Konusunu Oylayın.: Peygamberimiz ile ilgili şiirler dursun ali erzincanlı

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 25 kişi
Peygamberimiz ile ilgili şiirler dursun ali erzincanlı
  1. 25.Mart.2013, 08:47
    1
    Misafir

    Peygamberimiz ile ilgili şiirler dursun ali erzincanlı






    Peygamberimiz ile ilgili şiirler dursun ali erzincanlı Mumsema Peygamberimiz ile ilgili şiirler dursun ali erzincanlı şiirini paylaşabilir misiniz ?


  2. 25.Mart.2013, 08:47
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    Peygamberimiz ile ilgili şiirler dursun ali erzincanlı şiirini paylaşabilir misiniz ?


    Benzer Konular

    - Said Nursi'nin Duası(Dursun Ali Erzincanlı)

    - Dursun ali erzincanlı naat

    - Ali dursun erzincanlı siirleri

    - Ben, böyle olmamalıydım Dursun Ali Erzincanlı

    - Yolcu Dursun Ali Erzincanlı

  3. 26.Mart.2013, 17:40
    2
    jerusselam
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 25.Şubat.2013
    Üye No: 100353
    Mesaj Sayısı: 4,172
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 42

    Cevap: peygamberimiz ile ilgili şiirler dursun ali erzincanlı




    Dursun Ali Erzincanlı-Peygamber şiirleri

    Uhud

    Günlerden cuma...
    Uhut'a gelenler var.
    Medine yolu toz duman...
    Uhut'a gelenler var.
    Bir dağılsa da şu hava,
    Görsek Medine-i Münevvere'den Uhut'a gelenleri.
    Bir görsek Allah Rasulü'nü
    Ve eroğlu erleri...
    Bakın göründüler işte;
    Atının üzerinde evrenin efendisi!
    Cihanın gözbebeği!
    Uhut'un sevgilisi!
    Sağında ve solunda ashab-ı güzin
    Önündeyse iki üveyk yürüyor;
    Biri Sad bin Muaz,
    Diğeri Sad bin Übade.
    Allah'ım bu ne edep
    Atlarının bile başı yerde...
    Bakın şu iki gence!
    İkisi de onbeşinde...
    Şu kısa boylu olanı Rafi' bin Hadic!
    Parmaklarının ucuna basıyor ki
    Boyu uzun görünsün!
    İyi ok attığı söylenince
    İzin veriyor efendimiz.
    Diğer gençse Semüre bin Cündüp...
    Ağlayarak peygamberinin yanına gidiyor.
    Ya rasulallah! diyor,
    Rafi'ye izin verdiniz. Bana niye izin yok?
    Ben rafi'yi güreşte yeniyorum.
    Efendimiz tebessüm buyuruyorlar.
    Ve bu iki ana kuzusuna güreş tutturuyorlar.
    Semüre Rafi'yi yenince güreşte,
    Fahr-i kainat ona da izin veriyor.
    Günlerden cumartesi...
    Uhud'a gelenler var.
    İşte Ayneyn Tepesi-Okçular Tepesi-
    Başlarında Abdullah bin Cübeyr
    Sultanı dinliyorlar.
    Düşmanı yendiğimzi görsenizde
    Size haber vermedikçe, adam göndermedikçe
    Yerlerinizden ASLA ayrılmayın!
    Kuşların cesetlerimizi kapıştıklarını görseniz dahi
    Ben size adam göndermedikçe
    Yerlerinizden asla ayrılmayın!
    İki ordu da hazır...
    İki ordu da harp nizamında...
    Ve Uhud'un kalp atışları dışında yeryüzü nefes bile almıyor!
    Sessizliği bozan Kureyş'in Sancaktarı'dır.
    Söylediği her söz küfür kokulu...
    Benimle çarpışmaya er meydanına kim çıkar!
    Bu bir meydan okumadır.
    Cevapsa bir çift ayak sesi...
    Gözler Uhud toprağında yürüyen bu ayaklarda...
    Kime ait bu adımlar ki bastığı toprak 'ALLAH' diyor!
    Ve Esedullah namıyla Hz. Ali(R.A.) yürüyor.
    Birkaç saniye, bir tek hamle...
    ALLAH'ın(C.C.) Arslanı dimdik ayakta
    Kureyş'in sancağı ise yerde...
    Ardından bir başkası yükseltiyor sancağı
    Ama bilmiyor ki bu defa kim var Uhud meydanında
    Gökyüzünde yıldırımlar
    Yeryüzünde Hamza var.
    Asıl şimdi başladı Uhud'un türküsü.
    Tam üç katı düşmanla Peygamber(A.S.M) ordusu
    Göz göze ve diş dişe.
    Uhud'da yiğitler var.
    İşte: Ebu Lücane...
    Kılıcın üzerinde bir yazı
    Korkaklıkta ar
    İlerlemekte şeref var!
    İşte: Musab bin Umeyr...
    Zırhını giyinince
    Nasılda Peygamber'e(A.S.M.) benziyor.
    Ve döne döne savaşan Hz. Hamza...
    Ben Allah'ın(C.C.) Arslanı'yım diyor!
    Ebu Katade'ye bakın.
    Bakın bir ok fırlıyor müşrik yayından
    Bir havayı yara yara geliyor.
    Hedefte Rasulullah(A.S.M.) var.
    İşte: Ebu Katade...
    Okun Fahr-i Kainat'a(A.S.M) doğru gittiğini görünce
    ALLAH'ı(C.C.) andı önce
    Ve uzattı başını!
    Ok Katade'nin gözüne saplandı.
    Uhud'da yiğitler var...
    Şirk ordusunu bozguna uğratan...
    Ömer bin Hattab'a bakın
    Gözleri çakmak çakmak...
    Ama telaş var yüzünde Hz. Ömer'in(R.A.)
    Bu ne hal ey Ömer...
    Düşman hüsran yaşarken
    Zafer kaznılmışken
    Bu ne hal ey koca Ömer!
    Niçin okçular tepesine bakıyorsun?
    Neler oluyor orda?
    Niye iniyor okçular Ayneyn Tepesi'nden?
    Allah Rasulü(A.S.M) haber vermeden niye iniyorlar?
    Ey Abdullah bin Cübeyr!
    Durdursana okçuları!
    Durun, Allah(C.C.) aşkına durun!
    Arkanızdan düşman geliyor, inmeyin yerinizden.
    Sahabe sendeliyor inmeyin yerinizden.
    Kainat yalvarıyor inmeyin!
    Sultanlar Sultanı'nı(A.S.M) incitecekler, inmeyin!

    Peygamber(A.S.M) ordusu iki ateş arasında...
    Efendimizin(A.S.M) etrafında on beş sahabe...
    Bakın, mübarek elleri Rasulullah'ın(A.S.M.)
    Yüzüne kapanıyor!
    Kainatın affı için semaya kalkan eller
    Şimdi kan içinde!
    Yetiş Ey Ebu Ubeyde!
    Nur saçan yüz kan içinde!

    Zaman donuyor sanki,
    Ve dudaklarının arasından birşey düşüyor.
    Kıpkırmızı bir yakut gibi
    Peygamberin(A.S.M.) mübarek dişi!
    Uhud Dağı'nı bir titreme alıyor.
    Zaman donuyor sanki,
    Ve gökler yırtılıyor!
    Uhud Dağı'nı bir titreme alıyor!
    Kimse Uhud'a ilişmesin.
    Çünkü bir ses geliyor altı yerden!
    Muhammed'in(A.S.M.) dişi yere düşmesin!
    Ve Cibril-i Emin yaratıldığı günden beri,
    En hızlı inişiyle iniyor!
    Çünkü altı yönden bir ses geliyor!
    Yere düşmesin Muhammed'in(A.S.M.) dişi!

    Kara bulutlar çöktü Uhud'a!
    Bir ses ortalığı velveleye verdi:
    Muhammed(A.S.M.) öldürüldü!
    Muhammed(A.S.M.) öldürüldü!
    'Eğer O(A.S.M.) öldürüldüyse ben niye yaşıyorum! '
    Diyen Enes bin Nad atıdı küfrün alevleri arasına!
    Artık yaşlı gözler Sevgili'yi(A.S.M.) arıyor.
    Kab bin Malik Hz. sesi duyuldu:
    'Rasuluh(A.S.M) yaşıyor,
    Allah(C.C.) 'ın Rasulü(A.S.M.) yaşıyor,
    Onu(A.S.M.) miğferinin arasından ışıl ışıl parlayan gözlerinden tanıdım.
    Habibullah(A.S.M.) yaşıyor.
    Onu(A.S.M.) şefkat dolu gözlerinden tanıdım.'

    Ashab-ı Güzin'in sevincine bir bakın!
    Uhud'un sevincine bir bakın!
    Hz.Hamza duydu ya bu yeter!
    Rasulullah(A.S.M.) yaşıyor ya bu yeter!
    Yine daldı Hamza Kureyş'in dalgalarına!
    Ama savaşırken bir ara sendeledi Hamza.
    Ve boşlukta bir mızrak belirdi.
    Ey Hamza! Uhud'u her anışımızda kaç mü'min girmek ister mızrakla senin arana?
    Kaç mü'min keşke ben öleydim, keşke mızrak benim sineme saplansaydı der?
    Ama Şehidlerin Seyyidi sensin!
    Şehidlerin Efendisi sensin!
    Uhud'da şehidler var...
    Şehidlerin Seyyidi Hamza var Uhud'da!
    Rasul-i Zişan'ın(A.S.M.) gözlerinden boşalan yaş,
    Hamza'yı yıkar gibiydi!
    Fahr-i Kainat(A.S.M.) hiç bu kadar elem duymamıştı!
    Hiç bu kadar üzülmemişti!
    Ve amcasına hiç böyle seslenmemişti:
    'Ey Rasulullah'ın(A.S.M) amcası Hamza;
    Ey Allah(C.C.) 'ın ve Rasulü'nün(A.S.M) Arslanı Hamza;
    Ey hayırlar işleyen Hamza;
    Ey Rasulullah'a(A.S.M) koruyucu olan Hamza;
    Allah(C.C.) sana rahmet etsin!
    Eğer senden sonra yas tutmak gerekseydi;
    Sevinmeyi bırakıp sana yas tutardım! '
    Ve bir ayet yankılanıyor Ahzab dağında:
    (Bismillahirrahmanirrahim-Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla!)
    'Mü'minlerden öyle yiğitler vardır ki,
    Onlar Allah(C.C.) 'a verdikleri sözde sadakat gösterdiler.
    Onlardan bazıları şehid oluncaya kadar
    çarpışacağına dair yaptığı adağını yerine getirdi.
    Kimisi de şehid olmayı bekliyor.
    Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler.'

    Dursun Ali Erzincanlı



    Sen Yoktun

    Sen yoktun...
    Hz dem'deydi nurun
    Önce cenneti,
    Sonra yeryüzünü şereflendirdin.
    dem nuruna affedildi
    Arafat bu affa şâhitti

    Sen yoktun
    Nuh'un gemisindeydi Nurun...
    Dalgalar yeryüzünü boğarken
    Taprağın bağrındaki su
    Gökyüzüyle buluşurken
    Ve bu bir ilahi azap derken,
    Allah nurunu taşıdı binbir sebeple
    Tûfan, nurunu selamladı edeple...

