Konusunu Oylayın.: Ruh çağırma olayının mahiyeti nedir

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Ruh çağırma olayının mahiyeti nedir
  1. 29.Mart.2013, 21:14
    1
    Misafir

    Ruh çağırma olayının mahiyeti nedir






    Ruh çağırma olayının mahiyeti nedir Mumsema ruh çağırma olayının mahiyeti nedir


  2. 01.Nisan.2013, 16:56
    2
    jerusselam
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 25.Şubat.2013
    Üye No: 100353
    Mesaj Sayısı: 4,172
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 42

    Cevap: Ruh çağırma olayının mahiyeti nedir





    Ruh çağırma olayının mahiyeti nedir

    Ruh çağırdıklarını iddia edenler, bazı gafil ve safdil insanları muhtelif şekillerde aldatmaktadırlar. Bunlardan en yaygını şudur: Medyum, yani, ruh çağıran kişi bir masa üzerine birkaç fincan dizer ve birtakım harfler serer. Güya, çağıracağı ruhun ismini söyler. Biraz sonra fincanda kımıldanmalar başlar, masadan "Tak, tak!.." sesleri yükselir. Bu arada, harfler sağa sola doğru hareket eder. Harflerin kımıldanmasından sözde ruhun suallere verdiği cevapların belirlenmesine çalışılır.

    Ruh çağırma hadisesinin, gerçekten ruhlarla bir ilişkisi var mıdır? Medyumların çağırıp konuştuklarını iddia ettikleri, hakikaten ölmüş insanların ruhları mıdır? Eğer bunlar, ölmüş insanların ruhları değilse, masaya vurarak ses çıkaranlar kimlerdir?

    Önce şunu belirtelim ki, kainatta hiçbir şey gayesiz, sahipsiz ve başıboş değildir. Hiçbir şey kendi haline bırakılmamış, tesadüfe havale edilmemiştir. Kainatta canlı-cansız her mahluk bir nizamın esiridir, bir murakabe ve te'sir altındadır. Hiçbir şey, Cenab-ı Hakk'ın koyduğu ihatalı ve şümullü kanunların hükmünden hariç değildir.

    Hem Cenab-ı Hakk'ın, insan ruhunu, mahlukat içinde en müşerref ve en mükerrem bir mahiyette yaratıp, o ruhu yüksek meziyetlerle süslemesi, kainatı ona teveccüh ettirmesi ve onu kendisine muhatap ve dost olarak seçmesi apaçık gösteriyor ki, onun idaresini ve tasarrufunu, başka ellere teslim etmez. Birtakım sefih cambazlara bırakmaz.

    İnsanın kendi cesedi üzerindeki tasarrufu dahi elinde değildir. Mesela, yediği bir lokmanın, boğazından geçtikten sonra, nasıl taksim edildiğini, her azaya ne kadar dağıtıldığını dahi bilememektedir. Kendi iç alemindeki bunca tasarruftan haberi olmayan insanın, ruhlar üzerinde tasarruf dava etmesi ne kadar gülünç bir iddiadır, tarif edilemez.

    Yerde ve gökte ne varsa, hepsi Allah’ın tasarrufu altındadır. Binaenaleyh, ruhlar da kendi iradelerine terk edilmemişlerdir. Onlar kendi iradeleriyle, diledikleri gibi hareket edebilselerdi, belki de, bir kısmı dünyaya bile gelmek istemeyecek, gelse de gitmek istemeyecekti.

    İsra Suresi, 85. ayetinde, "Ruh Allah'ın emrindendir" buyurulmaktadır. Ayet-i kerimede apaçık olarak, insan ruhunun, Allah'ın emrinden geldiği bildirilmektedir. Emr-i İlahi'den gelen bir ruha, hangi kuvvet tesir edebilir ve onda tasarruf sahibi olabilir?

    Yine pek çok ayetlerde, insan ruhunun, ölümden sonra da başıboş bırakılmadığı, ölümle birlikte muhasebesinin de başladığı beyan edilmektedir. Mesela, Mü'min Suresi, 46. ayette de, "Onlar (kabir içinde kıyamet gününe kadar) sabah ve akşam ateşe arzedileceklerdir" buyurulmaktadır. Bu ayette de açık olarak, kafirlerin kıyamet gününe kadar azap görecekleri bildirilmektedir. Nahl Suresi 32. ayette ise müminler hakkında şöyle buyurulmaktadır: "Bunlar (o kimselerdir ki) melekler ruhlarını en iyi halde alır. Ve onlara: 'Selam sizin üzerinize olsun. Yaptıklarınızın karşılığı olarak Cennet'e giriniz' derler."

    Ölümden sonraki haller ve kabir azabı hakkında Hazret-i Resulullah'ın (sav) pek çok hadisleri mevcuttur. Bunlardan birisinde şöyle buyurmaktadır:

    "Kabir (herkesin ameline göre) ya Cennet bahçelerinden bir bahçe, veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur."

    Demek oluyor ki, alemde, her mahluk gibi, ruh da, başıboş değildir. İnsanın ölümünden sonra ruhu, alem-i berzah denilen kabir aleminde daimi bir murakabe ve muhasebeye tabi tutulmakla, bir kahır veya taltife muhatap olmaktadır.

    Ayrıca, şunu da belirtelim ki, alem maddeye münhasır olmadığı gibi, ruh da, yalnız insana münhasır değildir. Ruhani alemler hadsizdir; o alemlerde yaşayan mahluklar da nihayetsizdir. Nitekim, meleklerin, cinlerin, şeytanların, kısacası ruhani varlıkların sayısını ancak Allah bilir.

    Şimdi, bu ruhani varlıkların, "ruh çağırma" iddiası ile irtibatlarının olup olmadığını kısaca tahlil edelim:

    Ruhani varlıkların en büyük taifesi meleklerdir. Melekler "Nurdan" yaratılmıştır. Melekler, Allah'a mutlak itaat ederler, zikir, tesbih, ibadet, marifet gibi vazifelerle meşgul olur, hiçbir surette asi olmazlar. O halde, medyumlara haber getirenler melekler olamazlar.

    İnsan ruhlarına gelince, bunlar dörde ayrılırlar

    1— Peygamberlerin ve Velilerin Ruhları.

    2— Şehitlerin Ruhları.

    Bu iki gurup ruhların medyumların ayağına gelmeyecekleri açıktır.

    3— Günahkar Mü'minlerin Ruhları:

    Bu ruhlar, Allah'a ve ahirete inandıkları halde, salih amel işlemeyerek, sefahete düşüp, günahlara daldıklarından, kabirlerinde azaba maruzdurlar. Bunların, medyumların ayağına gelmeleri hiç düşünülemez. Zira, kendi hesaplarını vermekle baş başadırlar.

    4— Kafirlerin Ruhları: Bu ruhlar da, kabirde daimi ve şiddetli bir azaba maruzdurlar. İlahi azaba muhatap olan bu ruhları, kim bırakır ki, gelsinler, masaları tıkırdatsınlar?

