geçmesi için, suyun derinliğini tam anlamak istedim. Ona suya gir, karşıya geç dedim. O da girdi, beş on adım gitmeden boğuldu. Boğulmadan önce Ya Ömer diye üç kere bağırdı. Yüzme bilmiyormuş. Orada hata ettim] dedi. Hazret-i Ömer kızıp, eğer benden sonra âdet olmayacağını bilsem, şimdi cezanı verirdim senin. Git o yiğidin evladına diyetini öde dedi. (M.Ç.Güzin)


    Hazret-i Ömer, Amr ibni As’ı, Mısır üzerine gönderdi. Mısır fethedildi. Amr ibni Ası Mısır’a vali tayin etti. Bir kaç aydan sonra, Mısır ahalisi Amr ibni As hazretlerinin huzuruna varıp, (Bu Nil ırmağının bir âdeti vardır ki, onsuz taşmaz ve suyu kesilir) dediler. Amr ibni As, o âdet nedir deyince, (Âdeti odur ki, üzerimizde olan aydan on iki gün geçince, bir kız çocuğu buluruz. Anasını ve babasını mal ile razı ederiz. O kızı nefis elbiseler ile süsleyip, Nil ırmağına bırakırız) dediler.

    Amr ibni As, bu yanlıştır, İslam'da böyle bir iş yoktur. Muhakkak İslam, bütün kötü âdetleri ortadan kaldırmıştır, dedi ve öyle yapmamalarını emretti. O tarihten üç ay geçti. Nil nehrinin suyu artmadı. Ahalisi başka yerlere göç etmeye başladılar. Hazret-i Amr, bu hâli Hazret-i Ömer’e mektup yazarak bildirdi. Hazret-i Ömer cevabında yazdı ki, iyi etmişsin, sevap olmuştur. Mektubumun içine bir parça kağıt koydum. Onu Nil ırmağına bırak.
    O kağıtta şunlar yazılı idi:

    (Ömer’ibnül Hattab’dan Mısır’ın Nil nehrine. Önceden akıyordun, şimdi akmıyorsun. Vahid ve Kahhar olan Allah seni akıtır. Senin akman için Vahid ve Kahhar olan Allah’a dua ediyorum.)

    Amr bin As hazretleri o kağıt parçasını, Nil nehrine bıraktı. Ertesi gün, Nil nehri onaltı arşın yukarı kalkıp, su seviyesi yükseldi. O vakitten sonra, o yanlış âdetten Mısır ahalisi kurtuldu.

    İmam-ı Müstagfiri haber verdi ki, Hazret-i Musa, Firavunun üzerine beddua etti. Hak teâlâ Nil ırmağının suyunu kesti. Halk etrafa dağılmaya başladı. Sonra toplanıp, Musa aleyhisselama gelip, bizim için dua eyle, ki Nil geri aksın diye yalvardılar. Musa aleyhisselam belki imana gelirler diye dua etti. Sabah oldu. Gördüler ki Nil onaltı zra yukarı kalkıp, akar. Hak teâlâ o ihsanı, yani Musa aleyhisselam gibi büyük bir Peygambere ihsan ettiği mucizeyi, ümmet-i Muhammedden Hazret-i Ömer’e keramet olarak verdi. (Şevahid-ün nübüvve)

    __________________


    İslam şerefi yetmez mi?
    Hazret-i Ömer hilafeti zamanında, Şam şehrine gitmek icap etmişti. Eshab-ı güzinden bir cemaati de yanlarına alıp, Medine’den yola çıktılar. Hazret-i Ömer’in bir deveden başka bineceği yoktu. Mugire adlı bir köle vardı. Bir saat Hazret-i Ömer o deveye binerdi, bir saat de Mugire binerdi. Şam şehrine girecekleri vakit, deveye binmek sırası Mugire’de olup, o biniyordu. Eshab-ı güzin, Hazret-i Ömer’e gelip, efendim, bu saatte deveye siz binseniz dediler. Hazret-i Ömer, önce sıra benimdi, bu saat sıra Mugire’nindir. Deveye niçin ben bineyim diye sordu.
    Eshab-ı güzin, Şam şehrine girilecektir. Şam şehrinin bütün ileri gelenleri, sizi karşılamaya gelirler. Onlar atlı, siz halife iken yaya yürümek münasip olmaz. Lütfunuzdan ümit ederiz ki, ricamızı makbul tutup, red etmeyiniz dediler.
    Hazret-i Ömer huzursuz olup, siz bu evhamdan kurtulmadınız mı? Bize İslam şerefi yetmez mi! İslam dininden daha büyük ve şerefli bir nimet var mıdır! Bu nimeti ve bu izzeti Allahü teâlâ bize ihsan etti. Dini İslam tacını başına koymak, kime müyesser olmuştur. Resulullahın getirdiği İslam elbisesini arkamıza giydirdi. Kelime-i şehadeti dilimize çırağ eyledi. Kur'an-ı azim ile kalbimizi münevver etti. İslamiyet'in kadrini acaba niçin anlamamışsınız ki, kendinizi halka, at ile, elbise ile göstermek istersiniz. Yalnız Habib-i ekremin ümmeti olmak şerefi bize yetmez mi, diye cevap verince, kimse bir şey diyemedi. (M.Ç.Güzin)

    __________________


    Siz halife hanımı olmasaydınız
    Hazret-i Ömer bir gün evine geldiğinde, hanımları bir tabak içine koydukları mücevherleri seyrediyorlardı. Nereden geldi bunlar diye sordu. Rum kayserinin hanımlarından kendilerine hediye geldiğini söylediklerinde, eğer siz halife hanımı olmasaydınız, size bu cevherlerin birisini göndermezlerdi. Size gelen de, halifeye gelen de Müslümanların beyt-ül-malınındır deyip, kıymetli hediyeleri aldı ve beyt-ül-mala [devletin hazinesine] koydu.
    Kaldır bu yemeği
    Hazret-i Ömer bir kıtlık zamanında, bir deve kesip, Medine’nin fakirlerine bölüştürün diye emretti. Bölüştürme işini yapan hizmetçi, o devenin kıymetli yerlerinden bir miktar alıkoyup, halife için güzel bir şekilde pişirip, iftar zamanında sofraya getirdi. Hazret-i Ömer, bu et neredendir diye sordu. Hizmetçi, ya Emir-el müminin! Emriniz ile fakirlere teslim olunan deve etinden sizin hissenizdir dedi. Rengi değişip, buyurdu ki; Vay benim gibi valiye ki, fukaraya kötü yerini verip, kendisi için en güzel yerinden alıkoyuyor. Şimdi, ya hizmetçi, bir daha böyle etme. Kaldır bu yemeği. Fakirlerden, çoluk-çocuğu olan bir kimsenin evine götür ver, yesinler. Bana yine evvelki âdet üzere yemek getir ki, halife olan kimsenin haftada bir kere et yemesi kâfidir.
    Hizmetçi yemeği uygun bir fakire verdi. Hazret-i Ömer’in eski âdeti üzere, bir miktar zeytin yağı ile, kuru ekmek parçası getirip, önüne koydu. (M.Ç.Güzin)

    Fırat kenarında oğlak zayi olsa
    Bir gün Hazret-i Ömer bir cemiyette ağladı. Niçin ağladığı sorulduğunda, buyurdu ki:
    (Niçin ağlamayayım ki, eğer Fırat kenarında oğlak zayi olsa, yarın kıyamet gününde, o Ömer’den sorulur.) Yine nakil olunur ki, bir gün Hazret-i Ömer eline bir saman çöpü alıp, ne olaydı, bu saman çöpü ben olaydım. Ne olaydı mahluk olmayaydım, validem beni doğurmayaydı. Ne olaydı, hatırlanan nesne değil de, unutulan nesne olaydım demiştir. (M.Ç.Güzin)

    Ömer’in yerini kim tutabilir
    Abdurrahman bin Avf hazretleri, (Ben Ömer’den acaiblikler gördüm) deyince, ne gördün diye sordular. Dedi ki, hayatta olsa, söylemeye kadir olmazdım. Birisi odur ki, her gece ikimiz şehri dolanırdık. Bir mahalle varırdık. Bana derdi ki, sen burada dur. Ben de muhalefete kadir olamayıp, dururdum. Varıp, bir zamandan sonra gelirdi. Sormaya da cüret edemezdim.
    Vefatından sonra bir gece o mahalleye varıp, o ev içine girdim. Bir ihtiyar kadın gördüm. Kendi kendine, acaba ne oldu ki, Ömer bu gece gelmedi, diyordu. Ey annem! Ömer vefat etti dedim. Kadın bunu işitince, bir ah çekip, bayıldı. Sonra kendine gelip, ey Allah’ım! Bana yardımda bulunan Ömer’i af et dedi.
    Sana ne yardım ederdi diye sorunca, gündüz vakti üzerimi kirletirdim. Onu dışarı atardı. Kirlenmiş elbisemi yıkardı. Beni temizlerdi. Bana yiyecek getirirdi dedi. Ey annem! Ben de Ömer’in arkadaşıyım. Eğer o gitti ise ben sağım. Ben Ömer’in yaptığı işleri yapayım dedim. Evladım, Ömer’in yerini kim tutabilir. Eğer Ömer’in arkadaşı isen, bana dua eyle, yardım et deyip, hemen ellerini açtı ve ya Rabbi! Ben o hastalığı Ömer’in yardımı ile çekerdim. Ömer gitti. Benim canımı al ki, ben Ömersiz ömür istemem diye dua etti. O saat duası makbul olup, vefat etti. Ağladım, techiz ve tekfinini yapıp, defnettik. (M.Ç.Güzin)

    Bir başabaş kurtulsam
    Yine Abdurrahman bin Avf hazretleri anlatır:
    Bir gece bir tulumu su ile doldurup, arkasına almış, Medine-i münevvere köylerine giderken yorulmuş gördüm onu. Dedim ki, ey emir-el müminin, yorulmuşsunuz! Bana verin, biraz da ben götüreyim. Dedi ki, eğer bugün sen benim tulumumun yükünü götürürsen, yarın benim günahımın yükünü kim götürür.
    Senin ne yükün var ki, sen Resulullahın yolu üzerine yürüyorsun dedim. Resulullahın dostu o zaman olurum ki, bu hilafetten başabaş kurtulayım. [Yani zararsız olarak kurtulursam, Resulullahın dostu olurum] dedi. (M.Ç.Güzin)

    Sonra gelenlere rahat koymadın
    Hazret-i Ömer, halifeliği zamanında, Medine’nin etrafında bir deve palanı düşmüş, onu alıp, süratle giderken terlemişti. Hazret-i Ali ile karşılaştı. Hazret-i Ali, ya Emir-el müminin, bu ne haldir diye sordu. Ya kardeşim Ali! Bu deve Müslümanların beyt-ül-malındandır. Palanını düşürüp, kaçmış. Onu bulup, yine arkasına vurmak (koymak) isterim. Böylece hilafet zamanımızda, beyt-ül-mala ziyan vermiş olmayalım dedi.
    Hazret-i Ali, ya Emir-el müminin! Bir başka kimse gönderseniz, olmaz mıydı diye sorunca, ya Resulullahın amcasının oğlu! Bu iş benim ahdime lazımdır. Kıyamet günü olunca, bu işin kusurunu benden sorarlar. En iyisi budur ki, kimseye ısmarlamayıp, işimi kendim görmeliyim. Böylece, dergah-ı izzette mahcupluk çekmeyeyim dedi.
    Hazret-i Ali bu sözü işitince derinden ah çekip, ağlamaya başladı. Ya Ömer, senden sonra gelenlere rahat koymadın. Zira onlar bu yolda gidemezler, sıkıntıya düşerler dedi. (M.Ç.Güzin)

