Konusunu Oylayın.: Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onu kendi oğulları gibi tanırlar, ayetindeki bilinen kimdir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onu kendi oğulları gibi tanırlar, ayetindeki bilinen kimdir?
  1. 03.Mayıs.2013, 20:03
    1
    Misafir

    Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onu kendi oğulları gibi tanırlar, ayetindeki bilinen kimdir?

  2. 03.Mayıs.2013, 20:10
    2
    maydın
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 14.Mayıs.2007
    Üye No: 761
    Mesaj Sayısı: 1,165
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 13
    Bulunduğu yer: iskenderun

    Cevap: Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onu kendi oğulları gibi tanırlar, ayeti




    Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onu kendi oğulları gibi tanırlar, ayeti hakkında bilgi

    Değerli kardeşimiz;

    Soruda geçen ayetin meali:

    “Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu kendi oğullarını tanıdıktan gibi tanırlar. Kendilerine zarar verenlere gelince, işte onlar inanmazlar.” (Enam, 20)

    Zemahşerî ve diğer birçok müfessir, âyette Ehl-i kitabın tanıdıkları ifade edilenin Hz Muhammed (asm) olduğunu belirtmişler, bazıları da bunun Kur'ân-ı Kerîm olduğunu söylemişlerdir. (bk. Zemahşerî, Şevkânî, İbn Âşûr, Elmalılı, Enam 20. ayetin tefsiri)

    İlk anlayışa göre Ehl-i kitap, özellikle hıristiyanlar kendi kutsal kitaplarında Hz. Muhammed'in (asm) peygamberliğine ilişkin bazı işaretler bulunduğunu biliyorlardı. (bk. A'râf 7/157)

    İkinci anlayışın daha isabetli olduğunu düşünen İbn Âşûr'a göre Ehl-i kitap âlimleri Kur'an'ın Allah katından geldiğini biliyorlardı. Çünkü Kur'an, onların kitaplarında da haber verilmiş olan bilgiler ihtiva etmekteydi. Ayrıca onların kitaplarında, son peygamberle ilgili bilgiler bulunduğundan, Kur'an'ı bildireni de bu bakımdan tanıyorlardı.

    Konuyla ilgili diğer bir ayetin meali de şöyledir:

    “Kendilerine kitap verdiklerimiz onu kendi oğullarını tanıdıktan gibi tanırlar. Yine de içlerinden bir grup bile bile gerçeği saklıyorlar. Gerçek, rabbinden gelendir; o halde sakın şüpheye düşenlerden olma!” (Bakara, 2/146-147)

    Bu ayette, Hz. Muhammed’in (asm) İncil ve Tevrat’ta bulunan vasıfları sebebiyle, kendi çocuklarını diğer insanlardan ayırıp tanıdıkları gibi, onu tanıdıkları vurgulanmıştır. Rivayete göre, Hz. Ömer, Yahudi âlimlerinden Abdullah b. Selam’a “gerçekten -kitabınıza dayanarak- Hz. Muhammed’i çocuklarınızı tanıdığınız gibi tanıyor muzunuz?” diye sormuş, o da “Onlardan daha fazla tanıdıklarını” söylemiştir. (bk. Taberî, Kurtubî, Razî, İbn Kesir, İbn Aşur, Nesefî, Bakara 146. ayetin tefsiri)

    Çok önemli bir nokta da şu olsa gerektir: Eğer, Hz. Muhammed’in (asm) üzerinde ısrarla durduğu ve Tevrat’ta bunun mutlaka var olduğunu söylediği hususlar, gerçekte olmamış olsaydı, herkesten önce –kendisine iman eden Yahudi alimlerinden- Abdullah b. Selam gibi insanlar, bir an İslam dininde kalmaz hemen eski dinlerine dönerlerdi. Bu husus, Hıristiyan alimleri için de geçerlidir. Onların hayatları boyunca, İslam dinine samimi olarak gösterdikleri bağlılık, bu ayetin ve Hz. Muhammed(a.s.m)’in doğruluğunun açık göstergesidir.