    Sen yoktun...
    Hz.İsmail'in alnındaydı Nurun
    İbrahimî bir dua yükseldi kimsesiz çöllerden
    " Rabbimizdedi,
    " Onlara kendi içlerinden
    Senin ayetlerini okuyacak
    Kitap ve hikmeti öğretecek onlara,
    Onları temizleyecek bir elçi gönder,
    Amin dedi on sekiz bin âlem
    Nurunla aydınlanan minicik ellerini semaya kaldırarak
    Amin dedi İsmail.
    Hira Nur dağı amin diyerek ayağa kalktı
    Medine'den adı Uhud olan bir amin yankılandı sevr dağında.

    Sen yoktun...
    Hz.İsa " Ahmeddiye muştuladı seni
    Alemlerin efendisi diye sana seslendi.
    Artık ben sizinle çok söyleşmem, dedi havarilerine..
    Çünkü bu âlemin reisi geliyor...
    Bekleyin Ahmed geliyor.
    Kainata rahmet geliyor.
    Havarilerin yüzünü okşayan,
    Ölüleri dirilten bir nefes oldun
    Ama sen yoktun...


    Sen yoktun Sultânım,
    Hz. Abdullah'ın alnındaydı Nurun
    Başı eğik gezerdi mazlum
    Huteyle göklerden seni sorardı
    Varaka seni arardı semada
    Anneler kız çocuklarını hep ağlayarak sevdiler.
    Ağlayarak süslediler ölüme...
    Ağlayarak hadi dayına gidiyorsun dediler.
    Sen yokken,
    Canlı canlı toprağa gömülmenin adıydı dayıya gitmek.
    Anne yüreğinin çıldırtan çaresizliğiydi.
    Ve yavrusunun ölüme gidişini seyretmesiydi...
    En son çocuk atılırken çukura
    Annesinin suretinde bir melek tuttu onu
    Ve tebessüm ederek hira nur dağını gösterdi.
    Melekler süslüyordu hirâyı.
    Efendisine hazırlanıyordu cebel-i nur,
    Efendisine hazırlanıyordu mekke.
    lem Efendisine hazırlanıyordu
    Kainatın gözü Hz. Aminedeydi.
    Toprak yalvarıyordu rabbine,
    Allahım gönder artık diyordu.
    Gel diye ağlıyordu mazlumlar, gözleri semada


    Ve bir gelişin vardı ya rasulallah,
    Bir inişin vardı yer yüzüne...
    Önünde cebrail!
    Ardında yalın kılıç melekler!
    Bir inişin vardı yer yüzüne...
    Yetimler en huzurlu geceyi geçirdi belki de
    Öksüzler annelerine sarıldı doya doya.

    Sonra bir sessizlik kapladı seher vaktini.
    Herşey sus pus olmuştu.
    Hadi diyordu yıldızlar, Hadi diyordu ay!
    Kainat bir isim duymak istiyordu.
    Ve bir ses yükseldi mine'nin evinden;
    Muhammed!
    Karanlıklar aydınlığa bıraktı yerini.
    Muhammed!
    Melekler öptü o nurdan ellerini.
    Muhammed!
    Seni yaratan Allah'a kurbânız ey dürri yekta!
    Sana o adı veren rahmana kurbanız


    Artık sen vardın
    Susuz topraklara rahmet indi seninle
    Annenden sonra anne halime sevindi seninle
    Yağmura mı ihtiyaç var?
    Kaldır şehadet parmağını,
    Yağmurları salsın Allah.
    Sonra tut ağacın yaprağını,
    Köklerini çıkarttırıp yanında yürütsün Allah.
    Yeterki sen iste,
    Sen iste yarasulallah
    Deki ben kimim?
    Dağlar, taşlar dile gelsin,
    Dilsiz çocuklar ellerinden tutup,
    Ente Rasulullah desin.

    Sen vardın
    Bedir kârdı,
    Uhut dardı
    Hendek yârdı.
    Yiğitlerin vardı.
    Ölmek için yarışan yiğitler...


    Hele bir enesin vardı senin.
    Enes bin malik...
    Uhut'ta öldüğünü duyunca arkadaşlarına,
    Niye burada oturuyorsunuz diye sormuştu.
    Onlar da
    " Allah'ın Rasulü öldürülmüş deyince
    Enes kükremiş:
    " Peki o öldükten sonra yaşayıp da ne yapacaksınız?
    Kalkın ve O'nun gibi ölün! Demişti.
    Ve savaşın en yoğun olduğu yerde şehit düşmüştü.
    Hem de ne şehit ey nebi!
    Vücudu yaralardan tanınmaz haldeydi.
    Kızkardeşi ancak parmaklarından tanıdı onu...

    Musab Bin Umeyr'in vardı senin.
    Uhut'ta sancağını taşıyan.
    Öyle bir aşkla sana bağlıydı ki
    Allah o gün melekleri Musab'ın suretinde indirdi.

    Ebu hureyren vardı...
    Acıkınca mescidin önünde durur sana bakardı.
    Sen anlardın,


    Ya Ebâhir gel! Derdin.
    Ve sen gittin...
    Bir gidişle gittin
    Ardında hüznün kaldı.
    Hasretin kaldı göklerde.
    Bilal ezan okuyamaz oldu
    Ne zaman teşebbüs etse
    Muhammed rasulullah demeye
    Dizleri üstüne çöker, kendinden geçerdi.

    Sonra günler ay,
    Aylar yıl oldu.
    Ve asırlar oldu
    Sensizliğe açtık gözlerimizi.
    Ama sen bırakmazsın bizi.
    Sen varsın ey şehitlerin sultanı
    Sen varsın!
    Bir şehit bile ölmezken
    Sana nasıl yok deriz.
    Ebutalip şama giderken devesinin önüne geçip
    Beni burda kime bırakıp gidiyorsun demiştin.
    Ne anam var ne babam...
    Ebutalip bırakmamıştı bu yüzden.


    Sensizliğin ızdırabıyla inleyen ümmetini kime bırakıp gidiyorsun Ya Rasûlallah!
    Bırakma bizi ki; Allah;
    Sen onların içindeyken onlara azab edecek değiliz buyuruyor.
    Bırakma bizi!
    Hayatı seninle öğretti Rahman.
    Kulluğu seninle tanıdık.
    Duayı senden öğrendik sevgili!
    Hz Ömer umre için senden izin isteyince,
    " Kardeşcikdedin ona,
    Kardeşcik, duanda bana da yer ayırır mısın?
    Bizler Ömer değiliz ama
    Bütün dualarımız senin için

    Ey Rabbimiz!
    Rasulünü anışımızdan haberdar et!
    O'na binler salat, binler selam!
    Habibine Makam-ı Mahmut'u ver
    O'na vesileyi lutfet.
    O'nu refik-i lâya yükselt
    Bizi de affet
    O'nun hatrına affet
    Zatının hatrına Affet.

    Dursun Ali Erzincanlı



    40 Yaşındasın
    ahmetini umarak
    Günahkar bir dille;
    Allah Azze ve Celle
    Mekkenin Fethi

    Her şey bir şiirle başladı.
    Peygamber huzurunda okunan bir şiirle…
    Kızgın kum fırtınalarından,
    Adem vadisinden kopup gelen bir şairle…
    Ardında kırk süvari,
    Ve alev alev yanan gözlerinde ihanet haberleri.
    Bu şair, huzaa kabilesinden Amr bin Salim'di.
    En üst perdeden okudu şiirini,
    Ve gözlerini kırpmadan dinledi Nebi;

    " Kureyşîler sana verdikleri sözde durmadılar,
    Hudeybiye'de seninle yaptıkları misakı bozdular.
    Bizi Vetir'de,
    Kendi yurdumuzda gafil avladılar.
    Benim kimseyi yardıma çağırmayacağımı,
    Çağıramayacağımı sandılar."

    Dedi ve durdu.
    Şair ağlıyordu.
    Peygambere çevrildi tüm gözler
    Ve o an tutuldu nefesler.
    Sahabenin başları yere değiyordu,
    Çünkü mübarek alınlarındaki damar belli oluyor,
    Peygamber celalleniyordu.

    " Ey Nebi!
    Allah'ın kullarını yardıma çağır,
    İçlerinde Allahın Rasulü de olsun
    Yapılan zulme, öfkesinden renkten renge girsin,
    Ve büyük bir ordunun başına geçip,
    Denizler gibi köpürerek akıp gelsin."

    Şiir bitmişti,
    Şair de bitmişti.
    Gözler hâlâ peygamberdeydi,
    Allahın râsûlü, ridasını toplayıp ayağa kalktı!
    Ve sahabe ayağa kalktı.
    Şimdi konuşan peygamberdi;

    " Eğer kendime yardım ettiğim şeylerle
    Huzaalara yardım etmezsem,
    Ben de yardım görmeyeyim.
    Varlığım kudret elinde olan Allah'a andolsun ki,
    Kendimi ve ev halkımı koruduğum gibi,
    Bunları da koruyacağım.
    Şimdi haber salın yeryüzüne!
    Allah'a ve Ahiret gününe iman edenler Medine'de toplansın."
    Medine dağlarında savaşın ritmi,
    Sokaklarında peygamber sessizliği…
    Konuşmuyor nebi
    Hane-i saadet'te kılıçlar bileniyor
    Hane-i Saadet'te zırhlar temizleniyor
    Ve şehirlerin anası gülüyor.
    Mekke-i mükerreme uzaktan gülüyor.

    Gül ey Mekke! Gün senin günündür
    Gün senin fetih günündür.
    Gül ki, bu dönüş sanadır.
    Baksana,
    Dün bağrından koparılan yiğitler dönüyor sana
    Erak topraklarını savuran rüzgar dönüyor önce
    Ardından büyük bir birlik;
    Başlarında Halid bin Velid!
    Arkadan ey Mekke!
    Senin topraklarında yaşarken
    Rabbim Allah'tır dedi diye sövülen,
    İşkence gören,
    Her tarafı kıpkızıl kurban taşları gibi
    Kan içinde kalan muhacirler geliyor.
    En önde Zübeyr bin Avvâm geliyor
    Hani sekiz yaşında müslüman olan
    Hani onbeş yaşında senden koparılan
    Amcası onu bir hasıra sarmıştı hani
    Ateş dumanına tutmuştu
    Küfre dönsün diye.
    Ama o dönmedi küfre
    Ve peygamber yıldızlarından biri olarak
    En önde sana dönüyor ey Mekke!
    Sonra bir bölük halinde Beni gıfarlar geliyor!
    Bayrakları Ebu Zer Gıfari'nin elinde…
    Şu müslüman oluşunu Kâbede ilan edince
    Bayılana kadar dövülen Ebu Zer geliyor.
    Eslemler geliyor bölük halinde
    Müzeyneler bin kişilik alayla geçerken çölden
    Tekbir sesleri geliyor göklerden
    Ey Mekke başka kimi bekliyorsun söyle!
    Hz.Hamza'yı mı?
    Musab bin umeyr'i mi?
    Onlar,
    Şehitler ordusuyla tebessüm ediyorlar sana
    Ve baksana
    Gözleri ışıl ışıl
    sana yaklaşan ve tozu dumana katan
    bir alayı seyrediyorlar
    Kapkara bir taşlığı andıran bu alay da kim
    Bir hareketlilik semada…
    Bunlar ölüme susamış savaş erleri Ensâr!
    Ve en ortada simsiyah sarığıyla Yâr!
    O an Peygamberler ayakta,
    Melekler ayakta
    Şehitler ayakta…
    Ey Mekke Kalkabilirsen sen de kalk
    Çünkü gönüllere safâ geliyor
    Hazreti Muhammed Mustafa! geliyor

    —–
    Sekiz yıl geçti aradan
    Sensiz tam sekiz yıl geçti…
    Gittiğin gece
    Uzaktan dönüp Kâbe'ye bakınca;
    " Mekke!demiştin,
    " Sen benim için bütün dünyadan daha değerlisin
    ama senin insanların beni rahat bırakmıyor"
    deyip gitmiştin.
    Yıldızlar da seninle birlikte gitmişti.
    Kapkaranlık geceler kalmıştı ardında.
    Mekke öksüz kalmıştı.
    Ve Mekke çocukları…
    Çocuklar hep
    Sümeyye'nin toprağa düştüğü yerde oynadı,
    Habbâb bin Eret'in ateşe atıldığı yerde oynadı
    Hane-i Saadetin üzerinde
    Sevr mağarasından kalma güvercinler bekledi seni .
    Kâbe-i Muazzama'da namaz kılışını özleyen Hârem,
    Haticetül Kübrâ'nın hatıraları,
    O gül kokuna hasret kalan sokaklar bekledi seni.
    Şimdi Kasva'dan inmez misin Ya Rasulallah!
    İnmez misin ki,
    Ayaklarından öpsün mekke toprakları
    Ve kaldırmaz mısın başını ki
    Nur çehreni seyretsin âlem

    İşte Rasulullah'ın nur yüzü göründü.
    İşte Rasulullah bakıyor.
    Başında yemen işi simsiyah bir sarık.
    O Alnındaki nura kurban olalım.
    Rasulullah Kâbe'ye bakıyor.
    Ve işaret ediyor Hz. Bilâl'e…
    Bilâl, Kabe-i Muazzamâ'nın üzerinde…
    Şimdi Bilâli dinlesin yer ve gök.