    Öyleyse, medyumların irtibat kurmaları neticesinde, gelip masaya vuranlar kimlerdir?

    Bu suale yeterli cevap verebilmek için insanların yaratılmaları ile ilgili hikmetler üzerinde biraz durmakta fayda vardır. İnsan suresinin 2. ayetinde mealen şöyle buyurulmaktadır: "Hakikat, biz insanı birbiriyle karışık bir damla sudan yarattık. Onu imtihan ediyoruz. Bu sebeple onu işitici ve görücü yaptık..."

    Ayetin mealinden açıkça anlaşıldığı üzere, insan bu dünyaya imtihan için gönderilmiştir. Dünya, onun önüne, bir müsabaka yeri olarak açılmıştır. Elmas gibi ruhların, kömür gibi ruhlardan ayrılmaları bu müsabakayı gerektirmektedir. Bu müsabakada iyilerle kötülerin birbirinden ayrılmaları, şeytanların yaratılmasını iktiza eder. Ta ki, şeytanlar beşere musallat olsun, iyilerle kötüler birbirlerinden ayrılsınlar.

    Nitekim, şeytanların hayırdan mahrum ve şer üzere yaratılmış mahluklar oldukları ve insanlara musallat olup, onları iğfal edecekleri Kur'an-ı Kerim'in A'raf suresinin 11-12. ayetlerinde, şöyle beyan buyurulmaktadır: "Andolsun sizi yarattık, sonra size suret verdik, sonra da meleklere, secde ediniz dedik. Hepsi secde ettiler. Yalnız iblis etmedi, o secde edenlerden olmadı. (Allahü Teala) dedi: 'Ben sana secde emretmiş iken seni alıkoyan nedir?' O da: 'Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın' dedi. (Allahü Teala): 'Öyleyse, oradan hemen in. Sana orada kibirlenmek gerekmez. Hemen çık, çünkü sen alçaklardansın' dedi. (O da): 'Bana dirilip kaldırılacakları güne kadar mühlet ver' dedi. (Hak Teala da): 'Sen mühlet verilmişlerdensin' dedi. (İblis), 'Öyle ise' dedi. 'Sen beni azgınlığa mahkum ettiğin için onları gözetlemek üzere Senin doğru yolunda oturacağım. Sonra, andolsun, onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından kendilerine geleceğim (musallat olacağım). Sen de onların çoğunu şükredici (kimse)ler bulmayacaksın.' Allah (cc) dedi ki: 'Zem ve tahkire uğramış ve kovulmuş olarak çık oradan. Yemin ederim ki, onlardan kim sana uyarsa Cehennemi bütün sizlerden dolduracağım.'"

    Ayet-i kerimede, iki nokta meselemizle yakından ilgilidir. Birincisi; şeytanların beşere musallat olmasına, ta kıyamete kadar müsaade edilip mühlet verilmesi; ikincisi ise, şeytanların insanlara, önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulabilmeleridir. Bunun için şeytanlar, daima insanların süfli ve hayvani arzularını işletmekte, onları aldatmakta, doğru yoldan saptırmaktadırlar. İğfal yollarından biri de, medyumları maskara olarak kullanmaları ve onlara yanlış haberler vererek beşeri ifsat etmeleridir.

    Bir ayet-i kerime de şöyle buyrulur:

    "Haber vereyim mi size, şeytanlar kimin üzerine inerler? Vebal yüklenici her bir sahtekar üzerine inerler. Onlar (Şeytanlara) kulak verirler ve ekseri yalan söylerler." (Şuara, 221-223)

    Evet, çağırıldığı zaman gelenler ve medyumların masalarına vurarak ses çıkaranlar, şeytanlar ile, cinnilerin fasık olan kısımlarıdır.

    Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şunları söylemektedir:

    "Bu mes'ele, felsefeden ve ecnebiden geldiği için ehl-i imana çok zararları olabilir. Ve çok su'-i istimalata menşe' olmakla beraber içinde bir doğru olsa on yalan karışıyor. Çünkü, doğruyu ve yalanı tefrik edecek bir mihenk, bir mikyas olmadığından ervah-ı habise ve şeytana yardım eden cinnilerin bu vesile ile hem onun ile meşgul olanların kalbine ve hem de İslamiyet'e zarar vermek ihtimali var. Çünkü maneviyat namına Hakaik-ı İslamiye'ye ve akide-i umumiyeye muhalif ihbarat oluyor. Ervah-ı habise iken kendilerini, ervah-ı tayyibe zannettirip belki, kendilerine bazı büyük veliler namını verip İslamiyet'in esasatına muhalif sözlerle zarar vermeye çalışabilirler. Hakikati tağyir edip, safdilleri tam aldatabilirler." (Nursi, Emirdağ Lahikası)

    Mevzu ile ilgili olarak, Mevlana'nın şu mısralarını da nakledelim:

    "Cin insana galip gelir ve ona musallat olursa, insandaki insanlık sıfatı kaybolur."
    "Her ne söylese, onu cin söylemiş olur. İster bu baştan, ister öbür baştan, hakikatte söz cinnindir."
    "Böyle bir zamanda insanın kendi benliği gitmiş, tamamiyle cin hakim olmuştur."

    Cinlerin insanlara musallat olmaları hususunda Ebu Hüreyre (ra) demiştir ki, "Nebiyy-i Ekrem (sav) bir gün buyurdu ki, 'Cin (taifesinden) bir ifrit dün gece namazımı bozdurmak için bana ansızın hücum etti. (Lakin) Allah (beni galip getirip) ona istediğimi yapmaya fırsat verdi. Sabah olunca hepiniz onu görüp seyredesiniz diye mescidin direklerinden birine bağlamak istedim. Fakat Süleyman bin Davud (as)'ın: 'Ya Rab, beni mağfiret et ve benden sonra kimseye nasib olmayacak bir mülkü, bana bağışla' demiş olduğu hatırıma geldi de ifriti köpek gibi kovdum."

    Babanzade, bu husustaki açıklamalarının ilk kısmında, mahlukat nevilerinin sayılarını bilmenin ancak Allah'a mahsus olduğunu ifade eder ve hayat sahibi mahlukların, yalnız insan ve hayvanlar olmadığını belirtir. Bu iki taife dışında, melek ve cin gibi latif mahlukların da bulunduğunu, Peygamberimizin ihbarı yanında, asfiyanın da şehadetlerini delil göstererek beyan eder ve şu bilgilere yer verir: "Cinler, insanlar gibi yeryüzünde yaşarlar. Kafir ve mü'minleri vardır. Değişik şekil ve kılıklara girebilirler. Melek ve cinlerin varlıkları Kur'an'ın beyanı ve Peygamberimizin ihbarıyla sabittir."

    Ahmed Naim Bey, medyumların, elleri değmeden, sandalyelerin havada dolaşmalarının ve fincanların masa üzerinde kıpırdanmalarının cin ve şeytanlar tarafından yapıldığını belirtmektedir.
    İnsan ruh ve cesetten meydana gelmiştir. Elektrikli aletler için cereyan ne ise, bedendeki azalar için de ruh odur. Sözgelimi bir ampulü parçaladığımızda ondaki cereyana bir zarar vermiş olamayız. Parçalanan ampul artık etrafı aydınlatamaz. Fakat onun parçalanması cereyanın varlığını ortadan kaldırmaz.