    Ömer’i senden gayri kimse tanımadı
    Bir gün Hazret-i Ömer Medine’de gidiyordu. Bir ihtiyar kadın yol kenarına çıkacakken, bir başka kadın ona içeri gir, emir-ül müminin Ömer gidiyor deyince, ihtiyar kadın, başını çevirip dedi ki, ona dün Ömer derlerdi. Bugün emir-ül müminin mi oldu. Hazret-i Ömer o sözü işitince geri dönüp, Ömer’i Ömer’e gösteren o kadın kimdir. Ömer’in kendini tanımasına, anlamasına sebep oldu dedi.
    Ondan sonra her gün o ihtiyar kadının kapısına gelir, atılacak çöpün varsa atayım, hizmetin varsa göreyim. Destin boşsa ver, su getireyim. Zira Ömer’i senden gayri kimse tanımadı derdi. (M.Ç.Güzin)

    Sana acımasam helal etmezdim
    Hazret-i Ömer bir gün, mübarek başını koyup, tam yatacaktı. O sırada bir köle seslenip, kalk, ya Emir-el müminin. Önce bana insaf eyle! Rabbil âlemin kıyamet günü benim hakkımı senden alır dedi. Hazret-i Ömer acele kalkıp, ne iş yaparsın, yardım edeyim dedi. O köle, ben düşkün bir kişiyim. Elbisemi yıkayasın ve temizleyesin. Düşkünlere, hastalara yardım etmek senin üzerine vaciptir dedi. Hazret-i Ömer, evet, hak senin elindedir, ne istiyorsan yapayım dedi.
    Köle kendi elbiselerini çıkarıp, ya Emir-el müminin, sen elbiselerini bana ver; giyineyim ki, çıplaklığa sabredemem dedi. Hazret-i Ömer elbisesini çıkarıp, ona verdi. Kendi beline bir peştemal bağladı. Kölenin elbisesini yıkadı. Ondan özürler ve yumuşak sözler ile helallik diledi. Köle, ya Emir-el müminin, eğer sana acımasam, helal etmezdim. Sen bilirsin ki, kıyamet gününde, şarktan-garba Müslümanların çıplakları, açları, zayıfları, fakirleri ve düşkünleri haklarından seni sual ederler. Allahü teâlâ, bunların haklarından sana sual eder, sen ne cevap verirsin?
    Hazret-i Ömer çok ağladı. Yine köleden özürler diledi. Gönlünü hoş etti. Kendi elbisesini ona bağışladı. Ağlayarak geri döndü. (M.Ç.Güzin)

    Bizi bekleyen bu zat kimdir
    Hazret-i Ömer zamanında bir kervan, gece vaktinde Medine’ye geldi. Kervandakilerin hepsi kâfirdi. Konakladıkları gibi hepsi uyudular. Zira yorulmuşlardı. Hazret-i Ömer nöbetçi, koruma bırakmadan hepsinin uyumuş olduğunu görünce, bunların malları çalınırsa ben mesul olurum endişesiyle Abdurrahman bin Avf’ın yanına vardı.
    Ya Emir-el müminin! Bu vakitte ne işe geldiniz deyince dedi ki, ya Abdurrahman! Bir kervana uğradım. Konmuşlar ve hepsi uyumuşlar. Korktum ki, malları çalınır. Bunlar bize sığınmış oldular. Bana muvafakat et, varalım, onları bekleyelim.
    İkisi varıp beklediler. Sabah vakti oldu. Hazret-i Ömer (Es-salat, es-salat) deyip, seslendi. Uyandılar. Hazret-i Ömer, Bir daha böyle hiçbir yerde tedbirsiz (nöbetçisiz) uyumayın buyurdu ve dönüp, mescide geldi. Kervan halkından birisi, onun arkasından gitti. Karşılaştığı birisine Hazret-i Ömer’i kastederek, bizi sabaha kadar bekleyen bu zat kimdir diye sordu. Müslümanların halifesi, emir-ül müminin Ömer’dir cevabını aldı.
    O kişi varıp kervan halkına, bizi sabaha kadar bizzat bekleyen şahıs, Müslümanların halifesi Ömer’miş dedi. Kendi dinlerinde olmayanlara şefkat ve merhameti böyle ise ya Müslümanlara nasıldır! Demek ki, onun dini hak dindir dediler. Hepsi kalkıp, Hazret-i Ömer’in huzuruna geldiler ve Müslüman oldular. (M.Ç.Güzin)

    Bunlar da gazilerin hakkıdır
    Hazret-i Ömer halife iken, Hazret-i Numan’ı komutan yapıp, acem diyarına gönderdi. Nihavend ile Hemedanı fethettiler. Acemlerin ileri gelenlerinden birisi, Mugire’nin elinde esir iken, [serbest bırakırlar niyetiyle olsa gerek] koynundan bir kutu çıkarıp, babam bana bu kutuyu verdiği zaman, padişah olduğun vakit bunu açasın diye vasiyet etmişti. Ben şimdiden sonra padişah olacak değilim deyip, kutuyu Mugire hazretlerine verdi.
    Hazret-i Mugire kutuyu İslam askeri içinde açtı. İçinde çok kıymetli mücevherler vardı. Dediler ki, bu kutu cenk ile alınmamıştır. Yine bunu aynı şekilde, Emir-ül müminin Ömer hazretlerine gönderelim. O kutuyu, durumu anlatan bir yazıyla beraber başka bir kutu içine koyup ve mühürleyip, Hazret-i Ömer’e gönderdiler. Hazret-i Ömer, kutuyu Eshab-ı güzin arasında açtı. Mücevherleri gördüler. Bunlar da gazilerin hakkıdır. Satsınlar, akçesini, gazilere taksim etsinler diye emretti.
    Gazalarda tahsil olunan mal ve ganimetlerden, Hazret-i Ömer bir habbesini kabul etmezdi. Cümlesini fakirlere ve gazilere sarf ederdi. (Taberi tarihi)

    Bu çırağ şahsi malım değildir
    Bir gece Hazret-i Osman Hazret-i Ömer’in huzuruna vardı. Gördü ki, acele ile mektup yazıyor. Selam verdi, ancak emir-ül müminin cevap vermedi. Mektubu bitirdi. Çırağı söndürüp, selama cevap verdi. Hazret-i Osman, neden selamın cevabını çırağı söndürdükten sonra verdin diye sorunca, Ya Osman! Bu çırağ şahsi malım değildir. Beytülmaldandır. Çırağı Müslümanların işi için ışıklandırdım. Korktum ki, o çırağ ışığında selamını alsam, kıyamet gününde, Müslümanlar bana hasım olurlar [haklarını isterler]. Allahü teâlâ beni ondan sual edip, ben cevap vermeye takat getiremem dedi. (M.Ç.Güzin)

    Vaiz olarak ölüm kâfidir
    Hazret-i Ömer’in yüzüğünde Kefa bil-mevt vaızan ya Ömer yazılı idi. Manası, Ya Ömer, vaiz olarak ölüm kâfidir demektir. Ya Ömer kısmı hariç, hadis-i şeriftir. (Taberani)
    Nitekim, Hazret-i Ömer bir kimseye her gün birkaç kere gelip, ölümü hatırlatsın diye birkaç akçe tayin etmişti. Her vakit o kimse gelip, ölümü ona hatırlatırdı. Bir gün o şahsın vazifesine son verdi. Şahıs kusur mu ettim diye üzülünce, senin gelip ölümü hatırlatmana ihtiyacım kalmadı. Zira sakalıma ak düştü. Sakalın akı ise ölümün habercisidir. Daima göz önünde olup, ölümü hatırlatır dedi. (M.Ç.Güzin)

    Mesleme’ye bir iş ederim ki
    Hicretin yirmiüçüncü senesiydi. Bir gün Hazret-i Ömer’e, (İran tarafında bir aşiret vardır. İşleri güçleri eşkiyalıktır. Müslümanların yollarını basarlar. Mallarını alırlar. İmana gelmezler. Müslümanlara karışmazlar) diye bir aşiretin zulmünden şikayet ettiler.
    Hazret-i Ömer, Mesleme bin Kaysı onların üzerine gönderdi. Mesleme asker ile varıp, onları dine davet etti, kabul etmediler. Cizye verin dedi, kabul etmediler. Cenk ettiler ve aşiretin hepsi öldürüldü. Mesleme ganimet malının beşte birini beyt-ül-mal için ayırdı. Bir kutu ile kıymetli taşlar eline geçmişti. Hazret-i Ömer’e, beşte bir mal ile o kutuyu, gazilerin rızası ile armağan gönderdi.
    O gönderdiği kişi anlatır:
    Medine’ye geldim. Ömer mescitte fukaraya yemek yediriyordu. [Zira, beyt-ül-maldan fakirler için günde bir deve kesip, pişirip yedirmek âdet-i şerifi idi. Yemek yenirken, kendisi mübarek eline bir asa alıp, ayağı üzerine durup, yiyenleri gözetirdi. Ekmek ve aş lazım oldukça, götürüp verirdi.] Ömer’i bu hizmeti yaparken gördüm. Sabredip, bekledim. İşini bitirip, evine geldi. Ben de arkasından vardım. Bana, içeri girin dedi. İçeri girdim. Evinin içinde bir eskimiş kilim, iki yastıktan gayri nesne görmedim. O yastıklar da hurma lifinden idi. Ömer kilim üzerine oturup, yastığı benim altıma verdi. Oturdum.
    Sonra, hanımına [Hazret-i Ali’nin kızı Ümmi Gülsüm’e] misafir de var, yemek için bir şeyler gönderin diye seslendi. Bir çanakta bir miktar zeytinyağı ile bir parça arpa ekmeği getirildi. Ben de Ömer’in hatırı için beraber yedim. Ondan sonra, aşiretin ortadan kaldırıldığını, çok ganimet alındığını anlattım. Ve o hediye kutusunu çıkarıp, Ömer’in önüne koydum. Bu nedir, dedi. Mesleme bin Kays bunu size gönderdi. Gaziler de hisselerinden geçtiler. Hepsinin rızası ile bunu sana armağan gönderdiler, dedim..
    Ömer onu gördüğünde, ellerini dizi üzerine koyup ağladı ve dedi ki, Hak teâlâ Ömer’e bu kadar nesneler verdi. Ömer’in gözü ve karnı doymadı. Bununla doyar mı, dersin. Yürü bu kutuyu Mesleme’ye götür ve de ki, bir daha bunun gibi iş yapmasın. Müslümanların nasibini kimseye göndermesin. Bu cevahirleri satsın, Müslümanlara dağıtsın. Çabuk git. Eğer dağılmış iseler, Mesleme’ye bir iş ederim ki, Müslümanlara ibret olur.
    Dedim ki, ya Ömer tecil eyleseniz. Benim bineceğim yok, gidinceye kadar geç olur.
    Emretti, sadaka develerden iki deve getirdiler. Bana verdi ve dedi ki bu develere nöbetle binip, oraya varınca, senden daha müstahak ve daha fakir bir kişi bulup, bu develeri ona ver. Haydi, çık yola.
    Ben de acele Medine’den çıkıp, mola vermeden o makama eriştim. Kutuyu Mesleme’ye verdim. Durumu söyledim. Mesleme de o cevherleri otuz bin altına satıp, orada bulunan gazilere bölüştürdü. (Taberi tarihi)