    Dursun Ali Erzincanlı


    Ya Rasulallah,
    lemlere rahmet hayatın geçiyor kalbimizden,
    Kalbimizden seyrediyoruz seni.
    İşte
    Bir yaşındasın,
    Beni Sa'd yurdundasın
    Sana süt anne olmadı kadınlar
    Bu yüzden dargın bulutlar
    Bir damla yağmur indirmiyor
    Kıtlık hüküm sürüyor Beni Sa'd yurdunda
    Minicik bir bulut var gökyüzünde
    Sana aşık...
    Ayrılmıyor başucundan
    Ve insanlar yağmur duasında...
    Hz.Halime kucağına alıyor seni
    Yüzünde bir gölgelik...Seni güneşten korumak için
    Oysa minicik bulut gökyüzünde
    Sana meftun, sana kilitli...
    Ve dua eden rahibin kucağındasın
    Dünyalar güzeli gözlerine bakıyor rahip
    Kıtlığı da unutuyor, yağmuru da, duayı da
    Ama sen unutmuyorsun
    Uğruna canlarımız feda o gözlerinle gökyüzüne bakıyorsun
    O minicik bulut ilişiyor bakışlarına
    Büyüyor, büyüyor...
    Sonra nazlı, nazlı yağmur damlaları iniyor buluttan
    Fakat çoğusu bilmiyor yağmurun geliş sebebini
    Çoğusu bilmiyor seni...

    Altı yaşındasın
    Medine-i Münevvere yolundasın
    Yanında aziz annen ve Ümmü Eymen
    Yetimliğini hissediyorsun baba kabristanında
    Sonra yolda, Ebva'da öksüzlük karşılıyor seni
    Mekke'ye annesiz giriyorsun
    Abdulmuttalip bir başka seviyor seni
    Ebu Talip bir başka seviyor

    Ya Rasulallah
    Mekke çocukları annelerine seslenirler miydi senin yanında
    Onlar anne deyince sen yere mi bakardın
    Mekke rüzgarları kaç gece gözyaşlarını taşıdı Ebva'ya
    Kaç gece anne diye hıçkırdın
    Efendim!
    Senin yerine de anne dedik annemize
    Senin yerine de baba dedik

    Yirmi beş yaşındasın
    Ve bambaşkasın
    Kimse sana denk değil
    Şefkat yayıyor kokun
    Güven veriyor sesin
    Sen Muhammed-ül Emin' sin

    Otuz üç yaşındasın
    Dalga dalga rahmet var

    Otuz beş yaşındasın
    Hadi gel bekletme yar
    İniltiler çalıyor kapısını göklerin
    Hadi gel bekletme yar
    Sinesi çatlayacak Rasul bekleyenlerin...
    Hadi gel ey Yâr!
    Nurdağına davet var

    İşte
    Kırk yaşındasın
    Hira Nur dağındasın
    Cibril iniyor göklerden
    Ve nokta nokta her yerden salat, selam yükseliyor
    Sen kâinatın yüreğinden hasretle kopan ' Ah! ' sın
    Karanlık gecelerimize sabahsın
    Sen Nebiyullahsın
    Sen Habibullahsın
    Sen Rasulullahsın

    Niye incittilerki seni sultanım
    Niye işkence yaptılarki sana
    Ebu Talip öldü diye mi bu pervasızca saldırılar
    Himayesiz kaldın diye mi
    Kabe'deki ağlayışın geliyor gözümüzün önüne
    ' Amca yokluğunu ne çabuk hissettirdin ' diyişin
    Haremde namaz kılışın geliyor aklımıza
    Başına pislikler saçılıyor
    Başlar feda o mübarek başına
    Nasipsizler sana bakıp nasıl da gülüyorlar
    Biri koşuyor Mekke sokaklarından sana doğru
    Biri koşuyor ama sanki yere inmiş Arş-ı la
    ' Bu koşan kimdir ' diye bir soru dolaşıyor boşlukta
    Bu koşan kim?
    Ve cevap veriyor biri:
    Muhammed' in kızı Fatımatüz-Zehra
    Velilerin anası...
    Yüzünü gözünü siliyor biricik kızın
    Sana yeryüzünde en çok benzeyen
    Gülmesi sen, ağlaması sen
    ' Ağlama kızım ' diyişin geliyor aklımıza
    Niye çıkardılar ki yurdundan seni
    Himayesiz kaldın diye mi
    Onlar bilmiyorlar mıydı seni himaye edeni
    Seni yetim bulup barındıranı
    Seni alemlere rahmet kılanı
    Onlar deli diyorlardı sana, sen susuyordun
    Mecnun diyorlardı, şair diyorlardı, sen susuyordun
    'Seni bizim elimizden kim kurtaracak' diyorlardı
    Sen,
    Sen ' Allah! ' diyordun
    Allah Azze ve Celle
    Semayı haşyet kaplıyordu
    Sen ' Allah! ' diyordun
    Arş-ı la titriyordu
    Bedir' de ' Allah! ' diyordun
    Üç bin melek iniyordu alaca atlarda
    Yüz yirmi beş bin sahabi:
    ' Anam babam sana feda olsun ' diyordu

    Ya Rasulallah
    Medine-i Münevvere sokaklarında yürüyordun
    Neccar Oğulları'nın küçük kızları seni görünce
    Sevinçten ne yapacaklarını bilememişlerdi
    ' Beni seviyor musunuz ' diye sormuştun onlara
    ' Seni çok seviyoruz Ya Habiballah ' demişlerdi
    Sen de:
    ' Allah biliyor ki ben de sizi çok seviyorum' demiştin
    Bu gün yaşayan gençler var
    Neccar Oğulları'nın kızları diğil belki
    Ama seni onlar da çok seviyor
    Gözyaşlarından belli ki seni canlarından çok seviyorlar
    Senden başka kimseleri yok
    Allah biliyor ki sen onları da çok seviyorsun

    Altmış üç yaşındasın
    Refik-i la duasındasın
    Senin için siyah yünden çizgili bir cüppe dokunmuştu
    Kenarları beyazdı
    Onu giyerek ashabının yanına çıkmıştın
    Ve mübarek ellerini dizine vurarak:
    ' Görüyor musunuz ne kadar güzel ' demiştin
    Meclisinde bulunan biri sana seslenmişti:
    ' Anam babam sana feda olsun ya Rasulallah, onu bana ver '
    Niye istemişti ki senden sevdiğini bile bile
    İstendiğinde katiyyen ' hayır ' demediğini bile bile
    ' Peki ' dedin o zata
    Ve sen yine yamalı, eski cübbeni giydin
    Dostuna kavuşmana bir hafta kalmıştı
    Aynı cübbeden yine yine diktirdiler
    Ama giyinmek nasip olmadı
    Haberler uçurmuştun Ebu Hureyre' nin diliyle:
    ' Benden sonra öyle kimseler gelecek ki, keşke peygamberi görseydik de ne malımız ne de evladımız olsaydı diyecekler '
    Ve Hz. Enes ile paylaşmıştın özlemini
    ' Beni görmedikleri halde bana iman eden kardeşlerimi görmeyi çok isterdim'
    Sultanım!
    Ey Medine minberinde ' ümmeti, ümmeti ' diye hüznü giyen sevgili
    Ey Mekke mihrabında alemler hesabına ' Allah! ' diyen sevgili
    Bize lütfu ilahi bahşedilen kapına diz çöktük, bey' at ettik
    Rabbinden bize ne getirdi isen amenna
    Duyduk, itaat ettik

    Ya Rasulallah
    Sen hâlâ kırk yaşındasın
    Ve hâlâ ümmetinin başındasın...
    Dursun Ali Erzincanlı
    Ben Böyle Olmamalıydım