    Bu misal gibi, ölmüş insanların bedenleri zamanla dağılıp ortadan kaybolsa bile, onların ruhları müstakil olarak varlıklarını devam ettirirler. Zira, beden ruh ile ayakta durur. Fakat ruhun devam ve bekası bedene bağlı değildir.

    Bu durumda, "öldü" dediğimiz insanların sadece bedenleri ölmüştür. Ruhları ise "berzah alemi" denilen bir alemde hayatlarına devam etmektedirler. "Dünyanın eceli" demek olan Kıyamet kopuncaya kadar devam edecek bu alemdeki ruhlar, dünyada yaptıkları amellere göre "ya cennet bahçelerinden bir bahçede lezzet almakta, veya cehennem çukurlarından bir çukurda azap çekmektedir." (1)

    Acaba, ölmüş insanların ruhlarıyla temasa geçmek, onlardan bilgi almak mümkün müdür? Dünyanın diğer ucundaki insanlarla sesli veya görüntülü iletişim kurabildiğimiz gibi, "berzah alemi" ile de irtibat kurup, o alemin sakinleriyle görüşebilir miyiz?

    Bu tür sorular eskiden beri insanları meşgul etmiş, o alemle irtibata sevk etmiştir. Eskiden kahinler bunu gerçekleştirmeye çalışırken, günümüzde medyumlar aynı şeyi yapmaya çalışmaktadır. Özellikle sosyete çevrelerinde "ruh çağırmak" yaygın bir adet haline gelmiştir. Bu konuda, metafizik meseleleri derin bir vukufiyetle ele alan Bediüzzamanın şu tesbitlerini nakilde fayda görüyoruz:

    Bu mesele felsefeden ve ecnebiden geldiği için, ehl-i imana çok zararları olabilir. Ve çok su-i istimalata menşe olmakla beraber, içinde bir doğru olsa on yalan karışıyor. Çünkü, doğruyu ve yalanı ayırdedecek bir mihenk, bir ölçü olmadığından habis ruhlar ve şeytana yardım eden cinnîlerin, bu vesile ile, hem onun ile meşgul olanın kalbine ve hem de İslemiyete zarar vermek ihtimali var. Çünkü, maneviyat namına, İslâmî hakîkatlere ve genel inanca aykırı haber vermeler oluyor. Habis ruhlar iken, kendilerini temiz ruhlar zannettirip, belki kendilerine bazı büyük veliler namını verip İslamiyetin esaslarına aykırı sözlerle zarar vermeye çalışabilirler. Hakikatı değiştirip, saf gönüllüleri aldatabilirler. (2)

    Üstteki ifadelerden şu esasları çıkarmak mümkündür:
    1-Ruh çağırma olayı, bize dıştan girmiş bir olaydır. Kaynağı din değil, felsefedir.
    2-Kendilerini ölmüş bir insanın ruhu şeklinde takdim eden ruh çağırma celsesinin misafiri, gerçekten o kişinin ruhu olmayıp, ya habîs ruhlardan veya şeytana yardım eden cinlerden biridir.
    3-Celseye gelen meçhul misafir, gerçek dışı beyanlarla hem oradakilerin, hem de onlardan duyacak saf kişilerin inancına zarar verebilir. Mesela, kendini Mevlananın ruhu şeklinde takdîm eder. Sözüne itimadı sağlamak için, Mevlanadan bir-iki beyit de okuyabilir. Fakat daha sonra, İslâm dışı şeyleri Mevlananın sözleriymiş gibi takdîme ve telkîne çalışır.

    Bu meselede, şu nokta da çok mühimdir: Sadık rüyada, habis ruhlar ve şeytan, peygamber suretinde temessül edemez. Fakat ruh çağırmakta, habis ruhlar, belki Peygamberin lisanen ismini kendine takıp, sünnet-i seniyyeye ve şeriatın hükümlerine aykırı olarak konuşabilir. Eğer bu konuşması şeriatın hükümlerine ve sünnet-i seniyyeye muhalif ise, tam delildir ki, o konuşan temiz ruhlardan değildir. Mümin ve müslüman cinnî de değildir. Habis ruhlardan olup, bu şekilde taklit etmektedir. (3)

    Ruh çağırmanın bu tarz tehlikesine dikkat çeken Bediüzzaman, ruhlarla temasın nasıl olması gerektiğini de anlatır. Şöyle ki:
    "Şeytanları da Onun (Süleymanın) emrine bağlı kıldık. Onlardan kimi bina ustası, kimi de dalgıç idi. Diğerleri ise zincirlere vurulmuştu." (4)
    "Şeytanlardan da Onun (Süleyman) için dalgıçlık edenleri ve başka iş yapanları musahhar kıldık"(5) ayetleriyle Cenab-ı Hak bildiriyor ki: Yerin insandan sonra şuurlu olarak en mühim sakinleri olan cinler, insana hizmetkar olabilir. Onlarla temas edilebilir. Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbur olup, ister istemez hizmet edebilirler ki, Cenab-ı Hakk, emirlerine itaat eden bir kuluna, onları itaat ettirmiştir. Cenab-ı Hak, manen şu ayetin işari diliyle der ki: Ey insan! Bana itaat eden bir kuluma cin ve şeytanları ve şerirlerini itaat ettiriyorum. Sen de benim emrime itaat etsen, çok varlıklar, hatta cin ve şeytan dahi sana itat edebilirler.

    İşte insanlığın sanat ve fennin imtizacından süzülen maddî ve manevî fevkalade hassasiyetinden tezahür eden ispirtizma gibi, ruh çağırmak ve cinlerle haberleşmenin, şu ayet, en son sınırını çiziyor ve en faydalı suretlerini tayin ediyor ve ona yolu dahi açıyor. Fakat şimdiki gibi, bazen kendine ölüler namını veren cinlere ve şeytanlara ve habis ruhlara musahhar ve maskara olup oyuncak almak değil, belki Kuranın tılsımlarıyla onları itaat ettirmektir ve şerlerinden kurtulmaktır. (6)

    Hem, ruhların temessülüne işaret eden Hz. Süleymanın (a.s.), ifritleri celb ve teshirine dair ayetler; hem, "Ona (Meryeme) ruhumuzu (Hz. Cebraili) gönderdik de, kendisine düzgün bir insan şeklinde temessül etti"(7) gibi bazı ayetler, ruhanîlerin temessülüne işaret etmekle beraber, ruhların celbine dahi işaret ediyorlar. Fakat işaret olunan temiz ruhların celbi ise, medenîlerin yaptığı gibi, hezeliyat suretinde bazı oyuncaklara, o pek ciddi ve ciddi bir âlemde olan ruhlara hürmetsizlik edip, kendi yerine ve oyuncaklara celbetmek değil; belki ciddi olarak ve ciddi bir maksad için, Muhyiddin-i Arabî gibi zatlar ki, istediği vakit ruhlar ile görüşen bir kısım ehl-i velayet misüllü, onlara müncelip olup, münasebat peyda etmek ve onların yerine gidip âlemlerine bir derece yaklaşmakla ruhaniyetlerinden manevi istifade etmektir. (8)

    Demek ki Hz. Meryeme Hz. Cebrail bir insan şeklinde görüldüğü gibi, bunun benzeri başkaları için de mümkündür. Bu olaya, uzaktan yapılan bir yayının kendi televizyonumuzda izlenmesi misaliyle bakabiliriz. Ekranımıza yansıyan bir görüntü olduğu gibi, görülen ruh dahi, Onun zatı değil, temessülüdür.