    Ayetteki "tanıma, bilme" ifadesinden anlaşıldığına göre kitap verilenlerden maksat, özellikle yahudi ve hıristiyan din bilginleridir. Onların tanıdıklarının ne veya kim olduğu hususunda tefsirlerde farklı açıklamalar vardır.

    Taberî'nin naklettiği rivayetlerin tamamına göre tanıyıp bildikleri şey, Mescid-i Harâm'ın kıble olduğu gerçeğidir. (Taberi, ilgili ayetin tefsiri)

    Ancak Râzî bu yorumu zayıf görmekte ve burada Hz. Muhammed'in (asm) peygamberliğinin kastedildiği yönündeki görüşü benimsemektedir. Çünkü:

    a) Bu ifadenin hemen öncesinde Hz. Peygamber'e bilgi geldiğinden söz edilmektedir ki, bu bilgi en genel ifadesiyle nübüvvettir,

    b) Kur'ân-ı Kerîm yahudi ve hıristiyan kutsal kitaplarında Hz. Peygamber'in geleceğine ilişkin bilgi bulunduğunu haber vermekte, fakat Kabe'nin kıble olacağına ilişkin böyle bir bilginin geçtiğinden söz etmemektedir. Şu halde kitap ehlinin bilgi sahibi olduğu husus Hz. Muhammed'in peygamberliğidir,

    c) Ehl-i kitabın bir konuda vaktinden önce bilgi sahibi kılınmaları olayı bir mucizedir; bu husustaki mucize ise Hz. Muhammed'in gerçekten peygamber olduğuna dair kendi kutsal kitaplarında yer alan bilgidir. Kıble değişikliği ise vahiy yoluyla bildirilmiştir; vahye inanmak için öncelikle Peygamber'i kabul etmek gerekir. Âyette Ehl-i kitabın o Peygamber'i kendi kitaplarında verilen bilgilerle pekâlâ tanıdıkları, bundan dolayı da peygamberliğini kabul etmeleri gerektiği ifade edilmektedir.

    Sonuç olarak yüce Allah, Tevrat ve İncil'de Hz. Muhammed'in geleceği ile ilgili bilgi vermişti. (bk. A'râf 7/157; Saf 61/6) Yahudiler ve hıristiyanlar da bir peygamber bekliyor, ancak ırkçı ve bağnaz bir zihniyete sahip oldukları için, onun kendi kavimleri arasından çıkması gerektiğini düşünüyorlardı. Bu sebeple Araplar arasından mütevazi bir aileden yetim bir çocuğun büyüyüp Allah tarafından peygamber seçilmiş olmasını hazmedemediler; onun peygamberliğini, diğer tebliğlerini, bu arada kıble ile ilgili yeni hükmü reddettiler; böylece aslında kendi kutsal kitapları vasıtasıyla bilgi sahibi oldukları bir gerçeği de gizlemiş oldular.

    147. âyette Ehl-i kitap ne derse desin asıl gerçeğin, Allah katından ortaya konan bilgi ve hükümler olduğu belirtilerek Hz. Peygamber'in şahsında müslümanlar, gerek kıble değişikliği gerekse diğer dinî ve sosyal konularda yahudilerle hıristiyanların yanlış telkinlerine kapılarak kuşkuya düşmemeleri yönünde uyarılmaktadırlar.

    Böyle bir uyarı 145. âyetin sonunda da “Eğer sana gelen ilimden sonra onların arzusuna uyarsan, işte o vakit sen kesinlikle hakkı çiğneyenlerden olursun.” şeklinde de yapılmıştı.

    Diğer birçok âyette de benzer uyarılar yer almakta olup bütün bunlar, müslümanların yabancı kültürlerin etkisine kapılmadan öz değerlerini ve inançlarını korumaları gerektiği, ancak bu sayede ayakta kalabilecekleri gerçeğini kafalara ve kalplere işlemeyi amaçlamaktadır. Özellikle müslüman aydınların son yüzyıl boyunca yahudi-hıristiyan fikir dünyasının etki alanına girerek, dinî ve kültürel alanlarda kuşkucu, taklitçi ve giderek inkarcı anlayışlara kapılmaları ve bu yozlaşmanın doğurduğu kimlik bunalımları, bu bunalımların zamanla ahlâkî, sosyal, siyasî ve ekonomik çalkantılara ve krizlere dönüşmesi, Kur'an'ın bu uyarısının İslâm toplumları için ne kadar hayatî bir öneme sahip olduğunu göstermektedir.

