Konusunu Oylayın.: “Gaflet” nedir ve gâfil insanların başlıca vasıfları nelerdir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
“Gaflet” nedir ve gâfil insanların başlıca vasıfları nelerdir?
  1. 08.Nisan.2013, 21:35
    1
    Misafir

    “Gaflet” nedir ve gâfil insanların başlıca vasıfları nelerdir?






    “Gaflet” nedir ve gâfil insanların başlıca vasıfları nelerdir? Mumsema “Gaflet” nedir ve gâfil insanların başlıca vasıfları nelerdir?


  2. 09.Nisan.2013, 19:47
    2
    jerusselam
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 25.Şubat.2013
    Üye No: 100353
    Mesaj Sayısı: 4,172
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 42

    Cevap: “Gaflet” nedir ve gâfil insanların başlıca vasıfları nelerdir?





    Efendim; “gaflet” nedir ve gâfil insanların başlıca vasıfları nelerdir?


    Gaflet, kulun ebedî hayatına zehir saçan mânevî bir hastalıktır. Onu, en öz tâbiriyle;
    “Kulun, kendisini yoktan var eden Rabbi’ni unutması” şeklinde târif edebiliriz. Cenâb-ı Hakk’ı unutan bir gönül, gaflet girdabına kapılır ve selâmet sâhiline varamadan ziyân olup gider.
    Âyet-i kerîmede bu kimseler için şöyle buyrulur:
    “Allâh’ı unutan ve bu yüzden Allâh’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir.” (el-Haşr, 19)
    Gaflet, anlık zevkler uğruna ebedî bir saâdeti felâkete uğratmak, fânî olan dünya hayatını bâkîye, yani sonsuz cennet hayatına tercih etmek hamâkatidir.
    Gaflete düşmüş bir kimse, okyanus ortasında dümeni kırılmış bir gemiye benzer ki, hangi girdapta boğulacağı belli değildir. Şu fânî hayatta herkes öleceğini bilir. Lâkin gaflet perdesini aralayarak öleceğinin idrâki içinde ve tam bir kalbî teyakkuz hâlinde yaşayabilen acaba kaç gönül vardır?
    Şöyle bir kıssa nakledilir:
    Dükkânı şehrin çıkış kapısında bulunan bir bakkal varmış. O kapıdan ne zaman bir cenâze çıksa yanında bulundurduğu testiye bir meyve çekirdeği atar ve bir ay sonra da onları sayarak:
    “–Bu ay şu kadar kişi testiye düştü!” dermiş.
    Ecel tokmağı bir gün onun da kapısını çalmış. Epey bir zaman geçtikten sonra, ölümünden habersiz bir dostu kendisini ziyârete gelmiş. Onu göremeyince de komşularına:
    “–Burada oturan bir bakkal vardı; ona ne oldu?” diye sormuş.
    Oradakiler de hep bir ağızdan şu cevabı vermişler:
    “–O da testiye düştü!..”
    Unutmayalım ki her canlı bir gün mutlakâ ölümü tadacaktır. Ecel denilen o testiye düşmeyecek bir insan yoktur. Fakat insanoğlu, ekseriyetle çevresindeki insanların birer birer dâr-ı bekāya göç edişlerini seyreder de, yine de gafleti sebebiyle ibret alamaz, kendini dâimâ ölümden uzak görür…
    Aslında insan, ömrü boyunca sayısız kere ölümle yüz yüze gelmektedir. Nitekim yaşanan hastalıklar, beklenmeyen sürprizler, meydana gelen felâketler, hayatta her an mevcud olan, fakat insanın gaflet ve acziyeti sebebiyle çoğu kez habersiz olduğu nice hayatî tehlikeler, ölümle insan arasında çok ince bir perde olduğunun bir göstergesi değil de nedir?
    Gâfil bir kimse, hayatı nefs gözlüğüyle seyrettiğinden, bir gün mutlaka karşılaşacağı ölüm, diriliş, hesap, sırat gibi zor menzilleri unutur. İlâhî nîmetler karşısında nankörlük ederek pervasızca günahlara dalar. Cehâlet, şehvet, ihtiras, kibir, gurur, cimrilik ve öfke gibi hamâkat manzaraları sergiler.