    Hırkasında oniki yama vardı
    Hazret-i Ömer hilafet makamına geçtikten sonra, kızı Hazret-i Hafsa [ki Resulullah efendimizin hanımı olup, müminlerin annelerindendir], muhterem babasını görmeye geldi. Mübarek yüzlerini gördüğünde, üzerinde olan hırkanın oniki yerde yaması vardı, hatta yamanın ikisi deridendi. Hafsa validemiz, babasını bu hırka ile görünce hatır-ı şerifleri mahzun olup, dedi ki, ey gözüm nuru babacığım. Bu hırkayı bir fakire verip, kendi arkanıza bir yeni hırka yapsanız, olmaz mı?
    Hazret-i Ömer buyurdu ki, kızım, sen Fahri âlem hazretlerinin helali idin. Sen Ona bizden yakın idin. Bilmez misin ki, Server-i âlem bu dünyayı deniden [alçak dünyadan] ne mertebe sakınmıştır. Dünyayı hor ve zelil edip, emri altına almıştır. Ahirete teşrif edeceği zaman, bana vasiyet edip, (Ya Ömer, kıyamet gününde, benimle ve Ebu Bekirle buluşmak istersen, yolumuzdan ayrılma) diye buyurmadı mı? (M.Ç.Güzin)

    İyi vaktinde senden cizye aldık
    Hazret-i Ömer, halifeliği zamanında kapı kapı gezip dilenen yaşlı bir zimmi gördü. Ona merhamet edip buyurdu ki: Ey ihtiyar, iyi vaktinde senden cizye aldık. Layık olan odur ki, bugün seni af etmeliyim. Seni af ettim. Her gün kendinin ve ıyalinin [çoluk-çocuğunun] yiyeceğini beyt-ül-maldan versinler. (Tenbih-ül gafilin)

    Düşmandan korkma, Allah’tan kork
    Hazret-i Ömer halife iken, İran memleketini fethetmek arzusunda idi. O memlekette İslamiyet yayılsın istiyordu. Sahabe-i güzin ile müşavere edip, asker topladı. Başlarına Sad bin Ebi Vakkas’ı komutan tayin edip, İran memleketine gazaya gönderdi. Sad hazretlerine de şöyle nasihat ve talimat verdi:
    (Ey Sad, düşmandan korkma, Allah’tan kork. Ordunun içinde günah işleyenler bulunmamalı!)
    Faris vilayetine vardılar. Bunların geldiğini haber alan İranlılar asker toplayıp, karşı durmak istediler. Kisranın askeri şehirden dışarı çıkıp, İslam askerinin karşısına kondu. İslam askeri yirmibin kişiydi. Sad bin Ebi Vakkas’ın huzuruna elçi gönderip, ne iş için geldiler ve maksatları nedir diye sordular. Hazret-i Sad buyurdu ki, Sizi dini İslam'a davet ederiz, onun için geldik. Eğer sözümüzü kabul etmezseniz, cenk ederiz.
    Kisra kendisine gelen bu haber üzerine askerine, “Yarın cenge hazır olunuz. Siz yüzbinden çoksunuz. Onlar yirmi bin kişi, korkacak bir şey yok” dedi. Acem padişahlarına kisra derlerdi. Bu padişahın adı Yezdücürd idi.
    Sabah oldu. İki tarafın askeri atlara binip, saflar bağlayıp, bayraklar diktiler. Cenk yapmak için, bahadırlar hazırlandılar. Sonra iki asker birbirine girdi. İkisinin arasında mücadele ayyuka çıktı. O gece sabaha kadar muharebe ettiler. Hiç dinlenmediler. Yezdücürdün askerleri içinde Rüstem bin Mihriban isimli bir ermeni pehlivan vardı. Çok Müslümanı şehit etti. Uzun zaman, muharebe meydanında bahadırlık yapıp, arab yiğitlerinin birinin elinde helak oldu. Bunu helak eden yiğit, işlediği bir günah yüzünden, [Hazret-i Ömer’in nasihat ve talimatı gereği] kumandanın çadırında mahpus idi. Bu mahpus, Rüstem’in bir kılıç vurması ile Müslümanların şehit olduğunu gördükçe, o dinsize diş bilerdi.
    Hazret-i Sad, rahatsızlığı sebebiyle o gün, muharebedeki yerine tahteravan ile gitti. Savaş aletleri çadırda, cariyesinin yanında kalmıştı. O gazi, hizmetçiye yalvarıp, mahpus olmaktan kurtuldu. Hazret-i Sad’ın atını ve savaş aletlerini de hizmetçiden rica ile alıp, hemen meydandaki Rüstem’in yanına gitti. İlk hücumunda nara atarak Rüstem’i titretti ve göz açtırmayıp, ilk hamlede Rüstem’i atından düşürüp, öldürdü. Sonra sözünde durup, doğruca Hazret-i Sad’ın çadırında mahpus olduğu yere geldi. Hizmetçiye, zinciri boynuna taktırdı.
    Dev Rüstem helak olduğu zaman, çözülme başladı ve kâfirler dağılıp, İslam askeri bunların ardına düştü. Kâfirleri kıra kıra şehirlerine götürdüler. Kale kapısını yıkıp, içeri girdiler. Yüzbin kâfirin ellibini öldürülmüştü. Doğru Kisranın sarayına geldiler. Kisranın bir oğlu ve bir kızı vardı. Esir aldılar. Hazinesinin tamamını ele geçirdiler. Çok mal ve hazine alıp, feth ve nusret ve şad olarak dönüp, Hazret-i Ömer’in huzuruna geldiler. Bütün Eshab-ı güzin, Hazret-i Ömer’in bu gazasını kutladılar, hayır dualar ettiler.
    Hazret-i Ömer, Kisranın esir kızını, Peygamber efendimizin hanımlarından Ümmi Seleme validemizin huzuruna gönderdi. Zira, Ümmi Seleme validemiz tatlı dilli ve şefkatliydi. O kız, İslam'a gelir diye, onun yanına göndermişti. Çeyizini de Sad bin Ebu Vakkas getirip, Hazret-i Ömer’e teslim etti. Hazret-i Ömer de o çeyizi Beyt-ül-mal eminine emanet verip, böylece sakla, muhafaza et buyurdu. Üç ay sonra o kız, Müslüman oldu. Hazret-i Ömer’e müjdelediler. Hazret-i Ömer, kızın bütün çeyizlerini ve altınlarını ve nice türlü elbiselerinin hepsini çıkarıp, cümlesini ona teslim edin diye emretti. Medine ahalisi bu malı görüp, hayret ettiler. Bu kız çeyizini görünce sevinip, Hazret-i Ömer’e dua etti. O kızın adı şehri Banu idi. Hikmet-i Rabbani, Hazret-i Hüseyin’e müyesser oldu, yani ona nikah ettiler.
    [Sad bin Ebi Vakkas hazretleri, dev Rüstem’i katleden o gaziyi ve hadiseyi Hazret-i Ömer’e arz etti. O da gazinin cezasını bağışladı.] (M.Ç.Güzin)

    Kalenin feth olunamamasının sebebi
    Hazret-i Ömer’in zamanında, Şam şehri civarında, bir kalayı muhasara ettiler. Allahü teâlânın hikmeti öğle vakti yaklaştı, feth müyesser olmadı. Hazret-i Ömer gadaba gelip, İslam askerinin hepsini huzuruna çağırıp, bu ana kadar kalenin feth olunamamasının sebebi nedir? Kâfirler kimlerdir ki, İslam askerine karşı koyarlar. Aranızda zahiren bir hata sadır olmuş kimse olmasa, bu kadar dayanamazdılar, diye şiddetli azarladı. Eshab-ı tahire varıp, her birisi tevbe ve istiğfar ile meşgul oldular. O esnada Eshab-ı güzinden birisi ağlayarak, Hazret-i Ömer’in huzuruna gelip, ya Emir-el-müminin, bu gece teheccüde kalktığım vakit, karanlık olduğundan, misvakımı arayıp, bulamadım. Misvaksız namaz kıldım. Bu sıkıntı benim hatamdandır deyince, Hazret-i Ömer, tevbe ve istiğfara devam et buyurdu. Bir saat geçmeden kale fetholdu. (M.Ç.Güzin)

    Doğru sözü hemen kabul ederdi
    Onun zamanında, Müslümanlar İslamiyet’i İran içlerine kadar yaydılar. İranlı meşhur kumandan Hürmizan, teslim olmamak için çok direndi, fakat hayatının tehlikeye girdiğini görünce teslim oldu. Hazret-i Ömer, huzuruna çıkartılan Hürmizan’a sordu:
    - Bize söyleyeceğin bir şey var mıdır?
    - Var! Fakat önce ölecek miyim, kalacak mıyım bunu bilmem lazımdır.
    - Konuş, sana zarar gelmeyecektir.
    - Ey büyük halife, önceleri biz İranlılar siz Arabları öldürüyor, zorla mallarınızı ellerinizden alıyorduk. Ne zaman ki, Allah size peygamber gönderdi. Ondan sonra bizim üstünlüğümüz sona erdi. Siz aziz, biz zelil olduk.
    Hazret-i Ömer, Enes bin Malik’e sordu:
    - Ne yapalım bunu?
    - Öldürmeyelim! Çünkü arkasında büyük bir kalabalık vardır. Belki onlar, ileride Müslüman olabilirler.
    - Fakat o, Resulullahın kıymetli arkadaşlarını şehit etti. Onu sağ bırakmamız uygun olur mu?
    - Ya Ömer bunu öldürmememiz lazımdır. Çünkü, “Konuş sana benden zarar gelmez” diye söz de vermiştin.
    Hazret-i Ömer, kim tarafından söylenirse söylensin, doğru sözü hemen kabul ederdi. Enes bin Malik hazretlerinin bu sözü üzerine, onu öldürmekten vazgeçti. Birçok sahabinin şehit olmasına sebep Hürmizan'ın hayatını bağışladı.
    Bir müddet sonra da, Hürmizan Müslüman oldu. Ayrıca onun vesilesi ile birçok kimse imana geldi.

    Nefsimden büyük düşmanım yoktur
    Hazret-i Ömer halife iken, bir gün mescitte oturuyordu. Rum kayserinin elçisi geldi. Bazı hediye ve bir doğan, bir tazı, bir şişe zehir de getirdi. Dedi ki, ya halife. Bu tazı öyle bir tazıdır ki, her nereye salar isen, avını yakalar, kaçırmaz. Avı ondan kurtulmaz. Bu doğan da bir doğandır ki, hangi kuşa salarsanız, hiç aman vermeyip, alır. Asla bir kuş pençesinden kurtulamaz. Bu şişe içinde olan zehir, öyle bir zehirdir ki, bir damlasını insana içirseler, o anda ölür, bunun ilacı olmaz. [Yani o kişi kurtulamaz]. Tuhaf nesne olup, padişahlar hazinesinde bulunması lazımdır ve layıktır diye, rum sultanı kayser göndermiştir.
    Hazret-i Ömer, kuş nedir ki, insan onunla meşgul olup, ondan ne fayda hasıl eder. Ehl-i hâl olan onu eline alıp, amellerini boşa çıkarmaz, deyip, bağlarını çıkarıp, sahraya salıverdi. Kelb [*****] nedir ki, insan ona talib ve ragıb olup, o mekruhu evine koysun ve ardınca gezip, yürüsün deyip, onun da zincirlerini alıp, serbest bıraktı. Ondan sonra o içinde zehir olan şişeyi mübarek eline alıp, benim dünyada nefsimden büyük düşmanım yoktur dedi ve zehrin tamamını, (Bismillahirrahmanirrahim) deyip, içti. Elçi bu hâli görünce, şaşırıp, mescit kapısında durdu. Az zaman sonra gelip, Hazret-i Ömer’e baktı. Onun evvelki gibi sıhhat ve selamette oturduğunu görünce, hemen gelip ayaklarına yüzünü gözünü sürüp, ya halife, bana İslam’ı anlat dedi. Hazret-i Ömer elçiye kelime-i şehadet telkin etti ve elçi Müslüman oldu, rum kayserine gitmeyip, geri kalan ömrünü Hazret-i Ömer’in hizmetinde geçirdi. (M.Ç.Güzin)

    Yine Onun kaderine kaçalım
    Halife Hazret-i Ömer, Şam'a gidiyordu. Şam'da veba hastalığı olduğu işitildi. Yanında bulunanların bazısı, Şam’a girmeyelim, dedi. Bir kısmı da; Allahü teâlânın kaderinden kaçmayalım, dedi. Halife de, Allahü teâlânın kaderinden, yine Onun kaderine kaçalım, şehre girmeyelim. Birinizin bir çayırı ile, bir çıplak kayalığı olsa, sürüsünü hangisine gönderirse, Allahü teâlânın takdiri ile göndermiş olur dedi.
    Sonra Abdurrahman bin Avf hazretlerini çağırıp sordu:
    - Sen ne dersin?
    - Resulullahtan işittim. “Veba olan yere girmeyiniz ve veba olan bir yerden, başka yerlere gitmeyiniz, oradan kaçmayınız!” buyurmuştu.
    Halife de;
    - Elhamdülillah, benim sözüm, hadis-i şerife uygun oldu, deyip, Şam’a girmediler.