    Ben, böyle olmamalıydım
    İsmini duyunca, boynum düşmeliydi omzuma.
    İçime bir ateş düşmeliydi
    Ayaklarımın feri kesilmeliydi.
    Kendimden geçmeliydim sonra...
    Adını sayıklamalıydım, adımı unuttuğumda
    Ama bunu kimse duymamalıydı,
    Seni, mahşere kadar saklamalıydım.
    Ben böyle olmamalıydım
    Nisan akşamlarını ıslatırken yağmur
    Bahar, şarkılarını söylerken karanlığa
    Çalan her kapıya `sensin` diye koşmalıydım.
    Ayak sesleri gelmeliydi uzaktan
    Ben hep sana yormalıydım.
    Gece yıldızlarını serpince göre
    Seni görmek için uyumalıydım.
    Şarkılar kime söylenirse söylensin
    Sana diye dinlemeliydim.
    Türküler dolmalıydı odama,
    Ben bir selvi boylu yârdan ayrıldım deyince bir ses
    Selvi boylu yâr sen olmalıydın
    Kömür gözlüm ateşine düşeli
    Senin için söylenmiş söz olmalıydı.
    Bir mey yokluğuna ağlamalıydı delice
    Bir keman, incecik çığlık olmalıydı
    Ama bunu kimse bilmemeliydi,
    Seni mahşere kadar saklamalıydım.
    Böyle olmamalıydım,
    Kelimeler Taif'i taşıyınca kulaklarıma
    Daha yüzüme çarpmadan Taif rüzgarı,
    Taşların izi çıkmalıydı yüzümde.
    Uhud anılırken, dişlerine sızı düşmeliydi.
    Haremde bir ikindi vakti
    Kem gözler çevrilince sana
    Ve vefasız eller uzanınca yakana
    İçim daralmalı, nefesim kesilmeliydi.
    Sen ötelere hazırlanırken,
    Öteler senin için süslenirken,
    Son kez baktığın pencerede hayal edip seni,
    Perdenin son kez kapanması gibi,
    Kapanmalıydı gözlerim.
    Sonra içime doğru gerilip,
    Seni bize lutfedenin ismini haykırıp,
    'Allah(C.C.) ' deyip,
    Düşmeliydim yere.
    Ama bunu kimse bilmemeliydi.
    Seni mahşere kadar saklamıydım.
    Ve mahşer günü...
    Uzaktan seni seyretsem.
    Sana yakın olmak için can atsam.
    Beni engelleseler,
    'Sen kim yakınlık kim? ' deseler.
    Ben ağlamaktan konuşamasam.
    Gözlerini çevirsen bana.
    'Benim cennetim bana bakan gözlerindir.'
    Ve tebessüm etsen.
    Ama bunu kimse görmese,
    Seni ebede kadar saklasam.
    Dursun Ali Erzincanlı
    Gelseydin
    Sevgili!
    Ümmü Mektum gibi
    Seni görmeden sana sesleniyoruz
    Alıp verdiğin nefesi duyar gibi
    Sanki açınca gözlerimizi
    Seni görecekmişiz gibi
    Sana sesleniyoruz.
    Senin huzurunda ses yükselmez.
    Edeple konuşulur; edeple susulur.
    Hele biz ki bu kapının dilencileri,
    El açıp beklemekten başka
    Bize bir şey düşmezdi ama
    Şu araya giren yıllar olmasa
    Medine'ne uzak yollar olmasa
    İsmin anılınca yürek yanmasa
    Kapında beklemekten başka
    Bize bir şey düşmezdi.
    Bekliyoruz Sultânım!
    Rüyada olsa bile
    Belki teşrif edersin diye
    Hem de hiç kimseyi beklemediğimiz gibi.
    Seni bekliyoruz.
    Gelseydin,
    Bizim için cennet olurdu gelişin.
    Gelseydin,
    Saadetli asrından gönderdiğin selâmını,
    'Kardeşlerim' deyişini
    Birbirimize nasıl anlattığımızı görürdün.
    Gelseydin,
    Dolaşsaydın sofralarımızı,
    Bir tabak fazla görecektin,
    Bir bardak, bir kaşık fazla...
    Ve sofrada bir yer boş,
    Baş köşe! ..
    Ola ki Sen(A.S.M.) lutfeder gelirsin diye.
    Gelseydin,
    Dolaşsaydın gecelerimizi,
    O 'Kutlu Doğum' gecelerini,
    Anneler görecektin.
    Yeni doğmuşsun gibi,
    Yeryüzünü yeni teşrif etmişsin gibi,
    Mışıl mışıl uyuyasın diye
    Seni sabahlara kadar
    Hayalen ayaklarında sallayan anneler görecektin.
    Sevgili!
    Gelseydin,
    Medine-i Münevvere'den dünyaya yayılan Ashabın gibi,
    Eyyüb Sultan gibi,
    Kab bin Malik gibi,
    Bir fecir vaktinde,
    Henüz yirmisinde yirmi beşinde,
    Bırakarak yurtlarını ocaklarını,
    Hedeflerine ilahi rızayı koyan,
    Arkalarına bakmayı ar sayan,
    Yiğitler görecektin.
    Onlar senin yiğidin,
    Elleri, o öpülesi elleri,
    Kimbilir hangi memleketin zemheri soğuklarında üşürken,
    Senin köyünün hayaliyle ısındılar.
    Gelseydin,
    Gecenin zifiri karanlığında,
    Uykunun en tatlı aralığında,
    Rabiatül Adeviyye gibi Rabbiyle başbaşa
    Gençler görecektin.
    Gözyaşı dökerken günahlarına,
    Veysel Karani'den istediğin gibi,
    İnsanlığa dua eden gençler görecektin.
    Gelseydin,
    Asr-ı saadet gibi olmasa da,
    Koklanmaya değer güllerimiz vardı.
    Yine senin ikliminde yetişen.
    Ama sen gelseydin,
    Dikenler bile gül kokardı EFENDİM(A.S.M.) ! ! !
    Seninle göz göze gelmeden gizli gizli seni seyretmek...
    Hz.Vahşi gibi...
    Hani sen Hane-i Saadet'ten Mescid-i Nebevi'ye giderken
    Aişe annemiz ardından hayran hayran bakardı.
    Seni mescidin önünde bekleyen Ashabı'nınsa
    Bakışları yerdeydi.
    Edepten göz göze gelmezlerdi.
    Sende(A.S.M.) tebessüle nazar ederdin.
    Mütebessim çehreni bir Ebu Bekir(R.A.) görürdü,
    Bir de Ömer(R.A.) ...
    Şimdi okununca Ezan-ı Muhammedi
    Pencerelerde, kapı önlerinde,
    Seni(A.S.M.) bekleyen nemli gözler var.
    Gelseydin,
    Ve yürüyüp geçseydin önümüzden,
    Gülleri bayıltan o enfes kokunu çekerdik içimize.
    Sevgili!
    Hakiki aşıkların sana doğru uçarken
    Bizim bu yaptığımız yolda emeklemekti.
    Dünya güzelliğiyle kollarını açarken
    Bize düşen el açıp kapında beklemekti.
    Sevgili!
    Bekliyoruz! ...
    Dursun Ali Erzincanlı
    Kerbela

    Hicretin dördüncü yılı.
    Birer yıl arayla Medine'de iki doğum,
    İki bayram, iki ay parçası…
    Yeryüzünün en hayırlı dedesinin gözbebekleri doğuyor.
    Rasûl-üs Sakaleyn'in kokladığı reyhanları
    Fatıma't-üz Zehrâ'nın körpecik fidanları
    Ali'yi Mürteza'nın eşsiz kahramanları doğuyor.
    Cennet gençliğinin iki seyyidi.
    Ehl-i Beyt'in ilk nazlı çiçekleri…
    İki ay parçası, " merhabadiyor o incecik sesiyle
    İsimlerini Rahman koyuyor, Cebrail nefesiyle
    Siz onlara Allah'ın iki lütfu diyin;
    Birinin adı Hasan; diğerinin Hüseyin.
    Zaman, saadetli günleri yaprak yaprak okurken
    Onlar peygamber dizinde büyüdüler
    Ve zaten onlar semâda büyüktüler.

    Bir gün peygamberlerin incisi oturuyorlar.
    Hasan'
    la Hüseyin
    Birbirlerini yakalama oyununda…
    Buyurdular;
    " Ha Gayret Hasan! Göreyim seni, yakala Hüseyin'i."
    Hz. Ali; " Ya rasulallah!diyor,
    " Hüseyin'den taraf olmanız gerekmez mi?
    Hüseyin daha küçük."
    Rasulullah buyuruyorlar;
    " Baksana! Cebrail de Hüseyin'i tutuyor;
    Ha gayret Hüseyin! Göreyim seni diyor."

    Yine birgün,
    Efendimiz, ashabıyla yürüyorlar.
    Hz. Hüseyin çocuklarla oynuyor.
    Peygamberimiz, ellerini açıyor;
    Tutmak için Hüseyin'i…
    Hz. Hüseyin, bir oraya bir buraya kaçıyor.
    Ve gülerek yakalıyor onu, Nebiler serveri.
    Bir elini kafasının arkasına,
    Öbür elini, çenesinin altına koyup öpüyor, kokluyor, öpüyor.
    Sonra zamana ve mekana sesleniyor;
    " Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin'denim!
    Allah'ı seven Hüseyin'i sever!
    Hüseyin, torunlardan bir torundur."
    Ve bir gün Cebrail bir haberle gelir;
    Hüseyin Fırat kıyısında şehit edilecektir.
    Orası, üzüntülü, tasalı, mihnetli ve belalı bir yerdir.
    Kerb-ü beladır!
    Orası Kerbeladır!

    Hicretin altmış birinci yılı.
    Aylardan Muharrem…
    Kan renginde fırat

    Kan renginde yakamoz.
    Ve dudaklar susuz,
    Yürekler susuz…
    Kerbelada bir oğul var,
    Yoluna oğullar feda.
    Bir
    torun, Kerbelada…
    Dedesinden elli yıl uzakta.
    Onun gibi bembeyaz giyimli
    Bembeyaz yüzlü.
    Atının üzerinden sesleniyor
    Kalpleri mühürlü olanlara
    Merhametten yoksun olanlara;
    " Ben Peygamberiniz Aleyhisselamın kızının oğlu değil miyim?
    Ben Hz.Muhammed Mustafa'nın torunu değil miyim?
    Şehitler seyyidi Hamza, babamın amcası değil mi?
    Çift kanatlı şehit Cafer, benim amcam değil mi?"

    Kerbelada bir oğul var,
    Çevresinde Yeminler ediliyor şehadete.
    Ve birbir toprağa düşüyor yiğitler
    Ehl-i Beyt'in solan ilk çiçeği Aliyyül Ekber'di.
    Sonra sıra sıra soldu civanlar;
    Avn b. Abdullah b. Cafer,
    Muhammed b. Abdullah b. Cafer,
    Abdurrahman b. Akîl,
    Cafer b. Akîl…
    İşte bakın, biri daha yürüyor ölüme;
    Hz. Hasan'ın oğlu Kâsım!
    Onun da yüzü ay parçası.
    Elinde kılıç, üzerinde gömlek ve pelerin.
    Ayak sandallarından birisinin bağı kopmuş.
    Başına bir kılıç iniyor,
    Ve " Amca!diyerek yüz üstü düşüyor kerbela'ya.
    Kerbela'da bir oğul var
    Bir şahin var.
    Kucağında üç yaşında bir seyyid;
    Adı abdullah!
    Ve bir ok, Abdullah'ı boğazından vuruyor
    Hz. Hüseyin, kanla dolan avuçlarını yere boşaltıyor
    " Yâ Rab!diyor.
    " Bize göklerden yardım etmeyeceksen,
    Hakkımızda ondan daha hayırlısını ihsan et."

    Hicretin altmış birinci yılı
    Muharrem ayının onu…
    Bir şehit var kerbelada
    Tam otuz üç mızrak yarası,
    Otuz dört kılıç yarası
    Ey Muhammed'im nerdesin nerde?
    Hüseyinin başı bir yerde; gövdesi bir yerde!
    Bu Hz. Zeyneb'in feryadıdır dedesine;
    " Ey Muhammed'im! Ey Muhammed'im!

    Sana göklerdeki melekler salatü selam getiriyorlar.
    Hüseyin ise şu otsuz bozkır çölde
    Tozlara, topraklara, kanlara bulanmış,
    Azaları kesilmiş yatıyor.
    Ey muhammedim! senin kızların esir edilmiş,
    Zürriyetin hep öldürülmüş.
    Sabah yelleri onların üzerine toz toprak savuruyor."

    Abdullah bin Abbâs da, o gün Medinede
    Rasulullah aleyhisselam'ı görür rüyada
    Yanında içi
    kan dolu cam bir bardak vardır,
    Ve şöyle buyurur:
    " Benden sonra Ümmetimin yaptığı şeyi biliyor musun?
    Hüseyin'i şehit ettiler.
    Bu, Onun ve ashabının kanlarıdır.
    Bunu Allah'a sunacağım."

    Ya Rasulallah!
    Biz asırlar sonra geldik.