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet



  3. 03.Mayıs.2013, 20:10
    2
    Özel Üye



    Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onu kendi oğulları gibi tanırlar, ayeti hakkında bilgi

    Değerli kardeşimiz;

    Soruda geçen ayetin meali:

    “Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu kendi oğullarını tanıdıktan gibi tanırlar. Kendilerine zarar verenlere gelince, işte onlar inanmazlar.” (Enam, 20)

    Zemahşerî ve diğer birçok müfessir, âyette Ehl-i kitabın tanıdıkları ifade edilenin Hz Muhammed (asm) olduğunu belirtmişler, bazıları da bunun Kur'ân-ı Kerîm olduğunu söylemişlerdir. (bk. Zemahşerî, Şevkânî, İbn Âşûr, Elmalılı, Enam 20. ayetin tefsiri)

    İlk anlayışa göre Ehl-i kitap, özellikle hıristiyanlar kendi kutsal kitaplarında Hz. Muhammed'in (asm) peygamberliğine ilişkin bazı işaretler bulunduğunu biliyorlardı. (bk. A'râf 7/157)

    İkinci anlayışın daha isabetli olduğunu düşünen İbn Âşûr'a göre Ehl-i kitap âlimleri Kur'an'ın Allah katından geldiğini biliyorlardı. Çünkü Kur'an, onların kitaplarında da haber verilmiş olan bilgiler ihtiva etmekteydi. Ayrıca onların kitaplarında, son peygamberle ilgili bilgiler bulunduğundan, Kur'an'ı bildireni de bu bakımdan tanıyorlardı.

    Konuyla ilgili diğer bir ayetin meali de şöyledir:

    “Kendilerine kitap verdiklerimiz onu kendi oğullarını tanıdıktan gibi tanırlar. Yine de içlerinden bir grup bile bile gerçeği saklıyorlar. Gerçek, rabbinden gelendir; o halde sakın şüpheye düşenlerden olma!” (Bakara, 2/146-147)

    Bu ayette, Hz. Muhammed’in (asm) İncil ve Tevrat’ta bulunan vasıfları sebebiyle, kendi çocuklarını diğer insanlardan ayırıp tanıdıkları gibi, onu tanıdıkları vurgulanmıştır. Rivayete göre, Hz. Ömer, Yahudi âlimlerinden Abdullah b. Selam’a “gerçekten -kitabınıza dayanarak- Hz. Muhammed’i çocuklarınızı tanıdığınız gibi tanıyor muzunuz?” diye sormuş, o da “Onlardan daha fazla tanıdıklarını” söylemiştir. (bk. Taberî, Kurtubî, Razî, İbn Kesir, İbn Aşur, Nesefî, Bakara 146. ayetin tefsiri)

    Çok önemli bir nokta da şu olsa gerektir: Eğer, Hz. Muhammed’in (asm) üzerinde ısrarla durduğu ve Tevrat’ta bunun mutlaka var olduğunu söylediği hususlar, gerçekte olmamış olsaydı, herkesten önce –kendisine iman eden Yahudi alimlerinden- Abdullah b. Selam gibi insanlar, bir an İslam dininde kalmaz hemen eski dinlerine dönerlerdi. Bu husus, Hıristiyan alimleri için de geçerlidir. Onların hayatları boyunca, İslam dinine samimi olarak gösterdikleri bağlılık, bu ayetin ve Hz. Muhammed(a.s.m)’in doğruluğunun açık göstergesidir.

    Ayetteki "tanıma, bilme" ifadesinden anlaşıldığına göre kitap verilenlerden maksat, özellikle yahudi ve hıristiyan din bilginleridir. Onların tanıdıklarının ne veya kim olduğu hususunda tefsirlerde farklı açıklamalar vardır.