    Yârimi benim katıma getirin
    Bir yahudi olan Ebu Lülü, Mugire tebni Şubenin kölesi idi. Efendisini Hazret-i Ömer’e gelip, benden haddimden fazla harc ister diye şikayet etti. Hazret-i Ömer, ne miktar ister diye sorunca, her gün iki dirhem, ister dedi. Hazret-i Ömer, ne sanat bilirsin diye sordu. Bir kaçını saydı. Hazret-i Ömer, bu sanatlar ile bu kadar harc çok değildir. Sonra, işittim ki, sen yel değirmeni yaparmışsın. Benim için de bir yel değirmeni yapsan dedi. O da, senin için bir yel değirmeni yapayım ki, doğuda ve batıda onu söyleyeler dedi. Hazret-i Ömer mecliste olanlara, bu kâfir beni katletmek istediğini söylüyor dedi. Eğer böyle demek istiyorsa, onun ortadan kalkması için emredin, dediler. Buyurdu ki, öldürmeden evvel kısas olmaz.
    Ebu Lülü, Hazret-i Ömer’i öldürmek için fırsatı gözetti. Zilhiccenin yirmiüçüncü günü sabah namazını eda ederken, fırsat bulup, altı yerinden yaraladı. Başkalarını da yaraladı. Beni Esed kabilesinden bir er Ebu Lülü melununun başına bir ok atıp, yıktı. Birisi de öldürdü. Hazret-i Ömer bu ahvali gördü. Abdurrahman bin Avf hazretlerine emretti, o imamlık yaptı. Sonra Sahabe-i güzini toplayıp, siz mi Ebu Lülü’ye benim katlimi emrettiniz diye sordu. Hepsi, hâşâ bizim haberimiz yoktur diye yemin ettiler. Hazret-i Ömer, Elhamdülillah ki, ben bu ümmetin, katlettiği kimse olmadım. Bir yahudinin elinde şehit olurum. Diri iken ve ölü iken hilafetin benim üzerimde olmasını istemem. Aşere-i mübeşşereden altı serveri, hilafete layık görüyorum. Bunlardan birini seçin dedi.
    O altı server şunlardı:
    Osman bin Affan, Aliyyül Mürteda, Talha, Zübeyr, Sad bin Ebi Vakkas ve Abdurrahman bin Avf.
    Said bin Zeyd hazretleri hayatta idi. Lakin Hazret-i Ömer onu müşavereye dahil etmemişti. Zira amcası oğlu idi.
    Sahabeden birini Hazret-i Âişe’nin huzuruna gönderdi ki, izin verirse, biz de Resulullahın ravda-i mutahheralarına girelim ve O Servere iltica edelim. Hazret-i Âişe bu haberi işitince ağladı. Ah, kıymetli Ömer, atamın yadigârı da gidiyor. O yeri ben kendim için saklardım. Ama ona hibe ettim. Hazret-i Ömer’e söyleyin ki, Resulullah ve babamın yanına varınca, benim selamımı onlara söylesin. Ve desin ki, bu ayrılığım ne zamana kadar olacak. Hazret-i Ömer bu haberi işitince, oğlu Abdullaha dedi ki, benim cenaze namazını kıldıktan sonra, Âişe-i Sıddıkanın huzuruna geri varıp, izin isteyesin. Evvelce benden utanıp, izin vermiş olabilir ve pişman olmuş olabilir. Onun rızası ile defnolayım.
    Hazret-i Ömer şehadet kelimesini getirip, vefat etti. Ondan sonra yıkayıp namazını kıldılar. Oğlu Abdullah, Âişe validemize gitti, tekrar izin istedi. Hazret-i Âişe ağlayıp, ey Ömer, adaleti hayatında da, ölünce de elinden bırakmadın. O yeri sana feda ettim dedi.
    Ondan sonra mübarek cenazesini, Ravda-i mutahhera kapısına getirdiler. Birisi ileri varıp, Esselamü aleyke ya Resulallah! Ömer’i getirdik. Eğer destur varsa, ravda içine defnedelim, dedi. Cümle Sahabe-i güzin, Resulullah efendimizin, (Yârimi benim katıma getirin) diye mübarek sesini işittiler. Ravdanın kapısı açıldı. Hazret-i Ebu Bekir’in sol yanında hazırlanmış yere koydular. (M.Ç.Güzin)

    Ömer, davasının eriymiş
    Resulullah efendimiz, bir gün meclis-i şeriflerinde kabir azabını, Münker ve Nekir’in nasıl heybet ile gelip sual ettiklerini anlatıyordu. Hazret-i Ömer, ya Resulallah! Biz kabre girdikten sonra, bu akıl bize verilip, sonra mı sual olunuruz, yoksa verilmeden mi sual olunuruz diye sordu. Resulullah efendimiz, (Şimdi ne akılda isen, kabirde de öyle olursun) buyurdu. Hazret-i Ömer, böyle olduktan sonra, üzülmeye lüzum yoktur dedi.
    Hazret-i Ömer vefat edip kabre defnedildikten sonra, onun bu sözü Hazret-i Ali’nin hatırına geldi. Kabrine geldi. Mübarek gözlerini yumup, kalbi şeriflerini Hazret-i Ömer’in ahvaline yöneltip, tam bir teveccüh ile murakabeye vardığında, Allahü teâlâ gözlerinden perdeyi kaldırıp, ahvali [durumu] müşahede etti. Münker ve Nekir’in heybetle gelip, ona, (Rabbin kim, dinin nedir, Peygamberin kimdir) diye sorduklarını gördü. Hazret-i Ömer de onlara, siz şimdi nereden gelirsiniz diye sordu. Yedinci kat gökten dediler. Peki buraya kadar, ne miktar yol geldiniz? Yedibin yıllık yoldur dediler. Peki Rabbinizi unuttunuz mu? Hayır dediler. Peki, siz yedibin yıllık yoldan gelinceye kadar Allahü teâlâyı unutmadınız da, ben bugün evimden çıkıp, kabre gelince, Rabbimi ve dinimi ve Peygamberimi nasıl unuturum! Melekler, ya Ömer biz de senin böyle cevap vereceğini bilirdik. Lakin bu heybetle gelip, sual etmeye memuruz dediler.
    Olayı takip eden Hazret-i Ali, Allahü teâlâ mübarek etsin, Ömer davasının eriymiş, dedi. (M.Ç.Güzin)

    Kefenim arasına koyduğun mektup sebebiyle
    Hazret-i Ömer’in vefatından bir sene sonra oğlu Abdullah onu rüyada görmüştü. Sabahleyin Resulullahın mescidi şeriflerine vardı. Seslenip, ey sahabiler, toplanın, babamın selamını size getirdim dedi. Hepsi toplandılar. Abdullah anlatmaya başladı: Dün gece babamı rüyada gördüm. Babamın ahirete irtihal edişi bir sene oldu. Resulullaha babamı rüyada göreyim niyeti ile salevat getirirdim, fakat, göremezdim. Dün gece gördüm. Babamın yüzü sararmış çok yorgun vaziyetteydi. Babacığım bu ne hâldir, senin yüzünün rengi kırmızıydı dedim. Ey oğul, şimdi kurtuldum. Şimdiye kadar hesaptaydım dedi.
    Babacığım nasıl hesap olundun diye sordum. Dedi ki: Hesabın biri bitmeden biri başlıyordu. Hâl bir yere erişti ki, beytülmala ait sadaka develerinin bir yuları vardı. Birçok yerden bağlamıştım. Artık deveye takacak durumu kalmamıştı. Ben de atmıştım, meğer daha kullanılabilirmiş. Cenab-ı Rabbil âleminden, (Niçin o yuları attın. Müslümanların malını zayi ettin) diye azarlayıcı hitap geldi.
    Babacığım, bu itabdan ne sebeple kurtuldun diye sordum. Dedi ki, ey oğul! Sana, “Bu mektubu benim kefenim arasına koy, dediğim mektup sebebiyle kurtuldum.” (M.Ç.Güzin)

    __________________










  3. 20.Mayıs.2013, 11:55
    2
    Muhammed - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    الله اكبر



    O NE YAPARSA DOĞRUDUR

    Peygamberimiz (s.a.v) azadlı kölesi Zeyd bin Hârise'yi çok severdi. Oğlu Üsame'yi de. Babayı da oğulu da gerektiğinde kollardı.
    Hz. Ömer bir gün ganimet malı dağıtıyordu. Oğlu Abdullah'a üç verirse Üsame'ye dört veriyordu. Abdullah bunun sebebini öğrenmek istedi:
    - Ben Üsame'nin katılıp da benim katılmadığım tek gaza (savaş, cihad) hatırlamıyorum. Neye dayanarak ona benden fazla veriyorsun?
    Hz. Ömer şöyle açıklamada bulundu:
    Hz. Peygamber onun babasını senin babandan, Üsame'yi de senden çok sever ve kollardı. O'nun her işinde muhakkak bir hikmet vardır. Ben O'nun sevdiğini kendi sevdiğime tercih ederim.

    __________________

    BAL ŞERBETİ

    Bir Ramazan'da Medineli bir müslüman Halife Hz. Ömer'i iftar yemeğine davet etti. Yemek sırasında yalnız Hz. Ömer'e bir kab içinde bir içecek
    sunuldu. Hz. Ömer sordu: "Bu nedir?" Ev sahibi cevab verdi: "Bal şerbetidir efendim, sizin için ayırmıştık da..." Hz. Ömer onu içmeyi reddederek şöyle dedi: "Benim yönetimini üstlendiğim halkın çoğu içmek için henüz kuyu suyunu bile bulamazken ben burada bal şerbeti içemem."


    __________________

    Cennet ehlinin ışığı
    Hazret-i Ömer’in hilafeti zamanında, bir gazadan çok mal getirmişlerdi. Hazret-i Ömer ganimet malını taksim ederken Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin’e biner dirhem verip kendi oğlu Abdullaha beşyüz dirhem verince, oğlu Abdullah hikmetini merak edip sordu. Dedi ki: Efendim, yetişmiş yiğit olan ve nice defa gazaya gidip ve Resulullahın önünde kılıç çekip, nice başlar düşürmüşken, bana beşyüz dirhem verdin. Hasan ile Hüseyin ki, henüz taze yiğitler olmasına rağmen onlara biner dirhem verdin.

    Hazret-i Ömer buyurdu ki:

    (Ya Abdullah, onlar kim sen kim! Sen onlar ile kendini bir mi tutuyorsun? Onların, Resulullah gibi dedeleri var. Ali gibi babaları, Fatıma gibi anaları var. İbrahim gibi dayıları, [İbrahim, Resul-i ekremin oğludur.] Ümmi Gülsüm ve Rukayye gibi teyzeleri, Cafer ve Ukayl gibi amcaları var.)
    Hazret-i Ömer’in böyle söylediğini, Hazret-i Ali işitti ve buyurdu ki:

    Resul-i Ekrem, (Ömer, Cennet ehlinin ışığı ve İslam’ın nurudur) buyurmuş idi. Bunu boş yere buyurmamıştır. Böyle söyleyince, Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin, Hazret-i Ömer’in yanına varıp, Resulullahın böyle buyurduğunu müjdelediler.