    Bir kimse uyanıkken Hz. Peygamberin ruhaniyatının temessülüne mazhar olsa ve Onunla sohbet etse, o sohbette Resulullahın söylediklerinin durumu nedir ? Kişi, bunu başkalarına nakledip, buna göre hareket etmelerini söyleyebilir mi ?

    Hatıra gelebilecek böyle bir soruya, Bediüzzaman şu şekilde açıklık getirir: Nübüvvet hakîkatı velayetten ne derece yüksekse, ispirtizma vasıtasıyla veyahut terakkiyat-ı ruhiye cihetiyle mazhar olunan sohbet ve muhabere dahi, hiçbir cihette hakîki peygamberle muhabereye yetişemiyeceğinden, yeni ahkam-ı şeriyeye medar-ı ahkam olamaz. (9) Yani, böyle bir sohbet, yeni bir takım dini hükümlere medar olamaz. Zira, "Bugün dininizi tamamladım"(10) ayetinin hükmüyle, İslam Dini ondört asır evvel tamamlanmıştır.

    Böyle bir sohbet, ancak dinin hakikatlerinin bir mütalaa ve müzakeresi şeklinde olabilir. Sohbete mazhar kişi, elbette bunun neticesinde ruhen tefeyyüz edecek, marifet yönüyle inkişaf edecektir.

    Kanaatimizce, Bediüzzaman bu tarz sohbetlerin yabancısı değildir. Eserlerinde Üveysi bir şekilde Abdülkadir-i Geylanî, İmam- Gazali, Hz. Ali gibi zatlardan ders aldığını ifade etmiştir. (11)

    Şairler, hassas ruhlu kişiler olarak, ilhama açık insanlardır. Bu ilham Rahmani menşeli olabileceği gibi, şeytani kaynaklı da olabilir. Bunlardan birinin ruhlarla irtibatını örnek olarak vermek istiyoruz. Şöyle ki:
    Enis Behiç Koryürek, "beş hececiler" olarak anılan şairlerden biridir. 1949da vefat eden bu zat, önceleri ruha inanmazken, 1946da evinde yapılan bir ruh çağırma seansıyla dünyası değişir. Çedikçi Süleyman olduğunu söyleyen seansın misafiri, iki yıl boyunca seanslara devam eder. (12) Dediğine göre, h. 1112de Trabzonda vefat etmiş olan bu zat, Enis Behice eski devrin ifadesiyle bir takım şiirler yazdırır, hadisler verir, ayetler ezberletir. Farsça kıtalar söyler, bazı kehanetlerde bulunur. (13) Bu esrarlı misafir, önceleri Enis Behice tek tek harfleri söyler ve yazdırır. İleriki günlerde doğrudan doğruya Onun diliyle konuşur. Enis Behic, bunu şöyle ifade eder: " O sözler... Edası, musikisi, manası benim tarzımdan bambaşka olan, fakat bu başkalıkla beraber gene benden bir koku, bir gölge taşıyan o sözler... Evet, ömrümde hiç düşünmediğim ve söylemesini aklımdan hiç geçirmediğim o sözler, içimden, benim içerimin daha içerisinden birdenbire fışkırıp çağlayan bir su gibi, emeksiz, engelsiz akıyor, akıyordu... Bu adeta bir irtical mucizesiydi. (14)

    Enis Behiç, iki yıl devam eden bu sohbetlerde kendisine dikte ettirilen veya bizzat dilinden kaydedilen yazıları bir kitap halinde toplamıştır. Kitap, tasavvufi şiirler manzumesidir. Enis Behicin önceki eserlerinden üslub ve muhteva yönünden çok farklıdır.

    Aynı dönemlerdeki ruh çağırma seanslarının meşhur isimlerinden Bedri Ruhselmanın kitaplaşan seans notlarında ise, kayda değer bir bilgi görülmemektedir.

    Ruhselman, kendini ruh olarak takdim eden misafire gayb alemi ile ilgili çok şeyler sormuştur. Verilen cevaplar; desteksiz, İslâmî esaslara dayanmayan bir takım mücerred iddialardan ibarettir.

    Demek ki, ruhlarla temas mümkündür. Fakat, kendini ruh olarak takdim edenin, gerçekten o kişi olması lazım değildir. Gelen meçhul misafir, cinlerden biri veya habis ruhlardan biri olabilir. Arada söylediği bazı doğruları yem olarak kullanıp, bu arada çok yalanları kabul ettirebilir. Sözgelimi, faili mechul bir cinayetin katili sorulsa ve seansın misafiri bir isim verse, o kişiye hemen katil nazarıyla bakılamaz. Bu meselede, "Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse araştırın. Yoksa, bilmeyerek bir kavme sataşırsınız da, sonra yaptığınıza pişman olursunuz"(15) ayetinin verdiği ölçüyü unutmamak gerekir. Zira, insanların yalan haber getirmeleri görüldüğü gibi, aynı durum cinler için de geçerlidir.

    Kâmil müslümanlar, ruh çağırma seanslarıyla gayb âlemini tanımaya çalışmak yerine, Kuran vasıtasıyla o âlemi bilmeye gayret ederler. Zira Kuran, alem-i şehadette âlem-i gaybın lisanıdır. (16) Bu arada, kuvvetli bir rabıtayla, İslam büyüklerinin ruhaniyyatından istifadeye çalışırlar. Fakat, -hatta peygamberin ruhaniyyatıyla bile olsa- böyle bir sohbetin, hiç bir zaman yeni dini hükümlere medar olamıyacağının da farkındadırlar.