    Eğer o gün olsaydık Kerbela'da
    Allah'a kasem olsun ki
    Ashabının seni koruduğu gibi
    Korurduk Ehl-i Beyt'ini
    Ya da o uğurda verirdik canımızı.
    Bu sözümüzün bir isbatı olarak
    Bu gün biz senin kapındayız.
    Taşıdığımız ehl-i beyt isimleri.
    Kimimiz Ali, kimimiz
    fatıma
    Kimimiz hasan ve hüseyin.
    Ve iftiharla senin ismini taşıyor çoğumuz.
    Allah ruhumuzu senin kapında
    Ehl-i Beytine layık olduğumuz bir anda alsın.
    Aliyi Asğar'la,
    Zeynelabidin'le her asırda hüseyni çiçekler açarken
    Yanaklarında peygamber busesi,
    Ve her biri senden bir koku taşırken çağlara.
    Allah, bizi onlardan ayırmasın.
    Bizi senden ve rızasından ayırmasın.
    Dursun Ali Erzincanlı



  4. 26.Mart.2013, 17:40
    2
    Devamlı Üye



    Dursun Ali Erzincanlı-Peygamber şiirleri

    Uhud

    Günlerden cuma...
    Uhut'a gelenler var.
    Medine yolu toz duman...
    Uhut'a gelenler var.
    Bir dağılsa da şu hava,
    Görsek Medine-i Münevvere'den Uhut'a gelenleri.
    Bir görsek Allah Rasulü'nü
    Ve eroğlu erleri...
    Bakın göründüler işte;
    Atının üzerinde evrenin efendisi!
    Cihanın gözbebeği!
    Uhut'un sevgilisi!
    Sağında ve solunda ashab-ı güzin
    Önündeyse iki üveyk yürüyor;
    Biri Sad bin Muaz,
    Diğeri Sad bin Übade.
    Allah'ım bu ne edep
    Atlarının bile başı yerde...
    Bakın şu iki gence!
    İkisi de onbeşinde...
    Şu kısa boylu olanı Rafi' bin Hadic!
    Parmaklarının ucuna basıyor ki
    Boyu uzun görünsün!
    İyi ok attığı söylenince
    İzin veriyor efendimiz.
    Diğer gençse Semüre bin Cündüp...
    Ağlayarak peygamberinin yanına gidiyor.
    Ya rasulallah! diyor,
    Rafi'ye izin verdiniz. Bana niye izin yok?
    Ben rafi'yi güreşte yeniyorum.
    Efendimiz tebessüm buyuruyorlar.
    Ve bu iki ana kuzusuna güreş tutturuyorlar.
    Semüre Rafi'yi yenince güreşte,
    Fahr-i kainat ona da izin veriyor.
    Günlerden cumartesi...
    Uhud'a gelenler var.
    İşte Ayneyn Tepesi-Okçular Tepesi-
    Başlarında Abdullah bin Cübeyr
    Sultanı dinliyorlar.
    Düşmanı yendiğimzi görsenizde
    Size haber vermedikçe, adam göndermedikçe
    Yerlerinizden ASLA ayrılmayın!
    Kuşların cesetlerimizi kapıştıklarını görseniz dahi
    Ben size adam göndermedikçe
    Yerlerinizden asla ayrılmayın!
    İki ordu da hazır...
    İki ordu da harp nizamında...
    Ve Uhud'un kalp atışları dışında yeryüzü nefes bile almıyor!
    Sessizliği bozan Kureyş'in Sancaktarı'dır.
    Söylediği her söz küfür kokulu...
    Benimle çarpışmaya er meydanına kim çıkar!
    Bu bir meydan okumadır.
    Cevapsa bir çift ayak sesi...
    Gözler Uhud toprağında yürüyen bu ayaklarda...
    Kime ait bu adımlar ki bastığı toprak 'ALLAH' diyor!
    Ve Esedullah namıyla Hz. Ali(R.A.) yürüyor.
    Birkaç saniye, bir tek hamle...
    ALLAH'ın(C.C.) Arslanı dimdik ayakta
    Kureyş'in sancağı ise yerde...
    Ardından bir başkası yükseltiyor sancağı
    Ama bilmiyor ki bu defa kim var Uhud meydanında
    Gökyüzünde yıldırımlar
    Yeryüzünde Hamza var.
    Asıl şimdi başladı Uhud'un türküsü.
    Tam üç katı düşmanla Peygamber(A.S.M) ordusu
    Göz göze ve diş dişe.
    Uhud'da yiğitler var.
    İşte: Ebu Lücane...
    Kılıcın üzerinde bir yazı
    Korkaklıkta ar
    İlerlemekte şeref var!
    İşte: Musab bin Umeyr...
    Zırhını giyinince
    Nasılda Peygamber'e(A.S.M.) benziyor.
    Ve döne döne savaşan Hz. Hamza...
    Ben Allah'ın(C.C.) Arslanı'yım diyor!
    Ebu Katade'ye bakın.
    Bakın bir ok fırlıyor müşrik yayından
    Bir havayı yara yara geliyor.
    Hedefte Rasulullah(A.S.M.) var.
    İşte: Ebu Katade...
    Okun Fahr-i Kainat'a(A.S.M) doğru gittiğini görünce
    ALLAH'ı(C.C.) andı önce
    Ve uzattı başını!
    Ok Katade'nin gözüne saplandı.
    Uhud'da yiğitler var...
    Şirk ordusunu bozguna uğratan...
    Ömer bin Hattab'a bakın
    Gözleri çakmak çakmak...
    Ama telaş var yüzünde Hz. Ömer'in(R.A.)
    Bu ne hal ey Ömer...
    Düşman hüsran yaşarken
    Zafer kaznılmışken
    Bu ne hal ey koca Ömer!
    Niçin okçular tepesine bakıyorsun?
    Neler oluyor orda?
    Niye iniyor okçular Ayneyn Tepesi'nden?
    Allah Rasulü(A.S.M) haber vermeden niye iniyorlar?
    Ey Abdullah bin Cübeyr!
    Durdursana okçuları!
    Durun, Allah(C.C.) aşkına durun!
    Arkanızdan düşman geliyor, inmeyin yerinizden.
    Sahabe sendeliyor inmeyin yerinizden.
    Kainat yalvarıyor inmeyin!
    Sultanlar Sultanı'nı(A.S.M) incitecekler, inmeyin!

    Peygamber(A.S.M) ordusu iki ateş arasında...
    Efendimizin(A.S.M) etrafında on beş sahabe...
    Bakın, mübarek elleri Rasulullah'ın(A.S.M.)
    Yüzüne kapanıyor!
    Kainatın affı için semaya kalkan eller
    Şimdi kan içinde!
    Yetiş Ey Ebu Ubeyde!
    Nur saçan yüz kan içinde!

    Zaman donuyor sanki,
    Ve dudaklarının arasından birşey düşüyor.
    Kıpkırmızı bir yakut gibi
    Peygamberin(A.S.M.) mübarek dişi!
    Uhud Dağı'nı bir titreme alıyor.
    Zaman donuyor sanki,
    Ve gökler yırtılıyor!
    Uhud Dağı'nı bir titreme alıyor!
    Kimse Uhud'a ilişmesin.
    Çünkü bir ses geliyor altı yerden!
    Muhammed'in(A.S.M.) dişi yere düşmesin!
    Ve Cibril-i Emin yaratıldığı günden beri,
    En hızlı inişiyle iniyor!
    Çünkü altı yönden bir ses geliyor!
    Yere düşmesin Muhammed'in(A.S.M.) dişi!

    Kara bulutlar çöktü Uhud'a!
    Bir ses ortalığı velveleye verdi:
    Muhammed(A.S.M.) öldürüldü!
    Muhammed(A.S.M.) öldürüldü!
    'Eğer O(A.S.M.) öldürüldüyse ben niye yaşıyorum! '
    Diyen Enes bin Nad atıdı küfrün alevleri arasına!
    Artık yaşlı gözler Sevgili'yi(A.S.M.) arıyor.
    Kab bin Malik Hz. sesi duyuldu:
    'Rasuluh(A.S.M) yaşıyor,
    Allah(C.C.) 'ın Rasulü(A.S.M.) yaşıyor,
    Onu(A.S.M.) miğferinin arasından ışıl ışıl parlayan gözlerinden tanıdım.
    Habibullah(A.S.M.) yaşıyor.
    Onu(A.S.M.) şefkat dolu gözlerinden tanıdım.'

    Ashab-ı Güzin'in sevincine bir bakın!
    Uhud'un sevincine bir bakın!
    Hz.Hamza duydu ya bu yeter!
    Rasulullah(A.S.M.) yaşıyor ya bu yeter!
    Yine daldı Hamza Kureyş'in dalgalarına!
    Ama savaşırken bir ara sendeledi Hamza.
    Ve boşlukta bir mızrak belirdi.
    Ey Hamza! Uhud'u her anışımızda kaç mü'min girmek ister mızrakla senin arana?
    Kaç mü'min keşke ben öleydim, keşke mızrak benim sineme saplansaydı der?
    Ama Şehidlerin Seyyidi sensin!
    Şehidlerin Efendisi sensin!
    Uhud'da şehidler var...
    Şehidlerin Seyyidi Hamza var Uhud'da!
    Rasul-i Zişan'ın(A.S.M.) gözlerinden boşalan yaş,
    Hamza'yı yıkar gibiydi!
    Fahr-i Kainat(A.S.M.) hiç bu kadar elem duymamıştı!
    Hiç bu kadar üzülmemişti!
    Ve amcasına hiç böyle seslenmemişti:
    'Ey Rasulullah'ın(A.S.M) amcası Hamza;
    Ey Allah(C.C.) 'ın ve Rasulü'nün(A.S.M) Arslanı Hamza;
    Ey hayırlar işleyen Hamza;
    Ey Rasulullah'a(A.S.M) koruyucu olan Hamza;
    Allah(C.C.) sana rahmet etsin!
    Eğer senden sonra yas tutmak gerekseydi;
    Sevinmeyi bırakıp sana yas tutardım! '
    Ve bir ayet yankılanıyor Ahzab dağında:
    (Bismillahirrahmanirrahim-Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla!)
    'Mü'minlerden öyle yiğitler vardır ki,
    Onlar Allah(C.C.) 'a verdikleri sözde sadakat gösterdiler.
    Onlardan bazıları şehid oluncaya kadar
    çarpışacağına dair yaptığı adağını yerine getirdi.
    Kimisi de şehid olmayı bekliyor.
    Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler.'

    Dursun Ali Erzincanlı



    Sen Yoktun

    Sen yoktun...
    Hz dem'deydi nurun
    Önce cenneti,
    Sonra yeryüzünü şereflendirdin.
    dem nuruna affedildi
    Arafat bu affa şâhitti

    Sen yoktun
    Nuh'un gemisindeydi Nurun...
    Dalgalar yeryüzünü boğarken
    Taprağın bağrındaki su
    Gökyüzüyle buluşurken
    Ve bu bir ilahi azap derken,
    Allah nurunu taşıdı binbir sebeple
    Tûfan, nurunu selamladı edeple...

    Sen yoktun...
    Hz.İsmail'in alnındaydı Nurun
    İbrahimî bir dua yükseldi kimsesiz çöllerden
    " Rabbimizdedi,
    " Onlara kendi içlerinden
    Senin ayetlerini okuyacak
    Kitap ve hikmeti öğretecek onlara,
    Onları temizleyecek bir elçi gönder,
    Amin dedi on sekiz bin âlem
    Nurunla aydınlanan minicik ellerini semaya kaldırarak
    Amin dedi İsmail.
    Hira Nur dağı amin diyerek ayağa kalktı
    Medine'den adı Uhud olan bir amin yankılandı sevr dağında.

    Sen yoktun...
    Hz.İsa " Ahmeddiye muştuladı seni
    Alemlerin efendisi diye sana seslendi.
    Artık ben sizinle çok söyleşmem, dedi havarilerine..
    Çünkü bu âlemin reisi geliyor...
    Bekleyin Ahmed geliyor.
    Kainata rahmet geliyor.
    Havarilerin yüzünü okşayan,
    Ölüleri dirilten bir nefes oldun
    Ama sen yoktun...