    Hazret-i Ömer, sahabe-i güzinden bir cemaat ile yerinden kalkıp, Hazret-i Ali’nin yanına gelip, ya Ali, sen Resulullahtan (Ömer, Cennet ehlinin ışığı ve İslam’ın nurudur) diye işittin mi diye sordu. Hazret-i Ali de, evet dedi. Öyle ise şimdi bana bunu yaz dedi. Hazret-i Ali de yazdı. Hazret-i Ömer o yazıyı alıp, oğlu Abdullah’a verdi ve (Ben vefat ettiğimde, bunu kefenime sarasın, bununla Allahü teâlânın huzuruna çıkayım) dedi. (M.Ç.Güzin)

    __________________

    Ümmetimden bir evliya varsa
    Eshab-ı kiramın tamamı evliya idi, hatta diğer evliyanın her birinden de yüksek idi. Hepsi de keramet sahibi idi. Peygamber efendimiz Hazret-i Ömer’e ikram olmak için buyurdu ki:

    (Geçmiş ümmetler içinde vukuundan önce bazı şeyleri haber veren keramet ehli zatlar vardı. Ümmetimin içinde de Ömer onlardandır.) [Buhari, Müslim, Tirmizi]

    (Hiçbir Peygamber yoktur ki, ümmetinde evliya bulunmasın. Eğer benim ümmetimden bir evliya varsa o da Ömer’dir.) [İ. Sa'd]
    Hazret-i Ömer, Medine’de kalabalık bir cemaate hutbe okurken, İran’a gönderdiği ordunun mağlup olmak üzere olduğunu görüp, kumandana Ya Sariye arkanı dağa ver buyurdu. O da, dağa yanaştı ve zafere kavuştu. (Şevahid-ün nübüvve)

    Hazret-i Ömer halife iken, Eshab-ı güzinden birisini komutan tayin edip, İslam askeri ile gazaya göndermişti. Askerler gittikten sonra bir gün Hazret-i Ömer oturduğu yerde, üç kere sesli olarak (Lebbeyk) dedi. Kimse bunun sırrına vakıf olmayıp, sormaya da kimse cesaret edemedi. Bu hâlin olduğu günün tarihini yazıp, bakalım bunun aslı nedir, dediler.

    Bir zaman sonra o komutan ve askerleri, nice fetihler yapıp, salimen ve ganimetler ile geri geldiler. Komutan, Hazret-i Ömer’e sefer durumunu bir bir anlattı. O hiç iltifat etmedi, buyurdu ki, ya o yiğidin hâli ne oldu? O da, ya Ömer! Kasd ile olmadı, [Önümüze su çıktı. Askerin geçmesi için, suyun derinliğini tam anlamak istedim. Ona suya gir, karşıya geç dedim. O da girdi, beş on adım gitmeden boğuldu. Boğulmadan önce Ya Ömer diye üç kere bağırdı. Yüzme bilmiyormuş. Orada hata ettim] dedi. Hazret-i Ömer kızıp, eğer benden sonra âdet olmayacağını bilsem, şimdi cezanı verirdim senin. Git o yiğidin evladına diyetini öde dedi. (M.Ç.Güzin)


    Hazret-i Ömer, Amr ibni As’ı, Mısır üzerine gönderdi. Mısır fethedildi. Amr ibni Ası Mısır’a vali tayin etti. Bir kaç aydan sonra, Mısır ahalisi Amr ibni As hazretlerinin huzuruna varıp, (Bu Nil ırmağının bir âdeti vardır ki, onsuz taşmaz ve suyu kesilir) dediler. Amr ibni As, o âdet nedir deyince, (Âdeti odur ki, üzerimizde olan aydan on iki gün geçince, bir kız çocuğu buluruz. Anasını ve babasını mal ile razı ederiz. O kızı nefis elbiseler ile süsleyip, Nil ırmağına bırakırız) dediler.

    Amr ibni As, bu yanlıştır, İslam'da böyle bir iş yoktur. Muhakkak İslam, bütün kötü âdetleri ortadan kaldırmıştır, dedi ve öyle yapmamalarını emretti. O tarihten üç ay geçti. Nil nehrinin suyu artmadı. Ahalisi başka yerlere göç etmeye başladılar. Hazret-i Amr, bu hâli Hazret-i Ömer’e mektup yazarak bildirdi. Hazret-i Ömer cevabında yazdı ki, iyi etmişsin, sevap olmuştur. Mektubumun içine bir parça kağıt koydum. Onu Nil ırmağına bırak.
    O kağıtta şunlar yazılı idi:

    (Ömer’ibnül Hattab’dan Mısır’ın Nil nehrine. Önceden akıyordun, şimdi akmıyorsun. Vahid ve Kahhar olan Allah seni akıtır. Senin akman için Vahid ve Kahhar olan Allah’a dua ediyorum.)

    Amr bin As hazretleri o kağıt parçasını, Nil nehrine bıraktı. Ertesi gün, Nil nehri onaltı arşın yukarı kalkıp, su seviyesi yükseldi. O vakitten sonra, o yanlış âdetten Mısır ahalisi kurtuldu.

    İmam-ı Müstagfiri haber verdi ki, Hazret-i Musa, Firavunun üzerine beddua etti. Hak teâlâ Nil ırmağının suyunu kesti. Halk etrafa dağılmaya başladı. Sonra toplanıp, Musa aleyhisselama gelip, bizim için dua eyle, ki Nil geri aksın diye yalvardılar. Musa aleyhisselam belki imana gelirler diye dua etti. Sabah oldu. Gördüler ki Nil onaltı zra yukarı kalkıp, akar. Hak teâlâ o ihsanı, yani Musa aleyhisselam gibi büyük bir Peygambere ihsan ettiği mucizeyi, ümmet-i Muhammedden Hazret-i Ömer’e keramet olarak verdi. (Şevahid-ün nübüvve)

    __________________


    İslam şerefi yetmez mi?
    Hazret-i Ömer hilafeti zamanında, Şam şehrine gitmek icap etmişti. Eshab-ı güzinden bir cemaati de yanlarına alıp, Medine’den yola çıktılar. Hazret-i Ömer’in bir deveden başka bineceği yoktu. Mugire adlı bir köle vardı. Bir saat Hazret-i Ömer o deveye binerdi, bir saat de Mugire binerdi. Şam şehrine girecekleri vakit, deveye binmek sırası Mugire’de olup, o biniyordu. Eshab-ı güzin, Hazret-i Ömer’e gelip, efendim, bu saatte deveye siz binseniz dediler. Hazret-i Ömer, önce sıra benimdi, bu saat sıra Mugire’nindir. Deveye niçin ben bineyim diye sordu.
    Eshab-ı güzin, Şam şehrine girilecektir. Şam şehrinin bütün ileri gelenleri, sizi karşılamaya gelirler. Onlar atlı, siz halife iken yaya yürümek münasip olmaz. Lütfunuzdan ümit ederiz ki, ricamızı makbul tutup, red etmeyiniz dediler.
    Hazret-i Ömer huzursuz olup, siz bu evhamdan kurtulmadınız mı? Bize İslam şerefi yetmez mi! İslam dininden daha büyük ve şerefli bir nimet var mıdır! Bu nimeti ve bu izzeti Allahü teâlâ bize ihsan etti. Dini İslam tacını başına koymak, kime müyesser olmuştur. Resulullahın getirdiği İslam elbisesini arkamıza giydirdi. Kelime-i şehadeti dilimize çırağ eyledi. Kur'an-ı azim ile kalbimizi münevver etti. İslamiyet'in kadrini acaba niçin anlamamışsınız ki, kendinizi halka, at ile, elbise ile göstermek istersiniz. Yalnız Habib-i ekremin ümmeti olmak şerefi bize yetmez mi, diye cevap verince, kimse bir şey diyemedi. (M.Ç.Güzin)

    __________________


    Siz halife hanımı olmasaydınız
    Hazret-i Ömer bir gün evine geldiğinde, hanımları bir tabak içine koydukları mücevherleri seyrediyorlardı. Nereden geldi bunlar diye sordu. Rum kayserinin hanımlarından kendilerine hediye geldiğini söylediklerinde, eğer siz halife hanımı olmasaydınız, size bu cevherlerin birisini göndermezlerdi. Size gelen de, halifeye gelen de Müslümanların beyt-ül-malınındır deyip, kıymetli hediyeleri aldı ve beyt-ül-mala [devletin hazinesine] koydu.
    Kaldır bu yemeği
    Hazret-i Ömer bir kıtlık zamanında, bir deve kesip, Medine’nin fakirlerine bölüştürün diye emretti. Bölüştürme işini yapan hizmetçi, o devenin kıymetli yerlerinden bir miktar alıkoyup, halife için güzel bir şekilde pişirip, iftar zamanında sofraya getirdi. Hazret-i Ömer, bu et neredendir diye sordu. Hizmetçi, ya Emir-el müminin! Emriniz ile fakirlere teslim olunan deve etinden sizin hissenizdir dedi. Rengi değişip, buyurdu ki; Vay benim gibi valiye ki, fukaraya kötü yerini verip, kendisi için en güzel yerinden alıkoyuyor. Şimdi, ya hizmetçi, bir daha böyle etme. Kaldır bu yemeği. Fakirlerden, çoluk-çocuğu olan bir kimsenin evine götür ver, yesinler. Bana yine evvelki âdet üzere yemek getir ki, halife olan kimsenin haftada bir kere et yemesi kâfidir.
    Hizmetçi yemeği uygun bir fakire verdi. Hazret-i Ömer’in eski âdeti üzere, bir miktar zeytin yağı ile, kuru ekmek parçası getirip, önüne koydu. (M.Ç.Güzin)

    Fırat kenarında oğlak zayi olsa
    Bir gün Hazret-i Ömer bir cemiyette ağladı. Niçin ağladığı sorulduğunda, buyurdu ki:
    (Niçin ağlamayayım ki, eğer Fırat kenarında oğlak zayi olsa, yarın kıyamet gününde, o Ömer’den sorulur.) Yine nakil olunur ki, bir gün Hazret-i Ömer eline bir saman çöpü alıp, ne olaydı, bu saman çöpü ben olaydım. Ne olaydı mahluk olmayaydım, validem beni doğurmayaydı. Ne olaydı, hatırlanan nesne değil de, unutulan nesne olaydım demiştir. (M.Ç.Güzin)

    Ömer’in yerini kim tutabilir
    Abdurrahman bin Avf hazretleri, (Ben Ömer’den acaiblikler gördüm) deyince, ne gördün diye sordular. Dedi ki, hayatta olsa, söylemeye kadir olmazdım. Birisi odur ki, her gece ikimiz şehri dolanırdık. Bir mahalle varırdık. Bana derdi ki, sen burada dur. Ben de muhalefete kadir olamayıp, dururdum. Varıp, bir zamandan sonra gelirdi. Sormaya da cüret edemezdim.
    Vefatından sonra bir gece o mahalleye varıp, o ev içine girdim. Bir ihtiyar kadın gördüm. Kendi kendine, acaba ne oldu ki, Ömer bu gece gelmedi, diyordu. Ey annem! Ömer vefat etti dedim. Kadın bunu işitince, bir ah çekip, bayıldı. Sonra kendine gelip, ey Allah’ım! Bana yardımda bulunan Ömer’i af et dedi.
    Sana ne yardım ederdi diye sorunca, gündüz vakti üzerimi kirletirdim. Onu dışarı atardı. Kirlenmiş elbisemi yıkardı. Beni temizlerdi. Bana yiyecek getirirdi dedi. Ey annem! Ben de Ömer’in arkadaşıyım. Eğer o gitti ise ben sağım. Ben Ömer’in yaptığı işleri yapayım dedim. Evladım, Ömer’in yerini kim tutabilir. Eğer Ömer’in arkadaşı isen, bana dua eyle, yardım et deyip, hemen ellerini açtı ve ya Rabbi! Ben o hastalığı Ömer’in yardımı ile çekerdim. Ömer gitti. Benim canımı al ki, ben Ömersiz ömür istemem diye dua etti. O saat duası makbul olup, vefat etti. Ağladım, techiz ve tekfinini yapıp, defnettik. (M.Ç.Güzin)