    Kalbi gafletle perdelenen gönül, hakikati idrâk edemez hâle gelir. Bu sebeple büyükler, üç sıfatla muttasıf olan insanların aslâ Hak dostu olamayacaklarını bildirmişlerdir. Derin bir gafletin neticesi olarak kişide hâsıl olan bu üç vasıf; cimrilik, kibir ve ahmaklıktır.
    Cimri insan, kendisine âhiret sermâyesi yapmak üzere emânet olarak verilmiş olan malı kendisinin olduğunu zannetme gafletine düşer. Gerektiği yere infâk etmez. Onların bu durumu, âyet-i kerîmede şöyle haber verilir:
    “O ki, mal toplamış ve onu sayıp durmuştur. (O), malının kendisini ebedî kılacağını zanneder. Hayır! And olsun ki o, Hutame’ye (yüreklere işleyen, tutuşturulmuş sarıcı bir ateşe) atılacaktır.” (el-Hümeze, 2-4)
    Dünyâ hayâtını gaflet içinde ziyan edip âhiret için hazırlıkta bulunmayanların karşılaşacakları muâmele, hadîs-i şerîfte de şöyle bildirilmektedir:
    “Kıyâmet gününde Âdemoğlu âdeta bir kuzu gibi getirilip Allâh’ın huzûrunda durdurulacak ve Allah Teâlâ ona şöyle buyuracak:
    «–Sana bolca nîmet verdim, mülk verdim, bu kadar lûtuf ve ihsanda bulundum. Buna karşılık sen ne yaptın?»
    «–Yâ Rabbi biriktirdim, artırdım, olduğundan daha fazla bir hâlde geride bıraktım. Beni (dünyâya) geri gönder de onu Sana getireyim.» diyecek. Allah Teâlâ şöyle buyuracak:
    «–Haydi bana önceden âhirete gönderdiklerini göster.»
    «–Yâ Rabbi onları biriktirdim, artırdım, olduğundan daha fazla bir hâlde geride bıraktım. Beni (dünyâya) geri gönder de onu Sana getireyim.» diyecek.
    Zira bu kul, önceden hiçbir hayır göndermemiştir. İşte bu sebeple de cehenneme dûçâr olacaktır.” (Tirmizî, Kıyâmet, 6/2427)
    Kibirli insan, Cenâb-ı Hakk’ın “Kibriya” sıfatından hisse almaya çalışır ve bunun için de kahra uğrayanlardan olur. Kur’ân-ı Kerîm, kibre düştükleri için ilâhî kahra uğrayan İblis, Kârun ve Bel’am bin Baûrâ’yı bizlere misal olarak zikretmektedir. Nitekim İblis, kibrinden dolayı Allah Teâlâ ile cidâle kalkıştı. Âdem u hakkında, “Ben ondan üstünüm.” dedi, kahroldu gitti. (bkz. el-A’râf, 12; Sâd, 76)
    İlâhî bir imtihan îcâbı hazinelere gark edilen Kârun, zekâtını hesap edip tahsil etmek isteyen Hazret-i Mûsâ’ya karşı çıktı, tavır koydu ve büyüklenerek:
    “–Bu hazineleri ben kendi ilmimle kazandım.” dedi. O hazinelerin, Rabbinin lûtfu ve imtihanı olduğunu unuttu. Güvendiği ve sığındığı hazineleriyle birlikte yerin dibine gömüldü. (bkz. el-Kasas, 81-82)
    Bel’am bin Baûrâ, nâil olduğu mânevî mazhariyetleri kendine izâfe etti, mağrur bir şekilde hevâsına meyletti. Cenâb-ı Hak da onu, dilini çıkarmış soluyan bir kelp gibi ahmaklaştırarak helâk etti. (bkz. el-A’râf, 175-176)
    Ahmak insan ise, nefsânî arzularının tahakkümü altına girdiğinden kalbinin önüne perde çekilmiş kimsedir. Böylesi kimseler, sonsuz deryâ karşısında damlaya sevdâlanır, yani fânî olan dünyayı bâkî olan âhirete tercih ederler.
    İnsanların idraklerinde beliren “Hayat nedir?” suâline, yalnızca toprağın rutûbeti ve mezar taşlarının katı sessizliği cevap olarak yükselecekse, böyle gâfilâne bir hayattan daha acı şey ne olabilir?