    Kaynaklar:
    1. Tirmizi, Sünen, Kıyamet, 26
    2. Said Nursi, Emirdağ Lahikası, s. 404
    3. Said Nursi, a.g.e, s. 405
    4. Sad, 37-38
    5. Enbiya, 82
    6. Said Nursi, Sözler, s. 240
    7. Meryem, 17
    8. Said Nursi, Sözler, s. 241
    9. Said Nursi, Emirdağ Lahikası, s. 404-405
    10. Maide, 3
    11. Bkz. Said Nursi, Emirdağ Lahikası s. 64; Lemalar (osm). s. 863-864
    12. Hekimoğlu İsmail ve H. Hüseyin Korkmaz, İlimler ve Yorumlar, s. 420-422
    13. Sinan Onbulak, Ruh ve Ruhlar Alemi, s. 4
    14. Enis Behiç Koryürek, Varidat-ı Süleymaniye, s. 7
    15. Hucurat, 6
    16. Said Nursi, Sözler, s. 339

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet



  3. 01.Nisan.2013, 16:56
    2
    Devamlı Üye




    Ruh çağırma olayının mahiyeti nedir

    Ruh çağırdıklarını iddia edenler, bazı gafil ve safdil insanları muhtelif şekillerde aldatmaktadırlar. Bunlardan en yaygını şudur: Medyum, yani, ruh çağıran kişi bir masa üzerine birkaç fincan dizer ve birtakım harfler serer. Güya, çağıracağı ruhun ismini söyler. Biraz sonra fincanda kımıldanmalar başlar, masadan "Tak, tak!.." sesleri yükselir. Bu arada, harfler sağa sola doğru hareket eder. Harflerin kımıldanmasından sözde ruhun suallere verdiği cevapların belirlenmesine çalışılır.

    Ruh çağırma hadisesinin, gerçekten ruhlarla bir ilişkisi var mıdır? Medyumların çağırıp konuştuklarını iddia ettikleri, hakikaten ölmüş insanların ruhları mıdır? Eğer bunlar, ölmüş insanların ruhları değilse, masaya vurarak ses çıkaranlar kimlerdir?

    Önce şunu belirtelim ki, kainatta hiçbir şey gayesiz, sahipsiz ve başıboş değildir. Hiçbir şey kendi haline bırakılmamış, tesadüfe havale edilmemiştir. Kainatta canlı-cansız her mahluk bir nizamın esiridir, bir murakabe ve te'sir altındadır. Hiçbir şey, Cenab-ı Hakk'ın koyduğu ihatalı ve şümullü kanunların hükmünden hariç değildir.

    Hem Cenab-ı Hakk'ın, insan ruhunu, mahlukat içinde en müşerref ve en mükerrem bir mahiyette yaratıp, o ruhu yüksek meziyetlerle süslemesi, kainatı ona teveccüh ettirmesi ve onu kendisine muhatap ve dost olarak seçmesi apaçık gösteriyor ki, onun idaresini ve tasarrufunu, başka ellere teslim etmez. Birtakım sefih cambazlara bırakmaz.

    İnsanın kendi cesedi üzerindeki tasarrufu dahi elinde değildir. Mesela, yediği bir lokmanın, boğazından geçtikten sonra, nasıl taksim edildiğini, her azaya ne kadar dağıtıldığını dahi bilememektedir. Kendi iç alemindeki bunca tasarruftan haberi olmayan insanın, ruhlar üzerinde tasarruf dava etmesi ne kadar gülünç bir iddiadır, tarif edilemez.

    Yerde ve gökte ne varsa, hepsi Allah’ın tasarrufu altındadır. Binaenaleyh, ruhlar da kendi iradelerine terk edilmemişlerdir. Onlar kendi iradeleriyle, diledikleri gibi hareket edebilselerdi, belki de, bir kısmı dünyaya bile gelmek istemeyecek, gelse de gitmek istemeyecekti.

    İsra Suresi, 85. ayetinde, "Ruh Allah'ın emrindendir" buyurulmaktadır. Ayet-i kerimede apaçık olarak, insan ruhunun, Allah'ın emrinden geldiği bildirilmektedir. Emr-i İlahi'den gelen bir ruha, hangi kuvvet tesir edebilir ve onda tasarruf sahibi olabilir?

    Yine pek çok ayetlerde, insan ruhunun, ölümden sonra da başıboş bırakılmadığı, ölümle birlikte muhasebesinin de başladığı beyan edilmektedir. Mesela, Mü'min Suresi, 46. ayette de, "Onlar (kabir içinde kıyamet gününe kadar) sabah ve akşam ateşe arzedileceklerdir" buyurulmaktadır. Bu ayette de açık olarak, kafirlerin kıyamet gününe kadar azap görecekleri bildirilmektedir. Nahl Suresi 32. ayette ise müminler hakkında şöyle buyurulmaktadır: "Bunlar (o kimselerdir ki) melekler ruhlarını en iyi halde alır. Ve onlara: 'Selam sizin üzerinize olsun. Yaptıklarınızın karşılığı olarak Cennet'e giriniz' derler."

    Ölümden sonraki haller ve kabir azabı hakkında Hazret-i Resulullah'ın (sav) pek çok hadisleri mevcuttur. Bunlardan birisinde şöyle buyurmaktadır:

    "Kabir (herkesin ameline göre) ya Cennet bahçelerinden bir bahçe, veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur."

    Demek oluyor ki, alemde, her mahluk gibi, ruh da, başıboş değildir. İnsanın ölümünden sonra ruhu, alem-i berzah denilen kabir aleminde daimi bir murakabe ve muhasebeye tabi tutulmakla, bir kahır veya taltife muhatap olmaktadır.

    Ayrıca, şunu da belirtelim ki, alem maddeye münhasır olmadığı gibi, ruh da, yalnız insana münhasır değildir. Ruhani alemler hadsizdir; o alemlerde yaşayan mahluklar da nihayetsizdir. Nitekim, meleklerin, cinlerin, şeytanların, kısacası ruhani varlıkların sayısını ancak Allah bilir.

    Şimdi, bu ruhani varlıkların, "ruh çağırma" iddiası ile irtibatlarının olup olmadığını kısaca tahlil edelim:

    Ruhani varlıkların en büyük taifesi meleklerdir. Melekler "Nurdan" yaratılmıştır. Melekler, Allah'a mutlak itaat ederler, zikir, tesbih, ibadet, marifet gibi vazifelerle meşgul olur, hiçbir surette asi olmazlar. O halde, medyumlara haber getirenler melekler olamazlar.

    İnsan ruhlarına gelince, bunlar dörde ayrılırlar

    1— Peygamberlerin ve Velilerin Ruhları.

    2— Şehitlerin Ruhları.

    Bu iki gurup ruhların medyumların ayağına gelmeyecekleri açıktır.

    3— Günahkar Mü'minlerin Ruhları:

    Bu ruhlar, Allah'a ve ahirete inandıkları halde, salih amel işlemeyerek, sefahete düşüp, günahlara daldıklarından, kabirlerinde azaba maruzdurlar. Bunların, medyumların ayağına gelmeleri hiç düşünülemez. Zira, kendi hesaplarını vermekle baş başadırlar.

    4— Kafirlerin Ruhları: Bu ruhlar da, kabirde daimi ve şiddetli bir azaba maruzdurlar. İlahi azaba muhatap olan bu ruhları, kim bırakır ki, gelsinler, masaları tıkırdatsınlar?

    Öyleyse, medyumların irtibat kurmaları neticesinde, gelip masaya vuranlar kimlerdir?