    Bir başabaş kurtulsam
    Yine Abdurrahman bin Avf hazretleri anlatır:
    Bir gece bir tulumu su ile doldurup, arkasına almış, Medine-i münevvere köylerine giderken yorulmuş gördüm onu. Dedim ki, ey emir-el müminin, yorulmuşsunuz! Bana verin, biraz da ben götüreyim. Dedi ki, eğer bugün sen benim tulumumun yükünü götürürsen, yarın benim günahımın yükünü kim götürür.
    Senin ne yükün var ki, sen Resulullahın yolu üzerine yürüyorsun dedim. Resulullahın dostu o zaman olurum ki, bu hilafetten başabaş kurtulayım. [Yani zararsız olarak kurtulursam, Resulullahın dostu olurum] dedi. (M.Ç.Güzin)

    Sonra gelenlere rahat koymadın
    Hazret-i Ömer, halifeliği zamanında, Medine’nin etrafında bir deve palanı düşmüş, onu alıp, süratle giderken terlemişti. Hazret-i Ali ile karşılaştı. Hazret-i Ali, ya Emir-el müminin, bu ne haldir diye sordu. Ya kardeşim Ali! Bu deve Müslümanların beyt-ül-malındandır. Palanını düşürüp, kaçmış. Onu bulup, yine arkasına vurmak (koymak) isterim. Böylece hilafet zamanımızda, beyt-ül-mala ziyan vermiş olmayalım dedi.
    Hazret-i Ali, ya Emir-el müminin! Bir başka kimse gönderseniz, olmaz mıydı diye sorunca, ya Resulullahın amcasının oğlu! Bu iş benim ahdime lazımdır. Kıyamet günü olunca, bu işin kusurunu benden sorarlar. En iyisi budur ki, kimseye ısmarlamayıp, işimi kendim görmeliyim. Böylece, dergah-ı izzette mahcupluk çekmeyeyim dedi.
    Hazret-i Ali bu sözü işitince derinden ah çekip, ağlamaya başladı. Ya Ömer, senden sonra gelenlere rahat koymadın. Zira onlar bu yolda gidemezler, sıkıntıya düşerler dedi. (M.Ç.Güzin)

    Ömer’i senden gayri kimse tanımadı
    Bir gün Hazret-i Ömer Medine’de gidiyordu. Bir ihtiyar kadın yol kenarına çıkacakken, bir başka kadın ona içeri gir, emir-ül müminin Ömer gidiyor deyince, ihtiyar kadın, başını çevirip dedi ki, ona dün Ömer derlerdi. Bugün emir-ül müminin mi oldu. Hazret-i Ömer o sözü işitince geri dönüp, Ömer’i Ömer’e gösteren o kadın kimdir. Ömer’in kendini tanımasına, anlamasına sebep oldu dedi.
    Ondan sonra her gün o ihtiyar kadının kapısına gelir, atılacak çöpün varsa atayım, hizmetin varsa göreyim. Destin boşsa ver, su getireyim. Zira Ömer’i senden gayri kimse tanımadı derdi. (M.Ç.Güzin)

    Sana acımasam helal etmezdim
    Hazret-i Ömer bir gün, mübarek başını koyup, tam yatacaktı. O sırada bir köle seslenip, kalk, ya Emir-el müminin. Önce bana insaf eyle! Rabbil âlemin kıyamet günü benim hakkımı senden alır dedi. Hazret-i Ömer acele kalkıp, ne iş yaparsın, yardım edeyim dedi. O köle, ben düşkün bir kişiyim. Elbisemi yıkayasın ve temizleyesin. Düşkünlere, hastalara yardım etmek senin üzerine vaciptir dedi. Hazret-i Ömer, evet, hak senin elindedir, ne istiyorsan yapayım dedi.
    Köle kendi elbiselerini çıkarıp, ya Emir-el müminin, sen elbiselerini bana ver; giyineyim ki, çıplaklığa sabredemem dedi. Hazret-i Ömer elbisesini çıkarıp, ona verdi. Kendi beline bir peştemal bağladı. Kölenin elbisesini yıkadı. Ondan özürler ve yumuşak sözler ile helallik diledi. Köle, ya Emir-el müminin, eğer sana acımasam, helal etmezdim. Sen bilirsin ki, kıyamet gününde, şarktan-garba Müslümanların çıplakları, açları, zayıfları, fakirleri ve düşkünleri haklarından seni sual ederler. Allahü teâlâ, bunların haklarından sana sual eder, sen ne cevap verirsin?
    Hazret-i Ömer çok ağladı. Yine köleden özürler diledi. Gönlünü hoş etti. Kendi elbisesini ona bağışladı. Ağlayarak geri döndü. (M.Ç.Güzin)

    Bizi bekleyen bu zat kimdir
    Hazret-i Ömer zamanında bir kervan, gece vaktinde Medine’ye geldi. Kervandakilerin hepsi kâfirdi. Konakladıkları gibi hepsi uyudular. Zira yorulmuşlardı. Hazret-i Ömer nöbetçi, koruma bırakmadan hepsinin uyumuş olduğunu görünce, bunların malları çalınırsa ben mesul olurum endişesiyle Abdurrahman bin Avf’ın yanına vardı.
    Ya Emir-el müminin! Bu vakitte ne işe geldiniz deyince dedi ki, ya Abdurrahman! Bir kervana uğradım. Konmuşlar ve hepsi uyumuşlar. Korktum ki, malları çalınır. Bunlar bize sığınmış oldular. Bana muvafakat et, varalım, onları bekleyelim.
    İkisi varıp beklediler. Sabah vakti oldu. Hazret-i Ömer (Es-salat, es-salat) deyip, seslendi. Uyandılar. Hazret-i Ömer, Bir daha böyle hiçbir yerde tedbirsiz (nöbetçisiz) uyumayın buyurdu ve dönüp, mescide geldi. Kervan halkından birisi, onun arkasından gitti. Karşılaştığı birisine Hazret-i Ömer’i kastederek, bizi sabaha kadar bekleyen bu zat kimdir diye sordu. Müslümanların halifesi, emir-ül müminin Ömer’dir cevabını aldı.
    O kişi varıp kervan halkına, bizi sabaha kadar bizzat bekleyen şahıs, Müslümanların halifesi Ömer’miş dedi. Kendi dinlerinde olmayanlara şefkat ve merhameti böyle ise ya Müslümanlara nasıldır! Demek ki, onun dini hak dindir dediler. Hepsi kalkıp, Hazret-i Ömer’in huzuruna geldiler ve Müslüman oldular. (M.Ç.Güzin)

    Bunlar da gazilerin hakkıdır
    Hazret-i Ömer halife iken, Hazret-i Numan’ı komutan yapıp, acem diyarına gönderdi. Nihavend ile Hemedanı fethettiler. Acemlerin ileri gelenlerinden birisi, Mugire’nin elinde esir iken, [serbest bırakırlar niyetiyle olsa gerek] koynundan bir kutu çıkarıp, babam bana bu kutuyu verdiği zaman, padişah olduğun vakit bunu açasın diye vasiyet etmişti. Ben şimdiden sonra padişah olacak değilim deyip, kutuyu Mugire hazretlerine verdi.
    Hazret-i Mugire kutuyu İslam askeri içinde açtı. İçinde çok kıymetli mücevherler vardı. Dediler ki, bu kutu cenk ile alınmamıştır. Yine bunu aynı şekilde, Emir-ül müminin Ömer hazretlerine gönderelim. O kutuyu, durumu anlatan bir yazıyla beraber başka bir kutu içine koyup ve mühürleyip, Hazret-i Ömer’e gönderdiler. Hazret-i Ömer, kutuyu Eshab-ı güzin arasında açtı. Mücevherleri gördüler. Bunlar da gazilerin hakkıdır. Satsınlar, akçesini, gazilere taksim etsinler diye emretti.
    Gazalarda tahsil olunan mal ve ganimetlerden, Hazret-i Ömer bir habbesini kabul etmezdi. Cümlesini fakirlere ve gazilere sarf ederdi. (Taberi tarihi)

    Bu çırağ şahsi malım değildir
    Bir gece Hazret-i Osman Hazret-i Ömer’in huzuruna vardı. Gördü ki, acele ile mektup yazıyor. Selam verdi, ancak emir-ül müminin cevap vermedi. Mektubu bitirdi. Çırağı söndürüp, selama cevap verdi. Hazret-i Osman, neden selamın cevabını çırağı söndürdükten sonra verdin diye sorunca, Ya Osman! Bu çırağ şahsi malım değildir. Beytülmaldandır. Çırağı Müslümanların işi için ışıklandırdım. Korktum ki, o çırağ ışığında selamını alsam, kıyamet gününde, Müslümanlar bana hasım olurlar [haklarını isterler]. Allahü teâlâ beni ondan sual edip, ben cevap vermeye takat getiremem dedi. (M.Ç.Güzin)

    Vaiz olarak ölüm kâfidir
    Hazret-i Ömer’in yüzüğünde Kefa bil-mevt vaızan ya Ömer yazılı idi. Manası, Ya Ömer, vaiz olarak ölüm kâfidir demektir. Ya Ömer kısmı hariç, hadis-i şeriftir. (Taberani)
    Nitekim, Hazret-i Ömer bir kimseye her gün birkaç kere gelip, ölümü hatırlatsın diye birkaç akçe tayin etmişti. Her vakit o kimse gelip, ölümü ona hatırlatırdı. Bir gün o şahsın vazifesine son verdi. Şahıs kusur mu ettim diye üzülünce, senin gelip ölümü hatırlatmana ihtiyacım kalmadı. Zira sakalıma ak düştü. Sakalın akı ise ölümün habercisidir. Daima göz önünde olup, ölümü hatırlatır dedi. (M.Ç.Güzin)