    Mevlânâ Hazretleri’nin naklettiği şu hikâye, ahmakların nasıl büyük bir gaflet içerisinde olduklarını göstermesi bakımından ne kadar dikkat çekicidir:
    Hindliler, halka göstermek için karanlık bir ahıra bir fil koymuşlardı. Fili görmek isteyen pek çok kimse de, hemen gelerek ahıra girdi ve fili seyretmeye çalıştı. Ancak o zifiri karanlıkta kimse bir şey göremediğinden herkes filin bir tarafına elini sürerek onun nasıl bir şey olduğunu anlamak istedi.
    Hortumuna dokunanlar:
    “‒Fil yuvarlak bir oluğa benziyor!”
    Kulağını tutanlar:
    “‒Hayır, kalın bir yelpazeye benziyor!”
    Ayağına el sürenler:
    “‒Yok yok, acâip bir sütuna benzemektedir!”
    Sırtına değenler ise:
    “‒Hepiniz de yanılıyorsunuz, o üzerine oturulacak geniş bir taht gibidir!” şeklinde konuştular.
    Oysa fil, hiçbirinin dediğinden ibâret değildi. O ahmaklar, bir türlü akıl edip de: «‒Bırakalım şu tartışmayı da şu file bir de aydınlıkta bakalım!» demeyi akıl edemediler. Böylece doğru ve sağlam bir mâlûmâta ulaşamadılar.
    İmam Şâfiî Hazretleri’nin buyurduğu gibi:
    “İki husus için tabîbin yapabileceği bir şey yoktur: Ahmaklık ve yaşlılık...”
    Ahsen-i takvîm üzere, yani en güzel bir yaratılışla var edilen bir kulun gaflet deryâsına dalarak çıkmaz sokaklarda ömrünü hebâ etmesi, insanlık şeref ve haysiyeti adına ne kadar hazin bir aldanıştır. Hüdâyî Hazretleri, bu aldanışa düşenlere şöyle seslenir:
    Hakkı koyup bâtıla meyl ü muhabbet neden?
    Tâbi-i şeytân olup fitne ve şirret neden?
    Mülk-i Süleymân ile taht-ı İskender hani?
    Bildin ise bunları, fânîye rağbet neden?
    Nakledildiğine göre Ebü’l-Kâsım Kuşeyrî g, üstâdı Ebû Ali Dekkâk Hazretleri’ni vefâtından sonra rüyâsında görmüştü. Üstâdı son derece mahzun olup gözyaşı döküyordu. İmâm Kuşeyrî:
    “‒Efendim, niçin muzdaripsiniz, yoksa tekrar dünyaya mı dönmek istiyorsunuz?” diye sordu.
    Ebû Ali Dekkâk ç şu cevâbı verdi:
    “‒Evet! İstiyorum ki tekrar dünyaya döneyim, her gün tek tek hâneleri dolaşarak kapılarını çalayım ve:
    «‒Ey insanlar! Sakın Cenâb-ı Hakk’ın azamet-i ilâhiyyesinden ve kıyâmette vereceğiniz hesaptan gâfil kalmayın!» diyerek onları îkâz edeyim. İnsanın, nereden gelip nereye gittiğini mutlakâ bilmesi gerektiğini onlara iyice tenbih edeyim!”
    Velhasıl gâfil insan, vahyin ışığında değil de terbiye olmamış ham nefsinin karanlıkları içerisinde hüküm verdiğinden, doğru olduğunu zannederek dâimâ yanlış hükümler verir. Peygamber r Efendimiz’in; “nefsin istemediği şeylerle çepeçevre sarılmıştır.” şeklinde tarif ettiği Cennet dahî, bakış açısındaki çarpıklık sebebiyle gâfile Cehennem gibi görünür. Bu sebepledir ki gâfil bir insan, kendisini yükseltip yüceltecek fazîletlerin değil, aşağıların en aşağısına düşürecek rezilliklerin peşinde koşar. Hayrı şer görür, sefâleti saâdet zanneder. Düştüğü derin gaflet çukurundan da ancak ölümle uyanır. Lâkin o vakit her şey bitmiş, hataların telâfî fırsatları ebediyyen elden kaçmış olur.
    Her nakşında ayrı bir hikmetin sergilendiği bu ilâhî dershânede insana ihsan edilen nimetler, kişinin gönül dünyasına göre ya hayra götüren veya şerre sürükleyen iki uçlu bir bıçak gibidir. İnsana düşense, -Rabbi’nin kendisinden arzu ettiği şekilde- âhiret rotası üzere yaşanan bir dünya hayatıdır.