    Bu suale yeterli cevap verebilmek için insanların yaratılmaları ile ilgili hikmetler üzerinde biraz durmakta fayda vardır. İnsan suresinin 2. ayetinde mealen şöyle buyurulmaktadır: "Hakikat, biz insanı birbiriyle karışık bir damla sudan yarattık. Onu imtihan ediyoruz. Bu sebeple onu işitici ve görücü yaptık..."

    Ayetin mealinden açıkça anlaşıldığı üzere, insan bu dünyaya imtihan için gönderilmiştir. Dünya, onun önüne, bir müsabaka yeri olarak açılmıştır. Elmas gibi ruhların, kömür gibi ruhlardan ayrılmaları bu müsabakayı gerektirmektedir. Bu müsabakada iyilerle kötülerin birbirinden ayrılmaları, şeytanların yaratılmasını iktiza eder. Ta ki, şeytanlar beşere musallat olsun, iyilerle kötüler birbirlerinden ayrılsınlar.

    Nitekim, şeytanların hayırdan mahrum ve şer üzere yaratılmış mahluklar oldukları ve insanlara musallat olup, onları iğfal edecekleri Kur'an-ı Kerim'in A'raf suresinin 11-12. ayetlerinde, şöyle beyan buyurulmaktadır: "Andolsun sizi yarattık, sonra size suret verdik, sonra da meleklere, secde ediniz dedik. Hepsi secde ettiler. Yalnız iblis etmedi, o secde edenlerden olmadı. (Allahü Teala) dedi: 'Ben sana secde emretmiş iken seni alıkoyan nedir?' O da: 'Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın' dedi. (Allahü Teala): 'Öyleyse, oradan hemen in. Sana orada kibirlenmek gerekmez. Hemen çık, çünkü sen alçaklardansın' dedi. (O da): 'Bana dirilip kaldırılacakları güne kadar mühlet ver' dedi. (Hak Teala da): 'Sen mühlet verilmişlerdensin' dedi. (İblis), 'Öyle ise' dedi. 'Sen beni azgınlığa mahkum ettiğin için onları gözetlemek üzere Senin doğru yolunda oturacağım. Sonra, andolsun, onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından kendilerine geleceğim (musallat olacağım). Sen de onların çoğunu şükredici (kimse)ler bulmayacaksın.' Allah (cc) dedi ki: 'Zem ve tahkire uğramış ve kovulmuş olarak çık oradan. Yemin ederim ki, onlardan kim sana uyarsa Cehennemi bütün sizlerden dolduracağım.'"

    Ayet-i kerimede, iki nokta meselemizle yakından ilgilidir. Birincisi; şeytanların beşere musallat olmasına, ta kıyamete kadar müsaade edilip mühlet verilmesi; ikincisi ise, şeytanların insanlara, önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulabilmeleridir. Bunun için şeytanlar, daima insanların süfli ve hayvani arzularını işletmekte, onları aldatmakta, doğru yoldan saptırmaktadırlar. İğfal yollarından biri de, medyumları maskara olarak kullanmaları ve onlara yanlış haberler vererek beşeri ifsat etmeleridir.

    Bir ayet-i kerime de şöyle buyrulur:

    "Haber vereyim mi size, şeytanlar kimin üzerine inerler? Vebal yüklenici her bir sahtekar üzerine inerler. Onlar (Şeytanlara) kulak verirler ve ekseri yalan söylerler." (Şuara, 221-223)

    Evet, çağırıldığı zaman gelenler ve medyumların masalarına vurarak ses çıkaranlar, şeytanlar ile, cinnilerin fasık olan kısımlarıdır.

    Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şunları söylemektedir:

    "Bu mes'ele, felsefeden ve ecnebiden geldiği için ehl-i imana çok zararları olabilir. Ve çok su'-i istimalata menşe' olmakla beraber içinde bir doğru olsa on yalan karışıyor. Çünkü, doğruyu ve yalanı tefrik edecek bir mihenk, bir mikyas olmadığından ervah-ı habise ve şeytana yardım eden cinnilerin bu vesile ile hem onun ile meşgul olanların kalbine ve hem de İslamiyet'e zarar vermek ihtimali var. Çünkü maneviyat namına Hakaik-ı İslamiye'ye ve akide-i umumiyeye muhalif ihbarat oluyor. Ervah-ı habise iken kendilerini, ervah-ı tayyibe zannettirip belki, kendilerine bazı büyük veliler namını verip İslamiyet'in esasatına muhalif sözlerle zarar vermeye çalışabilirler. Hakikati tağyir edip, safdilleri tam aldatabilirler." (Nursi, Emirdağ Lahikası)

    Mevzu ile ilgili olarak, Mevlana'nın şu mısralarını da nakledelim:

    "Cin insana galip gelir ve ona musallat olursa, insandaki insanlık sıfatı kaybolur."
    "Her ne söylese, onu cin söylemiş olur. İster bu baştan, ister öbür baştan, hakikatte söz cinnindir."
    "Böyle bir zamanda insanın kendi benliği gitmiş, tamamiyle cin hakim olmuştur."

    Cinlerin insanlara musallat olmaları hususunda Ebu Hüreyre (ra) demiştir ki, "Nebiyy-i Ekrem (sav) bir gün buyurdu ki, 'Cin (taifesinden) bir ifrit dün gece namazımı bozdurmak için bana ansızın hücum etti. (Lakin) Allah (beni galip getirip) ona istediğimi yapmaya fırsat verdi. Sabah olunca hepiniz onu görüp seyredesiniz diye mescidin direklerinden birine bağlamak istedim. Fakat Süleyman bin Davud (as)'ın: 'Ya Rab, beni mağfiret et ve benden sonra kimseye nasib olmayacak bir mülkü, bana bağışla' demiş olduğu hatırıma geldi de ifriti köpek gibi kovdum."

    Babanzade, bu husustaki açıklamalarının ilk kısmında, mahlukat nevilerinin sayılarını bilmenin ancak Allah'a mahsus olduğunu ifade eder ve hayat sahibi mahlukların, yalnız insan ve hayvanlar olmadığını belirtir. Bu iki taife dışında, melek ve cin gibi latif mahlukların da bulunduğunu, Peygamberimizin ihbarı yanında, asfiyanın da şehadetlerini delil göstererek beyan eder ve şu bilgilere yer verir: "Cinler, insanlar gibi yeryüzünde yaşarlar. Kafir ve mü'minleri vardır. Değişik şekil ve kılıklara girebilirler. Melek ve cinlerin varlıkları Kur'an'ın beyanı ve Peygamberimizin ihbarıyla sabittir."

    Ahmed Naim Bey, medyumların, elleri değmeden, sandalyelerin havada dolaşmalarının ve fincanların masa üzerinde kıpırdanmalarının cin ve şeytanlar tarafından yapıldığını belirtmektedir.
    İnsan ruh ve cesetten meydana gelmiştir. Elektrikli aletler için cereyan ne ise, bedendeki azalar için de ruh odur. Sözgelimi bir ampulü parçaladığımızda ondaki cereyana bir zarar vermiş olamayız. Parçalanan ampul artık etrafı aydınlatamaz. Fakat onun parçalanması cereyanın varlığını ortadan kaldırmaz.