    Mesleme’ye bir iş ederim ki
    Hicretin yirmiüçüncü senesiydi. Bir gün Hazret-i Ömer’e, (İran tarafında bir aşiret vardır. İşleri güçleri eşkiyalıktır. Müslümanların yollarını basarlar. Mallarını alırlar. İmana gelmezler. Müslümanlara karışmazlar) diye bir aşiretin zulmünden şikayet ettiler.
    Hazret-i Ömer, Mesleme bin Kaysı onların üzerine gönderdi. Mesleme asker ile varıp, onları dine davet etti, kabul etmediler. Cizye verin dedi, kabul etmediler. Cenk ettiler ve aşiretin hepsi öldürüldü. Mesleme ganimet malının beşte birini beyt-ül-mal için ayırdı. Bir kutu ile kıymetli taşlar eline geçmişti. Hazret-i Ömer’e, beşte bir mal ile o kutuyu, gazilerin rızası ile armağan gönderdi.
    O gönderdiği kişi anlatır:
    Medine’ye geldim. Ömer mescitte fukaraya yemek yediriyordu. [Zira, beyt-ül-maldan fakirler için günde bir deve kesip, pişirip yedirmek âdet-i şerifi idi. Yemek yenirken, kendisi mübarek eline bir asa alıp, ayağı üzerine durup, yiyenleri gözetirdi. Ekmek ve aş lazım oldukça, götürüp verirdi.] Ömer’i bu hizmeti yaparken gördüm. Sabredip, bekledim. İşini bitirip, evine geldi. Ben de arkasından vardım. Bana, içeri girin dedi. İçeri girdim. Evinin içinde bir eskimiş kilim, iki yastıktan gayri nesne görmedim. O yastıklar da hurma lifinden idi. Ömer kilim üzerine oturup, yastığı benim altıma verdi. Oturdum.
    Sonra, hanımına [Hazret-i Ali’nin kızı Ümmi Gülsüm’e] misafir de var, yemek için bir şeyler gönderin diye seslendi. Bir çanakta bir miktar zeytinyağı ile bir parça arpa ekmeği getirildi. Ben de Ömer’in hatırı için beraber yedim. Ondan sonra, aşiretin ortadan kaldırıldığını, çok ganimet alındığını anlattım. Ve o hediye kutusunu çıkarıp, Ömer’in önüne koydum. Bu nedir, dedi. Mesleme bin Kays bunu size gönderdi. Gaziler de hisselerinden geçtiler. Hepsinin rızası ile bunu sana armağan gönderdiler, dedim..
    Ömer onu gördüğünde, ellerini dizi üzerine koyup ağladı ve dedi ki, Hak teâlâ Ömer’e bu kadar nesneler verdi. Ömer’in gözü ve karnı doymadı. Bununla doyar mı, dersin. Yürü bu kutuyu Mesleme’ye götür ve de ki, bir daha bunun gibi iş yapmasın. Müslümanların nasibini kimseye göndermesin. Bu cevahirleri satsın, Müslümanlara dağıtsın. Çabuk git. Eğer dağılmış iseler, Mesleme’ye bir iş ederim ki, Müslümanlara ibret olur.
    Dedim ki, ya Ömer tecil eyleseniz. Benim bineceğim yok, gidinceye kadar geç olur.
    Emretti, sadaka develerden iki deve getirdiler. Bana verdi ve dedi ki bu develere nöbetle binip, oraya varınca, senden daha müstahak ve daha fakir bir kişi bulup, bu develeri ona ver. Haydi, çık yola.
    Ben de acele Medine’den çıkıp, mola vermeden o makama eriştim. Kutuyu Mesleme’ye verdim. Durumu söyledim. Mesleme de o cevherleri otuz bin altına satıp, orada bulunan gazilere bölüştürdü. (Taberi tarihi)

    Hırkasında oniki yama vardı
    Hazret-i Ömer hilafet makamına geçtikten sonra, kızı Hazret-i Hafsa [ki Resulullah efendimizin hanımı olup, müminlerin annelerindendir], muhterem babasını görmeye geldi. Mübarek yüzlerini gördüğünde, üzerinde olan hırkanın oniki yerde yaması vardı, hatta yamanın ikisi deridendi. Hafsa validemiz, babasını bu hırka ile görünce hatır-ı şerifleri mahzun olup, dedi ki, ey gözüm nuru babacığım. Bu hırkayı bir fakire verip, kendi arkanıza bir yeni hırka yapsanız, olmaz mı?
    Hazret-i Ömer buyurdu ki, kızım, sen Fahri âlem hazretlerinin helali idin. Sen Ona bizden yakın idin. Bilmez misin ki, Server-i âlem bu dünyayı deniden [alçak dünyadan] ne mertebe sakınmıştır. Dünyayı hor ve zelil edip, emri altına almıştır. Ahirete teşrif edeceği zaman, bana vasiyet edip, (Ya Ömer, kıyamet gününde, benimle ve Ebu Bekirle buluşmak istersen, yolumuzdan ayrılma) diye buyurmadı mı? (M.Ç.Güzin)

    İyi vaktinde senden cizye aldık
    Hazret-i Ömer, halifeliği zamanında kapı kapı gezip dilenen yaşlı bir zimmi gördü. Ona merhamet edip buyurdu ki: Ey ihtiyar, iyi vaktinde senden cizye aldık. Layık olan odur ki, bugün seni af etmeliyim. Seni af ettim. Her gün kendinin ve ıyalinin [çoluk-çocuğunun] yiyeceğini beyt-ül-maldan versinler. (Tenbih-ül gafilin)

    Düşmandan korkma, Allah’tan kork
    Hazret-i Ömer halife iken, İran memleketini fethetmek arzusunda idi. O memlekette İslamiyet yayılsın istiyordu. Sahabe-i güzin ile müşavere edip, asker topladı. Başlarına Sad bin Ebi Vakkas’ı komutan tayin edip, İran memleketine gazaya gönderdi. Sad hazretlerine de şöyle nasihat ve talimat verdi:
    (Ey Sad, düşmandan korkma, Allah’tan kork. Ordunun içinde günah işleyenler bulunmamalı!)
    Faris vilayetine vardılar. Bunların geldiğini haber alan İranlılar asker toplayıp, karşı durmak istediler. Kisranın askeri şehirden dışarı çıkıp, İslam askerinin karşısına kondu. İslam askeri yirmibin kişiydi. Sad bin Ebi Vakkas’ın huzuruna elçi gönderip, ne iş için geldiler ve maksatları nedir diye sordular. Hazret-i Sad buyurdu ki, Sizi dini İslam'a davet ederiz, onun için geldik. Eğer sözümüzü kabul etmezseniz, cenk ederiz.
    Kisra kendisine gelen bu haber üzerine askerine, “Yarın cenge hazır olunuz. Siz yüzbinden çoksunuz. Onlar yirmi bin kişi, korkacak bir şey yok” dedi. Acem padişahlarına kisra derlerdi. Bu padişahın adı Yezdücürd idi.
    Sabah oldu. İki tarafın askeri atlara binip, saflar bağlayıp, bayraklar diktiler. Cenk yapmak için, bahadırlar hazırlandılar. Sonra iki asker birbirine girdi. İkisinin arasında mücadele ayyuka çıktı. O gece sabaha kadar muharebe ettiler. Hiç dinlenmediler. Yezdücürdün askerleri içinde Rüstem bin Mihriban isimli bir ermeni pehlivan vardı. Çok Müslümanı şehit etti. Uzun zaman, muharebe meydanında bahadırlık yapıp, arab yiğitlerinin birinin elinde helak oldu. Bunu helak eden yiğit, işlediği bir günah yüzünden, [Hazret-i Ömer’in nasihat ve talimatı gereği] kumandanın çadırında mahpus idi. Bu mahpus, Rüstem’in bir kılıç vurması ile Müslümanların şehit olduğunu gördükçe, o dinsize diş bilerdi.
    Hazret-i Sad, rahatsızlığı sebebiyle o gün, muharebedeki yerine tahteravan ile gitti. Savaş aletleri çadırda, cariyesinin yanında kalmıştı. O gazi, hizmetçiye yalvarıp, mahpus olmaktan kurtuldu. Hazret-i Sad’ın atını ve savaş aletlerini de hizmetçiden rica ile alıp, hemen meydandaki Rüstem’in yanına gitti. İlk hücumunda nara atarak Rüstem’i titretti ve göz açtırmayıp, ilk hamlede Rüstem’i atından düşürüp, öldürdü. Sonra sözünde durup, doğruca Hazret-i Sad’ın çadırında mahpus olduğu yere geldi. Hizmetçiye, zinciri boynuna taktırdı.
    Dev Rüstem helak olduğu zaman, çözülme başladı ve kâfirler dağılıp, İslam askeri bunların ardına düştü. Kâfirleri kıra kıra şehirlerine götürdüler. Kale kapısını yıkıp, içeri girdiler. Yüzbin kâfirin ellibini öldürülmüştü. Doğru Kisranın sarayına geldiler. Kisranın bir oğlu ve bir kızı vardı. Esir aldılar. Hazinesinin tamamını ele geçirdiler. Çok mal ve hazine alıp, feth ve nusret ve şad olarak dönüp, Hazret-i Ömer’in huzuruna geldiler. Bütün Eshab-ı güzin, Hazret-i Ömer’in bu gazasını kutladılar, hayır dualar ettiler.
    Hazret-i Ömer, Kisranın esir kızını, Peygamber efendimizin hanımlarından Ümmi Seleme validemizin huzuruna gönderdi. Zira, Ümmi Seleme validemiz tatlı dilli ve şefkatliydi. O kız, İslam'a gelir diye, onun yanına göndermişti. Çeyizini de Sad bin Ebu Vakkas getirip, Hazret-i Ömer’e teslim etti. Hazret-i Ömer de o çeyizi Beyt-ül-mal eminine emanet verip, böylece sakla, muhafaza et buyurdu. Üç ay sonra o kız, Müslüman oldu. Hazret-i Ömer’e müjdelediler. Hazret-i Ömer, kızın bütün çeyizlerini ve altınlarını ve nice türlü elbiselerinin hepsini çıkarıp, cümlesini ona teslim edin diye emretti. Medine ahalisi bu malı görüp, hayret ettiler. Bu kız çeyizini görünce sevinip, Hazret-i Ömer’e dua etti. O kızın adı şehri Banu idi. Hikmet-i Rabbani, Hazret-i Hüseyin’e müyesser oldu, yani ona nikah ettiler.
    [Sad bin Ebi Vakkas hazretleri, dev Rüstem’i katleden o gaziyi ve hadiseyi Hazret-i Ömer’e arz etti. O da gazinin cezasını bağışladı.] (M.Ç.Güzin)

    Kalenin feth olunamamasının sebebi
    Hazret-i Ömer’in zamanında, Şam şehri civarında, bir kalayı muhasara ettiler. Allahü teâlânın hikmeti öğle vakti yaklaştı, feth müyesser olmadı. Hazret-i Ömer gadaba gelip, İslam askerinin hepsini huzuruna çağırıp, bu ana kadar kalenin feth olunamamasının sebebi nedir? Kâfirler kimlerdir ki, İslam askerine karşı koyarlar. Aranızda zahiren bir hata sadır olmuş kimse olmasa, bu kadar dayanamazdılar, diye şiddetli azarladı. Eshab-ı tahire varıp, her birisi tevbe ve istiğfar ile meşgul oldular. O esnada Eshab-ı güzinden birisi ağlayarak, Hazret-i Ömer’in huzuruna gelip, ya Emir-el-müminin, bu gece teheccüde kalktığım vakit, karanlık olduğundan, misvakımı arayıp, bulamadım. Misvaksız namaz kıldım. Bu sıkıntı benim hatamdandır deyince, Hazret-i Ömer, tevbe ve istiğfara devam et buyurdu. Bir saat geçmeden kale fetholdu. (M.Ç.Güzin)

    Doğru sözü hemen kabul ederdi
    Onun zamanında, Müslümanlar İslamiyet’i İran içlerine kadar yaydılar. İranlı meşhur kumandan Hürmizan, teslim olmamak için çok direndi, fakat hayatının tehlikeye girdiğini görünce teslim oldu. Hazret-i Ömer, huzuruna çıkartılan Hürmizan’a sordu:
    - Bize söyleyeceğin bir şey var mıdır?
    - Var! Fakat önce ölecek miyim, kalacak mıyım bunu bilmem lazımdır.
    - Konuş, sana zarar gelmeyecektir.
    - Ey büyük halife, önceleri biz İranlılar siz Arabları öldürüyor, zorla mallarınızı ellerinizden alıyorduk. Ne zaman ki, Allah size peygamber gönderdi. Ondan sonra bizim üstünlüğümüz sona erdi. Siz aziz, biz zelil olduk.
    Hazret-i Ömer, Enes bin Malik’e sordu:
    - Ne yapalım bunu?
    - Öldürmeyelim! Çünkü arkasında büyük bir kalabalık vardır. Belki onlar, ileride Müslüman olabilirler.
    - Fakat o, Resulullahın kıymetli arkadaşlarını şehit etti. Onu sağ bırakmamız uygun olur mu?
    - Ya Ömer bunu öldürmememiz lazımdır. Çünkü, “Konuş sana benden zarar gelmez” diye söz de vermiştin.
    Hazret-i Ömer, kim tarafından söylenirse söylensin, doğru sözü hemen kabul ederdi. Enes bin Malik hazretlerinin bu sözü üzerine, onu öldürmekten vazgeçti. Birçok sahabinin şehit olmasına sebep Hürmizan'ın hayatını bağışladı.
    Bir müddet sonra da, Hürmizan Müslüman oldu. Ayrıca onun vesilesi ile birçok kimse imana geldi.