    Yâ Rabbi! Biz kullarını gâfillerden eyleme. Cümlemizi, kalpleri Allâhʼın zikri ile huzur bulan, Allâh’a kulluk idrâkini gönüllerinde dâimâ canlı tutan sâlih kullarının zümresine ilhâk eyle!
    Âmîn…



  3. 09.Nisan.2013, 19:47
    2
    Devamlı Üye




    Efendim; “gaflet” nedir ve gâfil insanların başlıca vasıfları nelerdir?


    Gaflet, kulun ebedî hayatına zehir saçan mânevî bir hastalıktır. Onu, en öz tâbiriyle;
    “Kulun, kendisini yoktan var eden Rabbi’ni unutması” şeklinde târif edebiliriz. Cenâb-ı Hakk’ı unutan bir gönül, gaflet girdabına kapılır ve selâmet sâhiline varamadan ziyân olup gider.
    Âyet-i kerîmede bu kimseler için şöyle buyrulur:
    “Allâh’ı unutan ve bu yüzden Allâh’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir.” (el-Haşr, 19)
    Gaflet, anlık zevkler uğruna ebedî bir saâdeti felâkete uğratmak, fânî olan dünya hayatını bâkîye, yani sonsuz cennet hayatına tercih etmek hamâkatidir.
    Gaflete düşmüş bir kimse, okyanus ortasında dümeni kırılmış bir gemiye benzer ki, hangi girdapta boğulacağı belli değildir. Şu fânî hayatta herkes öleceğini bilir. Lâkin gaflet perdesini aralayarak öleceğinin idrâki içinde ve tam bir kalbî teyakkuz hâlinde yaşayabilen acaba kaç gönül vardır?
    Şöyle bir kıssa nakledilir:
    Dükkânı şehrin çıkış kapısında bulunan bir bakkal varmış. O kapıdan ne zaman bir cenâze çıksa yanında bulundurduğu testiye bir meyve çekirdeği atar ve bir ay sonra da onları sayarak:
    “–Bu ay şu kadar kişi testiye düştü!” dermiş.
    Ecel tokmağı bir gün onun da kapısını çalmış. Epey bir zaman geçtikten sonra, ölümünden habersiz bir dostu kendisini ziyârete gelmiş. Onu göremeyince de komşularına:
    “–Burada oturan bir bakkal vardı; ona ne oldu?” diye sormuş.
    Oradakiler de hep bir ağızdan şu cevabı vermişler:
    “–O da testiye düştü!..”
    Unutmayalım ki her canlı bir gün mutlakâ ölümü tadacaktır. Ecel denilen o testiye düşmeyecek bir insan yoktur. Fakat insanoğlu, ekseriyetle çevresindeki insanların birer birer dâr-ı bekāya göç edişlerini seyreder de, yine de gafleti sebebiyle ibret alamaz, kendini dâimâ ölümden uzak görür…
    Aslında insan, ömrü boyunca sayısız kere ölümle yüz yüze gelmektedir. Nitekim yaşanan hastalıklar, beklenmeyen sürprizler, meydana gelen felâketler, hayatta her an mevcud olan, fakat insanın gaflet ve acziyeti sebebiyle çoğu kez habersiz olduğu nice hayatî tehlikeler, ölümle insan arasında çok ince bir perde olduğunun bir göstergesi değil de nedir?
    Gâfil bir kimse, hayatı nefs gözlüğüyle seyrettiğinden, bir gün mutlaka karşılaşacağı ölüm, diriliş, hesap, sırat gibi zor menzilleri unutur. İlâhî nîmetler karşısında nankörlük ederek pervasızca günahlara dalar. Cehâlet, şehvet, ihtiras, kibir, gurur, cimrilik ve öfke gibi hamâkat manzaraları sergiler.
    Kalbi gafletle perdelenen gönül, hakikati idrâk edemez hâle gelir. Bu sebeple büyükler, üç sıfatla muttasıf olan insanların aslâ Hak dostu olamayacaklarını bildirmişlerdir. Derin bir gafletin neticesi olarak kişide hâsıl olan bu üç vasıf; cimrilik, kibir ve ahmaklıktır.