    Bu misal gibi, ölmüş insanların bedenleri zamanla dağılıp ortadan kaybolsa bile, onların ruhları müstakil olarak varlıklarını devam ettirirler. Zira, beden ruh ile ayakta durur. Fakat ruhun devam ve bekası bedene bağlı değildir.

    Bu durumda, "öldü" dediğimiz insanların sadece bedenleri ölmüştür. Ruhları ise "berzah alemi" denilen bir alemde hayatlarına devam etmektedirler. "Dünyanın eceli" demek olan Kıyamet kopuncaya kadar devam edecek bu alemdeki ruhlar, dünyada yaptıkları amellere göre "ya cennet bahçelerinden bir bahçede lezzet almakta, veya cehennem çukurlarından bir çukurda azap çekmektedir." (1)

    Acaba, ölmüş insanların ruhlarıyla temasa geçmek, onlardan bilgi almak mümkün müdür? Dünyanın diğer ucundaki insanlarla sesli veya görüntülü iletişim kurabildiğimiz gibi, "berzah alemi" ile de irtibat kurup, o alemin sakinleriyle görüşebilir miyiz?

    Bu tür sorular eskiden beri insanları meşgul etmiş, o alemle irtibata sevk etmiştir. Eskiden kahinler bunu gerçekleştirmeye çalışırken, günümüzde medyumlar aynı şeyi yapmaya çalışmaktadır. Özellikle sosyete çevrelerinde "ruh çağırmak" yaygın bir adet haline gelmiştir. Bu konuda, metafizik meseleleri derin bir vukufiyetle ele alan Bediüzzamanın şu tesbitlerini nakilde fayda görüyoruz:

    Bu mesele felsefeden ve ecnebiden geldiği için, ehl-i imana çok zararları olabilir. Ve çok su-i istimalata menşe olmakla beraber, içinde bir doğru olsa on yalan karışıyor. Çünkü, doğruyu ve yalanı ayırdedecek bir mihenk, bir ölçü olmadığından habis ruhlar ve şeytana yardım eden cinnîlerin, bu vesile ile, hem onun ile meşgul olanın kalbine ve hem de İslemiyete zarar vermek ihtimali var. Çünkü, maneviyat namına, İslâmî hakîkatlere ve genel inanca aykırı haber vermeler oluyor. Habis ruhlar iken, kendilerini temiz ruhlar zannettirip, belki kendilerine bazı büyük veliler namını verip İslamiyetin esaslarına aykırı sözlerle zarar vermeye çalışabilirler. Hakikatı değiştirip, saf gönüllüleri aldatabilirler. (2)

    Üstteki ifadelerden şu esasları çıkarmak mümkündür:
    1-Ruh çağırma olayı, bize dıştan girmiş bir olaydır. Kaynağı din değil, felsefedir.
    2-Kendilerini ölmüş bir insanın ruhu şeklinde takdim eden ruh çağırma celsesinin misafiri, gerçekten o kişinin ruhu olmayıp, ya habîs ruhlardan veya şeytana yardım eden cinlerden biridir.
    3-Celseye gelen meçhul misafir, gerçek dışı beyanlarla hem oradakilerin, hem de onlardan duyacak saf kişilerin inancına zarar verebilir. Mesela, kendini Mevlananın ruhu şeklinde takdîm eder. Sözüne itimadı sağlamak için, Mevlanadan bir-iki beyit de okuyabilir. Fakat daha sonra, İslâm dışı şeyleri Mevlananın sözleriymiş gibi takdîme ve telkîne çalışır.

    Bu meselede, şu nokta da çok mühimdir: Sadık rüyada, habis ruhlar ve şeytan, peygamber suretinde temessül edemez. Fakat ruh çağırmakta, habis ruhlar, belki Peygamberin lisanen ismini kendine takıp, sünnet-i seniyyeye ve şeriatın hükümlerine aykırı olarak konuşabilir. Eğer bu konuşması şeriatın hükümlerine ve sünnet-i seniyyeye muhalif ise, tam delildir ki, o konuşan temiz ruhlardan değildir. Mümin ve müslüman cinnî de değildir. Habis ruhlardan olup, bu şekilde taklit etmektedir. (3)

    Ruh çağırmanın bu tarz tehlikesine dikkat çeken Bediüzzaman, ruhlarla temasın nasıl olması gerektiğini de anlatır. Şöyle ki:
    "Şeytanları da Onun (Süleymanın) emrine bağlı kıldık. Onlardan kimi bina ustası, kimi de dalgıç idi. Diğerleri ise zincirlere vurulmuştu." (4)
    "Şeytanlardan da Onun (Süleyman) için dalgıçlık edenleri ve başka iş yapanları musahhar kıldık"(5) ayetleriyle Cenab-ı Hak bildiriyor ki: Yerin insandan sonra şuurlu olarak en mühim sakinleri olan cinler, insana hizmetkar olabilir. Onlarla temas edilebilir. Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbur olup, ister istemez hizmet edebilirler ki, Cenab-ı Hakk, emirlerine itaat eden bir kuluna, onları itaat ettirmiştir. Cenab-ı Hak, manen şu ayetin işari diliyle der ki: Ey insan! Bana itaat eden bir kuluma cin ve şeytanları ve şerirlerini itaat ettiriyorum. Sen de benim emrime itaat etsen, çok varlıklar, hatta cin ve şeytan dahi sana itat edebilirler.

    İşte insanlığın sanat ve fennin imtizacından süzülen maddî ve manevî fevkalade hassasiyetinden tezahür eden ispirtizma gibi, ruh çağırmak ve cinlerle haberleşmenin, şu ayet, en son sınırını çiziyor ve en faydalı suretlerini tayin ediyor ve ona yolu dahi açıyor. Fakat şimdiki gibi, bazen kendine ölüler namını veren cinlere ve şeytanlara ve habis ruhlara musahhar ve maskara olup oyuncak almak değil, belki Kuranın tılsımlarıyla onları itaat ettirmektir ve şerlerinden kurtulmaktır. (6)

    Hem, ruhların temessülüne işaret eden Hz. Süleymanın (a.s.), ifritleri celb ve teshirine dair ayetler; hem, "Ona (Meryeme) ruhumuzu (Hz. Cebraili) gönderdik de, kendisine düzgün bir insan şeklinde temessül etti"(7) gibi bazı ayetler, ruhanîlerin temessülüne işaret etmekle beraber, ruhların celbine dahi işaret ediyorlar. Fakat işaret olunan temiz ruhların celbi ise, medenîlerin yaptığı gibi, hezeliyat suretinde bazı oyuncaklara, o pek ciddi ve ciddi bir âlemde olan ruhlara hürmetsizlik edip, kendi yerine ve oyuncaklara celbetmek değil; belki ciddi olarak ve ciddi bir maksad için, Muhyiddin-i Arabî gibi zatlar ki, istediği vakit ruhlar ile görüşen bir kısım ehl-i velayet misüllü, onlara müncelip olup, münasebat peyda etmek ve onların yerine gidip âlemlerine bir derece yaklaşmakla ruhaniyetlerinden manevi istifade etmektir. (8)

    Demek ki Hz. Meryeme Hz. Cebrail bir insan şeklinde görüldüğü gibi, bunun benzeri başkaları için de mümkündür. Bu olaya, uzaktan yapılan bir yayının kendi televizyonumuzda izlenmesi misaliyle bakabiliriz. Ekranımıza yansıyan bir görüntü olduğu gibi, görülen ruh dahi, Onun zatı değil, temessülüdür.