    Nefsimden büyük düşmanım yoktur
    Hazret-i Ömer halife iken, bir gün mescitte oturuyordu. Rum kayserinin elçisi geldi. Bazı hediye ve bir doğan, bir tazı, bir şişe zehir de getirdi. Dedi ki, ya halife. Bu tazı öyle bir tazıdır ki, her nereye salar isen, avını yakalar, kaçırmaz. Avı ondan kurtulmaz. Bu doğan da bir doğandır ki, hangi kuşa salarsanız, hiç aman vermeyip, alır. Asla bir kuş pençesinden kurtulamaz. Bu şişe içinde olan zehir, öyle bir zehirdir ki, bir damlasını insana içirseler, o anda ölür, bunun ilacı olmaz. [Yani o kişi kurtulamaz]. Tuhaf nesne olup, padişahlar hazinesinde bulunması lazımdır ve layıktır diye, rum sultanı kayser göndermiştir.
    Hazret-i Ömer, kuş nedir ki, insan onunla meşgul olup, ondan ne fayda hasıl eder. Ehl-i hâl olan onu eline alıp, amellerini boşa çıkarmaz, deyip, bağlarını çıkarıp, sahraya salıverdi. Kelb [*****] nedir ki, insan ona talib ve ragıb olup, o mekruhu evine koysun ve ardınca gezip, yürüsün deyip, onun da zincirlerini alıp, serbest bıraktı. Ondan sonra o içinde zehir olan şişeyi mübarek eline alıp, benim dünyada nefsimden büyük düşmanım yoktur dedi ve zehrin tamamını, (Bismillahirrahmanirrahim) deyip, içti. Elçi bu hâli görünce, şaşırıp, mescit kapısında durdu. Az zaman sonra gelip, Hazret-i Ömer’e baktı. Onun evvelki gibi sıhhat ve selamette oturduğunu görünce, hemen gelip ayaklarına yüzünü gözünü sürüp, ya halife, bana İslam’ı anlat dedi. Hazret-i Ömer elçiye kelime-i şehadet telkin etti ve elçi Müslüman oldu, rum kayserine gitmeyip, geri kalan ömrünü Hazret-i Ömer’in hizmetinde geçirdi. (M.Ç.Güzin)

    Yine Onun kaderine kaçalım
    Halife Hazret-i Ömer, Şam'a gidiyordu. Şam'da veba hastalığı olduğu işitildi. Yanında bulunanların bazısı, Şam’a girmeyelim, dedi. Bir kısmı da; Allahü teâlânın kaderinden kaçmayalım, dedi. Halife de, Allahü teâlânın kaderinden, yine Onun kaderine kaçalım, şehre girmeyelim. Birinizin bir çayırı ile, bir çıplak kayalığı olsa, sürüsünü hangisine gönderirse, Allahü teâlânın takdiri ile göndermiş olur dedi.
    Sonra Abdurrahman bin Avf hazretlerini çağırıp sordu:
    - Sen ne dersin?
    - Resulullahtan işittim. “Veba olan yere girmeyiniz ve veba olan bir yerden, başka yerlere gitmeyiniz, oradan kaçmayınız!” buyurmuştu.
    Halife de;
    - Elhamdülillah, benim sözüm, hadis-i şerife uygun oldu, deyip, Şam’a girmediler.

    Yârimi benim katıma getirin
    Bir yahudi olan Ebu Lülü, Mugire tebni Şubenin kölesi idi. Efendisini Hazret-i Ömer’e gelip, benden haddimden fazla harc ister diye şikayet etti. Hazret-i Ömer, ne miktar ister diye sorunca, her gün iki dirhem, ister dedi. Hazret-i Ömer, ne sanat bilirsin diye sordu. Bir kaçını saydı. Hazret-i Ömer, bu sanatlar ile bu kadar harc çok değildir. Sonra, işittim ki, sen yel değirmeni yaparmışsın. Benim için de bir yel değirmeni yapsan dedi. O da, senin için bir yel değirmeni yapayım ki, doğuda ve batıda onu söyleyeler dedi. Hazret-i Ömer mecliste olanlara, bu kâfir beni katletmek istediğini söylüyor dedi. Eğer böyle demek istiyorsa, onun ortadan kalkması için emredin, dediler. Buyurdu ki, öldürmeden evvel kısas olmaz.
    Ebu Lülü, Hazret-i Ömer’i öldürmek için fırsatı gözetti. Zilhiccenin yirmiüçüncü günü sabah namazını eda ederken, fırsat bulup, altı yerinden yaraladı. Başkalarını da yaraladı. Beni Esed kabilesinden bir er Ebu Lülü melununun başına bir ok atıp, yıktı. Birisi de öldürdü. Hazret-i Ömer bu ahvali gördü. Abdurrahman bin Avf hazretlerine emretti, o imamlık yaptı. Sonra Sahabe-i güzini toplayıp, siz mi Ebu Lülü’ye benim katlimi emrettiniz diye sordu. Hepsi, hâşâ bizim haberimiz yoktur diye yemin ettiler. Hazret-i Ömer, Elhamdülillah ki, ben bu ümmetin, katlettiği kimse olmadım. Bir yahudinin elinde şehit olurum. Diri iken ve ölü iken hilafetin benim üzerimde olmasını istemem. Aşere-i mübeşşereden altı serveri, hilafete layık görüyorum. Bunlardan birini seçin dedi.
    O altı server şunlardı:
    Osman bin Affan, Aliyyül Mürteda, Talha, Zübeyr, Sad bin Ebi Vakkas ve Abdurrahman bin Avf.
    Said bin Zeyd hazretleri hayatta idi. Lakin Hazret-i Ömer onu müşavereye dahil etmemişti. Zira amcası oğlu idi.
    Sahabeden birini Hazret-i Âişe’nin huzuruna gönderdi ki, izin verirse, biz de Resulullahın ravda-i mutahheralarına girelim ve O Servere iltica edelim. Hazret-i Âişe bu haberi işitince ağladı. Ah, kıymetli Ömer, atamın yadigârı da gidiyor. O yeri ben kendim için saklardım. Ama ona hibe ettim. Hazret-i Ömer’e söyleyin ki, Resulullah ve babamın yanına varınca, benim selamımı onlara söylesin. Ve desin ki, bu ayrılığım ne zamana kadar olacak. Hazret-i Ömer bu haberi işitince, oğlu Abdullaha dedi ki, benim cenaze namazını kıldıktan sonra, Âişe-i Sıddıkanın huzuruna geri varıp, izin isteyesin. Evvelce benden utanıp, izin vermiş olabilir ve pişman olmuş olabilir. Onun rızası ile defnolayım.
    Hazret-i Ömer şehadet kelimesini getirip, vefat etti. Ondan sonra yıkayıp namazını kıldılar. Oğlu Abdullah, Âişe validemize gitti, tekrar izin istedi. Hazret-i Âişe ağlayıp, ey Ömer, adaleti hayatında da, ölünce de elinden bırakmadın. O yeri sana feda ettim dedi.
    Ondan sonra mübarek cenazesini, Ravda-i mutahhera kapısına getirdiler. Birisi ileri varıp, Esselamü aleyke ya Resulallah! Ömer’i getirdik. Eğer destur varsa, ravda içine defnedelim, dedi. Cümle Sahabe-i güzin, Resulullah efendimizin, (Yârimi benim katıma getirin) diye mübarek sesini işittiler. Ravdanın kapısı açıldı. Hazret-i Ebu Bekir’in sol yanında hazırlanmış yere koydular. (M.Ç.Güzin)

    Ömer, davasının eriymiş
    Resulullah efendimiz, bir gün meclis-i şeriflerinde kabir azabını, Münker ve Nekir’in nasıl heybet ile gelip sual ettiklerini anlatıyordu. Hazret-i Ömer, ya Resulallah! Biz kabre girdikten sonra, bu akıl bize verilip, sonra mı sual olunuruz, yoksa verilmeden mi sual olunuruz diye sordu. Resulullah efendimiz, (Şimdi ne akılda isen, kabirde de öyle olursun) buyurdu. Hazret-i Ömer, böyle olduktan sonra, üzülmeye lüzum yoktur dedi.
    Hazret-i Ömer vefat edip kabre defnedildikten sonra, onun bu sözü Hazret-i Ali’nin hatırına geldi. Kabrine geldi. Mübarek gözlerini yumup, kalbi şeriflerini Hazret-i Ömer’in ahvaline yöneltip, tam bir teveccüh ile murakabeye vardığında, Allahü teâlâ gözlerinden perdeyi kaldırıp, ahvali [durumu] müşahede etti. Münker ve Nekir’in heybetle gelip, ona, (Rabbin kim, dinin nedir, Peygamberin kimdir) diye sorduklarını gördü. Hazret-i Ömer de onlara, siz şimdi nereden gelirsiniz diye sordu. Yedinci kat gökten dediler. Peki buraya kadar, ne miktar yol geldiniz? Yedibin yıllık yoldur dediler. Peki Rabbinizi unuttunuz mu? Hayır dediler. Peki, siz yedibin yıllık yoldan gelinceye kadar Allahü teâlâyı unutmadınız da, ben bugün evimden çıkıp, kabre gelince, Rabbimi ve dinimi ve Peygamberimi nasıl unuturum! Melekler, ya Ömer biz de senin böyle cevap vereceğini bilirdik. Lakin bu heybetle gelip, sual etmeye memuruz dediler.
    Olayı takip eden Hazret-i Ali, Allahü teâlâ mübarek etsin, Ömer davasının eriymiş, dedi. (M.Ç.Güzin)

    Kefenim arasına koyduğun mektup sebebiyle
    Hazret-i Ömer’in vefatından bir sene sonra oğlu Abdullah onu rüyada görmüştü. Sabahleyin Resulullahın mescidi şeriflerine vardı. Seslenip, ey sahabiler, toplanın, babamın selamını size getirdim dedi. Hepsi toplandılar. Abdullah anlatmaya başladı: Dün gece babamı rüyada gördüm. Babamın ahirete irtihal edişi bir sene oldu. Resulullaha babamı rüyada göreyim niyeti ile salevat getirirdim, fakat, göremezdim. Dün gece gördüm. Babamın yüzü sararmış çok yorgun vaziyetteydi. Babacığım bu ne hâldir, senin yüzünün rengi kırmızıydı dedim. Ey oğul, şimdi kurtuldum. Şimdiye kadar hesaptaydım dedi.
    Babacığım nasıl hesap olundun diye sordum. Dedi ki: Hesabın biri bitmeden biri başlıyordu. Hâl bir yere erişti ki, beytülmala ait sadaka develerinin bir yuları vardı. Birçok yerden bağlamıştım. Artık deveye takacak durumu kalmamıştı. Ben de atmıştım, meğer daha kullanılabilirmiş. Cenab-ı Rabbil âleminden, (Niçin o yuları attın. Müslümanların malını zayi ettin) diye azarlayıcı hitap geldi.
    Babacığım, bu itabdan ne sebeple kurtuldun diye sordum. Dedi ki, ey oğul! Sana, “Bu mektubu benim kefenim arasına koy, dediğim mektup sebebiyle kurtuldum.” (M.Ç.Güzin)

    __________________













+ Yorum Gönder