    Taberî'nin naklettiği rivayetlerin tamamına göre tanıyıp bildikleri şey, Mescid-i Harâm'ın kıble olduğu gerçeğidir. (Taberi, ilgili ayetin tefsiri)

    Ancak Râzî bu yorumu zayıf görmekte ve burada Hz. Muhammed'in (asm) peygamberliğinin kastedildiği yönündeki görüşü benimsemektedir. Çünkü:

    a) Bu ifadenin hemen öncesinde Hz. Peygamber'e bilgi geldiğinden söz edilmektedir ki, bu bilgi en genel ifadesiyle nübüvvettir,

    b) Kur'ân-ı Kerîm yahudi ve hıristiyan kutsal kitaplarında Hz. Peygamber'in geleceğine ilişkin bilgi bulunduğunu haber vermekte, fakat Kabe'nin kıble olacağına ilişkin böyle bir bilginin geçtiğinden söz etmemektedir. Şu halde kitap ehlinin bilgi sahibi olduğu husus Hz. Muhammed'in peygamberliğidir,

    c) Ehl-i kitabın bir konuda vaktinden önce bilgi sahibi kılınmaları olayı bir mucizedir; bu husustaki mucize ise Hz. Muhammed'in gerçekten peygamber olduğuna dair kendi kutsal kitaplarında yer alan bilgidir. Kıble değişikliği ise vahiy yoluyla bildirilmiştir; vahye inanmak için öncelikle Peygamber'i kabul etmek gerekir. Âyette Ehl-i kitabın o Peygamber'i kendi kitaplarında verilen bilgilerle pekâlâ tanıdıkları, bundan dolayı da peygamberliğini kabul etmeleri gerektiği ifade edilmektedir.

    Sonuç olarak yüce Allah, Tevrat ve İncil'de Hz. Muhammed'in geleceği ile ilgili bilgi vermişti. (bk. A'râf 7/157; Saf 61/6) Yahudiler ve hıristiyanlar da bir peygamber bekliyor, ancak ırkçı ve bağnaz bir zihniyete sahip oldukları için, onun kendi kavimleri arasından çıkması gerektiğini düşünüyorlardı. Bu sebeple Araplar arasından mütevazi bir aileden yetim bir çocuğun büyüyüp Allah tarafından peygamber seçilmiş olmasını hazmedemediler; onun peygamberliğini, diğer tebliğlerini, bu arada kıble ile ilgili yeni hükmü reddettiler; böylece aslında kendi kutsal kitapları vasıtasıyla bilgi sahibi oldukları bir gerçeği de gizlemiş oldular.

    147. âyette Ehl-i kitap ne derse desin asıl gerçeğin, Allah katından ortaya konan bilgi ve hükümler olduğu belirtilerek Hz. Peygamber'in şahsında müslümanlar, gerek kıble değişikliği gerekse diğer dinî ve sosyal konularda yahudilerle hıristiyanların yanlış telkinlerine kapılarak kuşkuya düşmemeleri yönünde uyarılmaktadırlar.

    Böyle bir uyarı 145. âyetin sonunda da “Eğer sana gelen ilimden sonra onların arzusuna uyarsan, işte o vakit sen kesinlikle hakkı çiğneyenlerden olursun.” şeklinde de yapılmıştı.

    Diğer birçok âyette de benzer uyarılar yer almakta olup bütün bunlar, müslümanların yabancı kültürlerin etkisine kapılmadan öz değerlerini ve inançlarını korumaları gerektiği, ancak bu sayede ayakta kalabilecekleri gerçeğini kafalara ve kalplere işlemeyi amaçlamaktadır. Özellikle müslüman aydınların son yüzyıl boyunca yahudi-hıristiyan fikir dünyasının etki alanına girerek, dinî ve kültürel alanlarda kuşkucu, taklitçi ve giderek inkarcı anlayışlara kapılmaları ve bu yozlaşmanın doğurduğu kimlik bunalımları, bu bunalımların zamanla ahlâkî, sosyal, siyasî ve ekonomik çalkantılara ve krizlere dönüşmesi, Kur'an'ın bu uyarısının İslâm toplumları için ne kadar hayatî bir öneme sahip olduğunu göstermektedir.

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet






+ Yorum Gönder