    Cimri insan, kendisine âhiret sermâyesi yapmak üzere emânet olarak verilmiş olan malı kendisinin olduğunu zannetme gafletine düşer. Gerektiği yere infâk etmez. Onların bu durumu, âyet-i kerîmede şöyle haber verilir:
    “O ki, mal toplamış ve onu sayıp durmuştur. (O), malının kendisini ebedî kılacağını zanneder. Hayır! And olsun ki o, Hutame’ye (yüreklere işleyen, tutuşturulmuş sarıcı bir ateşe) atılacaktır.” (el-Hümeze, 2-4)
    Dünyâ hayâtını gaflet içinde ziyan edip âhiret için hazırlıkta bulunmayanların karşılaşacakları muâmele, hadîs-i şerîfte de şöyle bildirilmektedir:
    “Kıyâmet gününde Âdemoğlu âdeta bir kuzu gibi getirilip Allâh’ın huzûrunda durdurulacak ve Allah Teâlâ ona şöyle buyuracak:
    «–Sana bolca nîmet verdim, mülk verdim, bu kadar lûtuf ve ihsanda bulundum. Buna karşılık sen ne yaptın?»
    «–Yâ Rabbi biriktirdim, artırdım, olduğundan daha fazla bir hâlde geride bıraktım. Beni (dünyâya) geri gönder de onu Sana getireyim.» diyecek. Allah Teâlâ şöyle buyuracak:
    «–Haydi bana önceden âhirete gönderdiklerini göster.»
    «–Yâ Rabbi onları biriktirdim, artırdım, olduğundan daha fazla bir hâlde geride bıraktım. Beni (dünyâya) geri gönder de onu Sana getireyim.» diyecek.
    Zira bu kul, önceden hiçbir hayır göndermemiştir. İşte bu sebeple de cehenneme dûçâr olacaktır.” (Tirmizî, Kıyâmet, 6/2427)
    Kibirli insan, Cenâb-ı Hakk’ın “Kibriya” sıfatından hisse almaya çalışır ve bunun için de kahra uğrayanlardan olur. Kur’ân-ı Kerîm, kibre düştükleri için ilâhî kahra uğrayan İblis, Kârun ve Bel’am bin Baûrâ’yı bizlere misal olarak zikretmektedir. Nitekim İblis, kibrinden dolayı Allah Teâlâ ile cidâle kalkıştı. Âdem u hakkında, “Ben ondan üstünüm.” dedi, kahroldu gitti. (bkz. el-A’râf, 12; Sâd, 76)
    İlâhî bir imtihan îcâbı hazinelere gark edilen Kârun, zekâtını hesap edip tahsil etmek isteyen Hazret-i Mûsâ’ya karşı çıktı, tavır koydu ve büyüklenerek:
    “–Bu hazineleri ben kendi ilmimle kazandım.” dedi. O hazinelerin, Rabbinin lûtfu ve imtihanı olduğunu unuttu. Güvendiği ve sığındığı hazineleriyle birlikte yerin dibine gömüldü. (bkz. el-Kasas, 81-82)
    Bel’am bin Baûrâ, nâil olduğu mânevî mazhariyetleri kendine izâfe etti, mağrur bir şekilde hevâsına meyletti. Cenâb-ı Hak da onu, dilini çıkarmış soluyan bir kelp gibi ahmaklaştırarak helâk etti. (bkz. el-A’râf, 175-176)
    Ahmak insan ise, nefsânî arzularının tahakkümü altına girdiğinden kalbinin önüne perde çekilmiş kimsedir. Böylesi kimseler, sonsuz deryâ karşısında damlaya sevdâlanır, yani fânî olan dünyayı bâkî olan âhirete tercih ederler.
    İnsanların idraklerinde beliren “Hayat nedir?” suâline, yalnızca toprağın rutûbeti ve mezar taşlarının katı sessizliği cevap olarak yükselecekse, böyle gâfilâne bir hayattan daha acı şey ne olabilir?
    Mevlânâ Hazretleri’nin naklettiği şu hikâye, ahmakların nasıl büyük bir gaflet içerisinde olduklarını göstermesi bakımından ne kadar dikkat çekicidir:
    Hindliler, halka göstermek için karanlık bir ahıra bir fil koymuşlardı. Fili görmek isteyen pek çok kimse de, hemen gelerek ahıra girdi ve fili seyretmeye çalıştı. Ancak o zifiri karanlıkta kimse bir şey göremediğinden herkes filin bir tarafına elini sürerek onun nasıl bir şey olduğunu anlamak istedi.