    Sen yoktun Sultânım,
    Hz. Abdullah'ın alnındaydı Nurun
    Başı eğik gezerdi mazlum
    Huteyle göklerden seni sorardı
    Varaka seni arardı semada
    Anneler kız çocuklarını hep ağlayarak sevdiler.
    Ağlayarak süslediler ölüme...
    Ağlayarak hadi dayına gidiyorsun dediler.
    Sen yokken,
    Canlı canlı toprağa gömülmenin adıydı dayıya gitmek.
    Anne yüreğinin çıldırtan çaresizliğiydi.
    Ve yavrusunun ölüme gidişini seyretmesiydi...
    En son çocuk atılırken çukura
    Annesinin suretinde bir melek tuttu onu
    Ve tebessüm ederek hira nur dağını gösterdi.
    Melekler süslüyordu hirâyı.
    Efendisine hazırlanıyordu cebel-i nur,
    Efendisine hazırlanıyordu mekke.
    lem Efendisine hazırlanıyordu
    Kainatın gözü Hz. Aminedeydi.
    Toprak yalvarıyordu rabbine,
    Allahım gönder artık diyordu.
    Gel diye ağlıyordu mazlumlar, gözleri semada


    Ve bir gelişin vardı ya rasulallah,
    Bir inişin vardı yer yüzüne...
    Önünde cebrail!
    Ardında yalın kılıç melekler!
    Bir inişin vardı yer yüzüne...
    Yetimler en huzurlu geceyi geçirdi belki de
    Öksüzler annelerine sarıldı doya doya.

    Sonra bir sessizlik kapladı seher vaktini.
    Herşey sus pus olmuştu.
    Hadi diyordu yıldızlar, Hadi diyordu ay!
    Kainat bir isim duymak istiyordu.
    Ve bir ses yükseldi mine'nin evinden;
    Muhammed!
    Karanlıklar aydınlığa bıraktı yerini.
    Muhammed!
    Melekler öptü o nurdan ellerini.
    Muhammed!
    Seni yaratan Allah'a kurbânız ey dürri yekta!
    Sana o adı veren rahmana kurbanız


    Artık sen vardın
    Susuz topraklara rahmet indi seninle
    Annenden sonra anne halime sevindi seninle
    Yağmura mı ihtiyaç var?
    Kaldır şehadet parmağını,
    Yağmurları salsın Allah.
    Sonra tut ağacın yaprağını,
    Köklerini çıkarttırıp yanında yürütsün Allah.
    Yeterki sen iste,
    Sen iste yarasulallah
    Deki ben kimim?
    Dağlar, taşlar dile gelsin,
    Dilsiz çocuklar ellerinden tutup,
    Ente Rasulullah desin.

    Sen vardın
    Bedir kârdı,
    Uhut dardı
    Hendek yârdı.
    Yiğitlerin vardı.
    Ölmek için yarışan yiğitler...


    Hele bir enesin vardı senin.
    Enes bin malik...
    Uhut'ta öldüğünü duyunca arkadaşlarına,
    Niye burada oturuyorsunuz diye sormuştu.
    Onlar da
    " Allah'ın Rasulü öldürülmüş deyince
    Enes kükremiş:
    " Peki o öldükten sonra yaşayıp da ne yapacaksınız?
    Kalkın ve O'nun gibi ölün! Demişti.
    Ve savaşın en yoğun olduğu yerde şehit düşmüştü.
    Hem de ne şehit ey nebi!
    Vücudu yaralardan tanınmaz haldeydi.
    Kızkardeşi ancak parmaklarından tanıdı onu...

    Musab Bin Umeyr'in vardı senin.
    Uhut'ta sancağını taşıyan.
    Öyle bir aşkla sana bağlıydı ki
    Allah o gün melekleri Musab'ın suretinde indirdi.

    Ebu hureyren vardı...
    Acıkınca mescidin önünde durur sana bakardı.
    Sen anlardın,


    Ya Ebâhir gel! Derdin.
    Ve sen gittin...
    Bir gidişle gittin
    Ardında hüznün kaldı.
    Hasretin kaldı göklerde.
    Bilal ezan okuyamaz oldu
    Ne zaman teşebbüs etse
    Muhammed rasulullah demeye
    Dizleri üstüne çöker, kendinden geçerdi.

    Sonra günler ay,
    Aylar yıl oldu.
    Ve asırlar oldu
    Sensizliğe açtık gözlerimizi.
    Ama sen bırakmazsın bizi.
    Sen varsın ey şehitlerin sultanı
    Sen varsın!
    Bir şehit bile ölmezken
    Sana nasıl yok deriz.
    Ebutalip şama giderken devesinin önüne geçip
    Beni burda kime bırakıp gidiyorsun demiştin.
    Ne anam var ne babam...
    Ebutalip bırakmamıştı bu yüzden.


    Sensizliğin ızdırabıyla inleyen ümmetini kime bırakıp gidiyorsun Ya Rasûlallah!
    Bırakma bizi ki; Allah;
    Sen onların içindeyken onlara azab edecek değiliz buyuruyor.
    Bırakma bizi!
    Hayatı seninle öğretti Rahman.
    Kulluğu seninle tanıdık.
    Duayı senden öğrendik sevgili!
    Hz Ömer umre için senden izin isteyince,
    " Kardeşcikdedin ona,
    Kardeşcik, duanda bana da yer ayırır mısın?
    Bizler Ömer değiliz ama
    Bütün dualarımız senin için

    Ey Rabbimiz!
    Rasulünü anışımızdan haberdar et!
    O'na binler salat, binler selam!
    Habibine Makam-ı Mahmut'u ver
    O'na vesileyi lutfet.
    O'nu refik-i lâya yükselt
    Bizi de affet
    O'nun hatrına affet
    Zatının hatrına Affet.

    Dursun Ali Erzincanlı



    40 Yaşındasın
    ahmetini umarak
    Günahkar bir dille;
    Allah Azze ve Celle
    Mekkenin Fethi

    Her şey bir şiirle başladı.
    Peygamber huzurunda okunan bir şiirle…
    Kızgın kum fırtınalarından,
    Adem vadisinden kopup gelen bir şairle…
    Ardında kırk süvari,
    Ve alev alev yanan gözlerinde ihanet haberleri.
    Bu şair, huzaa kabilesinden Amr bin Salim'di.
    En üst perdeden okudu şiirini,
    Ve gözlerini kırpmadan dinledi Nebi;

    " Kureyşîler sana verdikleri sözde durmadılar,
    Hudeybiye'de seninle yaptıkları misakı bozdular.
    Bizi Vetir'de,
    Kendi yurdumuzda gafil avladılar.
    Benim kimseyi yardıma çağırmayacağımı,
    Çağıramayacağımı sandılar."

    Dedi ve durdu.
    Şair ağlıyordu.
    Peygambere çevrildi tüm gözler
    Ve o an tutuldu nefesler.
    Sahabenin başları yere değiyordu,
    Çünkü mübarek alınlarındaki damar belli oluyor,
    Peygamber celalleniyordu.

    " Ey Nebi!
    Allah'ın kullarını yardıma çağır,
    İçlerinde Allahın Rasulü de olsun
    Yapılan zulme, öfkesinden renkten renge girsin,
    Ve büyük bir ordunun başına geçip,
    Denizler gibi köpürerek akıp gelsin."

    Şiir bitmişti,
    Şair de bitmişti.
    Gözler hâlâ peygamberdeydi,
    Allahın râsûlü, ridasını toplayıp ayağa kalktı!
    Ve sahabe ayağa kalktı.
    Şimdi konuşan peygamberdi;

    " Eğer kendime yardım ettiğim şeylerle
    Huzaalara yardım etmezsem,
    Ben de yardım görmeyeyim.
    Varlığım kudret elinde olan Allah'a andolsun ki,
    Kendimi ve ev halkımı koruduğum gibi,
    Bunları da koruyacağım.
    Şimdi haber salın yeryüzüne!
    Allah'a ve Ahiret gününe iman edenler Medine'de toplansın."
    Medine dağlarında savaşın ritmi,
    Sokaklarında peygamber sessizliği…
    Konuşmuyor nebi
    Hane-i saadet'te kılıçlar bileniyor
    Hane-i Saadet'te zırhlar temizleniyor
    Ve şehirlerin anası gülüyor.
    Mekke-i mükerreme uzaktan gülüyor.

    Gül ey Mekke! Gün senin günündür
    Gün senin fetih günündür.
    Gül ki, bu dönüş sanadır.
    Baksana,
    Dün bağrından koparılan yiğitler dönüyor sana
    Erak topraklarını savuran rüzgar dönüyor önce
    Ardından büyük bir birlik;
    Başlarında Halid bin Velid!
    Arkadan ey Mekke!
    Senin topraklarında yaşarken
    Rabbim Allah'tır dedi diye sövülen,
    İşkence gören,
    Her tarafı kıpkızıl kurban taşları gibi
    Kan içinde kalan muhacirler geliyor.
    En önde Zübeyr bin Avvâm geliyor
    Hani sekiz yaşında müslüman olan
    Hani onbeş yaşında senden koparılan
    Amcası onu bir hasıra sarmıştı hani
    Ateş dumanına tutmuştu
    Küfre dönsün diye.
    Ama o dönmedi küfre
    Ve peygamber yıldızlarından biri olarak
    En önde sana dönüyor ey Mekke!
    Sonra bir bölük halinde Beni gıfarlar geliyor!
    Bayrakları Ebu Zer Gıfari'nin elinde…
    Şu müslüman oluşunu Kâbede ilan edince
    Bayılana kadar dövülen Ebu Zer geliyor.
    Eslemler geliyor bölük halinde
    Müzeyneler bin kişilik alayla geçerken çölden
    Tekbir sesleri geliyor göklerden
    Ey Mekke başka kimi bekliyorsun söyle!
    Hz.Hamza'yı mı?
    Musab bin umeyr'i mi?
    Onlar,
    Şehitler ordusuyla tebessüm ediyorlar sana
    Ve baksana
    Gözleri ışıl ışıl
    sana yaklaşan ve tozu dumana katan
    bir alayı seyrediyorlar
    Kapkara bir taşlığı andıran bu alay da kim
    Bir hareketlilik semada…
    Bunlar ölüme susamış savaş erleri Ensâr!
    Ve en ortada simsiyah sarığıyla Yâr!
    O an Peygamberler ayakta,
    Melekler ayakta
    Şehitler ayakta…
    Ey Mekke Kalkabilirsen sen de kalk
    Çünkü gönüllere safâ geliyor
    Hazreti Muhammed Mustafa! geliyor

    —–
    Sekiz yıl geçti aradan
    Sensiz tam sekiz yıl geçti…
    Gittiğin gece
    Uzaktan dönüp Kâbe'ye bakınca;
    " Mekke!demiştin,
    " Sen benim için bütün dünyadan daha değerlisin
    ama senin insanların beni rahat bırakmıyor"
    deyip gitmiştin.
    Yıldızlar da seninle birlikte gitmişti.
    Kapkaranlık geceler kalmıştı ardında.
    Mekke öksüz kalmıştı.
    Ve Mekke çocukları…
    Çocuklar hep
    Sümeyye'nin toprağa düştüğü yerde oynadı,
    Habbâb bin Eret'in ateşe atıldığı yerde oynadı
    Hane-i Saadetin üzerinde
    Sevr mağarasından kalma güvercinler bekledi seni .
    Kâbe-i Muazzama'da namaz kılışını özleyen Hârem,
    Haticetül Kübrâ'nın hatıraları,
    O gül kokuna hasret kalan sokaklar bekledi seni.
    Şimdi Kasva'dan inmez misin Ya Rasulallah!
    İnmez misin ki,
    Ayaklarından öpsün mekke toprakları
    Ve kaldırmaz mısın başını ki
    Nur çehreni seyretsin âlem

    İşte Rasulullah'ın nur yüzü göründü.
    İşte Rasulullah bakıyor.
    Başında yemen işi simsiyah bir sarık.
    O Alnındaki nura kurban olalım.
    Rasulullah Kâbe'ye bakıyor.
    Ve işaret ediyor Hz. Bilâl'e…
    Bilâl, Kabe-i Muazzamâ'nın üzerinde…
    Şimdi Bilâli dinlesin yer ve gök.