    Bir kimse uyanıkken Hz. Peygamberin ruhaniyatının temessülüne mazhar olsa ve Onunla sohbet etse, o sohbette Resulullahın söylediklerinin durumu nedir ? Kişi, bunu başkalarına nakledip, buna göre hareket etmelerini söyleyebilir mi ?

    Hatıra gelebilecek böyle bir soruya, Bediüzzaman şu şekilde açıklık getirir: Nübüvvet hakîkatı velayetten ne derece yüksekse, ispirtizma vasıtasıyla veyahut terakkiyat-ı ruhiye cihetiyle mazhar olunan sohbet ve muhabere dahi, hiçbir cihette hakîki peygamberle muhabereye yetişemiyeceğinden, yeni ahkam-ı şeriyeye medar-ı ahkam olamaz. (9) Yani, böyle bir sohbet, yeni bir takım dini hükümlere medar olamaz. Zira, "Bugün dininizi tamamladım"(10) ayetinin hükmüyle, İslam Dini ondört asır evvel tamamlanmıştır.

    Böyle bir sohbet, ancak dinin hakikatlerinin bir mütalaa ve müzakeresi şeklinde olabilir. Sohbete mazhar kişi, elbette bunun neticesinde ruhen tefeyyüz edecek, marifet yönüyle inkişaf edecektir.

    Kanaatimizce, Bediüzzaman bu tarz sohbetlerin yabancısı değildir. Eserlerinde Üveysi bir şekilde Abdülkadir-i Geylanî, İmam- Gazali, Hz. Ali gibi zatlardan ders aldığını ifade etmiştir. (11)

    Şairler, hassas ruhlu kişiler olarak, ilhama açık insanlardır. Bu ilham Rahmani menşeli olabileceği gibi, şeytani kaynaklı da olabilir. Bunlardan birinin ruhlarla irtibatını örnek olarak vermek istiyoruz. Şöyle ki:
    Enis Behiç Koryürek, "beş hececiler" olarak anılan şairlerden biridir. 1949da vefat eden bu zat, önceleri ruha inanmazken, 1946da evinde yapılan bir ruh çağırma seansıyla dünyası değişir. Çedikçi Süleyman olduğunu söyleyen seansın misafiri, iki yıl boyunca seanslara devam eder. (12) Dediğine göre, h. 1112de Trabzonda vefat etmiş olan bu zat, Enis Behice eski devrin ifadesiyle bir takım şiirler yazdırır, hadisler verir, ayetler ezberletir. Farsça kıtalar söyler, bazı kehanetlerde bulunur. (13) Bu esrarlı misafir, önceleri Enis Behice tek tek harfleri söyler ve yazdırır. İleriki günlerde doğrudan doğruya Onun diliyle konuşur. Enis Behic, bunu şöyle ifade eder: " O sözler... Edası, musikisi, manası benim tarzımdan bambaşka olan, fakat bu başkalıkla beraber gene benden bir koku, bir gölge taşıyan o sözler... Evet, ömrümde hiç düşünmediğim ve söylemesini aklımdan hiç geçirmediğim o sözler, içimden, benim içerimin daha içerisinden birdenbire fışkırıp çağlayan bir su gibi, emeksiz, engelsiz akıyor, akıyordu... Bu adeta bir irtical mucizesiydi. (14)

    Enis Behiç, iki yıl devam eden bu sohbetlerde kendisine dikte ettirilen veya bizzat dilinden kaydedilen yazıları bir kitap halinde toplamıştır. Kitap, tasavvufi şiirler manzumesidir. Enis Behicin önceki eserlerinden üslub ve muhteva yönünden çok farklıdır.

    Aynı dönemlerdeki ruh çağırma seanslarının meşhur isimlerinden Bedri Ruhselmanın kitaplaşan seans notlarında ise, kayda değer bir bilgi görülmemektedir.

    Ruhselman, kendini ruh olarak takdim eden misafire gayb alemi ile ilgili çok şeyler sormuştur. Verilen cevaplar; desteksiz, İslâmî esaslara dayanmayan bir takım mücerred iddialardan ibarettir.

    Demek ki, ruhlarla temas mümkündür. Fakat, kendini ruh olarak takdim edenin, gerçekten o kişi olması lazım değildir. Gelen meçhul misafir, cinlerden biri veya habis ruhlardan biri olabilir. Arada söylediği bazı doğruları yem olarak kullanıp, bu arada çok yalanları kabul ettirebilir. Sözgelimi, faili mechul bir cinayetin katili sorulsa ve seansın misafiri bir isim verse, o kişiye hemen katil nazarıyla bakılamaz. Bu meselede, "Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse araştırın. Yoksa, bilmeyerek bir kavme sataşırsınız da, sonra yaptığınıza pişman olursunuz"(15) ayetinin verdiği ölçüyü unutmamak gerekir. Zira, insanların yalan haber getirmeleri görüldüğü gibi, aynı durum cinler için de geçerlidir.

    Kâmil müslümanlar, ruh çağırma seanslarıyla gayb âlemini tanımaya çalışmak yerine, Kuran vasıtasıyla o âlemi bilmeye gayret ederler. Zira Kuran, alem-i şehadette âlem-i gaybın lisanıdır. (16) Bu arada, kuvvetli bir rabıtayla, İslam büyüklerinin ruhaniyyatından istifadeye çalışırlar. Fakat, -hatta peygamberin ruhaniyyatıyla bile olsa- böyle bir sohbetin, hiç bir zaman yeni dini hükümlere medar olamıyacağının da farkındadırlar.

    Kaynaklar:
    1. Tirmizi, Sünen, Kıyamet, 26
    2. Said Nursi, Emirdağ Lahikası, s. 404
    3. Said Nursi, a.g.e, s. 405
    4. Sad, 37-38
    5. Enbiya, 82
    6. Said Nursi, Sözler, s. 240
    7. Meryem, 17
    8. Said Nursi, Sözler, s. 241
    9. Said Nursi, Emirdağ Lahikası, s. 404-405
    10. Maide, 3
    11. Bkz. Said Nursi, Emirdağ Lahikası s. 64; Lemalar (osm). s. 863-864
    12. Hekimoğlu İsmail ve H. Hüseyin Korkmaz, İlimler ve Yorumlar, s. 420-422
    13. Sinan Onbulak, Ruh ve Ruhlar Alemi, s. 4
    14. Enis Behiç Koryürek, Varidat-ı Süleymaniye, s. 7
    15. Hucurat, 6
    16. Said Nursi, Sözler, s. 339

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet






+ Yorum Gönder