    Hortumuna dokunanlar:
    “‒Fil yuvarlak bir oluğa benziyor!”
    Kulağını tutanlar:
    “‒Hayır, kalın bir yelpazeye benziyor!”
    Ayağına el sürenler:
    “‒Yok yok, acâip bir sütuna benzemektedir!”
    Sırtına değenler ise:
    “‒Hepiniz de yanılıyorsunuz, o üzerine oturulacak geniş bir taht gibidir!” şeklinde konuştular.
    Oysa fil, hiçbirinin dediğinden ibâret değildi. O ahmaklar, bir türlü akıl edip de: «‒Bırakalım şu tartışmayı da şu file bir de aydınlıkta bakalım!» demeyi akıl edemediler. Böylece doğru ve sağlam bir mâlûmâta ulaşamadılar.
    İmam Şâfiî Hazretleri’nin buyurduğu gibi:
    “İki husus için tabîbin yapabileceği bir şey yoktur: Ahmaklık ve yaşlılık...”
    Ahsen-i takvîm üzere, yani en güzel bir yaratılışla var edilen bir kulun gaflet deryâsına dalarak çıkmaz sokaklarda ömrünü hebâ etmesi, insanlık şeref ve haysiyeti adına ne kadar hazin bir aldanıştır. Hüdâyî Hazretleri, bu aldanışa düşenlere şöyle seslenir:
    Hakkı koyup bâtıla meyl ü muhabbet neden?
    Tâbi-i şeytân olup fitne ve şirret neden?
    Mülk-i Süleymân ile taht-ı İskender hani?
    Bildin ise bunları, fânîye rağbet neden?
    Nakledildiğine göre Ebü’l-Kâsım Kuşeyrî g, üstâdı Ebû Ali Dekkâk Hazretleri’ni vefâtından sonra rüyâsında görmüştü. Üstâdı son derece mahzun olup gözyaşı döküyordu. İmâm Kuşeyrî:
    “‒Efendim, niçin muzdaripsiniz, yoksa tekrar dünyaya mı dönmek istiyorsunuz?” diye sordu.
    Ebû Ali Dekkâk ç şu cevâbı verdi:
    “‒Evet! İstiyorum ki tekrar dünyaya döneyim, her gün tek tek hâneleri dolaşarak kapılarını çalayım ve:
    «‒Ey insanlar! Sakın Cenâb-ı Hakk’ın azamet-i ilâhiyyesinden ve kıyâmette vereceğiniz hesaptan gâfil kalmayın!» diyerek onları îkâz edeyim. İnsanın, nereden gelip nereye gittiğini mutlakâ bilmesi gerektiğini onlara iyice tenbih edeyim!”
    Velhasıl gâfil insan, vahyin ışığında değil de terbiye olmamış ham nefsinin karanlıkları içerisinde hüküm verdiğinden, doğru olduğunu zannederek dâimâ yanlış hükümler verir. Peygamber r Efendimiz’in; “nefsin istemediği şeylerle çepeçevre sarılmıştır.” şeklinde tarif ettiği Cennet dahî, bakış açısındaki çarpıklık sebebiyle gâfile Cehennem gibi görünür. Bu sebepledir ki gâfil bir insan, kendisini yükseltip yüceltecek fazîletlerin değil, aşağıların en aşağısına düşürecek rezilliklerin peşinde koşar. Hayrı şer görür, sefâleti saâdet zanneder. Düştüğü derin gaflet çukurundan da ancak ölümle uyanır. Lâkin o vakit her şey bitmiş, hataların telâfî fırsatları ebediyyen elden kaçmış olur.
    Her nakşında ayrı bir hikmetin sergilendiği bu ilâhî dershânede insana ihsan edilen nimetler, kişinin gönül dünyasına göre ya hayra götüren veya şerre sürükleyen iki uçlu bir bıçak gibidir. İnsana düşense, -Rabbi’nin kendisinden arzu ettiği şekilde- âhiret rotası üzere yaşanan bir dünya hayatıdır.
    Yâ Rabbi! Biz kullarını gâfillerden eyleme. Cümlemizi, kalpleri Allâhʼın zikri ile huzur bulan, Allâh’a kulluk idrâkini gönüllerinde dâimâ canlı tutan sâlih kullarının zümresine ilhâk eyle!
    Âmîn…






+ Yorum Gönder