    Dursun Ali Erzincanlı


    Ya Rasulallah,
    lemlere rahmet hayatın geçiyor kalbimizden,
    Kalbimizden seyrediyoruz seni.
    İşte
    Bir yaşındasın,
    Beni Sa'd yurdundasın
    Sana süt anne olmadı kadınlar
    Bu yüzden dargın bulutlar
    Bir damla yağmur indirmiyor
    Kıtlık hüküm sürüyor Beni Sa'd yurdunda
    Minicik bir bulut var gökyüzünde
    Sana aşık...
    Ayrılmıyor başucundan
    Ve insanlar yağmur duasında...
    Hz.Halime kucağına alıyor seni
    Yüzünde bir gölgelik...Seni güneşten korumak için
    Oysa minicik bulut gökyüzünde
    Sana meftun, sana kilitli...
    Ve dua eden rahibin kucağındasın
    Dünyalar güzeli gözlerine bakıyor rahip
    Kıtlığı da unutuyor, yağmuru da, duayı da
    Ama sen unutmuyorsun
    Uğruna canlarımız feda o gözlerinle gökyüzüne bakıyorsun
    O minicik bulut ilişiyor bakışlarına
    Büyüyor, büyüyor...
    Sonra nazlı, nazlı yağmur damlaları iniyor buluttan
    Fakat çoğusu bilmiyor yağmurun geliş sebebini
    Çoğusu bilmiyor seni...

    Altı yaşındasın
    Medine-i Münevvere yolundasın
    Yanında aziz annen ve Ümmü Eymen
    Yetimliğini hissediyorsun baba kabristanında
    Sonra yolda, Ebva'da öksüzlük karşılıyor seni
    Mekke'ye annesiz giriyorsun
    Abdulmuttalip bir başka seviyor seni
    Ebu Talip bir başka seviyor

    Ya Rasulallah
    Mekke çocukları annelerine seslenirler miydi senin yanında
    Onlar anne deyince sen yere mi bakardın
    Mekke rüzgarları kaç gece gözyaşlarını taşıdı Ebva'ya
    Kaç gece anne diye hıçkırdın
    Efendim!
    Senin yerine de anne dedik annemize
    Senin yerine de baba dedik

    Yirmi beş yaşındasın
    Ve bambaşkasın
    Kimse sana denk değil
    Şefkat yayıyor kokun
    Güven veriyor sesin
    Sen Muhammed-ül Emin' sin

    Otuz üç yaşındasın
    Dalga dalga rahmet var

    Otuz beş yaşındasın
    Hadi gel bekletme yar
    İniltiler çalıyor kapısını göklerin
    Hadi gel bekletme yar
    Sinesi çatlayacak Rasul bekleyenlerin...
    Hadi gel ey Yâr!
    Nurdağına davet var

    İşte
    Kırk yaşındasın
    Hira Nur dağındasın
    Cibril iniyor göklerden
    Ve nokta nokta her yerden salat, selam yükseliyor
    Sen kâinatın yüreğinden hasretle kopan ' Ah! ' sın
    Karanlık gecelerimize sabahsın
    Sen Nebiyullahsın
    Sen Habibullahsın
    Sen Rasulullahsın

    Niye incittilerki seni sultanım
    Niye işkence yaptılarki sana
    Ebu Talip öldü diye mi bu pervasızca saldırılar
    Himayesiz kaldın diye mi
    Kabe'deki ağlayışın geliyor gözümüzün önüne
    ' Amca yokluğunu ne çabuk hissettirdin ' diyişin
    Haremde namaz kılışın geliyor aklımıza
    Başına pislikler saçılıyor
    Başlar feda o mübarek başına
    Nasipsizler sana bakıp nasıl da gülüyorlar
    Biri koşuyor Mekke sokaklarından sana doğru
    Biri koşuyor ama sanki yere inmiş Arş-ı la
    ' Bu koşan kimdir ' diye bir soru dolaşıyor boşlukta
    Bu koşan kim?
    Ve cevap veriyor biri:
    Muhammed' in kızı Fatımatüz-Zehra
    Velilerin anası...
    Yüzünü gözünü siliyor biricik kızın
    Sana yeryüzünde en çok benzeyen
    Gülmesi sen, ağlaması sen
    ' Ağlama kızım ' diyişin geliyor aklımıza
    Niye çıkardılar ki yurdundan seni
    Himayesiz kaldın diye mi
    Onlar bilmiyorlar mıydı seni himaye edeni
    Seni yetim bulup barındıranı
    Seni alemlere rahmet kılanı
    Onlar deli diyorlardı sana, sen susuyordun
    Mecnun diyorlardı, şair diyorlardı, sen susuyordun
    'Seni bizim elimizden kim kurtaracak' diyorlardı
    Sen,
    Sen ' Allah! ' diyordun
    Allah Azze ve Celle
    Semayı haşyet kaplıyordu
    Sen ' Allah! ' diyordun
    Arş-ı la titriyordu
    Bedir' de ' Allah! ' diyordun
    Üç bin melek iniyordu alaca atlarda
    Yüz yirmi beş bin sahabi:
    ' Anam babam sana feda olsun ' diyordu

    Ya Rasulallah
    Medine-i Münevvere sokaklarında yürüyordun
    Neccar Oğulları'nın küçük kızları seni görünce
    Sevinçten ne yapacaklarını bilememişlerdi
    ' Beni seviyor musunuz ' diye sormuştun onlara
    ' Seni çok seviyoruz Ya Habiballah ' demişlerdi
    Sen de:
    ' Allah biliyor ki ben de sizi çok seviyorum' demiştin
    Bu gün yaşayan gençler var
    Neccar Oğulları'nın kızları diğil belki
    Ama seni onlar da çok seviyor
    Gözyaşlarından belli ki seni canlarından çok seviyorlar
    Senden başka kimseleri yok
    Allah biliyor ki sen onları da çok seviyorsun

    Altmış üç yaşındasın
    Refik-i la duasındasın
    Senin için siyah yünden çizgili bir cüppe dokunmuştu
    Kenarları beyazdı
    Onu giyerek ashabının yanına çıkmıştın
    Ve mübarek ellerini dizine vurarak:
    ' Görüyor musunuz ne kadar güzel ' demiştin
    Meclisinde bulunan biri sana seslenmişti:
    ' Anam babam sana feda olsun ya Rasulallah, onu bana ver '
    Niye istemişti ki senden sevdiğini bile bile
    İstendiğinde katiyyen ' hayır ' demediğini bile bile
    ' Peki ' dedin o zata
    Ve sen yine yamalı, eski cübbeni giydin
    Dostuna kavuşmana bir hafta kalmıştı
    Aynı cübbeden yine yine diktirdiler
    Ama giyinmek nasip olmadı
    Haberler uçurmuştun Ebu Hureyre' nin diliyle:
    ' Benden sonra öyle kimseler gelecek ki, keşke peygamberi görseydik de ne malımız ne de evladımız olsaydı diyecekler '
    Ve Hz. Enes ile paylaşmıştın özlemini
    ' Beni görmedikleri halde bana iman eden kardeşlerimi görmeyi çok isterdim'
    Sultanım!
    Ey Medine minberinde ' ümmeti, ümmeti ' diye hüznü giyen sevgili
    Ey Mekke mihrabında alemler hesabına ' Allah! ' diyen sevgili
    Bize lütfu ilahi bahşedilen kapına diz çöktük, bey' at ettik
    Rabbinden bize ne getirdi isen amenna
    Duyduk, itaat ettik

    Ya Rasulallah
    Sen hâlâ kırk yaşındasın
    Ve hâlâ ümmetinin başındasın...
    Dursun Ali Erzincanlı
    Ben Böyle Olmamalıydım

    Ben, böyle olmamalıydım
    İsmini duyunca, boynum düşmeliydi omzuma.
    İçime bir ateş düşmeliydi
    Ayaklarımın feri kesilmeliydi.
    Kendimden geçmeliydim sonra...
    Adını sayıklamalıydım, adımı unuttuğumda
    Ama bunu kimse duymamalıydı,
    Seni, mahşere kadar saklamalıydım.
    Ben böyle olmamalıydım
    Nisan akşamlarını ıslatırken yağmur
    Bahar, şarkılarını söylerken karanlığa
    Çalan her kapıya `sensin` diye koşmalıydım.
    Ayak sesleri gelmeliydi uzaktan
    Ben hep sana yormalıydım.
    Gece yıldızlarını serpince göre
    Seni görmek için uyumalıydım.
    Şarkılar kime söylenirse söylensin
    Sana diye dinlemeliydim.
    Türküler dolmalıydı odama,
    Ben bir selvi boylu yârdan ayrıldım deyince bir ses
    Selvi boylu yâr sen olmalıydın
    Kömür gözlüm ateşine düşeli
    Senin için söylenmiş söz olmalıydı.
    Bir mey yokluğuna ağlamalıydı delice
    Bir keman, incecik çığlık olmalıydı
    Ama bunu kimse bilmemeliydi,
    Seni mahşere kadar saklamalıydım.
    Böyle olmamalıydım,
    Kelimeler Taif'i taşıyınca kulaklarıma
    Daha yüzüme çarpmadan Taif rüzgarı,
    Taşların izi çıkmalıydı yüzümde.
    Uhud anılırken, dişlerine sızı düşmeliydi.
    Haremde bir ikindi vakti
    Kem gözler çevrilince sana
    Ve vefasız eller uzanınca yakana
    İçim daralmalı, nefesim kesilmeliydi.
    Sen ötelere hazırlanırken,
    Öteler senin için süslenirken,
    Son kez baktığın pencerede hayal edip seni,
    Perdenin son kez kapanması gibi,
    Kapanmalıydı gözlerim.
    Sonra içime doğru gerilip,
    Seni bize lutfedenin ismini haykırıp,
    'Allah(C.C.) ' deyip,
    Düşmeliydim yere.
    Ama bunu kimse bilmemeliydi.
    Seni mahşere kadar saklamıydım.
    Ve mahşer günü...
    Uzaktan seni seyretsem.
    Sana yakın olmak için can atsam.
    Beni engelleseler,
    'Sen kim yakınlık kim? ' deseler.
    Ben ağlamaktan konuşamasam.
    Gözlerini çevirsen bana.
    'Benim cennetim bana bakan gözlerindir.'
    Ve tebessüm etsen.
    Ama bunu kimse görmese,
    Seni ebede kadar saklasam.
    Dursun Ali Erzincanlı
    Gelseydin
    Sevgili!
    Ümmü Mektum gibi
    Seni görmeden sana sesleniyoruz
    Alıp verdiğin nefesi duyar gibi
    Sanki açınca gözlerimizi
    Seni görecekmişiz gibi
    Sana sesleniyoruz.
    Senin huzurunda ses yükselmez.
    Edeple konuşulur; edeple susulur.
    Hele biz ki bu kapının dilencileri,
    El açıp beklemekten başka
    Bize bir şey düşmezdi ama
    Şu araya giren yıllar olmasa
    Medine'ne uzak yollar olmasa
    İsmin anılınca yürek yanmasa
    Kapında beklemekten başka
    Bize bir şey düşmezdi.
    Bekliyoruz Sultânım!
    Rüyada olsa bile
    Belki teşrif edersin diye
    Hem de hiç kimseyi beklemediğimiz gibi.
    Seni bekliyoruz.
    Gelseydin,
    Bizim için cennet olurdu gelişin.
    Gelseydin,
    Saadetli asrından gönderdiğin selâmını,
    'Kardeşlerim' deyişini
    Birbirimize nasıl anlattığımızı görürdün.
    Gelseydin,
    Dolaşsaydın sofralarımızı,
    Bir tabak fazla görecektin,
    Bir bardak, bir kaşık fazla...
    Ve sofrada bir yer boş,
    Baş köşe! ..
    Ola ki Sen(A.S.M.) lutfeder gelirsin diye.
    Gelseydin,
    Dolaşsaydın gecelerimizi,
    O 'Kutlu Doğum' gecelerini,
    Anneler görecektin.
    Yeni doğmuşsun gibi,
    Yeryüzünü yeni teşrif etmişsin gibi,
    Mışıl mışıl uyuyasın diye
    Seni sabahlara kadar
    Hayalen ayaklarında sallayan anneler görecektin.
    Sevgili!
    Gelseydin,
    Medine-i Münevvere'den dünyaya yayılan Ashabın gibi,
    Eyyüb Sultan gibi,
    Kab bin Malik gibi,
    Bir fecir vaktinde,
    Henüz yirmisinde yirmi beşinde,
    Bırakarak yurtlarını ocaklarını,
    Hedeflerine ilahi rızayı koyan,
    Arkalarına bakmayı ar sayan,
    Yiğitler görecektin.
    Onlar senin yiğidin,
    Elleri, o öpülesi elleri,
    Kimbilir hangi memleketin zemheri soğuklarında üşürken,
    Senin köyünün hayaliyle ısındılar.
    Gelseydin,
    Gecenin zifiri karanlığında,
    Uykunun en tatlı aralığında,
    Rabiatül Adeviyye gibi Rabbiyle başbaşa
    Gençler görecektin.
    Gözyaşı dökerken günahlarına,
    Veysel Karani'den istediğin gibi,
    İnsanlığa dua eden gençler görecektin.
    Gelseydin,
    Asr-ı saadet gibi olmasa da,
    Koklanmaya değer güllerimiz vardı.
    Yine senin ikliminde yetişen.
    Ama sen gelseydin,
    Dikenler bile gül kokardı EFENDİM(A.S.M.) ! ! !
    Seninle göz göze gelmeden gizli gizli seni seyretmek...
    Hz.Vahşi gibi...
    Hani sen Hane-i Saadet'ten Mescid-i Nebevi'ye giderken
    Aişe annemiz ardından hayran hayran bakardı.
    Seni mescidin önünde bekleyen Ashabı'nınsa
    Bakışları yerdeydi.
    Edepten göz göze gelmezlerdi.
    Sende(A.S.M.) tebessüle nazar ederdin.
    Mütebessim çehreni bir Ebu Bekir(R.A.) görürdü,
    Bir de Ömer(R.A.) ...
    Şimdi okununca Ezan-ı Muhammedi
    Pencerelerde, kapı önlerinde,
    Seni(A.S.M.) bekleyen nemli gözler var.
    Gelseydin,
    Ve yürüyüp geçseydin önümüzden,
    Gülleri bayıltan o enfes kokunu çekerdik içimize.
    Sevgili!
    Hakiki aşıkların sana doğru uçarken
    Bizim bu yaptığımız yolda emeklemekti.
    Dünya güzelliğiyle kollarını açarken
    Bize düşen el açıp kapında beklemekti.
    Sevgili!
    Bekliyoruz! ...
    Dursun Ali Erzincanlı
    Kerbela

    Hicretin dördüncü yılı.
    Birer yıl arayla Medine'de iki doğum,
    İki bayram, iki ay parçası…
    Yeryüzünün en hayırlı dedesinin gözbebekleri doğuyor.
    Rasûl-üs Sakaleyn'in kokladığı reyhanları
    Fatıma't-üz Zehrâ'nın körpecik fidanları
    Ali'yi Mürteza'nın eşsiz kahramanları doğuyor.
    Cennet gençliğinin iki seyyidi.
    Ehl-i Beyt'in ilk nazlı çiçekleri…
    İki ay parçası, " merhabadiyor o incecik sesiyle
    İsimlerini Rahman koyuyor, Cebrail nefesiyle
    Siz onlara Allah'ın iki lütfu diyin;
    Birinin adı Hasan; diğerinin Hüseyin.
    Zaman, saadetli günleri yaprak yaprak okurken
    Onlar peygamber dizinde büyüdüler
    Ve zaten onlar semâda büyüktüler.

    Bir gün peygamberlerin incisi oturuyorlar.
    Hasan'
    la Hüseyin
    Birbirlerini yakalama oyununda…
    Buyurdular;
    " Ha Gayret Hasan! Göreyim seni, yakala Hüseyin'i."
    Hz. Ali; " Ya rasulallah!diyor,
    " Hüseyin'den taraf olmanız gerekmez mi?
    Hüseyin daha küçük."
    Rasulullah buyuruyorlar;
    " Baksana! Cebrail de Hüseyin'i tutuyor;
    Ha gayret Hüseyin! Göreyim seni diyor."

    Yine birgün,
    Efendimiz, ashabıyla yürüyorlar.
    Hz. Hüseyin çocuklarla oynuyor.
    Peygamberimiz, ellerini açıyor;
    Tutmak için Hüseyin'i…
    Hz. Hüseyin, bir oraya bir buraya kaçıyor.
    Ve gülerek yakalıyor onu, Nebiler serveri.
    Bir elini kafasının arkasına,
    Öbür elini, çenesinin altına koyup öpüyor, kokluyor, öpüyor.
    Sonra zamana ve mekana sesleniyor;
    " Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin'denim!
    Allah'ı seven Hüseyin'i sever!
    Hüseyin, torunlardan bir torundur."
    Ve bir gün Cebrail bir haberle gelir;
    Hüseyin Fırat kıyısında şehit edilecektir.
    Orası, üzüntülü, tasalı, mihnetli ve belalı bir yerdir.
    Kerb-ü beladır!
    Orası Kerbeladır!

    Hicretin altmış birinci yılı.
    Aylardan Muharrem…
    Kan renginde fırat

    Kan renginde yakamoz.
    Ve dudaklar susuz,
    Yürekler susuz…
    Kerbelada bir oğul var,
    Yoluna oğullar feda.
    Bir
    torun, Kerbelada…
    Dedesinden elli yıl uzakta.
    Onun gibi bembeyaz giyimli
    Bembeyaz yüzlü.
    Atının üzerinden sesleniyor
    Kalpleri mühürlü olanlara
    Merhametten yoksun olanlara;
    " Ben Peygamberiniz Aleyhisselamın kızının oğlu değil miyim?
    Ben Hz.Muhammed Mustafa'nın torunu değil miyim?
    Şehitler seyyidi Hamza, babamın amcası değil mi?
    Çift kanatlı şehit Cafer, benim amcam değil mi?"

    Kerbelada bir oğul var,
    Çevresinde Yeminler ediliyor şehadete.
    Ve birbir toprağa düşüyor yiğitler
    Ehl-i Beyt'in solan ilk çiçeği Aliyyül Ekber'di.
    Sonra sıra sıra soldu civanlar;
    Avn b. Abdullah b. Cafer,
    Muhammed b. Abdullah b. Cafer,
    Abdurrahman b. Akîl,
    Cafer b. Akîl…
    İşte bakın, biri daha yürüyor ölüme;
    Hz. Hasan'ın oğlu Kâsım!
    Onun da yüzü ay parçası.
    Elinde kılıç, üzerinde gömlek ve pelerin.
    Ayak sandallarından birisinin bağı kopmuş.
    Başına bir kılıç iniyor,
    Ve " Amca!diyerek yüz üstü düşüyor kerbela'ya.
    Kerbela'da bir oğul var
    Bir şahin var.
    Kucağında üç yaşında bir seyyid;
    Adı abdullah!
    Ve bir ok, Abdullah'ı boğazından vuruyor
    Hz. Hüseyin, kanla dolan avuçlarını yere boşaltıyor
    " Yâ Rab!diyor.
    " Bize göklerden yardım etmeyeceksen,
    Hakkımızda ondan daha hayırlısını ihsan et."

    Hicretin altmış birinci yılı
    Muharrem ayının onu…
    Bir şehit var kerbelada
    Tam otuz üç mızrak yarası,
    Otuz dört kılıç yarası
    Ey Muhammed'im nerdesin nerde?
    Hüseyinin başı bir yerde; gövdesi bir yerde!
    Bu Hz. Zeyneb'in feryadıdır dedesine;
    " Ey Muhammed'im! Ey Muhammed'im!

    Sana göklerdeki melekler salatü selam getiriyorlar.
    Hüseyin ise şu otsuz bozkır çölde
    Tozlara, topraklara, kanlara bulanmış,
    Azaları kesilmiş yatıyor.
    Ey muhammedim! senin kızların esir edilmiş,
    Zürriyetin hep öldürülmüş.
    Sabah yelleri onların üzerine toz toprak savuruyor."

    Abdullah bin Abbâs da, o gün Medinede
    Rasulullah aleyhisselam'ı görür rüyada
    Yanında içi
    kan dolu cam bir bardak vardır,
    Ve şöyle buyurur:
    " Benden sonra Ümmetimin yaptığı şeyi biliyor musun?
    Hüseyin'i şehit ettiler.
    Bu, Onun ve ashabının kanlarıdır.
    Bunu Allah'a sunacağım."

    Ya Rasulallah!
    Biz asırlar sonra geldik.

    Eğer o gün olsaydık Kerbela'da
    Allah'a kasem olsun ki
    Ashabının seni koruduğu gibi
    Korurduk Ehl-i Beyt'ini
    Ya da o uğurda verirdik canımızı.
    Bu sözümüzün bir isbatı olarak
    Bu gün biz senin kapındayız.
    Taşıdığımız ehl-i beyt isimleri.
    Kimimiz Ali, kimimiz
    fatıma
    Kimimiz hasan ve hüseyin.
    Ve iftiharla senin ismini taşıyor çoğumuz.
    Allah ruhumuzu senin kapında
    Ehl-i Beytine layık olduğumuz bir anda alsın.
    Aliyi Asğar'la,
    Zeynelabidin'le her asırda hüseyni çiçekler açarken
    Yanaklarında peygamber busesi,
    Ve her biri senden bir koku taşırken çağlara.
    Allah, bizi onlardan ayırmasın.
    Bizi senden ve rızasından ayırmasın.
    Dursun Ali Erzincanlı



  5. 15.Nisan.2015, 13:00
    3
    Misafir

    Cevap: peygamberimiz ile ilgili şiirler dursun ali erzincanlı

    Dursun Ali Erzincanlının şiirlerini çok seviyorum ellerinize sağlık


  6. 15.Nisan.2015, 13:00
    3
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    Dursun Ali Erzincanlının şiirlerini çok seviyorum ellerinize sağlık





+ Yorum Gönder